Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Uzun süre düşük dozda radyasyona maruziyet lösemi riskini artırabilir

10 Temmuz 2015

Fransa, ABD ve İngiltere'de 300.000'den fazla işçi ile yapılan uzun süreli bir çalışmada, uzun yıllar boyunca düşük dozda radyasyona maruz kalanlarda lösemi nedeniyle ölüm riski daha yüksek bulundu.

1945'te Japonya'ya atılan atom bombası örneğinde olduğu gibi, löseminin yüksek dozlarda radyasyona maruziyet sonrası oluşabileceği biliniyor. Yapılan araştırmalarda, atom bombasından sonra hayatta kalan kişilerde lösemi vakalarının arttığı saptandı.

Dr. Leraud ve arkadaşları tarafından yürütülen çalışmada, radyasyon maruziyetleri takip edilen, Fransa Atom Enerjisi Komisyonu'nda, ABD'de Enerji ve Savunma Departmanı'nda, İngiltere'de Ulusal Radyasyon İşçileri Kayıt Sistemi'ne üye olan 308.297 nükleer enerji işçisi değerlendirildi.

İşçiler ortalama 27 yıl boyunca izlendi, maruziyet ve sağlık durumlarına ilişkin veriler işçilerin hangi ülkede bulunduklarına bağlı olarak 2000'li yılların başlarından ortalarına kadar kaydedildi; lösemi veya lenfomaya bağlı ölümler incelendi.

Takip döneminin sonunda işçilerin yaklaşık %22'sinin öldüğü, lösemi nedeniyle 531 kişi, lenfomaya bağlı 814 kişinin hayatını kaybettiği saptandı.

Araştırmacılar maruz kalınan kümülatif radyasyon dozu arttıkça, belirli lösemi tiplerine bağlı ölüm riskinin de arttığını tespit etti.

Ortalama olarak, işçiler çalışmanın yapıldığı yıllar boyunca kümülatif 16 mGy radyasyona, ya da yılda yaklaşık 1 mGy radyasyon dozuna maruz kaldılar (karşılaştırma yapmak için: lomber vertebranın bilgisayarlı tomografi taramasında hasta 1-2 mGy'ye maruz kalır).

Dr. Leraud ve meslektaşları ABD'de, ortalama bir kişinin iyonize radyasyona yıllık maruziyet düzeyinin 1982'de 0.5 mGy iken 2006 yılı itibariyle,  tıbbi görüntüleme yöntemlerine bağlı olarak 3 mGy'ye yükseldiğine dikkat çekti.

Araştırmacılar toplam radyasyon maruziyetinin her bir gray'i (1,000 mGy) başına bir işçinin lösemi riskinin üç kat arttığını hesapladı. Bu etki, her bir gray başına riskin 10.45 kat arttığı kronik miyeloid lösemi için en fazla bulundu.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape,  http://www.medscape.com/viewarticle/847735

Alkol Tüketimi Hematolojik Malignite Riski Etkiliyor Mu?

29 Mart 2018

Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, 2012 yılında alkol tüketiminin yaklaşık 3,3 milyon ölümün nedeni olduğu tahmin edilnektedir; buna karşın, küresel hastalık ve yaralanma yükünün % 5,1'ini oluşturmaktadırr. İlginçtir, kanser tüm alkol atfedilebilir ölümlerin % 12,5'inden ve alkol kaynaklı hastalık ve yaralanma yükünün % 8,6'sından sorumludur. Bununla birlikte, böbrek hücreli karsinomu ve tiroid kanseri için alkol alımının koruyucu etkileri desteklenmiştir.

Lenfomalar ve lösemiler gibi hematolojik maligniteler, klinik özellikler, morfoloji, immünofenotipleme, sitogenetik ve moleküler genetiğin kombinasyonu açısından farklı özellikleri yansıtan çeşitli alt tiplere bölünmüş heterojen bir gruptur; insidansı yaşam tarzı ve diyetten etkilenebilir. Diyet faktörleri durumunda, lenfomaların riski ile ilgili çalışmaların sonuçlarında çeşitlilik görülmekte ve bu da beslenme kanseri epidemiyolojisi alanındaki daha ileri araştırmaların gerekliliğine işaret etmektedir. Dünya genelinde kişi başına düşen alkol tüketimindeki artış eğilimi ile birlikte, hematolojik maligniteler açısından alkol alımının olası etkileri meta analizlere değer görünmektedir.

Alkol Riski Azaltıyor Mu, Artırıyor Mu?

Yunanistan’dan araştırmacılar, erişkinlerde alkol / alkollü içecekler ile lenfoma / lösemiler arasındaki ilişkiyi araştırmak için alt grup analizleri dizisi ile birlikte, sistematik bir gözden geçirme ve meta-analiz yaptılar.

Araştırmacılar, uygun kohort çalışmaları, 31 Ağustos 2016 tarihine kadar PubMed veri tabanında araştırdılar. Hematolojik malignite (Hodgkin olmayan lenfoma [NHL] ve alt tipler, Hodgkin lenfoma [HL], lösemi ve alt tipler), zaman durumu (ever, current, former), tüketim seviyesi (hafif, ılımlı, ağır), alkollü içecek (toplam alkol, bira, likör, şarap) ve cinsiyet alt grubuna göre ayrı analizler gerçekleştirdiler.

