Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Azalmış D Vitamini Seviyeleri Atopik Hastalık Riskini Arttırıyor mu?

21 Temmuz 2017

Gözlemsel epidemiyolojik çalışmalar düşük D vitamini seviyelerinin astım, atopik dermatit ve yüksek immünoglobulin E (IgE) seviyeleri ile ilişkili olduğunu bildirmiştir. Bununla birlikte, bu çalışmalar eşlik eden faktörlere ve ters nedenselliğe açıktır ve bu nedenle bu ilişkilerin gerçek olup olmadığı belli değildir. D vitamini yetersizliğinin yaygın ve düzeltilebilir olduğu düşünüldüğünde, bu epidemiyolojik ilişkiler halk sağlığı için oldukça önemlidir.

Bir grup bilim insanı yaptıkları çalışmada, genetik olarak düşük vitamin D düzeylerinin astım, atopik dermatit veya yüksek serum IgE düzeyleri ile ilişkili olup olmadığını, karmaşık ve ters nedene bağlı olarak önyargı kontrolü için Mendel randomizasyon (MR) metodolojisini kullanarak incelediler.

Araştırmacılar, çalışmada İngiltere'nin Biobank kaynağından ve SUNLIGHT, GABRIEL ve EAGLE egzama konsorsiyumlarından verileri kullandılar. 33,996 bireyde 25-hidroksivitamin D (25OHD) seviyeleri ile kuvvetli bir şekilde ilişkili dört tek nükleotid polimorfizmini (SNP) kullanarak, astım (n = 146,761), çocuk çağı başlangıçlı astım (N = 15,008), atopik dermatit (n = 40,835) ve yüksek IgE düzeyi (n = 12,853) riski üzerinde 25OHD düzeylerinin etkisini değerlendirmek için MR çalışmaları yaptılar ve duyarlılık analizlerinde MR varsayımlarını test ettiler. Araştırmacılar, dört 25OHD düşürücü alelinin hiçbirinin astım, atopik dermatit veya yüksek IgE seviyeleri ile ilişkili olmadığını gördüler. Log dönüşümlü 25OHD'de standart sapma azalması için MR olasılık oranı, çocukluk başlangıçlı astım için 1,03, atopik dermatit için 1,12 ve log-dönüşümlü IgE düzeyleri üzerindeki etki boyutu -0,40’tı. Bu sonuçlar, popülasyon katmanlaşması pleiotropi, vitamin D sentezi ve metabolizma yollarını değerlendiren duyarlılık analizlerinde devam etti.

Araştırmacılar çalışmanın temel sınırlamalarının, bulguların, çalışılan sonuçlar ile D vitamininin aktif formu olan 1,25-dihidroksivitamin D arasındaki ilişkiyi dışlamaması, bu çalışmanın çocukluk çağı astım için 1,33'lük bir OR'den daha küçük etkileri tespit edememesi ve analizlerin Avrupa kökenli beyaz popülasyonlar ile sınırlı olması olduğunu belirttiler. Sonuçların genetik olarak belirlenen 25OHD düzeylerindeki azalmanın, astım, atopik dermatit veya artmış toplam serum IgE riski taşıdığını gösteren herhangi bir kanıt bulunmadığından, D vitaminini artırma çabalarının atopik hastalığın riskini azaltabileceğini düşünmediklerini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Manousaki D, Paternoster L, Standl M, Moffatt MF, Farrall M, Bouzigon E, et al. (2017) Vitamin D levels and susceptibility to asthma, elevated immunoglobulin E levels, and atopic dermatitis: A Mendelian randomization study. PLoS Med 14(5): e1002294.

Grip Aşısı Hastanede Yatış Riskini Azaltıyor

24 Nisan 2019

İnfluenza virüsüne karşı aşılamanın tipik olarak, enfeksiyondan sonra hastalık şiddetini azaltarak, şiddetli gribe karşı korumayı arttırdığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, çalışmalar bu korumayı tutarlı bir şekilde doğrulayamamış ve grip aşısının şiddetli hastalıkların önlenmesinde etkinliğini gösteren kanıtlar sınırlı kalmıştır.

Aşılamanın yetişkinler arasında grip nedenli yatışı önlemedeki etkinliğini anlamak için, 2015-2016'da başlatılan, çok yıllı, test negatif bir vaka kontrol çalışması olan ABD'deki Hastanede Yatan Yetişkin Grip Aşısı Etkililik Ağı (HAIVEN) yapıldı.

Araştırmacılar, 8 ABD hastanesine başvuran, akut solunum yolu hastalığı olan 18 yaşından büyük 1467 yetişkini çalışmalarına dahil ettiler. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile influenza testi pozitif olanları vaka; negatif olanları kontrol olarak belirlediler. Aşı etkinliği, yaşa, komorbiditelere ve diğer karıştırıcı faktörlere göre ayarlanan lojistik regresyon ile hesaplandı ve kırılganlık, 2 yıllık aşılama öyküsü ve klinik sunuma göre sınıflandırıldı.

Aşılama ile Daha Az Hastaneye Yatış

Araştırmacılar, 236 vaka ve 1231 kontrolden gelen verileri analiz ettiler. İnfluenza vakalarında 192 hastada influenza A vardı ve bunlardan 180'inde o sırada baskın suş olan influenza A (H1N1) pdm09 vardı. Kalan 44 hastada ise influenza B vardı. Katılımcıların yaş ortalaması 58’di. Vakaların %34'ü ve kontrollerin %38'i 65 yaş ve üstüydü. Hastaların %90'ından fazlası, influenza komplikasyonu riskini arttıran 1 ya da daha fazla komorbiditeye sahipti. Kalp rahatsızlığı (%53), diyabet (%36) ve böbrek rahatsızlıkları (%36) ise en sık karşılaşılanlardı. Vakaların %50’si ve kontrollerin %70'i aşılıydı.

Çalışmada aşılamanın, influenza A (H1N1) pdm09 nedeniyle hastanede yatışı önlemede %51 oranında ve influenza B virüs enfeksiyonu nedeniyle hastanede yatışı önlemede %53 oranında etkili olduğu tespit edildi. Sonuçlar ayrıca aşılamanın tüm yaş grupları için eşit derece koruyucu olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, 2015-2016’da Amerika’da influenza A (H1N1) pdm09 baskın sezonu boyunca, aşılamanın, çoğu kez komorbidite veya yaş nedeniyle ciddi grip komplikasyonları riski altında olan yetişkinler arasında yatış riskini yarıya indirdiğini gördüler. Bununla birlikte, tek bir mevsimden gelen verilerin, influenza A H3N2'nin baskın olduğu diğer mevsimlere genellenemeyeceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. M Ferdinands et al. Prevention of Influenza Hospitalization Among Adults in the United States, 2015–2016: Results From the US Hospitalized Adult Influenza Vaccine Effectiveness Network (HAIVEN), The Journal of Infectious Diseases, Published online December 14, 2018.

Oligo-Amenoreli Sporcularda Östrojen Replasmanı

19 Nisan 2019

Dayanıklılık ve zayıflama sporlarına katılan, normal kilolu kadın sporcuların düşük enerji kullanabilirliği, menstrüal disfonksiyon (oligo-amenore) ve düşük kemik mineral yoğunluğu üçlüsünü geliştirebilecekleri bilinmektedir. Öte yandan bu hastalardaki oligo-amenore östrojen replasmanının kemikler üzerindeki etkisine ilişkin veriler halen yetersizdir. Birçok doktor, sınırlı destekleyici verilere rağmen bu durumlarda kombine oral kontraseptifleri reçete etmektedir. 

