Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Yeni bulgular beyin kanseri hücrelerinde tedaviyi iyileştirebilir mi?

09 Nisan 2015

GLDC adı verilen bir enzim mevcut olmadığında, beyin tümörü hücreleri metabolizmanın toksik yan ürünlerinin birikmesi nedeniyle ölmektedir. Araştırmacılar, glioblastoma tümör hücrelerinin bir alt kümesinde, bu enzimin aşırı düzeyde eksprese edildiğini buldular.

Hücreler glisin aminoasidini parçalamak için de GLDC'ye gerek duyar. GLDC yokluğunda glisin beyinde birikir ve ciddi zekâ geriliğiyle sonuçlanabilen non-ketonik hiperglisinemi adlı bozukluğa yol açar. GLDC, glioblastoma hücrelerinin bir alt kümesinde sıklıkla aşırı aktiftir. Araştırmacılar, bu durumun yalnızca glioblastoma hücrelerinde meydana geldiğini ve söz konusu hücrelerde serin aminoasidini glisine dönüştüren SHMT2 geninin de aşırı eksprese edildiğini keşfettiler. SHMT2'nin oksijenin az olduğu bölgelerde aşırı aktif olması hücrede glisin seviyesinin yükselmesine neden olur ve bu glisinin GLDC tarafından parçalanması gerekmektedir. GLDC yokluğunda hücreler glisini farklı yollarla parçalamaya çalışır ve bu nedenle toksik ürünler oluşturur. Oluşan toksik ürünler hücreleri öldürür. Araştırmacılara göre beyin kanseri hücreleri GLDC'ye o denli bağımlıdır ki hücreler GLDC'yi kaybettiklerinde ölmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak: Medical News Today, http://www.medicalnewstoday.com/articles/292149.php

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Tümör Mutasyon Yükü İmmünoterapi için Biyobelirteç Olabilir mi?

11 Temmuz 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerine (ICI) yanıtı tahmin eden bir biyobelirteç arayışı, uzun süredir devam eden bir arayıştır. Şimdiye kadar, üzerinde en çok çalışılan biyobelirteçler programlanmış hücre ölümü 1 reseptör ligandı (PD-L1) ve tümör mutasyon yüküdür (TMB), ancak her ikisi de farklı derecelerde başarı göstermiştir. Yeni bir makale, TMB'nin potansiyel bir pantümör biyobelirteci olarak kullanılmasını ve yüksek TMB ile genel sağkalım arasında ve farklı kanser tipleri arasında immün kontrol noktası inhibisyonuna cevap olarak anlamlı bir ilişki olduğunu bildirmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nden Robert M. Samstein “Çalışmamız, TMB'nin immünoterapi yanıtını öngören pan-kanser biyobelirteç olma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir." şeklinde konuştu. Morris, şu ana kadar yüksek TMB ile ICI'ye yanıt arasındaki ilişkinin, melanom, akciğer kanseri ve mesane kanseri üzerine yapılmış küçük klinik çalışmalarda görüldüğünü belirtti. Bu son çalışmada ortaya çıkan önemli bir nokta da, her kanser için farklı değerler ile ifade edilen yüksek TMB tanımının irdelenmesiydi. Yale Üniversitesi'nden David Rimm çalışma ile ilgili şunları söyledi: "Özellikle TMB'nin 'prediktif değil prognostik değerine odaklanıldığı için alışmadan çok etkilendim. Bu, araştırmacıların çeşitli kanser türlerinde TMB'yi inceledikleri geniş ve kapsamlı bir rapor."

Tümör Mutasyon Yükü NGS ile İncelendi

Araştırmacılar, ICI ile tedaviden sonra MSK-IMPACT testi kullanılarak ölçülen adsız somatik TMB yükünü incelediler. Çalışma, tümörleri MSK-IMPACT ile profillendirilen ve en az bir doz ICI tedavisi alan 1662 hastayı içeriyordu. Bunlardan 1446'sında (%94) evre IV veya metastatik hastalık mevcuttu. Hastalar tekli veya kombinasyon halinde ICI aldılar: Hastaların %9'u anti-CTLA-4 immünoterapisi, %76'sı anti-PD-1 / PD-L1 immünoterapisi ve %16'sı bu iki immünoterapinin bir kombinasyonunu aldılar. Genel sağkalım, ilk ICI dozundan başlayarak ölüm veya son takip süresine kadar ölçüldü. Ortanca takip süresi 19 aydı. Bu çalışmada TMB; DNA'nın megabaz başına mutasyon sayısı olarak tanımlandı. Her tümör tipinde, TMB alt grubu yüzdelik olarak belirlendi.

Sonuçlar, tüm kanser türlerinde ICI'ye klinik yararının öngörüsü olan yüksek TMB'yi tanımlayan evrensel bir sayı olmadığını gösterdi. Düşük TMB'den yüksek olan kesme noktası, her tümör tipi için farklı olabilmekteydi. TMB ile progresyonsuz sağkalım ve NSCLC, melanom, özofagogastrik kanser, SCCHN ve RCC için objektif cevap oranları arasında da anlamlı bir ilişki olduğu gösterildi. Son olarak, tümörler MSK-IMPACT ile incelenmiş, ancak ICI almayan 5371 hastada yüksek TMB ile artmış genel sağkalım arasında ilişki bulunamadı.

Samstein ve arkadaşları, “Heterojen bir kohortta genel sağkalım ile anlamlı bir ilişkinin bulunması, öngörülen bir biyobelirteç olarak TMB'nin sağlamlığını vurgulamaktadır, bu nedenle klinik olarak anlamlı olabileceğini düşündürmektedir.” diyerek sözlerini noktaladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Tumor mutational load predicts survival after immunotherapy across multiple cancer types Robert M. Samstein, Chung-Han Lee, […]Luc G. T. Morris Nature Genetics volume 51, pages202–206 (2019)

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamogram şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Çocukları yine de yaşlıydı; peki ya 8 ve 11 yaşlarında ki kuzım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

Literatür talep et

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

HIV Pozitif Kanser Hastalarında İmmün Kontrol Noktası İnhibitörleri Ne Kadar Güvenli?

02 Temmuz 2019

Çeşitli ileri evre kanserli HIV pozitif hastalarda, bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri (ICI'ler) etkili görünmektedir ve yeni bir sistematik incelemeye göre bu hastalar için ekstra risk bulunmamaktadır. Washington DC'deki Georgetown Üniversitesi'nden Dr. Chul Kim "HIV enfeksiyonu olan hastalarda ileri evre kanser tedavisi için ICI kullanımı yeni bir güvenlik riski ile ilişkilendirilmemiştir ve bu ilaçlar HIV pozitif hasta popülasyonunda güvenli ve etkili tedavi seçeneğidir." şeklinde konuştu. ICI'ler, birçok metastatik kanser için tedavinin temeli haline gelmiştir, ancak HIV enfeksiyonu olan hastalar genellikle klinik çalışmaların dışında bırakılmıştır.

HIV Pozitifliği ICI Tedavisine Engel Değil

Çalışmada araştırmacılar, vaka raporlarından 73 hasta hakkında veri topladılar. Hastaların çoğu (%90.4) erkekti ve yaş ortalaması yaklaşık 56 idi. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri en sık görülen malignite idi (%34.2), bunu melanom (%21.9) ve Kaposi sarkomu (%12.3) takip ediyordu. Hastaların çoğu (%84.9) anti-PD1 tedavisi ile tedavi edildi. ICI genel olarak iyi tolere edildi, 70 hastanın 6'sında (%8.6) not edilen derece 3 veya daha yüksek immün ilişkili advers olayla HIV yükü veya CD4 hücre sayısı arasında hiçbir ilişki yoktu. ICI'den önce tespit edilemeyen HIV yükü olduğu bilinen 28 hastadan 26’sında, HIV baskı altında kaldı. Yanıtları bildirilen 45 hastada, objektif yanıt akciğer kanseri için %30, melanom için %27 ve Kaposi sarkomu için %63 idi. Araştırmacılar, "Devam etmekte olan birkaç olası klinik çalışma, HIV ile enfekte kanser hastalarında ICI tedavisinin güvenliği ve etkinliğine daha fazla ışık tutacaktır." açıklamasını yaptılar. Bu noktada, “HIV enfeksiyonunun varlığı, ICI tedavisinin etkinliğindeki herhangi bir farkla ilişkili görünmüyor.” sonucuna varıldı.

