Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Yüksek D Vitamini Meme Kanseri Riskini Azaltıyor

06 Eylül 2018

California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, yüksek D vitamini düzeylerinin meme kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyorlar. Yaptıkları epidemiyoloji çalışmasının sonuçları geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Araştırmacılar, 3.325 katılımcı ile yapılan iki randomize klinik çalışmadan ve 1.713 katılımcıyı kapsayan prospektif bir çalışmadan veri topladı ve kadın meme kanseri riski ile geniş bir aralıktaki serum 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonları arasındaki ilişkiyi incelediler. Kandaki D vitamininin ana şekli olduğu için işaretleyici olarak bu form seçilmiştir.

Bütün kadınlar 55 yaş ve üstündeydi. Ortalama yaş 63 idi. Veriler 2002 ile 2017 arasında toplandı. Katılımcılarda kayıt sırasında kanser bulunmuyordu ve ortalama dört yıllık bir süre boyunca takip edildiler. Çalışma ziyaretleri sırasında kandaki D vitamini seviyeleri ölçüldü.

Kombine çalışmalar sırasında, yaşa göre düzeltilmiş insidans olan 100.000 insan yılı başına 512 vaka ile 77 yeni meme kanseri vakası teşhis edildi.

60’ın Üzerindeki Değerler Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, kan plazmasındaki minimum 25 (OH) D seviyesini, 2010 yılında bir sağlık danışma grubu tarafından önerilen 20 ng / ml'den önemli ölçüde daha yüksek olan, mililitrede 60 nanogram olacak şekilde tanımladılar. Bu konu otoriteler tarafından sıcak bir şekilde tartışılmaktadır ve oranın en az 50 olması gerektiği söylenmektedir.

Yaş, vücut kitle indeksi, sigara içimi ve kalsiyum takviyesi alımı için ayarlanan sonuçlar ile 25 (OH) D ve meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi ölçmek için çok değişkenli regresyon kullanıldı. Araştırmacılar 60 ng / ml'nin üzerinde olan 25 (OH) D'lik kan seviyesine sahip katılımcıların 20 ng / ml'den daha az olanlara kıyasla meme kanseri riskinin beşte bir oranında azaldığını gösterdiler.

Araştırmacılar 60 ng / ml'lik 25 (OH) D seviyesine ulaşmak için, günde en az 4,000 ila 6,000 uluslararası ünite (IU) diyet takviyesine ihtiyaç duyulduğunu belirttiler. Buna ek olarak öğlen saatlerinde açık havada 15 dakika kadar bulunmak da gerekiyor. Oral takviyenin başarısının, bir kan testi kullanılarak belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Mevcut önerilen ortalama günlük D3 vitamini miktarı bir yıla kadar olan çocuklar için 400 IU'dur. Bu oran 1 ila 70 yaşları arasında (hamile veya emziren kadınlar dahil) 600 IU ve 70 yaş üzeri kişiler için 800 IU’dur.

Yaşlı Hastalarda Sistolik Kan Basıncı Bilişi Nasıl Etkiliyor?

24 Haziran 2019

Hipertansiyon kılavuzları, yaşlı hastalarda sistolik kan basıncının (SBP) düşürülmesini önermektedir, ancak kohort çalışmaları SBP'yi bu kadar çok düşürmenin bilişsel düşüşü hızlandırarak hastalara zarar verebileceği endişesini ortaya çıkarmıştır. Son zamanlarda yapılan 17 hipertansiyon çalışmasının meta analizi, hipertansiyonu olan hastalarda SBP'nin <130 mm Hg'ye düşürülmesinin güvenliliğini ve etkinliğini kanıtlamıştır. Bu durum Amerikan Kardiyoloji Birliği / Amerikan Kalp Birliği'ni, hastanede yatmayan yaşlı hastalar için SBP'nin <130 mm Hg'ye düşürülmesini önermek için kılavuzlarını güncellemeye yöneltmiştir. Hipertansiyon çalışmaları genellikle karmaşık sağlık sorunları olan ve genelleştirilemeyen hastaları kapsamaz. Bu sebeple bir grup araştırmacı yapılan yeni bir çalışmada antihipertansif tedavi alan, sistolik, 75 yaş üstü ve aralarında karmaşık sağlık problemleri olan veya olmayan hastalarda kan basıncının, bilişsel - günlük işlerde veya yaşam kalitesinde (QoL) 1 yıllık değişikliklerle ilişkili olup olmadığını belirlemeyi amaçladılar.

Çalışmada nüfus temelli prospektif bir kohort çalışmasından (Yaşlılar İçin Entegre Sistematik Bakım [ISCOPE]) veriler bir yıllık takip ile analiz edildi. Sonuç ölçülerinde başlangıç ​​seviyesinden itibaren 1 yıllık takibi değerlendirmek için doğrusal regresyon modelleri kullanıldı (Mini-Mental State Examination [MMSE], Groningen Aktivite Kısıtlama Ölçeği [GARS] ] ve EQ-5D-3L).

Yüksek Tansiyonlu Hastalarda Daha Az Bilişsel Düşüş

Katılımcıların (n=1.266) yaş ortalaması 82.4 yıldı ve 874'ü (%69) kadındı. Antihipertansif tedavi alan (1.057; %83.5) ve SBP <130 mm Hg olan katılımcılar için, ham bilişsel düşüş 0.90 puan MMSE iken, SBP> 150 mm Hg olanlarda 0.14 puan MMSE idi (yani, 0.76 puan daha az düşüş. Trend için P = 0,013). Karmaşık sağlık sorunları, SBP'nin biliş ile ilişkisini değiştirdi; birliktelik antihipertansif tedavi alanlarda görüldü.

75 yaş üstü grupta antihipertansif tedavi uygulanan katılımcılar, SBP <130 mm Hg'ye kıyasla SBP >130 mmHg grubu, günlük işleyiş veya QoL kaybı olmadan 1 yıl sonra daha az bilişsel düşüş gösterdiler. Bu etki, karmaşık sağlık sorunları olan katılımcılarda en güçlüydü. Araştırmacılar nedensel bir ilişkinin olup olmadığını belirlemek ve gözlemlenen ilişkinin mekanizmasını anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini belirttiler.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Streit S et al. Systolic Blood Pressure and Cognitive Decline in Older Adults With Hypertension Ann Fam Med 2019 17:98-99

Yenidoğan Banyosunun Geciktirilmesi Emzirme Oranını Arttırıyor

24 Haziran 2019

Yenidoğan banyolarının doğumdan en az 12 saat sonrasına ertelenmesi, bebeğin sadece anne sütü ile beslenmesi ve mama takviyesine gerek duyulmaması olasılığını arttırıyor.

21 Ocak'ta Kadın Hastalıkları ve Doğum Hemşireliği Dergisi'nde çevrimiçi yayınlanan araştırmanın yazarları, "Sonuçlarımız, geç banyo yapmanın taburculuk sonrası yararları hakkında yeni bilgiler sunuyor" şeklinde konuştular. Ohio'daki Cleveland Clinic Hillcrest Hastanesi'nden Heather Condo DiCioccio  “Bulgularımızın ileri çalışmalarla tekrarlanması gerekmesine rağmen, gecikmeli banyo ile taburculuk sonrası beslenme planına ve uygulamasına kadar uzayabilecek yenidoğan emzirme olasılığı arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir.” diye belirtti. 

Doğumdan hemen sonra yenidoğan ile anne arasındaki cilt teması bilinen yararlara sahiptir ve olağan bakımın bir parçası olarak önerilmektedir. Ancak Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve diğer kuruluşlar tarafından önerilen gecikmeli banyo yapmanın gerekçesi çok net değildir. Teoriler arasında yenidoğanların, amniyon sıvısının kokusunu duyumsal bir ipucu olarak algıladıkları ve amniyon sıvısına maruz kaldıklarında yenidoğan emzirme yanıtlarının gerçekten uzatıldığı düşüncesi ilk sırayı almaktadır. Ayrıca yenidoğanların erken yıkanması, bebeklerde emzirme oranlarını da etkilediği düşünülen hipotermi ile de ilişkilendirilmiştir. Çalışma sonucuna göre yenidoğan banyosunu geciktirmenin emzirme oranları üzerindeki yararları, doğal yoldan doğum yapanlarda en belirgindir. Araştırmacılar, banyoyu geciktirmenin, yeni doğanlar arasında hipotermi olasılığının daha düşük olduğunu ve bunun bunu gösteren önceki çalışmalara dayandığını söylemişlerdir.

Yazarlar, "Kadın Sağlığı, Doğum ve Yenidoğan Hemşireleri Derneği [AWHONN] yenidoğan cilt bakımı uygulama kılavuzunda, ilk banyosunu geciktirme gerekçesi, araştırmamız tarafından doğrulanan ve önceki raporlarda tartışılan yenidoğan termoregülasyonu ile ilgiliydi." şeklinde konuştular. Ayrıca, ilk banyoyu geciktirmenin uygulanması için bazı düzenlemeler yapılması gerekmesine rağmen, faydaların bu çabaya değer olduğunu belirtildi. “Müdahale sonrası uygulamadaki başarının sağlanması zaman alsa da, hemşireler değişikliği benimsemiş ve anne-yenidoğan ilişkileri için bakım standardına dahil etmişlerdir. Hastaneler, sağlıklı yenidoğan bakımının zamanlamasıyla ilgili mevcut politikaları göz önünde bulundurmalı ve Dünya Sağlık Örgütü, Sağlık Araştırmaları ve Kalitesi Ajansı ve AWHONN'nin önerilerini karşılamak için gereken ilk sağlıklı yenidoğan banyosunun zamanlamasını değiştirmelidir." sözlerini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Initiative to Improve Exclusive Breastfeeding by Delaying the Newborn Bath Heather Condo DiCioccio∗,'Correspondence information about the author Heather Condo DiCioccioEmail the author Heather Condo DiCioccio, Candace Ady, James F. Bena, Nancy M. Albert

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Farkındalığa Dayalı Stres Azaltma Kronik Ağrıyı Hafifletmeye Yardımcı Olabilir

21 Haziran 2019

Kronik ağrı, beş yetişkinden birinde görülmektedir ve günlük yaşamın her yönünü etkileyebilmektedir. Kronik ağrı için medikal tedaviler dışında başka müdahaleler kullanılmaktadır. Bu müdahaleler, insanların opioid ya da bağımlılık yaratabilen veya daha yüksek dozlarda ve uzun süreli kullanımda artan çeşitli yan etkileri olan diğer ağrı kesicileri kullanmadan ağrıyı yönetmelerine yardımcı olabilecek seçeneklerdir.

Bilişsel davranışçı terapi (CBT), insanlara yoğun odaklanma veya rahatsızlığın aşırı derecede farkında olunması gibi ağrıyla ilişkili zihinsel (veya bilişsel) faktörleri ele alan teknikleri kullanmayı ve genellikle kronik ağrıya eşlik eden endişe ve diğer olumsuz duyguların üstesinden gelmeyi öğretir.

Farkındalık temelli stres azaltma (MBSR) eğitimi ile genellikle hastalara “kişinin bedenini, duygularını, duyumlarını, düşüncelerini ve ayrıca kendini düzenleme stratejilerini öğrenme ve strese daha fazla adaptif yanıtları öğrenme” nin yolları gösterilmektedir.

Farkındalık müdahaleleri, tipik olarak, araba kullanmak veya yemek yemek gibi sıradan günlük aktiviteler sırasında mevcut andaki farkındalığı geliştirmek adına hastalara evde kullanabilecekleri meditasyon tekniklerini öğrenmelerine yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Terapi sıklıkla, beden bilincini arttırmaya ve günümüze odaklanmaya yardımcı olmak için nefes egzersizlerini ve yoga gibi uygulamaları içerir.

