Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Yeni tanı Kolorektal Kanserinde, DNA Hatalı Eşleşme Tamir Proteinlerinin Analizi Neden Önem Kazanıyor?

25 Şubat 2019

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yapılan son tahminler, her yıl yeni tanı alan tüm kanserlerin yaklaşık % 8'ini kolorektal kanserin (KRK) oluşturduğunu ve bu kanserin dördüncü önde gelen kanser ölüm nedeni olduğunu göstermektedir.1

Lynch sendromu ilk olarak KRK hastalarında tanımlanmıştır. Bu hastalarda yapılan tanımlamada ise bozukluğun "Herediter Non-Polipozis Kolorektal Kanseri” olarak tanımlandığı görülmektedir. Lynch sendromu, DNA hatalı eşleşme onarımı (MMR: Mismatch Repair) genlerindeki germline mutasyonlarının neden olduğu otozomal dominant geçişli genetik bir durumdur. KRK ve endometriyal kanserlere bakıldığı zaman, tüm tümörlerin %3-5'i MMR genlerinde germ hattı mutasyonları ile ilişkilidir ve bu da MMR proteinlerinin kaybı ve mikrosatellit kararsızlığı ile sonuçlanır.

Lynch Sendromu İçin Tarama Öneriliyor

Mevcut test kılavuzlarına göre tüm KRK’li hastaların Lynch sendromu için taranması gerektiği önerilmektedir. Bu sayede, daha fazla genetik test ve danışmanlıktan yararlanacak hasta ve aileleri tanımlamak mümkün olabilecektir.2

İmmünohistokimya testi sayesinde, KRK’lerin MMR durumu belirlenebilir ve bu test aracılığıyla MMR proteini için Intakt veya Loss olarak bir ifade belirlemek mümkün olabilir (MLH1, PMS2, MSH2 ve MSH6). Kapsamlı Ventana BRAF V600E (VE1) antikorunun teste dahil edilmesi, MLH1 ekspresyonu yokluğunda sporadik KRK'nin tanımlanmasına yardımcı olarak, Lynch sendromu için ek test alan hastaların sayısını iyileştirmeye yardımcı olmaktadır.3

Literatür talep et

Referanslar :

1.The VENTANA MMR IHC Panel: Concordance with Next Generation Sequencing Leigh A. Henricksen1 , Joel Yambert1 , June Clements1 , Shalini Singh1 , Alyssa Jordan1 , Steven P. Stratton1 , Colin C. Pritchard2 , Eric Q. Konnick

2.NCCN Clinical Practice Guidelines in Oncology. Genetic/Familial High-Risk Assessment: Colorectal. Version 1.2018. NCCN.org.

3.Roth, R. M. et al. A modified Lynch syndrome screening algorithm in colon cancer: BRAF immunohistochemistry is efficacious and cost beneficial. Am. J. Clin. Pathol. 143, 336–343 (2015).

Serviks Kanseri Taramasında Yeni Bir Yöntem

24 Nisan 2019

Test uyumu, yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil, daha gelişmiş ülkelerdeki düşük gelirli topluluklarda da serviks kanseri taramasının etkinliğini etkileyen ciddi bir sınırlayıcı faktördür. Klasik bir Pap testinin basit modifikasyonu hem servikal sitolojinin hem de görsel muayenenin aynı gün içinde tamamlanmasına izin vererek bu uyum sorununu ortadan kaldırır.

Yeni tamamlanan bir çalışmada, modifiye Pap testi ve görsel muayene ile tek klinik ziyaretinde tamamlanan servikal taramanın, düşük maliyetli etkin bir strateji olabileceği görülmüştür. Pap testi ve asetik asit ile görsel muayenenin nispeten düşük maliyetli tarama yöntemleri olduğu ve her ikisinin de rahim ağzı kanseri yükünü hafifletmede önemli roller oynadığı belirtilmiştir. Ancak bu iki tarama prosedürü tipik olarak ayrı ziyaretler gerektirir.

Bu fizibilite çalışması, Pap testinde hızlı bir şekilde yapılan değişikliklerle hafif bir modifikasyon stratejisini test eder ve aynı gün doğrulayıcı histoloji için asetik asit ile görsel muayene ve gerekirse biyopsi seçeneğinin daha doğru kullanılmasını sağlar. Çin’de sosyoekonomik düzeyi daha düşük olan bir toplumda yapılan çalışmadaki dahil edilme kriterlerine göre, son 5 yılda tarama yapılmamış kadınlar çalışmaya dahil edilmiştir.

HPV Testine Benzer Başarı

Kasım 2011 ile Ağustos 2014 arasında servikal anormalliklerin varlığı nedeniyle 30 ila 59 yaşları arasında toplam 4049 kadın taranmıştır. Modifiye Pap testi toplandıktan sonra, kadınlar asetik asit yardımı ile görsel olarak kontrol edildmiştir. %5'lik asetik asit uygulandıktan sonra inceleme altındaki alan beyaza dönen testlerde, sonuç pozitif kabul edilmiştir. Görsel muayenenin negatif olduğu durumlarda, %5 lugol iyot uygulanmış ve bu uygulamadan sonra kadınlar tekrar görsel olarak incelenmiştir. Son olarak, örnekleme kalitesinin karşılaştırması olarak normal bir Pap testi yapılmıştır.

