Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Yıllık düşük doz BT taraması pre-kanserleri saptamada güvenli ve güvenilirdir.

23 Haziran 2015

Radiology dergisinde yayınlanan Mount Sinai'deki Icahn Tıp Fakültesi'nden (ISMMS) araştırmacıların yaptığı yeni bir çalışmaya göre, önemli bir görüntüleme teknolojisi kullanılarak yapılan yıllık bir muayene, akciğer nodülleri olan hastaları gereksiz testler ve cerrahiden kurtarabilir ve aynı zamanda, nodüllerin kanseröz hale gelmesinin mümkün olduğu olguları saptayabilir.

Çalışmanın yazarları, bazı olgularda kanser prekürsörleri niteliğindeki, solid olmayan akciğer nodülleri bulunan kişilerin takibinde düşük dozlu bilgisayarlı tomografi (LDCT) adı verilen görüntüleme teknolojisinin güvenli ve etkin bir tarama aracı olduğunu saptadı. Akciğer nodülleri, akciğerdeki küçük doku kitleleridir, bunlar selim veya kanseröz olabilir; bilgisayarlı tomografideki görünümleri esas alınarak solid, kısmen solid veya solid olmayan şeklinde sınıflandırılır. Solid olmayan nodüller göğüs BT taramalarında sık rastlanan bir bulgu haline gelip, tedavisi güçtür.

Çalışmanın eş yazarı, ISMMS'de Radyoloji Klinik Profesörü olan Dr. Claudia I. Henschke, PhD solid olmayan nodüllere enflamasyon, enfeksiyon veya fibrozisin neden olduğunu ve bazı olgularda bu nodüllerin kanser riskine işaret ettiğini belirtti. Amaçlarının daha detaylı tetkik gerektiren nodülleri ve gerektirmeyenleri tanımlamak olduğunu belirtti.

Yeni çalışmada, Dr. Henschke ve meslektaşları, akciğer kanserine bağlı ölümleri azaltmaya odaklanan dünya çapında bir girişim olan Uluslararası Erken Akciğer Kanseri Programı'nda (I-ELCAP) yer alan 57,496 katılımcının sonuçlarını analiz etti. Katılımcılar, araştırmacıların solid olmayan nodüllerin prevalansı ve bunların uzun dönemli sonuçları üzerindeki etkilerini değerlendirdiği, başlangıç ve yıllık kontrol taramalarına girdi.

Çalışma, 2392 başlangıç LDCT  taramasında, veya başlangıç taramalarının yüzde 4.2'sinde  solid olmayan bir nodül saptadı ve bu grubun daha ileri analizi 73 kanser tanısını ortaya çıkarttı. Yıllık tekrar taramalar 485 katılımcıda (yani yüzde 0.7'sinde) yeni bir solid olmayan nodül saptadı, bunların 11'ine Evre I kanser tanısı kondu.  22 olguda solid olmayan nodüllerde tedaviden önce bir solid bileşen --invazif kanserin uyarı işareti-- gelişti.

Ancak, solid olmayan nodülden kısmen solid nodüle medyan geçiş süresi iki yıldan fazlaydı. Bu bulgu, herhangi bir büyüklükteki solid olmayan nodüllerin, kısmen-solid nodüle potansiyel geçişi değerlendirmek üzere, BT ile 12 aylık aralıklarla güvenli şekilde takip edilebileceğini gösteriyor.

Dr. Yankelevitz çalışmalarının genel popülasyonda yıllık tarama ve takibin önemini gösterdiğini ve bunun, gereksiz BT taramalarını, olası biyopsileri ve hatta akciğer kanserine yönelik cerrahiyi daha da azaltabileceğini belirtti. Dr. Yakelevitz hastaların birer yıllık tarama aralıklarının yeterliliğinden emin olabileceklerini ve bunun akciğer kanseri tarama protokolleri için ileriye doğru atılan önemli bir adım olduğunu vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/06/150623161056.htm

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

Kanser Hücresinin Salgıladığı CXCL11 , CD8 T hücrelerinin İnfiltrasyonunu Teşvik Etti

06 Ağustos 2019

İmmünoterapi ile birlikte kombine edilmiş kemoterapi, günümüzde akciğer kanseri müdahalesindeki ana eğilim haline gelmiştir. Bununla birlikte, kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirsizliğini korumaktadır ve bu çalışmada kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmada, Docetaxel'in anti-tümör immün yanıtını arttırabildiği bir mekanizma gösterildi. Ek olarak, Docetaxel ile tedavi edilen hastaların tümör dokularında ölçülen CXCL11 seviyelerinin artması, CXCL11'in hastalarda sistemik bir immün yanıt ortaya çıkarmada rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Tümöre infiltre olmuş CD8 T hücreleri, Docetaxel tedavisinden sonra akciğer kanseri hastalarında artmış, apoptozun aktivasyonunu ve akciğer karsinom hücrelerinin ortaya çıkardığı lökosit çekişini vurgulayan anahtar olaylar olarak HMGB1 ve CXCL11 salınımını belirlemiştir.