Yapılan yeni bir çalışmada, transdermale karşı oral östrojen replasmanının, oligo-amenorede ağırlık taşıma aktivitesinde rol oynayan kemiklerin üzerindeki etkileri incelenmiştir. Araştırmacılar yaşları 15-25 arasında değişen 121 oligo-amenore hastasını, sürekli siklik oral mikronize progesteron ile 17β-estradiol transdermal yama (YAMA), kombine etinil östradiol veya desogestrel hapı (HAP) ya da östrojen / progesteron yok (YOK) olmak üzere 3 gruba randomize etmişlerdir. Çalışmada tüm katılımcılara kalsiyum ve D vitamini desteği verilmiştir. Bölgesel kemik mineral yoğunluğu, lomber omurga, femur boynu, total kalça, başlangıçta 6 ve 12 ay boyunca çift enerjili X ışını absorpsiyometrisi kullanılarak değerlendirilmiştir.

Randomize gruplar, başlangıçta yaş, vücut kitle indeksi veya BMD Z skorları açısından farklılık göstermemiştir. ITT analizinde omurga ve femur boynu BMD Z skorları YAMA grubunda, HAP ve YOK gruplarına göre; kalça BMD Z- skorları ise YAMA grubunda HAP grubuna göre anlamlı olarak artmıştır. Tamamlayıcı analizinde de benzer bulgular kaydedilmiştir.

Disiplinlerarası Yaklaşım

YAMA grubunda BMD'de %2,5'ten fazla artış elde etme olasılığı YOK grubundan; omurga için 11,2 kat, femur boynu için 10,76 kat, total kalçada 6,27 kat ve tüm vücut (baş hariç) %44 daha yüksek bulunmuştur. Buna karşılık, HAP'ın hiçbir yerde koruyucu olmadığı saptanmıştır.

6. ve 12. aylardaki biyokimyasal ölçümler, YAMA ve HAP grubunda östradiolün daha fazla biyoyararlanımı göstermiş ve hem YAMA hem de HAP grupları çalışma ilaçlarına iyi bir uyum sağlamıştır.

Araştırmacılar, 12 ayın üzerindeki transdermal östradiolün, genç oligo-amenoresinde, özellikle etinil östradiol içeren kontraseptif hap/oral kontraseptiflerle karşılaştırıldığında BMD'yi iyileştirdiğini belirtmişlerdir. Oligo-amenorenin, biyopsikososyal bir yaklaşım kullanılarak disiplinlerarası bir ekiple tedavi edilmesi gerektiğini ve transdermal 17 beta-estradiolün, özellikle kritik ergen ve genç yetişkin yıllarında kemik büyümesini optimize etmek için tedavide kullanılabileceğini aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Ackerman et al. Oestrogen replacement improves bone mineral density in oligo-amenorrhoeic athletes: a randomised clinical trial, Br J Sports Med 2018.

Kan Testi ile Beyin Sarsıntılarını Tespit Etmek Mümkün Mü?

18 Nisan 2019

Üniversitesi öğrencisi sporculardan oluşan büyük bir grupta, beyin sarsıntısı öncesi ve sonrasında, sarsıntı ile ilgili yedi biyolojik belirteci inceleyen ve üç bölümden oluşan bir çalışmanın sonuçları, kadın sporcularda bir biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu, erkek sporcularda ise iki biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Çalışmada ayrıca, siyah ve beyaz sporcuların birbirinden farklı biyolojik belirteçlerinin daha yüksek seviyelerde olduğu görülmüştür.

Çalışmanın birinci bölümünde araştırmacılar, "normal" biyolojik belirteç seviyelerini değerlendirmiş ve onları etkileyen faktörleri belirlemeye çalışmışlardır. İkinci aşamada, kafa darbelerine maruz kalma geçmişinin biyolojik belirteç seviyelerindeki farklılıkları ve biyolojik belirteçlerin klinik verilerle nasıl bağıntılı olduğunun açıklayıp açıklanamayacağı incelenmiştir. Üçüncü kısımda ise, olguların klinik olarak teşhis edilmiş beyin sarsıntısına uyumlu olup olmadığı ve ilk iki çalışmada tanımlanan faktörleri hesaba katarak tanı doğruluğunun yakalanıp yakalanmayacağı tespit edilmiştir.

Irk, Cinsiyet Farklılıkları

İlk çalışmada araştırmacılar, 256 erkek ve 159 kadın da dahil olmak üzere Florida Üniversitesi’nden 415 sporcuyu incelemişlerdir. Çalışmada, çalışmaya dahil edilme kriteri olarak, her sporcunun rekabetçi spor sezonu dışındaki 2011-2017 arasında alınan kan örnekleri incelenmiştir. Araştırmacılar bu numunelerde yedi biyolojik belirteci değerlendirmiş, ancak analizlerinin bir kısmını tüm katılımcılarda tespit edilebilir ve ölçülebilir konsantrasyonlara ulaşan dört biyobelirteç ile sınırlandırmışlardır. Bu biyobelirteçler sırasıyla Aß-amiloid peptidi 42 (Aß42), toplam Tau, S100B ve UCH-L1'dir. Çalışmadaki katılımcıların ortalama yaşı 19’dur (19 - 23). Irk analizleri yalnızca beyaz (n = 244) veya siyah (n = 156) olarak sınıflandırılan katılımcıları içerecek şekilde ayarlanmıştır.

Çalışmada, erkeklerin UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonlarının daha yüksek olduğu, kadınlarda ise bazal CNPase düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Siyah katılımcıların UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonları beyaz katılımcılara kıyasla daha düşüktür. Bunun tersine, beyaz katılımcıların Ap42 ve CNPase bazal seviyeleri daha yüksektir. Öte yandan, ırk veya cinsiyetin bazal toplam Tau konsantrasyonları üzerine etkisi olmadığı görülmüştür.

Araştırmacılar ayrıca 31 kadın sporcunun bir alt kümesi üzerinde güvenilirlik analizleri yapmışlardır. Bu kadınlar gönüllü olarak yaklaşık 6 ay arayla iki kan örneği vermişlerdir. Bununla birlikte, dört biyolojik belirteç seviyesinden hiçbiri klinik testlerde güvenilirliği doğrulamak için yeterince düşmemiş veya artmamıştır.

Araştırmacılar gelecekteki araştırmaların, tek bir biyobelirtece güvenmektense, biyobelirteç panellerinin kullanılmasının daha çok tercih edileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir. Öte yandan çalışmaya hangi biyobelirteçlerin dahil edileceğine karar vermeden önce kapsamlı araştırma yapılmasının gerekliliğinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Breton M. Asken  et al .Concussion Biomarkers Assessed in Collegiate Student-Athletes (BASICS) I Neurology Dec 2018, 91 (23) e2109-e2122

Gebelikte İnsülin Pompası Kullanışlı Mı?

17 Nisan 2019

Yeni yapılan bir çalışmada, insülin pompalarının glisemik kontrol için tip 1 diyabetli (T1D) hamile kadınlarda günlük olarak yapılan çoklu enjeksiyonlardan daha az etkili olabileceği gösterilmiştir.

Toronto Üniversitesi tarafından yapılan çalışmaya göre, insülin pompası kullanan kadınlar daha kötü glisemiye sahiptir ve günlük çoklu enjeksiyon kullananlara göre hedef kan şekerine daha az süre sahip olmuşlardır. Pompa kullanıcıları arasında gestasyonel hipertansiyon, yenidoğan hipoglisemisi ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde uzun süreli kalışlar da daha sık görülmüştür.

Yeni çalışma, Avrupa ve Kuzey Amerika'da 31 merkezden T1D'li kadınlarda sürekli glikoz izlemi olan ve olmayanlarda gebelik sonuçlarını karşılaştıran CONCEPTT çalışmasındaki 248 katılımcıdan elde edilen verilerin önceden belirlenmiş bir analizidir. Çalışma, sürekli glikoz izleminin hem pompa hem de günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının sonuçlarını iyileştirdiğini bulmuştur.

