Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Alzheimer’ın Erken Teşhisi Mümkün mü?

02 Mayıs 2017

Alzheimer hastalığı; azalan bellek, biliş ve davranış ile karakterize ilerleyici, geri dönüşü olmayan nörodejeneratif bir hastalıktır. Alzheimer hastalığı, demans vakalarının %60-80’inden sorumlu en yaygın görülen demans biçimidir ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaklaşık 5,5 milyon kişiyi etkilemektedir. Hastalığın daha erken tanı alması durumunda gidişatını iyileştirmek mümkün olabilir. Hastalık, beyinde beta amiloid plaklarının ve tau nörofibriller yumrularının varlığı ile karakterizedir. Tau değişimleri ilk önce görsel tanıma ve hafızada rol oynayan beyin peririnal ve entorinal kortekslerinde gelişebilir.

ABD merkezli yapılan yeni bir araştırmada, bu bilişsel işlevlerdeki küçük eksikliklerini saptamak için tasarlanmış bilişsel testler kullanıldı. Bu işlevlerdeki değişikliklerin, görüntüleme veya genel bilişsel testler yoluyla tespit edilmeden önce tau değişkenlerinin varlığını gösterip göstermeyeceğinin belirlenmesi istendi. Hastalık açısından risk taşıyan insanlarla kontrol grubuna çeşitli testler uygulandı. Katılımcılar, gerçek dünyadaki nesneleri, insan yüzlerini, sahneleri ve Greeble adı verilen özel grafik karakterleri tasvir eden dört resmin setlerini gösterdikleri bir dizi görevi tamamladılar. Bu resimlerde bir görüntü diğer üçünden biraz farklıydı. Deneklerin farklı görüntüyü tanımlamaları istendi.

Risk altındaki ve kontrol grupları, nesneler, yüzler ve sahneler için benzer seviyelerde performans gösterdi. Ancak Greeble için risk altındaki grup görüntüdeki farklılıkları belirleme becerileri açısından daha düşük puan aldı. Risk altındaki gruptaki bireyler, %78 oranında farklı Greeble’ı doğru olarak tanımlarken, kontrol grubu n% 87 oranında doğru bir şekilde tanımladı. Bu çalışmada risk Alzheimer için risk altındaki insanların özel grafik karakterleri tanımlamasında normal kontrollere göre bir azalma olduğu gösterilmiş oldu. Bundan sonra yapılması gereken uzun dönemli takiple bu insanların gerçekten Alzheimer geliştirip geliştirmediklerini saptamak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Mason EJ, et al. Family History of Alzheimer’s Disease is Associated with Impaired Perceptual Discrimination of Novel Objects. Journal of Alzheimer's Disease, 2017; 57 (3): 735 DOI: 10.3233/JAD-160772

Şu Elbise Olayı

18 Mayıs 2018

Uzun süre viral olup elden ele gezen elbise fotoğrafı insanların renk algısında farklılıklar olduğunu ortaya çıkardı ve bilimsel tartışmaların ve araştırmaların fitilini ateşledi. Renkleri nasıl algılıyoruz? Gözlerimizi açtığımızda gördüğümüz renklerin detayları bile tam olarak anlaşılabilmiş değil. Bu bile halen görme yeteneğimiz ile ilgili temel sorulardan bir tanesi.

Nesnelerin üzerinden yansıyan ışınlar sayesinde renkleri algılayabiliyoruz. Nesneden yansıyan ışık göz küresinden geçerek bize nesne ile ilgili görsel görüntü yaratmamızı sağlıyor. Retinaya düşen ışık ile verilen yanıt değişse bile, bazı nesnelerdeki renk değişimlerini ise algılayamıyoruz. İnsan görme sistemi büyük değişiklikleri ayırt edebilse bile, küçük değişiklikleri algılayamayabiliyor.

Bazı çalışmalarda renk değişikliklerini algılamak için çeşitli algoritmalar geliştirilmeye çalışılsa da, şimdiye kadar net veriler oluşturulabilmiş değil. Bunun nedenlerinden birisi akromatik noktalar olarak görülmekte. Akromatik noktalar renkleri sadece griden siyaha kadar seçerek, nesnelerin keskinlik ve canlılığını algılamada önemli rol oynar.

Rengin Algılanması Kişiler Arasında Değişiklik Gösteriyor

Daha önce bu akromatik noktalar kromatik ışık altında incelenerek akromatik noktalara yaklaşım için basit bir yöntem keşfedilmişti. Ardından renk görünümünü simüle etmek için basit bir algoritma önerildi. Algoritma daha büyük kitlelere ulaşabilmek ve aradaki farklılıkları ortaya çıkarabilmek adına bahsettiğimiz şu meşhur ‘’elbise’’ resmine uygulandı.

Giysiye düşen tahmini ışık rengi ve göze yansımasındaki yoğunluk miktarı kişilerin rengi algılamasını değiştiriyordu. Örneğin, bakıldığında mavimsi loş bir aydınlatıcı varsa, beyaz / altın renk algılanmakla birlikte, kişinin gözüne düşen ışığın rengi ve yoğunluğu sistematik olarak çeşitlilik göstererek ve çeşitli varsayımlar altında elbisenin renk görünümündeki farklılıkları başarıyla simüle edilmiş oldu. Dolayısıyla elbiseye baktığınızda gördüğünüz şey görseldeki herhangi bir elbiseye benzeyebiliyordu.

Bu yöntem aynı zamanda, ışığın karanlık bir durumu simüle etmesi için ayarlandığında bile, görüntünün daha geniş bir renk aralığının, daha karanlık bir bölümde de korunabilmesini sağladı. Yakın zamanda OLED ekranlar gibi ticari ürünler olarak popüler hale gelen yüksek dinamik aralık göstergelerinde karşımıza çıkabilecek olan bu teknik daha kafaları çok karıştıracağa benziyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Ichiro Kuriki. A Novel Method of Color Appearance Simulation Using Achromatic Point Locus With Lightness Dependence. i-Perception, 2018; 9 (2): 204166951876173 DOI: 10.1177/2041669518761731

‘’Dokunma’’ ve Bebeklerin Beynindeki Etkisi

17 Mayıs 2018

Dokunma, doğumdan itibaren geliştirilecek olan beş duyunun ilkidir, ancak bilim adamları, dokunma ile ilgili olarak diğer duyulara kıyasla çok daha az şey bilmektedir.

Görüntüleme tekniklerinin gelişmesi ile birlikte ABD’li bilim insanları, sosyal öğrenme için bir yapı taşı sağlayan ilkel benlik duygusu olan dokunmanın bebek beyninde nasıl işlendiğine dair bir çalışma yaptılar. Bu izlem sadece ebeveynin bebeğe dokunması ile değil, bebek bir yetişkinin eline ya da ayağına dokunduğunda da yapılarak bebek beynindeki dokunma ile ilgili alanlar belirlendi. Bebek bu esnada sadece dokunmak ile kalmıyor, aynı anda erişkinin eline ya da ayağına dokunduğunu görüyordu. Hissedilen ve görülen dokunma hissinin arasındaki farkı açıklığa kavuşturmuş oldu. Bu şekilde 7 aylık bebeklerin ‘’kendi’’ ve ‘’öteki’’ arasındaki ayrımı yapabildiğini gösterdi.

Çalışmanın araştırmacıları, bu bağlantıların ileride bilişsel, kognitif ve duygusal gelişimde çok önemli rol oynadığını, ayrıca empati duygusunun gelişmesinde etkin olduğunu söylüyor.

 

  

Araştırmacılar genellikle kulakların arasında çalışan bir doku şeridi olarak tanımlanan beynin somatosensoriyel korteksine odaklandı çünkü bu bölüm vücudun farklı bölgelerine farklı güçte dokunulduğunun ayrımı yapmaktadır. Örneğin ellere dokunmak, ayağa dokunmaktan daha güçlü bir duyudur ve somatosensör korteks boyunca farklı bir yerde işlenir.

Hissedilen ve Gözlenen Dokunma Aynı Bölgede İşleniyor

İlk deneyde, her bebek hafif dokunuşlar aldıkça beyin aktivitesini ölçmek için MEG (Magnetoensefalografi) kullanıldı. Bebeğin elinin üstüne küçük, şişirilebilir balon benzeri bir cihaz yerleştirildi ve bilgisayar kontrollü bir zaman çizelgesine göre genişleyip daralarak bebeğin cildine akımlar gönderdi. Ardından bebeğin ayağının üstünde aynı prosedür takip edildi.

Sonuçlar şu şekilde; bebeğin eline dokunulduğu zaman, somatosensoriyel korteksin el alanı, test edilen tüm 14 bebekte aktive oldu. Ayağa dokunulduğu zaman, bir bebek hariç tüm bebeklerin beyninin ayak bölgesinde aktivasyon gerçekleşti. Aynı aktivite bebekler erişkinlerin ayak ve ellerine dokunulduğu videoları izlerken de gözlendi. Ancak burada "gözlemlenen dokunuş" a, beklendiği gibi "dokunma hissi" ne göre daha zayıf bir yanıt verildi. Aynı şey yetişkinler için de geçerlidir.

Anahtar nokta ise şu; çalışmada bebeklerin beyninin aynı bölümü, her iki tür dokunmayı kaydetti ve bir bebeğin kendi vücut bölgeleri ile diğer insanlarda gördükleri arasındaki benzerliği tanıyabilme kapasitesini göstermiş oldu. Yani, paylaşılan nöral bölgelerin işlenmesi için bu bebeğin kendisine dokunulması, başkalarının dokunmasını izlemesi ile benzerdir ve ebeveynlerin bildiği gibi, bebekler yetişkinlerin ne yaptığını izler ve taklit eder. Taklit, bebekler için güçlü bir öğrenme mekanizmasıdır, ancak taklit etmek için öncelikle bebeklerin vücut parçalarının nasıl karşılık geldiğini algılaması gerekir. Ebeveynlerinin yaptıklarını taklit ettikleri zaman aynı hareketi aynı parça ile çoğaltmalıdırlar. Sözel ifadeye geçmeden önce bebekler ellerinin eliniz gibi olduğunu ve ayaklarının ayağınız gibi olduğunu fark eder. Nöral vücut haritası, bebekleri başka insanlara bağlamaya yardımcı olur: Başka bir kişinin 'benim gibi' olduğunun tanınması, bebeğin ilk sosyal kavrayışlarından biri olabilir.

Gelişimle birlikte, bu "kendisine benzeyeni" tanıma, sonunda bir başkası için empati hissetmeye yol açar. Birisinin yanlışlıkla eline çekiçle vurduğunu gördüğünüzde, hızlıca, belki de algılanamaz bir şekilde, elinizi geri çekersiniz. Bu, kendini diğerine bağlayan ortak bir nöral vücut haritasının devreye girdiğini gösterir.

Yapılacak daha ileri araştırmalarda, bebeklerin yaşları ilerledikçe sosyal beden farkındalıklarını nasıl geliştirdiğini araştırmak için MEG kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Meltzoff AN et al. Infant brain responses to felt and observed touch of hands and feet: an MEG study. Developmental Science, 2018; e12651 DOI: 10.1111/desc.12651

Çocuklarda Kalp Cerrahisi Sonrası İşitme Kaybı Riski

16 Mayıs 2018

Yaşamını tehdit eden kalp kusurlarıyla doğan ve ameliyat olması gereken çocuklar, ameliyat öncesi ve sonrası çok özenli bir bakıma ihtiyaç duymaktadırlar. Yeni yapılan bir çalışmaya göre 4 yaşından küçük olup kalp ameliyatı geçiren çocuklar, işitme kaybı riski altındalar. Buna dilde, dikkatte ve bilişsel fonksiyonlardaki sorunlar da eşlik ediyor. Bu sonuçlara kalp cerrahisi geçirmiş olan 348 anaokulu öğrencisiyle yapılan çalışma sonucunda ulaşıldı. Araştırmacılar bu grupta, genel popülasyondakinden 20 kat fazla bir oranda, yaklaşık yüzde 21 oranında işitme kaybı tespit ettiler.

Çalışma grubu, 2003-2008 yılları arasında dört yaşında dört yıllık kapsamlı bir nörogelişimsel değerlendirme uygulanan 348 cerrahi geçirmiş çocuktan oluşmaktaydı.

Cerrahi teknikler, kompleks kalp kusurlu bebeklerde sağ kalımı önemli ölçüde arttırdığından, pediyatrik kardiyologlar dikkatlerini uzun vadeli yaşam kalitesine çevirmişlerdir. Başarılı cerrahi sonrası gelişimi izlenen çocuklarda ise öğrenme engelleri de dahil olmak üzere nörogelişimsel koşullar açısından artmış bir risk olduğu bilinmektedir. Bu çalışma ise işitme kaybına ve bu nüfusta nörogelişim üzerine etkisine odaklanan ilk çalışmadır.

20 Kat Daha Fazla Risk

Çalışma ekibi, kohortun% 21.6'sında (348 çocuğun 75'inde) işitme kaybına rastladı. İşitme kaybıyla ilişkili potansiyel risk faktörleri gestasyonel yaşın 37 haftadan az olması, genetik anomalinin doğrulanması ve post operatif hastanede kalış süresinin uzun olması idi. İşitme kaybı olan çocuklar, dil becerileri, biliş ölçütleri (IQ testi) ve yürütme işlevi ve dikkati üzerine de daha düşük puanlar aldı.