Çalışmanın Detayları; HMGB1 ve CXCL11 Ekspresyonu Arttıkça Sağkalım Oranı da Artıyor

Docetaxel'nin, kemokin reseptörü ligand CXCL11'in tümör mikro ortamında ekspresyonunu düzenlediğini ve ardından CD8  T hücre salımını arttırdığını bulundu. Docetaxel tedavisi, HMGB1 salınımını ROS bağımlı bir şekilde önemli ölçüde arttırdı. Rekombinant protein HMGB1, CXCL11'in salınımını in vitro NF-κB aktivasyonu ile uyardı. Docetaxel ile muamele edilmiş farelerdeki tümörler, HMGB1 ve CXCL11'in daha yüksek ekspresyonunu, daha fazla HER2-CAR T hücresi infiltrasyonu ve kontrole göre azalmış ilerleme sergilemiştir. Artan HMGB1 ve CXCL11 ifadeleri, akciğer kanseri hastalarının uzun süreli genel sağkalımları ile pozitif korelasyon gösterdi.

Sonuçlar, Docetaxel'in, HMGB1 ve CXCL11 salgılanmasını artırarak tümör mikro ortamına CD8 T hücresi alımını indüklediğini, böylece HMGB1-CXCL11 ekseninin modüle edilmesinin küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi için faydalı olabileceğini gösteren anti-tümör etkinliğini arttırdığını göstermektedir.

Bu sonuçlar, akciğer kanserli hastalarda Docetaxel tedavisinden sonra anti-tümör bağışıklık tepkilerini ölçmek için ek klinik çalışmaların tasarımını da desteklemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer-cell-secreted CXCL11 promoted CD8 T cells infiltration through Docetaxel- induced-release of HMGB1 in NSCLC ; Qun Gao1,2, Shumin Wang1, Xinfeng Chen1,2, Shaoyan Cheng1, Zhen Zhang1, Feng Li1, Lan Huang1, Yang Yang3, Bin Zhou4, Dongli Yue2, Dan Wang1, Ling Cao1, Nomathamsanqa Resegofetse Maimela1, Bin Zhang5, Jane Yu6, Liping Wang2,8* and Yi Zhang

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

Kanser Tarama Kılavuzlarına Uyulmasının Önemi

30 Temmuz 2019

Uygun kanser taramasının yapılması ve zamanında tedavi alınması, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama kılavuzlarına uyulmaması, ölüm oranları üzerinde herhangi bir etkiye sahip olabilir mi? ABD’li araştırmacılar yaptıkları çalışma ile bu soruya cevap aradılar.

Prostat, Akciğer, Kolorektal ve Over Kanseri Taraması (PLCO) çalışmasının ikincil bir analizi, temel kanser tarama testleri için önerilere uymayan katılımcılarda, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırma ekibi, genel ölüm oranının (araştırmada incelenen kanserlere bağlı ölümler hariç), tarama önerilerine tamamen uymayanlarda önemli ölçüde daha yüksek olduğunu gözlemledi. Kısmen uyum gösterenlerde ve uyumlu olanlarda ise bu oran daha düşüktü.

Kanser Dışı Nedenlere Bağlı Ölümlerde Artış Oluyor

Müdahale kolundaki 77.443 katılımcının 64.567'si, randomizasyondan önce çalışmaya katılmak için onam verilmesine ve tüm tarama testlerine uygun olmasına dayanarak analize dahil edildi. Genel olarak, temel tarama protokolüne 55.065 katılımcı (%85.3) uyumlu, 2548 katılımcı (%3.9) kısmen uyumlu ve 6954 katılımcı (%10.8) uyumsuzdu.

10 yıllık takipte, uyumsuz grupla uyumlu grup kıyaslandığında mortalite için tehlike oranı 1.73 olarak hesaplandı. Kısmen uyumlular ile kıyaslandığı zaman ise oranın 1,36 olduğu görüldü. Kanser taramasının tüm nedenlere bağlı ölümleri nasıl etkilediği net olmasa da araştırmacılar sonuçlar hakkında yorum yaptılar.

Bulgulara göre en anlamlı açıklama, protokol taramalarına uymama durumunun tıbbi testler ve tedavilere uymama genel davranış profili için bir işaretçi olduğudur. Artan risk, tarama testlerinin kendileri ile ilgili değildir, çünkü PLCO çalışmasındaki kanserlerinden ölümler, tüm nedenlere bağlı ölümlerden hariç tutulmuştur.

Geçmişte yapılmış olan çalışmalar, önerilen ilaçlara uyumlu olan hastaların, tarama ve aşılama gibi diğer önleyici hizmetleri de talep etmesinin daha muhtemel olduğunu, ancak uyumsuzluğun artan mortalite ile ilişkili olduğunu göstermişti. Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bunu destekler niteliktedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pierre-Victor D, Pinsky PF. Association of Nonadherence to Cancer Screening Examinations With Mortality From Unrelated Causes: A Secondary Analysis of the PLCO Cancer Screening Trial. JAMA Intern Med. 2019 Feb 1;179(2):196-203.