Ohio'daki Cleveland Clinic'teki hematoloji ve tıbbi onkoloji bölümünden Profesör Dr. Brian I. Rini, “Bu çalışma, kontrol noktası inhibitörleri ile tedavi uygulamasının yaygınlaştırılması açısından önemlidir." şeklinde konuştu. İncelemede yer almayan Dr. Rini, “Klinik araştırmacılar olarak, bilimsel mantıktan ziyade korkuya dayalı olarak HIV gibi hasta popülasyonlarına karşı sıklıkla önyargılıyız ve bu hasta gruplarını dışlıyoruz.” dedi. Verilerin, gerçek dünyadaki hasta alt gruplarının klinik çalışmalara dahil edilmesinin, ilaç geliştirme sürecinin daha erken safhasında olması gerektiğini gösterdiği belirtildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Safety and Efficacy of Immune Checkpoint Inhibitor Therapy in Patients With HIV Infection and Advanced-Stage Cancer A Systematic Review Michael R. Cook, MD1; Chul Kim, MD, MPH

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Atezolizumab ile Uzayan Sağkalım

27 Haziran 2019

Atezolizumab, PD-L1'in reseptörlerine PD-1 bağlanmasını inhibe eder, böylece tümör spesifik T-hücresi bağışıklığını geri kazanır. Faz III OAK çalışmasının daha önce tedavi edilmiş KHDAK'de birincil analizi, ITT popülasyonunda (mOS 13.8 ve 9.6 ay; HR 0.73) ve TC veya IC üzerinde %1 PD-L1 eksprese eden hastalarda atezolizumab, dosetaksel’e göre üstün sağkalım gösterdi (TC1 / 2/3 veya IC1 / 2/3; mOS 15.7 ve 10.3; HR 0.74).

Bu raporda ise daha fazla alt grup analizi sunuldu. OAK, daha önce platin içeren kemoterapide başarısız olan, seçilmemiş bir KHDAK popülasyonunda atezolizumab ile dosetaksel'i karşılaştırdı. Hastalar PD-L1 ekspresyonu, önceki kemoterapi rejimleri ve histolojisi ile sınıflandırıldı ve 1:1 atezolizumab (1200 mg) veya dosetaksel (75 mg/m2) IV q3w'ye randomize edildi. IHC ve mRNA ile PD-L1 ekspresyonu, sırasıyla VENTANA SP142 IHC testi ve Fluidigm tarafından merkezi olarak değerlendirildi. 1225 randomize hastanın ilk 850'sinde (primer çalışma popülasyonu), histolojiden bağımsız olarak atezolizumab ve dosetaksel ile ortalama sağkalım iyileştirildi ve bu fayda her histolojideki PD-L1 alt grubunda gözlendi. PD-L1 gen ekspresyonu, ortalama sağkalım ile PD-L1 IHC ile benzer bir ilişki gösterdi. Atezolizumab ve dosetaksel kolları için sırasıyla Skuamöz olmayan hastalarda ORR %14.4'e karşılık %15.2 idi; skuamöz hastalarda ORR, %11.6 ve %8.2 idi. İşlemden geçmiş bazal beyin metastazları (n15485; mOS 20.1 ve 11.9 ay; HR 0.54,%95, CI 0.63-0.89) ve hiç sigara içmeyen (n1⁄4156; mOS 16.3 ve 12.6 ay)  hastalar dahil olmak üzere alt gruplar arasında ortalama sağkalım arttı (HR 0.71, %95 CI 0.47-1.08). OAK, her iki histoloji alt grubunda PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak (IHC veya tümör gen ekspresyonu ile ölçülen) ve asla sigara içmeyen ve bazal beyin metastazı olan hastalar da dahil olmak üzere diğer alt gruplar dahil olmak üzere ITT popülasyonunda atezolizumab ile klinik olarak ilgili gelişmeler gösterdi.

Literatür talep et

Referanslar :

OAK, a Randomized Ph III Study of Atezolizumab vs Dosetaksel in Patients with Advanced KHDAK: Results from Subgroup Analyses Shirish Gadgeel, Fortunato Ciardiello, Achim Rittmeyer, Fabrice Barlesi, Diego Cortinovis, Carlos Barrios, Toyoaki Hida, Keunchil Park, Dariusz Kowalski, Manuel Cobo Dols, Joseph Leach, Jonathan Polikoff, Christina Matheny, Pei He, Marcin Kowanetz, Daniel Chen, Daniel Waterkamp, Marcus Ballinger, Alan Sandler, David R. Gandara, Joachim Von Pawel

Tüm Kanser Hastaları Hepatite Karşı Taranmalı mı?

26 Haziran 2019

Yeni bir çalışmada "kanser ve tanısı konmamış hepatit virüsü enfeksiyonları olan büyük bir hasta rezervuarı" bulundu ve yeni tanı almış tüm kanser hastalarının hepatit açısından taranması gerekip gerekmediği sorusu yeniden gündeme getirildi. Yeni Tanılı Kanser Hastalarında Viral Tarama (S1204) çalışması 3051 hastayı içermiştir ve %6.5'inin daha önce hepatit B virüsü (HBV) ile enfekte olduğunu, %0,6'sının kronik HBV enfeksiyonu, %2,4'ünün hepatit C (HCV) enfeksiyonu geçirdiğini ve %1,1'inin HIV ile enfekte olduğunu göstermiştir. Çalışma 17 Ocak'ta JAMA Onkoloji'de çevrimiçi yayınlandı. Kayıt sırasında hastaların %87,3'ü daha önce HBV ile enfekte olduklarını bilmiyordu. Benzer şekilde, kronik HBV enfeksiyonu vakalarının %42,1'i, HCV enfeksiyonu vakalarının %31,0'ı ve HIV enfeksiyonu vakalarının %5,9'u teşhis edilmemişti. "HBV veya HCV enfeksiyonu olan kanser hastaları, viral reaktivasyon ve potansiyel olarak yaşamı tehdit edici klinik sonuçlar için risk altındadır." diyen Scott D. Ramsay, "Çoğu hastada enfeksiyon için bilinen bir risk faktörü yoktu, bu da tarama için mevcut risk bazlı modellerin yetersiz olabileceğini gösteriyor." sözlerini ekledi.

Kanser tedavisi öncesi HBV ve HCV için tarama düşünülebilir

 Araştırmacılar bununla birlikte, tanı konmamış HIV enfeksiyonunun düşük oranının, yeni teşhis edilmiş kanser hastalarının HIV için evrensel olarak taranmasını desteklemeyebileceği sonucuna varıyorlar. Kanser tanılı hastalarda HBV, HCV ve HIV enfeksiyonu için evrensel tarama rutin olarak yapılmamaktadır. Dahası, böyle bir taramanın kullanımı onkologlar arasında tartışmalı olmaya devam etmektedir. Ramsay, “Bu sonuçlar onkoloji topluluğunda hepatit taraması yapmamız gerekip gerekmediği hakkında yeni kanıtlar sağladı" sözlerini kullandı. Araştırmacılar, evrensel taramaların karaciğer yetmezliği ve böbrek hastalığı gibi hepatit komplikasyonlarını önleyebileceğini söylüyorlar. CD20 pozitif T hücreli lenfomaları ve lösemileri tedavi etmek için kullanılan rituksimab (Rituxan, Genentech, Biogen Idec) gibi immünosupresif kanser ilaçları, bazı virüslerin yeniden aktifleşmesine ve çoğalmasına neden olabilir. Yazarlar “Gizli enfeksiyonu olan kişilerdeki çoğu kanser tedavisi ile ilişkili ciddi advers olayların gerçek riski bilinmediğinden, kanser tedavisini geciktirmenin veya değiştirmenin olası yararları spekülatif olmaya devam ediyor.” diye düşünüyorlar.