İşitme kaybı oranı bu kadar yüksek olsa da elde neden sonuç ilişkisi kurmaya yetecek veri bulunmuyor. Araştırmacılar kaç çocuğun ameliyattan önce işitme kaybına sahip olduğunu bilmiyorlardı. Çalışmanın diğer bir kısıtlaması ise, işitme kaybı olan 75 çocuğun yarısından çoğunda, orta kulak enfeksiyonları gibi durumlardan kaynaklandığı zaman geçici olabilen iletici işitme kaybına sahip olmasıdır. Bu çalışmada bulunan yaygınlık oranı olan % 21.6, okul öncesi yaştaki tüm çocuklarda % 1'lik bir prevalans ile karşılaştırıldığında oldukça fazla görünüyor. Yazarlar, rutin olarak yapılmakta olan yenidoğan taramasına ek olarak, işitme kaybını zamanında tanımlamak için altı aylıkken kalp cerrahisi geçiren her çocuğun 24-30 aylık bir süre boyunca en az bir odyolojik değerlendirmeye sahip olmasını öneriyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gratsky MA. et al. Hearing Loss after Cardiac Surgery in Infancy: An Unintended Consequence of Life-Saving Care. The Journal of Pediatrics, 2018; 192: 144 DOI: 10.1016/j.jpeds.2017.09.049

Nörojenik Yaşlanmanın Moleküler Profili

15 Mayıs 2018

Beynimiz yaşlandıkça nöronların ve diğer beyin hücrelerinin yıprandığı ve öldüğü bilinmektedir. Bu süreç, nöral kök / progenitör hücreler (NSPC'ler) adı verilen bir kök hücre türü tarafından kolaylaştırılmaktadır. Bununla birlikte, zamanla bu hücreler daha az işlevsel hale gelir, bu da beynimizin daha az sayıda yeni nöron üretmesine neden olur. Yaşla ilişkili nörojenik yetersizliği yönlendiren altta yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılması, bilişsel bozukluğu hafifletmek ve nörodejenerasyonu kolaylaştırmak için stratejilerin geliştirilmesine yol açabilir.

İtalya Sapienza Üniversitesi'nden ve Birleşik Krallık Babraham Enstitüsü'nden araştırmacılar, beyin yaşlanmasının gizemini çözmek amacıyla yaptıkları çalışmada, genç erişkin (3 aylık) ve yaşlı (18 aylık) farelerin subventriküler zonundan (SVZ) türetilen NSPC'lerin transkripsiyon, histon metilasyon ve DNA metilasyon izlerini karşılaştırdılar.

Yüksek Dbx2, Az NSPC

Şaşırtıcı bir şekilde, SVZ-türetilmiş NSPC'lerin transkripsiyon ve epigenomik profilleri, yaşlı hücrelerde büyük oranda değişmeden kaldı. Küresel benzerliklere rağmen, yüzlerce gende ve düzenleyici unsurlarda sağlam yaş bağımlı değişimler tespit edildi ve böylece nörojenik düşüşün varsayılan düzenleyicileri belirlendi. Araştırmacılar aramalarını 250 gene kadar daralttıktan sonra, Dbx2 adlı bir gende artan aktivitenin yaşlı NSPC'leri değiştirdiğini fark ettiler. Dbx2’nin promoter bölgesi, yaşlı NSPC'lerde histon ve DNA metilasyon seviyelerini değiştirmişti. Fonksiyonel in vitro analizler kullanarak, genç erişkin NSPC'lerde yüksek Dbx2 ekspresyonunun, NSPC kültürlerinin azalmış proliferasyonu ve NSPC proliferasyonu ve farklılaşması ile yaşa bağlı regülatörlerin değiştirilmiş transkript seviyeleri dahil olmak üzere yaşa bağlı fenotipleri teşvik ettiği gösterildi. Yaşlı NSPC'lerde Dbx2'nin tüketilmesi, ters gen ekpresyonunun değişmesine neden oldu.

Araştırmacılar, Dbx2 genindeki değişikliklerin, beyin kök hücrelerinin büyümesini yavaşlatıp diğer yaşla ilişkili genlerin aktivitesini değiştirerek beyinde yaşlanmaya katkıda bulunabileceğini gösterdiklerini belirttiler. Elde ettikleri bulguların bir gün yaşlanma sürecinin tersine dönmesine yol açabileceğini aktardılar. Bu genleri daha yakından inceleyerek, yaşlı hücreler için saati geri çevirmenin yollarını arayacaklarını, bunu farelerde başarabilirlerse, aynı şeyin insanlar için de mümkün olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Lupo G, Nisi PS, Esteve P, et al. Molecular profiling of aged neural progenitors identifies Dbx2 as a candidate regulator of age-associated neurogenic decline. Aging Cell. 2018;e12745. https://doi.org/10.1111/acel.12745

Gece Kuşları Daha Mı Erken Ölüyor?

11 Mayıs 2018

Akşam yatmayı, sabah kalkmayı bilmeyenlerden misiniz? Belki bu alışkanlığınızı bir kez daha düşünme zamanı gelmiş olabilir. Geçmişte yapılan çalışmalarda metabolik disfonksiyon ve kardiyometabolik hastalık oranlarının gece kuşlarında daha yüksek olduğu gösterilmişti. Ancak Birleşik Krallık Biyolojik Veri Bankası kayıtları ile yapılan ve yaklaşık yarım milyon katılımcının dahil olduğu yeni çalışma, geç yatıp geç kalkan insanların, düzenli uyku alışkanlığı olan kişilere göre %10 erken ölme riski olduğunu da söylüyor. Geç yatıp kalkmanın insanlar üzerinde bu etkisini göstermek amacıyla yapılan ilk çalışma olan bu yayın, sadece erken ölüm açısından değil, bu kişilerin daha sık hastalığa yakalandıklarını da gösterdi.

Vücut saati dış çevre ile uyumlu olmayan bir kişi, yemek saatini bile düzenleyemeyebilir, stresten daha çok etkilenebilir, uykusunu yeterince alamayabilir ve bu sebeple diyabetten psikolojik rahatsızlıklara varan birçok problemi beraberinde yaşayabilir. Zaten kişinin olması gereken saatlerde uykuya dalamaması bile başlı başına bir sağlık problemidir.

Bir yandan bunu aşabileceğini inanan insanlar kadar, buna mahkum olduğunu düşünenler de var. Aslına bakılırsa hem genetik hem çevresel faktörler burada önemli görünüyor. Peki ne yapmalı?

Yapılması Gerekenler

Öncelikle yapılması gereken sabah erken saatlerde güneşe maruz kaldığınızdan emin olmak diyebiliriz. Bunun dışında yatma saatleri de düzenlenmeye çalışılmalı. İşlerimizi olabildiğince erkenden halledip, uyku vakti geldiğinde yatakta olmalıyız. Genel yaşam tarzımızı daha sağlıklı hale getirmeye çalışmak da uyku saatlerinin düzenlenmesinde çok önemli.

Genetik açıdan farklı bir kronotipe sahipseniz vücut saatiniz daha esnek olabilir. Bu kişiler ise sabah saat 08:00’de yataktan kalkmaya zorlanmamalıdır diyor araştırmacılar. Bu insanlar belki de gece vardiyasına daha uyumlu olabilir. Tam tersi erken saat insanları için ise yaz saatlerine geçiş zor olabilir. Örneğin bazı çalışmalarda yaz saati geçişin ardından daha yüksek kalp hızı raporlanmış. Küçük bir risk gibi görünse de bu aslında 1.3 milyar insanı etkileyen bir risk.

Literatür talep et

Referanslar :

Kristen L. Knutson, Malcolm von Schantz. Associations between chronotype, morbidity and mortality in the UK Biobank cohort. Chronobiology International, 2018; 1 DOI: 10.1080/07420528.2018.1454458

Ofis Katımız İle Aldığımız Riskler Orantılı Mıdır?

10 Mayıs 2018

Doktorlar, avukatlar veya finansal yöneticiler her gün birçok karar vermek durumunda kalıyor. Bu kararları verirken olabildiğince objektif olmaya çalışılsa da kararları etkileyecek çok fazla etken var. Peki çalıştığınız katın ne kadar yüksekte olduğunun kararınızı etkileyebileceğini biliyor muydunuz?

The Journal of Consumer Psychology’de yayınlanan çalışmaya göre yüksek rakımda çalışan kişileri finansal risk almaya daha hevesli olarak gözlemleyen ekip bunun nedeninin de bilinçaltındaki iktidar duygusunu güçlendirmek olduğunu belirtti. Bu yüksek güç hissinin de kişinin daha riskli davranışlar sergilemesine neden olduğu gösterildi.

Yükseklik Arttıkça Daha Riskli Kararları Almak Kolaylaşıyor

Çalışma bununla sınırlı kalmadı. Katılımcılardan cam asansöre binmeleri, yukarı çıkarken ve aşağı inerken bahis oynamaları istendi. 72. kata çıkacak olan katılımcıların, küçük ya da önemli bir kazanca yol açma ihtimali düşük olan riskli piyangoyu tercih etme olasılıkları daha yüksek iken, aşağı inen kişiler, kazanç elde etme ihtimali göreceli olarak daha yüksek olacak şekilde karar verdi. Şaşırtıcı olan ise, bu etki, cam asansör kullanılmadığında ve insanlar yüksek bir kat seviyesinde olduklarını göremediklerinde ortadan kayboldu.

Farklı bir gruptan ise üniversite binasının üçüncü katında ve zemin katındaki katılımcılardan risk ve getiri seviyeleri ile ilgili 10 karar almaları istenmiş. Yine, araştırmacılar üçüncü kattaki katılımcıların zemin kattaki meslektaşlarından daha riskli seçenekleri seçtiklerini gördüler. Bu davranışın nedenini daha iyi anlamak için katılımcılar bir dizi bitmemiş kelimeyi tamamladılar ve üçüncü kattaki insanlar, zemin kattaki katılımcılardan daha fazla güçle ilgili kelimeler tercih ettiler.

İlginç bir şekilde, kişiler daha yüksek bir binada olduklarında alışılmadık bir meyveyi deneyerek duyusal bir risk almaya bile daha açık oldular.

Bu Etkinin Bilincinde Olunursa Ortadan Kalkabiliyor

Bir ofis binasının yükselmesi, belirli bir riskten korunma fonu yöneticilerinin, Bitcoin gibi son derece değişken olan riskli varlıklara yatırım yapmaya istekli olmasının bir nedeni olabilir. Her ne kadar bu çalışma finansal kararlarla sınırlı olsa da, ilerideki çalışmalar, bilinçaltı etkisinin hastalara yönelik tedavi planlarını seçen doktorlar gibi diğer profesyonelleri etkileyip etkilemediğini gösterebilir.

Buradaki diğer bir önemli ayrıntı ise, insanlar yükselmenin potansiyel etkisinin farkına vardığında, artık bu etki kayboluyor. Beyin, ince durumsal faktörlere çok duyarlı, ama bu tür etkileri düzeltebilme yeteneği var, bu nedenle farkındalık, kararlarımızda daha rasyonel olmamız için bize yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Sina Esteky, Jean D. Wineman, David B. Wooten. The Influence of Physical Elevation in Buildings on Risk Preferences: Evidence from a Pilot and Four Field Studies. Journal of Consumer Psychology, 2018; DOI: 10.1002/jcpy.1024

Gıda Alerjisinde Deri Bariyer Mutasyonları ve Çevresel Alerjenler Suç Ortağı mı?

08 Mayıs 2018

Son veriler, gıda alerjileri ile ilgili tanıların çocuklarda arttığını göstermektedir. Klinik kanıtlar, gıda alerjisi olan çocukların yüzde 35 kadarının atopik dermatite sahip olduğunu göstermekte ve bunların çoğu cilt bariyerini azaltan en az üç farklı gen mutasyonu ile açıklanmaktadır. Yeni doğanlarda besin alerjisinin gelişmesinde ki mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır ancak hasta popülasyonlarında ki cilt bariyeri defektlerine genetik yatkınlığa açık bir şekilde bağlanmaktadır. Cilt bariyeri kusurlarının, gıda alerjisinin gelişimine işlevsel olarak katkıda bulunup bulunmadığı bilinmemektedir.

Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, hasta popülasyonlarında heterozigot olan cilt bariyeri mutasyonlarının, gıda alerjisinin gelişimine katkıda bulunup bulunmadığını belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, insanlardaki gıda alerjisi, gıda alerjeni ve çevresel alerjen maruziyetleri ve neonatal farelerin insanlarda ortaya çıkan genetik mutasyonlarla ilgili klinik kanıtlarını kullandılar. Filagrin (Flg) ft ve Tmem79ma mutasyonları için heterozigot olan farelerin ciltlerinin, çevre ve gıda alerjenleri ile hassaslaştırdılar. Fareler, yumurta ve yer fıstığı proteinleri, tozdaki alerjenler ve bebek temizleme mendillerinde bulunan bir sabun olan sodyum loril sülfat gibi gıda alerjenleri ile birlikte maruz bırakıldı. Duyarlılıktan sonra, fareler gıda alerjeni ile oral olarak gıda alerjenleri ile uyarıldı ve daha sonra enflamasyon, enflamatuar mediatörler ve anafilaksi ölçüldü.

Cildin Emilimini Etkileyen Genetik Bozukluklar

Yenidoğan farelerin iki hafta boyunca 40 dakika boyunca üç ila dört kez gıda ve toz allerjen maruziyetinden sonra, yumurta ya da yer fıstığı ağızdan verildi. Fareler, cilt maruziyetinde, bağırsakta alerjik reaksiyonlarda ve anafilaksinin vücut sıcaklığının azalmasıyla ölçülen şiddetli alerjik gıda reaksiyonunda alerjik reaksiyonlara sahipti. Ayrıca, alerjik annelerin yeni doğanlarının, gıda alerjenleri ile suboptimal sensitizasyona yanıtları arttı. Bu yeni doğan farelerin gıda alerjenlerine verdiği cevaplar, deri bariyeri fonksiyonundaki genetik bozukluklara ve çevresel alerjenlere maruz kalmaya bağlıydı. Cilt hassasiyetinde ST2 blokajı, anafilaksi, antijene özgü IgE ve enflamatuar mediatörlerin gelişimini inhibe etti. Neonatal anafilaktik yanıtlar ve antijene spesifik IgE de gıda alerjeni için oral ön-maruziyetle inhibe edildi, fakat ilginç olarak, bu durum cildin çevresel alerjene eşzamanlı olarak önceden maruz bırakılmasıyla körleştirildi.