 Orta ve ağır alkol tüketimi NHL riskinde azalma ile anlamlı derecede ilişkiliydi; hafif alkol alımında koruyucu bir eğilim gösterildi. NHL riski, özellikle bira tüketiminde azaldı. Bununla birlikte, diğer alkollü içecekler ile ilgili ilişki anlamsızdı. Alkolün başlıca diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) folliküler lenfoma (FL) ile ilgili yararlı etkileri vardı. Alkol kullanımı ile HL veya lösemi riski arasında da bir ilişki yoktu.

Araştırmacılar, çoğu solid malignitenin aksine, alkolün, özellikle de DLBCL ve FL alt tiplerinde NHL riski üzerinde koruyucu bir etki gösterdiği ve biranın önemli ölçüde yararlı olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Psaltopoulou et al. Alcohol consumption and risk of hematological malignancies: a metaanalysis of prospective studies. Int J Cancer. 2018 Feb 20.

Ultra Stabil KLL Hastalarının Genetik İncelemesi

20 Şubat 2018

Kronik lenfositik lösemi (KLL), iyi bilinen prognostik etkileri olan immunogenetik belirteçlerle bağlantılı son derece heterojen bir klinik seyir gösterir. Başlangıçta hızlı tedavi gerektiren (mutasyona uğramamış IGHV genleri, ATM / TP53 bozulması) agresif hastalığı olan vakaların yanı sıra, indolent başlangıçlı fazı takip eden hastalık ilerlemesi yaşayanlar ve yıllarca ya da hiç hastalık ilerlemesi yaşamayan hastalar bulunmaktadır (genellikle mutasyon geçirmiş IGHV genleri ve olumlu bir FISH profili).

Yeni nesil dizilim (NGS) teknolojileriyle, NOTCH1, SF3B1, MYD88 ve BIRC3 genlerini etkileyen daha önce bilinmeyen genetik lezyonlar tespit edilmiş ve bunların FISH anormallikleriyle bütünleşmesi KLL hastalarının prognostik sınıflandırması geliştirmiştir. Daha yakın zamanlarda, tedavi edilmemiş KLL'de TP53 mutasyonlu alt-klonların varlığı, klonal TP53 lezyonlarının aynı zayıf prognostik etkisi ile ilişkilendirilmiştir. Dahası, genom çapında kopya sayı anomalisi (copy number aberration - CNA) çalışmalarında, KLL klinik sonucunda rol oynayan ek genetik lezyonlar tespit edilmiştir.

Ultra-Kararlı KLL Hastaları Tespit Edilebilir Mi?

Bir grup araştırmacı daha önce, tanıdan sonra 10 yıl hastalık ilerlemesi yaşamamış hastaların, tanıdan itibaren 10 yılı aşkın sürede ayırt edici biyolojik profillerini raporlamışlardı. Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, bu spesifik alt grubun genetik manzarasını daha ayrıntılı araştırmak için 40 US-KLL vakasına tüm ekzom dizilimi (WES), ultra-derin dizilim ve CNA analizi uyguladılar. US-KLL hastalarını tanıda tanıyabilen, uygun imünogenetik profili olan olgular arasında bir gen işareti tanımlamak için bir mikro-ışın analizi gerçekleştirdiler.

Araştırmacılar, tanıdan sonra 10 yıl (11-30) kadar hastalık ilerlemesi yaşamamış olan hastaları, ultra-kararlı KLL (US-KLL) olarak tanımladılar. WES, 20 US-KLL hastasında gerçekleştirildi ve 78 gende 84 sessiz olmayan somatik mutasyon bulundu. Diğer 20 US-KLL doğrulama kohortunda tekrar test edildiğinde, tekrarlayan lezyon saptanmadı. ATM ve diğer potansiyel progresyon ilişkili mutasyonlar dahil, NOTCH1, BIRC3, SF3B1 ve TP53'ün klonal mutasyonları bulunmadı. CNA analizi 31 lezyonu tanımladı, hiçbiri kötü prognostik etkiye sahip değildi. Hiçbir yeni tekrarlayan lezyon saptanmadı, çoğu vakada lezyon (% 38) veya izole del (13q) (% 31) görülmedi. Mikroarray ile bir gen ekspresyon profili analizinden seçilen ve 79 KLL (58 US-KLL ve 21 non-US-KLL) kohortunda “droplet digital” PCR il 6 gen ekspresyonu tespit edilerek, US-KLL hastalarının tümünü ayırt edebilen bir algoritma oluşturulmasını sağladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Raponi et al. Genetic Landscape of Ultra-Stable Chronic Lymphocytic Leukemia Patients, Annals of Oncology 2018. https://doi.org/10.1093/annonc/mdy021

KLL/ MM Çarpışma Tümörlerinin Sitogenetiği

09 Şubat 2018

Erişkinlerde en sık görülen hematolojik hastalık olan KLL, indolent klinik seyirden, iyi huylu bir başlangıç sonrasında kemoterapi direnci kazanan daha agresif formlara kadar belirgin değişken sonuçlar ile karakterizedir. KLL evrimi büyük oranda prognostik belirteçler olan moleküler ve sitogenetik özelliklere bağlıdır. Uzun dönem KLL sağ kalanlarının % 30-35'inde çoğunlukla epitelyal sekonder tümörler gelişme riski yüksektir. Bu duyarlılık anti-neoplastik tedaviye bağlı görünmemektedir, çünkü tedavi edilen ve tedavi edilmeyen hastalarda aynı lösemi insidansı gözlenmektedir.