İnsülin Pompası İle Elde Edilen Sonuçlar Daha Kötü

Gebeliğin ilk üç ayında HbA1c ve hedef glukoz değerinde geçirilen zaman, her iki grupta da benzerdir. 34 haftaya varınca HbA1C, günlük çoklu enjeksiyon grubunda taban çizgisinden 0.55 puan daha düşükken, insülin pompası kullanıcılarında sadece 0.32 puan düşüktür (P = 0.001).

24 haftada, günlük çoklu enjeksiyon grubunun %72,1'i HbA1c hedefini %6,5'in altında tutarken, pompa kullanıcılarının %63,1'i bunu sağlayabilmiştir (p = 0,009). 34 haftada, günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının %65,1'i hedef glukoz değerini tuttururken, pompa kullanıcılarının %52'si tutturabilmiştir (P = 0,001).

Hipertansif bozukluklar, pompa grubunun %14,4'ünde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %5,2'sinde görülmüştür (P = 0.025). Neonatal hipoglisemi, pompa grubunun %31,8'inde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %19,1'inde meydana gelmiştir (P = 0.05). Pompa kullanıcılardan doğan bebeklerin yoğun bakımda bulunma sürelerinin 24 saatten daha uzun olma olasılığı da daha yüksek bulunmuştur (%44,5'e karşılık %29,6).

Bu çalışma ile gebelikte düzenli kan şekeri takibinin değeri anlaşılmış ve kullanılacak yöntem olarak günlük çoklu insülin enjeksiyonu önerilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Feig DS, et al. Pumps or Multiple Daily Injections in Pregnancy Involving Type 1 Diabetes: A Prespecified Analysis of the CONCEPTT Randomized Trial. Diabetes Care. 2018 Dec;41(12):2471-2479.a

Akut Flasit Miyelit Daha İyi Tanımlanabilir Mi?

16 Nisan 2019

Akut flasit miyelit (AFM), klinik spektrumu ve ilişkili patojenleri kısmen tanımlanmış, çocuklarda ortaya çıkan çocuk felci benzeri bir hastalıktır. Vaka tanımı, kasıtlı olarak tüm potansiyel AFM vakalarını yakalamak için epidemiyolojik sürveyansı da kapsamaktadır. Kısıtlayıcı, homojen bir alt popülasyonun tanımlanmasının, ortaya çıkan bu hastalığı anlamamıza yardımcı olması beklenmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin (CDC) AFM vaka tanımının olası alternatif tanıları ne derece içerdiğini ve araştırma çalışmalarına dahil etmek için AFM'nin biyolojik homojenliğini zenginleştiren bir vaka tanımının uygunluğunu değerlendirmeyi amaçladılar.

Çalışmada CDC vaka tanımı kullanılarak 2012 ve 2016 yılları arasında AFM tanısı almış 18 yaşından küçük çocukların retrospektif vaka analizi gerçekleştirildi. AFM'nin CDC vaka tanımına dayalı olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'dan alınan hastalar Grup1; şüpheli AFM'nin değerlendirilmesi için Johns Hopkins Transvers Miyelit Merkezine başvuran hastalar Grup2 olarak adlandırıldı. Tanımlanabilir alternatif tanıları olan olguları tanımlamak için hastaların kayıtları ve görüntüleme verileri 3 nörolog tarafından eleştirel olarak incelendi ve geri kalan hastalar kısıtlayıcı AFM'li (rAFM) olarak tanımlandı. Klinik özellikler, rAFM'li olgular ile alternatif tanıları olanlar arasında karşılaştırıldı ve bu AFM gruplarını ayırt eden bir olgu tanımlaması yapıldı. Bu tanımlamanın puanlayıcılar arası güvenilirliği, bir dördüncü nörolog tarafından bir vaka alt grubu için doğrulandı. Çalışmadaki veri analizleri Mayıs 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasındaki vakalar ile sınırlandırıldı.

Daha Kısıtlayıcı Bir Tanım Mümkün

CDC'nin AFM vaka tanımına uyan ve dahil edilen 45 hastanın, yaş ortalaması 6,1’di. Bunların 27’si (%60) erkek, 37'si (%82) beyaz, 3'ü (%7) Asya kökenli, 1'i (%2) İspanyol ve 4'ü (%9) karışık ırk/etnik kökenliydi. Dahil edilen hastalardan 34'ü rAFM olarak sınıflandırıldı ve 11 tanesinde ise transvers miyelit, diğer demiyelinizan sendromlar, omurilik inmesi, Guillain-Barre sendromu, Chiari I myelopati ve menenjit dahil alternatif tanılar saptandı. Gruplar arasında farklılık gösteren faktörler temel olarak zayıflık asimetrisi, alt motor nöron belirtileri, önceki viral sendrom, saatlerce veya günlerce sürebilen semptomlar, duyusal defisitlerin yokluğu ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularıydı. Yapılan çalışma ile incelenen popülasyonda yeni bir vaka tanımı geliştirildi ve bu tanım ile rAFM grubu güvenilir bir şekilde tanımlanabildi.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışma bulgularının, rAFM'nin tanımının gelecekteki araştırma çalışmalarına katılım kriterleri için bir plan oluşturduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Matthew J. Elrick, Eliza Gordon-Lipkin, Thomas O. Crawford et al. Clinical Subpopulations in a Sample of North American Children Diagnosed With Acute Flaccid Myelitis, 2012-2016, JAMA Pediatr. 2018.

İBH’de Prostat Kanseri Riski Oluşur Mu?

16 Nisan 2019

Yeni bir çalışmaya göre, inflamatuar barsak hastalığı (İBH) olan erkekler, İBH olmayan erkeklere göre prostat kanseri geliştirme riski açısından klinik olarak anlamlı bir şekilde dört ila beş kat daha fazla risk altındadır.

Epidemiyolojik araştırmalar İBH ile prostat kanseri gelişim riski açısından bir ilişki olduğunu göstermiştir, ancak bu ilişki prostat spesifik antijen (PSA) kullanıma girdikten sonra incelenmemiştir. Bu sebeple toplanan bir ABD’li araştırma grubu, bu ilişkiyi incelemeye karar verilmiştir.

Çalışma ekibi 1996-2017 yılları arasında tıp merkezlerinde prostat kanseri taraması yapılan 1033 erkek İBH hastasını, İBH'ı olmayan 9306 kontrolle karşılaştırdı. On yıllık prostat kanseri insidansı İBH'lı erkeklerde %4,4 iken bu oran kontrollerde %0.65 olarak hesaplandı (tehlike oranı (HR) 4.84; P<0.001). Klinik olarak anlamlı prostat kanseri içinse insidans, sırasıyla %2.4 ve %0.42 idi (HR, 4.04; P<0.001).

Riskte Önemli Bir Artış Görüldü

Yürütülen bu çalışma, tek bir akademik tıp merkezini içeren ve 1996'dan 2017'ye kadar yapılan retrospektif ve eşleştirilmiş bir kohort çalışmasıydı. İBH'lı erkek hastalar (vakalar = 1033), İBH'ı olmayan erkeklerle (kontroller = 9306) 1:9 oranında rastgele eşleştirildi. Tüm hastalara en az bir prostat spesifik antijen (PSA) tarama testi uygulandı.