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamografi şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Onun çocukları yaşça büyüktü; peki ya 8 ve 11 yaşlarındaki kızım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Hücreleri Zor Koşullarda Nasıl Hayatta Kalıyor?

20 Haziran 2019

Metastatik kanser hücreleri bir tehditle karşılaştıklarında kendilerini hızla yeniden programlayarak hayatta kalabilmektedirler. Rice Üniversitesi’nden araştırmacılar, tümör hücrelerinin metastazının ilaçlar ya da vücudun bağışıklık sistemi tarafından engellenmesi halinde duruma nasıl adapte olduklarını inceleyerek olası tedavi seçenekleri için yeni yollar bulmak üzere bir çalışma başlattılar.

Araştırmacıların modelleri, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasındaki bağlantıları ve kanser hücrelerinin metabolik plastisite göstererek zorlu koşullara nasıl adapte olduklarını incelemek üzere kurgulandı. İncelenen yolaklar, hücrelerin enerji elde etmelerinde ve çoğalmalarında rol alan oksidatif fosforilasyon ve glikoliz süreçlerini içeriyordu.

Bu modelde glikoz oksidasyonu, glikoliz ve yağ asidi oksidasyonundan oluşan üç majör metabolik yolağın aktivitelerinde rol oynayan ve bu süreçlerin ana düzenleyicileri olan AMP-aktive protein kinaz (AMPK) ve hipoksi ile indüklenen faktör-1 (HIF-1) incelendi.

Araştırmacılardan Onuchic, erken kanser araştırmalarına yönelik pek çok araştırmanın, kanser hücrelerinin oksijen varlığında dahi temel olarak glikolizi kullanmasını ifade eden Warburg Etkisi’ne odaklandığını, bunun doğru olduğunu ancak kanser hücrelerinin diğer mekanizmalardan tamamen vazgeçmediğini ve daha agresif hale geldiklerinde enerji elde etmek için her türlü enerji kaynağını kullanabildiklerini, çalışmalarının ise bunun nasıl mümkün olduğunu gösterdiğini ifade etti. İnsanların oksidatif fosforilasyona (OXPHOS) yeni yeni ilgi göstemeye başladıklarını, ancak kanser hücrelerinin bu iki farklı metabolik fenotipi nasıl yönettiğinin henüz anlaşılmadığını, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasında kapsamlı bir etkileşim bulunduğundan, kanser metabolizmasının her iki açıdan da incelenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Öncelikle basit modellerle başlayarak neler olup bittiğini anlamaya, ardından sistemin nasıl çalıştığını anladıktan sonra ayrıntıları incelemek üzere daha detaylı çalışmaya odaklandıklarını belirten araştırmacılar, inceledikleri üç metabolik durumun; HIF-1 ve glikolitik yolağın oldukça etkin olduğu glikolitik durum, AMPK ve OXPHOS’un yüksek miktarda etkin olduğu OXPHOS durumu ve her iki yolağın da aktive olduğu hibrit metabolik durum olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca hibrit metabolik durumun HIF-1 stabilizasyonu ve yüksek mitokondriyal ROS ile aktive olabildiğini belirttiler.

Kanser hücrelerinin zorlu koşullarda gösterdiği esnekliği ve hücre içindeki karar mekanizmasını araştırdıklarını ve genlerle metabolizma arasındaki ilişkiyi bu kapsamda ilk kez incelediklerini belirten araştırmacılar, kanser hücrelerinin metabolik yolakları ile ilgili halen oldukça kısıtlı bilgiye sahip olunduğunu ve bu alanda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Dongya Jia, Mingyang Lu, Kwang Hwa Jung, Jun Hyoung Park, Linglin Yu, José N. Onuchic, Benny Abraham Kaipparettu, Herbert Levine. Elucidating cancer metabolic plasticity by coupling gene regulation with metabolic pathways. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2019;

Metastatik Kanser Hücreleri Lenf Nodlarında Nasıl Çoğalır?

30 Mayıs 2019

Kanser hücrelerinin vücudun farklı bölgelerine metastazı, kanserden ölümlerin yaklaşık %90’ından sorumludur. Kanser hücreleri kan damarları ya da lenf yolu ile vücudun farklı noktalarına yayılabilmektedir. Çevresindeki lenf damarlarına invaze olan kanser hücreleri yakın lenf nodlarına göç ederek orada çoğalıp tümör meydana getirirler ve sonrasında da lenf yolu ile diğer organlara yayılabilirler. Güney Koreli bilim insanları, kanser hücrelerinin lenf nodlarına yayılımını baskılayan bir mekanizma buldular.