Yapılan yeni bir çalışmada, kontrol koşullarına göre değerlendirildiğinde, kronik ağrılı hastalarda fiziksel işlevselliği iyileştirme ve ağrı yoğunluğunu ve stresi azaltmada bilişsel-davranışçı terapi (CBT) ile farkındalığa dayalı stres azaltma (MBSR) müdahaleleri karşılaştırıldı. Çalışmada, ağrı çeken kişilerin bilişsel davranışçı terapilerde olduğu gibi, farkındalığa dayalı stres azaltma eğitimiyle kronik semptomlarda bir düşüş yaşanabileceği gösterildi.

Araştırmacılar incelenecek randomize kontrollü çalışmaları belirlemek için Ovid MEDLINE, EmbaseClassic + Embase, PsycINFO ve Cochrane Library veri tabanlarını araştırdılar. Birincil sonuç ölçütü fiziksel fonksiyon ve ikincil sonuç ölçütü ağrı şiddeti ve depresyon belirtileriydi. 

Kronik Tedavinin Bir Parçası Olabilir

Araştırmacılar analiz için, 7 çalışmadan kronik ağrısı olan toplam 545 kişinin verilerini incelediler. Katılımcılar, MBSR eğitimi almak, bekleme listesine alınmış bir kontrol grubuna katılmak, genellikle reçeteli ağrı kesiciler veya anti-enflamatuar ilaçlar ya da hiç tedavi içermeyen standart bir bakım almaya devam etmek üzere rastgele seçildi. Mevcut analizdeki çalışma katılımcılarının çoğu kadındı ve yaşları 35 ve 65 arasında değişiyordu. Çoğu zaman, kas-iskelet sistemi ağrıları çekiyorlardı ve çoğu, on yıldan uzun bir süredir kronik ağrı ile yaşıyorlardı.

Araştırmacılar ayrıca, yarısı rastgele olarak "geçerli" bir tedavi yöntemi olan CBT olarak bilinen konuşma terapisini alan, toplam 1095 ağrı hastasını içeren 13 araştırmaya baktılar. CBT almayanlar standart bakım görüyor veya tedavi görmüyorlardı.

13’ü CBT ve kontrol (n = 1095), 7’si MBSR ve kontrol (n = 545) ve 1’i MBSR veCBT ve kontrol (n = 341) olmak üzere toplam 21 çalışma dahil edildi. 21 makaleden 12'sinin adil veya kaliteli olduğu tespit edildi. RE NMA'nın fiziksel işlevsellik, ağrı şiddeti ve depresyondaki değişim bulguları, MBSR ve CBT için kontrole göre klinik olarak önemli avantajlar ortaya koydu.  Bununla birlikte MBSR ve CBT arasında önemli bir fark bulunduğuna dair kanıt bulunamadı.

Araştırmacılar, hem MBSR'nin hem de CBT'nin, fiziksel işlevsellik, ağrı yoğunluğu ve depresyon belirtileri bakımından kronik bakım semptomlarını iyileştirdiğini tespit ettiklerini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Khoo et al. Comparative evaluation of group-based mindfulness-based stress reduction and cognitive behavioural therapy for the treatment and management of chronic pain: A systematic review and network meta-analysis, Evid Based Ment Health. 2019 Feb;22(1):26-35.

Çiftler Arasında İnternet Kullanımı ve Koruyucu Sağlık Davranışları

21 Haziran 2019

Yaşlı yetişkinlerin koruyucu sağlık hizmetlerini kullanması sağlık risklerini azaltır, refahı etkiler ve hayat kurtarır. Sağlık hizmetlerini kullanarak hastalığın önlenmesi, sadece bireylerin sağlıklı kalmasına yardımcı olmakla kalmaz aynı zamanda ülke ekonomisi için daha geniş olumlu etkilere de sahiptir. Bu koruyucu sağlık hizmetlerinin etkinliğine rağmen, 65 yaş ve üstü yaşlı Amerikalıların %50'sinden azı bu hizmetleri kullanmıştır. Sigortası bu hizmetler için kısmi veya tam teminat sağlayan kişiler bile, az sayıda hizmet almışlar ya da hiç almamışlardır. Spesifik olarak, maliyetleri ortadan kaldırmak, yaşlı yetişkinler arasında koruyucu sağlık hizmetlerinin kullanımını önemli ölçüde arttırmamıştır. Hem bireylerin hem de daha geniş toplumların kronik hastalık yükünü ele almak için çeşitli müdahaleler uygulanmış ve test edilmiştir. Bununla birlikte, koruyucu sağlık davranışlarını teşvik etmek için geniş halk desteği ve çoklu girişim çabaları, koruyucu sağlık hizmetlerinin sunumunu arttırmada çok etkili olmamıştır.

Koruyucu sağlık hizmetlerinin kullanımını kolaylaştırmaya yönelik son çabaların altında yatan ortak bir strateji, interneti kullanarak sağlıkla ilgili bilgiler sağlamaktır. Her ne kadar internet kullanımı ile sağlık bilgilerine erişim arasındaki bağlantı incelense de, önceki araştırmalar çoğunlukla yaşa bağlı dijital sağlık bölünmesi, internetteki yanlış sağlık bilgilerinin yol açtığı olası zararlar ve kullanılan müdahale programlarına odaklanmıştır. Daha önceki çalışmalardan elde edilen bulgular, internetin bir çevrimiçi sağlık danışmanlığı kaynağı olabileceğini ve belirli sağlık koşulları hakkındaki yanlış inançların ortadan kaldırıldığını göstermektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, internet kullanımı ile koruyucu sağlık davranışları arasındaki ilişki incelendi. Araştırmacılar, internet kullanımı ile koruyucu sağlık davranışları arasında çiftler arası ilişki olup olmadığını incelemek için çiftlere odaklandılar.

Çalışmanın verileri Sağlık ve Emeklilik Çalışması 2010 ve 2012 versiyonlarından alındı ve örneklem 5.143 çiftten oluşuyordu. Koruyucu sağlık davranışları arasında kanser taramaları (mamogram ve prostat testleri), kolesterol testleri ve grip aşıları yer aldı. Çalışma hipotezlerini test etmek için lojistik çok düzeyli aktör-eş arası bağımlılık modelleri kullanıldı.

Kadınların İnternetler Alışkanlıkları Erkekleri Etkiliyor

İnternet kullanımı kadınlarda, demografik ve sağlık özellikleri ve sigorta durumu ile ilgili olarak kocaları için daha yüksek oranda prostat muayenesi ve kolesterol testi alma olasılığı ile ilişkiliydi. Ancak erkeklerin internet kullanımının, eşlerinin koruyucu sağlık davranışları ile ilişkili olmadığı bulundu.

Araştırmacılar bulguların, yaşlı erişkinlerin internet kullanımının, kendi koruyucu sağlık davranışları ve eşlerinin koruyucu sağlık davranışları ile ilişkili olduğunu gösterdiğini belirttiler. Yaşlı erişkinlerin koruyucu sağlık davranışlarını kolaylaştırmaya yönelik müdahaleler ve programların, çift tabanlı yaklaşımları göz önünde bulundurması gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sangbo Nam, Sae Hwang Han, Megan Gilligan. Internet Use and Preventive Health Behaviors Among Couples in Later Life, Gerontologist. 2019;59(1):69-77.

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

İş Yerinde Hastalanmaktan Nasıl Kaçınılır?

20 Haziran 2019

2012’de Arizona Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, New York, San Francisco, Tucson ve Arizona'daki iş yeri ve ofislerde sandalyeler, telefonlar, klavyeler, bilgisayar fareleri ve masaüstlerinden numune alındı. Araştırmacılar, numunelerde en yaygın olarak insan derisi, burun, ağız veya bağırsak boşluklarında bulunan 500'den fazla farklı bakteri türü izleri buldular. Geçen yıl yapılan başka bir çalışmada ise masaların, klozetlerden ortalama 400 kat daha fazla mikroorganizma içerdiği tespit edildi.

İngiltere’de 2017'de 130 milyondan fazla iş günü, hastalıktan dolayı kaybedildi. Bunların yarısından fazlası soğuk algınlığı ve öksürükten, grip ve gastroenterite kadar ofiste ortaya çıkabilecek şikayetler nedeniyleydi.

Londra'da Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu'ndan araştırmacılar, çalışma ortamında ne kadar mikrop bulunduğuna odaklanmanın yanıltıcı olduğunu belirttiler. Bu organizmaların çoğunlukla zararsız olduğunu, çalışma masası başkaları ile paylaşılmadıkça masaların güvenli alanlar olduğunu ve oradaki mikropların büyük ölçüde bize ait olduğunu aktardılar.

Günlük ulaşımın yanı sıra toplu taşıma kullanılıyorsa, iş yerindeki tehlikeli bölgeler ortak alanlar, özellikle kapı kolları gibi paylaşılan yüzeylerdir. Elleri sık sık yıkamak ve masalara geri döndüğümüzde bir alkollü el jeli kullanmak gibi basit önlemler riski azaltmaktadır.

Pencereler Kapalıysa İyi Havalandırma Gerekli

Soğuk algınlığı ve grip gibi bulaşıcı hastalıkların yüksek olma eğiliminde olduğu kış ayları özellikle risklidir. Araştırmacılar kontrollü deneylerde, çalışanları CO2 seviyesinin günden güne değiştiği bir ortama koydular ve bilgi toplama becerilerini, dikkat düzeylerini ve kriz yönetme yeteneklerini ölçtüler. Çalışanlar CO2 konsantrasyonunun yaygın bir iç mekan seviyesinde olduğu günlerde, bu gaz seviyesinin yarı yarıya düşük olduğu zamanlardan %15 daha kötü performans gösterdiler.

Araştırmacılar, iş yerlerinde pencerelerin kapalı olması durumunda, iyi bir havalandırma sisteminin olması gerektiğini belirttiler. Aksi takdirde, iç mekan oksijenini yenilemek için camların düzenli aralıklarla açılmasını önerdiler. Bununla birlikte, insan gözlerinin egzersiz yapan organlar olduğunu, gözlerdeki kasların bilgisayar ekranına uzun süre baktıktan sonra gerginleşeceğini ve yorgunluk hissinin artacağını aktardılar. Bunun için pencereden dışarı önce uzaktaki, daha sonra yakındaki ve sonra tekrar uzaktaki bir şeye odaklanarak göz kaslarına egzersiz yaptırmanın önemli olduğunu vurguladılar. Gün ışığına maruz kalmanın melatonin hormonunu düzenlemede rolü olduğunu, gün ışığı alarak gün boyunca uyanık kalmak ve iyi bir gece uykusu çekmenin kolaylaşacağını söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Richard Webb and Yvaine Ye. Winning at work: How to avoid getting sick in the Office, New Scientist 8 January 2019.

Vitamin D Eksikliği Beyni Nasıl Etkiliyor?

19 Haziran 2019

İnsan ve hayvan çalışmalarından elde edilen kanıtların birleştirilmesi sonucunda, D vitamini eksikliği ile bilişsel bozulma arasındaki ilişkiyi destekleyen veriler ortaya çıkmıştır. Bu alanda yapılan önceki çalışmalar, hipokampal hacmin, D vitamini eksikliği olan yetişkinlerde ve şizofreni gibi bir dizi rahatsızlıkta azaldığını göstermiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, erişkin D vitamini eksikliğinin hipokampal bağımlı mekansal öğrenme ve sağlıklı yetişkin farelerde hipokampal hacim ve bağlanabilirlik üzerindeki etkisi incelendi. On haftalık erkek BALB/c farelerine en az 10 hafta boyunca bir kontrol (D vitamini 1500 IU/kg) veya D vitamini tüketilmiş (vitamin D 0 IU/kg) diyet uygulandı. Fareler daha sonra aktif yer önleme (APA) ve kas ve motor koordinasyon testleri (rotarod ve kavrama kuvveti) kullanılarak hipokampal bağımlı mekansal öğrenme gibi bir dizi parametre açısından test edildi. Fareler perfüze edildi ve 16.4 T MRI tarayıcı kullanarak ex vivo yapısal ve difüzyon ağırlıklı görüntüler elde etmek için beyinleri toplandı. Ayrıca çeşitli beyin bölgelerindeki perineron ağları (PNN'ler) ve parvalbümin (PV) internöronlarını ölçmek için immünohistokimya incelemeleri yapıldı.