İBH'lı erkekler, 55 yaşlarından itibaren İBH'sız erkeklerden daha yüksek ortalama PSA düzeylerine sahipti. Yani İBH olan erkeklerde sistemik tedavi gerektiren prostat kanseri riski önemli oranda artış gösteriyordu. Araştırmacılar, her şey yolundaymış hissi veren inflamatuar barsak hastalığı olan bir erkektekiyüksek PSA'nın sadece bağırsak iltihabından geldiğinin varsayılmaması ve hastanın prostat kanseri için kontrol edilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Burns JA, et al. Inflammatory Bowel Disease and the Risk of Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Dec 4. pii: S0302-2838(18)30938-2. doi: 10.1016/j.eururo.2018.11.039. [Epub ahead of print]

Uzun Dönem Sebze ve Meyve Tüketimi İle Kognitif İşlev İlişkisi

15 Nisan 2019

Diyetin yaşa bağlı kognitif işlevdeki rolü, gün geçtikçe daha fazla ilgi çeken bir araştırma konusu haline gelmiştir. Diyet ve kognitif işlev arasındaki ilişki hakkındaki geçmiş çalışmalar, muhtemelen küçük örneklem büyüklükleri, sınırlı diyet bilgisi ve daha kısa takip süreleri nedeniyle tutarsız sonuçlar vermiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, uzun dönem sebze ve meyve tüketiminin geç yaşam subjektif kognitif işlev (SCF) ile olası ilişkisi değerlendirilmiştir. Ispanak ve marul gibi yeşil yapraklı sebzeler; brokoli, karnabahar, lahana, lahana turşusu ile Brüksel lahanası gibi sebzeler ve domates, domates suyu, domates sosu, havuç, patates/tatlı patates, kabak, ve ıspanak gibi karotenoid bakımından zengin gıdalar değerlendirilen spesifik yiyecekler arasındadır.

Çalışmada, 1986'da ortalama 51 yaşında olan 27.842 erkek arasında, sebze ve meyve tüketiminin gelecekteki SCF ile ilişkisini incelemek için multinomial lojistik regresyon kullanılmıştır. Ortalama diyet alımı, 2002'ye kadar her 4 yılda bir toplanan 5 gıda sıklığı anketinden hesaplanmıştır. SCF skoru, 6 maddelik bir anket kullanılarak iki kez (2008 ve 2012) değerlendirilmiş; geçerlilik APO ε4 genotip ile güçlü ilişkiler tarafından desteklenmiştir. Bu anketlerden elde edilen iki puanın ortalaması iyi, orta ve kötü SCF olarak sınıflandırılmıştır.

Daha Fazla Meyve – Sebze, Daha Fazla Bilişsel İşlev

Toplam sebze, toplam meyve ve meyve suyunun daha yüksek alımlarının her biri, major diyet dışı faktörleri ve toplam enerji alımı kontrol edildikten sonra, orta veya zayıf SCF oranlarının düşük olmasıyla anlamlı şekilde ilişkilendirilmiştir. Toplam meyve alımı ile ilişkinin, ana diyet faktörleri için ayarlamalar yapıldıktan sonra zayıf olduğu görülmüştür. Bu modelde, sebze alımı için çok değişkenli olasılık oranları (%95 güven aralığı) (en üste karşı en alt seviye), orta dereceli SCF için 0,83 (0,76-0,92) ve zayıf SCF için 0,66 (0,55-0,80) bulunmuştur. Portakal suyu için, <1 porsiyon/ay alım miktarına kıyasla günlük tüketim, oldukça düşük SCF oranlarıyla ilişkilendirilmiştir (0,53 [0,43-0,67]). SCF değerlendirmesinden 18 ila 22 yıl önce daha fazla sebze ve meyve tüketimi, daha fazla proksimal alımdan bağımsız olarak düşük SCF oranlarıyla ilişkili bulunmuştur.

Araştırmacılar bulguların, sebze, meyve ve portakal suyu tüketiminin SCF üzerindeki uzun dönem faydalı rolünü desteklediğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Yuan et al. Long-term intake of vegetables and fruits and subjective cognitive function in US men, Neurology January 01, 2019; 92 (1).

Doğa Dostu Diyetlerle Daha Sağlıklı Yaşam

11 Nisan 2019

Yiyecek üretimi iklim değişikliğinin önemli bir sebebi olduğundan, Tulane ve Michigan Üniversitesi'nden araştırmacılar, Amerikalıların günlük diyet seçimlerinin etkileri hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışmışlardır. Yiyecek üretimi ile ilgili sera gazı emisyonları hakkında geniş bir veri tabanı oluşturmuş ve insanlara 24 saat boyunca ne yediklerini soran bir anket yapmışlardır. Çalışmada 16.000’den fazla kişiden gelen veri toplanmıştır.

Araştırmacılar, diyetleri, tüketilen her 1000 kalori başına sera gazı emisyonu miktarına göre sıralamış ve bunları beş gruba ayırmışlardır. Daha sonra, ABD Sağlıklı Beslenme Endeksi kullanılarak, her bir diyette tüketilen gıdaların besin değerini, federal bir diyet kalitesi ölçüsü olarak değerlendirmiş ve diğer önlemler üzerindeki en düşük etkiye sahip grupları karşılaştırmışlardır

Protein Miktarı Arttıkça Karbon Ayak İzi Büyüyor

Çalışmada en düşük karbon ayakizi grubundaki Amerikalıların, sağlıklı bir diyetle beslendiği belirlenmiştir. Bununla birlikte, bu diyetler ayrıca sağlıklı olmayan, yani şekerler ve rafine tahıllar gibi bazı düşük emisyonlu maddeleri de içermektedir. Ayrıca, muhtemelen et ve süt alımının düşük olmasından dolayı bu kişilerin demir, kalsiyum ve D vitamini gibi önemli değerlerinde eksiklik olduğu görülmüştür.

En yüksek etki grubundaki diyetlerin, en düşük etki grubundakilerin ortaya çıkardığı emisyondan beş kat daha fazla emisyona sebep olduğu bulunmuştur. En yüksek etkili diyetlerin, düşük etkili diyetlere göre 1000 kalori başına daha fazla miktarda et (sığır eti, dana eti, domuz eti ve av hayvanı), süt ve katı yağ içerdiği görülmüştür. Genel olarak, yüksek etkili diyetler, toplam proteinlerde ve hayvansal protein gıdalarında daha fazla yoğunlaşmıştır.

Araştırmacılar, araştırmanın halkın ve politika yapıcıların diyet kalitesini arttırmanın çevreye de yardımcı olabileceğini anlamalarına yardımcı olacağını ummaktadırlar. Araştırmacılara göre hem daha sağlıklı diyetlere sahip olunabilir hem de gıda kaynaklı emisyonlar azaltılabilir. Bunun için gıdaların diyetten tamamen çıkarılması gerekmemektedir. Örneğin, diyetteki kırmızı et miktarı azaltılarak ve kırmızı et yerine tavuk, yumurta veya fasulye gibi diğer proteinli yiyecekler tüketilerek hem daha sağlıklı bir beslenme hem de karbon ayak izinde azalma sağlanabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tulane University. "Lower-carbon diets aren't just good for the planet, they're also healthier." https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190124084758.htm

Araştırmacılar Alzheimer Hastalığını Tahmin Etmek İçin MRG Kullanıyor

11 Nisan 2019

Alzheimer hastalığı, hafıza ile düşünme becerilerini yok eden, ilerleyici ve geri döndürülemez bir beyin hastalığıdır. Alzheimer hastalığı, dünyadaki en yaygın bunama nedenidir ve küresel olarak (özellikle ABD'de) bu hastalıktan muzdarip nüfusun artacağı ön görülmektedir. Ulusal Sağlık Enstitüsüne göre günümüzde bu hastalık 5,5 milyon Amerikalıyı etkilemektedir.

Yeni ilaç tedavileri geliştirildikçe, bu ilaçlardan yararlanacak hastalıkları daha erken tanımak daha önemli hale gelmektedir.  Alzheimer hastalığı riski yüksek olan bir varyant olan APOE4 gen testleri ve bilişi (kognisyon) ölçmek için kullanılan standart anketler gibi yaygın öngörücü modeller sınırlamalara sahiptir. Bu testler ileride bu hastalığa yakalanma ihtimali olan sağlıklı bireylerin tanınabilmesini sağlamaktadır.