Lenf nodları, kanser gibi zararlı yapılarla mücadele eden immün hücreler içeren küçük yapılardır. Bu immün mekanizmaya rağmen kanser hücreleri lenf nodlarına adapte olabilmekte ve orada çoğalabilmektedir. Lenf nodu metastazı durumu kanser evrelemesi ve prognozunda kritiktir. Araştırmacılar, lenf nodlarına yayılan tümör hücrelerinin burada hayatta kalmak ve büyümek için alternatif bir mekanizmaları olması gerektiğinden yola çıkarak çalışmalarına başladılar. Çalışmada, lenf nodu yayılımı en yüksek olan melanoma ve meme kanseri dokuları içeren hayvan modelleri kullanıldı. Primer tümör yerleşimindeki kanser hücreleri ile kıyaslandığında, lenf noduna yayılım gösteren kanser hücrelerinin yağ asitlerinden enerji elde etmek üzere yağ asidi oksidasyonu ile ilgili genlerinde çok daha yüksek aktivasyon görüldü. Oysa primer tümör yerleşimindeki hücreler, enerji metabolizması için glikoz kullanmaktaydı. Ayrıca diğer organlardan farklı olarak lenf nodlarının farklı lipidler açısından oldukça zengin olduğu gözlendi. Çalışmanın baş yazarı Dr. Lee, bu beklenmedik sonuçların, lenf noduna metastaz yapan kanser hücrelerinin, bu lipidden zengin dokuda enerji kaynağı olarak yağ asitlerini kullandıklarını belirtti. Ayrıca melanom ve meme kanserli farelerde yağ asidi oksidasyonu inhibe edici tedavi uygulandığında, lenf nodu metastazının neredeyse tamamen önlendiği gözlendi. Araştırmacılar, metastatik tümör hücrelerinde enerji kaynağı olarak yağ asitlerinin kullanılmasını sağlayan sürecin hücre içinde nasıl yürüdüğünü incelediklerinde, lenf nodu metastazı yapan bu hücrelerde yağ asidi oksidasyonunu uyaran temel bir etkenin yes-bağımlı protein (YAP) olduğunu gördüler.

Lenf nodlarındaki metastatik tümör hücrelerinde YAP aktivasyonunu biyolojik örneklerde inceleyen ekip, normalde sadece karaciğerde ve sindirim kanalında bulunan safra asitlerine rastladılar. Dr Lee, normal lenf nodlarında ve primer tümör bölgesinde bulunmazken tümör metastazı olan lenf nodlarında safra asitlerinin görülmesinin oldukça ilginç olduğunu belirtti.

Klinikte melanom ve meme kanseri hastalarında yağ asidi metabolizmasına müdahalenin lenf nodu metastazını önleyebileceğini belirten Dr.Koh, bunun öncesinde metastatik kanserli hastlarla kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Choong-kun Lee, Seung-hwan Jeong, Cholsoon Jang, Hosung Bae, Yoo Hyung Kim, Intae Park, Sang Kyum Kim, Gou Young Koh. Tumor metastasis to lymph nodes requires YAP-dependent metabolic adaptation. Science, 2019; 363 (6427): 644

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

Boyunuz Uzadıkça Kanser Riskiniz Artabilir

04 Nisan 2019

Çoğu kanser, zamanla hücrelerin düzenleyici genetik mekanizmaları kaybetmesi ve zararlı mutasyonlar biriktirmesi nedeniyle oluşur. Daha fazla hücre, daha fazla mutasyon anlamına gelir ve araştırmacıların daha fazla sayıda hücrenin, kanser gelişim olasılığının artmasıyla ilişkili olabileceğine inanmalarını sağlar.

İnsanlarda kanser riski yaşla birlikte artma eğilimindedir. Ayrıca daha uzun boylu oldukları için daha fazla hücreye sahip olan insanların kanser geliştirme riskinin arttığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bu soruna odaklanmıştır, çünkü öncelikle insanların boyu toplumda çok ciddi değişkenlik göstermez ve boy uzunluğunu diğer kanser risk faktörlerinden bağımsız olarak değerlendirmek için büyük veri setlerine ihtiyaç duyulur.

California Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, 10 santimetrelik bir boy artışına bağlı olarak bazı kanserlerin gelişme riskini tahmin edebilecek bir model tasarladı. Modeli kullanarak, boy ile ilgili dolaylı faktörler yerine, hücre sayısındaki artışın belirli kanserlerin ortaya çıkma riskini arttırıp arttırmadığını ispatlamayı umdular. ABD, İngiltere, Norveç, Kore, Avusturya ve İsveç'ten yapılan çalışmalarda toplanan verileri değerlendirdiler.

Risk Artışı Olduğu Gösterildi

İncelenen 23 kanser arasından 18'i için boy uzunluğunun bir risk faktörü olduğu kabul edildi. Erkeklerde boy, cilt kanseri, tiroid, kolon, lenf bezleri, safra yolları ve merkezi sinir sistemi kanser riski ile ilişkili bulundu. Kadınlarda cilt, tiroid, kolon, rahim, meme, yumurtalık kanserleri ve lenfoma riski boy uzunluğuna bağlı olarak artmıştır. Genel olarak, her 10 santimetredeki risk artışını araştıran model, kanser riskinin kadınlarda %13, erkeklerde %11 oranında arttığını öngördü. Bulgularının gerçek yaşamdaki verilerle uyumlu olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, verinin bu modele çok iyi uymasını boy uzunluğu ile ilişkili hücre sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirtiyor. Ayrıca, çevresel faktörlerin, boy farklarından etkilenmeyen bazı kanserleri de (akciğer kanseri ve sigara, rahim ağzı kanseri ve HPV enfeksiyonu) oldukça etkilediğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nunney L. Size matters: height, cell number and a person's risk of cancer. Proc Biol Sci. 2018 Oct 24;285(1889). pii: 20181743. doi: 10.1098/rspb.2018.1743.