Houston, Teksas’daki MD Anderson Kanser Merkezinde Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Doçent Dr. Torres, bu 18-merkezli değerlendirme çalışması ile ilgili “Tüm kanser hastalarının HBV ve HCV için taranması gerektiği konusunda yazarlarla hemfikiriz. Artık evrensel tarama için itici güç, yalnızca bir değil, birçok akademik ve kanser merkezinden geliyor” sözlerini kullandı. Torres, Anderson Kanser Merkezi’nde, HBV, HCV ve HIV için evrensel taramanın, 2007'den beri hematolojik hizmetlerde standart uygulama olduğunu sözlerine ekledi. "Bu, rituksimabın hepatit B reaktivasyonu ile ilişkili olduğu tespit edildikten sonra başladı." dedi. 2016 yılında Anderson Kanser Merkezi'nde HCV enfeksiyonu taraması, solid tümörlü hastaları da kapsayacak şekilde genişletildi. Torres, vakaların büyük çoğunluğuna yeni tanı konduğunu ve Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da maliyet analizleri sunan kısa süre önce yayınlanan üç makalenin, toplumdaki evrensel HCV taramasının maliyet etkin olduğunu gösterdiğini söyledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Prevalence of Hepatitis B Virus, Hepatitis C Virus, and HIV Infection Among Patients With Newly Diagnosed Cancer From Academic and Community Oncology Practices Scott D. Ramsey, MD, PhD1; Joseph M. Unger, PhD2,3; Laurence H. Baker, DO JAMA Oncol. 2019;5(4):497-505. doi:10.1001/jamaoncol.2018.6437

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Glioblastomada Mikro-RNA’lara Yeni Bir Bakış Açısı

17 Haziran 2019

Klinik öncesi çalışmalarda mikro-RNA’ların kanser ve bazı diğer hastalıkların patogenezinde önemli rol oynadığı görülmüş olsa da, mikro-RNA'ların kullanıldığı bugüne kadarki iki klinik çalışmada düşük yanıt ve yüksek toksisite izlenmiştir. Brigham Women’s Hospital ve Harvard Tıp Okulu’ndan araştırmacılar bu moleküle yepyeni bir şekilde bakmaya başladılar. Bir mikro-RNA’yı modüle etmek yerine beyinde doğal olarak bulunan birçok mikro RNA’yı bir araya getirip yapay genetik kodlama ile kanser hücrelerini mikro-RNA kopyalayan makinelere dönüştürerek bu hücreleri zayıflatmayı amaçladılar. Araştırmanın klinik öncesi sonuçları umut vericiydi. Glioblastomalı mürin modellerinde kemoterapi ile kombine edildiğinde sağkalımı 5 kat arttırdı.

Araştırmacılar öncelikle kompleks yolakların regülasyonundan sorumlu olan mikroRNA'ları tespit ettiler ve başlıca üç grup mikroRNA’ya odaklandılar. Bunlar miR-124, miR-128 ve miR-137 idi ve bu mikro-RNA’lar grup halinde nöronların sağlıklı gelişiminden sorumlu iken beyin kanseri formasyonu ile birlikte fonksiyonlarını kaybetmişlerdi. Araştırmacılar bu mikroRNA'ların hedefindeki proteinlerin glioblastoma rekürrensi ve konvansiyonel tedavilere direnç mekanizmalarında rol aldıklarını keşfettiler.

Araştırma ekibi glioblastomayı da içeren çok sayıda hücre dizisi ile bulgularını test etti. Çalışma sonuçları anlamlı sağkalım yararına işaret ediyordu. Fare modelleri tümör yerleştirilmesinin ardından tedavisiz 12 gün yaşarken kemoterapi bu süreyi 18 güne çıkarıyordu. Kemoterapi ile multi-mikroRNA tedavisi kombine edildiğinde ise sağkalım medyan süresi 48,5 gün oldu.

Araştırmacılar sonuçların gerçekçi bir tedavi opsiyonu için umut verici olduğunu belirttiler. Çalışma yazarlarından Dr.Peruzzi, yöntemin tümör hücrelerini doğrudan öldürmek yerine onları zayıflattığını, ağır bir şekilde hasarladığını, küçük veziküller aracılığıyla diğer kanser hücrelerine de taşındığını ve onları kemoterapiye daha duyarlı hale getirdiğini ifade etti.

Araştırmacılar beyin kanseri hastalarında bu mikroRNA’ları tümör hücrelerine taşımak üzere viral vektörlerin kullanılması yönünde çalışmalarını genişletmeyi planlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Vivek Bhaskaran, Michal O. Nowicki, Mahmoud Idriss, Miguel A. Jimenez, Gianmarco Lugli, Josie L. Hayes, Ahmad Bakur Mahmoud, Rachel E. Zane, Carmela Passaro, Keith L. Ligon, Daphne Haas-Kogan, Agnieszka Bronisz, Jakub Godlewski, Sean E. Lawler, E. Antonio Chiocca, Pierpaolo Peruzzi. The functional synergism of microRNA clustering provides therapeutically relevant epigenetic interference in glioblastoma. Nature Communications, 2019; 10

Kanser Tedavisinde Kontrol Noktası İnhibitörleri ve Kardiyotoksisite

31 Mayıs 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) küresel veritabanının kapsamlı bir analizi, miyokardit, perikardiyal hastalıklar, aritmi ve vasküliti, rutin klinik uygulamada immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımıyla ilişkili kalp toksisiteleri arasında tanımlamıştır. Bu kardiyotoksisiteler erkeklerde kadınlardan daha sık görülmektedir. Akciğer kanserli hastalarda perikardiyal hastalıklar daha sık iken (%56), ilerlemiş melanomlu hastalarda miyokardit (%41) ve vaskülit (%60) daha sık bulunmuştur. Miyokardit, perikardiyal hastalık ve vaskülit kaynaklı ölümlerin  bu hasta gruplarında sırasıyla %50,%21 ve %6'sında gerçekleştiği bildirilmiştir. Bu olayların çoğu immün kontrol noktası inhibitörlerinin tedavisi sırasında erken dönemde ortaya çıkmıştır. 12 Kasım’da Lancet Oncology’de çevrimiçi yayınlanan çalışma, daha önce yayınlanmış yazışmaların bir uzantısı şeklindedir. “Bilgimize göre, WHO farmakovijilans veritabanından kişiselleştirilmiş raporlanabilir olayların analizi yoluyla şu ana kadar immün kontrol noktası inhibitörleriyle ilişkili kardiyovasküler irAE'lerin [bağışıklık ilişkili advers olaylar] en büyük ve en geniş klinik karakterizasyonununu yazar Javid J. Moslehi sundu. Sonuçlar, immün kontrol noktası inhibitörleriyle ilişkili miyokardit, perikardiyal hastalıklar ve vaskülit ile ilişkili hastalıkların görülme sıklığını göstermektedir, bu da klinisyenlerin hastalarda bu potansiyel toksisitelere karşı dikkatli olmaları gerektiğini göstermektedir." dedi.

İmmünoterapi bir köşetaşı

ICI'lerin kanser tedavisi için bir köşe taşı olduğuna dikkat çeken yazarlar, bu ilaçların kardiyotoksisite riski ile ilişkili olduğu gerçeğinin, bu moleküllerin otoimmüniteyi modüle edebileceğini öne sürdüğünü göstermektedir. Bu tür toksisitelerin ortaya çıkmasının sürpriz olmadığına, bu toksisitelerin bazılarının hayvan çalışmalarında da görüldüğüne dikkat çekti. Bu rapor ile birlikte, doktorlar artık kardiyak ilişkili IRA'lar hakkında daha çok bilgi sahibi olmalıdır ve bu IRA’lar ile ilgili endişelerin immün kontrol noktası inhibitörlerinin kanser hastalarında kullanımını etkilemesi muhtemel olmaması gerektiği ifade edilmiştir. Memorial Sloan Kettering (MSK) Kanser Merkezinde  görevli Dr.Michael A. Postow, “Kardiyotoksisite nadir görülen ve korkutucu bir yan etki olsa da, uygulama kalıplarımın hiç değişmediğini düşünmüyorum. Hala immünoterapiden potansiyel olarak önemli ölçüde fayda sağlayabilecek ve onları yakından takip edebileceğim hastaları tedavi ediyorum.” Şeklinde konuştu. “Kardiyovasküler öyküsü olan veya daha yüksek kardiyotoksisite riski altında olan hastaların, sadece başka hiçbir seçenek olmadığında immünoterapi alması gerektiğini düşünmüyorum.” dedi. Gainor benzer duyguları dile getirdi. Bu toksisitelerin ortaya çıkmasının klinik uygulamasını etkilemeyeceğini söyledi. "Ancak, ICI'leri kullanırken, yeni semptomları olan hastalar hakkında daha kapsamlı düşünmeliyiz" diye ekledi. Gainor, onkologların, mide bulantısı ve kusma gibi kemoterapinin yan etkilerine alıştıklarını açıkladı. "Buna karşın, immün kontrol noktası inhibitörleriyle tedavi farklı olabilir. İmmün kontrol noktası inhibitörleri neredeyse tüm organ sistemlerini etkileyebilir ve bu toksisitelerin yan etkileri o kadar kesin değildir" dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardiovascular toxicities associated with immune checkpoint inhibitors: an observational, retrospective, pharmacovigilance study Joe-Elie Salem, MD Ali Manouchehri, MD Melissa Moey, MD Bénédicte Lebrun-Vignes, MD Lisa Bastarache, BS Prof Antoine Pariente, MD et al.