Bu tek ziyaretli stratejinin birincil sonucu servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) 1., 2. ve 3. derecelerin yanı sıra serviks kanseri tanısıdır. Genel olarak, bu çalışmada kombine tarama, CIN 2 veya daha kötü hastalığın tespitinde %96.0 duyarlılığa ulaşmıştır. Bu, aslında %76 başarı sağlayan Pap testine, %48’lik asetik asidin veya %59.3’lük başarı sağlayan Lugol'ün görsel muayenesine göre üstündür (P <.001). Başarı, HPV testine benzer bulunmuştur.

Çin'in ikincil sağlık tesislerinde 6 $'lık kombine tarama maliyeti ise HPV testinin maliyetinin sadece %10'unu oluşturmaktadır. Araştırma ekibi uzun süredir bu yöntemi başarıyla uyguladığını belirtmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tao L, et al. Cervical Screening by Pap Test and Visual Inspection Enabling Same-Day Biopsy in Low-Resource, High-Risk Communities. Obstet Gynecol. 2018 Dec;132(6):1421-1429.

Over Kanseri İçin Yeni Bir Kan Testi

19 Nisan 2019

Over kanserini, tedavi için daha fazla seçenek olduğu ve hayatta kalma oranlarının daha iyi olduğu erken evrelerinde tespit etmek oldukça zordur. Bu nedenle Avusturalyalı araştırmacıların yeni buldukları testin bir devrim niteliğinde olduğu düşünülmektedir.

Avustralyalı ekip, evre I ile IV over kanseri hastalarından serum örneklerini toplarken sağlıklı kadınlardan alınan örnekleri kontrol grubu olarak değerlendirmiştir. Daha sonra ekip, insan tümör dokularında ve hücrelerinde bulunan N-glikolilineuraminik asit (Neu5Gc) içeren glikanları tanıyabilen Shiga toksijenik Escherichia coli'nin bir alt ünitesini tasarlamıştır.

Daha önceki çalışmalarda, aynı araştırma grubu, Neu5Gc içeren glikanların tanınmasını geliştirmek için bir Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M'yi tasarlamıştır. Daha sonra glikanların, bir sensör çipi üzerinde immobilize edilmiş SubB2M'ye bağlanmasını tespit etmek için yüzey plazmon rezonansı (SPR) olarak bilinen bir teknik kullanılmıştır.

Erken Evrede Tanı İçin Kritik

Tasarlanan Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M kullanılarak SPR aracılığıyla, Neu5Gc seviyelerinin, I, II, IIIC ve IV. evrelerdeki over kanseri hastalarından alınan serum örneklerinde anlamlı derecede yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, Neu5Gc seviyelerinin çoğunun evre I ve II over kanseri serum örneklerinde yüksek olduğu ve evre IIIC ve IV hastalarının tümünün seviyelerinin yaş uyumlu sağlıklı kontrollerdekinden çok daha fazla olduğu saptanmıştır.

Bu bulgular, Neu5Gc içeren tümör antijenlerinin hem erken hem de ileri evre over kanserinin tespiti için tanısal belirteçler olarak hizmet etme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar, testin kullanıma girmesi için 2 yıl kadar süreye ihtiyaç duyduklarını belirtmişlerdir.

Şu an over kanserinin rutin takibinde kullanılan Serum CA125 seviyelerinin, tanı sırasında over kanserli hastaların yaklaşık %80'inde yükseldiği tespit edilmiştir. Ancak, CA125 seviyeleri over kanserinin erken evrelerinde çok düşüktür ve bu evrede nadiren saptanabilmektedir. Bu yeni testin ticari kullanıma girmesi durumunda erken evre tanı için önemli bir araç olması beklenmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Shewell LK, et al. Detection of N-glycolylneuraminic acid biomarkers in sera from patients with ovarian cancer using an engineered N-glycolylneuraminic acid-specific lectin SubB2M. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Dec 9;507(1-4):173-177.

Yaşlı Hepatit Hastalarında İzlem Devam Etmeli

18 Nisan 2019

Antivirallerle uzun süreli monoterapi, hepatit B virüsünü baskılar ve karaciğer lezyonlarını iyileştirir. Bu nedenle kompanse sirozu olmayan hastalarda sağkalım oranı genel popülasyon ile benzer seyreder. Yine de, kronik hepatit B hastalarında HCC riski önemli ölçüde artmıştır. Bu, popülasyondaki karaciğer kaynaklı mortaliteyi etkileyen tek faktördür. Bu hastalarda HCC riski üzerine mevcut verilerin çoğu ise, ortalama süresi 5 yıldan az olan çalışmalardan gelmektedir.

Bu sebeple yapılan PAGE-B adı verilen 10 merkezli çalışmada HCC sürveyansına duyulan ihtiyaç analiz edilmiştir. Hepatit C, hepatit D veya HIV bulunmayan, karaciğer transplantasyonu geçirmemiş ve 5 yıldan fazla takip süreleri olan 1427 hasta tespit edilmiştir. Başlangıçta kohortun ortalama yaşı 51 ve %77'si erkektir. %6'sı alkol kötüye kullanımı öyküsü bildirmiştir ve %8'inde diabetes mellitus vardır. Ayrıca, %27’sinde biyopsi ile tanı konan siroz vardır. En az 5 yıllık takibin sonunda HCC gelişme riski ile ilgili faktörler değerlendirilmiştir.