Kötü Bağlantılar

Erişkin D vitamini eksikliği olan fareler, APA'daki şok bölgesine girmek için kontrol farelerine kıyasla daha düşük bir gecikme süresine sahipti. Araştırmacılar bu durumun hipokampal bağımlı mekansal öğrenmeyi engellediğini belirttiler. Öte yandan iki grup arasında rotarod veya kavrama kuvveti açısından hiçbir fark yoktu. Yine araştırmacılara göre bu durum da erişkin D vitamini eksikliğinin kas veya motor koordinasyon üzerinde bir etkisi olmadığını göstermekteydi. Erişkin D vitamini eksikliğinin hipokampal volüm üzerinde bir etkisi yoktu. Bununla birlikte, erişkin D vitamini eksikliği olan fareler, 29 düğüm arasında anormal konektomlara sahip olan sağ hipokampüste merkezli bozulmuş bir ağ yapısı sergilemişti. Araştırmacılar PNN pozitif hücrelerinde bir azalma tespit ettiler, ancak hipokampüste odaklanan PV'de değişiklik görülmedi.

Bilim insanları, yaptıkları bu yeni araştırma ile sağlıklı yetişkin farelerde D vitamini eksikliğinin hipokampal bağımlı öğrenme ve hafıza oluşumunda önemli bir rol oynayabileceğini gösteren çarpıcı kanıtlar sunduklarını belirttiler ve mekansal öğrenme bozukluklarının, sağ hipokampal yapısal bağlantı bozulmasından kaynaklanabileceğini ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Al-Amin MM et al. Adult vitamin D deficiency disrupts hippocampal-dependent learning and structural brain connectivity in BALB/c mice. Brain Struct Funct. 2019 Feb 2.

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Bazı Ebeveyn Davranışları Bebek Beyinlerini Öfkeli Tonlara Ayarlayabilir

18 Haziran 2019

Yeni bir çalışma, bebekleriyle etkileşime girerken çok kontrolcü davranan ebeveynlerin, bebeklerinin öfkeli seslere uyum sağlama olasılığını arttırabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar, daha “yönlendirici” ebeveynlik uygulayan anne ve babaları olan bebeklerde, öfkeli seslerin kayıtlarını duyduklarında, duygusal seslendirmelerin işlenmesinde yer alan beynin bir alanının, daha sert yanıt verdiğini buldular.

 Araştırmacılar, “yönlendirici” ebeveynliği, "bir ebeveynin, bebeğin oyun veya iletişime katılımını kontrol eden ya da kısıtlayan şekillerde yorum yapma eğilimi" şeklinde tanımladırlar. Bu tür davranışların hafif ancak tutarlı bir model olabileceğini ve ses içerebileceğini veya içermeyebileceğini söylediler. Bu tür davranışlara, küçük ama yinelenen, bir bebeğin yüzüne bir oyuncağı yakın tutarak araya girme veya bebeğin dikkatini çekmek için art arda seslenmeyi örnek gösterdiler. İnsanların bu tür ebeveynlik tarzını ne sıklıkta uyguladığının önemli olduğunu aktardılar. Yönerge tarzını kullanan ebeveynlerin bunu günlük yaşamda sürekli yaptıklarını ve aynı zamanda bebeklerinde 'arzu edilen' davranış olarak gördüklerini ortaya çıkarmak için negatif sesli duyguları ifade etmekte daha hızlı olabileceklerini söylediler.

Araştırmacılar çalışmalarına 29 anne-baba çifti ve bebeklerini dahil ettiler. Anneler ve 6 aylık bebekleri oyun seansları sırasında izlediler ve annelere taleplerin, izinsiz müdahalelerin veya eleştirel yorumların ne sıklıkta gerçekleştiği konusunda puan verdiler.

Tüm Yönlendirici Davranışlar Kötü Değil

Araştırmacılar annelerden bebeklerini kucaklarında tutmalarını istediler. Daha sonra önceden kaydedilmiş, öfkeli, mutlu ya da tarafsız olan, konuşma dışı seslendirmeler çalındı. Araştırmada MR'lar gürültülü ve rahatsız edici olduğu için bebeklerin beyinlerinin incelenmesi için farklı bir teknoloji kullanıldı. Beynin kortikal bölgelerine kan akışını ölçen Fonksiyonel Yakın Kızılötesi Spektroskopisi olarak bilinen teknik ile bebekler rahatsız edilmeden görüntüleme yapıldı. Bu cihaz güvenli ve taşınabilirdi ve bebeğin kafasına yerleştirilmiş küçük bir başlık gibi görünüyordu.

Araştırma, bebek beyinlerinin, ebeveynleri daha “müdahaleci ve talepkar” olduğunda öfkeli seslere daha güçlü yanıtlar verdiğini gösterdi. Araştırmacılar bu çalışmanın amacının tüm “yönlendirici” ebeveynliklerin kötü olduğunu kanıtlamak olarak yorumlamaması gerektiğine dikkat çektiler. Yönlendiriciliğin gerekli olduğu zamanlar da olduğunu ve yönlendiriciliğin sadece kontrol ile ilgili değil, aynı zamanda yapı ve yön sağlama ile ilgili olduğunu da belirttiler. Burada önemli olanın bu tarzın süreklilik arz edip etmemesi olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen Zhao, Georgia Chronaki, Ingo Schiessl, Ming Wai Wan, Kathryn M. Abel. Is infant neural sensitivity to vocal emotion associated with mother-infant relational experience?, PLoS ONE 14(2): e0212205.

30 Dakikalık Bir Yürüyüş Kan Basıncını İlaç Kadar Azaltabilir

18 Haziran 2019

Egzersizin kardiyovasküler sağlık için faydalı etkileri olduğu artık herkesçe bilinmektedir ve hipertansiyon ve hiperlipidemi tedavisinde ilaçların yanı sıra egzersiz de önerilmektedir. 

Yapılan yeni bir çalışmada, her sabah 30 dakikalık egzersiz yapmanın, günün geri kalanında kan basıncını düşürücü ilaçlar kadar etkili olabileceği gösterildi. Araştırmacılar, her sabah kısa bir koşu bandı yürüyüşünün uzun süreli etkilere sahip olduğunu ve bu sabah yürüyüşleri sayesinde günün ilerleyen saatlerinde yapılan kısa yürüyüşlerden daha fazla faydalanıldığını tespit ettiler.

Çalışmaya, 55 ve 80 yaşları arasında 35 kadın ve 32 erkek dahil edildi. Katılımcıların her birinden, rastgele olarak, aralarında en az altı gün olmak üzere üç farklı günlük plan izlemeleri istendi.

İlk plan 8 saat boyunca kesintisiz oturmayı içeriyordu. İkinci plan 1 saatlik oturma sonrası bir koşu bandı egzersizinde orta şiddette 30 dakikalık yürüme ve ardından 6,5 saat oturma süresinden oluşuyordu. Son plan 30 dakikalık koşu bandı yürüyüşünden önce 1 saat oturma ve ardından her 30 dakikada bir 3 dakika hafif yoğunlukta yürüyüş içeren 6,5 saatlik oturuştan oluşuyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarını standartlaştırmak için bu planları bir laboratuvarda gerçekleştirdiler ve kadınlar ile erkekler çalışmadan önceki akşam ve sabah aynı yemekleri yediler.

30 Dakikalık Yürüyüş Riskleri Azaltıyor

Araştırmacılar, egzersiz planlarında yer alan kadın ve erkeklerde, egzersiz yapmadıkları zamana kıyasla tansiyonun düşük olduğunu tespit ettiler. Etki özellikle, kalp atışları arasında kalp dinlenmedeyken kan damarlarındaki basıncı ölçen diyastolik kan basıncından ziyade, kalp atışları sırasında kan damarlarındaki basıncı ölçen ve kardiyak arrest gibi kalp problemlerinin daha güçlü bir tahmincisi olan sistolik kan basıncı ile görüldü.  Kadınlar ayrıca, gün boyunca 3 dakikalık kısa yürüyüşlere katılırlarsa ekstra etkiler gördüler, ancak erkekler için bu etki daha küçüktü.

Araştırmacılar bu cinsiyet farkını, egzersizin değişen adrenalin yanıtları ve çalışmadaki tüm kadınların menopoz sonrasında olmaları ve dolayısıyla kalp-damar hastalıkları riski açısından yüksek olmaları nedenleriyle açıkladılar. Hem erkekler hem de kadınlar için, egzersiz sonrası ortalama sistolik kan basıncındaki azalma ve oturma sırasındaki düşüşlerin büyüklüğünün, bu popülasyondaki kalp hastalığı ve felç nedeniyle ölüm riskini azaltmak için hipertansiyon önleyici ilaçlardan beklenenlere yaklaştığını belirttiler.

Yaptıkları çalışmanın, düzenli fiziksel aktivitenin kan basıncını düşürmeye ve kalp krizi ve felç riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteren çok sayıda kanıtı desteklediğini aktardılar. Sabahları 30 dakikalık bir aktivite yapmanın, güne hazırlanmak için harika bir yol olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

M. J. Wheeler et al. Effect of Morning Exercise With or Without Breaks in Prolonged Sitting on Blood Pressure in Older Overweight/Obese Adults, Hypertension. 2019;73:859–867.

Sağlık Hizmetlerinde Giyilebilir Teknolojinin Yükselişi

17 Haziran 2019

Cerrahi operasyonlardan sonra ambulatuvar durumun önemli olduğu, komplikasyonları ve hastane kalış sürelerini azaltarak başarılı sonuçlara yönelik yüksek bir değeri temsil ettiği bilinmektedir. Buna rağmen, bugüne kadar ambulatuar durumu ve zindeliği değerlendirmek için kötü ölçütlere güvenilmiş ve elektif cerrahi öncesi yapılandırılmış “ön rehabilitasyon” adına çok az şey yapılmıştır. Ameliyat sonrası hasta ambulasyonun değerlendirilmesi kesin değildir, sıklıkla hasta raporuna dayanır.

Yapılan yeni bir araştırmada, giyilebilir aktivite izleme cihazlarının,  büyük bir ameliyattan sonra hastaların ambulasyonunu doğru bir şekilde değerlendirebildikleri ve artan adım sayılarının, azalmış hasta yatış süresiyle ilişkili olduğu gösterildi. Büyük ameliyatlar geçiren 100 hasta üzerinde yapılan çalışmada ameliyat sonrası ambulasyonu ölçmek için aktivite monitörleri kullanıldı.

Los Angeles'taki Cedars Sinai Tıp Merkezi'nden araştırmacılar, 2016-2017 yıllarında merkezlerinde akciğer lobektomi, gastrik bypass, kalça protezi, robotik sistektomi, açık kolektomi, karın histerektomi, kol gastrektomi, laparoskopik kolektomi gibi majör cerrahi uygulanan 100 hastaya Fitbit Charges verdiler.