Kanser İmmünoterapisinde Obezite Paradoksu

12 Nisan 2019

Yeni bir araştırmaya göre obez olmak, kanser geliştirme riskini arttırsa da paradoksal olarak, kanser hastalarında aşırı kilo, immünoterapi ilaçlarının kanser hücrelerini öldürmesine yardımcı olmaktadır.

Araştırmacılar, hem hayvanlarda hem de insanlarda, obezitenin, immün yaşlanmayı, tümör ilerlemesini ve programlanmış hücre ölüm proteini-1 (PD-1) kaynaklı T-hücre işlev bozukluğunu arttırdığını göstermişlerdir. Ayrıca obezitenin, hem tümör taşıyan farelerde hem de kanser hastalarında PD-1 / programlanmış hücre ölümü-ligand-1 (PD-L1) blokajının (kontrol noktası  blokajı) etkinliğinin artmasıyla ilişkili olduğunu göstermişlerdir.

Araştırmacılar, obez ve obez olmayan farelerde T hücre fonksiyonundaki farklılıkları incelemiş, T hücre fonksiyonunun azaldığını ve T hücreleri üzerindeki PD-1 proteininin ifadesinin, obez olmayan kontrol farelerinde olduğundan daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. 

Bağışıklık Sistemi Daha İyi Çalıştı

Çalışmada, obez hayvanlarda ve insanlarda, bağışıklık sistemlerinin daha fazla bastırıldığı bulunmuştur, ancak bir kez kontrol noktası blokajı kullanıldığıda, bağışıklık sistemleri daha iyi çalışmıştır. Bu durum obezitede bunun muhtemelen normal bir fonksiyon olduğunu göstermiştir. Obezite, inflamatuar bir durum olarak kabul edilir ve bağışıklık sistemi normalde kendini baskılar.

Obezite durumunda, bağışıklık sisteminin zayıf bir durumdan daha iyi çalışması için yeterli besin maddesine sahip olduğu görülmüş ve bu nedenle obezite çalışmalarıyla ilgili olarak başarının formülünün ne olduğu sorgulanmıştır.

Çalışma sonucunda araştırmacılar, obezite artışı ile, çoklu tümör modellerinde T hücresi yaşlanması, kısmen leptin sinyallemesi ile indüklenen daha yüksek PD-1 ekspresyonu ve fonksiyon bozukluğu ile sonuçlandığı görülmüştür. Ayrıca obezite ortamında artmış tümör progresyonu gözlemlediğini, ve bu direkt olarak olduğu gibi immünosüpresyona da bağlıydı.

Önemli olarak, bu preklinik bulgular PD-1 / PD-L1 inhibitörleri ile tedavi edilen obez hastalarda belirgin şekilde iyileştirilmiş sonuçlar ortaya koyan klinik verilerle desteklenmektedir.
Literatür talep et

Referanslar :

Wang Z, et al. Paradoxical effects of obesity on T cell function during tumor progression and PD-1 checkpoint blockade. Nat Med. 2019 Jan;25(1):141-151.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Belirlendi

12 Şubat 2019

2018 Nobel Tıp Ödülü'nü takiben, immünoterapinin kanserde kullanımı üzerindeki ilgi hiç olmadığı kadar yüksek hale gelmiştir. Yeni yapılan çok uluslu bir çalışmada, bağışıklık yanıtının düzenlenmesinde kilit rol oynayabilecek TIM-3 adlı bir moleküle ışık tutulmuştur.

Araştırmacılar, TIM-3 proteininin baskılanmış veya inaktif olduğu zaman, bağışıklık sisteminin tamamen serbest hale geldiğini ve T hücrelerinin kontrol edilemeyecek kadar fazla aktive edildiğini ve bunun da ender görülen bir lenfoma türüne yol açtığını bulmuşlardır. Bu ender görülen lenfoma türü, deri altı pannikülit T lenfoma (LTSCP) olarak isimlendirilmiştir.

Araştırma ekibi tarafından, doğrudan TIM-3 proteinine etki eden iki mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonların, lenfositlerin yüzeyinde oluşup kanser hücrelerine saldırmalarını engellediği görülmüştür. Ayrıca, immün yanıtın aşırı aktivasyonu ile ilişkili bu lenfoma türünün, düşünüldüğünden daha yaygın olduğu bulunmuştur. Her iki mutasyon da hem Doğu Asya, Avustralya ve Polinezya kökenli bireylerde hem de Avrupa kökenli bireylerde saptanmıştır.

HAVCR2 Geninde Mutasyon

Bu çalışma, Kanadalı ekiplerin elde ettiği bulgularla başlamıştır. Çalışma ekibi tarafından, erkek ve kız kardeşte aynı nadir görülen lenfoma formu bulunmuştur. Genomlarını sıraladıktan sonra araştırmacılar, her iki hastanın da aynı mutasyonu, TIM-3'ü kodlayan ve ebeveynleri tarafından aktarılan HAVCR2 adlı bir gen üzerinde taşıdıklarını keşfetmişlerdir.

Avustralya ve Fransa'daki meslektaşları ile yapılan görüşmelerde, ekip aynı mutasyona sahip (Tyr82Cys) benzer hasta gruplarının da olduğunu fark etmiştir. Bu hastaların çoğu Doğu Asya ve Polinezya kökenli iken, Avrupa kökenli hastalarda aynı gen üzerinde başka bir mutasyon (Ile97Met) tespit edilmiştir. Toplamda 17 çocuk ve erişkin vaka incelenerek bu bilimsel yayın oluşturulmuştur.

İnsanlarda TIM-3 molekülünün rolü ve aynı zamanda bu molekülün malign bir patolojiden ziyade inflamatuar olarak yeniden ele alınması ve tedavide immünosupresif ilaçların kullanılmasının teşvik edilmesi için güçlü bir argüman oluşturmaktadır. Bu nadir lenfoma formundaki hastalar için, immun supresif tedavi ile elde edilen sonuçların, sitotoksik kemoterapiden çok daha iyi olduğu ve çok daha az yan etkiye neden olduğu gözlenmiştir.

Araştırmacılar şimdi, bağışıklık sisteminin vücudun kendisine yöneldiği bir hastalık olan lupus gibi otoimmün hastalıkları olan hastaların bazı TIM-3 işlev bozukluğuna sahip olup olmadığını araştırmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gayden T, et al. Germline HAVCR2 mutations altering TIM-3 characterize subcutaneous panniculitis-like T cell lymphomas with hemophagocytic lymphohistiocytic syndrome. Nature Genetics, 2018; DOI: 10.1038/s41588-018-0251-4

Kanser İmmünoterapisinin Etkinliğini Artırmak İçin Nitrojen

07 Şubat 2019

İmmünoterapi adı verilen, vücuttaki kanser hücrelerine saldırabilmek için T hücrelerinin kullanılması yöntemi, kanser hastalarına umut olmuştur. Ancak günümüzde hala hastaların azınlığı immünoterapiden yararlanmaktadır ve bu tedavinin etkisini artırmak için araştırmacılar yeni yollar aramaya devam etmektedir.

Etkinliği iyileştirmek için kullanılabilecek olan bir yöntem, hangi hastaların immünoterapiye cevap vereceğini ve neden bazılarının cevap vermediğini belirleyebilmek için biyolojik ve aktivite bazlı belirteçlerin geliştirilmesidir. Yeni bir çalışmada, Notre Dame Üniversitesi'ndeki araştırmacılar prostat kanseri modellerindeki tümörleri incelediğinde, bir amino asidin nitrasyonunun T hücresi aktivasyonunu ve T hücresinin kanseri öldürme yeteneğini engelleyebileceğini buldular.