50 Yaşın Üstünde HCC Riski Olduğu Görüldü

Çalışmada HCC riski ile cinsiyet, vücut kitle indeksi veya hepatit B e-antijen durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, sadece yaş, başlangıçta siroz ve 5. yılda en az 12 kPa karaciğer sertliği, bağımsız olarak 5 ila 13. takip yılları arasında HCC gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

50 yaşından küçük sadece bir hastada HCC gelişmiştir. İlaç tedavisinin ilk 5 yılından sonra, HCC'nin neredeyse sadece 50 yıldan daha yaşlı hastalarda geliştiği görülmüştür.

Araştırma ekibine göre sürveyans, tedavi başlangıcından 5 yıl sonra en az 50 yaşında olan tüm hastalarda devam etmelidir. Geçici elastografi ile ölçülen karaciğer sertliği ile ilişkili risk daha fazla çalışmayı gerektirir, ancak ekip sürveyansın 50 yıldan daha genç olan sınırlı sayıdaki sirotik hastada devam edebileceğini bildirmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Liver Meeting 2018: American Association for the Study of Liver Diseases (AASLD): Abstract 0017. Presented November 12, 2018.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

Prostat Kanseri Cerrahisi Sağkalımı 3 Yıl Uzatıyor

03 Nisan 2019

Radikal prostatektomi, klinik olarak tespit edilmiş lokalize prostat kanseri olan erkeklerde ölüm oranını azaltır, ancak uzun süreli takiple yapılan randomize çalışmalardan elde edilen kanıtlar oldukça azdır. Bu soruya cevap arayan İskandinavyalı araştırmacılar 29 yıllık takip süresine sahip bir çalışma yaptılar.

İskandinavya çalışmasında, lokalize prostat kanseri olan 695 erkek rastgele, radikal prostatektomi (n = 347) ya da bekle ve gör (n = 348) gruplarına Ekim 1989'dan Şubat 1999'a kadar dağıtıldı. İlk 2 yıldan sonra, hastalar 2017 yılına kadar yıllık olarak takip edildi. Kayıt sırasındaki ortanca yaş 65 idi. Erkeklerin sadece %12'sinde palpe edilemeyen evre T1c tümör vardı. Ortalama PSA seviyesi 13 mg / mL idi.

Radikal Prostatektomi ile Daha İyi Sonuçlar

Tedavi kolundaki erkeklerin %85'ine radikal prostatektomi yapıldı; bekle ve gör grubundaki %15’e daha sonra küratif amaçlı tedavi uygulandı. Minimum 23 yıllık takibin sonunda bekle ve gör grubunda herhangi bir nedenden kaynaklanan kümülatif ölüm insidansı %83.8’ken, prostatektomi yapılan hastalarda bu oranın %71.9 olduğu görüldü. 0.74'lik bir tehlike oranı (HR) ile prostatektomi yapılan erkeklerde herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski %26 azalmıştı (P <.001). Bu sonlanım noktasının 65 yaş altı erkeklerde anlamlı olduğu, ancak daha yaşlılarda anlamlı olmadığı görüldü.

Prostat kanserinden ölümün kümülatif insidansı, bekle ve gör grubundaki erkeklerde %31,3 iken, prostatektomi yapılanlarda %19,6 olarak hesaplandı (mutlak fark %11,7; HR 0,55; P <.001). Uzak metastazlar da, prostatektomi yapılanlarda %26,6'ya karşı bekle ve gör grubunda %43,3 oranında daha fazlaydı (P <.001). Bu farklar 65 yaşın hem altı hem de üstündeki hastalarda istatistiksel açıdan anlamlıydı. Minimum 23 yıllık takipte radikal prostatektomi ile 2,9 yıl daha uzun sağkalım elde edildi.

Bu çalışma ile 29 yıla varan takip süresinde yapılan kıyaslamanın sonucunda lokalize prostat kanserinde bekle ve gör stratejisine göre radikal prostatektominin daha etkili bir yöntem olduğu gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Bill-Axelson A, et al. Radical Prostatectomy or Watchful Waiting in Prostate Cancer - 29-Year Follow-up. N Engl J Med. 2018 Dec 13;379(24):2319-2329. doi: 10.1056/NEJMoa1807801.

Psödopolipler Kolon Kanseri Riskini Arttırmıyor

21 Mart 2019

Yapılan yeni çalışmalar ile, enflamasyon sonrası poliplerin (PIP), inflamatuvar barsak hastalığı (IBH) olan hastalarda kolorektal neoplazi ile ilişkili olmadığı ortaya çıktı. Bununla birlikte kolon iltihabı daha şiddetli olduğu için bu hastalarda kolektomi uygulanma şansı daha yüksek bulundu.

Avrupa rehberleri, IBH hastalarının %45'inde bulunan PIP'lerin, IBH hastalarında kolorektal kanser için bir risk faktörü olduğunu belirtirken, araştırmacılara göre bu sonuca varacak yeterli veri henüz literatürde bulunmuyordu.

Teorik olarak, önceki şiddetli inflamasyonun göstergesi olarak ortaya çıkan PIP'lerde kolorektal kanser riski artabilir. Alternatif olarak, PIP'ler sürveyans sırasında başka türlü görülebilir ve rezektabl displastik lezyonları gizleyebilir. PIP'lerin doğrudan malign dönüşümü genellikle olası değildir. Mekanizmadan bağımsız olarak, literatürde PIP'lerin kolorektal kanser için bağımsız risk faktörü olup olmadığına dair bir bilgi eksikliği vardır.