1000 Adımın Üstü Daha Fazla Azalmış Risk ile İlişkili Değil

Ameliyattan sonraki ilk gün hastalar arasında 0 ila 7.698 arasında değişen adım sayıları vardı. 1000 kadar adımın, uzun süreli hastane kalış süresinin daha düşük olması ihtimaliyle ilişkili olduğunu ve dolayısıyla uzun süreli kalış riski taşıyan hastaları tanımlayabildiğini gösterdiler. Ortalama kalış süresi 4 gündü. Bir hastanın günde attığı her 100 adımda, operasyona bağlı uzun süreli yatışa sahip olma riski %3,7 düştü. 1000'in üzerindeki adım sayıları, daha fazla azalmış risk ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar, hastaların ameliyat sonrası adımları üzerinde çalışırken, izleyebilecekleri yürüyüş yollarını da ölçtüler ve hatta hastanede adım sayıları ile ilgili ek bilgi sağlayan bir uygulama bile yarattılar.

Araştırmacılar, çalışmaları ile büyük bir ameliyattan sonra bir hastanın atması gereken adım sayısı için iyi bir kanıta dayalı hedef ortaya koyduklarını ve bu hedefin günde 1000 adım olduğunu belirttiler.  Bu bulguların, hastane yatış sürelerini belirleyebilecek olması nedeniyle önemli olduğunu aktardılar. Ayrıca bu giyilebilir aktivite monitörlerinin şimdi kolayca temin edilebilir ve ucuz olmalarıyla erişimlerinin kolaylaştığını vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Thomas M. Krummel. The Rise of Wearable Technology in Health Care, JAMA Netw Open. 2019;2(2):e187672.

Egzersiz Düzeyi Arttıkça Ölüm Riski Azalıyor

14 Haziran 2019

Yaşlı bireyler kohortunda yürütülmekte olan geniş kapsamlı bir ABD kanser önleme çalışmasından elde edilen verilere göre düzenli yürüyüş, formda kalmak için önerilen minimum seviyenin altında olsa bile, hareketsiz bireylerle kıyaslandığında tüm nedenlere bağlı mortalitede azalma ile ilişkili bulundu.

Çalışmanın baş yazarı Amerikan Kanser Birliği’nden Dr. Alpa Patel; “Pek çok insan egzersize başlamayı korkutucu buluyor. Tempolu koşuya ya da yoğun bir şeyler yapmaya mecbur olduklarını düşünüyorlar. Öte yandan yürüyüş basit, ücretsiz ve eğitim gerektirmeyen bir spor olarak yaşlanmakta olan nüfus için ideal bir aktivitedir.” şeklinde konuştu. Ekibin çalışması, 19 Ekim'de Amerikan Önleyici Tıp Dergisi'nde çevrimiçi olarak yayınlandı.

ABD'nin çeşitli rehberleri yetişkinlerin haftada 150 dakikadan fazla orta yoğunluğa veya 75 dakika boyunca şiddetli yoğunluğa sahip fiziksel aktivite yapmasını önermektedir ve bu süreler minimum süreler olarak belirtilmektedir. Ancak yapılan bu yeni çalışma, haftada 120 dakikalık veya daha az bile olsa yürüyüşün yaşam süresi açısından olumlu etkilerini gözler önüne sermiştir. Başka bir deyişle, yetişkinler için belirlenmiş asgari hedeflerin altında sürelerde spor da sağlığa oldukça yararlıdır.

Bu yürüyüşün tanımına dikkat çeken Dr.Patel, “Çok zorlayıcı yürüyüşten söz etmiyoruz, ancak markette alışveriş arabasıyla turlamaktan da bahsetmiyoruz. Tam olarak anlatmak istediğimiz, nefes alış verişinizde bir miktar artış hissetmenizi sağlayacak ve 1,5 kilometrelik mesafeyi 20 dakikanın altında katetmenizi sağlayacak hızdaki tempolu yürüyüş. Bu tempodaki bir yürüyüş aslında orta yoğunlukta bir aktivitedir ve insanlar bunun farkında değiller.” sözlerini kullandı.

Yürüyüş, Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen en yaygın fiziksel aktivite türüdür ve kalp hastalığı, diyabet, meme ve kolon kanserleri için düşük riskle ilişkilendirilmiştir. Fakat bu yeni çalışma, yaşlı kadın ve erkeklerde ölüm oranıyla ilgili olarak yalnızca yürüyüşü (diğer etkinliklerden ayrılmış) inceleyen ilk çalışmadır.

Bunu yapmak için, Dr. Patel ve arkadaşları, ankete katılan Kanser Önleme Çalışması II Beslenme Kohortuna kayıtlı 62.000'den fazla erkek ve 77.000 kadın hakkındaki verileri inceledi ve çalışmanın birincil sonlanım noktası, 1999-2013 yılları arasında herhangi bir sebepten ölümdü. Katılımcıların 1999 yılında yaş ortalaması erkekler için 71, kadınlar için 69 idi. Çalışmada, erkeklerin %5,8'i ve kadınların %6,6'sı çalışmanın başlangıcında (1999) günlük hayatlarında orta ya da yoğun fiziksel aktivitede bulunmadıklarını bildirdiler. Bu "inaktif" bireylerin erken ölüm riskleri, önerilen egzersiz seviyelerinden az bile olsa bir miktar yürüyüş yapanlara kıyasla %26 daha fazlaydı.

Ayrıca daha fazla yürüyüş, tüm sebepler göz önüne alındığında bile daha düşük ölüm riski ile ilişkiliydi. Dr. Patel, önerilen egzersiz seviyesinde ya da daha fazla egzersiz yapanların, bu seviyenin altında yürüyüş yapanlardan %20 daha düşük mortalite riski olduğunu belirtti. Çok değişkenli analizlerin sigara, obezite ve kronik hastalıklar dahil olmak üzere diğer risk faktörleri için ayarlanmış olduğunu hatırlatan Dr. Patel, sonuçların gösterdiği üzere yürüyüş miktarı arttıkça mortalite riskinin azaldığının, az da olsa yürüyüş yapmanın kritik olduğunun ve hareketsizliğin aslında en kötüsü olduğunun altını çizdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Alpa V. Patel et.Al. Walking in Relation to Mortality in a Large Prospective Cohort of Older U.S. Adults, American Journal of Preventive Medicine, January 2018 Volume 54, Issue 1, Pages 10–19a

Yatan Hastaya Grip Aşısı Uygulaması Güvenli Mi?

14 Haziran 2019

Yeni ve geniş kapsamlı bir çalışmaya göre hastanede yatış sırasında grip aşısı olan hastalarda, aşı olmayan hastalardan daha fazla ateş ve benzeri semptomlar görülmediği gibi, ekstra doktor muayenesine de ihtiyaç duyulmuyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl grip aşısı olmaları önerilse de pek çok insan düzenli biçimde aşılarını olmamakta, doktorlar da hastanede yatmakta olan hastalarına ekstra komplikasyonlara yol açabileceği endişesiyle aşı önermekten çekinmektedirler.

Bu çalışmada üç ardışık grip sezonunda hastanede yatan 255.737 hastayı içeren toplam 290.149 kişi incelendi. Hastaların yaklaşık yarısı hastaneye yatmadan önce grip aşısı olmuşlardı. %16’sı ise hastanede yattığı süre içerisinde aşılandı. %27’lik bir grup hiç aşılanmazken, geri kalan hastalar da hastaneden çıktıktan sonra aşılandı.

Araştırmacılar, hastanede aşılanan grup ile diğer gruplar arasında yüksek ateş riski, tekrarlayan hastaneye yatış, taburcu olduktan sonraki 1 haftada poliklinik ziyareti gibi parametreler açısından anlamlı bir fark bulunmadığını gözlemlediler. Çalışmanın baş yazarı Sara Tartof, “Hastanede yatmakta olan kişi oldukça hassas bir sağlık durumu içerisindedir. Doktorlar da bu hassas durumdaki hastaların daha komplike hale gelmesinden çekinmektedirler. Ancak çalışmamız böyle bir endişeye gerek olmadığını gösterdi.” şeklinde konuştu.

Amerikan Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, 6 yaşından büyük tüm vatandaşlarına yılda bir kez, tercihen Ekim ayı sonunda grip aşısı olmalarını önermektedir. Ancak Amerikalıların ancak yarısı bu öneriyi dikkate almaktadır.

Toronto Üniversitesi’nden Dr. Kevin Schwartz “Yıllık grip aşısının, ciddi sağlık problemleri olanlar da dahil olmak üzere çoğu birey için güvenli ve iyi tolere edilen bir önlem olduğu çalışmalarla kanıtlanmıştır. Gripten ve ilişkili semptomplardan hem kendinizi hem de yakınlarınızı korumanın en etkin yolu aşıdır. Bu çalışma, hastanede yatan ve daha önce aşılanmamış olan hastaların hastanede aşılanabileceklerini hatırlatan güzel bir çalışmadır.” ifadelerinde bulundu.

Literatür talep et

Referanslar :

Safety of Influenza Vaccination Administered During Hospitalization, Sara Y. Tartof doi.org/10.1016/j.mayocp.2018.11.024

Diyabet, İlerlemiş Agresif Meme Kanseri Riskiyle İlişkili Mi?

13 Haziran 2019

Tip 2 diyabet, obezite ve yaşlanma ile ilişkilidir ve vücudun, kan şekerini enerjiye dönüştürmek için insülin hormonunu uygun bir şekilde kullanamadığı veya üretemediği zaman ortaya çıkar. Hastalık tedavi edilmezse körlük, böbrek yetmezliği, sinir hasarı ve amputasyonlar gibi komplikasyonlara neden olabilir.

Tip 2 diyabetli birçok kişi semptomlarını, kan şekerini düşürmeye yardımcı olmak için tasarlanmış reçeteli ilaçlar ve daha sağlıklı yiyecekler yemek ve daha sık egzersiz yapmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol edebilir. Bu hastaların bazılarının, kan şekerlerini düzenlemeye yardımcı olmak için insülin enjekte etmesi gerekir. Daha önce yapılan bazı araştırmalar, tip 2 diyabetli kadınlarda insülin kullanımını artan meme kanseri riskiyle ilişkilendirmiştir, ancak sonuçlar karışıktır ve kadınların geliştirdiği tümörlerin kesin tipleri hakkında ayrıntılı bilgilerden yoksundur.

Yapılan yeni bir çalışmada tip 2 diyabetli kadınların meme kanseri için daha ileri bir aşama geliştirip geliştirmediği ve insülin ile tedavinin spesifik meme kanseri özellikleriyle ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Bu vaka kontrol çalışması için, 2002-2014 arasında tanı konmuş meme kanseri olan kadınlar, Hollanda Kanser Kayıt Defteri-PHARMO Veri Tabanı Ağı (N = 33.377) arasından seçildi. Tip 2 diyabet, meme kanseri tanısından önce iki veya daha fazla insulin dışı kan glukoz düşürücü ilaç kullanımı olarak tanımlandı. Tip 2 diyabetli kadınlar diyabetsiz kadınlarla eşleştirildi. Tip 2 diyabetli kadınlar arasında insülin kullanıcıları ve sigara içmeyenler karşılaştırıldı. TNM sınıflaması (tümör büyüklüğü, lenf nodu durumu, metastaz), morfoloji, evre, östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 ve moleküler alt tip dahil olmak üzere Tip 2 diyabet / insülin ve meme kanseri özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırmak için çok değişkenli sıralı lojistik regresyon kullanıldı.

Tip 2 Diyabetli Hastalarda İnsülin Kullanmak Fark Yaratmıyor

Araştırmacılar Tip 2 diyabetli kadınların (n = 1.567) diyabetli olmayan kadınlardan (n = 6.267), progesteron reseptörü negatif meme tümörü ile daha az sıklıkla olsa da daha ileri bir tümör evresi ve daha yüksek dereceli bir tanı ile daha sık teşhis edildi. Diğer meme kanseri özellikleri için bir ilişki bulunamadı. İnsülin kullanan Tip 2 diyabetli kadınlarda (n = 388), insülin kullanmayan Tip 2 diyabetli kadınlara kıyasla (n = 1.179) farklı meme kanseri özellikleri saptanmadı.