Difüzyon tensör görüntüleme (DTI) kullanılarak beynin MRG incelenmesi, demans riskinin analizi için umut verici bir seçenektir. Bu testler beynin beyaz maddesinin durumunu değerlendirir. DTI, fraksiyonel anizotropi de dahil olmak üzere farklı beyaz madde bütünlüğü ölçümleri sağlar, su moleküllerinin beyaz madde yolakları boyunca nasıl hareket ettiğini ölçen bir ölçümdür. Daha yüksek bir fraksiyonel anizotropi değeri, suyun yolak boyunca daha düzenli bir şekilde hareket ettiğini gösterirken; daha düşük bir değer de yolakların zarar görebileceği anlamına gelmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, normal biliş ya da hafif bilişsel bozulma veya Alzheimer demansa sahip kişilerde, kontrollere kıyasla DTI farklılıklarını ölçmüşlerdir. Hastalığın ilerlemesine odaklanan büyük ve çok bölgeli bir çalışma olan Alzheimer Hastalığı Nöro-Görüntüleme Girişimi'nden alınan 61 kişi üzerinde beyin DTI muayeneleri yapmışlardır.

%95 Doğru Tahmin Oranı

Çalışmada incelenen hastaların yaklaşık yarısı Alzheimer hastalığına yakalanmış ve bu hastaların beyinlerinde ölçülebilir DTI farklılıkları tespit edilmiştir. Hastalığa yakalanan insanların, yakalanmayanlara göre daha düşük fraksiyonel anizotropiye sahip olduğu görülmüştür. Ayrıca bazı ön beyaz madde yolaklarının istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır.

Araştırmacılar, fraksiyonel anizotropi değerlerini ve diğer ilişkili beyaz madde bütünlüğü ölçütlerini kullanarak, Alzheimer hastalığına yakalanacağını tahmin etmede %89 doğruluk elde etmişlerdir. Mini-mental State Muayenesi ve APOE4 gen testinin %70-71 civarında doğruluk oranına sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda yeni yöntemin potansiyeline dikkat çeken araştırmacılar, çalışmadaki katılımcılarının yaklaşık 40'ında beyaz madde yolaklarının daha ayrıntılı bir analizini yaparak %95’lik doğruluk oranı yakalamayı başarmışlardır.

Araştırmacılar, yaklaşımın rutin klinik kullanım için hazır olmadan önce daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişlerdir. Sonuçların Alzheimer hastalığı için risk altındaki kişilerin tanı çalışmalarında DTI'nın gelecekteki rolüne işaret ettiğini aktarmışlardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Brain Imaging May Help Predict Dementia Years Before Symptoms - Medscape - Nov 29, 2018.

İş Yükü Fazlalığı Kadınlara Kilo Aldırıyor

10 Nisan 2019

Günümüzde, iş hayatının stresinin sağlığımız üzerindeki olumsuz etkileri ilgi çeken bir konu haline gelmiştir. İsveç’te 3800’den fazla katılımcıyla yapılan yeni bir çalışmaya göre iş yükü fazlalığının kadınların kilo almasında bir rol oynadığı görülmüştür.

İsveç’te toplum bazlı yapılan bu çalışmaya 3872 çalışan dahil edilmiştir. Çalışmadaki kadın ve erkekler, 20 yıl boyunca üç kez teste tabi tutulmuş ve 30 ila 50 yaş arasında veya 40 ila 60 yaşları arasında iki grupta takip edilmişlerdir.

İş yoğunluğu seviyesini tahmin etmek için, katılımcılara çalışma hızları, psikolojik baskılar, görevleri için yeterli zaman olup olmadığı ve onlara gelen işle ilgili taleplerin ne sıklıkla çelişkili olduğu sorulmuştur. İş yerinde kontrol ile ilgili sorular, yeni bir şeyi ne sıklıkla öğrendikleri, işin hayal gücü mü yoksa ileri beceriler mi gerektirdiği ve cevap veren kişinin kişisel olarak ne yapacağını ve nasıl yapacağını seçebildiğine karar verip veremediği gibi konular ele alınmıştır.

Kadınlar Daha Fazla Etkilendi

Sonuçlar, yaptıkları işte düşük kontrol derecesine sahip olan katılımcıların, çalışma süresince %10 veya daha fazla bir ağırlık artışı ile önemli ölçüde kilo aldıklarını göstermiştir. Bu durum hem kadınlar hem de erkekler için geçerlidir. Öte yandan, çok sayıda iş talebine uzun süre maruz kalmak sadece kadınlar üzerinde etki göstermiştir. Yüksek beklentiler altında çalışan kadınların yarısından fazlasında, 20 yılda önemli bir kilo artışı olmuştur. Bu kilo artışının, düşük beklentiler altında çalışan kadınlardan %20 daha fazla olduğu saptanmıştır.

Araştırmacılar altta yatan sebepleri araştırmamakla birlikte, kadınların etkilenmesinin sebebinin iş yerindeki yüksek beklentilerin üstüne evlerinde aldıkları ağır sorumlulukların da etkili olabileceğini düşünmüşlerdir. Bu durum kadınlar için egzersiz yapmak ve sağlıklı bir hayat yaşamak için zaman bulmayı zorlaştırdığından, kilo artışı ile bağdaştırılmıştır.

Akademik bir eğitim almış veya eğitim görmemiş olmanın çalışma sonuçları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görülmüştür. Diyet kalitesi veya diğer yaşam tarzı faktörlerinin de herhangi bir etkisi kanıtlanamamıştır. Bununla birlikte, diyet alımı ile ilgili bilgiler katılımcılardan geldiği için olası bir yanlış yönlendirme ihtimali düşünülmüştür.

İşle ilgili strese bağlı problemler göz önüne alındığında, yürütülen bu çalışmanın halk sağlığı açısından da önemli olduğu görülmektedir. Araştırmacılar, strese duyarlı grupların ve işle ilgili stresi azaltma çalışmalarının belirlenmesinin, sadece kilo alımında değil, aynı zamanda kardiyovasküler hastalık ve diyabet gibi kronik hastalıklarda da riski azaltabileceğini düşünmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sofia K. et al. Occupational stress is associated with major long-term weight gain in a Swedish population-based cohort. International Archives of Occupational and Environmental Health, 2018; DOI: 10.1007/s00420-018-1392-6

Boyunuz Uzadıkça Kanser Riskiniz Artabilir

04 Nisan 2019

Çoğu kanser, zamanla hücrelerin düzenleyici genetik mekanizmaları kaybetmesi ve zararlı mutasyonlar biriktirmesi nedeniyle oluşur. Daha fazla hücre, daha fazla mutasyon anlamına gelir ve araştırmacıların daha fazla sayıda hücrenin, kanser gelişim olasılığının artmasıyla ilişkili olabileceğine inanmalarını sağlar.

İnsanlarda kanser riski yaşla birlikte artma eğilimindedir. Ayrıca daha uzun boylu oldukları için daha fazla hücreye sahip olan insanların kanser geliştirme riskinin arttığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bu soruna odaklanmıştır, çünkü öncelikle insanların boyu toplumda çok ciddi değişkenlik göstermez ve boy uzunluğunu diğer kanser risk faktörlerinden bağımsız olarak değerlendirmek için büyük veri setlerine ihtiyaç duyulur.

California Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, 10 santimetrelik bir boy artışına bağlı olarak bazı kanserlerin gelişme riskini tahmin edebilecek bir model tasarladı. Modeli kullanarak, boy ile ilgili dolaylı faktörler yerine, hücre sayısındaki artışın belirli kanserlerin ortaya çıkma riskini arttırıp arttırmadığını ispatlamayı umdular. ABD, İngiltere, Norveç, Kore, Avusturya ve İsveç'ten yapılan çalışmalarda toplanan verileri değerlendirdiler.