Araştırmacılar, gıda alerjisine katkıda bulunan etkenler arasında, cildin emilimini değiştiren genetik, cilt üzerinde sabun bırakan bebek temizleme mendilleri kullanımı, tozdaki alerjenlere deri maruziyeti ve bebek bakımı sağlayanlardan gıdaya cilt maruziyetinin yer aldığını belirttiler. Bu faktörlerin birlikte ortaya çıkmasıyla gıda alerjisinin tetiklendiğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Matthew T. Walker, Jeremy E. Green, Ryan P. Ferrie, Ashley M. Queener, Mark H. Kaplan, Joan M. Cook-Mills. Mechanism for initiation of food allergy: Dependence on skin barrier mutations and environmental allergen costimulation. Journal of Allergy and Clinical Immunology, 2018; DOI: 10.1016/j.jaci.2018.02.003

Yaşlı Yetişkinler De Genç İnsanlar Kadar Yeni Beyin Hücresi Üretebiliyor

05 Mayıs 2018

Yetişkin hipokampal nörogenezi, yaşlanan kemirgenlerde ve primatlarda azalır. Yaşlanan insanlarda, nörojenik hipokampal dentat girus (DG) bölgesinde ortaya çıkan volümetrik bir azalma ile birlikte azalan nörogenez ve egzersiz ile indüklenen anjiogenez sergilediği düşünülmektedir, ancak bu parametrelerdeki eş zamanlı değişiklikler iyi çalışılmamıştır.

Columbia Üniversitesi ve New York Eyalet Psikiyatri Enstitüsü'nden araştırmacılar,  yaptıkları çalışmada ilk kez sağlıklı yaşlı yetişkinlerin genç insanlar kadar yeni beyin hücresi üretebildiklerini gösterdiler.

Azalan Nörogenez

Araştırmacılar çalışmada, 14 ila 79 yaşları arasında değişen 28 sağlıklı bireyin tüm hipokampüs otopsilerini değerlendirdiler. Tüm yaşlarda, DG'de benzer sayıda ara nöral progenitör ve binlerce olgunlaşmamış nöron, glia ve olgun granül nöronlarının benzer sayıları ve eşdeğer DG hacmi buldular. Bununla birlikte, daha yaşlı bireyler, daha az anjiyogenez ve nöroplastisite ile anterior-mid DG'de daha küçük bir sessiz progenitör havuzuna sahipti.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmayla ölümden hemen sonra yeni oluşmuş nöronlara ve tüm insan hipokampusundaki kan damarlarının durumuna ilk kez bakıldığına dikkat çektiler. Kognitif bozukluk ve nöropsikiyatrik hastalığa sahip olmayan veya tedavi almayan sağlıklı yaşlı deneklerde nörogenezin korunduğunu belirttiler. Devam etmekte olan hipokampal nörogenezin yaşam boyunca insana özgü bilişsel işlevi sürdürdüğünü ve bu düşüşlerin azalmış bilişsel-duygusal esneklik ile bağlantılı olmasının mümkün olduğunu aktardılar. Yaşlanan beyin hakkındaki gelecekteki araştırmaların, nöral hücre proliferasyonunun, olgunlaşmasının ve sağ kalımın hormonlar, transkripsiyon faktörleri ve diğer hücreler arası yolaklarla nasıl düzenlendiğini keşfetmeye devam edeceklerinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Maura Boldrini, Camille A. Fulmore, Alexandria N. Tartt, Laika R. Simeon, Ina Pavlova, Verica Poposka, Gorazd B. Rosoklija, Aleksandar Stankov, Victoria Arango, Andrew J. Dwork, René Hen, J. John Mann. Human Hippocampal Neurogenesis Persists throughout Aging. Cell Stem Cell, 2018; 22 (4): 589 DOI: 10.1016/j.stem.2018.03.015

Babadan Kaynaklanan Over Kanseri Geni Tespit Edildi

04 Mayıs 2018

Ailesel Over Kanseri Veritabanı çalışmasında elde edilen yeni verilere göre X-kromozomu aracılığıyla kalıtılan yeni tespit edilen bir mutasyon, kadınlarda over kanseri ve babada ve oğullarda prostat kanserinin erken başlamasından kaynaklanıyor.

ABD New York Roswell Park Kanser Enstitüsü’nde görev yapan araştırmacılar, bir kadında over kanseri geliştiğinde, kız kardeşinin de over kanseri gelişimi açısından anneden daha fazla risk ile karşı karşıya kaldığını fark etmişlerdi. Bu gözlem, araştırmacıları potansiyel olarak babadan geçen X-kromozomundaki genlerin kızlarının over kanseri riskine katkıda bulunup bulunmadığını araştırmaya yönlendirdi.

Kanser Daha Erken Yaşta Başlıyor

Araştırmacılar, veritabanında kanserden etkilenen 186 kadından X kromozomunun bölümlerini sıraladılar ve torunların ve büyükannelerin çiftleri hakkında bilgi topladılar. Babaanneden miras kalan genlerle bağlantılı yumurtalık kanseri vakalarının anne genlerine bağlı vakalara göre daha erken yaşta başladığını ve babalar ile oğullarında prostat kanseri oranlarının yüksek olduğunu keşfettiler. Ek sekanslama, araştırmacıların X-kromozomu üzerinde daha önce bilinmeyen bir mutasyonu saptamasına yol açtı ve bu da over kanseri vakalarının ortalama 6 yıl öncesinden daha fazla gelişmesine neden olabilir.

X’e Bağlı Kalıtılan Bir Gen

Çalışma, X-kromozomundaki bir genin, BRCA genleri gibi bilinen diğer duyarlılık genlerinden bağımsız olarak bir kadının over kanseri geliştirme riskine katkıda bulunabileceğini tespit etti. Bununla birlikte, bu genin kimliğini ve fonksiyonunu doğrulamak için gelecek çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.

Araştırmacılara göre bu çalışmada elde edilen veriler neden çok sayıda kız kardeşin aynı kanserden etkilenebildiğinin nedenini bulmaya yardımcı olabilir. Bir babanın kromozomları, çocuklarının cinsiyetini belirlediğinden, kızlarının hepsi aynı X-kromozom genlerini taşımak zorundadır. İleride yapılması gereken, daha fazla aileyi sıralayarak doğru genin tespit edildiğinden emin olmaktır. Bu sayede erken tanı ve tedavi fırsatı olacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Eng KH. et al. Paternal lineage early onset hereditary ovarian cancers: A Familial Ovarian Cancer Registry study. PLOS Genetics, 2018; 14 (2): e1007194 DOI: 10.1371/journal.pgen.1007194

İnsan Karaciğeri Moleküler Ölçekte Nasıl Yaşlanır?

03 Mayıs 2018

Karaciğer oldukça sofistike bir metabolik fabrikadır. Tüm vücut homeostazını sürdürmek için gerekli olan geniş bir biyokimyasal fonksiyon dizisi gerçekleştirir ve periferik dokulardan kaynaklanan sinyalleri entegre etmek ve detaylandırmak için çok önemlidir. Karaciğer fizyolojisinin yaşlanma sırasında nasıl ve ne ölçüde etkilendiğine dair detaylar, temel biyolojik araştırmalara konu olmaya devam etmektedir. Diğer organlara kıyasla, fonksiyonelliği açısından karaciğerlerin benzersiz olduğu bilinmektedir. Karaciğer morfolojisinde ve fonksiyonlarında yaşla ilgili bazı değişikliklere rağmen, karaciğer diğer dokulara göre çok daha ileri yaşlarda işlevselliğini korumaktadır. Mevcut veriler daha yaşlı donörlerden nakillerin genç donörlerden elde edilenlerle karşılaştırılabilir süre ve başarı oranlarına sahip olduğunu göstermektedir.

DNA metilasyonu, yaşamda geçirdiği büyük yeniden yapılanma ve bir bireyin biyolojik çağındaki hızlanma / yavaşlama etkilerini tespit etme yeteneği nedeniyle insan yaşlanma çalışmalarında en fazla dikkat çeken epigenetik değişimdir.

Bir grup araştırmacının yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada, 12 ila 92 yıl arasında değişen sağlıklı karaciğer donörlerinden alınan karaciğer biyopsilerindeki proteazomların fonksiyonunun ve mikroRNA ekspresyonunun en azından 60 yaşına kadar büyük ölçüde korunduğu gösterilmişti. Araştırmacılar bu bulguları derinleştirmek ve tamamlamak için yaptıkları yeni çalışmada ise 13 ila 90 yaş arasında değişen 45 sağlıklı donörden alınan karaciğer biyopsilerinde genom çapında DNA metilasyonunu araştırdılar.  Infinium HumanMethylation450 BeadChip kullanarak, donörlerden toplanan karaciğer biyopsilerinin epigenetik profilini karakterize ettiler.

DNA Metilasyonu Anahtar

Analiz, 8823 yaşa bağlı farklı metile CpG probu ile DNA metilasyon paternlerinde büyük bir yeniden biçimlenmenin oluştuğunu gösterdi. Bu yaş ile ilgili değişiklikler özellikle 60 yaşından sonra düzelmeye eğilimliydi ve bu Horvath’ın saati (epigenetik saat) tarafından teyit edildi. Araştırmacılar sıkı seçim kriterlerini kullanarak, 75 genomik bölge de dahil olmak üzere yaşlanan karaciğerin bir DNA metilasyon imzasını tanımladılar. Bu imzanın diğer dokularla karşılaştırıldığında karaciğer için spesifik olduğunu ve obezite ile ilişkili biyolojik yaş-ivme etkilerini tespit edebildiğini gösterdiler. DNA metilasyon ölçümlerini mevcut ekspresyon verileriyle birleştirdiler.

Araştırmacılar, iki omik karakterizasyon arasındaki kesişimin düşük olmasına rağmen, her iki yaklaşımın da, insan karaciğerinin yaşlanmasında epitelyal-mezenkimal geçiş ve Wnt sinyal yolaklarının daha önce belirlenmemiş bir rolünü önerdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bacalini et al. Molecular aging of human liver: an epigenetic/transcriptomic signature, The Journals of Gerontology: Series A, gly048.

Neisseria gonorrhoeae`de Seftriakson Direnci Mutasyonları Araştırıldı

03 Mayıs 2018

Cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan gonore, yüzlerce yıldır halk sağlığı sorunudur. Hastalığa Neisseria gonorrhoeae adlı bakteri neden olur.  Gonore için bir aşı yoktur, bu nedenle antibiyotik tedavisi enfeksiyonları tedavi etmek için tek seçenektir. Bununla birlikte, N. gonorrhoeae antibiyotiklere direnç geliştirmede sınırsız bir kapasite göstermiştir. 1980'lerden bu yana direnç nedeniyle birinci basamak tedavi sık sık değişmiştir. Şu anda mevcut standart tedavi, enjektabl seftriakson ve oral azitromisin birleşimidir. Hastalık tedavi edilmediğinde komplikasyonlar infertilite, prostat enflamasyonu, yaralı ve daralmış üretra, testiküler ve skrotal ağrı, düşük, pelvik enflamatuar hastalık ve mesanenin iltihaplanmasını içerir. Şimdi ise, Dünya Sağlık Örgütü Temel İlaçlar Listesi'nde bulunan ve bu organizmaya karşı son etkili antibiyotik olan seftriaksona karşı direnç geliştirmesi tehtidi söz konusudur.

UNC School of Medicine araştırmacıları, seftriaksona dirençli "superbug" suşlarının global yayılmasına yol açabilecek seftriaksona direnç sağlayan Neisseria bakterisi mutasyonlarını tanımladılar. Araştırmacılar, ilk olarak HO41 ve F89'deki seftriakson dirençli mutasyonların bakterinin “fitness cost” ile birlikte geldiğini gösterdiler. Mutasyonlar bakterinin büyüme hızını önemli ölçüde bozuyordu. Seftriakson-direnç mutasyonları, seftriaksonun hedefi olan bakteriyel enzimi değiştiriyordu, bu da ilacın enzime bağlanmasını zorlaştırıyordu, aynı zamanda enzimin bakteriyel hücre duvarlarını inşa etmesini ve onarmasını daha az mümkün kılıyordu. Bunun fitness cost dirençli suşların çok yayılmasını engellemesi beklenir.

Dirençli Suş Daha Hızlı Büyüyor

Bilim adamları daha sonra dirençli mutasyon suşlarının standart, dirençsiz bir N. gonorrhoeae suşu tarafından büyük ölçüde egale edildiğini göstermek için laboratuar deneyleri yaptılar ve dirençli bakteri miktarı standart suşa kıyasla hızla azaldı. Daha sona, fareleri, dirençsiz referans suşunun ve seftriaksona dirençli suşun eşit bir karışımı ile enfekte ettiler. Bazı dirençli suşların hızlıca çok daha yüksek büyüme oranlarını geliştirdiğini ve hatta hızla büyüyen referans suşla rekabet etmeye başladığını buldular. Araştırmacılar, bu bakterilerin direnç mutasyonlarının büyümeyi yavaşlatan etkisine rağmen büyüme oranlarını arttıran 'telafi edici' mutasyonlar edinmiş olabileceklerini düşündüler.