Araştırmacılar, Tip 2 diyabetli kadınların diyabetsiz kadınlardan daha agresif bir tip meme kanseri teşhisi riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Reçete edilen ilaçları almanın ve kilo vermek için yaşam tarzı değişiklikleri yapmanın yanı sıra, şeker hastalarının düzenli tarama mamogramları aldığından da emin olunması gerektiğini ve göğüslerinde ağrı veya şişlik tespit ettiklerinde derhal tıbbi yardım almaları gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. A. Overbeek et al. Type 2 Diabetes, but Not Insulin (Analog) Treatment, Is Associated With More Advanced Stages of Breast Cancer: A National Linkage of Cancer and Pharmacy Registries, Diabetes Care 2019 Mar; 42(3): 434-442.

Çocuklukta Obezite Kemik Yoğunluğunu Etkiliyor

12 Haziran 2019

Kesitsel bir çalışmanın sonuçlarına göre, abdominal yağlanması yüksek olan çocukların, alansal kemik mineral dansitesi (BMD) Z-skorlarının anlamlı ölçüde düşük olduğu gösterildi.

Harvard Tıp Okulu’ndan Lisa B. Rokoff “Büyük bir ABD çocuk topluluğu olan Viva Projesi'nde, en yüksek santral yağ kütlesine sahip çocuklarda olmak üzere santral yağlanma ile düşük kemik mineral dansitesi arasında bir ilişki tespit ettik. Bu bulgu ilginçti, çünkü elimizdeki veriler hangi seviyede abdominal yağ dokusunun metabolik olarak aktif olduğu ve kemik gelişimini olumsuz yönde etkilediği konusunda bir eşik belirlememize yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.

Çocuklarda yüksek kas kütlesi, yüksek kemik mineral dansitesi (BMD) ile ilişkilidir. Ancak yağ kütlesi ile BMD arasındaki ilişki bu kadar açık değildir.

Rokoff ve arkadaşları, toplam vücut ağırlığı ve total yağ bileşeni ile alansal kemik mineral dansitesi (aBMD) Z-skorları arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla, ortanca yaşı 7,7 olan 876 çocuğun andropometrik ölçümlerini ve çift enerjili x-ışını absorpsiyometri (DXA) sonuçlarını incelediler.

Daha yüksek toplam vücut ağırlığı ve yüksek yağsız kütleye sahip çocuklar, daha düşük toplam vücut ağırlığı ve yağsız kütleye sahip olanlara göre daha yüksek aBMD Z-skorlarına sahipti.

Yağsız kütle sabit tutulduğunda; daha yüksek total yağ kütlesi, yağ kütlesi 85 persantilin altındaki çocuklarda daha yüksek aBMD Z-skoru ile ilişkiliyken, yağ kütlesi 85 persantilin üzerindeki çocuklarda daha düşük aBMD Z-skoru ile ilişkiliydi.

En yüksek yağ kütlesine sahip çocuklardaki bu daha yüksek yağ kütlesi ile düşük aBMD Z-skoru arasındaki ilişki, vücudun diğer bölgelerindeki yağ dokudan ziyade abdominal yağlanma ile ilişkilendirildi.

Veriler çocukların ırk ve etnisitelerine göre stratifiye edildiğinde, yağ doku ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişki değişmezken, beyaz çocuklarda 85 persantil olarak izlenen eşik, siyah çocuklarda 70 persantil, diğer ırk/etnisitedeki çocuklarda ise 90 persantil olarak gözlemlendi.

Rokoff, "Bulgularımız, çocukluğun erken evrelerinde, abdominal adipozitenin kemik sağlığını olumsuz yönde etkileyebileceğini gösteriyor.” dedi ve ekledi; “Kardiyometabolik sağlığı olumsuz etkilediği bilinen aşırı karın yağlanmasının aynı zamanda düşük kemik mineral dansitesi için de bir risk faktörü olduğunu söyleyebiliriz."

Literatür talep et

Referanslar :

Bone, Volume 121, April 2019, Pages 9-15 Body composition and bone mineral density in childhood, Lisa B.Rokoff at al.

Menopozda Uyku Bozukluğunun Tedavisi Depresyonu Önlüyor

12 Haziran 2019

Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre menopoz süresince uykusuzluk tedavisi gören kadınların, diğer kadınlara göre daha az depresyon semptomu geliştirdiği gözlendi.

Araştırmacılar uykusuzluk öyküsü olan menopozdaki 117 kadını randomize olarak 3 gruba dağıttı. Birinci grup uykusuzluk için bilişsel davranışçı terapi alırken ikinci grup uyku kısıtlama terapisi aldı. Üçüncü gruba ise sadece uyku hijyeni, uykuya dalmayı ve uykuyu sürdürmeyi kolaylaştıran alışkanlıklar hakkında eğitim verildi.

Hastaların toplam %4,3’ünde orta-şiddetli depresyon mevcuttu. Birinci ve ikinci gruplara uygulanan terapiler depresyon semptomlarında iyileşme sağlarken, sadece uyku hijyeni eğitimi alan kadınlarda böyle bir iyileşme gözlenmedi.

Michigan’daki Henry Ford Sağlık Sistemi’nden Christopher Drake, “ Menopozla ilişkili uykusuzluk tedavisinde bilişsel davranışçı tedaviyi mutlaka göz önünde bulundurmalıyız. Depresyon semptomlarının menopozda uyku bozukluklarına sıklıkla eşlik ettiğini düşündüğümüzde, bu tedavinin depresyon semptomlarını hafifleterek hastaya ek yarar sağladığını unutmamalıyız. Umarım bir gün depresyon henüz yeni gelişiyorken ya da çok hafifken uykusuzluk semptomlarını hedef alarak depresyon ortaya çıkmadan önüne geçebiliriz.” şeklinde konuştu.

Çalışmada bilişsel davranışçı terapi alan kadınlar, davranışsal uyku tıbbı alanındaki bir uzman ile 6 yüz yüze görüşme tamamladılar. Uyku kısıtlama terapisi daha kısaydı ve 2 yüz yüze seans ve 3 telefon görüşmesinden oluşuyordu. Kontrol grubundaki kadınlar ise, uyku hijyeni, gece rutinleri, uykunun sağlık problemleri ve yaşam tarzı ile ilişkisi gibi konularda ipuçları içeren toplam 6 adet haftalık mail aldılar.

Sleep Medicine dergisinde online yayınlanan makaleye göre bilişsel davranışçı terapi ile uykusuzluk tedavisi gören kadınlar, bu tedaviden çok kısa süre sonra ruhsal bozukluk semptomlarında orta- yüksek seviyelerde düzelme rapor ettiler. Uyku kısıtlama terapisi gören kadınlarda da ruhsal bozukluk semptomlarında orta seviyede iyileşme gözlenirken, bu düzelme ancak tedavi bitiminden 6 ay sonra meydana geldi.

Çalışmanın bir kısıtlayıcı faktörü, majör depresyon tanılı kadınların çalışmanın dışında tutulmasıydı. Bu nedenle bu kadınlarda uykusuzluk tedavisinin depresyon semptomlarını nasıl etkileyeceği belirsizliğini korumaktadır.

Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Mary Jane Minkin, “Uyku bozukluğu tedavisinde bilişsel davranışçı terapinin yararını görmek güzel bir gelişme. Bu yöntem değerli bir tamamlayıcı tedavi olabilir. Ancak hekimler hormon tedavisinin potansiyel rolünü asla ihmal etmemeliler.” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

David A.Kalmbach et al. Sleep Medicine Volume 55, March 2019, Pages 124-134

Cerrahi Girişim Sonrası Günde Kaç Adım Yürümek Gerekir?

11 Haziran 2019

JAMA’da yayınlanan yeni bir araştırmaya göre giyilebilir aktivite takip cihazları major cerrahi girişimlerden sonra hastaların hareketliliğini ve yürüyüşleri sırasında attıkları adım sayılarını izlemede oldukça etkili bir yöntem olarak değerlendirildi ve bu cihazların kullanımı ortalama hastanede yatış süresinde azalma ile ilişkili bulundu.

Çalışmanın baş yazarı Los Angeles’taki Cedars Sinai Tıp Merkezi’nden Dr. Timothy J. Daskivich, “Artık bir hastanın major cerrahi sonrası günde kaç adım yürümesi gerektiğine dair elimizde kanıta dayalı güçlü bir veri mevcut; bu hastaların günde 1000 adım yürümeleri gerekiyor. Bu sayıdaki birkaç yüz adımlık farklılıklar, hastanın hastaneden daha erken ya da daha geç taburcu edilebilmesini sağlıyor.” şeklinde konuştu.

Hastalar ameliyat sonrasında ne kadar erken yürümeye başlar ve ne kadar çok yürürlerse iyileşme ve hastaneden çıkış sürelerinin o kadar kısa olacağı konusunda tüm doktorlar hemfikir olmakla birlikte, doktorların hastaları için yürüyüş önerileri genellikle kesin süre ve adım sayısı belirtmekten uzak olmakta, hasta için spesifik bir yürüyüş hedefi verilmemektedir. Yürüyüş miktarının değerlendirmesi de yine kesinlikten uzak kalmakta, sadece hastanın beyanına dayanmaktadır.

Çalışmada lobektomi, gastrik by-pass, kalça protezi, kolektomi, abdominal histerektomi gibi major cerrahi girişim geçiren 100 hastaya Fitbit Charges modeli cihazlar verildi. Medyan hastanede yatış süresi 4 gündü. Toplamda ve ayrı ayrı her operasyon sonrasında günde 1000 adıma kadar artan her adım, uzayan hastanede yatış süresi riskinde azalma ile ilişkili bulundu. Atılan her 100 adımda hastanın geçirdiği operasyonla ilişkili olarak hastanede yatış süresinin uzama riski %3,7 azalıyordu. Günde 1000 adımdan daha fazla yürüyüş ise daha düşük risk ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar ayrıca hastalar arasında ilk gün atılan adım sayısında 0 ile 7698 arasında değişen büyük farklılıklar gözlemledi. Daskivich, “Cerrahlar genellikle hastalarının az ya da çok yürüdüğünü söyleyebiliyorlardı, ancak hastaların adım sayıları arasında ciddi farklar mevcuttu. Örneğin yataktan çıkıp sandalyeye oturmasına müsaade edilen hastaların adım sayıları 0 ila 1803 arasında değişiyordu” dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Association of Wearable Activity Monitors With Assessment of Daily Ambulation and Length of Stay Among Patients Undergoing Major Surgery JAMA Netw Open. 2019;2(2):e187673

Tip 2 Diyabet, Erektil Disfonksiyona Mı Neden Oluyor?

11 Haziran 2019

Erektil disfonksiyon, 60 yaşın üzerinde erkeklerin %20'sinden fazlasını etkileyen yaygın bir rahatsızlık olmasına rağmen günümüzde bu hastalığın genetik yapısı hakkında çok az şey bilinmektedir. Erektil disfonksiyon ve tip 2 diyabeti ilişkilendiren gözlemsel kanıtlar mevcuttur, ancak şimdiye kadar tip 2 diyabet yatkınlığının erektil disfonksiyona neden olduğunu gösteren kesin kanıtlar bulunmamıştır.

Gelişmiş glukoz kontrolünün bir sonucu olarak erektil disfonksiyonun ortaya çıktığı çok az sayıda klinik diyabet araştırmasında bildirmiştir. Bu durum, diyabet tedavisinin erektil disfonksiyon riski üzerinde bir etkisinin olup olmayacağı üzerine çıkarılabilecek sonuçları sınırlar.