Kolorektal Kanser Riski Artmıyor

Araştırma ekibi 1997-2017 yılları arasında Hollanda'da kolonosopik gözetim uygulanan iki büyük kohorttaki 1.582 IBH hastasını inceledi. 462 hastada (%29,2) PIP vardı. Psödopolipleri olan hastalarda anlamlı olarak daha şiddetli inflamasyon (aOR, düzeltilmiş odds oranı 1.32), daha fazla hastalık yayılımı (aOR 1.92) ve primer sklerozan kolanjit riski (aOR 0.38) vardı.

PIP olan ve olmayan hastalar için ortalama 4.8 yıllık bir takip süresinde ileri evre kolorektal kanser gelişme zamanı benzerdi. Takip sırasında PIP'li hastaların %8,4'üne kolektomi yapıldı, PIP olmayan hastalarda ise bu oran %3,9'du. PIP'li hastalarda kolektomiye kadar geçen zaman da kısaydı.

Elde edilen veriler, PIP'lerin, orta vadeli takiplerde kolorektal kanser gelişim riskini arttırmadığını gösterdi. Bu sonuçlar ışığında kılavuzların tekrardan gözden geçirilmesi araştırmacılar tarafından önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Mahmoud R, et al. No Association Between Pseudopolyps and Colorectal Neoplasia in Patients With Inflammatory Bowel Diseases. Gastroenterology. 2018 Dec 7. pii: S0016-5085(18)35386-1. doi: 10.1053/j.gastro.2018.11.067. [Epub ahead of print]

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

HPV Taraması mı Pap Testi mi?

16 Ocak 2019

Kanadalı kadınlarda yapılan büyük bir klinik çalışmada, erken evre serviks kanserinin tanınmasında HPV tarama testlerinin Pap smear testine göre daha başarılı olduğu tespit edildi. Pap testi günümüzde serviks kanseri taramasında standart olarak kullanılıyor. Dünya çapında, serviks kanseri kadınlar için dördüncü ölüm sebebi olarak sıralanıyor. Araştırmacılar, artık standart olarak HPV testlerinin kullanılmaya başlanması ve Pap testinden uzaklaşılması gerektiğini düşünüyor.

Önceki araştırmalarda da HPV testinin, bir Pap testi ile karşılaştırıldığında, kanserli hale gelmeden önce anormal servikal hücrelerini daha yüksek oranda saptayabildiği gösterilmişti. Örneğin, 2009 tarihli bir çalışmada Hindistan'da HPV testi sonrasında daha az sayıda serviks kanseri ve daha az ölüm vakası rapor edilmiştir. Çalışma, serviks kanseri taramalarının yaygın olmadığı daha fakir ülkelerde HPV testini desteklemiştir.

16.000 Kadınla Yapılan Yeni Bir Çalışma

Yeni çalışma, HPV testinin Amerika Birleşik Devletleri gibi iyi kurulmuş tarama programlarına sahip ülkelerde de tespit oranlarını arttırabileceğini göstermektedir. 1950'lerden beri, ABD’de yeni serviks kanseri vakalarının sayısı ve ölümler azalmıştır. Amerikan Kanser Derneği, 2018'de 13.240 yeni vaka ve 4.170 ölüm olacağını tahmin etmektedir. Bu düşüş, esas olarak hücrelerin serviksten çıkarıldığı ve anormal büyüme açısından incelendiği Pap testi ile yapılan taramadan kaynaklanmaktadır. Ancak test bazen kanserin erken belirtilerini gözden kaçırır.

HPV testi, Pap testine benzer şekilde, serviksten sürüntü ile alınan hücrelerde viral bir enfeksiyonun varlığını kontrol eder. Bu testte alınan pozitif bir sonucu takiben, doktorlar anormal hücreler için serviksi inceler.

Yeni çalışmada, yerleşik bir tarama programında 16.000 Kanadalı kadının yarısında HPV testi ve geri kalanında Pap testi uygulandı. Dört yıl sonra, olası atlanmış vakaları kontrol etmek için hastalara her iki test de birlikte yapıldı. Başlangıçta HPV testi negatif olan kadınlar için Pap testi sonrası üç yeni vaka tespit edildi. Başlangıçta Pap testi negatif olan kadınlar içinse HPV testinden sonra 25 ilave vaka bulundu.

Elde edilen sonuçlar taramada HPV testinin daha başarılı olduğunu gösteriyor, ancak HPV testi ile tarama sistemine geçiş için hastalar ve doktorların eğitim alması gerekecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ogilvie G, et al. Effect of screening with primary cervical HPV testing vs cytology testing on high-grade cervical intraepithelial neoplasia at 48 months. JAMA. Vol. 320, July 3, 2018, p. 43. doi:10.1001/jama.2018.7464.

İBH`de Bağırsak Kanseri Riskinin Erken Tespitine Yönelik Bir Çalışma Yayınlandı

24 Ekim 2018

Londra Queen Mary Üniversitesi'nden bir araştırmacı ekibi, inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH) olan hastalarda bağırsak kanserinin erken gelişiminde rol oynayan genetik olayları inceleyip yayın haline getirdiler. Elde edilen bilgiler, yüksek kanser riski taşıyan İBH hastalarını sınıflandırmak amaçlı basit tanısal testlerin tasarlanması için kullanılabilir. İBH, bireyin bağırsak kanseri geliştirme riskini iki katından daha fazla artırır ve bu risk, uzun bir süre boyunca İBH'ye maruz kaldıklarında daha da yükselir. İBH’de kimlerin bağırsak kanseri geliştireceğini tahmin edebilmek, karşılanmamış büyük bir ihtiyaçtır. Eğer bunu doğru bir şekilde yapabilseydik; en çok ihtiyaç duyan ve en düşük riskli bireyleri daha net belirleyebilir ve hangi genetik mutasyonların İBH ile ilişkili erken bağırsak kanseri gelişiminde rol oynadığını belirleyebilirdik. Bu mutasyonlar, kimin yüksek riskte olduğunu kestirmek için basit bir tanısal testin temelini oluşturabilir.