Çarpışma tümörleri, aynı anatomik bölgede ortaya çıkan histolojik olarak farklı iki tümör tipinden oluşan ender oluşumlardır. Kronik lenfositik lösemi (KLL) ile malign melanom (MM) arasında bir ilişki daha önce tarif edilmiştir. KLL hastalarının genel popülasyona kıyasla MM gelişme riskinde dört kat artışı vardır. Bir cilt lezyonunda çarpışma tümörüne odaklanırken şimdiye kadar bunlar sadece pozitif bölgesel lenf düğümlerinde belgelenmiştir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları yeni bir çalışmada, 9 yıllık bir KLL hikayesi olan bir hastada cilt KLL/MM çarpışma tümörünün genomik profilini karakterize ettiler.

KLL tanısı aldığında 58 yaşında olan erkek hastada,% 75 lenfositli 20,150 / mmc beyaz kan hücresi vardı. Kemik iliği (BM) biyopsisinde, küçük immünglobulin ağır zincirli CD20, CD5, CD23, CD38 ve ZAP70 pozitif lenfoid elemanlar tarafından yaygın bir infiltrasyon paterni görüldü. Hastaya hematolojik remisyon sağlayan 6 döngü fludarabin, siklofosfamid ve rituksimab tedavisi verildi. Tanıdan 79 ay sonra belirgin lenfositoz ve yaygın lenfadenopati ile nüks gelişti. PET taraması, lenf nodlarında hiperaktiviteyi değerlendirdi. Hasta, bu sırada gövde sağ tarafında 17x13 mm'lik deri lezyonunun yanı sıra 23~5 mm'lik lezyonlar sundu. Ana lezyonun ve in-transit metastazının histolojisi ve immünhistokimyasal özellikleri, KLL ve MM çarpışma tümörlerinin teşhisi ile uyumluydu.. MM, evre T3N2M0 olarak sınıflandırıldı.

KLL’de Ailesel Yatkınlık Mümkün mü?

FISH analiziyle KLL cilt lezyonunun ve Periferal kanda, ATM ve BIRC3'ü içeren geniş bir 11q bölgesinin kaybıyla monoelaleik bir del (11) (q23) tespit edildi. Periferal kan örneklerin de subklonal büyük del (13q) / D13S319-RB1 saptandı. İlginç bir şekilde, del (13q) klonu tanıdan nükse kadar %10'dan % 46'ya yükseldi. NOTCH1, SF3B1 ve TP53 vahşi tipliydi. MM lezyonunda bir BRAFV600E ve bir TERT yükseltici mutasyonu vardı. Aile hikayesi kansere genetik bir yatkınlık ile tutarlı olduğu için araştırmacılar, ailevi melanoma ve KLL ile BRCA1 ve BRCA2 genlerinin mutasyonel analizini yaptılar. KLL, MM veya meme kanserine yatkınlık getirdiği bilinen herhangi bir germinal mutasyon bulunamadı. İlginç bir şekilde, konvansiyonel sitogenetikle, yapısal bir t(12; 17) (p13; p13) saptandı.

Araştırmacılar verilerin, spesifik hastalıkla ilgili anormalliklerle karakterize edilen iki tümörün farklı genetik görünümü uyumlu olduğunu belirttiler. MM hücrelerinde fonksiyonel olarak bağlantılı iki mutasyon, yani BRAFV600E ve bir TERT hızlandırıcısı meydana gelirken, KLL hücrelerinin, 11 ve 13. kromozomların uzun kolunun büyük delesyonları gibi zayıf prognostik dengesizlikleri taşıdığını aktardılar. Moleküler bulguların, iki tümörün bağımsız b orijiniyle tutarlı olduğunu ve ailevi bir yatkınlığın ve KLL ile ilişkili immün disregülasyonun başlangıçta rol oynayabileceğini önerdiğini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

La Starza et al. Cytogenetic/mutation profile of chronic lymphocytic leukemia/malignant melanoma collision tumors of the skin, Molecular Cytogenetics (2018) 11:6.

Lenfoma Alt Gruplarında İnsidans, Sağ kalım ve Mortalite İçin Uzun Dönem Zaman Eğilimleri

23 Ağustos 2017

Genel non-Hodgkin lenfoma (NHL)  insidansı, 1990'ların ortalarından önce küresel olarak giderek artmıştır. Daha sonra zaman eğilimleri,  Avrupa gibi bazı bölgelerde insidans sürekli artarken diğer bölgelerde düşecek şekilde farklılaşmıştır. Hodgkin lenfoma (HL)  insidansı nispeten sabittir ancak temporal eğilimler içerisinde coğrafi farklılıklar da gözlenmiştir. Lenfoma tanısı ve sınıflandırılmasındaki değişiklikler nedeniyle, zaman eğilimlerini yorumlamada, hastalık oluşumundaki gerçek değişiklikleri, bu faktörlerin zaman içindeki değişimlerinin neden olduğu artefaktlardan ayırt etmek bir zorluk haline gelmiştir. Geçen on yıllarda HL ve NHL mortaliteside farklı zamansal eğilimler göstermiştir. HL mortalitesi 1960'lardan beri istikrarlı bir şekilde azalırken, NHL mortalitesi 1990'ların ortasından önce artarken, sonra azalmıştır. Relatif sağ kalım, nüfusa dayalı kanser sağ kalım analizinde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Lenfoma hastalarının daha önceki relatif sağ kalım analizleri, hasta sosyodemografik özelliklerine ve lenfoma özelliklerine göre değişmekle birlikte, zamanla düzelme göstermiştir. Spesifik lenfoma alt tipleri için epidemiyolojik modeller daha az açıktır. İnsidans, mortalite ve sağ kalım genellikle ayrı olarak yorumlanır, ancak kansere karşı gelişme, önleme, tanı, tedavi ve destekleyici bakım da dahil olmak üzere kanser kontrol spektrumunun birden fazla bileşenine dayanır. Bu nedenle insidans, mortalite ve sağ kalım trendlerini eşzamanlı olarak incelemek daha değerlidir. Bu kombine yaklaşım, kanser kontrol önlemlerinin ve etkileşimlerinin artmış sağ kalım üzerindeki bağımsız etkisini anlamak için yararlıdır.