Çalışmada, araştırma ekibi, myeloid türevli baskılayıcı hücreler (MDSC'ler) tarafından üretilen ve reaktif nitrojen türleri (RNS) olarak adlandırılan yüksek reaktif moleküllerin, tirozin kinaz olarak adlandırılan lenfosit spesifik proteinde (LCK) bir amino asidin nitrasyonuna neden olduğunu açıkladılar. Bu süreç T hücre aktivasyonu için çok önemlidir. Nitrasyon, proteinlerde tirozin adı verilen amino asit molekülüne özel bir kimyasal grup olan "nitro" eklenmesi işlemidir. Bu değişiklikten sonra, protein genel yapısını değiştirebilir ve böylece farklı işlevler sergileyebilir. MDSC'ler ise tüm tümörlerin yüzde 90'ından fazlasını oluşturan solid tümörlerde yaygındır.

Nitrasyon İle Etki Arttı

Prostat kanseri genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Bununla birlikte, agresif prostat kanseri vakaları için etkili bir tedavi yoktur. Amerikan Kanser Cemiyeti'ne göre, prostat kanseri, ABD'de akciğer kanserinin ardında erkekler için kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir.

Ekip, LCK proteinini aktif tutacak ve kanser hücrelerini öldürme işini yapmasına izin verecek olan nitrasyonu bloke etmek için tedavi yöntemlerini test etti. Tümör modellerini, RNS'yi sınırlı derecede nötralize edebilen bir immün kontrol noktası blokajı veya ürik asit ile tedavi ettiklerinde, modeller çok az tepki verdi.

Bu yöntemleri birleştirdiklerinde, RNS'yi baskılayabildiklerini ve sitotoksik T hücrelerini aktive edebileceklerini gördüler. Araştırmacılar, bir sonraki çalışmalar için hedeflerinin, çalışmayı genişletmek ve daha iyi prognoz için bu tip bir modifikasyonu tanıyabilen yeni antikorları araştırmak olduğunu belirttiler.

MDSC'lerin birçok solid tümörde yüksek miktarda bulunması nedeniyle araştırmacılar, prostat kanseri modellerinde bulunan sonuçların diğer solid tümörlere uygulanma olasılığının yüksek olduğunu iddia ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng S, et al. Myeloid-derived suppressor cells inhibit T cell activation through nitrating LCK in mouse cancers. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 115 (40): 10094 DOI: 10.1073/pnas.1800695115

Radyoterapide Yeni Ufuklar

29 Ocak 2019

Günümüzün X-ışınlı tıbbi cihazlarında, elektronlar yaklaşık bir metre uzunluğundaki tüp benzeri bir hızlandırma yapısından geçerek, aynı zamanda ve aynı yönde boru boyunca dolaşan bir radyofrekans alanından enerji kazanmaktadır. Elektronların enerjisi daha sonra X-ışınlarına dönüştürülür. Son birkaç yıldır, PHASER adlı ekip, hızlandırıcı prototipler geliştirip test etmektedir. Bu testlerde özel prototip şekilleri ve boru içine radyofrekans beslemenin yeni yolları denenmektedir. Bu bileşenler halihazırda simülasyonlar ile öngörüldüğü şekilde performans göstermekte ve kompakt boyutta daha fazla gücü destekleyen hızlandırıcı tasarımlarının yolunu açmaktadır.

Prensip olarak, protonlar X-ışınlarından daha az zararlıdır, çünkü tümör öldürücü enerjilerini vücutta daha sınırlı bir hacimde depolarlar. Bununla birlikte proton terapisi, protonları hızlandırmak ve enerjilerini ayarlamak için büyük tesisler gerektirir. Ayrıca, ışınları hedefe doğru yönlendirmek için bir hastanın vücudunun etrafında yavaşça hareket eden yüzlerce ton ağırlığında mıknatıslar kullanır.

Daha Az Yan Etki İle Hızlı ve Güçlü Tedavi

Yakın zamanda ABD’deki iki farklı araştırma ekibinden biri X-ışınlarını, diğeri protonları kullanarak tümörler için olası tedaviler geliştirmek üzere iki projeye devam etmek için çok önemli fonlar almışlardır. Her ikisinin de arkasındaki fikir; kanser hücrelerini, organlar ve diğer dokuların etkilenmeyeceği kadar hızlı bir şekilde imha etmektir. Bu sayede kullanılacak olan radyasyon terapisinin çevre dokulara zarar vermemesi planlanmaktadır.

Bir terapi seansının radyasyon dozunu bir saniyeden daha az süren tek bir flaşla sunmak, organ ve dokuların sürekli hareketine karşı terapiyi yönetmenin en kolay yolu ve bugün kullandığımız yöntemlere kıyasla çok büyük bir ilerleme olacaktır. Yüksek yoğunluklu radyasyonun yeterince verimli bir şekilde verilebilmesi için bugünün teknolojisinden yüzlerce kat daha güçlü olan hızlandırıcı yapılar inşa edilmektedir.

Araştırma ekibi radyasyon dozunu çok hızlı uygularken sağlıklı hücrelerin daha az zarar gördüğünü farelerde gözlemlemiştir. Bu yöntemin tümör öldürücü etkisi de, geleneksel uzun süreli maruz bırakma etkisine eşit ve hatta kısmen daha yüksek olmuştur. Sonuçlar insan için geçerli bulunursa, radyasyon terapisi alanı için tamamen yeni bir paradigma olacaktır.

Projelerin bir diğer önemli hedefi, radyasyon terapisini dünya çapında hastalar için daha erişilebilir hale getirmektir.

Kanser İmmünoterapisinde NK Hücreleri

28 Ocak 2019

İmmünoterapi, günümüzde kanser tedavisinin önemli bir öğesi haline gelmiş ve çok sayıda farklı malignite türünde yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar elde edilmeye başlanmıştır. Ancak, oldukça başarılı anti-tümör etkilerine rağmen, bu ajanlara ortalama olarak hastaların sadece %25'i yanıt vermekte ve bu da aşılması gereken önemli bir durum olarak karışımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve immün direncin üstesinden gelmek için yenilikçi yolları açığa çıkarmak, kanser immünoterapisinde karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarısı büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapinin vaad ettiği başarıyı genişletmek için uygun bir aday olarak göze çarpmaktadır. Yakın zaman önce yapılmış olan bir çalışmada, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yollar belirlenmiş ve elde edilen bu bulguların kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebileceği düşünülmüştür.

Yeni Bir Yolak

Çalışmada aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterilmiştir. Transgenik fareler kullanılarak, tümör eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44’e bağlanması, tümör büyümesini sınırlandırabilmiştir. Ayrıca NKp44'ün bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla korele bulunmuştur.

Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen, immün homeostaza etki eden efektör-hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgulamaktadır. Aynı zamanda, bu ilginç sonuçların klinik uygulamasını etkileyebilecek olan klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği karmaşıklıkların altını çizmektedir.

Kanser immünoterapisi hakkında çok sayıda etkililik çalışmasının yanı sıra, daha iyi hedeflerin belirlenmesi adına yapılan bu tarz çalışmalar sayesinde, klinik etkililik düzeylerinin en üst seviyeye çekilmesi umulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Canter RJ, et al. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018 Aug 7;6(1):79. doi: 10.1186/s40425-018-0392-0.

Prostat Kanserinde Agresif Seyirle İlişkili Yeni Bir Mutasyon Keşfedildi

23 Ocak 2019

Bilim insanları tarafından, bazı genetik mutasyonlarla prostat kanserinin saldırganlığı, hastalığın gelişme riski ve hastaların daha düşük hayatta kalma oranları arasında bir bağlantı keşfedilmiştir. ANO7 olarak adlandırılan genin, prostat kanseri hastalarının teşhisini iyileştirmede hayati bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.

Günümüz teknolojisinde agresif prostat kanserini erken evrede teşhis etmenin henüz kesin bir yolu bulunmamaktadır. Bu çalışmadaki gibi genetik mutasyonların, doğru teşhis testlerinin geliştirilmesine yol açması beklenmektedir. Bu da, hastaların mümkün olan en iyi tedaviyi alacağı anlamına gelmektedir.