Bilim adamları, laboratuvarda gelişen süperbug suşlarının genomlarını, büyümeyi sağlayan tüm mutasyonları ve bunu nasıl yaptığını tanımlamak için elemek zorunda kalacaklardı. Fakat ilk deney setinde, bakteriyel büyümeyi besleyen bakteriyel enerji üretiminde önemli bir rol oynadığı bilinen AcnB adlı bakteriyel bir enzimi etkileyen bu mutasyonlardan birini sıfırladılar. Bilim adamları, enzimin mutant formunun sadece N. gonorrhoeae'nin enerji metabolizmasını değiştirmediğini, aynı zamanda bakteriyel genlerin ekspresyonunda büyük değişikliklere yol açtığını ve birçok insanı etkili bir şekilde değiştirebildiğini buldular.

Araştırmacılar, mutant AcnB'nin N. gonorrhoeae'nin büyümesini nasıl arttırdığını ve laboratuarda evrimleşmiş superbug suşlarında başka hangi üreme-iyileştirici mutasyonların varlığını daha iyi anlamak için çalışıyorlar. Aynı zamanda, dünyanın dört bir yanındaki hastalardan elde edilen suşlardaki benzer tehlikeli mutasyonların raporlarını araştırıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Leah R. Vincent, Samuel R. Kerr, Yang Tan, Joshua Tomberg, Erica L. Raterman, Julie C. Dunning Hotopp, Magnus Unemo, Robert A. Nicholas, Ann E. Jerse. In Vivo-Selected Compensatory Mutations Restore the Fitness Cost of Mosaic penA Alleles That Confer Ceftriaxone Resistance in Neisseria gonorrhoeae. mBio, 2018; 9 (2): e01905-17 DOI: 10.1128/mBio.01905-17

Meme Kanserinde Son 10 Yıl

02 Mayıs 2018

Dünya çapında yaklaşık 500 bin insan, her yıl metastatik meme kanseri sebebiyle ölmektedir. Bu sebeple her ne kadar tedavide gün geçtikçe yeni gelişmeler olsa da meme kanseri önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Uluslararası çok sayıda araştırmacının dahil olduğu son analizde, meme kanserinin son 10 yıldaki durumu incelendi ve gelişim alanları saptandı. Makale, metastatik meme kanseri hastaları için mevcut bakım, kaynaklar ve destek alanlarındaki boşlukları vurgulayarak, dünyanın çeşitli bölgeleriyle alakalı genel bir bakış sunmaktadır.

Primer araştırma, 2015 ve 2016 yıllarında gerçekleştirilmiş olup, 34 ülkede yaklaşık 15.000 kişiden oluşan dört adet evrensel niteliksel ve nicel araştırmadan oluşmaktadır. İkincil araştırma, hakemli yayınların, hasta anket raporlarının ve medyada yer alan veya çevrimiçi makalelerin literatür taraması kullanılarak yapıldı.

Hastalar ve Bakım Verenler Daha Fazla Desteklenmeli

Elde edilen sonuçlara göre geçtiğimiz on yılda metastatik meme kanseri tedavisinde belli başlı iyileşmeler oldu. Hastalara ise metastatik meme kanseri hakkında yeterli bilgi verilmediği tespit edildi. Hastalar ve bakıcılar ile gerçekçi hedefler konusunda açık tartışmalara ihtiyaç vardır; bununla birlikte, hekimler, hastalarla iletişim konusunda eğitilmemektedir.

Hastaların yaşam kalitesini korumak çok önemli bir hedeftir; ancak bu durum iyileşmemiştir ve bazı durumlarda son on yılda azalmış bile olabilir. Metastatik meme kanseri hakkında kamu bilinci ve anlayışının da sınırlı olduğu görülmektedir. Hem hastalar hem de bakıcıları için iş istihdamı önemli bir sorun olmaya devam etmekte ve küresel olarak, önemli bir ekonomik yük mevcuttur. Bakım verenlerin desteklenmesi çok önemli olmakla birlikte bu genellikle göz ardı edilmektedir.

Klinisyenler, onkologlar, ilaç üreticileri, ödeyici kurum temsilcileri ve politika yapıcılar ile savunucuları, aileleri ve hastaları içeren sağlık hizmetleri uzmanları arasında güçlü ve birleşik küresel çaba, metastatik meme kanseri hastaları için yaşam kalitesini ve tedavi sonuçlarını iyileştirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardoso F. et al. Global analysis of advanced/metastatic breast cancer: Decade report (2005-2015). Breast. 2018 Apr 18;39:131-138.

Alzheimer Hastalığı Riski Kan Testi İle Tespit Edilebilir mi?

26 Nisan 2018

Alzheimer hastalığı (AD) için şu anda kür sağlayan bir tedavi yoktur. Hastalığın, hastaların hafıza kaybı gibi tipik semptomları göstermeden çok önce başladığı düşünülmektedir.  İlaç araştırmalarındaki ilerlemenin, hastalığın ancak etkili bir müdahale için çok geç olduğu zaman teşhis edilebildiği gerçeğiyle zedelendiği savunulmaktadır. Klinik öncesi aşamalarda tarama için minimal invaziv bir kan biyolojik belirtecinin gelecekteki tedaviler için çok önemli olacağı konusunda genel bir fikir birliği vardır. Alzheimer hastalığının ayırt edici özelliklerinden biri, hastanın beyninde amiloid-beta plaklarının birikmesidir. AD'nin saptanması için mevcut tanı araçları, BOS biyolojik belirteçleri gibi invazif veya PET görüntüleme gibi pahalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada, kandaki patolojik ve sağlıklı amiloid-β formunun nispi miktarlarını ölçerek çalışan bir test geliştirildi. Alman ve İsveç araştırmacılar geliştirdikleri kan testinin, hastalığın erken evrelerinde patolojik amiloid-beta göstergelerinin algılayabileceğini belirttiler.

Patolojik form, bu molekülün yanlış katlanmış bir versiyonudur ve beyinde toksik plakların oluşumunu başlattığı bilinmektedir. Patolojik amiloid-beta molekülleri, hastalığın başlangıcından 15-20 yıl önce hastaların vücudunda birikmeye başlar.

İlk Klinik Bulgudan 8 Yıl Önce Tespit Mümkün

Araştırmacılar ilk olarak Oskar Hanson'un yürüttüğü İsveç BioFINDER kohortundan hastalığın prodromal aşamaları olarak adlandırılan erken dönemdeki hastalara odaklandılar. Testin, beyin taramalarında anormal amiloid birikimi gösteren, hafif bilişsel bozukluğu olan katılımcıların kanında, amiloid-beta değişikliklerini güvenilir bir şekilde saptadığını gösterdiler. Daha sonra testlerinin hastalık başlangıcından önce kan değişikliklerini tespit edip edemeyeceğini araştırdılar. Takip eden çalışmalarda Alzheimer hastalığı tanısı konmuş olan 65 katılımcının kan örneklerini 809 kontrolle karşılaştırıldığı ESTHER kohort çalışmasından elde edilen verileri kullandılar. Analiz, klinik belirtileri olmayan bireylerde tanıdan önce sekiz yıl önce hastalığın bulgularını tespit edebildi. Olguların yaklaşık %70'inde hastalıklı olanları doğru olarak tanımlarken, gerçek negatif bireylerin yaklaşık %9'u yanlış olarak pozitif olarak tespit edildi. Genel tanı doğruluğu %86’ydı.

Araştırmacılar, kan testlerinin, yanlış pozitif bireyleri dışlamak için bu daha invaziv ve pahalı yöntemlerle daha fazla test yapılması için bireyleri genel popülasyondan önceden seçmek için ucuz ve basit bir seçenek olarak sunduğunu belirttiler. Geliştirdikleri kan testinin, amiloid-betanın patolojik ve sağlıklı yapılarının dağılımını ölçmek için immüno-kızılötesi sensör olarak adlandırılan bir teknoloji kullandığını, İki yapının kızılötesi ışığı farklı bir frekansta emdiğini ve kan testinin, numunedeki sağlıklı/patolojik amiloid-beta oranını belirlemesine izin verdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andreas Nabers, Laura Perna, Julia Lange, Ute Mons, Jonas Schartner, Jörn Güldenhaupt, Kai‐Uwe Saum, Shorena Janelidze, Bernd Holleczek, Dan Rujescu, Oskar Hansson, Klaus Gerwert, Hermann Brenner. Amyloid blood biomarker detects Alzheimer's disease. EMBO Molecular Medicine, 2018; e8763 DOI: 10.15252/emmm.201708763

Uykumuzda Öğrenmek Mümkün mü?

25 Nisan 2018

Uykunun, öğrenme ve hafıza oluşumu için çok önemli olduğu bilinmektedir. Yeni araştırmalarda, uykudayken beynimizde neler olup bittiğini ve istirahat halinin öğrenmeyi ve hafıza oluşumunu nasıl etkilediği tam olarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Önceki çalışmalar non-REM uykunun anıların birleştirilmesi için çok önemli olduğunu göstermiştir. Non- REM ikinci evresi sırasında bir elektroensefalogramda (EEG) görülebilen osilasyonel beyin aktivitesindeki “uyku iğcikleri”, veya ani yükselmelerin bu bellek konsolidasyonu için önemli olduğu gösterilmiştir. Bilim adamları ayrıca belirli anılarını özel olarak hedefleyebilmiş ve işitsel ipuçlarını kullanarak onları yeniden harekete geçirebilmiş ya da güçlendirebilmişlerdir. Ancak, bu başarıların ardındaki mekanizmalar şimdiye kadar gizemli kalmıştır. Araştırmacılar, bu tür mekanizmaların yeni bilgileri ezberlemede yardımcı olup olmadığı konusunda da habersizdir.

İngiltere’den araştırmacılar, belleğin uyku sırasında beyinde yeniden harekete geçmesini destekleyen nöral süreçleri araştıran bir çalışma yaptılar. Önceki araştırmalarda, bellek için uyku yararları ile ilişkilendirilen uyku iğciklerinin bu beyin dalgalarının reaktivasyona aracılık edip etmediğini araştırdılar. Bellek reaktivasyonunu destekliyorlarsa, bu iğciklerin gerçekleştiği zamanda bellek sinyallerini deşifre etmenin mümkün olduğunu öngördüler.

Bu hipotezlerini test etmek için, 46 katılımcıdan uykudan önce nesnelerin isimleri,  resimleri veya görüntüleri arasındaki ilişkileri öğrenmelerini istediler. Daha sonra, bazı katılımcılar 90 dakika uyurken, diğerleri uyanık kaldı. Kelimelerin yarısını,  yeni öğrenilen resimli anıların yeniden harekete geçmesini tetiklemek için uyku sırasında tekrarladılar. Katılımcılar uyandıktan sonra, onlara tekrar kelimeleri sundular ve onların nesne ve sahne resimlerini hatırlamasını istediler.

İğcik Paterni Öğrenmeyi Kolaylaştırıyor

Araştırmacılar, uykuda sunulan kelimelerle ilişkili olan resimler için sunulmayanlara göre hafızalarının daha iyi olduğunu gördüler. Bir EEG makinesi kullanarak, anıları yeniden aktive etmek için ilişkili kelimeleri çalmanın, katılımcıların beyinlerinde uyku iğlerini tetiklediğini de gördüler. EEG uyku iğcik paternleri, araştırmacılara katılımcıların sahnelerle ilgili anıları veya nesnelerle ilişkili anıları işleyip işlemediklerini gösterdi.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin,  iğciklerin uyku sırasında ilgili bellek özelliklerinin işlenmesini kolaylaştırdığını ve bu sürecin bellek konsolidasyonunu hızlandırdığını gösterdiğini belirttiler. Bu yeni bulguların, uyurken belleği artırmak için etkili stratejilere yol açabileceğini aktardılar. Uyku iğciklerin doğrudan indüksiyonunun hedeflenen bellek yeniden aktivasyonu ile birleştiğinde, uykudayken bellek performansını daha da geliştirmemizi sağlayabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Cairney, Scott A. et al. Memory Consolidation Is Linked to Spindle-Mediated Information Processing during Sleep Current Biology , Volume 28 , Issue 6 , 948 - 954.e4

Benimsenen Müzik Tarzı Beynin Yapısını Değiştiriyor

24 Nisan 2018

İnsanın yetenek gerektiren davranışları, çevresel talepleri eksiksiz karşılamak için beyin yapısının ve işlevin optimum adaptasyonunu gerektirir. Müzik yapmak, algılayıcı motor beyin alanlarındaki olağanüstü anatomik ve fonksiyonel değişikliklerin eşlik ettiği kapsamlı eğitimin performans hassasiyetini ve akıcılığını nasıl arttırdığını simgelemektedir. İşitsel alanda yapılan araştırmalar, müzikal eğitimin genel etkilerini değil, aynı zamanda uzmanlaşmış eğitimi ya da üslupsal benimseme olarak bilinen incelikli bilişsel adaptasyonları işaret etmektedir. Aslında, sadece düşük seviyeli işitsel algılama veya temel motor fonksiyonları, uygulanan enstrüman türüne göre farklı olarak şekillendirilmez. Müziğin yapısal özelliklerine dayanan daha yüksek müzik beklentileri, klasik, rock veya caz gibi pratik türler tarafından farklı şekilde biçimlendirilir. Öte yandan, bu son nokta ile ilgili bugüne kadarki hemen hemen tüm araştırmalar, işitme alanıyla sınırlı kalmıştır ve üretim üzerindeki müzik türüne ait benzer etkiler araştırılmamıştır.