Risk Artışı Olduğu Gösterildi

İncelenen 23 kanser arasından 18'i için boy uzunluğunun bir risk faktörü olduğu kabul edildi. Erkeklerde boy, cilt kanseri, tiroid, kolon, lenf bezleri, safra yolları ve merkezi sinir sistemi kanser riski ile ilişkili bulundu. Kadınlarda cilt, tiroid, kolon, rahim, meme, yumurtalık kanserleri ve lenfoma riski boy uzunluğuna bağlı olarak artmıştır. Genel olarak, her 10 santimetredeki risk artışını araştıran model, kanser riskinin kadınlarda %13, erkeklerde %11 oranında arttığını öngördü. Bulgularının gerçek yaşamdaki verilerle uyumlu olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, verinin bu modele çok iyi uymasını boy uzunluğu ile ilişkili hücre sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirtiyor. Ayrıca, çevresel faktörlerin, boy farklarından etkilenmeyen bazı kanserleri de (akciğer kanseri ve sigara, rahim ağzı kanseri ve HPV enfeksiyonu) oldukça etkilediğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nunney L. Size matters: height, cell number and a person's risk of cancer. Proc Biol Sci. 2018 Oct 24;285(1889). pii: 20181743. doi: 10.1098/rspb.2018.1743.

Olası REM Uykusu Davranış Bozukluğu İçin Risk Faktörleri

03 Nisan 2019

REM uykusu, uykunun rüya halidir. Normal REM uykusu sırasında beynimiz, kaslarınızın hareket etmesini önlemek için sinyaller gönderir. Ancak, REM uyku davranışı bozukluğu olan kişilerde bu sinyaller bozulmuştur. Bir kişi bağırmak, kollarını savurmak, yumruk atmak, tekmelemek şeklinde kendine veya uyku partnerine zarar verecek şekilde sesli veya eylemsel şiddet içeren rüyalar görebilir.

REM uyku davranış bozukluğu hakkında hala çok fazla şey bilinmese de, ilaçlardan kaynaklanabileceği veya Parkinson hastalığı, Lewy cisimcikli demans veya çoklu sistem atrofisi gibi başka bir nörolojik durumun erken bir işareti olabileceği düşünülmektedir. Bu uyku bozukluğuna bağlı yaşam tarzı ve kişisel risk faktörlerini belirlemek, gelişme ihtimalini azaltmanın yollarını bulmaya yardımcı olacaktır.

Yapılan yeni bir çalışmada, 30.097 kişilik bir ulusal kohortta idiyopatik REM uyku davranışı bozukluğunun (RBD) sosyodemografik, sosyoekonomik ve klinik ilişkileri değerlendirildi.

Çalışma için, “Canadian Longitudinal Study on Aging” çalışmasının bir parçası olan 45-85 yaş arası kişiler incelendi. Katılımcılar, Olası RBD (pRBD) için %94 özgüllük ve %87 duyarlılığa sahip bir anket olan “REM Uyku Davranışı Bozukluğu Tek Soru Taraması” ile tarandı. Tanısal doğruluğu arttırmak için, apne veya non-REM parasomnia (genç başlangıçlı pRBD) için pozitif taramalar ve hasta tarafından bildirilen bunama veya Parkinson hastalığı çalışmanın dışında tutuldu. Kesitsel olarak bir dizi sosyodemografik, yaşam tarzı ve ruh sağlığı değişkeni analiz edildi. Potansiyel korelasyonlar çok değişkenli lojistik regresyon ile değerlendirildi.

Erkeklerde Risk Daha Fazla

30.097 katılımcının 958'inde (%3,2) pRBD olduğu tespit edildi. Erkek cinsiyeti (olasılık oranı 2,09) ve düşük eğitim (olasılık oranı 0,95) pRBD ile ilişkiliydi. PRBD'ye sahip katılımcılar daha fazla sigara içiyordu (paket/yıl olasılık oranı 1,01) ve ılımlı-ağır içiciler olma olasılıkları daha yüksekti (olasılık oranı 1,25). PRBD ile depresyon için hasta tarafından bildirilen antidepresan tedavisi (olasılık oranı 2,77), psikolojik stres (olasılık oranı 1,61), ruhsal hastalık (olasılık oranı 2,09) ve travma sonrası stres bozukluğu (olasılık oranı 2,68) arasında güçlü bir ilişki vardı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, daha önce bildirilen pRBD ve sigara içme, düşük eğitim ve erkek cinsiyet arasındaki ilişkileri desteklediğini ve daha önce alkol kullanımı ve psikolojik sıkıntı ile bildirilmemiş ilişkiler bulduğunu belirttiler. PRBD için risk faktörlerinin, daha önce nörodejeneratif sinükleinopatiler için tanımlananlardan farklı olduğunu aktardılar ve bulgularının bu hastalığın daha iyi anlaşılıp, yeni tedavi olanakları sağlamasını umduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Chun Yao, Seyed-Mohammad Fereshtehnejad, Mark R. Keezer, Christina Wolfson, Amélie Pelletier, Ronald B. Postuma. Risk factors for possible REM sleep behavior disorder A CLSA population-based cohort study, Neurology, 2018.

Demansı Tespit Etmek için Kısa Bilişsel Testler Ne Kadar Güvenli?

02 Nisan 2019

Demans, yaşlanan dünya nüfusu için her geçen gün daha önemli bir toplumsal sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden bu hastalığa erken, hızlı ve kolay bir şekilde tanı koymak klinisyenler için önemlidir. Öte yandan bu amaçla kullanılan kısa bilişsel değerlendirmelerin yanlış pozitif ve yanlış negatif demans sınıflamasına neden olabileceği de bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, yanlış sınıflandırma belirleyicilerini, Mini-Zihinsel Durum Muayenesi (MMSE), Hafıza Bozukluğu Taraması (MIS) ve hayvan isimlendirme testi (AN) olmak üzere 3 kısa bilişsel değerlendirme ile tanımlamayı amaçlamışlardır.

Çalışmaya referans standardı olarak, düzeltilmiş demans tanısı (DSM-III-R ve DSM-IV kriterleri) ile tanı almış hastalardan oluşan, nüfus temelli ABD Yaşlanma, Demografi ve Hafıza Çalışması'ndan 824 yaşlı birey dahil edilmiştir. MMSE (kesim noktası <24), MIS (kesim noktası <5) ve AN (kesim noktası <9) ile yanlış negatif, yanlış pozitif ve genel yanlış sınıflandırma belirleyicileri çok değişkenli fraksiyonel polinomial regresyon modellerinde ayrı ayrı analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen yirmi iki aday belirleyici, sosyodemografik, demans risk faktörleri ve potansiyel test yanlılığı etkenlerine sahiptir.

Huzur Evinde İkamet Etmek Sonuçları Etkiliyor

Araştırmacılar yaptıkları analizde, 301 (%35,7) katılımcıda en az bir değerlendirme ile yanlış sınıflandırma gerçekleşirken, sadece 14 (%1,7) katılımcıda 3 değerlendirme ile de yanlış sınıflandırılma yapıldığını tespit etmişlerdir. Her 3 değerlendirme tarafından yanlış sınıflandırma yapılan hastalar incelendiğinde, bu hastalarda farklı belirleyici paternlerin varlığı tespit edilmiştir.

Eğitim yılları, MMSE ile daha yüksek yanlış-negatifleri ve daha düşük yanlış-pozitif oranlarını öngörmekte iken; huzurevinde ikamet etmek, AN ile daha düşük yanlış-negatifleri ve daha yüksek yanlış-pozitifleri öngörmektedir.

