Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Yüksek dereceli glioması olan pediyatrik hastalarda sağkalım süresi cinsiyete göre değişiyor

25 Ağustos 2015

Yüksek dereceli glioma nedeniyle cerrahi uygulanan çocuklarda tümör çıkarımı sonrasında sağ kalımın arttığı yakın zamanda yapılan bir çalışma ile gösterildi. Çalışmada ayrıca aynı tedavi prosedürü uygulanan kız hastaların, erkek hastalara kıyasla 6 yıl daha uzun yaşadığı saptandı.

Çalışmanın yürütücüsü New York Weill Cornell Tıp Fakültesi'nden Dr. Jeffrey P. Greenfield çalışmaya alınan hastaların tümörlerinin benzer olduğunu, hastalara özdeş tedavilerin uygulandığını ve kız hastaların beklenmedik şekilde erkek hastalara kıyasla daha uzun süre yaşadığını saptadıklarını belirtti.

Bu zaman kadar yapılan en geniş kapsamlı çalışma olan bu çalışmada Dr. Greenfield ve arkadaşları 1988-2010 yılları arasında yüksek dereceli glioma tedavisi alan 97 hastaya ait verileri incelediler. Bu hastalar, tanı aldığı sırada 21 ve daha genç olan kişilerden oluşuyordu, 43 hasta kız, 54 hasta erkekti ve yaş ortalaması 11 idi. Araştırmacılar tanı esnasında yaş, cinsiyet, histolojik tümör tipi, tümörün yeri, ilk rezeksiyonun boyutları, nüks/progresyon tarihi, ölüm veya son takibe katılmama tarihi ve adjuvan radyasyon ya da kemoterapi tedavisini içeren bilgileri topladılar.

Elde edilen verilere göre subtotal rezeksiyon (STR) uygulanan hastalarda ortalama sağ kalım süresi 1.6 yıl iken, gross total rezeksiyon (GTR) uygulanan çocuklarda bu süre 3.4 yıl bulundu. Tam rezeksiyonla ise sağ kalımın dramatik ölçüde arttığı gösterildi.

Araştırmacılar hem erkek hem de kız hastaların agresif cerrahiden fayda gördüklerini fakat GTR'nin faydasının kız hastalarda daha yüksek olduğunu vurguladılar. GTR yapılan kız hastalarda sağ kalım süresi 8.1 iken, GTR yapılmayan kız hastalarda 1.4 yıl bulundu, GTR yapılan erkek hastalarda bu süre 2.4 yıl iken, GTR yapılmayan erkek hastalarda 1.4 yıl bulundu (p=0.001).

Dr. Greenfield, sağ kalımın tümörün lokalizasyonu ile yakından ilişkili olduğunu, ayrıca 3 yaşından küçük ve 13 yaşından büyük çocuklarda sağ kalım süresinin daha uzun olduğunu vurguladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/850056

GBM’de Radyolojik Değerlendirmenin Önemi

25 Kasım 2017

Glioblastomadaki manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) değerlendirilmesi zor olabilir. Bu sebeple yeni klinik çalışmalarda değerlendirici hatasını en aza indirmek için tek bir merkezi laboratuarda yapılan değerlendirmeler kullanılmaya başlandı. Tekrarlayan glioblastomaya sahip hastalarda yapılan CABARET çalışmasında, hastanelerde değerlendirilen hastalık durumu ve daha sonra körleştirilmiş merkez uzman tarafından yapılan radyolojik inceleme karşılaştırıldı.

Hastalık durumunun lokal ve merkezi değerlendirilmesi için MRG sonuçları ve belirlenen zaman noktalarında klinik durum kullanıldı. Klinik durum lokal olarak belirlendi. Her iki değerlendirmede de Nöro-Onkolojide Yanıt Değerlendirme (RANO) kriterleri kullanıldı. Progresyonsuz sağkalım (PFS) ve yanıt oranları için lokal ve merkezi değerlendirmeler karşılaştırıldı. Merkezi gözden geçirme progresyon tarihleri ​​için aradaki değişkenlik değerlendirildi.

PFS Açısından Anlamlı Fark Görüldü

Merkezi gözden geçirme, değerlendirilebilir 89 hastanın (n = 40) % 45'inde daha kısa PFS ile sonuçlandı. Medyan PFS 3.9 aya (lokal) karşılık 3.6 ay (merkez) olarak ölçüldü (HR: 1.5,% 95 güven aralığı 1.3-1.8, p <0.001). Yanıtlar daha sık olarak lokal değerlendirmede saptanırken (n = 16,% 18) merkezi olarak daha az belgelendi (n = 11,% 12). 120 hastanın yedisi, lokal olarak belirlenmiş progresyon olmadığı için merkezi belirlenen progresyon sonrası 6 aydan uzun süre çalışmaya devam etti. Merkezi çalışan 3 ayrı gözden geçiren tarafından incelenen taramaların% 33'ü progresyon tarihi ile tamamen uyumluydu.