Araştırmacılar tarafından, 1.700 prostat kanseri hastasından gelen DNA'lar ve hastalıkla ilişkili genetik mutasyonları araştırmak için benzer sayıda sağlıklı erkek üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Daha önceki araştırmalar ANO7 geninin prostat kanseri için önemli bir gen olabileceğini gösterdiğinden, bu çalışmada da özellikle ANO7 genindeki mutasyonlar incelenmiştir. Araştırma Uluslararası Kanser Dergisi'nde yayınlanmış ve İngiltere'deki Dünya Kanser Araştırmaları, Kanser Vakfı, Finlandiya Akademisi, Sigrid Jusélius Vakfı, Turku Üniversitesi Hastanesi ve hükümet araştırma fonu tarafından finanse edilmiştir.

ANO7’de Farklı Mutasyonlar Tanımlandı

Çalışmada, ANO7 genindeki küçük genetik değişikliklerin hastanın agresif prostat kanseri geliştirme riskini arttırdığı görülmüştür. Prostat kanseri tedavisindeki en büyük ihtiyaçlardan biri saldırgan kanserleri erken dönemde teşhis edebilmektir. Bu çalışma sayesinde, ANO7 için yapılacak genetik testlerle erken evrede hastaları tespit etme umudu doğmuştur.

Araştırmada prostat kanseri gelişme riskinin yanı sıra, hastalığın şiddeti ve daha kısa sağkalım ile ilişkili özel genetik mutasyonlar da bulunmuştur. Burada ANO7'nin işlevi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak daha fazla araştırma ile hastalığın tedavisi için yeni yollar geliştirilmesi beklenmektedir.

Bu çalışma her ne kadar büyük bir nüfusa sahip olsa da, çalışmanın esas olarak Kuzey Avrupa'da beyaz bir nüfusa yönelik olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Bulguları doğrulamak için diğer demografik bilgileri de içeren daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kaikkonen E, et al. ANO7 is associated with aggressive prostate cancer. International Journal of Cancer, 2018; DOI: 10.1002/ijc.31746

MAPK/ERK Yolundaki Mutasyonlar Kanseri Nasıl Tetikliyor?

17 Ocak 2019

Sağlıklı hücreler; nasıl ve ne zaman büyüyeceği, bölüneceği ve göç edeceğini belirlemek için merkezi Ras/Erk büyüme sinyal yoluna (Ras/MAPK yolu olarak da bilinir) güvenir. Ancak bu mesajların iletilmesine dair kusurlar, hücrelerde kontrolsüz büyümeye ve agresif davranışa neden olabilir. Bu tür mutasyonlar insan kanserlerinin çoğunda bulunur ve Ras/Erk yolunu tedavi etmek kanser araştırmalarında temel hedeflerden biridir.

Yıllar süren araştırmalar Ras/Erk güdümlü kanserlerin, mutasyonların bu yolağı büyüme sinyalinde takılı şekilde bıraktığı durumlarda meydana geldiğinin düşünülmesine neden olmuştur. Bu mutasyonların geri çevrilmesine yönelik hedefli tedaviler için çaba sarf edilmiş, ancak şimdiye kadar çoğu klinik çalışma başarısız olmuştur. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada ise UCSF'de geliştirilen yüksek verimli bir teknik ile bu yol hakkında şaşırtıcı bir keşif yapılmıştır.

Optogenetik adı verilen teknik, nörolojide sıklıkla kullanılır ve bu teknik nöronların, ağlarındaki elektriksel aktivite modellerini kontrol etmesine ve çalıştırmasına izin verir. Hücrelerdeki kimyasal iletişim kalıplarını tek tek keşfetmek için bu yaklaşımı kullanan yeni araştırma, bazı Ras/Erk mutasyonlarının, hücresel büyüme sinyallerinin yoğunluğundan ziyade zamanlamayı değiştirerek kanseri tetikleyebileceğini ortaya çıkarmıştır. Çalışma aynı zamanda, sinyal zamanlamasının bulanıklaşmasının, hatalı Ras/Erk sinyalini kapatmak için tasarlanan hedeflenmiş bazı ilaçların neden paradoksal olarak yeni bir tümör oluşumu riskini yükseltebildiğini açıklamayı hedeflemektedir.

Ras/Erk yolu karmaşıktır, ancak temelinde, hücrenin dışından gelen büyüme sinyallerine yanıt olarak düşen domino taşları gibi birbirini aktive eden dört proteinin (Ras, Raf, Mek ve Erk) kaskadı vardır. Ras, hücre zarında bulunur ve gelen sinyalleri alır, sonra bu sinyalleri Raf ve Mek'e doğru iletir, onları işlemden geçirir ve çoğaltır. Nihayet Erk, sinyali hücre çekirdeğine taşır ve uygun genetik yanıtı oluşturur. 

Şimdiye dek büyüme sinyallerinin zamanlamasının hücrelerin davranışlarını nasıl etkilediği anlaşılamamıştır. Bu soruyu ele almak için, yürütülen çalışmada yeni bir optogenetik araçtan yararlanılmıştır.

Optogenetik Araçtan Faydalanıldı

Hücrelerin farklı Ras aktivasyon modellerine karşı tepkilerinin izlenmesi için, OptoSOS sistemi çok sayıda sağlıklı ve kanserli hücreye yönlendirilmiş ve bu hücrelerin farklı grupları bir laboratuvar kabındaki bir dizi küçük boşluklara yerleştirilmiştir. Bu kaplar, OptoPlate olarak adlandırılan özel olarak tasarlanmış bir cihazla aydınlatılarak, çeşitli test desenleriyle, yüzlerce farklı deneysel hücre grubu hızlı bir şekilde uyarılmış ve aynı anda bir mikroskop altında yanıtlar okunmuştur.

Bu teknikler, sağlıklı hücrelerin uzun süreli büyüme sinyallerine seçici bir şekilde tepki verdiklerini, bununla birlikte, titreşimsiz ve gürültülü sinyalleri görmezden geldiklerini ortaya çıkarmıştır. Aksine, araştırmacılar, küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) hücre hatlarının bu aralıklı gürültülü sinyalleri daha güçlü ve sürekli sinyaller olarak yorumladıklarını ve bunun da aşırı büyümeyi ve tümör oluşumunu tetiklediğini bulmuşlardır.

Bu çalışmada görüldüğü üzere yakın gelecekte, hücresel devrelerin nasıl çalıştığına ve nasıl kırıldıklarına dair daha niceliksel ve sistematik bir anlayışa ulaşmak için optogenetik gibi sorgulayıcı araçlar kullanılabilir. Bu yaklaşım, hatalı işlev içeren birçok hastalıkta neyin ters gittiğini ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bugaj LJ, et al. Cancer mutations and targeted drugs can disrupt dynamic signal encoding by the Ras-Erk pathway. Science, 2018; 361 (6405): eaao3048 DOI: 10.1126/science.aao3048

CRISPR İle Geliştirilen Kanser Hücreleri Kendi Türüne Saldırıyor

15 Ocak 2019

Kan dolaşımında dolaşan kanser hücrelerinin, köken aldıkları ana tümörleri bulabilmeleri ve bunlara geri dönebilmelerini sağlayan bir içgüdüleri vardır. Bu yeteneklerden yararlanmak için araştırmacılar, bu hareketli tümör hücrelerini, karşılaştıkları yerleşik tümör hücrelerinde ölümü tetikleyen bir proteini salgılayacak şekilde tasarladılar. Yani kanserle savaşan kanser hücreleri ürettiler.

Bu çalışma, kanserle savaşmak için kanser hücrelerini kullanan ilk çalışma oldu. Önceki çalışmalar ise, örneğin, dolaşımda olmayan tümör hücrelerine kanser öldürücü virüsler vermek için dolaşımdaki tümör hücrelerini kullanmıştır. Ancak yeni yaklaşım, saldırgan kanser hücrelerini manipüle etmek ve onlara daha fazla ihtiyaç duyulmadığında kendini imha etme yeteneği gibi daha sofistike özellikler vermek için CRISPR / Cas9 adlı bir gen düzenleme teknolojisini kullandı.

Tekniğin oluşturulması için ilk olarak, araştırmacılar birçok kanser hücresinde hücre ölümünü tetikleyebilecek bir protein araştırdılar. S-TRAIL adı verilen bir protein olan kazanan aday, çeşitli kanser hücrelerini öldürdü ve sağlıklı hücreler için toksik değildi.