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Kanserde Hedefe Yönelik Tedavi için Eşlenikçi Tanı CDx

21 Mart 2019

Eşlenikçi Tanı-Companion Diagnostics (CDx), onkoloji alanında ilaç geliştirme sürecinde etkin  bir rol oynamakla birlikte, hastalardaki tedavi seçimi ile ilgili medikal onkologlar için önemli bir araç haline gelmeye başlamıştır.

Günümüzde hedefe yönelik kanser ilaçlarının klinikteki kullanımı, ilaç-tanı geliştirme programları sonucunda CDx eşlenikçi tanı testleri ile yönlendirilmektedir. Anti PD-L1 ve anti-PD-1 gibi kanser immünoterapisinde rol oynayan moleküllerin tedavi süreçlerine dahil olması, hasta-tedavi yanıt oranı ve tedavi etkinliğini öngörmek için kritik bir önem kazanmıştır.

CDx, daha önce teşhis edilmiş bir durumu veya hedefe yönelik tedaviye uygun olan hastaları seçmeyi amaçlayan özel bir test veya cihazdır. CDx testinin, en önemli özelliği öngörücü ve seçici olmasıdır. ‘’Kişiye Özel Tıp’’ kavramı en uygun tedavinin belirlenmesi için CDx testini ön koşul olarak görmekte ve hastanın belirli bir tedaviye cevap verip vermeyeceğini belirleyen önemli bir araç olarak belirtmektedir.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç ve Dairesi), bir CDx testinin gerekli olduğu üç alanı belirlemiştir:

  1. Hasta için en uygun ve etkin tedaviyi belirlemek;
  2. Uygulanan bir tedavi sonucunda, ciddi bir advers olay riski altında olması muhtemel olan hastaları tespit etmek;
  3. Uygulanan mevcut tedavi cevabını izlemek ve gerekirse tedaviyi yeniden düzenlemek (örneğin; yeniden programlama, doz ayarlaması ya da durdurma gibi)

Bu nedenle, FDA'ya göre, CDx testi en etkin-güvenilir tedaviyi belirlemek ve tedaviye olan yanıtı izlemek için kullanılabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

1. Use of Companion Diagnostics (CDx) and Predictive Biomarkers for Cancer Targeted Therapy: Clinical Applications in Precision Medicine, Predictive Biomarkers in Oncology pp 539-551, Rosanne Welcher  

2. Companion Diagnostics for Targeted Cancer Drugs – Clinical and Regulatory Aspects, Dana Olsen1 and Jan Trøst Jørgensen2,, ; Front. Oncol., 16 May 2014

Akciğer Kanserinde Moleküler ve Immunohistokimya Testlerinin Entegrasyonu

20 Mart 2019

Genomik değişimlerin (EGFR, ALK, ROS1, BRAF gibi) ve immünolojik belirteçlerin (PD-L1) dokularda ve hücrelerde tanımlanması, ileri evre veya metastatik akciğer kanseri ile başvuran hastalar için hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu biyobelirteçler immünohistokimya (IHK) ve moleküler tekniklerle tespit edilmektedir.

Kişiye özel tedavinin yanı sıra, kişiye özel tanı yöntemleri de dikkate alınmalıdır. Laboratuvarlardaki rutin test algoritmalarından bağımsız olarak, cerrahlar ve moleküler patologlar her bir numuneyi farklı parametrelere göre dikkate almalı ve uygulanacak yöntemlerin rutin algoritmalardan farklı olabileceği unutulmamalıdır. 

Analiz Yapılmadan Önce Uygun Şartlar Oluşturulmalı

Genomik hedeflerin sayısındaki artış, moleküler test yöntemlerinin immünohistokimya yöntemi ile birlikte uygulanmasını sağlayacak algoritmaları geliştirmiştir. Rutin algoritmalardan bağımsız olarak, bazı durumlarda farklı parametrelerin de entegre edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Örneğin, hastadan alınan materyalin büyüklüğü ve materyaldeki tümör hücre yüzdesinin bilinmesi önemlidir, çünkü bu etkenler moleküler tekniklerin kullanımını sınırlamaktadır. Sadece birkaç tümör hücresi içeren bir materyalde, tercih edilen test yöntemi immünohistokimya olmalıdır. (ALK ve BRAF V600E değerlendirmesi için).