Lokal ve merkezi PFS tarihleri ​​arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olsa da, 0.3 aylık medyan fark oldukça küçüktür. Merkezi incelemedeki değişkenlik önceki çalışmalarla uyumludur ve bu bağlamda MRG yorumlamasındaki zorlukları vurgulamaktadır. Hastaların küçük bir kısmı, merkezi olarak belirlenen progresyon tarihinin çok ötesinde tedaviden yarar sağladı, bu da radyolojik sonuçlarla birlikte klinik durumun da önemli bir yol gösterici olduğunu tekrar kanıtlamış oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Field KM et al. Comparison between site and central radiological assessments for patients with recurrent glioblastoma on a clinical trial. Asia Pac J Clin Oncol. 2017 Nov 8. doi: 10.1111/ajco.12806. [Epub ahead of print]

Glioblastomada Perivasküler Niş

18 Ağustos 2017

Perivasküler niş, glioblastomda (GBM) yerleşik hücre tipleri arasındaki hücrelerarası iletişim için kritiktir ve glioma kök hücre mikro ortamının korunmasında hayati bir rol oynar. GBM'de birbirinden farklı çok sayıda mikrovasküler modellerin var olduğu birçok araştırmada gösterilmiştir. Farklı mikrovasküler modellerin perivasküler nişteki farklı patolojik yapılarla ilişkili olduğu ima edilebilir. Bununla birlikte, perivasküler nişin patolojik yapısı hala net değildir. Çin merkezli yapılan yeni bir araştırmada perivasküler nişin patolojik yapısı anlaşılmaya çalışıldı. Çalışmada çoklu-fleoresans kullanarak perivasküler nişte CD34, CD133, Nestin, α-SMA, GFAP ve CD14 ekspresyonunu saptayarak GBM'deki farklı mikrovasküler model nişlerinin (MVPN) dağılımını ve biyolojik özellikleri araştırıldı.

Yapılan araştırma sonucunda dört temel mikrovasküler model tanımlandı: mikrovasküler filizlenme (MS), vasküler küme (VC), vasküler çelenk (VG) ve glomerüloid vasküler çoğalma (GVP). Dört çeşit oluşumdaki her belirteç alanının oranı analiz edildiğinde sonuçlar, MS ve VC'de CD34, CD133 ve Nestin ekspresyonunun VG ve GVP'deki değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğunu gösterdi (P <0.05). Üstelik sonuçlar, α-SMA ekspresyonunun MS, VC, VG ve GVP'de farklı olduğunu gösterdi (P <0.05). Bununla birlikte, her formasyon tipinde GFAP ve CD14 ekspresyonu anlamlı bir fark göstermedi (P> 0.05). Bu çalışma glioblastomadaki perivasküler nişin biyolojik yapısına göre farklı modelleri ilk kez ortaya koymuştur. Daha ileri çalışmalarla bu modellerin hastalık üzerindeki etkisi de daha net anlaşılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen J, et al. The pathological structure of the perivascular niche in different microvascular patterns of glioblastoma. PLoS One. 2017 Aug 3;12(8):e0182183. doi: 10.1371/journal.pone.0182183. eCollection 2017.

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Çevresel Sigara Dumanı ve Kanser

29 Haziran 2016

Sigara içilmesi ile birçok kanser riskinde artış oluştuğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Çevresel sigara dumanına maruz kalmak da belirli kanser türlerinin oluşumunda riski arttırmaktadır. Özellikle akciğer kanserinde bu riskin bariz bir şekilde artış gösterdiği biliniyor.

2002 yılında yapılmış bir araştırmada 38 tane çalışma incelenmiş ve akciğer kanseri dışındaki kanser türleri ve çevresel sigara maruziyeti arasındaki ilişki ortaya konulmuştu. O zamandan bugüne kadar çok sayıda çalışma biriktiği için araştırmacılar 87 çalışmalık yeni bir analiz yaptılar ve bu analizin sonuçları geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Bu çalışmada da akciğer ve meme kanseri dışındaki kanser türleri ile çevresel sigara dumanı maruziyeti arasındaki ilişki incelendi.

Bu metaanalizin sonuçlarına göre çevresel sigara dumanı maruziyeti ile riski artmayan kanser türleri nazofarenks kanseri, baş-boyun kanseri, çeşitli sindirim kanalı kanserleri (mide, rektum, kolorektal, karaciğer ve pankreas), endometrium, over, mesane ve beyin kanserleri olarak sıralandı. Bazı kanser türleri içinse veriler sınırlıydı ve bir ilişki gösterilemedi; bu kanserler özefagus, kolon, safra kanseri ve lenfoma olarak tespit edildi.