Değerlendirmeler arasında yanlış negatifler, tutarlı bir şekilde en çok bildiren kaynaklı zayıf belleğin yokluğuyla tahmin edilmiştir. Yanlış pozitifler, en çok yaş, bakım evi ve Kafkas dışı etnik köken ile tahmin edilmiştir(hepsi en az 2 modelde). Tüm değerlendirmelerde genel yanlış sınıflandırma için tek tutarlı tahmin edici, yetersiz puanlanmış, bildirici bazlı belleğin yokluğudur.

Demansın, genellikle teste özgü önyargılar ve kabuller nedeniyle kısa bilişsel değerlendirmeler kullanılırken sıklıkla yanlış sınıflandırıldığının altını çizen araştırmacılar, kesin demans tanısı için hastaların ayrıntılı incelenmesinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Janice M. Ranso et al. Predictors of dementia misclassification when using brief cognitive assessments, Neurology Clinical Practice 2018.

Genetiği Değiştirilmiş Ev Bitkileri Evdeki Havayı Temizleyebilir

01 Nisan 2019

Günümüzde ev içi havada alerjenleri ve toz parçacıklarını uzak tutmak için HEPA hava filtreleri kullanılmaktadır. Bununla birlikte bazı tehlikeli bileşikler bu filtrelerde takılmayacak kadar küçüktür. Klorlu suda küçük miktarlarda bulunan kloroform veya benzinin bileşeni olan benzen gibi küçük moleküller evde su kaynattığımızda veya araçlarımızı eve yakın park ettiğimizde evlerimizde zamanla birikir. Yapılan önceki çalışmalar hem benzen hem de kloroformun uzun süreli maruziyetini kanserle ilişkili olduğunu göstermiştir. Gelişmiş ülkelerin kentsel ev içi havası genellikle formaldehit, benzen ve kloroform gibi uçucu organik kanserojen madde ile kirlenir. Bu nedenle evlerde VOC'lerin temizlenmesi için pratik ve sürdürülebilir bir teknolojiye ihtiyaç vardır.

Vücudumuzda 2E1, benzeni fenol adlı bir kimyasal haline ve kloroformu karbon dioksit ve klorür iyonlarına dönüştürür. Fakat 2E1 karaciğerlerimizde bulunur ve alkol içtiğimizde aktifleşir. Bu nedenle havadaki kirleticileri işlememize yardımcı olamaz.

Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, kloroform ve benzeni ortamdaki havadan uzaklaştırmak için, insanlar dahil tüm memelilerde bulunan sitokrom P450 2E1 veya kısaca 2E1 adlı proteini kullanmaya karar verdiler.  Bilim insanları bu reaksiyonu insan vücudunun dışında, 'yeşil karaciğer' kavramının bir örneği olan bir bitkide gerçekleştirmeyi düşündüler. Bitkiler besinlerini üretmek için karbondioksit ve klorür iyonlarını ve hücre duvarlarının bileşenlerini yapmak için fenol kullandıklarından 2E1, bitki için de faydalı olacaktı. Araştırmada bu amaçla yaygın bulunan bir ev bitkisinin (salon sarmaşığı) genetiği değiştirildi.

Araştırmacılar, 2E1'in farklı bir formunu yapmak için talimatlar veren genin sentetik bir versiyonunu yaptılar. Daha sonra her hücrede bu genin proteininin eksprese edilmesi için gen salon sarmaşığının içine yerleştirildi. Modifiye edilmiş bu bitki, bu bileşikleri bitkilerin kendi büyümelerini desteklemek için kullanabilecekleri moleküllere dönüştüren 2E1’i eksprese etmeyi başardı.

6 Günde Kloroform Tamamen Ortadan Kayboldu

Araştırmacılar daha sonra genetiği değiştirilmiş bitkilerin normal salon sarmaşıklarına kıyasla kirletici maddeleri havadan ne kadar temizleyebileceğini test ettiler. Her iki bitki türü de cam tüplere kondu ve her bir tüpe benzen veya kloroform gazı eklendi. 11 gün boyunca, her bir kirleticinin konsantrasyonunun her tüpte nasıl değiştiği takip edildi.

Genetiği değiştirilmemiş bitkiler için, her iki gazın konsantrasyonu zamanla değişmedi. Ancak, modifiye edilmiş bitkilerin olduğu tüplerde kloroformun konsantrasyonu, üç gün sonra %82 oranında azaldı ve altıncı günde neredeyse tespit edilemez düzeye geldi. Benzer şekilde; benzen konsantrasyonu da genetiği değiştirilmiş bitki şişelerinde azaldı. Sekizinci güne kadar, benzen konsantrasyonu yaklaşık %75 oranında düştü.

Araştırmacılar, kirletici seviyelerindeki bu değişiklikleri tespit etmek için, evlerde bulunanlardan çok daha yüksek kirletici konsantrasyonları kullandılar. Ancak, aynı zaman dilimi içerisinde ev seviyelerinin daha hızlı olmasa da benzer şekilde düşmesini bekliyorlar. Transgenik bitkiler kullanan biyofiltrelerin, uçucu organik kanserojen maddeleri ev havasından uygun oranlarda çıkarabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Long Zhang, Ryan Routsong, Stuart E. Strand. Greatly Enhanced Removal of Volatile Organic Carcinogens by a Genetically Modified Houseplant, Pothos Ivy (Epipremnum aureum) Expressing the Mammalian Cytochrome P450 2e1 Gene. Environmental Science & Technology, 2018.

Probiyotik Kullanımı Antibiyotik Reçete Edilmesini Azaltabilir

29 Mart 2019

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'ne (CDC) göre, ABD'de yılda iki milyon antibiyotik dirençli enfeksiyon vakası görülmektedir ve bu vakaların 23.000 tanesi ölümle sonuçlanmaktadır. Uzmanlara göre antibiyotik direnci ile en etkin mücadele stratejisi antibiyotik kullanımını azaltmaktır.

Probiyotik kullanımının yararlarını araştıran bir çalışmada probiyotiklerin kullanımı, bebeklerde ve çocuklarda antibiyotik tedavisine olan ihtiyaçta azalmayla ilişkili bulundu. Bu yeni çalışma, Uluslararası Bilimsel Probiyotikler ve Prebiyotikler Derneği tarafından desteklendi ve çalışmada inceleme kapsamında on iki araştırmanın sonuçları bir araya getirildi.

Çalışmada, günlük sağlık takviyesi olarak probiyotik alan bebeklere ve çocuklara %29 oranında daha az antibiyotik reçete edildiği saptandı. Analiz sadece en yüksek kalitedeki çalışmalarla tekrarlandığında, bu oran %53'e yükseldi. İncelenen bu araştırmalarda probiyotik olarak Lactobacillus ve Bifidobacterium suşları kullanıldı.

Bulgular Tıpta Probiyotiklerin Konumunu Değiştirebilir

Araştırmacılar bulguların, antibiyotik kullanımını azaltmanın potansiyel bir yolunun, düzenli olarak probiyotik kullanımı olabileceğini işaret ettiğini aktardılar. Probiyotiklerin tüketilmesinin, bazı yaygın akut solunum ve gastrointestinal enfeksiyon türlerinin sıklığını, süresini ve şiddetini azalttığına dair kanıtların zaten mevcut olduğunu; asıl sorunun, "Bu azalmanın antibiyotiklerin azalan kullanımıyla ilişkili mi?" olduğunu vurguladılar ve yaptıkları çalışma ile arada bir ilişki olduğunu gösterdiler.

Araştırmacılar ayrıca sürekli olarak probiyotik kullanımının antibiyotik reçetelerinde genel bir azalmayla ilişkili olup olmadığını görmek için, her yaşta ve özellikle yaşlılarda daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğuna dikkat çektiler. Eğer bu ilişki gösterilebilirse, bu durumun genel tıpta probiyotiklerin kullanımı üzerinde büyük bir etkiye sahip olabileceğini belirttiler.