Exeter Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi öncülüğünde yapılan yeni bir araştırmada, erektil disfonksiyon ve diyabet arasındaki bağlantı tekrar incelendi. Araştırmacılar, 223.805 Avrupalı erkek arasından 6.175 vaka deneğinde erektil disfonksiyonun genom çapında ilişki çalışmasını yaptılar ve MCHR2 ve SIM1 arasında 6q16.3'te bir lokus tespit ettiler (kurşun varyantı rs57989773, veya C-allel başına 1,20). Silikoz analizinde, SIM1'in hipotalamik düzensizlik yoluyla erektil disfonksiyon riski sağladığını buldular. SIM1 ve erektil disfonksiyon riski arasındaki Mendelian randomizasyonu, tip 2 diyabetin genetik riskinin erektil disfonksiyonun bir nedeni olduğunu kanıtlıyordu (1 log birim başına 1 ve 11 birim başına daha yüksek tip 2 diyabet riski).

Çalışma İngiltere Biobank, Tartu Üniversitesi'ndeki Estonya Genom Merkezi kohortu ve yatan hastaları baz alan Partners HealthCare Biobank'tan elde edilen verilerle gerçekleştirildi. Son teknoloji genetik analizleri kullanan araştırmacılar, diyabet ve vücut ağırlığı dahil olmak üzere farklı parametreler arasındaki karmaşık ilişkileri her zamankinden daha derine inerek incelediler. Tip 2 diyabete genetik yatkınlığa sahip olmanın, erektil disfonksiyonla bağlantılı olduğunu buldular.

Diyabet ve “Komplikasyonları” Önlenebilir

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, erektil disfonksiyonun genetik bir nedeni olduğuna dair son bulguları desteklediğini ve daha sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmenin riski azaltmaya yardımcı olabileceğini belirttiler. Bulguların biyolojik dayanaklara ve erektil disfonksiyonun nedenlerine dair içgörü sağladığını ve bu ortak hastalık için gelecekteki tedavilerin geliştirilmesine öncelik verilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Bilim insanları, diyabetin önlenebilir olduğu ve gerçekten de son klinik araştırmalarda da gösterildiği gibi kilo kaybı ile diyabetten “remisyon” sağlanabildiği gösterildiği için toplumda yaygın olan bu sorunun erektil disfonksiyon ile ilişkisinin ortaya konmasının daha da önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bovijn et al. GWAS Identifies Risk Locus for Erectile Dysfunction and Implicates Hypothalamic Neurobiology and Diabetes in Etiology. The American Journal of Human Genetics, 2018.

İyi Olacak Çocuk

10 Haziran 2019

2-17 yaş arası infüzyon tedavisi alan Jüvenil İdiyopatik Artrit (JIA) hastalarının tedavi süreçlerinde yol arkadaşı olacak bir sticker yapboz kitabı hazırlandı.

Roche'un koşulsuz katkılarıyla, Çocuk Romatoloji Derneği tarafından oluşturulan bu rengarenk ve eğlenceli kitapla; İnfüzyon tedavisi alan çocukların hastanede geçirdikleri süreyi keyifli hale getirerek, tedavi uyumunu arttırmak ve hastalara ellerini kullanma becerilerinin günden güne ne kadar geliştiğini gösterebilmek amaçlanıyor.

“İyi Olacak Çocuk” yapboz kitabının JIA hastalarının tedavi yolculuklarına destek olmak için Türkiye’deki tüm pediatrik romatoloji kliniklerine ulaştırılması hedefleniyor

 

Bronşiolitte Uygunsuz Antibiyotik Kullanımı

10 Haziran 2019

Yapılan araştırmalara göre Amerika Birleşik Devletleri’ndeki acil servislerde akut bronşioliti olan çocuklara uygunsuz antibiyotik uygulanması halen devam ediyor.

Kanada’daki McGill Üniversitesi Sağlık Merkezi’nden Dr. Brett Burstein, “Bronşiolit viral bir enfeksiyondur ve antibiyotik tedavisine ihtiyaç duymadığı gibi yanıt da vermez. Amerikan Pediatri Akademisi’nin tedavi rehberleri de bu hastalık için antibiyotik kullanılmamasını tavsiye etmektedir. Yüksek oranda çocuğun bronşiolit tanısı aldığını ve eşlik eden bir enfeksiyonları olmamasına rağmen antibiyotik ile tedavi edilmeye çalışıldığını, yayınlanan rehberlerden sonraki süreçte de bu eğilimin azalma göstermediğini gözlemliyoruz.” Şeklinde konuştu.

Dr.Burstein’in ekibinin 2007-2015 yılları arasında topladığı verilere göre eşlik eden bakteriyel enfeksiyon bulunmamasına rağmen bronşiolit tanısı konulan çocukların %25,6’sına antibiyotik reçete edildiği belirlenirken, yaklaşık 10 yıllık süreçte bu oranda anlamlı bir değişim izlenmedi.

Çalışma sonuçlarına göre en yaygın reçete edilen antibiyotik grupları %37,9 ile penisilin grubu ve %37,7 ile makrolidlerdi. Dr.Burstein, “En şaşırtıcı olanı ise antibiyotik seçiminde, bu yaş grubunda herhangi bir endikasyonda nadiren ilk seçenek olan makrolidlerin öne çıkmasıydı.” şeklinde konuştu.

Çalışma sonuçlarına göre en fazla antibiyotik reçete edilen yaş grubu 12-23 aylık bebekler olurken, en sık antibiyotik reçetelenen kurumlar eğitim araştırma ya da çocuk hastanesi olmayan sağlık üniteleri idi.

Literatür talep et

Referanslar :

Inappropriate Antibiotic Prescribing for Acute Bronchiolitis in US Emergency Departments, 2007–2015, Journal of the Pediatric Infectious Diseases Society, piy131

Penisilin Alerjisi Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar

07 Haziran 2019

JAMA’da yayınlanan bir raporda penisiline alerjisi olduğu rapor edilen çoğu hastanın aslında bu antibiyotiğe alerjisi olmadığı ve bu hastaların kendileri için en doğru tedaviden mahrum kalabildiği belirtildi. Araştırmacılar, her 10 kişiden birinin tıbbi kayıtlarında penisilin alerjisi bulunduğu, ancak bunların çoğuna çocukluklarında hatalı tanı konulduğu ya da artık alerjilerinin olmadığını belirttiler.

Massachusetts General Hospital’dan Dr.Erica Shenoy, “Penisilin alerjisi tanısı, hastaların antibiyotik opsiyonlarını kısıtlamakta ve sonuç olarak alternatif ve sıklıkla daha az etkin antibiyotikler ile tedavi edilmelerine neden olarak hastaları gereksiz risk altına sokmaktadır. Yaklaşık 32 milyon Amerikalı’nın penisilin alerjisi öyküsü bulunmakta, ancak bunların yaklaşık %95’inin penisiline gerçekten alerjisi bulunmamaktadır. Bir doktor, hastasına penisilin veya türevi antibiyotikler yazamayacağını düşündüğünde genellikle geniş spektrumlu farklı antibiyotiklere yönelir. Bu ilaçlar hastayı tedavi etse dahi maliyeti yüksektir ve sık kullanılmaları direnç riskini arttırır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar, çoğu alerji tanısının çocuklukta muhtemelen virüs kaynaklı kaşıntı ve kızarıklık gibi semptomların alerji lehine yorumlanması ile konulduğunu, gerçekten penisilin alerjisi olanların ise %80'inin 10 yıl aradan sonra alerjik olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade ettiler.

Bir diğer yanılgının alerjinin genetik geçişli olduğu yönündeki kanaat olduğunu belirten araştırmacılara göre, her ne kadar bazı alerji tiplerinde ve ilaç reaksiyonlarında ailesel geçiş söz konusu olsa da, penisilin alerjisi genellikle genetik olarak aktarılmamaktadır.

“Bir hastanın penisilin alerjisinden şüpheleniliyorsa öncelikle cilt prick testi uygulanmalı, sonuç negatif ise penisilinin cilt içerisine uygulandığı intradermal test yapılarak 15-20 dakika sonra gözlenmeli, bu sonuç da negatif ise bir doz oral penisilin verilerek hasta gözlem altında tutulmalıdır.” diyen Amerikan Alerji, Astım ve İmmunoloji Akademisi Başkanı Dr.David Lang, sözlerine şöyle devam etti: “Penisilin alerjisi etiketlerini azaltmak için elimizden geleni yapmamız, daha iyi sağlık sonuçları için oldukça kritiktir.”

Dr.Lang, ayrıca hastalara da daha önceden penisilin alerjisi öyküleri varsa alerjilerinin devam edip etmediğinin incelenmesi için proaktif olmalarını önerdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Kimberly G. Blumenthal et al. JAMA. 2019;321(2):216

Sağlık Örgütü’ne Göre Günümüzün En Önemli 10 Sağlık Tehdidi

05 Haziran 2019

Günümüzde dünyamız birçok sağlık tehdidi ile yüz yüzedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2019 yılında üzerine düşülmesi gereken en önemli 10 tehdidi sıraladı.

DSÖ’nün hazırladığı listenin başını hava kirliliği ve iklim değişikliği çekiyor. DSÖ’ye göre her 10 kişiden 9’u her gün kirli hava soluyor ve hava kirliliği her gün 7 milyon insanın kanser, inme, kalp ve akciğer hastalıkları gibi nedenlerle erken ölümüne neden oluyor.

Hava kirliliğinin en önemli nedeni olan fosil yakıt tüketimi, aynı zamanda iklim değişikliğinin de temel nedenlerinden birini oluşturuyor. 2030-2050 yılları arasında iklim değişikliğinin beslenme yetersizliği, sıtma, ishal ve sıcaklığa bağlı stres gibi nedenlerle 250.000 kişinin ölümüne neden olması bekleniyor.

Listenin ikinci sırasında 41 milyon ölümden sorumlu olan, bir başka deyişle dünya çapındaki ölümlerin %70’inden sorumlu olan kanser, diyabet, kalp hastalıkları gibi kronik hastalıklar geliyor ve tütün kullanımı, fiziksel inaktivite, sağlıksız diyet ve hava kirliliği bu hastalıkların insidansındaki artışın en önemli sebepleri arasında sayılıyor.

Listenin üçüncü sırasında küresel bir grip salgını riski geliyor. DSÖ’nün yaptığı açıklamada “Dünyayı yeni bir küresel grip salgını bekliyor. Bilmediğimiz şey ise bunun ne zaman olacağı ve ne kadar ciddi olacağı. Küresel önlemler ancak en zayıf halkanın önlemleri kadar etkili olacağından, her ülkenin bu konuda acil durum önlemlerini ve hazırlıklarını gözden geçirmesi gerekmektedir” denildi. DSÖ, halen 114 ülkedeki 153 kurum ile influenza virüsü dolaşımlarını izlemekte ve potansiyel pandemi türlerini anlık olarak takip etmektedir.

Dört numarada ise 1,6 milyardan fazla insanı etkileyen altyapı yetersizlikleri yer alıyor.

Listede göze çarpan bir başka madde ise aşı karşıtlığı. Aşı ile yılda 2-3 milyon ölümün önlendiğini ve küresel aşı kapsamının gelişmesi halinde 1,5 milyon ölümün daha önlenebileceğini belirten yetkililer, aşı karşıtlığı nedeniyle aşı ile önlenebilir hastalıklara karşı alınan mesafeyi hızla kaybedebileceğimizi ifade ediyorlar.

Listenin diğer maddeleri arasında antibiyotik direnci, ebola, zayıf birinci basamak sağlık hizmetleri, Dengue hastalığı ve HIV yer alıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Top 10 Threats to Global Health Include Flu Pandemic, Air Pollution - Medscapea

Alkol Kullanımı Migreni Tetikliyor mu?

03 Haziran 2019

Bir araştırmaya göre çoğu migren hastası, şiddetli baş ağrılarını tetikleyebilecek olması nedeniyle alkolden uzak duruyor.