Bir grup bilim insanı, yetenekli motor davranışlarında benimsenen uzmanlaşmış bilişsel-motor stratejiler için nörobiyolojik gerekçeleri ortaya koymak amacıyla, klasik ya da caz farklı müzik stillerinde eğitimin müzikal eylem planlamasını etkileyip etkilemediğini, etkiliyorsa nasıl etkilediğini araştırdı. Araştırmacılar çalışmalarında klasik veya caz eğitimine bağlı olarak hiyerarşik planlama süreçlerinin farklı kalibrasyonunu yansıtan iki müzik sanatçısı arasındaki davranışsal ve sinirsel farklılıkları ortaya koymaya çalıştılar.

Uyumsuz Ahenk

Araştırma kapsamındaki EEG çalışması, yüksek ve düşük düzeylerde eylem planlamasında klasik ve caz müzisyenleri arasındaki ilk kez kesin netleşmiş nörobiyolojik farklılıkları ve müzik yapımında benimsenen türe özgü bilişsel stratejileri açıkladı.  Piyanistler, dizi yapısının üst düzey planlamasını değerlendirmek için uyum ve bağlam uzunluğu açısından manipüle edilen ve tekli eylemlerin alt düzey parametre özelliklerini değerlendirmek için çalma biçimi bakımından, ses olmadan akor ilerlemelerini taklit ettiler. Caz piyanistleri, daha fazla sayıda tutum hatası pahasına, yanıt maliyetlerini etkisiz hale getirirken “uyumsuz ahengi” daha erken bir yeniden programlama negatifliği ve beta gücü azalmasıyla ortaya çıkardığı şekilde daha hızlı bir şekilde revize ettiler. Klasik piyanistler, teta güç artışı ile gösterilen “uyumsuz ahenk” sırasında daha fazla uyuşmazlık yaşıyorlardı, ancak yüksek doğruluk ve beta gücünün azalmasının işaret ettiği gibi, gerekli çalma tutumunu uygulamaya daha hazırdılar. Bu bulgular, eğitimin spesifik talep ve eylem odaklarının hiyerarşik eylem planlamasının farklı ağırlıklandırılmasına yol açtığını göstermektedir. Araştırmacılar bu bulguların, bir müzisyen bir veya diğer stil uyguladığında beyinde etkilenen kalıcı belirteçlerin farklı olduğunu kanıtladığını ileri sürdüler.

Mevcut çalışmanın bulguları, karmaşık eylemlerin rijid antiteler olmadığını, ancak daha önceki tecrübelere ve alışılmış eylem odağına bağlı olarak bilişsel motor stratejilerini yansıtabileceğini ortaya koymaktadır.  Yapı bazlı planlamanın eylem sırası seviyesinde ve tekli eylemler seviyesinde hareket parametresi tanımlaması eylem kontrolünde plastik (uyumlu) işlemlerdir, müzisyenlerin üslup özelliklerine bağlı olarak - eşit talimatlara ve görevlere rağmen - farklı kalibre edilirler. Dikkat çekici olarak, aksiyon kontrol hiyerarşisinde uzun vadeli uyarlanabilir plastisite, aynı görevin icrası sırasında caz piyanistlerinde yapısal esneklik ve klasik piyanistlerde hassas hareket doğruluğunda davranışsal yansıtıldı. Dolayısıyla, spesifik talepler ve daha önceki tecrübenin odak noktası, sanatçıların motor kontrol sisteminde dramatik ve kalıcı değişikliklerle sonuçlanarak, müzisyenler arasında "swing" ve "legit" tarz arasındaki büyük bölünme için nörobiyolojik hesaplar sağlanabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bianco et al. Musical genre-dependent behavioural and EEG signatures of action planning. A comparison between classical and jazz pianists, NeuroImage 169 (2018) 383–394.

Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma İçin İnterim PET-BT’ye Dayalı Yeni Bir Prognostik İndeks

24 Nisan 2018

Non-Hodgkin lenfoma erişkinlerde en sık görülen hematolojik malignitedir. Alt tiplerı arasında diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) dünya genelinde erişkinlerde en sık rastlanan durumdur ve Çin'deki non-Hodgkin lenfoma vakalarının % 40,1'ini ve Batı ülkelerindeki vakaların % 31'ini oluşturmaktadır. DLBCL moleküler profillerine göre farklı prognozları olan patolojik olarak heterojen bir hastalıktır. Bu nedenle, rekürrens ve progresyon için güçlü bir prognostik değeri olan risk faktörlerini tanımlamak çok önemlidir çünkü bu hastalar için zamanında başka bir tedavi rejimi düşünülebilir.

Uluslararası Prognostik İndeks (IPI) skorlama sistemi, DLBCL için en yaygın kullanılan prognostik araçtır. Bununla birlikte, kötü sonuçlara sahip olan hastaları tutarlı bir şekilde belirleyememektedir. Son yıllarda, lenfoma doğrulama, tanı, evreleme, etkinlik değerlendirmesi ve prognostik değerlendirme için pozitron emisyon tomografi bilgisayarlı tomografi (PET-BT) kullanılmıştır. Çalışmalar, PET-BT'nin IPI skoru için bağımsız bir prognostik faktör olduğunu göstermesine rağmen, PET-BT kullanılarak yapılan prognostik değerlendirme halen tartışmalıdır.

Spesifik olarak, interim PET-BT'nin prognostik değeri tam olarak bilinmemektedir ve inter PET-BT yorumlaması için Deauville standartları ve ΔSUVmax yöntemi dahil olmak üzere yöntemler sürekli araştırma ve geliştirme aşamasındadır. DLBCL için daha uygun ve kapsamlı bir prognostik değerlendirme yöntemine ihtiyaç vardır.

Kong ve arkadaşları,  interim PET-BT'ye dayalı yeni bir prognostik indeksi araştırmak için 2 kür kemoterapi sonrası DLBCL tanılı 105 hastayı retrospektif olarak incelediler. > 60 yaş, Ann Arbor evre III / IV, non-germinal merkez B-hücresi (GCB) patolojik alt tipi ve pozitif bir interim PET-BT içeren yeni prognostik indeks, yüksek prognozlu grupta doğru prognostikasyon, klinik çalışmalarda tabakalaşma ve DLBCL hastaları için yeni stratejilerin tasarımı için daha güçlü bir potansiyele sahipti ve hastalık ilerlemesi ve ölümünün ön gördürücüsüydü.

Düşük Riskli Grupta Prongnozu Öngörmek

Çin’den araştırmacılar, bu yeni prognostik indeksin klinik değerini ve en az 6 kür kemoterapi uygulanan 70 DLBCL hastasında çeşitli klinik özellikler, histolojik özellikler, interim PET-BT, 3 yıllık progresyonsuz sağ kalım (PFS), 3 yıllık OS, hastalık progresyonu ve ölüm ile ilişkisini doğrulamak, ayrıca özgüllük ve duyarlılığını belirlemek amacıyla retrospektif bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, IPI ve yeni prognostik indeksin her ikisinin de 3 yıllık mortalite ile ilişkili olduğunu gördüler. Bununla birlikte, sadece yeni prognostik indeks 3 yıllık progresyon ile ilişkiliydi.  Çok değişkenli analiz, yeni prognostik indeksin 3 yıllık progresyon ile ilişkili olduğunu, ancak genel sağ kalımla ilişkili olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar, yeni prognostik indeksin, düşük -orta derece ve orta-yüksek derece riskli grupların yanı sıra, düşük derece riskli gruplarda da 3 yıllık progresyonsuz sağ kalımı ve genel sağ kalımı ayırt ettiğini belirttiler.  Bu indeksin IPI'dan daha üstün kapsamlı bir prognostik model olduğuna dikkat çektiler. Tedavi stratejilerinin bu yeni prognostik indeks kullanılarak ayarlanıp ayarlanamayacağını araştırmak için prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu et al. Retrospective Analysis of a New Prognostic Score for Diffuse Large B-Cell Lymphoma Based on Interim Positron Emission Tomography-Computed Tomography, Acta Haematol 2018;139:148–157.

Halusinasyonların Temelinde Dopamin mi Var?

23 Nisan 2018

Beynimiz, sesler veya görüntüler çarpıtıldığında ya da belirsiz olduğunda boşlukları doldurmaya yardımcı olan duyusal beklentiler üretmek için önceki deneyimleri kullanır. Şizofrenili bireylerde bu süreç değişir ve bu bireylerde orada bulunmayan sesleri duymak gibi aşırı algısal çarpıklıklar oluşur. Buna duyusal halüsinasyonlar denir. Bu tarz halüsinasyonlar sebebi bilinmeyen bir şekilde dopamini bloke eden antipsikotik ilaçlarla tedavi edilebilmekteyse de aslında ne dopamin ne de etkili olduğu beyin bölgesi olan striatum, tipik olarak duyusal işleme ile ilgili değildir.

ABD’de yapılan yeni bir çalışmadaki araştırmacılar, işitsel halüsinasyonları olan şizofreni hastalarının, aslında diğer insanlar arasında yaygın olan algısal bir bozulmanın abartılı bir versiyonunu yaşadığını, beklediklerini duymaya eğilimli olduklarını gösterdiler. Araştırmacılar ayrıca, yüksek dopamin düzeyinin bazı hastaları beklentilere daha fazla bağımlı hale getirebileceğini ve bunun da halüsinasyona neden olabileceğini buldu. Yakın zaman önce Current Biology'de yayınlanan bulgular, dopaminin üretimini hedef alan tedavilerin bu durumun hafifletilmesine neden yardımcı olabileceğini açıklıyor.

Araştırmacılar, bu çalışma dahilinde, hem sağlıklı katılımcılarda hem de şizofrenili katılımcılarda işitsel bir illüzyon yaratan bir deney tasarladılar. Duyusal beklentilerin oluşturulması ya da ortadan kaldırılmasının bu yanılsamanın gücünü nasıl değiştirebileceğini incelediler. Ayrıca, dopaminin salınmasını uyaran bir ilacın verilmesinden önce ve sonra dopamin salınımını ölçtüler.

Dopamin Arttıkça Bulgular Şiddetlendi

Halüsinasyonu olan hastalar, duyusal beklentilerin daha az güvenilir olduğu ve sağlıklı katılımcılarda yanılsamaların zayıflamış olduğu durumlarda bile, sesleri beklemek istediklerine benzer şekilde algılama eğilimindeydiler. Bu eğilimleri, dopamin salıcı bir ilaç verdikten sonra daha da kötüleşti. Yüksek dopamin salınımı ve daha küçük dorsal anterior singulatı olan katılımcılarda da bu bulgular daha belirgindi.

Herkes bazı algısal çarpıtmalara sahiptir, ancak elde edilen bu sonuçlar, aşırı dopaminin çarpık algılarımızı daha da şiddetlendireceğini göstermektedir. Araştırmacılara göre yeni terapiler, dorsal ön singulat korteksini de içerecek şekilde, algısal işlemenin modülasyonuyla ilişkili dopamin sistemi veya aşağı akış yollarını hedefleyerek bağlamsal bilginin işlenmesini iyileştirmeyi amaçlamalı.

Literatür talep et

Referanslar :

Cassidy CM et al. A Perceptual Inference Mechanism for Hallucinations Linked to Striatal Dopamine. Current Biology, 2018; DOI: 10.1016/j.cub.2017.12.059

MS Hastalarında Talamus ve Hipokampusun Epizodik Bellek Performansındaki Rolü

20 Nisan 2018

Multipl sklerozlu (MS) hastaların % 40 ila % 65'inin bilişsel bozulma yaşadığı ve işlem hızında ve epizodik bellek kaybında azalmanın olduğu bildirilmiştir. MS'li hastalarda bellek disfonksiyonunun ardında yatan patofizyoloji hakkında bir fikir birliği bulunmamakla birlikte, ön raporlar hem hipokampus hem de talamus ile ilişkilidir. Hipokampus, uzun süreli hafızanın kodlanmasında ve epizodik anıların içeriği ve ilişkileri ile ilgili bilgilerin düzenlenmesi ve bağlanmasıyla ilgilidir. MS'de hipokampal atrofi ve demiyelinizasyon yaygındır ve hipokampal volüm kaybı hem sözel hem de görsel-uzaysal epizodik bellekte eksiklikler ile ilişkilidir. Yakın zamanlı bir fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) çalışması, görsel uyaranların kodlanması sırasında, bilişsel olarak korunmuş MS hastalarının hipokampus, parahipokampus ve anterior singulatta artmış aktivasyon gösterdiklerini, bilişsel engelli hastaların ise hipokampus da dahil olmak üzere aktivasyonda yaygın düşüşler gösterdiklerini bulmuştur. Fonksiyonel değişikliklerin hafıza bozukluğundan önce var olduğunun kanıtı, istirahatte alınan, intakt bellek fonksiyonuna sahip MS hastalarında ilerleyen atrofi ile hipokampal bağlantının gücünde azalma olduğu gösterildiği fMRI ölçümlerinden de kaynaklanmaktadır.

Spesifik talamik çekirdekler, epizodik hafıza fonksiyonunun belirli yönlerine bağlanmıştır. Anterior talamik nükleuslar, kodlama ve kodlama stratejileri için uyaranların seçiminde rol alırken, medial dorsal nükleus, geri çağırma stratejilerinin seçiminde rol oynar. Talamus atrofisi MS hastalarında yaygın olarak bildirilmiştir ve talamik hacimdeki değişiklikler epizodik bellek performansı ve genel kognitif bozukluk ile ilişkilendirilmiştir. Fonksiyonel değişiklikler, bilişsel işlevler ve hastalık değişkenleri ile ilişkili olup, toplam lezyon hacmi ile pozitif ilişkili bir sözel epizodik hafıza tanıma görevi sırasında medial dorsal ve ventral lateral talamik çekirdeklerin fonksiyonel aktivasyonu ve azalmış kognitif fonksiyon ile ilişkili talamik fonksiyonel bağlanabilirlik ile ilişkili bulunmuştur.