Kanada’dan bir grup araştırmacı, Kanada Manitoba 'daki yetişkinlerde lenfoid malignite insidansı, mortalitesi ve relatif sağ kalımındaki 30 yıllık zaman eğilimlerini incelediler. 1984 ile 2013 yılları arasında tanı konan lenfoma olgularını, 2008 WHO lenfoid neoplaziler için sınıflama sistemine göre sınıflandırdılar. Manitoba Yaşam İstatistikleri Kurumu'ndan 1984-2014 arasındaki ölüm verilerini aldılar. İnsidans ve mortalitedeki zaman eğilimlerini incelerken, yıllık yüzde değişimini ve ortalama yıllık yüzde değişimini hesaplamak için regresyon analizi kullandılar. Yaş, periyod ve kohortun, insidans ve ölüm zamanı eğilimlerine etkilerini ölçmek için, yaş-periyod-kohort modellemesi yaptılar. Yaşa özgü ve standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalımı hesapladılar ve Poisson regresyon modelini relatif sağ kalımdaki zaman eğilimlerini test etmek için kullandılar.

Araştırmacılar, çalışma süresince erkeklerde ve kadınlarda toplam HL insidansının istikrarlı olduğunu gördüler. Yaşa göre standardize edilmiş toplam NHL insidansı yılda yaklaşık % 4 oranında artarak 2000 yılına kadar yükseliyordu ve bu eğilim cinsiyet ve NHL alt türüne göre değişiyordu. Toplam HL mortalitesi, erkeklerde yıllık % 25 ve kadınlarda % 2,7 oranında sürekli olarak azalırken, toplam NHL mortalitesi erkeklerde 1998'e kadar yılda % 4,4 oranında ve kadınlarda 2001'e kadar yılda % 3,2 oranında artıp daha sonra ise erkeklerde yılda % 3,6 oranında ve kadınlarda yılda % 2,5 oranında azalıyordu. Yaşa göre standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalım, 1984-1993 yılları arasındaki % 72,6'dan 2004-2013 yılları arasında % 85,8'e ve NHL için 1984-1993 yılları arasındaki % 57,0'dan 2004-2013 yılları arasında % 67,5'e yükseliyordu. Foliküler lenfoma için 1984-1993'te % 65,3'ten 2004-2013'de % 87,6'ya en büyük iyileşme ile NHL alt türleri için de değişen oranlarda sağ kalımda iyileşme gözlendi. 

Literatür talep et

Referanslar :

Ye X, Mahmud S, Skrabek P, et al. Long-term time trends in incidence, survival and mortality of lymphomas by subtype among adults in Manitoba, Canada: a population-based study using cancer registry data. BMJ Open 2017;7:e015106.

Hematolojik Malignitelerde Irk ve Etnik Farklılıklar

15 Ağustos 2017

Amerikan Kanser Derneği'ne göre, 2017'de Amerika Birleşik Devletleri'nde tanısı konmuş yaklaşık 1.688.780 yeni kanser vakası ve 600.920 kanser ölümü olacağını öngördüklerini açıkladı. Bu yeni kanser tanılarından yaklaşık 172.910’unun hematolojik maligniteleri olan hastalar olması ve yaklaşık 58.300'ünün bu hastalıklar nedenli ölmesi bekleniyor. Ülkenin sürekli değişen demografisi dikkate alındığında, bu tanı ve ölümlerin büyük bir kısmının gelecekte ırksal ve etnik azınlıklarda olacağını tahmin etmek mantıklı görünüyor. Aslında, 2055 yılında ABD'nin tek bir ırk veya etnik çoğunluğa sahip olmayacağı öngörülüyor. Pek çok araştırmada, kanser tanısı alan ırk ve etnik azınlık hastalarında zayıf sağlık sonuçları gösteriliyor ancak bunların hematolojik maligniteleri olan hastalarda aynı olup olmadığı bilinmiyor. Yeni kemoterapötiklerin ve hedefe yönelik moleküler, hücresel ve immünolojik tedavilerin ortaya çıkmasıyla, farklı sonuçlara götürebilecek bakımdaki farklılıkların belirlenmesi önemlidir.