Ekip, İBH ile ilişkili kolorektal kanserli hastalardan alınan kanserli ve kanserli olmayan doku örneklerinin genetik sekanslarına baktı. Araştırmacılar, dizileri karşılaştırarak, malignitenin gelişmesine yol açan olayların bir zaman çizelgesini oluşturabiliyorlardı.

Mutasyonların Gelişim Zamanlaması Farklılaşıyor

Özellikle analiz, p53 olarak bilinen 'tümör baskılayıcı' proteindeki değişiklikler gibi kanser gelişiminin başlangıcında ortaya çıkan bazı genetik değişimleri tanımlamıştır. Fonksiyonunun değişmesi ya da kaybolmasıyla sonuçlanan p53'teki değişiklikler, İBH ile ilişkili olmayan bağırsak kanserlerinin gelişiminde genellikle geç evrelerde ortaya çıkar ve bu durum İBH’den gelişen kolorektal kanserler için farklılaşmıştır.

Ekip, bu erken genetik değişikliklerin tespit edilmesinin, hangi İBH'li hastaların erken bağırsak kanseri riski altında olduğunu tespit etmek için gösterge olarak kullanılabileceğini ümit ederek hastanın yakın gözetimini sağlamış ve en iyi tedavi seçenekleriyle zamanında müdahale edilmesini mümkün kılmıştır. Öte yandan, İBH hastalarının kanser gelişimi açısından düşük risk altında olanlarının tanımlanması da hastaları gereksiz endişelerden kurtarabilir. Bu heyecan verici araştırmada, İBH ile ilişkili bağırsak kanserinin zaman içinde nasıl geliştiği incelendi ve malignite başlangıcında veya öncesinde meydana gelen önemli genetik değişiklikler tespit edildi. Ekibin gelecek çalışmalardaki amacı bu bilginin, İBH hastalarının klinik değerlendirmelerini, takiplerini ve tedavilerini geliştirmek açısından nasıl kullanılabileceğini araştırmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Baker AM, et al. Evolutionary history of human colitis-associated colorectal cancer. Gut, 2018; gutjnl-2018-316191 DOI: 10.1136/gutjnl-2018-316191

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Babadan Kaynaklanan Over Kanseri Geni Tespit Edildi

04 Mayıs 2018

Ailesel Over Kanseri Veritabanı çalışmasında elde edilen yeni verilere göre X-kromozomu aracılığıyla kalıtılan yeni tespit edilen bir mutasyon, kadınlarda over kanseri ve babada ve oğullarda prostat kanserinin erken başlamasından kaynaklanıyor.

ABD New York Roswell Park Kanser Enstitüsü’nde görev yapan araştırmacılar, bir kadında over kanseri geliştiğinde, kız kardeşinin de over kanseri gelişimi açısından anneden daha fazla risk ile karşı karşıya kaldığını fark etmişlerdi. Bu gözlem, araştırmacıları potansiyel olarak babadan geçen X-kromozomundaki genlerin kızlarının over kanseri riskine katkıda bulunup bulunmadığını araştırmaya yönlendirdi.

Kanser Daha Erken Yaşta Başlıyor

Araştırmacılar, veritabanında kanserden etkilenen 186 kadından X kromozomunun bölümlerini sıraladılar ve torunların ve büyükannelerin çiftleri hakkında bilgi topladılar. Babaanneden miras kalan genlerle bağlantılı yumurtalık kanseri vakalarının anne genlerine bağlı vakalara göre daha erken yaşta başladığını ve babalar ile oğullarında prostat kanseri oranlarının yüksek olduğunu keşfettiler. Ek sekanslama, araştırmacıların X-kromozomu üzerinde daha önce bilinmeyen bir mutasyonu saptamasına yol açtı ve bu da over kanseri vakalarının ortalama 6 yıl öncesinden daha fazla gelişmesine neden olabilir.

X’e Bağlı Kalıtılan Bir Gen

Çalışma, X-kromozomundaki bir genin, BRCA genleri gibi bilinen diğer duyarlılık genlerinden bağımsız olarak bir kadının over kanseri geliştirme riskine katkıda bulunabileceğini tespit etti. Bununla birlikte, bu genin kimliğini ve fonksiyonunu doğrulamak için gelecek çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.

Araştırmacılara göre bu çalışmada elde edilen veriler neden çok sayıda kız kardeşin aynı kanserden etkilenebildiğinin nedenini bulmaya yardımcı olabilir. Bir babanın kromozomları, çocuklarının cinsiyetini belirlediğinden, kızlarının hepsi aynı X-kromozom genlerini taşımak zorundadır. İleride yapılması gereken, daha fazla aileyi sıralayarak doğru genin tespit edildiğinden emin olmaktır. Bu sayede erken tanı ve tedavi fırsatı olacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Eng KH. et al. Paternal lineage early onset hereditary ovarian cancers: A Familial Ovarian Cancer Registry study. PLOS Genetics, 2018; 14 (2): e1007194 DOI: 10.1371/journal.pgen.1007194

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

Nonskuamoz Vulvar Kanser Vakaları İncelendi

27 Aralık 2017

Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapmakta olan araştırmacılar, kadın hastalıkları kliniğinde 21 yıl içerisinde tedavi edilen skuamoz olmayan hücre tipi vulvar kanserli hastaları değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptı ve elde ettikleri bulguları geçtiğimiz günlerde yayınladı.