Hollanda’daki 2000’den fazla migren hastasının üçte biri alkolün kendileri için bir migren tetikleyici olduğunu belirtti. Alkol kullanan migren hastalarının %78’i kırmızı şarabı migren ataklarının spesifik bir tetikleyicisi olarak belirtirken, bu oran votka için %8 idi.

Alkolün gerçekten bir migren tetikleyici olup olmadığı ve migreni neden tetiklediği sorularının gizemini koruduğu belirtilen European Journal of Neurology dergisindeki makalede de alkolün migren hastalarının yaklaşık üçte birini etkilediği doğrulandı ve baş ağrısının tetiklenmesi için gereken alkol miktarı ve ne kadar süre içerisinde tetiklendiği de kişiye göre değişiklik göstermektedir denildi.

Çalışmanın baş yazarı Hollanda’daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Gerrit Onderwater, “Migren hastaları sıklıkla alkol tüketimi ile migren atakları arasında bağlantı kurmaktadır. Ancak hastalar her alkol kullanımında migren ataklarının tetiklenmediğini de belirtmektedirler. Bu atakların alkol ile birlikte başka faktörlerce de tetiklendiği anlaşılıyor. Bu diğer faktörlerin de tanımlanması, hastaların bunlardan da uzak durmasını sağlayabilir.” şeklinde konuştu.

Onderwater ve ekibi, alkolün çalışmaya katılan hastaların %36’sında migren atağını tetiklediğini, bu hastaların üçte birinde atağın 3 saat içerisinde, %90’ında ise 10 saat içerisinde başladığını gözlemlerken, hastalar da ortalama iki içkinin atağı başlatmak için yeterli olduğunu belirttiler.

Kırmızı şarabı kendileri için bir tetikleyici olarak belirten hastaların %9’u her kırmızı şarap içtiklerinde baş ağrısı yaşadıklarını belirtirken, votka için bu oran %11 idi.

Rio De Janerio, Brezilya’daki Baş Ağrısı Merkezi’nden Dr. Abouch Krymchantowski, fenolik flavonoid bileşeni yüksek olan bazı şarap türlerinin migren atağını daha sık tetikleyebileceğini, şarabın ayrıca menstruasyon, stres, sıcaklık, belirli gıdalar, açlık ve uykusuzluk gibi başka migren tetikleyicilerin mevcudiyetinde tüketilmesinin baş ağrısının tetiklenme riskini arttırabileceğini belirtti.

Araştırmacılar, migren gibi kronik ağrılı durumların yaşam tarzı değişiklikleri ile hafifletilebileceğini ve alkol tüketiminin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcoholic beverages as trigger factor and the effect on alcohol consumption behavior in patients with migraine G. L. J. Onderwater et al. European Journal Of Neurology Volume26, Issue 4 April 2019 Pages 588-595

Postmenopozal Kadınlarda Diz Osteoartriti ve Menopozal Hormon Tedavisi

03 Haziran 2019

Kadınlarda menopozdan sonra osteoartrit insidansı artar ve bu durum hormonal değişikliklerle ilişkili olabilmektedir. Östrojen eksikliğinin osteoartrit gelişimini etkilediği bilinmektedir ve menopozal hormon tedavisinin (MHT) osteoartrit gelişimi ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, diz osteoartrit ve MHT arasındaki ilişki tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir kesitsel gözlem çalışmasında, büyük ölçekli ulusal veriler kullanılarak diz osteoartrit prevalansı ve MHT arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışma için, Kore Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketi'nden (2009-2012) 4.766 menopoz sonrası kadının verileri toplandı. MHT, ≥1 yıl düzenli hormon ilacı kullanımı şeklinde ve diz osteoartriti semptom ve radyografik bulgulara göre tanımlandı. Demografik ve yaşam tarzı değişkenleri, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında karşılaştırıldı.

Araştırmacılar, MHT grubundaki 441 kadını, MHT süresi, yaş, obezite, menarş ve menopoz yaşı, hipertansiyon, diyabetus mellitus, alkol alımı, sigara içme durumu ve sosyoekonomik durum için ayarladıktan sonra, MHT olmayan gruptaki 4325 kadına göre bu kadınların %30 daha az osteoartrite sahip olma olasılığı olduğunu gördüler. Çoklu lojistik regresyon modelinde MHT grubu için osteoartrit olasılık oranı, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında 0,70’ti.

Menopozal Hormon Tedavisi Osteoartrit Riskini Azaltıyor

Tüm genel özellikler, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında hipertansiyon, sigara içme durumu ve hane halkı gelir düzeyi hariç, önemli ölçüde farklılık gösterdi. Araştırmacılar, yaş, vücut kitle indeksi ve diyabet prevalansının, MHT olmayan grupta MHT grubundan anlamlı derecede yüksek olduğunu belirttiler. MHT alan grupta eğitim düzeyi, almayan gruba göre daha yüksekti. MHT grubu, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında menarşta daha genç ve menopozda daha yaşlıydı.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, ülke genelinde bir MHT alan menopoz sonrası kadınların, MHT almayanlara kıyasla, semptomatik diz osteoartriti geliştirme olasılığının daha düşük olduğunu gösterdiğini belirttiler. Menopozda alınan östrojenin kıkırdak hasarını önleyebileceğini ve röntgende görülen diz bozulmasını azaltabileceğini söylediler. Bununla birlikte, bu kesitsel çalışmanın nedensel ilişkiler hakkındaki sonuçları engellediğini, bu nedenle diz osteoartrit ve MHT arasında nedensel bir ilişki kurmak için ileriye dönük çalışmalar ve müdahale araştırmaları yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jung Jae Hyun, Bang Cho Hee, Song Gwan Gyu, Kim Cholhee, Kim Jae-Hoon, Choi Sung Jae. Knee osteoarthritis and menopausal hormone therapy in postmenopausal women, Menopause December 21, 2018.

Büyüyen Çocuğunuz Uykusunu Yeterince Alıyor mu?

31 Mayıs 2019

Güncel bir çalışmanın sonuçlarına göre ebeveynleri yatma zamanlarını belirleyen ve yorgun olduklarında kendiliğinden uyuyan adolesanlar, ancak ödevlerini ve arkadaşlarıyla çevrimiçi sosyalleşmeyi bitirdikten sonra uyuyan yaşıtlarına göre daha fazla dinlenmektedir.

Araştırmacılar Sleep Medicine dergisindeki yazılarında ebevenlere; çocuklarının yatma zamanını belirleyemiyor ya da belirlemek istemiyorlarsa, alternatif olarak, ne zaman uyuyacaklarını belirlerken dış etkenleri değil, bedenlerinin kendini yorgun hissetme sinyallerini dikkate almalarını öğretmelerini önerdiler.

Ergenler yaklaşık 8 ila 10 saat uykuya ihtiyaç duyarlar ve çalışmadaki 1,374 genç tipik olarak bu süreden daha az uyumuşlardır. Ancak ebeveynleri tarafından yatma saatleri belirlenen ya da yorgun hissettiğinde kendiliğinden uyuyan adolesanlar ortalama 7,5 saat ile bu değerlere en yakın grup olmuştur.

Araştırmacılar, ödevleri bitmeden yatmayan gençlerin ortalama 7 saat, televizyon izlemeyi bitirmeden yatağa gitmeyen gençlerin ortalama 6,7 saat, arkadaşlarıyla sosyalleşmeyi ve mesajlaşmayı bitirmeden yatmayan gençlerin ise ortalama 6,9 saat uyuduklarını kaydettiler.

Avustralya’daki Flinders Üniversitesi’nden çalışmanın baş yazarı Michelle Short bu konu ile ilgili, “Gençlerin ne kadar geç yatabilecekleri konusunda bir limit konulması, uyku sürelerini korumaya yardımcı olacaktır.” dedi. Short ayrıca ebeveynlerin genellikle çocuklarının uyku düzenini kontrol etmeyi çok erken yaşta bıraktıklarını, ancak çocukların gelişimsel olarak henüz kendi uyku düzenlerini yönetmeye hazır olmadıklarını belirtti ve “Gençlerin biyolojisi geç saatlere kadar ayakta kalmalarına izin verdiği için, ebeveynlerin yatma zamanı konusunda limit koyarak çocuklarının yeterli uyku uyumalarını sağlayabilirler.” şeklinde konuştu.

Çalışmada gençlerin uyku tetikleyicisinden bağımsız olarak haftasonlarında daha fazla uyuma eğiliminde oldukları, okul saati gibi erken kalkmaya zorlayıcı bir durum olmadığında tüm grupların ortalama 9,1-9,3 saat arasında uyudukları gözlendi. Bu durum aslında birçok gencin hafta boyunca uykusuz kaldığını göstermektedir. Ebeveynler, okul başlangıç saatini değiştiremeyeceklerinden, çocuklarının yeterli uykuyu aldıklarından emin olabilmek için yatma saatine odaklanmalıdırlar.

Çalışmaya Helsinki’de yaşayan ve yaş ortalaması 17 olan gençler dahil edildi. Katılımcıların %59’u yorgun hissettiğinde yatağa gidiyor, yaklaşık %7’sinin yatma zamanını ebeveynleri belirliyor, %12’si yatmadan önce ev ödevlerini bitiriyor, %6’sı televizyon izlemeyi bitirmeden yatmıyor, %17’si ise arkadaşları ile sosyalleşmesi ya da mesajlaşması sonlanmadan yatağa gitmiyordu. Bununla birlikte, bazı gençleri yorgun hissettiklerinde uyumaya yönlendirerek daha fazla uyumalarını sağlayan etkenler çok açık değildi.

Çalışmanın bir kısıtı, doğrudan uyku sürelerini ölçmemesi, bunun yerine adolesanlarla uyku alışkanlıkları konusunda çevrimiçi anket yapılmış olmasıdır. Bu nedenle sonuçlar, katılımcıların gerçekten ne kadar dinlendiklerini kesin olarak göstermeyebilir. Buna rağmen ebeveynler, çocuklarının daha genç yaşlarda uyku düzeni edinmelerini sağlayarak ileriki yaşlarında da daha sağlıklı uyku uyumalarını sağlayabilirler. Bu yönde atılabilecek adımlar arasında kesin yatma ve kalkma saatlerinin belirlenmesi, televizyon, tablet ya da telefon ile geçirilen zamanın sınırlandırılması, yatma saatine yakın diğer aktivitelerin sonlandırılması sayılabilir. Ayrıca Short’a göre ebeveynler, kendi uyku düzenleri konusunda da hassasiyet göstererek çocuklarının sağlıklı bir uyku düzenini benimsemelerini destekleyebilirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Michelle A.Short et al. How Internal and External Cues for Bedtime Affect Sleep and Adaptive Functioning in Adolescents

Süt Ürünleri Tüketimi Sağlığımızı Nasıl Etkiliyor?

30 Mayıs 2019

Günümüzde veriler, süt tüketiminin koroner kalp hastalığına bağlı ölüm riskini bir miktar yükseltebileceğini gösterirken, fermente süt ürünlerinin tüketimini daha düşük total mortalite ile ilişkilendirmiştir.

Yakın zamanda Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan bir makalede, süt ürünleri tüketiminin koroner arter hastalığı riskini arttırdığı düşünülmesine rağmen, çalışma raporlarının bu konuda çelişkili sonuçlar getirdiği ifade edildi.

Araştırmacılardan Dr. Maciej Banach, 1999-2010 yılları arasını kapsayan bir dönem için 24.000'den fazla katılımcı ile gerçekleştirilen çalışmada ortalama 76,4 aylık takip süresinde 3520 ölüm meydana geldiğini; bunların 827’sinin kansere, 709’unun kardiyak nedenlere, 228’inin ise serebrovasküler hastalıklara bağlı ölümler olduğunu belirtti.