Non-Hodgkin lenfoma tanısı alan hastalar için önemli ırk farklılıkları mevcuttur. Yapılan bir çalışmada, diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL), folliküler lenfoma (FL) ve kronik lenfositik lösemi (CLL) / Küçük lenfositik lenfoma (SLL) tanısı alan hastalar için 1992-2010 yılları arasındaki SEER (Surveillance, Epidemiology, and End Results Program) veri tabanını analiz edilmiştir. 65 yaş ve üzeri hastaların, siyah hastalar en düşük DLBCL ve FL insidans oranlarına sahip olduğu görülmüştür. Aynı yaş grubunda Latin olmayan beyazlar en yüksek KLL / SLL insidansına sahiptir. Nadir görülen non-Hodgkin lenfomalar arasında benzer ırk farklılıkları mevcuttur. NK / T hücre non-Hodgkin lenfomaları tanısı alan hastalar için, Asya-Pasifik adalıların (API), Hispanik beyazlarla birlikte yaşa göre düzeltilmiş insidans oranları en yüksektir. Ergen ve genç yetişkinler için siyahlar ve API'lerin, diğer gruplara göre ileri evrede tanı konulması ihtimali daha yüksektir. İlginç bir şekilde ekstranodal tutulum Hispanik olmayan beyazlar için önemli bir advers risk faktörüdür ancak diğer ırk grupları için değildir.

1992-2005 yılları arasında teşhis edilen DLBCL için sağ kalımdaki ırk farklılıkları evreye göre değişmektedir. Evre I hastalık için, Hispanik olmayan beyazlar % 67 ile en iyi 5 yıllık sağ kalım oranına sahipken, siyahlar için bu oran % 60’dır. Evre IV hastalıkta, % 35 ile API'ler en kötü sağ kalım oranına sahipken, Hispanik olmayan beyazlar %41 ile en iyi sağ kalım oranına sahiptir.

Folliküler lenfoma, ırk farklılıklarına göre değişir. Evre II-IV'te sağ kalımı öngören tutarlı bir ırk model yoktur. Siyah hastalar evre II hastalık için, Hispanik beyazlar evre III hastalık için ve Hispanik olmayan beyazlar evre IV hastalık için en iyi sağ kalım oranlarına sahiptir.

KLL / SLL için, evre II ve III hastalar için anlamlı bir ırk farkı yoktu. Evre I hastalarda, API'ler en iyi sağ kalım oranına sahipken, non-Hispanik beyazlar evre IV hastalar arasında en iyi sağ kalıma sahiptir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kirtane, Kedar, and Stephanie J. Lee. "Racial and Ethnic Disparities in Hematologic Malignancies." Blood (2017): blood-2017.

KLL Progresyonunda Lipitlerin Rolü Nedir?

01 Mart 2017

Kronik lenfositik lösemi (KLL), kür sağlayan bir tedavisi olmayan ve sık karşılaşılan bir B-hücresi malignitesidir.  Son on yılda hastalık için birçok yeni tedavi seçeneği geliştirilmiştir fakat hala kür sağlanamamıştır. Bu yüzden yeni tedavi hedeflerinin tanımlanmasına ihtiyaç vardır.

Uzun yıllardır KLL progresyonunda ve sonuçlarında lipidlerin önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Özellikle lipoprotein lipaz (LPL), klinik olarak rutin ölçülmemesine rağmen, KLL'de iyi bilinen bir prognostik faktördür ve LPL’nin daha yüksek seviyelerde olması daha kötü klinik sonuçlarla ilişkilidir.  LPL normal lenfositlerde eksprese edilmez, fakat KLL hücrelerinde, özellikle mutasyona uğramamış IGHV alt grubunda ekspresyonu artmıştır. LPL, VLDL ve şilomikronların hidrolizini katalize eder, yağ asitlerini serbest bırakır. LPL aynı zamanda hücre yüzeyinde lipoproteinlerle birlikte yer alır. KLL hücrelerinde, LPL'nin gerçek işlevi ve normal B hücrelerine kıyasla daha fazla eksprese edilmesinin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Yapılan yeni çalışmalarda, LPL'nin orlistat ile inhibisyonunun KLL apoptozunu indüklediği ve LPL ekspresyonunun BCR çapraz bağlanmasıyla, STAT3'ün LPL promoter bağlanmasıyla ve LPL geninin demetilasyonunu indükleyen belirli CLL uyarıcılarıyla artırıldığı ortaya konmuştur. Bütün bu kanıtların ışığında önceki çalışmalar LPL tarafından serbestleştirilmiş serbest yağ asitlerinin KLL lenfositleri açısından koruyucu bir etken olabileceğine işaret etmiştir. 

Kanada’da yapılan yeni bir vaka-kontrol çalışmasında, KLL hastalarında yaş-cinsiyet uyumlu kontrollere göre daha fazla dislipidemi görüldüğü ve bu KLL hastaları arasında statinler ile tedavi görenlerin görmeyenlere göre daha iyi sağ kalıma sahip oldukları gösterilmiştir. 