Ocak 1992 ile Ağustos 2013 yılları arasında vulvada skuamöz kanser nedeniyle tedavi edilen 14 hastanın verileri değerlendirildi. Hastaların yaşı, tümörün histopatolojik tanısı, tümör boyutu, tümör yerleşimi, tıbbi veya cerrahi tedavi, tedavi, tekrarlama ve sağkalım oranları analiz edildi.

Hastaların yaş ortalaması 53 idi. Ana şikayet vulvar pruritus (% 71) olarak kaydedildi. Ortalama tümör boyutu 2.4 cm (aralık: 0.5-6 cm) idi. Olguların% 65'inde tümör labia majörde lokalize olarak bulundu. Hastaların histopatolojik tanısı: 5 hastada malign melanom, 5 hastada bazal hücreli karsinom, 2 hastada müsinöz adenokarsinom, bir hastada apokrin bez karsinoması ve 1 hastada malign periferik sinir kılıfı tümörü olarak kaydedildi.

Nadir Görülen Agresif Bir Tümör

11 hastada cerrahi ilk tedaviydi. 8 hastaya radikal vulvektomi ve bilateral inguinofemoral lenfadenektomi uygulandı. Diğer üç hastada lenfadenektomi yapılmadan lokal eksizyon yapıldı. Radikal ameliyat geçiren sekiz hastanın beşinde (% 62.5) lenf nodu metastazı vardı. Bu 5 hastanın ikisinde bilateral lenf nodu metastazı vardı. Ortalama izlem süresi 49.2 ay (dağılım 12-72 ay) idi. Sekiz (% 57.1) hastada ilk rekürrens vardı. Bu hastalarda rekürrens için ortalama süre 19.5 ay (dağılım 6-48 ay) olarak hesaplandı.

Skuamoz olmayan hücreli vulva kanseri nadir görülen bir hastalıktır ve heterojen bir tümör grubu oluşturmaktadır. Melanom, en agresifi olarak göze çarpmaktadır. Bu nadir tümörlerin tedavisini standardize etmek için çok merkezli prospektif çalışmalar gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Akdağ Cırık D et al. Analysis of non-squamous vulvar cancer cases: A 21-year experience in a single center. Turk J Obstet Gynecol. 2014 Sep;11(3):165-169. doi: 10.4274/tjod.83436. Epub 2014 Sep 15.

Serviks Kanserinde Histolojinin Prognostik Rolü

22 Kasım 2017

Serviks kanseri özellikle gelişmekte olan ülkelerde en sık görülen neoplazilerden biridir. Serviks kanseri ile ilgili literatüre bakıldığı zaman en sık rastlanan histopatolojik tip skuamöz hücreli karsinomdur (SCC), bunu adenokarsinom (AC) ve adenoskuamöz karsinom (ASC) izlemektedir. Ancak histolojik türe göre prognoz tartışmalıdır ve net olarak bilinmemektedir.

Meksika merkezli yapılan yeni bir çalışmanın amacı, en erken dönemde serviks kanserinin en sık görülen histolojilerinin prognozlarını tanımlamak ve karşılaştırmak olarak belirlendi. Bu amaçla Meksika'nın Instituto Nacional de Cancerología programına katılan hastaların kayıtlarını, SCC, AC ve ASC histolojik tipleri de dahil olmak üzere IA cerrahi olarak IA2-IB1 ve IIA1 aşamaları ile gözden geçirildi. Başka bir malign neoplazi, servikal kanser in situ, lokal olarak ilerlemiş neoplazm ve metastatik neoplazmı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Açıklayıcı ve karşılaştırmalı bir analiz yapıldı. Her bir histolojik tip için Kaplan-Meier yöntemi ile genel sağkalım (OS) ve hastalıksız dönem hesaplandı ve log-rank testi ile karşılaştırıldı.

Histolojik Grupların Sağkalım Değerleri Benzer Bulundu

Çalışmaya dahil edilen hastaların 131’inde (% 64.9) SCC, 57’sinde (% 28.2) AC ve 14’ünde ASC (% 6.9) bulunmaktaydı. Bu üç histolojik tipteki kanserler için ortalama 5 yıllık DFS ve OS değerleri hesaplanarak kıyaslandı.

Üç histolojik grup arasında sağkalım değerleri açısından herhangi bir fark olmadığı görüldü. Beş yıllık DFS, SCC için % 94.4, AC için % 98.1 ve ASC için % 92.3 idi (p = 0.55). SCC için 5 yıllık OS % 97.9, AC için % 97.8 ve ASC için% 100 idi ve istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p = 0.702).

Bu tek merkezli yapılan büyük çalışma erken evrede serviks kanserinde histolojiye göre sağkalımların değerlendirildiği önemli bir çalışma olarak literatüre eklenmiş oldu. DFS ve OS, erken evrelerde en sık görülen histolojik serviks kanseri tipleri arasında fark göstermedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Barquet-Muñoz SA et al. Histology as Prognostic Factor in Early-Stage Cervical Carcinoma. Experience in a Third-Level Institution. Rev Invest Clin. 2017 Sep-Oct;69(5):286-292.