Akciğer kanserinde, EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF genlerindeki değişiklikler için yapılacak olan kombine analizler vazgeçilmezdir, gerekli durumlarda MET, RET, HER2 ve NTRK genlerindeki değişimler de analiz edilmelidir. Kişiden alınan biyopsi materyallerinde her biyopsinin ayrı parafin bloğuna gömülmesi, hem moleküler hem de immunohistokimya analizleri için yeterli doku materyalini korumak üzere önerilebilir. Uygun materyal eksikliğinde NGS (yeni nesil sekanslama) yöntemi ile yapılan analizler de başarısız olabilir.

İlgilenilen bir hedefin tespiti için moleküler ve immünohistokimya yöntemi ile yapılacak sıralı testler belirlenmeli ve test algoritmaları oluşturulurken klinisyen tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınmalıdır. Hastanın sigara içme öyküsü, yaşı, doğum yerini içeren epidemiyolojik parametreler ve testlerin acil istem durumları göz önünde bulundurulmalıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hofman V, et al. Any Place for Immunohistochemistry within the Predictive Biomarkers of Treatment in Lung Cancer Patients? Cancers 2018, 10, 70; doi:10.3390/cancers10030070.

Protonlarla Kanser Tedavisi İçin Yüksek Kontrastlı Görüntüleme

13 Mart 2019

Radyasyon tedavisi uzun zamandır onkolojik tedavi uygulamalarının standart bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu yöntemdeki temel mekanizma; belirli bir miktarda enerjinin, kanser hücrelerinin genetik materyaline zarar verecek şekilde bölünmesine ve ideal olarak onları yok etmelerine neden olacak şekilde tümör dokusunda depolanmasına dayanmaktadır. Günümüzde en yaygın kullanılan radyasyon tedavisi, yüksek enerjili röntgen ışınlarını kullanan foton tedavisidir. Burada, ışının büyük bir kısmı hastanın vücuduna nüfuz eder ve tümör dışında, tümörü saran sağlıklı dokuda da zararlı doz birikimi gözlenir.

Foton tedavisine alternatif bir yöntem de bir proton gibi yüklü atom çekirdeği ile radyasyon tedavisidir. Bu tedavide zorluk, proton ışınını tümör dokusunun şekline tam olarak uyması için kontrol etmek ve çevreleyen normal dokuyu mümkün olduğu kadar korumaktır. Tedaviden önce, hedef hacimleri seçmek için röntgen temelli bilgisayarlı tomografi (BT) taraması yapılır.

Proton tedavisi, organ hareketleri ve anatomik değişiklikler söz konusu olduğunda x-ışınları ile yapılan radyasyon tedavisine göre daha hassastır. Günümüzde, ışınlama sırasında tümör hareketini görselleştirmek için doğrudan bir yöntem bulunmamaktadır. Proton tedavisi kullanımı sırasında karşılaşılan en büyük zorluk budur. Proton ışınının tümöre planlanan şekilde çarpıp çarpmayacağını tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle, tümör çevresinde büyük güvenlik marjları kullanılması zorunludur. Ancak bu durumda da radyasyon iyi hedeflendiyse, sağlıklı dokuya gereğinden fazla zarar verilmektedir.

MR Kılavuzlu Partikül Tedavisi İçin İlk Prototip

Manyetik rezonans (MR) görüntüleme kullanarak çevrimiçi görüntü rehberliğinin proton tedavisinin hedefleme doğruluğunu arttırması beklenmektedir. Bununla birlikte, bugüne kadar bu iki sistemin bir arada kullanıldığı birleşik bir sistem mevcut değildi. Bir araştırmacı grubu, hedefli proton tedavisi ile röntgen veya BT görüntülemenin aksine, mükemmel yumuşak doku kontrastı ve ışınlama sırasında sürekli görüntüleme sağlayan gerçek zamanlı MR görüntülemesini bütünleştirmeyi amaçladılar. 

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, eşzamanlı ışınlama ve görüntülemenin uygulanabilirliğini test etmek için ilk kez bir düşük alanlı (low-field) açık MR tarayıcıyı, statik bir proton araştırma ışını hattı ile entegre ettiler. MR tarayıcısının görüş alanı, Lorentz kuvveti kaynaklı ışın sapması hesaba katılarak ışın ile hizalandı. Çalışmada ekstremiteler için çeşitli görüntüleme sekansları, sağlıklı bir gönüllü üzerinde ve üst kolunda yumuşak doku sarkoması olan bir hasta üzerinde her iki proton ışın çizgisi kapalı olarak gerçekleştirildi. Dokuyu taklit eden bir fantomun T1 ağırlıklı spin eko görüntüleri ışınsız, enerjili ışın hattı mıknatısları ile proton ışıması sırasında elde edildi. Işın profilleri, yalnızca MR tarayıcısının statik manyetik alanı için ve farklı görüntüleme dizilerinin edinimi sırasında dinamik gradyan alanları ile kombine olarak elde edildi. Bir proton tedavi tesisinin elektromanyetik olarak kirlenmiş ortamında MR görüntülemenin mümkün olduğu gösterildi. Anatomik MR görüntülerinde gözlenen kalite, hedef hacim tanımlaması ve konumlandırma için yeterli olarak değerlendirildi. Doku taklit eden fantom, görünür ışın kaynaklı görüntü bozulması göstermedi. 