Serviks kanserş içinse artmış bir riskten bahsetmek mümkün. Çalışma sonucuna göre çevresel sigara dumanı maruziyeti ile serviks kanseri oluşma riski %58’lik bir artış gösteriyor. Hatta HPV enfeksiyonu ve cinsel aktif yaşam gibi diğer bağımsız değişkenler dışlandığında dahi riskin %29’luk bir artış oranını korudğu görülüyor.

Total kanser oluşum riskinin ise %13’lük bir artış gösterdiği çıksa da bu sonucun birçok bağımsız değişkenden etkilenmiş olduğu söylenebilir.

Çalışma her ne kadar yol gösterici olsa da kendi içerisinde çok sayıda eksikliği de mevcut. Ancak ne olursa olsun çevresel sigara dumanı maruziyetinin belirli kanser türleri gelişimi üzerindeki etkisi ve insan sağlığını kötüleştirici etkiye sahip olduğu yadsınamaz.

Literatür talep et

Referanslar :

 Lee P et al. Epidemiological evidence on environmental tobacco smoke and cancers other than lung or breast. Regul Toxicol Pharmacol. 2016 Jun 16. pii: S0273-2300(16)30170-2. doi: 10.1016/j.yrtph.2016.06.012. [Epub ahead of print]

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Glioblastoma’yı Dirençli Hale Getiren Malignite Ağı

28 Ocak 2016

Beyin kanserleri arasında glioblastoma multiforme en malign tip olarak bilinmektedir. Bevasizumab gibi tedavilerle belirli oranlarda yanıt alınmakta olmasına rağmen hastaların büyük kısmında beklenen yaşam süresi 1 yıldan kısadır. Bu dirence yol açan mekanizmalar yıllardır araştırılmaktaydı.

Heidelberg Üniversitesi’nde görev alan araştırmacıların son yayınlarına göre glioblastoma hücreleri birbirleriyle uzun hücresel uzantılarla bağlıdır. Kanser hücreleri bu bağlantıları iletişim için kullanarak kendilerini tedavinin yol açtığı hasardan korumuş olurlar. Araştırıcılar bu bağlantıyı kestiklerinde ise kanser hücreleri beyini invazyonda yeterince başarı sağlayamadılar ve radyasyon tedavisine daha iyi yanıt verdiler.

Malign glioblastomları da içeren tedavisi olmayan astrositomlar sağlıklı beyin dokusunun içine miçel gibi yayılım gösterirler. Bu sebeple tam olarak cerrahi ile alınmaları mümkün olmaz ve yoğun tedaviye rağmen bir şekilde büyümeye devam ederler. Etkili direnç mekanizmalarına sahip oldukları düşünülmektedir.

Bu çalışmada araştırıcılar insan glioblastoma hücrelerini farelere transfer ederek bir yıl boyunca büyümelerini izlediler. Özel bir mikroskopi tekniği kullanarak beynin derinliklerine kadar bilgi toplamayı başardılar. Bu sayede kanser hücrelerinin çok ince bağlantılarla birbirleriyle iletişim kurduklarını ve beyini zamanla invaze ettiklerini gözlemlediler.

Araştırıcılar beyin kanseri hastalarından alınan doku örneklerini inceledikleri zaman da bu bağlantıları görmeyi başardılar. Bu bağlantı sayısı ne kadar fazlaysa kanser de o kadar agresif oluyordu. Bundan yola çıkarak araştırıcılar tümör mikrotüp bağlantıları ile tedavi direnci arasında bir bağlantı olduğu hipotezini ortaya attılar. Bu hipotez üzerine incelemeler yaptıklarında bu mikrotüp ağındaki kanser hücrelerinin çok zor hasar gördüğünü, görse b,le hızlıca tamir edildiğini; ancak bu ağ dışındaysa öldüklerini gördüler.

Bu bağlantıları oluşturmak için kanser hücreleri, sinir sisteminin erken dönemlerdeki gelişiminde aktif olan moleküler sinyal yolaklarını kullanıyorlar. Bu ağın zayıflatıldığı tümörlerin radyoterapiye çok iyi yanıt verdiği görülüyor.

Bu çalışma sayesinde çok ölümcül olan bu kanser türünde tedavilerin nereye yönlendirilmesi konusunda ilerideki araştırmalara yol gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Harald Sontheimer. Brain cancer: Tumour cells on neighbourhood watch. Nature, 2015; DOI: 10.1038/nature15649

Aşırı kilolu olmak beyin tümörü riskini artırıyor mu?