Dr. Banack, “En yüksek süt ürünleri tüketimine sahip dörtte birlik grupta tüm nedenlere bağlı mortalitede %2-3 gibi az, ancak istatistik olarak anlamlı bir azalma gözlemledik. Toplam süt ürünü tüketimi ile inmeye bağlı ölüm riski arasında yine anlamlı biçimde %4’lük azalma mevcuttu. Daha önce de peynir tüketimi ile tüm nedenlere bağlı mortalitede %8 azalma ve süt tüketimi ile inmeye bağlı mortalite arasında %7 risk azalması gözlenmişti.” şeklinde konuştu.

Süt ürünleri tüketimi ile kansere bağlı ölümler arasında ise bir bağlantı bulunmadı.

Araştırmacılar daha sonra 636.000’den fazla katılımcı ve 40.000’den fazla ölüm içeren 12 çalışmanın daha sonuçlarını incelediklerinde bulguların benzer olduğunu, peynir ve yoğurt gibi fermente süt ürünleri tüketiminin tüm nedenlere bağlı mortalitede %2 gibi düşük ancak istatistik olarak anlamlı bir azalma ile ilişkili olduğunu ortaya çıkardılar.

Ancak doğrudan süt tüketiminin koroner arter hastalığına bağlı ölüm riskinde %4 artış ile ilişkili bulunmasının anlaşılması güç bir durum olduğunu belirten araştırmacılar, fermente süt ürünü olarak genellikle tam yağlı ürünler tüketilirken sadece süt tüketen bireylerin sıklıkla az yağlı süt tüketmesinin bu farkın sorumlusu olabileceğini ifade ettiler.

Araştırmacılar bu sonuçların, süt ürünlerini tek bir antite olarak görmeyi bırakıp; süt, yoğurt, peynir gibi farklı ürünleri farklı araştırmalar ile incelememiz ve diyet önerilerinde de birbirlerinden farklı olarak konumlandırmamız gerektiğini göz önüne serdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Mohsen Mazidi et al. Consumption of dairy product and its association with total and cause specific mortality – A population-based cohort study and meta-analysis

Bilgisayar Oyunları... Eğlence mi? Bağımlılık mı?

29 Mayıs 2019

Video oyunları oynamak gerçekten ilgi çekici olabilir. Peki ama onları çok fazla oynamak tıbbi bir durum oluşturuyor mu?

Oyun endüstrisi, "oyun bozukluğu" nun resmen tanınmış bir hastalık haline gelmesini önlemeye çalışıyor.

Video oyunlarının bağımlılık yapıcı doğasını incelemek için yıllarını harcayan Dünya Sağlık Örgütü (WHO), nihayet geçtiğimiz yıl oyun bağımlılığını sağlık problemleri listesine ekledi. Bu kararın hükümetlerce onaylanması ve sağlık politikaları ve sigorta konusunda olası etkileri olması bekleniyor.

ABD oyun endüstrisi grubu, geçtiğimiz ay Cenevre'de WHO yetkilileriyle bu konuyu tartıştı.

Entertainment Software Association (ESA) başkanı Stanley Pierre-Louis yaptığı açıklamada “Devam eden diyaloglar ile WHO'nun, düzetilmesi yıllar sürecek acele eylemlerden ve hatalardan kaçınmasına yardımcı olabileceğimizi umuyoruz.” Şeklinde konuştu. ESA, bu sınıflandırmayı yapmadan önce daha fazla diyalog ve eğitim çağrısında bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü oyun bağımlılığı bozukluğunu, “Oyun oynamanın bireyin hayatını bir yıl ya da daha uzun süre ile diğer aktivitelerden alıkoyma şeklinde etkilemesi ve olumsuz sonuçlara rağmen oyun oynamanın devam etmesi veya artması” şeklinde tanımlamıştır.

WHO üyesi hükümetlerin, WHO'nun küresel sağlık istatistiklerinde oyun bağımlılığını da izlemesini sağlamak için 2022'den itibaren oyun bozukluğu hakkında rapor vermeye başlamaları beklenmektedir.

Uykuda Öğrenme Mümkün Olabilir

28 Mayıs 2019

Bazı insanlar uykuda geçirdikleri zamanı boşa geçen bir zaman olarak kabul ederler. Bu yaklaşım, uykuda harcanan zamanın daha verimli kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu gündeme getirmektedir. Bugüne kadar yapılan uyku araştırmaları, uyanıklık sırasında oluşmuş anıların dengelenmesi ve güçlendirilmesi (birleştirilmesi) üzerine odaklanmıştır. Uyurken öğrenme, insanlığın uzun bir süredir rüyalarını süslemektedir. Ancak uyku, öğrenme için gerekli olduğu düşünülen bilinçli farkındalık ve nörokimyasal ortamdan yoksun olduğundan, bu imkansız kabul edilir.

Daha önceden duyulan bir bilgiyi uyku sırasında bir ses kaydı ile tekrar tekrar dinlemek, durağan ve kırılgan bellek izlerini güçlendirir ve yeni elde edilen bilgiyi önceden mevcut olan bilgi deposuna yerleştirir. Uyku sırasında tekrar-oynatma, uyanıkken öğrenilen bilgilerin depolanmasını iyileştirirse, ilk oynatma (yeni bilginin ilk işlenmesi) da uyku sırasında uygulanabilir olmalıdır ve potansiyel olarak uyanıklığa kadar devam eden bir hafıza izi ortaya çıkmalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, sözel öğrenmenin meydana gelebileceği koşulları araştırmayı amaçladılar. Yavaş dalgaların piklerinin, sinirsel uyarılabilirlik dönemlerini tanımladıkları için, sözel öğrenmeye elverişli olacağını varsaydılar.

Çalışmada uyku sırasında, yavaş dalga uykusundayken, Almanca bilen genç kadın ve erkeklere "tofer" gibi sahte sözcükler ve "Haus" (ev) gibi gerçek Almanca kelimelerden oluşan bir dizi kelime çifti dinletildi. Uyanmanın ardından katılımcılar, uykuda dinletilen yabancı kelimelerle temsil edilen kelime anlamlarına erişmek için uykuda oluşturulan ilişkileri yeniden etkinleştirebildiler. Uyanık ilişkisel öğrenme için gerekli bir beyin yapısı olan hipokampus da uykuda oluşan ilişkilerin geri çağrılmasını destekledi.

Uyku Sırasında Kelimeler İlişkilendirilebildi

Bir kelime çiftinin ikinci sözcüğü, devam eden yavaş dalga pik noktasıyla aynı zamana denk geldiğinde, çift arasında yeni bir anlamsal ilişki kurulma ve bu ilişkinin korunma şansı arttı. Uykuda oluşan kelime çifti ilişkilerinin reaktivasyonları, kortikal dil alanlarında fMRI ile ölçülen beyin aktivasyon artışları ve ilişkisel bağlanma için kritik bir beyin yapısı olan hipokampus ile yansıtıldı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmayla ilk kez, yeni yabancı kelimelerin ve çeviri kelimelerinin bir öğlen uykusunda ilişkilendirilebileceğini ve uyanıklıkta da hatırlanabileceğini gösterdikleri belirttiler. Gizli ilişkilendirmenin, yavaş salınımlı pikler sırasında meydana geldiğini ve uyanma durumunda kelime öğrenmeye benzer hipokampal-neokortikal bir ağ oluşturduğunu düşündükleri aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Marc Alain Züst, Simon Ruch, Roland Wiest, and Katharina Henke. Implicit Vocabulary Learning during Sleep Is Bound to Slow-Wave Peaks. Current Biology, 2019.

Kronik Ağrı İçin Yeni Bir Tedavi Hedefi Bulundu

28 Mayıs 2019

Siyatik, kanser ve romatoid artrit gibi kronik ağrıya neden olan durumları yönetmek zor olabilir. Ağrı yönetiminin bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri kronik ağrı mekanizmalarının karmaşık olmasıdır. Sürekli ağrı hissetmek ya da hiç rahatlama olmaması, hastaların yaşam kalitesini oldukça düşürür. Genel amaçlı ağrı giderici ilaçlar genellikle etkisizdir. En iyi ağrı kesici olan morfin bile kanser hastalarında ağrıyı tam olarak engelleyememektedir.

Günümüzde kronik ağrı dünya çapında giderek artmaktadır. Kronik ağrı hastası sayısındaki artış, acil olarak yeni tedavi ajanlarının geliştirilmesini gerektirir. Bu nedenle bu alanda yapılacak çalışmaların sağlık hizmetleri üzerinde önemli sonuçları olacaktır.

“Orphan” nükleer reseptörler olan REV-ERBa ve REV-ERBβ (REV-ERB'ler) astroglioma hücrelerinde enflamatuar ile ilişkili gen transkripsiyonunun düzenlenmesinde çok önemlidir, ancak nosiseptif transdüksiyondaki rolleri henüz ayrıntılandırılmamıştır. Spinal dorsal korna astrositleri kronik ağrının korunmasına katkıda bulunur.

Önceki araştırmalar, bazı genlerin üretimini engellemek için hücrenin içine kimyasal sinyaller gönderen bir tür hücre reseptörünün (REV-ERB) aktive edilmesinin, vücutta ağrıya neden olan enflamatuar molekülleri düzenlediğini göstermiştir. Bu araştırmalar, REV-ERB'leri aktifleştirmek için kullanılan bir molekülün, immün hücrelerde enflamatuar moleküllerin üretimini azalttığını göstermiştir. Bununla birlikte, REV-ERB agonistinin (stimülatörü) nosiseptif davranışlar (ağrı reaksiyonlar) veya kronik ağrı üzerindeki etkisi araştırılmamıştır.

Tek Hedef Yeterli Değil

Hiroşima Üniversitesi araştırmacıları yaptıkları çalışmada, ilk olarak REV-ERB agonistinin kronik ağrı üzerindeki etkisini kontrol ettiler. Araştırmacılar, kronik ağrının bir hedefle azaltılmasının yeterli olmadığını, ağrıya neden olan birçok molekülü kapsamanın önemli olduğunu ve REV-ERB'lerin uygun bir hedef gibi göründüğünü belirttiler.

Araştırma grubu, nükleer reseptör REV-ERB'lerin özelleşmiş omurilik hücrelerinde (astrositler) aktifleştirilmesinin farelerde ağrı hafiflemesi ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını belirlemek için bu bilgiyi kullandılar. Fareleri, REV-ERB'leri açan moleküllerle farklı ağrı duyarlılığı seviyelerinde tedavi ettiler. Ağrı üzerinde belirgin bir etkisinin olup olmadığını test etmek için, farelerin arka pençelerine bir filament ile dokundular. Fareler pençelerini filamentten uzaklaştırdıklarında, ağrıyı kaydettiler. Hafif dokunuşlara, kronik ağrılı fareler tepki gösterirken, “normal” fareler yalnızca kuvvet arttığında hareket etti. Bir REV-ERB uyarıcısı ile tedavi edildiğinde kronik ağrılı fareler, sahip oldukları kronik ağrı tipine bağlı olarak daha hafif dokunuşlara tepki vermedi. Araştırmacılar, aynı tür kronik ağrılı, tedavi edilmeyen fareler kadar acı hissetmedikleri sonucuna vardılar.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmayla elde ettikleri bulgularla, bu yeni hedefin birçok kronik ağrı çeken kişinin yararına olabileceğine inanıyorlar. Çeşitli kronik ağrı kesici türleri için yeni ilaçlar geliştirmek üzere daha fazla araştırma yapmayı planlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Norimitsu Morioka, Keitaro Kodama, Mizuki Tomori, Kanade Yoshikawa, Munenori Saeki, Yoki Nakamura, Fang Fang Zhang, Kazue Hisaoka-Nakashima, Yoshihiro Nakata. Stimulation of nuclear receptor REV-ERBs suppresses production of pronociceptive molecules in cultured spinal astrocytes and ameliorates mechanical hypersensitivity of inflammatory and neuropathic pain of mice. Brain, Behavior, and Immunity, 2019.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image