Hipokampal Hacim ve Görsel-Mekansal Hafıza İlişkisi

Amerika’dan araştırmacılar hipokampus ve talamusun hacimsel ve fonksiyonel ölçümlerinin epizodik bellek performansına görece katkılarını değerlendiren bir çalışma yaptılar. Fonksiyonel ölçümlerin, bilişsel fonksiyonun tahmininde hacimsel ölçütler üzerinde ek varyansa yol açtığını gösteren önceki çalışmalara dayanarak, volümetrik ölçümlerin epizodik hafıza fonksiyonunu en çok prediktifı ve kodlama sırasında geri çağırma ve talamik aktivasyon sırasında hipokampal aktivasyonun anlamlı olduğunu hesaba kattığını varsaydılar. Sözel ve görsel-mekânsal epizodik belleğe görece katkıları değerlendirmek için sözel epizodik hafıza görevi, lezyon yükü ve hipokampus ve talamusun hacimsel ölçümleri sırasında fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullandılar.

Araştırmacılar epizodik hafıza fonksiyonunun prediktif analizinde, 32 MS hastasından ve 16 sağlıklı kontrolün fonksiyonel aktivite, lezyon yükü ve hacimsel ölçümlerini kullandılar. Araştırmacılar hastalık süresine göre ayarladıktan sonra, görsel-mekansal epizodik bellek görevindeki ani hatırlama performansı, hipokampal hacim ile anlamlı olarak tahmin edebildi. Aynı görevdeki gecikmeli hatırlama, sol talamusun hacmi ile anlamlı olarak tahmin edildi. Her iki bellek ölçümü için, kodlama sırasında talamusun fonksiyonel aktivasyonu hacim ölçümlerinden daha belirleyiciydi.

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, fonksiyonel aktivasyonun MS'li hastalarda epizodik hafıza kaybının tahmini bir ölçütü olarak yararlı olabileceğini düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Katherine A Koenig, Stephen M Rao, Mark J Lowe, Jian Lin, Ken E Sakaie, Lael Stone, Robert A Bermel, Bruce D Trapp and Micheal D Phillips. The role of the thalamus and hippocampus in episodic memory performance in patients with multiple sclerosis, Multiple Sclerosis Journal 1–11.

Ev Temizliği Akciğerler İçin Sigara Kadar Kötü mü?

19 Nisan 2018

Ev temizliği yapmak, solunum sistemi üzerinde potansiyel zararlı etkilere sahip kimyasal ajanlara maruz kalmayı gerektirmektedir. Bu temizlik maddeleri ile evde temizlik yapılması durumunda astım ve solunum yolu semptomları riskinin arttığını söylenebilir. Bununla birlikte, temizlik maddesinin solunum sağlığı üzerindeki uzun vadeli sonuçları ise iyi bir şekilde tanımlanmamıştır.

Norveçli araştırmacıların yapmış oldukları yeni çalışmada, ev temizliğinin, akciğer fonksiyonlarında azalma ve kronik hava yolu obstrüksiyonu üzerine uzun vadeli etkileri incelendi. Anket çalışmasında ECRHS (European Community Respiratory Health Survey) anketiyle yirmi yıldan fazla süredeki üç zaman noktasında çok merkezli bir nüfusa dayalı kohort araştırıldı. Çalışmaya anket modüllerine cevap veren 22 çalışma merkezinden en az bir akciğer fonksiyonu ölçümüne sahip 6230 katılımcı dahil edildi. Veriler, olası karıştırıcı faktörleri de ayarlayan karışık doğrusal modellerle analiz edildi.

FEV1 ve FVC Değerleri Azaldı

Çalışma, temizlik yapmayan kadınlarla karşılaştırıldığında ev temizliğinin şu gibi sonuçlara yol açtığını buldu:

  • Bir saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) veya bir kişinin bir saniye içinde zorla dışarı üflediği hava miktarı, evde temizlik yapan kadınlarda 3.6 mililitre (ml) / yıl daha hızlı ve temizlikçi olarak çalışan kadınlarda ise 3.9 ml / yıl daha hızlı bir şekilde azaldı.
  • Zorla yaşamsal kapasite (FVC) veya bir kişinin zorla nefes alabileceği toplam hava miktarı, evde temizlik yapan kadınlarda 4.3 ml / yıl, temizlikçi olarak çalışan kadınlarda ise 7.1 ml / yıl daha hızlı azaldı.

Yazarlar, temizleyici olarak çalışan kadınların hızlandırılmış akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün "20 paket-yıldan biraz daha az sigara içmekle karşılaştırılabilir" olduğunu buldular. Temizlik, erkeklerde veya kronik hava yolu obstrüksiyonunda akciğer fonksiyonlarında azalma ile anlamlı bir ilişki göstermedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Svanes et al. Cleaning at home and at work in relation to lung function decline and airway obstruction. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, Feb 2018

Karbonhidratsız diyet karaciğer yağlanması ile nasıl savaşıyor?

17 Nisan 2018

Karbonhidrat kısıtlı diyet müdahalesi ‘’kilo kaybından bağımsız’’ olarak ciddi bir sağlık sorunu için etkin bir tedavi stratejisi olabilir. Geçtiğimiz günlerde Cell Metabolism’de yayınlanan çalışma bunu kanıtlar nitelikte. Karaciğer yağlanması, alkol tüketimi varlığında veya yokluğunda, insülin direnci ve metabolik sendrom ile ilişkili metabolik risk faktörlerine bağlı olarak hem NAFLD, hem de alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığının (AFLD) patogenezinde en erken görülen anormalliktir.

İsveçli araştırmacılar kalori alımında azalma olmaksızın düşük karbonhidratlı beslenmenin metabolizma üzerine etkilerini inceleme amacı ile obezite ve yüksek karaciğer yağına sahip 10 katılımcıya iki haftalık diyet uyguladı. KTH Royal Institute of Technology'nin SciLifeLab araştırma merkezindeki araştırmacılar, metabolizma ve bağırsak bakterilerinde sonradan oluşacak değişiklikleri belirlemek için klinik veriler ve big data analizlerini kombine ettiler. Böylece, bu kişilerde hepatik yağ sentezi belirteçlerinin düşmesi ile birlikte karaciğer yağlanmasının yanı sıra diğer kardiyometabolik risk faktörlerinin "hızlı ve dramatik" düşüşler gösterdiğini tespit edebildiler.

Düşük Kalorili Diyetin Faydalı Olduğu Görüldü

Katılımcılara eşit kalorili, yüksek protein ve düşük karbonhidratlı diyet uygulandı. Araştırmacılar, biyobelirteçleri tanımlamak için vücudun genom, proteom, transkriptom gibi çok sayıda veri setinin entegrasyonu anlamına gelen "multi-omics" yaklaşımını kullandılar.

Sonuçlar ise çok şaşırtıcı; Tehlikeli hepatik yağ metabolizmasının, B vitaminleri ve folik asit üreten bakterilerin hızla artması ile "kuvvetli bir şekilde ilişkili" olduğu görüldü. Bu durum, yağ asidi sentezinde yer alan genlerin ekspresyonunda bir azalma ile folat aracılı tek karbon metabolizması ve yağ asidi oksidasyonunda rol alan genlerin ekspresyonunda artış ile ilişkilendirildi.

Diyet, kilo kaybından bağımsız olarak, karaciğer yağının ve diğer kardiyometabolik risk faktörlerinin hızlı ve dramatik olarak düşmesine neden oldu. Bugüne kadar bilinmeyen altta yatan moleküler mekanizmaların artık daha net ortaya koyulması bundan sonra yapılacak çalışmalar için ışık tutar nitelikte. Bununla birlikte, diyetlerin karmaşık olduğunu ve bir diyet türünün herkese uymayacağının bilinmesi gerektiğini netleştirmekte fayda var. Tıpkı, hiperkolesterolemi olan kişilerin daha dikkatli olması gerektiği gibi.

Literatür talep et

Referanslar :

Adil Mardinoglu, et al. An Integrated Understanding of the Rapid Metabolic Benefits of a Carbohydrate-Restricted Diet on Hepatic Steatosis in Humans. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.01.005

Pankreas Kanserli Hastaların Uzun Dönem Sağkalımında Neoantijenler

13 Nisan 2018

Pankreatik duktal adenokarsinom, hastaların % 7'sinden daha az 5 yıldan fazla sağ kalım ile ölümcül bir kanserdir. T hücre immünitesi, istisnai birkaç uzun dönem sağ kalan hastanın sonuçlarıyla bağlantılıdır, ancak ilgili antijenler bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, pankreatik kanserli uzun süre sağ kalan hastalardaT-hücresi antijenlerinin tanımlanması için genetik, immünhistokimyasal ve transkripsiyonel immünoprofilleme, bilgisayarlı biyofizik ve fonksiyonel testler kullandılar. Tüm ekzom sekanslama ve “in-siliko” neoantijen tahmini kullanarak, hem en yüksek neoantijen sayısı hem de en fazla CD8 + T hücresi infiltratı birlikte olan tümörlerin, en uzun sağ kalımı olan hastaları sınıflandırdığını buldular. Uzun dönem sağ kalanlarda T-hücresi aktivasyonunu destekleyen spesifik neoantijen özelliklerini araştırdılar, bu kişilerin bir uygunluk modeli tarafından tanımlanan neoantijen nitelikleri ve tümör antijeni MUC16'da neoantijenler (CA125 olarak da bilinir) açısından zenginleştirildiğini keşfettiler.

T Hücre Reaktivasyonu

Enfeksiyöz hastalıktan türeyen peptidlere diferansiyel sunum ve homolojiyle neoantijenlere daha fazla bağışıklık kazandıran bir neoantijen kalite uygunluk modeli, iki bağımsız veri setinde uzun dönem sağ kalım saptarken, bir nicel antijen miktarı modeli yalnız artan neoantijen sayılarına daha büyük bağışıklık kazandıran belirlenmedi. Neoantijen moleküler taklit ile tutarlı, hem yüksek kaliteli neoantijenlere hem de öngörülen çapraz reaksiyonlu mikrobiyal epitoplara spesifik olan klonlar dahil olmak üzere, pankreatik kanser uzun dönem sağ kalanlarında, hem yüksek kaliteli hem de MUC16 neoantijenler için intratümoural ve geriye kalan dolaşımdaki T-hücrelerinin reaktivitesi saptadılar. Özellikle, yüksek kaliteli ve MUC16 neoantijenik klonların metastatik progresyon üzerinde seçici kaybını gözlemlediler ve bu neoantijen immüno-düzenlenmesini öneriyordu.

Araştırmacılar, pankreatik duktal adenokarsinomadaki T hücre hedefleri olarak benzersiz özelliklere sahip neoantijenler, daha geniş anlamıyla, neoantijen kalitesini, immünoterapilerin uygulanmasına yön verecek immünojenik tümörler için bir biyolojik belirteç olarak tanımladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Balachandran et al. Identification of unique neoantijen qualities in long-term survivors of pancreatic cancer, Nature Vol.551/515 2017.

Kronik Ağrı ve Glutamat Tüketimi İlişkisi

12 Nisan 2018

Gelişmekte olan ülkelerde dahil olmak üzere tüm dünyada sık karşılaşılan ve hastaların yaşam kalitesini oldukça etkileyen rahatsızlıklardan birisi kronik ağrıdır. Bu nedenle tüm dünyada konu ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve konu halen araştırılmaya devam etmekte. Journal Nutrition’da yayınlanan, Kenya’da yapılan pilot çalışmada ise kronik ağrının diyetle ilişkisi olabileceği gösterildi. Bu çalışmada, diyetlerinden monosodyum glutamatı çıkaran katılımcıların şikayetlerinde gerileme olduğu gösterildi.

Glutamat, parmesan ve soya gibi gıdalarda doğal olarak bulunurken, çoğunlukla gıda katkı maddesi olarak kullanılıyor. Birçok ürünün içerisinde olan glutamat, içerik kısmında ‘’glutamat’’ ‘’hidrolize protein’’ ‘’protein isolat’’ ‘’protein ekstratı’’ gibi isimlerle geçmekte. Kenya halkı ise glutamata en çok günlük yemeklerde kullandıkları Mchuzi Mix denilen baharat karışımından dolayı yoğun miktarda maruz kalıyor. Aslında çalışmanın çıkış amacı, herhangi bir diyet değişikliğinin kullanılan besin desteklerine göre üstünlük gösterip göstermediğini anlamak üzerine olduğu için,  araştırmacılar Kenya’da bu tedavide en sık kullanılan asetominofen ile glutamatı çıkarma, su alımının arttırılması ve her ikisinin kombinasyonunu denediler. Katılımcılar en az 3 ay ya da daha fazla süredir en az 3 bölgede kronik ağrı yaşayan, çoğunlukla dünyada ve Amerika’da en sık görülen rahatsızlıklardan olan migren, baş ağrısı, kronik yorgunluk, bilişsel işlev bozukluğu, uyku bozuklukları gibi nörolojik şikayetlerden muzdarip kişilerden seçilmişti.

Glutamatın Kesilmesi Tek Başına Yeterli Bulundu

Bu kişiler öncelikle dört gruba ayrıldı. Su tüketiminin baş ağrısında önemi olduğu için gruplandırmada su tüketimi de dikkate alındı. Bu baharat karışımını tüketen kişilere benzer tatta glutamat içermeyen baharat karışımı verildi. Glutamat tüketmeyen ancak su tüketimi az olan gruba şişelenmiş su verildi ve günlük tüketimin sekiz bardak olması istendi ve kombinasyonlarına bu uygulamalar yapıldı. Kontrol grubu ise bunlara maruz kalmaya devam ederek asetominofen kullandı.