16 Eylül 2015

Yakın zamanda yayınlanan yeni bir meta-analizde aşırı kilolu veya obez olmanın meningioma riskini artırdığı gösterildi. 

Meta-analizi yazan araştırma ekibinin başında bulunan Almanya  Regensburg Üniversitesi'nden Dr. Gundula Behrens meningioma için bilinen az sayıda risk faktörü bulunduğundan ve bilinen risk faktörlerinin değiştirilebilir olmadığından bahsetti ve bu bilginin önemine dikkat çekti. Obezite prevalansının yüksekliği ve söz konusu tümör tipinin olumsuz prognozu dikkate alındığında, bu bulguların meningioma riskini azaltmaya yönelik stratejiler açısından anlamlı olabileceği Dr. Behrens tarafından vurgulandı.

Meta-analizde vücut kütle indeksi (VKİ), fiziksel aktivite ve meningioma ile gliomaya ilişkin mevcut tüm araştırmalar incelendi. 2.982 meningioma vakası ve 3.057 glioma vakasını içeren toplam 12 VKİ çalışması ve 6 fiziksel aktivite çalışması analiz edildi.

Analizde normal vücut ağırlığına sahip kişilerle karşılaştırıldığında, meningioma gelişme olasılığının aşırı kilolu bireylerde % 21, obezlerde ise % 54 daha fazla olduğu saptandı.

Yüksek düzeyde fiziksel aktivite meningioma riskinde orta düzeyde bir azalmayla ile ilişkilendirildi.  Fiziksel aktivite düzeyi en yüksek olanlarda meningioma bulunma olasılığı fiziksel aktivite düzeyi en düşük olanlara kıyasla % 27 daha azdı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak: Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150916184905.htm

Düşük dereceli beyin tümörleri olan yetişkin hastalarda sağ kalımda iyileşme görüldü

01 Temmuz 2015

Düşük dereceli gliomalar, nadir görülmeleri nedeniyle üzerinde yoğun çalışılan bir kanser türü değildir, bu nedenle optimal tedavi stratejileri tartışmalıdır. Işın tedavisinin gerekliliği ve ne zaman verileceği, ne tür cerrahi operasyon yapılacağı, hangi kemoterapinin kullanılacağı hekimler arasında büyük değişkenlik gösterir. 

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından desteklenen bir ulusal kanser kayıt sistemi olan Takip, Epidemiyoloji ve Nihai Sonuçlar (SEER) veritabanın kullanıldığı çalışmada, Dr. Chen ve ekibi, düşük dereceli gliomaları olan hastalarda medyan sağ kalım süresinin 44 aydan (1999 yılı verisi) 57 aya yükseldiğini (2010 yılı verisi) gösterdi. Sağ kalım süresinde bu kadar yüksek bir artış, literatürde ilk kez bildirildi. Çalışmada sağ kalımdaki iyileşmenin daha etkili kemoterapilerin geliştirilmesi sayesinde gerçekleştiğini ileri sürüldü. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak: Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/07/150701123342.htm

Yeni bulgular beyin kanseri hücrelerinde tedaviyi iyileştirebilir mi?

09 Nisan 2015

GLDC adı verilen bir enzim mevcut olmadığında, beyin tümörü hücreleri metabolizmanın toksik yan ürünlerinin birikmesi nedeniyle ölmektedir. Araştırmacılar, glioblastoma tümör hücrelerinin bir alt kümesinde, bu enzimin aşırı düzeyde eksprese edildiğini buldular.

Hücreler glisin aminoasidini parçalamak için de GLDC'ye gerek duyar. GLDC yokluğunda glisin beyinde birikir ve ciddi zekâ geriliğiyle sonuçlanabilen non-ketonik hiperglisinemi adlı bozukluğa yol açar. GLDC, glioblastoma hücrelerinin bir alt kümesinde sıklıkla aşırı aktiftir. Araştırmacılar, bu durumun yalnızca glioblastoma hücrelerinde meydana geldiğini ve söz konusu hücrelerde serin aminoasidini glisine dönüştüren SHMT2 geninin de aşırı eksprese edildiğini keşfettiler. SHMT2'nin oksijenin az olduğu bölgelerde aşırı aktif olması hücrede glisin seviyesinin yükselmesine neden olur ve bu glisinin GLDC tarafından parçalanması gerekmektedir. GLDC yokluğunda hücreler glisini farklı yollarla parçalamaya çalışır ve bu nedenle toksik ürünler oluşturur. Oluşan toksik ürünler hücreleri öldürür. Araştırmacılara göre beyin kanseri hücreleri GLDC'ye o denli bağımlıdır ki hücreler GLDC'yi kaybettiklerinde ölmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak: Medical News Today, http://www.medicalnewstoday.com/articles/292149.php

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image