En son McCaw ve arkadaşları ise yaptıkları çalışmada sitokinle indüklenen STAT3 fosforilasyonunun LDL potensiyelizasyonuna odaklandılar. LDL'lerin STAT3 fosforilasyonunu, BCR çapraz-bağlanmasıyla değil, sitokin stimülasyonuyla arttırabildiklerini gösterdiler. İndüklenen STAT3 fosforilasyonu, anti-IL10 antikorları ve küçük molekül JAK inhibisyonu tarafından bastırılıyordu.  Araştırmacılar, LDL'nin hangi bileşenlerinin STAT3 fosforilasyonu üzerindeki etkisine katkıda bulunduğunu değerlendirdiklerinde ise uzun zincirli yağlı asitlerin ve serbest kolestrolün ana faktörler olduğunu keşfettiler.  Ayrıca LDL ile güçlendirilmiş STAT3 fosforilasyonu miktarı ve HMGCoA redüktaz ekspresyonu arasında negatif bir korelasyon buldular.  HMGCoA redüktaz, kolestrol sentezinde hız sınırlayıcı adım olduğu için, hücre içi kolesterol sentezi düşük olan KLL hücresi alt gruplarının LDL inkübasyonundan daha fazla etkilendiğini ve bu hastalarda bu mekanizmanın hastalık ilerlemesi için önemli olabileceğini düşündüler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Friedman, D.R., Lipids and Their Effects in Chronic Lymphocytic Leukemia, EBioMedicine 2016 Dec 2. pii: S2352-3964(16)30557-6.

KLL Yapbozunda Bir Parça Daha Bulundu

05 Aralık 2016

Kronik lenfositik lösemi (KLL) ileri yaşta en sık rastlanan lösemilerden biridir. Hastalık olgun B lenfositlerin periferik kan, kemik iliği ve lenfatik organlarda birikimi ile karakterizedir. Lösemik hücreler hem spontan hem de anti-lösemik ilaçlar ile indüklenen apoptozise karşı dirençlidir. Bu durum artmış anti-apoptotik gen benzeri BCL2 ya da MCL1 ile azalmış proapoptotik proteinler ile ilişkilidir. Bu anormallikler gen mutasyonları ve post-transkripsiyonel bozuklukların neden olduğu uygunsuz gen ekspresyonları ya da mezenkimal stromal hücreler, hemşire hücreler (NLC), T-lenfositler ve diğerlerinin birleşik mikroçevresel prosurvival sinyalizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkıyor olabilir.

Mikro RNA’lar (miRNA) posttranskripsiyonel düzeyde gen ekspresyonunu düzenlerler ve tüm biyolojik süreçlerde anahtar rol oynarlar. miRNA’lar onkogenezis ve tümör süpresyonunu düzenleyerek onkogenezise katkıda bulunurlar. Ayrıca miRNA ekspresyon paterninin elçi RNA (mRNA) ekspresyonu ile kıyasla kanser hücrelerini daha iyi tanımladığını kanıtlanmıştır. Bu yüzden mRNA’nın muhtemel olarak tanısal, prognostik ve prediktif bir etken kullanılması mümkün olabilir.

Kanserde miRNA ekspresyonu bozulmuştur. Vücut sıvılarında miRNA düzeylerinin ölçülmesi genellikle tümör hücrelerinin ekspresyonlarını yansıtmaktadır. Lösemide bununla birlikte lösemik ve non-lösemik hücrelerin her ikisi de periferik kanda dolaşan miRNA ekspresyon profilini oluşturmaktadır. Hücre dışı miRNA havuzuna olan bu katkı, proliferasyon ve sağ kalımı artıran belli mikro çevresel sinyallere neden olabilmektedir.

Polonya’dan bir grup araştırmacı KLL hastalarında T hücre ve B hücre gelişiminin spesifik evreleri ile en çok ilişkili dolaşan miRNA’ların ekspresyonunu değerlendirmeyi amaçlayan bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar çalışma sonuçlarının hastaların klinik ve biyokimyasal özellikleri ile olduğu kadar sitogenetik ve moleküler prognostik etkenlerle de ilişkili olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar 22 KLL hastasının periferik kan serumlarında B ve T lenfositlerin aktivasyonu ve farklılaşması ile ilişkili 84 miRNA’nın ekspresyonu için analizde T-PCR’yi kullandılar. Sonuçları en önemli prognostik faktörlere göre analiz ettiler. Sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırıldığında KLL hastalarında test edilen miRNA’ların genel ekspresyonunun daha düşük olduğunu buldular. Sadece miR-34a-5p, miR31-5p, miR- 155-5p, miR-150-5p, miR-15a-3p ve miR-29a-3p daha yüksek düzeyde eksprese ediliyordu. KLL hastalarında gözlemlenen ekspresyon bozuklukları B ve T lenfositlerin her ikisinin farklılaşması ve aktivasyonu ile ilişkili miRNA’ları içermekteydi. Tüm fonksiyonel miRNA grupları için en önemli ayırt edici faktörler trizomi 12, CD38 ekspresyonu, B2M düzeyi, WBC ve NOTCH1 gen mutasyonuydu. T lenfositlerle ilişkili miRNA’ların ekspresyonu ile prognostik faktörler arasındaki korelasyon onların lösemik mikro çevredeki destekleyici fonksiyonunu gösteriyordu.