Araştırmacılar bu çalışma ile, eşzamanlı ışınlama ve ışın içi MR görüntülemenin, statik bir protonun ışın hattı ile entegre edilmiş düşük alanlı bir MR tarayıcı ile teknik olarak mümkün olduğunun kanıtlandığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sonja M Schellhammer, Aswin L Hoffmann, Sebastian Gantz, Julien Smeets, Erik van der Kraaij, Sébastien Quets, Stefan Pieck, Leonhard Karsch, Jörg Pawelke. Integrating a low-field open MR scanner with a static proton research beam line: proof of concept. Physics in Medicine & Biology, 2018; 63 (23): 23LT01.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Akciğer Kanserinde Erken Tanı İçin Yeni Bir Yöntem

14 Şubat 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) genellikle ölümcül bir durumdur, çünkü çoğu vaka ileri evrelere kadar teşhis edilemez ve teşhis edildikleri zaman ise cerrahi girişim artık mümkün değildir. Bu sebeple son zamanlarda yapılan çalışmalar erken tanı şansı üzerine odaklanıyor.

Sistemik tedavideki ilerlemelere rağmen, rezeke edilemeyen KHDAK tanısı konmuş hastalar için beş yıllık sağkalım oranı %10'dan azdır. Cerrahi rezeksiyon ve potansiyel tedavi hala mümkün olduğunda, yani Evre I ve II'de, KHDAK tanısı konma oranları artarsa dünya çapında KHDAK mortalitesi önemli ölçüde azaltılabilir. Yeni yapılan bir araştırmada EFIRM (Electric Field Induced Release and Measurement) teknolojisi kullanılarak erken tanı şansı arandı. Bu teknoloji son yıllarda noninvaziv sıvı biyopside en heyecan verici gelişmedir. Erken evre akciğer kanseri hastalarını bir kan veya tükürük testi ile tespit etme potansiyeli olan düşük maliyetli bu yöntem sayesinde, dünya çapında her yıl on binlerce insan kurtarılabilir.

Plazma Örneğiyle Tanı Mümkün Oldu

Daha önce, aynı araştırma ekibi EFIRM teknolojisini kullanarak geç evre KHDAK hastalarından alınan kan örneklerinde EGFR mutasyonunu (L858R ve Exon 19del) başarıyla ölçmüşlerdi. Bu çalışmada, mutasyonların erken evre hastalığı olan hastalardan alınan örneklerde bulunup bulunamayacağını araştırdılar.

Araştırmacılar, radyografik olarak belirlenen pulmoner nodülleri olan 248 hastanın plazma örneklerini topladılar. Bunlardan 44'ünde Evre I veya Evre II KHDAK tanısı kondu. EFIRM, 12 örnekten 11'inde p.L858R mutasyonunu ve 9 örnekten 7'sinde Exon 19del mutasyonunu saptamayı başardı. Yani yüzde 90'ın üzerinde duyarlılık ve yüzde 80 özgüllük ile sonuçlanmış oldu.

Araştırmacılar, bir bireyin plazmasındaki EGFR mutasyonlarını saptamanın, hastanın kanser olduğunu öngörmek için doğrudan kanıt sunmadığını vurgulamaktadır. Gelecekteki çalışmalarında, dolaşımda bir EGFR mutasyonunun bulunup bulunmadığının herhangi bir tahmini değere sahip olup olmadığını araştıracaklarını belirttiler. Günümüzde, biyopsi materyalinin bulunmadığı hastalarda sıvı biyopsi ile EFIRM uygulaması, tedavi seçimine rehberlik etmek için yararlı olabilir.

Araştırma ekibi yeni çalışmalarla analiz edilen mutasyonların sayısını ve hassasiyetini artırmak ve kitlesel taramayı kolaylaştırmak için süreci otomatikleştirmek adına çalışmaya devam ediyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wei F, et al. Electric Field–Induced Release and Measurement Liquid Biopsy for Noninvasive Early Lung Cancer Assessment. The Journal of Molecular Diagnostics, 2018; DOI: 10.1016/j.jmoldx.2018.06.008

Radyoterapide Yeni Ufuklar

29 Ocak 2019

Günümüzün X-ışınlı tıbbi cihazlarında, elektronlar yaklaşık bir metre uzunluğundaki tüp benzeri bir hızlandırma yapısından geçerek, aynı zamanda ve aynı yönde boru boyunca dolaşan bir radyofrekans alanından enerji kazanmaktadır. Elektronların enerjisi daha sonra X-ışınlarına dönüştürülür. Son birkaç yıldır, PHASER adlı ekip, hızlandırıcı prototipler geliştirip test etmektedir. Bu testlerde özel prototip şekilleri ve boru içine radyofrekans beslemenin yeni yolları denenmektedir. Bu bileşenler halihazırda simülasyonlar ile öngörüldüğü şekilde performans göstermekte ve kompakt boyutta daha fazla gücü destekleyen hızlandırıcı tasarımlarının yolunu açmaktadır.