Kansere Karşı Çinko

03 Kasım 2017

Geçmişte yapılmış olan araştırmalar çinkonun insan sağlığını korumak için şart olduğunu ve özefagusu kanserden koruduğunu göstermişti. Bununla birlikte çinkonun özofagusta kanseri önleme yeteneği tam olarak anlaşılamamıştır. Dr Zui Pan'in liderliğinde bir ekip, çinkonun kanser hücrelerinin büyümesini seçici olarak durdurduğunu, ancak normal özofagus epitel hücrelerine bu yönde bir etkide bulunmadığını keşfetti.

Ulusal Kanser Enstitüsüne göre, özefagus kanseri, tüm dünyada kanser ölümlerinde altıncı sırada. Enstitü, 2016'da Amerika Birleşik Devletleri'nde neredeyse 16.000 özofagus kanseri ölümü olduğunu tahmin etmektedir. Beş yıllık ortalama sağkalım oranı ise yüzde 20'den az. Bu çalışmanın özefagus kanserinin önlemesi ve daha iyi tedavisi için bir yol sağlayabileceği umuluyor.

Çinko Aşırı Aktif Kalsiyum Sinyallerini Engelliyor

Çinko, pek çok proteinde ve birçok enzimde yer alan önemli bir elementtir ve çinko olmaması, hücrelerin işlevini imkânsız hale getirmektedir. Zenginleştirilmiş gıdalar, ıspanak, keten tohumları, sığır eti, kabak çekirdeği ve karides ve istiridye gibi deniz ürünleri çinko içerir. Ancak daha önce neden aynı çinko fizyolojik konsantrasyonlarının kanser hücresi büyümesini inhibe ettiğini, normal hücreleri inhibe etmediğini bilmiyorduk. Bu çalışma, çinkonun, normal hücrelerde görülmeyen kanser hücrelerinde görülen aşırı aktif kalsiyum sinyallerini engellediğini ortaya koydu ve dolayısıyla çinko seçici olarak kanser hücresi büyümesini engellemektedir. Yani çinko ve kalsiyum arasında çapraz bağlantı olabileceği anlamına geliyor.

Araştırmacılar, ileride bu iki sinyalin birbirini nasıl bağladığını ve birbirlerini nasıl etkilediğini inceleyeceklerini belirtti. Bu sayede daha iyi bir önleme ve tedavi stratejisi geliştirmede yön gösterici bulgular edilmesi umuluyor.

Özefagus kanseri ve çinko arasındaki bağlantıda elde edilen bu yeni bulgular tükettiğimiz gıdaların dengeli dağılımına dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu. Çinko, kanser dışında birçok hastalığın da gelişiminde kilit rolde olabilir ve kalsiyumla ilişkisinin çözülmesi daha bilinmeyen birçok gizemi de aydınlatabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Choi S et al. Selective inhibitory effects of zinc on cell proliferation in esophageal squamous cell carcinoma through Orai1. The FASEB Journal, 2017; fj.201700227RRR DOI: 10.1096/fj.201700227RRR

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

HPV Aşısının Toplum Üzerindeki Etkisi

19 Ekim 2017

İnsan papilloma virüsü (HPV), serviks kanseri ve serviksteki diğer malign ve benign neoplastik lezyonların önde gelen nedeni olarak bilinmektedir. HPV aşılamanın üç potansiyel hedefi vardır: geçişi, enfeksiyonu ve hastalığı önlemek. Ancak günümüzde HPV aşılaması sonucunda elde edilen sağlık sonuçlarına dair çok fazla veri yok. Bu yüzden İtalya merkezli yapılan bir çalışma ile, HPV aşı stratejisinin İtalya'daki etkisini değerlendirmek amaçlandı.

Özel Bir Modelde Etki İncelendi

Çalışmada kullanılmak üzere İtalyan kadının teorik bir kohortunda enfeksiyon sürecini tahmin etmek için çok aşamalı morbidite-mortalite modeli geliştirildi. Markov süreci dokuz sağlık durumunu (sağlık, anogenital siğiller, grade 1 ve grade 2/3 servikal intraepitelyal neoplazi, servikal kanser, anal kanser, servikal kansere bağlı ölüm, anal kanser ve diğer nedenler) ve her yaş için 26 geçiş durumunu düşünüyordu. Model ulusal ve uluslararası literatürdeki mevcut verilere göre oluşturuldu. Aşılamanın etkinliği, İtalya'da gözlemlenen modeller ve aşılama kapsam oranları ile ilgili bir literatür incelemesi göz önüne alınarak gerçekleştirildi. Herhangi bir müdahale (serviks kanseri taraması) ve aşılama stratejileri senaryoları için yaşam beklentisi (ex), Kalite Düzeltilmiş Yaşam Yılları (QALY), Özürlülük Düzeltilmiş Yaşam Yılları (DALY) ve atfedilebilir risk (AR) tahmin edildi.

Elde Edilen Fayda Sınırlı

Model, 100.000 İtalyan kadından oluşan bir kohortta, e0'ın 83.1 yıl olduğunu gösterdi. Geçerli HPV aşı stratejisi ile e0, 83.2 (+0.1) yıla yükselmektedir. HPV ile ilgili hastalıklar tamamen değerlendirildiğinde, QALY'ler müdahale grubunda 82.7'den aşılama grubunda 82.9'a (+0.2 QALY) yükselmektedir. Aşı nedeniyle DALY 0.6 azalmaktadır. Son olarak AR, 100.000 kadın başına tüm nüfusta 93 ve aşılanmamış olanlarda 265 vakaya eşittir.