Çalışmada konu ile ilgili daha büyük bir hasta grubu ile yapılacak bir çalışmanın dolaşımdaki miRNA’ların hücre içi etkileşimlerdeki kilit rolünün tanımlanması için önemli olduğunu belirtildi. Bu tür bir çalışmanın mikro çevre hedefli tedavilerin tasarlanması için çok önemli olduğunun altı çizildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Agata A. Filip et al. Expression of circulating miRNAs associated with lymphocyte differentiation and activation in CLL—another piece in the puzzle, Ann Hematol DOI 10.1007/s00277-016-2840-6

B Hücre Bozukluğu Patofizyolojisinde Fc Reseptörü Benzeri Proteinler

26 Ekim 2016

FcγRI homoloğu Fc reseptörü benzeri proteinler (FcRL) ailesi üyeleri bir çok araştırmacı grup tarafından tanımlanmıştır. Sonrasında bu proteinler Fc reseptör homologları (FcRH), immünglobulin süperailesi reseptör translokasyon ilişkili genler (IRTA), immünglobulin Fc gp42 ilişkili genler (IFGP), Src homoloji 2 domain-içeren fosfat ankor proteinleri (SPAP) ve B hücre çapraz ilişkili anti-immünoglobulin M-aktive edici sekanslar (BXMAS) gibi çeşitli isimlendirmeler kullanılarak tanımlanmıştır. Günümüzde bunlar FCRL adında birleşik olarak isimlendirilmektedir.

Şu an sekiz farklı FCRL geni tanımlanmıştır. Bunların hepsinin hücresel adezyon moleküllerinin immunglobulin süperailesi genleri (IgSF) ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Tip 1 transmembran glikoproteinler, 5 tip immünoglobulin benzeri domainlerin çeşitli kombinasyonlarından oluşmaktadır ve bu proteinlerin her biri 3-9 arası domain içermektedir. Bütün FCRL proteinlerinde bireysel domain tipi ise gözlenmemiştir. FCRL’lerin çoğunluğunun ligandları bilinmemektedir. Genel olarak FCRL ekspresyonu lenfositlere özgüdür ve özellikle B-lenfositlerde eksprese edilirler. Bu durum özellikle FCRL’nin çeşitli oto-immün hastalıkların etiyogenezine dahil olmasını açıklayabilir. Diğer FCRL’ler gibi FCRL1’in sık ekspresyonu non-Hodgkin B-hücresi lenfomasında ve kronik lenfositer lösemi (KLL) hasta serilerinde tespit edilmiştir. KLL’de ayrıca FCRL2 de önemli bir molekül olarak öne çıkmıştır.

Çoğu FCRL işlevi B hücre aktivasyonunu baskılar öte yandan bazılarının lenfosit işlevleri üzerinde çift rolü olabileceği düşünülmektedir. Çünkü bu proteinler sıklıkla immünoreseptör tirozin aktivasyon (ITAM) ve inhibitör motif (ITIM) elementlerine sahiptir. Yeni tanımlanan FCRL’lerin biyolojik işlevleri yavaş yavaş gün ışığına çıkmaktadır. Bu da lenfosit bozukluklarının patofizyolojisini anlamada ve farklı immün hastalıkları tedavi etmede yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Capone et al. Fc Receptor-Like Proteins in Pathophysiology of B-cell Disorder Clin Cell Immunol. 2016 June ; 7(3):

KLL’de Genetik Predispozisyona Ne Neden Oluyor?

05 Eylül 2016

Kronik lenfositik lösemi (KLL) yetişkinlerde görülen bir B hücre malignitesidir. Genom boyutunda yapılan ilişkilendirme çalışmalar 15q15.1’deki varyasyonun KLL riskini etkilediğini göstermektedir. Bir grup araştırmacı 15q15.1’in bir varyantını çözümlediler ve tümör oluşumunu etkileyen mekanizmaları anlama yolunda önemli bir adım attılar.

Araştırmacılar lokus üzerindeki bütün muhtemel genotipleri incelediler ve kromatin erişilebilirliği, evrimsel koruma ve transkripsiyon faktörü bağlama alanları ile ilişkili SNP’lerin (Super Enhancer Polymorfizm) haritasını çıkardılar. Çalışmaları sonunca SNP s539846 C>A’in bu durum ile en çok ilişkili varyantı olduğunu gördüler. Bu SNP, B hücre lenfoma 2 (BCL2) modifiye edici faktörün (BMF) intron 3 kısmındaki aşırı histon H3 lizin 27 aselitasyonu ile tanımlanan bir süper enhancer’a yerleşiktir. s539846-a risk aleli iyi korunmuş bir RELA-bağlayıcı motifi değiştirmektedir. Bu durum RELA bağlanmasını bozmakta ve KLL’deki azalmış BMF ekspresyonuna neden olmaktadır.

Bilim insanları bu bulguların s539846’nin KLL’yi RELA bağlanması üzerinden etkilediği şüphelerini desteklediğini söylediler. RELA bağlanması, KLL’deki onkojenik bağlılığın bir işareti olan anti-apoptotik BCL2 üzerinde BMF ekspresyonunun doğrudan modülasyonu ile KLL’yi etkilemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kandaswamy et al. Genetic Predisposition to Chronic Lymphocytic Leukemia Is Mediated by a BMF Super-Enhancer Polymorphism Cell Reports 16, 1–7August 23, 2016

Non-Hodgkin Lenfoma Alt Tipleri Sahip Adölesanlarda Kilo ve Boy ile Hastalık İlişkisi Araştırıldı

11 Mart 2016

Non-hodgkin lenfomalar (NHL), farklı histolojik alt tiplerden oluşan heterojen bir grup neoplazmdır. Tüm alt tipleri hesaba katıldığında dünyada en sık görülen 10. kanser grubudur. En sık görülen alt tipleri sırası ile diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), primer kutanöz lenfoma (PKL), foliküler lenfoma (FL) ve kronik lenfositer lösemidir (KLL). NHL’nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır.  Son 30 yılı aşkın sürede hastalığın insidansında keskin ve açıklanamayan bir artış söz konusudur.