Prensip olarak, protonlar X-ışınlarından daha az zararlıdır, çünkü tümör öldürücü enerjilerini vücutta daha sınırlı bir hacimde depolarlar. Bununla birlikte proton terapisi, protonları hızlandırmak ve enerjilerini ayarlamak için büyük tesisler gerektirir. Ayrıca, ışınları hedefe doğru yönlendirmek için bir hastanın vücudunun etrafında yavaşça hareket eden yüzlerce ton ağırlığında mıknatıslar kullanır.

Daha Az Yan Etki İle Hızlı ve Güçlü Tedavi

Yakın zamanda ABD’deki iki farklı araştırma ekibinden biri X-ışınlarını, diğeri protonları kullanarak tümörler için olası tedaviler geliştirmek üzere iki projeye devam etmek için çok önemli fonlar almışlardır. Her ikisinin de arkasındaki fikir; kanser hücrelerini, organlar ve diğer dokuların etkilenmeyeceği kadar hızlı bir şekilde imha etmektir. Bu sayede kullanılacak olan radyasyon terapisinin çevre dokulara zarar vermemesi planlanmaktadır.

Bir terapi seansının radyasyon dozunu bir saniyeden daha az süren tek bir flaşla sunmak, organ ve dokuların sürekli hareketine karşı terapiyi yönetmenin en kolay yolu ve bugün kullandığımız yöntemlere kıyasla çok büyük bir ilerleme olacaktır. Yüksek yoğunluklu radyasyonun yeterince verimli bir şekilde verilebilmesi için bugünün teknolojisinden yüzlerce kat daha güçlü olan hızlandırıcı yapılar inşa edilmektedir.

Araştırma ekibi radyasyon dozunu çok hızlı uygularken sağlıklı hücrelerin daha az zarar gördüğünü farelerde gözlemlemiştir. Bu yöntemin tümör öldürücü etkisi de, geleneksel uzun süreli maruz bırakma etkisine eşit ve hatta kısmen daha yüksek olmuştur. Sonuçlar insan için geçerli bulunursa, radyasyon terapisi alanı için tamamen yeni bir paradigma olacaktır.

Projelerin bir diğer önemli hedefi, radyasyon terapisini dünya çapında hastalar için daha erişilebilir hale getirmektir.

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

PD-L1 Pozitif Ana Tümör ve Metastazlarda Tedavi Yanıtı

06 Kasım 2018

Programlanmış hücre ölüm-1 / programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1) yolunu hedefleyen immünoterapi, kabul edilebilir bir güvenlik profiline sahip olup, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarının beyin metastazlarında umut verici bir antitümör aktivitesi göstermiştir. Bununla birlikte, yanıt oranları sıklıkla primer lezyonlar ve intrakranial lezyonlar arasında farklılık gösterir. Yanıt biyobelirteçlerinin ayrıntılı karakterizasyonlarını tanımlamak için çalışmalar gereklidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, ileri evre KHDAK’ta eşleştirilmiş primer ve beyin metastatik lezyonlar arasındaki PD-1 / PD-L1 blokajının iki ana yanıt biyobelirtecinin, PD-L1 ekspresyonunun ve CD8 + tümör infiltre lenfosit (TIL) yoğunluğunun, farklılıklarının karşılaştırması amaçlandı.

Farklılaşmalar Görüldü

Primer lezyonlar veya beyin metastazları arasında, sadece az sayıda hasta, hem tümör hücreleri hem de tümör infiltre eden immün hücreler üzerinde ortak PD-L1 ekspresyonunu barındırmaktaydı. Ek olarak, CD8 + TIL sayısının primer akciğer kanserine göre beyin metastazlarında anlamlı olarak daha az olduğunu buldular. Beyin metastazlarında düşük stromal CD8 + TIL sayıları, yüksek stromal CD8 + TIL sayımlarına kıyasla anlamlı olarak daha kısa genel sağkalım ile ilişkili bulundu.

Özellikle, primer akciğer kanserleri ve bunların karşılık gelen beyin metastazları arasında PD-L1 ekspresyonu ve CD8 + TIL yoğunluğunda bir tutarsızlık olduğu bu çalışma ile gösterildi. Bu tür heterojenlikler, beyin metastazlarının meydana geldiği zaman ile önemli ölçüde ilişkilidir. Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, klinik uygulamada dikkat edilmesi gereken anti-PD-1 / PD-L1 tedavisi için biyobelirteçlerin mekansal ve zamansal heterojenliğini vurgulamaktadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zhou, et al. Programmed death ligand 1 expression and CD8+ tumor-infiltrating lymphocyte density differences between paired primary and brain metastatic lesions in non-small cell lung cancer. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Apr 15;498(4):751-757. doi: 10.1016/j.bbrc.2018.03.053. Epub 2018 Mar 17.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image