Servikal kansere bağlı mortalite göz önüne alındığında, HPV aşılaması, İtalyan kadın nüfusunda sağlık birimi kazanımları üzerinde düşük bir etkiye sahip gibi gözükmektedir. Tersine, çeşitli HPV ile ilişkili ve kanser morbidite koşulları içerildiğinde, aşılama etkisi oldukça dikkat çekici hale gelebilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Marcellusi A. Impact of HPV vaccination: health gains in the Italian female population. Popul Health Metr. 2017 Sep 29;15(1):36. doi: 10.1186/s12963-017-0154-0.

Sigara ve HPV Enfeksiyonu İlişkisi

01 Ağustos 2017

Gerek HPV gerekse de sigaranın servikal kanser açısından risk faktörleri olduğu bilinmektedir. Yeni bir çalışmada da aktif ve pasif sigara içiciliğinin yüksek riskli HPV enfeksiyonu ve CIN 2+ gelişimindeki rolü incelendi. Çalışma kapsamında 1999-2007 yılları arasında Çin'in 10 ilinde serviks kanseri taramaları için yapılan kesitsel 12 çalışmadan elde edilen veriler toplandı. Toplam 16.422 kadın ve 2.392 yüksek riskli HPV (hr-HPV) pozitif kadın ve 381 CIN2 + vakası analiz edildi. Havuzlanmış odds oranları (OR) ve % 95 güven aralıkları cinsel ve cinsel olmayan karıştırıcı faktörleri kontrol eden lojistik regresyon modelleri kullanılarak hesaplandı.

Aktif sigara içimi ile hr-HPV enfeksiyonu ve CIN2 + arasında aşırı yükselmiş bir risk vardı. Hiç sigara içmeyenlerle içenler kıyaslandığı zaman ayarlanmış OR hr-HPV enfeksiyonu için 1.45 (% 95 GA = 1.10-1.91) ve CIN2 + için 1.89 (% 95 GA = 1.03-3.44) olarak hesaplandı. Pasif sigara içimi, hr-HPV enfeksiyonunda düzeltilmiş OR 1.11 (1.00-1.24) ile hafifçe artmış bir risk oluşturdu ancak pasif duman maruziyeti ile CIN2 + arasında istatistiksel bir ilişki gözlenmedi. Sigaraya hiç maruz kalmayanlarla kıyaslandığında, aktif ve pasif sigara içenlerde HPV enfeksiyonu riski 1.57 kat artmış (% 95 GA = 1.14-2.15) ve CIN2 + riski 1.99 kat daha fazla (% 95 GA = 1.02-3.88) olarak bulundu .

Çalışmadan elde edilen sonuçlar bir şekilde sigaraya maruz kalınması durumunda özellikle yüksek riskli HPV enfeksiyonu riskinin arttığını gösterdi. Bu da ileride gelişecek serviks kanseri için önemli bir risk oluşturmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng RM, et al. Role of active and passive smoking in high-risk human papillomavirus infection and cervical intraepithelial neoplasia grade 2 or worse. J Gynecol Oncol. 2017 Mar 24. [Epub ahead of print]

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Eğitimle Serviks Kanseri Erken Teşhisi Şansı Artıyor

29 Haziran 2017

Serviks kanserinin önlenmesi için kadınların etkili bir şekilde eğitimi sayesinde, serviks kanseri taramasının bilinirliğinin ve kullanımının artış gösterdiği görüldü. Bununla birlikte, bu artışın devam etmesi için daha fazla çaba sarf etmek gerekmektedir. Bu tarz bir davranış değişikliğini sürdürmek için de sağlık profesyonellerinin daha az tecrübeli olan kendi akranlarını eğitmesi etkili bir araç olarak kullanılabilir. Nijerya merkezli yapılan bir çalışma ile, akran sağlık eğitiminin algılama, tarama isteği ve kadınlar tarafından serviks kanseri taramasına alınma üzerindeki etkinliğini değerlendirmek amaçlandı.

Çalışma Nijerya, Enugu eyaletindeki 2 kent şehrinde gerçekleştirildi. 300 kadını seçmek için çok aşamalı örnekleme kullanıldı. Akran sağlık eğitimi 3 ay boyunca ayda bir kez olmak üzere üç ardışık oturum şeklinde sağlandı. Veriler, başlangıçta ve eğitim sonrasında, valide edilmiş anketler kullanılarak toplandı.

Çalışma sonucunda katılımcıların servikal kanser için bireysel risk algılamasında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme ve tarama yoluyla erken teşhisin faydalarının algılanmasında bir artış gözlendi. Serviks kanseri taramasının% 6.8 oranında arttığı ve gözlemlenen farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p = 0.02) görüldü. Bu durum medeni durum, eğitim düzeyi, istihdam durumu ve parite ile anlamlı düzeyde ilişkiliydi (p <0.05). Akran sağlık eğitimi, tarama yoluyla serviks kanserinin erken tespitinin yararları konusunda kadınların algı düzeyini arttırmak için etkili bir stratejidir. Servikal kanser taramalarının miktarının arttırılması için de etkilidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mbachu C, et al. Effects of peer health education on perception and practice of screening for cervical canceramong urban residential women in south-east Nigeria: a before and after study.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image