Çalışmanın sonuçları ise oldukça dikkat çekici; Monosodyum glutamatı diyetten çıkaran ve su tüketimini arttıran grup ve asetominofen kullanan grubun semptomlarında belirgin düzelmeler görüldü. Diyet değişikliğinin kronik ağrılarda bu denli etkin olması Kenya gibi ülkelerde düşük maliyetli tedavi seçeneği olması açısından, ve insan sağlığı açısından ümit verici.

Literatür talep et

Referanslar :

Kathleen F. Holton, Peter K. Ndege, Daniel J. Clauw. Dietary correlates of chronic widespread pain in meru, Kenya. Nutrition, 2018; DOI: 10.1016/j.nut.2018.01.016

Karaciğer Transplantasyonunun Bir Sağkalım Fayda Ölçütü Olarak MELD

11 Nisan 2018

Amerikan karaciğer nakli topluluğu, aciliyet temelli (MELD) veya fayda temelli (sağkalım yararı) önceliklendirmenin karaciğer paylaşımı için daha uygun bir sistem olup olmadığını zaman zaman tartışmaktadır. Aciliyet temelli paylaşım, organı olmadan ölmesi muhtemel olan bekleme listesi adayını önceliklendirir. ABD'deki mevcut MELD tabanlı paylaşım sistemi, MELD puanı bekleme listesi mortalitesini öngördüğünden, aciliyet temelli tasarlanır. Bununla birlikte, MELD temelli paylaşım, yüksek riskli adayların sınırlı bir organ arzının genel sağ kalım yararını yeterince maksimize etmeyebileceği endişesi nedeniyle son zamanlarda incelenmiştir.

Oldukça önemli organ kaynağın kullanımını optimize etmek amacıyla, fayda temelli paylaşım şemaları önerilmiştir. Bir fayda tabanlı paylaşım sistemi, karaciğer transplantasyonundan (LT) sonra en iyi sağ kalım faydası sağlayacak olan bekleme listesi adaylarına öncelik tanır. Doğrudan sağ kalım faydası hedefleyen kompleks indeksler mümkündür, ancak mevcut MELD'e kıyasla puanlarda aşırı uyumsuzluk ve daha belirsizlik yaratan riskler üreterek karmaşık olabilir ve günümüzde uygulanan paylaşıma ciddi ve temel bir değişiklik gerektirir. Bu sebeplerden dolayı nakil topluluğu, sağ kalım faydasının doğrudan kullanımını bir paylaşım sistemi olarak kabul etmemiştir. Bunun yerine, sağ kalım göstergesi olarak MELD performansını iyileştirmeye odaklanmıştır.  MELD sağ kalım faydasının makul bir ön gördürücü ise, paylaşım sisteminde fayda temelli paylaşım ın yansıtıldığını rahatça hissetmek için hiçbir temel değişiklik yapılmamalıdır. Bu nedenle, LT'deki MELD ile ilişkili sağ kalım fayda miktarının net bir şekilde ölçülmesi, mevcut paylaşım modelinin diğer önerilen ya da tartışılan metriklere kıyasla daha güçlü olduğunu anlamak için gereklidir.

Yüksek MELD Skoru, Yüksek Sağkalım

Amerikalı araştırmacılar, ulusal kayıt verileri ve genelleştirilmiş gama parametrik modelleri kullanarak, LT ile çeşitli MELD skoru ve organ kalitesinde sağ kalım fayda miktarlarını belirlediler. 1 Ocak 2006 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 119.055 aktif yetişkin LT adayı tespit ettiler. Çok organlı nakil alan ya da statü 1 olarak sınıflandırılan ya da MELD istisnai puan alan LT adaylarını çalışmaya almadılar. Analizlere 74.196 adayı dahil ettiler. Transplantasyon olmadan beklenen relatif yaşam süresinin zaman oranlarını (TR) ve LT'den sonra kazanılan beklenen yaşam yılını hesapladılar.

MELD> 10 olan hastalarda LT’nin yaşam süresini uzattığını gördüler (TR> 1). En yüksek MELD, en uzun relatif beklenen yaşam süresi ile ilişkiliydi. MELD 11-15 için TR = 1,20, MELD 16-20 için TR: 2,49, MELD 21-25 için TR: 5,72, MELD 26-30 için 16,35, MELD 31-34 için TR: 43,21, MELD 35-40 için 128,25’ti. En yüksek MELD'ye sahip adaylar, MELD 11-15 için 0,2, 16-20 için 1,5, 21-25 için 3,5, 26-30 için 5,8, 31-34 için 6,9, 35-40 için 7,2 yıl olmak üzere daha uzun ömür kazandılar. Bu nedenle, adaylara MELD ile öncelik verilmesi, daha düşük hayatta kalma yararı olanlara göre daha yüksek bir nakil hayatta kalma oranı olan adaylara öncelik verilmesi için basit, etkili bir strateji olmaya devam etmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Luo et al. MELD as a Metric for Survival Benefit of Liver Transplantation, Am J Transplant. 2018 Jan 9.

Yoğurt Kardiovasküler Hastalık Riskini Azaltır mı?

10 Nisan 2018

Artık herkesin bildiği gibi hipertansiyon kardiovasküler hastalıklar açısından önemli bir risk faktörü. Yapılan birçok çalışmada süt ürünleri tüketiminin  kardiyovasküler sağlık üzerindeki olumlu etkileri gösterildi. Ancak yoğurt burada diğerlerinden ayrılıyor, acaba yoğurt tek başına da bağımsız olarak kardiyovasküler hastalık riskini azaltıyor olabilir mi?

Bu sorudan yola çıkan araştırmacılar, 1980 yılından bu yana yaşları 30-55 yaşları arasında değişen 55.000 hipertansif kadın, ve 40-75 yaşları arasındaki 18.000 hipertansif erkek katılımcıya her yıl düzenli olarak 61 sorudan oluşan beslenmeleri ile ilgili bir anket göndererek yanıtlamalarını istedi. Ardından katılımcılar o yıl bir hekim tarafından kendilerine miyokard enfarktüsü, inme, damar tıkanıklığı gibi tanılardan biri koyuldu ise bildirdiler. Kontrol amaçlı olarak, araştırmacılar bildirilen tüm teşhislerin tıbbı kayıtlarına erişim izni talep ettiler.

Risk Anlamlı Şekilde Azalıyor

Çalışmanın sonuçları ise dikkat çekici;

  • Yüksek yoğurt alımı, miyokard infarktüsü riskinde kadınlarda yüzde 30 ve erkeklerde yüzde 19 azalma ile ilişkilendirildi.
  • Kadınlarda toplam 3,300 ve erkeklerde toplam 2,148 kardiyovasküler hastalık vakası vardı (miyokard enfarktüsü, inme ve revaskülarizasyon).
  • Yüksek miktarda yoğurt tüketen kadınlarda, revaskülarizasyona yönelik işlem riski % 16 daha düşüktü.

Her iki grupta, haftada iki porsiyon yoğurt tüketen katılımcılarda, takip periyodu boyunca majör koroner kalp hastalığı veya felç riski yaklaşık%20 daha düşüktü.

Yüksek katılımcı sayısına sahip ve 30 yıl gibi uzun bir sürede yapılmış olan çalışma sonuçları, yoğurtun tek başına ya da lif bakımından zengin meyveler, sebzeler ve tahıllar bakımından zengin bir diyetin tutarlı bir parçası olarak kalp sağlığına faydası olabileceğine dair önemli yeni kanıtlar sunuyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Justin R Buendia, Yanping Li, Frank B Hu, Howard J Cabral, M Loring Bradlee, Paula A Quatromoni, Martha R Singer, Gary C Curhan, Lynn L Moore. Regular Yogurt Intake and Risk of Cardiovascular Disease Among Hypertensive Adults. American Journal of Hypertension, 2018; DOI: 10.1093/ajh/hpx220

Depresyon İş Kazalarına Yol Açıyor

09 Nisan 2018

Colorado Sağlık Yüksekokulu Sağlık, Çalışma ve Çevre Merkezi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, depresyon, endişe ve yorgunluk yaşayan kadınların işyerinde yaralanma olasılığı diğer kadınlara göre daha yüksektir. Çalışmanın sonuçlarına göre, bu sağlık faktörleri kadınların yaralanma riskini önemli ölçüde etkilerken, erkeklerin riskini ise değiştirmiyor.

Yazarlar Colorado'nun en büyük işçi tazminat sigortacısı Pinnacol Assurance ile bir dizi endüstriden gelen 314 işletmenin hak talep sonuçlarını incelemek üzere işbirliği yaptı. Çalışmada, yöneticilerden emekçilere kadar değişen bir ölçekte 17.000'e yakın çalışan temsil edildi. Araştırmacılar, erkeklerin işle ilgili bir yaralanma riskinde uykusuzluk ve kaygı gibi davranışsal sağlık faktörlerinin doğrudan etkide bulunmadığını keşfetti. Kadınların ise zihinsel ve davranışsal sağlık sorunlarıyla karşılaştıklarını bildirme oranları daha yüksekti ve bu koşullar iş başındayken yaralanma riskini artırdı. İş kazası geçiren kadınların neredeyse % 60'ı, yara almadan önce davranışsal bir sağlık sorunu yaşadığını bildirmişti. Buna karşın erkeklerde bu oran % 33'tür.

Bununla birlikte araştırmacılar, kadın ve erkeklerin işle ilgili yaralanma riskinde neden farklılıklar olduğunu anlamak için daha fazla araştırmanın yapılması gerektiğine dikkat çekiyor. Genel olarak, geçmişte yaralanan işçilerin, cinsiyetlerine bakılmaksızın, daha fazla yaralanma ihtimali daha yüksekti.

Daha Entegre Bir Yaklaşım Gerekli

Araştırmanın bulguları, işçileri güvende tutmanın, tipik güvenlik programından daha fazlasını, yani sağlık, iyilik hali ve güvenliği birbirine bağlayan entegre bir yaklaşımı gerektirdiğini gösteriyor. Kadınların neden davranışsal sağlık endişelerini erkeklerden daha fazla yaşadığını açıklayan bir çok sosyal ve kültürel faktörlerin olduğu biliniyor ve kadınlar işte ve evde farklı streslerle karşı karşıya kalabilirler, bu gelecek araştırmalarda keşfedilmesi gereken bir şey. Bu çalışmada elde edilen ön bulgular nedenlerin daha derinlemesine inceleneceği ileri çalışmalarla desteklenmelidir. İşçi sağlığının önemli bir sacayağını duygu durumunun oluşturduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180213183545.htm

BCC ve Lipid Profili İlişkisi

07 Nisan 2018

Günümüze kadar yapılmış olan çok sayıda çalışmada, çeşitli kanser türlerine sahip hastalarda, kırmızı kan hücresi toplam lipidlerin yağ asidi kompozisyonunda farklı değişiklikler olduğu görülmüştür. Omega-3 / omega-6 oranının ise cilt kanserine sebep olan fotokarsinogenezin genel sonucunda önemli bir rol oynadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte, şimdiye kadar bazal hücreli karsinom (BCC) hastalarında doymamış yağ asidi profilini inceleyen bir çalışma yoktu. Bu nedenle, İran merkezli yapılan yeni bir çalışmada hastane verilerine dayalı bir vaka kontrol çalışması ile, yeni tanı konan BCC hastalarında kırmızı kan hücrelerinin yağlı asit kompozisyonu araştırıldı.

Bu çalışma İran, Tahran'daki Razi Hastanesi'ndeki yeni BCC hastaları üzerinde yürütüldü. Eritrosit membranlardaki yağ asidi konsantrasyonu gaz kromatografisiyle ekstraksiyon, saflaştırma ve preparasyondan sonra nispi değerler olarak tanımlandı.

Doymamış Yağ Asitlerinde Farklılıklar Tespit Edildi

Analizler BCC hastalarında heptadekenoik asit (p = 0.010) ve oleik asidin (p <0.001) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koydu. Çoklu doymamış yağ asitleri arasında, linoleik asit ve araşidonik asit de BCC hastalarında anlamlı derecede yüksekti (p <0.001). BCC hastalarında omega-3'ün anlamlı olarak daha düşük (p = 0.040) ve omega-6'nın anlamlı olarak daha yüksek (p = 0.002) olduğu belirtildi.

Buna ek olarak, BCC hastalarında toplam çoklu doymamış yağ asidi (p <0.001) ve omega-6 çoklu doymamış yağ asitleri / omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (p = 0.002) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi.

Bu çalışmada yeni BCC hastalarında n-6 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin yüksek ve n-3 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin ise düşük olduğu gösterildi. Ayrıca sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında doymamış yağ asidi dağılımında bazı farklılıkların olduğu belirtildi. Bu çalışma, BCC gelişiminde lipidlerin önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Rahrovani F. et al. Erythrocyte Membrane Unsaturated (Mono and Poly) Fatty Acids Profile in Newly Diagnosed Basal Cell Carcinoma Patients. Clin Nutr Res. 2018 Jan;7(1):21-30

Preeklampsi Taramasında Yeni Yöntem

06 Nisan 2018

Preeklampsi gebeliklerin yaklaşık %2 - %3 aralığında görülebilen ve hem anne hem de çocuk için ciddi sağlık etkileri olabilen önemli bir sorundur. Durum yüksek tansiyon ile karakterizedir. Etkilenen bazı kadınlarda böbrek, karaciğer, kanama ve nörolojik problemlerle ilişkili çok ciddi hastalıklar gelişir. Fetusta büyüme geriliği olabilir ve muhtemelen ölebilir. Riskler, preeklampsinin çocuklarda uzun süreli sağlık sorunları ile ilişkili olan 37. gebelik haftasından önce, erken doğuma yol açması durumunda özellikle yüksektir. Bu yüzden durumun erken tanınması ve önlemlerin alınması kritik önem taşır.