Yetişkinlerde vücut kitle indeksi (VKİ) ve NHL insidansı arasındaki ilişkiyi araştıran çok sayıda kohort ve vaka-kontrol çalışması yapılmıştır. Yapılan bir meta-analizde fazla kilolu/obez olmanın hastalık insidansında rölatif risk olduğu raporlanmıştır. NHL alt gruplarında yapılan başka bir meta-analizde ise VKİ’nin DBBHL’da dikkat çekici bir risk faktörü olduğu gösterilirken FL ve KLL ile herhangi bir ilişksi gösterilememiştir. Uluslararası Lenfoma Epidemiyoloji Kurulu’nun analizlerine göre DBBHL ile şiddetli obezite arasında ilişki gözlenirken genel olarak NHL’de herhangi bir risk artışı olduğu gösterilememiştir. Ayrıca bu çalışmada obez ve fazla kilolularda hastalık insidansı ile tutarlı bir ilişki bulunamamıştır. Boy için ise sadece erkekler için, uzun boylu olmanın ortalama boya sahip olanlara göre NHL için artmış risk ile ilişkili olduğu bulunmuştur. En son yapılan bir meta-analizde ise DBBHL’da her 10 kg fazlanın hastalık insidansını %14 arttırdığı gösterilmiştir.

Obezite ile NHL arasındaki olası mekanik ilişkinin kronik enflamasyon ve artan insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1)olduğu düşünülmektedir. Maskarinec ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada VKİ’nin 21 yaşında olmanın 45-75 yaşlarında olmaya göre daha iyi NHL risk belirleyicisi olduğunu raporlamışlardır.

Daha önce yapılan çalışmalarda, tüm NHL alt tiplerinde adölesan risk faktörleri değerlendirilmemişti. İsrail ve Amerikalı bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, 16-19 yaşları arasında ki 2,352,988 adölesanda boy ve kilonun NHL insidansı ile ilişkisini değerlendirdiler ve en sık görülen 5 NHL alt tipinin her birinin gelişme riskini araştırdılar.

Araştırmacılar, İsrail Ulusal Kanser Kayıtlarından 1967-2011 arasında 16-19 yaş arası 2,352,988 adölesanın sağlık kayıtlarını incelediler. Ortalama izlem süresi 20,36+12,1 yıldı. Çalışma periyodu boyunca  4021 NHL vakası ile karşılaştılar. Bunlardan 1402 kişi DBBHL, 553 kişi PKL, 528 kişi FL, 340 kişi KLL ve 246 kişi marjinal zon lenfomaya (MZL)sahipti. Çalışmaya dahil edilen adölesanların ortalama yaşı 17,3+0,4’tü. 201,842 kişi fazla kilolu ve 90,502 kişi obezdi.  Cox orantısal riskler modelini kullanarak, adölesanların VKİ ve boyları ile ilişkili NHL alt tipleri için çok değişkenli risk oranlarını hesapladılar.

Araştırmacılar, adölesanlarda fazla kilolu ve obez olmayı normal kilolu olanlara göre 1,25 risk oranı ile NHL gelişimi ile ilişkili buldular. Uzunluk ile NHL arasında ise kademeli bir ilişki olduğunu gördüler. En uzun boya sahip adölesanlarda 1,28 risk oranı ile daha fazla NHL gelişme riski olduğunu gördüler. Araştırmacılar fazla kiloluluk/obezite ile en güçlü ilişkinin MZL, PKL ve DBBHL arasında olduğunu gördüklerini belirttiler. Ayrıca boy ile en güçlü ilişki gösteren NHL alt tiplerinin ise DBNHL ve PKL arasında olduğunu da söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

  Leiba et al. Adolescent Weight and Height Are Predictors of Specific Non- Hodgkin Lymphoma Subtypes Among a Cohort of 2,352,988 Individuals Aged 16 to 19 Years, Cancer. 2016 Feb 22.

İleri yaşta baba olanların çocukları yüksek kanser riski taşıyor

13 Mayıs 2015

​İleri yaşta baba olan erkeklerin çocukları, yetişkin çağa geldiklerinde lösemi ve lenfoma gibi kan ve bağışıklık sistemi kanserlerinin artmış riskiyle karşı karşıya kalabilirler. Araştırmacılar 138,003 kişinin verilerini analiz etti ve 1992 ile 2009 yılları arasında 2,532 kişide kan ve bağışıklık sistemi kanserleri geliştiğini saptadılar. Araştırmacılar, genel olarak, ileri yaşta baba olanların çocuklarında bu kanserlere ilişkin riskin arttığını ve bu riskin tek çocuk olma durumunda daha yüksek olduğunu tespit ettiler. Bu grupta, babaları 35 ve daha ileri yaştayken doğan çocuklarda kan kanserleri gelişme olasılığı, babalarının yaşı 25'in altındayken doğanlara göre yüzde 63 daha fazlaydı. İleri yaştaki anneden dünyaya gelmek ile bu kanser risklerindeki artış arasında ise hiçbir ilişki saptanmadı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak: OncoLink, http://www.oncolink.org/news/index.cfm?ID=4372&function=detail

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image