İki Farklı Yöntem Başarılı Oldu

Daha sonra takım iki farklı yaklaşımı test etti. Araştırmacılar, glioblastom hücrelerindeki genleri düzenlemek için CRISPR'yi kullanarak bir çok S-TRAIL ürettiler ve daha sonra hücreleri ölümcül proteine ​​karşı hassas olan kanser hücreleri üzerinde serbest bıraktılar. Diğer bir yaklaşımda, bilim adamları S-TRAIL'in etkilerine duyarlı olan glioblastoma hücrelerini aldılar ve hücrelere protein üretmek için genleri vermeden önce bu duyarlılığı veren genleri kestiler.

Araştırmacılar, her iki çeşit mühendislik kullanılan hücrenin farelerde tümörlerin büyüklüğünü, tedaviyi almayan farelere kıyasla azalttığını gördüler. Tedavi verilen fareler de daha uzun yaşadı.

 

Her yaklaşımın artıları ve eksileri var

Araştırmacılara göre klinik bir ortamda, S-TRAIL'e henüz dirençli olmayan hücrelerin kullanılması biraz uzun zaman alabilir. Bu bekleme süresi bir çok hasta için problem oluşturabilir. S-TRAIL'e halihazırda dirençli olan standart hücrelerle inşa edilen diğer yaklaşım, hastanelere hızlı ve kolay erişim için stoklanabilir. Fakat bu hücreler bir hastaya yabancı olacağından, vücudun bunları reddetmesi daha büyük bir risk oluşturacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Reinshagen C, et al. CRISPR-enhanced engineering of therapy-sensitive cancer cells for self-targeting of primary metastatic tumors. Science Translational Medicine. Vol. 10, July 11, 2018. doi:10.1126/scitranslmed.aao3240.

Pankreas Kanseriyle İlişkili Gen Mutasyonları Tanımlandı

13 Aralık 2018

Halihazırda, çoğunlukla sadece aile öyküsü olan pankreas kanseri hastalarına tanısal amaçlı genetik testler uygulanıyor. Oysa ki bu, tüm pankreatik kanser vakalarının sadece yüzde 10'unu oluşturur. Yapılan araştırmalar, bu test yönergelerinin aile öyküsü olmayan pankreatik kanser hastalarının yüzde 90'ını dışladığını gösteriyor. Veriler aile üyelerinin kanser risklerini anlamak için DNA testi yaptırmalarını önermektedir.

Çoğu zaman, pankreas kanseri, vücudun diğer bölgelerine yayıldığı zamana kadar, yani geç evrelere kadar teşhis edilmez. Amerikan Kanser Derneği'nin tahminlerine göre, bu yıl 55.000 Amerikalı pankreas kanser tanısı alacak ve 44.000 kişi de hastalık sebebiyle ölecek.

Yapılan yeni bir araştırmada Mayo Clinic’te görev yapan araştırmacılar altı gende pankreas kanseri riskini önemli derecede artıran mutasyonları tanımladılar. Ancak, araştırmacılar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan hastalarda da bu genetik mutasyonları buldukları için, tüm pankreas kanseri hastaları için yeni tedavi standardı olarak genetik test yapılmasını önermektedirler.

Altı Gen Artmış Riske Yol Açıyor

Bu çalışma, tüm pankreas kanseri hastaları için bugüne kadarki en kapsamlı verileri içermektedir. Aynı zamanda bu çalışma, her bir genle ilişkili kanser riskinin büyüklüğüne dair tahminler sunan ilk çalışmadır. Bu mutasyonları sadece aile öyküsü ile açıklamak mümkün değildir. Eğer genetik test sadece ailede pankreas kanseri öyküsü olan hastalarda yapılırsa, o zaman az sayıda hastaya yarar sağlayacaktır.

Genetik testler, 2000 ve 2016 yılları arasında Mayo Clinic'te görülen 3,030 pankreas hastası üzerinde uygulandı. 21 kanser geninin test sonuçları, pankreas kanseri olmayan 123,000'den fazla hastanın benzer sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Çalışmada, artmış pankreas kanseri riskine bağlı altı gen bulundu: BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1 ve ATM. Bu genetik mutasyonlar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan kanser hastalarının % 5,2'si dahil olmak üzere tüm pankreas kanseri hastalarının yüzde 5,5'inde tanımlanmıştır.

Bu genetik mutasyonlara sahip hastalar, pankreas kanseri için daha yüksek bir risk altındadır, ancak bu, hastalık geliştirecekleri anlamına gelmez. Bu çalışmanın sonucu, pankreas kanserinin altta yatan genetik nedenleri hakkında daha iyi moleküler anlayışa sahip olunmasını sağlayacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Kanser riski, pankreas kanseri, genetik geçiş, gen, mutasyon, gen analizi, genetik tarama, BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1, ATM

İnfantil Fibrosarkomda NTRK Pozitifliği

05 Aralık 2018

Konjenital/infantil fibrosarkom pediatrik yaş grubunda görülen nadir bir tümördür. Genellikle beş yaş altı çocuklarda ve daha çok ekstremitelerde görülür. Biyolojik davranışı erişkin fibrosarkomlarından daha iyidir. Bu hastalık, iğsi hücrelerin kesişen fasikülleri ve çoğu durumda ETV6-NTRK3 gen füzyonu ile karakterizedir.

İnfantil fibrosarkomun diğer iğsi hücreli tümörlerle histolojik olarak örtüşmesi durumunda, tanı zor olabilir ve çoğu zaman moleküler onay gerektirir. Bu noktada yakın zaman önce geliştirilen bir pan-TRK antikoru, NTRK füzyonları olan tümörleri tanımlamak için umut vadediyor. Harvard araştırmacıları da yapmış oldukları çalışma ile infantil fibrosarkom için pan-TRK immünohistokimyasının tanısal açıdan potansiyelini değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışmada 15 infantil fibrosarkom dahil olmak üzere 210 olgunun tüm doku kesitleri değerlendirildi. Diğer tümör tiplerine bakıldığında beşer adet lipofibromatoz benzeri nöral tümör ve lipofibromatozis, birer adet ilkel miksoid mezenkimal tümör bebeklik dönemi (PMMTI) ve düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, on beşer adet fibröz hamartom (FHI), miyofibroma / miyofibromatozis ve desmoid tip fibromatozis ve birer adet düşük dereceli fibromiksoid sarkom, sinoviyal sarkom, iğsi hücreli rabdomiyosarkom, malign periferik sinir kılıfı tümörü, fibrosarkomatöz dermatofibrosarkom protuberans (F-DFSP) ve nodüler fasiit tespit edildi.

Pan-TRK Pozitifliği Görüldü

İmmünohistokimya, bir tavşan monoklonal pan-TRK antikoru kullanılarak gerçekleştirildi. 15 hastanın tümünde pan-TRK için immünoreaktivite ve 14’ünde diffüz immünoreaktivite (hücrelerin>% 50'si) gözlendi. Pan-TRK, beş (% 100) lipofibromatozise benzer nöral tümörde de pozitif idi. 190 histolojik kesitten, diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, beş PMMTI, beş FHI (ağırlıklı olarak ilkel miksoid spindle-hücre bileşenlerini vurgulayan), üç F-DFSP, bir düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, bir miyofibroma ve bir iğsi hücreli rabdomiyosarkom dahil olmak üzere 16 (% 8) olguda kaydedildi..

Elde edilen sonuçlara göre diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, infantil fibrosarkom için oldukça hassas ancak tamamen spesifik olmayan bir diagnostik belirteçtir ve TRK-hedefli tedavi için hasta seçiminde yardımcı olabilir. Beklendiği gibi, NTRK1 füzyonlarını barındıran lipofibromatoz benzeri nöral tümörler, yaygın pan-TRK immün reaktivitesini de gösterir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hung YP, et al. Evaluation of pan-TRK immunohistochemistry in infantile fibrosarcoma, lipofibromatosis-like neural tumour and histological mimics. Histopathology. 2018 Oct;73(4):634-644.

Kanserleşmede NK Hücreler Nasıl Bir Rol Oynuyor?