Son zamanlardaki çalışmalarda elde edilen kanıtlar, yüksek riskli kadınlara düşük doz aspirin verilmesinin, en şiddetli preeklampsi prevalansının %60'dan fazla azaltılabileceğini göstermektedir, ancak tedavi 16 haftalık gebeliğin öncesinde başlanmalıdır. Bu nedenle, erken tanı önemlidir. İngiltere’de NICE’ın önerisi ilk trimesterde tıbbi hikayeye dayalı bir listenin gözden geçirilmesidir. Alternatif olarak ilk trimesterde yapılan kombine test ile bu duruma erken tanı konmaya çalışılır. Bu testte ortalama arter basıncı (MAP), rahim arter pulsatillik endeksi (UTA-PI) ve serum plasental büyüme faktörü (PIGF) ölçülür.

SPREE çalışması adı verilen çalışmada gösterilen alternatif yaklaşımla preeklampsi için ilk üç aylık dönem taramasının performansı mevcut NICE yöntemiyle karşılaştırıldı. Çalışma, Nisan ve Aralık 2016 tarihleri ​​arasında İngiltere'deki yedi Ulusal Sağlık Servisi (NHS) doğum hastanesinde gerçekleştirildi. Çalışmada 11 ila 13 haftalık gebelikteki tekil gebeliklerin anne özellikleri ve tıbbi öykü kayıtları ile MAP, UtA-PI ve PlGF ölçümleri kaydedildi.

Erken Tanı Oranı %80’e Kadar Yükseldi

Gebelik sırasında herhangi bir noktada ortaya çıkan preeklampsi, 16,747 gebeliğin 473'ünde (% 2.8) bulundu ve 142 (% 0.8) hastada preterm preeklampsi görüldü. Tüm preeklampsi ve preterm preeklampsi için NICE kontrol listesinin tespit oranları sırasıyla %30.4 ve %40.8 idi. Ayrıca, NICE önerisi ile uyumu yüksek risk altında olan kadınların ilk trimesterden aspirin ile tedavi edilmesi gerekliliği sadece %23 oranında belirlendi. Eğer tarama ilk üç aylık kombine test ile gerçekleştirilmişse, tüm preeklampsi ve preterm preeklampsi için tespit oranları sırasıyla %42.5 ve %82.4'e kadar yükseldi.

Elde edilen bulgular, maternal karakteristiklere ve kolay ölçülebilen belirteçlere dayanan basit algoritmanın kullanımının, preterm preeklampsi geliştirme riskindeki kadınların yaklaşık %80'ini tanımlayabileceğini ve bu kadınların profilaktik aspirinden fayda görebileceğini göstermektedir. İlk üç aylık kombine test, http://www.fetalmedicine.org ve Fetal Medicine Foundation uygulamasıyla basit ve kullanıcı dostu bir risk hesaplayıcısı olarak serbestçe kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tan MY. et al. Comparison of diagnostic accuracy of early screening for pre-eclampsia by NICE guidelines and a method combining maternal factors and biomarkers: results of SPREE. Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 2018 DOI: 10.1002/uog.19039

Meme Kanseri Hastalarında “Merhamet Görme” Korkusu Depresyona Yol Açıyor

06 Nisan 2018

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup görülme sıklığı yıllar içerisinde artış göstermektedir. Meme kanseri olan hastalarda fiziksel yükün yanı sıra psikolojik açıdan da önemli sorunlar baş gösterebilmektedir. Farklı hastalıklarda son yıllarda yapılan çalışmalar, başkalarından merhamet ve duygusal sinyaller alabilmenin önemini vurgulamıştır. Portekiz’de yapılan çalışmanın temel amacı, meme kanseri hastalarının örnekleminde sosyal desteğin ve başkalarından merhamet alma korkusunun depresyon belirtilerinin prediktörü olup olmadığını araştırmaktı.

Çalışmaya dahil edilen örneklem, metastatik olmayan meme kanseri tanılı 86 kadın hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar Portekiz'deki bir onkoloji merkezindeki radyoterapi servisinde çalışmaya dahil edilmiş ve orada valide edilmiş olan kendilerine ait sonuçları bildirdikleri raporları tamamlamışlardır. Klinik (kanser evresi, komorbiditeler) ve demografik değişkenler (yaş, eğitim), sosyal destek ve depresif belirtiler konusunda başkalarından merhamet alma korkusunun prediktif etkilerini incelemek için araştırmacılar, çoklu regresyon analizi yaptılar.

Merhamet Görme Korkusu Depresyonu Tetikliyor

Başkalarından merhamet alma korkusu, depresyon semptomatolojisi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olan modelin tek anlamlı prediktörü olarak dikkat çekti (β = 0.44; p <0.001). Bu sonuçlar, destekleyici sosyal temasların ve sosyal ağların miktarının, kanser hastaları açısından başkalarından merhamet alma yetenekleri kadar önemli olmayabileceğini göstermektedir.

Bu bulgular, kanser hastalarında başkalarından merhamet alma korkusuna odaklanan ilk çalışmadır ve meme kanserinde depresyonla ilişkili olabilecek sosyal faktörlerin araştırılmasında önemli bir katkı olarak görülmektedir. Araştırmacıların önerisi meme kanserinde psikolojik tarama görüşmelerinde, hastaların depresyon ve sosyal destek düzeylerinin değerlendirilmesinin yanı sıra empati ve duygusal yardım alma ve diğer insanlardan destek alma yeteneklerini de değerlendirmenin gerekli olduğu yönünde.

Literatür talep et

Referanslar :

Trindade IA. et al. Going beyond social support: Fear of receiving compassion from others predicts depression symptoms in breast cancer patients. J Psychosoc Oncol. 2018 Mar 13:1-9.

Hemofilide Programlı Spor Terapisi

05 Nisan 2018

Spor ve egzersiz terapisi, günümüzde çok sayıda farklı hastalıkların tedavi planına daha fazla entegre olmaya başladı. Bu terapinin yararları üzerine çok sayıda yüksek kalitede kanıtlar elde edilmiş olsa da kardiyovasküler hastalıklarda veya nadir görülen hastalıklar için bir tedavi seçeneği olarak spor terapisi kavramından bahsetmek henüz mümkün değildir.

Son on sekiz yıl içinde Almanya’daki Wuppertal Üniversitesi’nde spor hekimliği araştırmacıları durumu analiz ederek bir model, içerikle "Programlı Spor Terapisi" (PST) kavramını geliştirdiler. Bu modeli nadir hastalıkların önemli bir grubunu oluşturan hemofilili insanların tedavisine eklemek ilk hedefleri odu. Birçok çalışma, hemofilili insanlarda motor becerilerin azaldığını göstermiştir ve sağlıklı insanlarla arada oluşan fark ise yıllar içerisinde arış göstermektedir. Bu ilerlemeyi azaltmanın tek yolu, hemofilili insanların gereksinimlerine uyarlanmış uygun bir tedavidir.

Programlı Spor Terapisi Tüm Nadir Hastalıklar İçin Model Olabilir

Hemofili, özellikle, spor tedavileri ve fizyoterapi birlikte düzenli bir şekilde koordine edilmelidir ve ilk olarak kanama sonrası akut faz ve sonrasında akut faz bittikten sonraki döneme uyarlanmalıdır. Tüm farklı zorlukları dikkate alan bir model, araştırma ekibinin önerdiği dişli çark modeli olabilir.

Hemofili nadir görülen bir hastalık olduğundan, klasik grup terapilerinin uygulanmasının çoğu zaman imkansız olmasına yol açar ve bu yüzden yeni eğitim kavramları gereklidir. Gözetimli özerk bir ev eğitimi ile birlikte spor terapi kampları kombinasyonu ile PST, temel becerileri geliştirmek ve hemofilili insanlar ve belki de diğer nadir hastalıkları olan hastalarda bireysel durumu iyileştirmek için yardımcı olur. Toplanacak olan deneyim ve bilimsel veriler "Programlı Spor Terapisi (PST)" nin başarısını kanıtlayacaktır ve hatta bu model diğer nadir hastalıklar için bir model olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hilberg T. Programmed Sports Therapy (PST) in People with Haemophilia (PwH) "Sports Therapy Model for Rare Diseases". Orphanet J Rare Dis. 2018 Mar 5;13(1):38.

Kurşun Maruziyeti Prematür Ölümleri Artırıyor mu?

05 Nisan 2018

Kurşun maruziyeti, önemli sağlık problemlerine yol açtığı düşünülen bir sorundur. Maruz kalma, yakıt, boya ve sıhhi tesisatta kullanılan kurşunun yanı sıra, gıdalardan gelen sürekli maruziyetler, endüstriyel kaynaklardan kaynaklanan emisyonlar ve kurşun akülerden kaynaklanan kirlenme sonucu ortaya çıkar.

Yeni tahminler, ABD'de iskemik kalp hastalığından 185.000 ölüm dahil olmak üzere kardiyovasküler hastalığa bağlı 256000 erken ölümün orta yaşlı ve yaşlı erişkinlerde (şu anda 44 yaş ve üzerindeki kişiler) tarihsel kurşun maruziyetiyle bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçlara Lancet Halk Sağlığı dergisinde yayınlanan yaklaşık 20 yıl boyunca 14300 kişiyi takip eden gözlemsel bir çalışmayla ulaşıldı.

Kurşun Maruziyeti Kalp Hastalıklarına Yol Açıyor

Düşük düzeydeki kurşun maruziyetinin prematüre ölüm riskini arttırmadığı düşünülen önceki tahminlerin aksine, bu yeni çalışma, düşük düzeydeki kurşun maruziyetinin (kanın beher litresi başına 1-5 mikrogram arasında) özellikle kardiyovasküler hastalıktan kaynaklanan erken ölüm riskini artırdığını göstermektedir. Kurşun maruziyeti yüksek kan basıncına, arterlerin sertleşmesine ve iskemik (koroner) kalp hastalığına yol açmaktadır.

Çalışma, 1988 ve 1994 yılları arasında 20 yaş ve üzeri ABD'de 14289 kişi için Üçüncü Ulusal Sağlık ve Beslenme Sınavı Anketi'nden (NHANES-III) elde edilen verileri ve 2011 yılı sonu verilerini kullanmıştır. Tüm katılımcılara geçmişte ve devam eden maruziyetin bir ölçüsü olarak çalışmanın başlangıcında kurşun için bir kan testi ve kadmiyum için bir idrar testi uygulandı. Ortalama 19.3 yıl sonunda, 4422 kişi ölürken bunların 1801’i kardiyovasküler hastalıktan  ve 988’i kalp hastalığından öldü.

Başlangıçta, katılımcıların kanındaki ortalama kurşunun seviyesi 2.7 µg / dL idi, ancak 1'den 56 µg / dL'ye kadar bir dağılım gösteriyordu. Beş katılımcıdan biri (3632 kişi) 5 µg / dL veya daha yüksek seviyelere sahipti ve kanlarında en yüksek kurşun düzeyi olanlar daha yaşlı, daha az eğitimli, çoğunlukla erkek, sigara içicisi, daha fazla alkol tüketen, daha az sağlıklı beslenen, daha yüksek kolesterol ve daha yüksek hipertansiyon veya diyabete sahip insanlardan oluşuyordu.

Araştırmacılar Önlenebilecek Ölüm Oranlarını Da Hesapladılar

Neredeyse 10 katılımcıdan birisinin kan testine göre saptanamayan kurşun seviyeleri vardı, bu nedenle referans seviyesi 0.7 µg / dL (% 8, 1150/14289 katılımcı) olarak belirlendi. Genel olarak, daha düşük seviyelere (1 µg / dL) sahip olanlara kıyasla yüksek kurşuna (6.7 µg / dL) sahip olan kişiler, herhangi bir nedenden ötürü %37 daha fazla erken ölüm riski, %70 daha fazla kardiyovasküler ölüm riski ve iki kat daha fazla iskemik kalp hastalığından ölüm riskine sahipti.

Bu risk seviyelerini kullanarak, araştırmacılar ayrıca, ABD'de 44 yaş ve üzeri erişkinlerde, kurşuna tarihsel maruziyetin olmamış olması halinde önlenebilecek mevcut ölüm oranını da tahmin etmişlerdir.

Genel olarak, ABD'de her yıl tüm ölümlerin %18'inin (412000 / 2.3 milyon) 1 µg / dL'nin üzerinde kurşun seviyeleri olan kişiler arasında olacağını tespit etmişlerdir. Erken kardiyovasküler hastalık ölümlerinin %28.7'sinin (256000/892000) ve iskemik kalp hastalığı ölümlerinin yüksek bir oranının (tüm iskemik kalp hastalığı ölümlerinin% 37.4'ünün [185000/495000]) kurşun maruziyetine bağlı olabileceğini tahmin ettiler.

Çalışmada bazı kısıtlamalar olsa da ve elde edilen sonuçlar tahmine dayalı olsa da kurşun maruziyetinin toplum üzerindeki riskini göstermiş olması açısından önemli bir çalışma olarak değerlendirildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Lanphear B. et al. Low-level lead exposure and mortality in US adults: a population-based cohort study. The Lancet Public Health, 2018 DOI: 10.1016/S2468-2667(18)30025-2

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image