04 Aralık 2018

Kanser tedavisinde immünoterapinin önemi gün geçtikçe artmaktadır ve bir çok farklı malignitede başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bununla birlikte, anti-tümör etkileri oldukça etkileyici olmasına rağmen, hastaların ortalama sadece % 25'i yanıt vermekte ve bu sebeple aşılması gereken engeller bulunmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve bağışıklık direncini yenmek için yenilikçi yolların ortaya çıkarılması, karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarıları büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapi için de çekici bir aday olabilir. Yeni bir çalışma, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yolları belirledi ve bu bulgular kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebilir. Aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterildi. Transgenik fareler kullanılarak yapılan çalışmada, tümör-eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44 bağlanımı, tümör büyümesini sınırlandırabildi.  NKp44'ün de bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla koreleydi.

NK Hücreleri Potansiyel Adaylar Olabilir

PDGF-DD izoformunun neden bazı kanserlerde upregüle olduğunu ve NK hücrelerinin bir hedefi olarak seçildiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen immün homeostaza etki etmekle birlikte hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgularken, aynı zamanda, bu klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği klinik uygulamaları etkileyebilecek karmaşıklıkların altını çiziyor.

Bu etkinin kanser tedavisine uygulanacak kadar güçlü olup olmadığı bilinmemekle birlikte, NK hücrelerinin ve kanser biyolojisinin karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda, yenilikçi tedavilerin geliştirilebilmesi için elde edilen bulgular oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Robert J. Canter, William J. Murphy. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018; 6: 79.

Bellek T Hücrelerinin Kanser İmmünolojisinde Rolü

20 Kasım 2018

CD8 + T lenfositler, anti-tümör etki gösteren önemli hücrelerdir. Çoğu kanser immünoterapi yaklaşımı, malign hücrelere özgü gelişen sitotoksik T lenfositleri (CTL) çoğaltmaya çalışır. Son zamanlarda tanımlanan bellek CD8 + T hücrelerinin, doku-yerleşik bellek T (TRM) hücreleri olarak adlandırılan alt popülasyonu, periferik dokularda yerleşir ve dolaşıma girmezler. Bu T hücresi alt kümesi, Runx3 +, Notch +, Hobit +, Blimp1 +, BATF +, AHR +, EOMESneg ve Tbetlow gibi transkripsiyon faktörleri profiline sahip özel ve bağımsız bir bellek T hücre soyu olarak kabul edilir. 

Solid tümörler de dahil olmak üzere lenfoid olmayan dokularda TRM hücrelerinin tutulmasında büyük rol oynayan CD103 (aE (CD103) -7) ve CD49a (VLA-1 veya α1.1) integrinleri ve C-tipi lektin CD69'un ekspresyonu ile tanımlanır. CD103 epitelyal hücre markerı e-kaderine bağlanır, böylece epitelyal tümör bölgelerinde malign hücrelerle yakın temasta yer ve tutulumu desteklenmektedir. 

TRM ve İmmünoterapi Başarısı

CD103 - e-kaderin etkileşimi, özellikle, kanser hücreleri üzerindeki ICAM-1 ekspresyonu eksik olduğunda, hedef hücre ölümüne yol açan litik granüllerin polarize ekzositozu için gereklidir. TRM hücreleri ayrıca yüksek seviyelerde sitotoksik özelliklerini destekleyen granzim B, IFNy ve TNFa eksprese eder. Dahası, doku dendritik hücrelerini hedefleyen lokal immünizasyon yolu ve çevresel faktörlerin (yani TGF-β, IL-33 ve IL-15) varlığı, bu T hücresi alt tipinin farklılaşmasını teşvik eder. 

Hem spontan tümör modellerinde hem de aşılanmış tümörlerde, doğal TRM hücreleri veya kanser aşısı ile tetiklenen TRM, tümör büyümesini doğrudan kontrol etmektedir. Bu sonuçlara göre, akciğer kanseri de dahil olmak üzere çeşitli kanserlerde TRM infiltrasyonu, CD8 + T hücrelerinden bağımsız olarak hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde daha iyi klinik sonuçlara yol açmaktadır. 

TRM hücreleri ayrıca, ağırlıklı olarak PD-1, CTLA-4 ve Tim-3 gibi kontrol noktası reseptörlerini eksprese eder. Akciğer kanserinden izole edilen TRM hücreleri üzerindeki nötralize edici antikorlarla PD-1 blokajı, otolog tümör hücrelerine karşı sitolitik aktiviteyi arttırır. Bu nedenle, TRM hücreleri, tümör immün sürveyansında önemli bileşenleri temsil ediyor gibi görünmektedir. 

Kanser aşıları veya diğer immünoterapötik yaklaşımlarla TRM indüksiyonu bu tedavilerin başarısı için kritik olabilir. Bu veriler, TRM hücrelerinin çeşitli kanserlerde immün kontrol noktası inhibitörlerinin başarısında rol oynayabileceklerini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mami-Chouaib F, et al. Resident memory T cells, critical components in tumor immunology. J Immunother Cancer. 2018 Sep 4;6(1):87. doi: 10.1186/s40425-018-0399-6.

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Çocuklarda Bilgisayarlı Tomografi Beyin Kanseri Riskini Artırıyor

18 Ekim 2018

Bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarının kullanımı son yirmi yılda çarpıcı bir şekilde artış gösterdi. BT taraması, daha iyi görüntüler sunması sebebiyle tanısal açıdan büyük ölçüde faydalı olsa da diğer testlerden daha yüksek radyasyon dozları kullanılır. Bu nedenle, özellikle çocuklar için daha yüksek radyasyona maruz kalma ve bununla ilişkili maligniteler geliştirme riski daha yüksek olabileceği için radyasyondan korunma önemli bir önceliktir. Çocuklarda ve genç erişkinlerde radyoaktivitenin neden olduğu en yaygın maligniteler lösemi ve beyin tümörleridir. Bu nedenle araştırmacılar çocukluk çağındaki BT taramalarından dolayı radyasyona maruz kalınmasının ardından lösemi ve beyin tümörü oluşma risklerini değerlendirdiler.

Araştırmacılar, 1979 ile 2012 yılları arasında bir veya daha fazla BT taraması alan 168.394 Hollandalı çocuk için kanser görülme sıklığını ve hayatta kalma durumlarını kayıt verilerinden incelediler. Uygunluk ve katılımı tespit etmek için tüm Hollanda hastanelerindeki radyoloji bölümlerini araştırdılar. Hollanda'da pediatrik BT taramaları sadece hastanelerde yapılmaktadır.

Lösemi Riski Artmazken Beyin Kanseri Riski Artış Gösterdi

Genel kanser insidansı beklenenden 1,5 kat daha fazlaydı. Tüm beyin tümörleri için ve malign ve malign olmayan beyin tümörleri için ayrı ayrı, beyin radyasyon dozu ile ilişki gözlendi. Nispi riskler en yüksek doz kategorisi için iki ve dört kat arasında artmıştır. Araştırmacılar lösemi açısından anlamlı ilişki olmadığını gözlemlediler. Löseminin kaynaklandığı kemik iliğine verilmiş olan radyasyon dozları oldukça düşüktü. Araştırmacılar bu aşırı kanser risk paterninin kısmen belirtilerle karıştırılmaya bağlı olabileceğine dikkat çekmektedir, zira kohorttaki beyin tümörü insidansı genel popülasyona göre daha yüksektir. BT taramaları bazen artan tümör riski ile ilişkili durumları tanımlamak için kullanılır ve bu çocuklarda BT taraması yapılmasının nedeni, kanser geliştirme riski ile ilişkili olabilir.

Düşük dozda tıbbi radyasyondan kaynaklanan kanser riskleri ile ilgili epidemiyolojik çalışmalar zorludur. Yine de, diğer çalışmalardan elde edilen verilerin ve kanıtların dikkatli bir şekilde değerlendirilmesinin BT ile ilişkili radyasyon maruziyetinin beyin tümör riskini artırdığı gösterildi. Birçok hastanede yapıldığı gibi, pediatrik BT taramalarının ve doz optimizasyonunun dikkatli bir şekilde yapılması, riskleri en aza indirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Meulepas JM, et al. Radiation Exposure From Pediatric CT Scans and Subsequent Cancer Risk in the Netherlands. JNCI: Journal of the National Cancer Institute, 2018; DOI: 10.1093/jnci/djy104

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image