Probiyotiklerin, özellikle solunum yolundaki ve sindirim sistemindeki enfeksiyonlarla mücadeleye nasıl yardımcı olduğunun hala tam olarak netleştirilemediğini söyleyen araştırmacılar, diğerlerinin yanı sıra, probiyotiklerin patojen inhibitörü üretimi, bağışıklık düzenlemesi gibi birçok potansiyel mekanizma olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar, probiyotiklerin bu etkilerini tam olarak nasıl gösterdiklerini bilmediklerinin altını çizseler de insan bağışıklık sisteminin gastrointestinal sistemde yoğun yerleşimi nedeniyle, sağlıklı bakterileri sindirmenin bağırsak enfeksiyonlarına bağlı bakteriyel patojenleri rekabetçi bir şekilde dışlayabileceğini ve bağışıklık sistemini başkalarıyla savaşmaya yönlendirebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Karen Taber, “Probiotic Use May Reduce Antibiotic Prescriptions, Researchers Say” Georgetown University Medical Center, September 14, 2018

İnfluenza Enfeksiyonu İle Akut Miyokard Enfarktüsü İlişkisi

28 Mart 2019

Koroner arter hastalığı dünya çapında önde gelen ölüm nedenidir. İnfluenza'nın akut kardiyovasküler olayları ve ölümü tetikleyebileceği hipotezi, mevsimsel grip aktivitesi ile kardiyovasküler mortalite arasındaki ilişkinin ilk kez belirtildiği 1930'ların başlarında ortaya çıkmıştır. Bazı vaka kontrolleri ve oto-kontrollü çalışmalar,  akut solunum yolu enfeksiyonları veya grip benzeri hastalıklar için doktor muayenehane ziyaretlerinin ardından akut kardiyovasküler olaylar arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, bu çalışmalarda, influenza ve akut miyokard enfarktüsü arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuş, ancak bu çalışmalar spesifik olmayan influenza enfeksiyonu değerlendirmeleri veya yanlılığa duyarlı çalışma tasarımları kullanmıştır.

Grip ile akut miyokard enfarktüsü arasındaki ilişkinin doğrulanması önemlidir, çünkü grip tarafından tetiklenen kardiyovasküler olaylar aşılama ile potansiyel olarak önlenebilir. İnfluenza'nın kardiyovasküler olayları tetiklediğine dair daha iyi kanıtlar, akut miyokard infarktüsü riski yüksek olan kişiler arasında halihazırda suboptimal aşı kapsamını artıracak, pratikte bir değişikliğe yol açabilir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, oto-kontrollü vaka serisi çalışma tasarımını kullanarak laboratuarda doğrulanmış influenza enfeksiyonu ile akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladılar.

Anlamlı İlişki

Solunum örneklerinde influenza enfeksiyonunu doğrulamak için çeşitli yüksek özgüllükte laboratuvar yöntemleri kullandılar ve akut miyokard infarktüsü için idari verilerden hastaneye yatışları tespit ettiler. Solunum örneği toplandıktan sonraki ilk 7 günü “risk aralığı”, risk aralığından 1 yıl önce ve 1 yıl sonrasını “kontrol aralığı” olarak tanımladılar.

Araştırmacılar, grip için pozitif bir test sonucundan 1 yıl önce ve 1 yıl sonra meydana gelen akut miyokard enfarktüsü için 364 hastaneye yatış tespit ettiler. Bunlardan 20'si (haftada 20 kabul) risk aralığında, 344'ü (haftada 3,3 kabul) kontrol aralığında gerçekleşti. Akut miyokard infarktüsü için hastaneye başvurma insidans oranın risk aralığı boyunca kontrol aralığına göre görülme oranı 6,05’ti. 7. günden sonra hiç insidans artışı görülmedi. İnfluenza B, influenza A, solunum sinsityal virüsü ve diğer virüslerin tespitinden sonraki 7 gün içinde akut miyokard enfarktüsü insidansı sırasıyla 10,11, 5,17, 3,51 ve 2,77’ydi.

Araştırmacılar bulguların solunum yolu enfeksiyonlarının, özellikle influenza’nın, akut miyokard enfarktüsü ile anlamlı şekilde ilişkili olduğunu gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

J. C. Kwong et al. Acute Myocardial Infarction after Laboratory-Confirmed Influenza Infection, N Engl J Med 2018; 378:345-353.

Gebelikte Astım, Doğum Sonrası Depresyona Mı Neden Oluyor?

27 Mart 2019

Amerikan Psikologlar Birliği'ne göre her 7 yeni anneden yaklaşık biri doğum sonrası depresyona girmektedir ve bu durum bu annelerin yaklaşık yarısı için ilk depresyon olayıdır. Kanada merkezli yapılan bir çalışmada, gebeliklerinde astımı olan kadınların doğum sonrası depresyon yaşama olasılıklarının daha yüksek olduğu öne sürüldü.

Montreal Üniversitesi'nde baş araştırmacı Dr. Blais, "Genel olarak (hamileliğin dışında) astımın, artan depresyon riski ile ilişkili olduğunu biliyorduk, bu nedenle hamilelik sırasında astımın doğum sonrası depresyon riskini arttırabileceğinden şüphelendik" şeklinde bir açıklamada bulundu.

Riski değerlendirmek için Blais ve meslektaşları tarafından, 1998-2009 yılları arasında Quebec şehrinde doğum yapan ve astımı olan 35.000’den fazla hamile kadının ve astımı olmayan yaklaşık 200.000 kadının sağlık geçmişleri karşılaştırıldı.

Elde edilen sonuçlar, doğumdan sonraki yılda astımlı kadınlarda doğum sonrası depresyon oranlarının kabaca ikiye katlandığını gösterdi.

Doğumdan Sonra Depresyon Oranı Artıyor

Çalışmada, astımı olan kadınların %0,8'i, astımı olmayan kadınların ise %0,4'ü doğum sonrasındaki bir ayda depresyona girdi. Üç ayda, astımlı kadınların yaklaşık %2'sine astımı olmayan kadınların ise %1’ine depresyon tanısı kondu. Bir yıl sonunda, astımlı kadınların yaklaşık %6'sında ve astım olmayan kadınların yaklaşık %3'ünde doğum sonrası depresyon görüldü.

Araştırmacılar ayrıca diğer sağlık koşullarını ve demografik bilgileri de incelediler ve astımlı kadınların 25 yaşın altında olma, kentsel alanlarda yaşama ve kronik hastalıklar veya hamilelikle ilgili rahatsızlıklara sahip olma ihtimalinin daha yüksek olduğu bulundu.

Ayrıca; preterm doğum, sezaryen doğum, düşük doğum ağırlığı, zayıf fetal büyüme veya doğumdaki konjenital malformasyon oranlarının astımı olan kadınlarda daha fazlaydı.

Bu faktörler göz önünde bulundurulduktan sonra, depresyon öyküsü de dahil olmak üzere yazarlar, astımı olan kadınların, doğum sonrası depresyon yaşamaya, astımı olmayanlara göre %58 daha fazla meyilli olduğu hesaplanmıştır.

Yazarlar tarafından, hamilelik sırasındaki astımın neden doğum sonrası depresyon riskini arttırdığı konusunda net bir gerekçe verilmemektedir. Bununla birlikte, astımlı kadınlarda artan endişe veya stres hissi nedeniyle olabileceğini ve enflamasyonun da bu süreçte bir rol oynayabileceği öne sürülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Asthma During Pregnancy Tied to Postpartum Depression Risk - Medscape - Oct 11, 2018. 

Fonksiyonel Nazal Cerrahi Bazı Hastalarda Kronik Baş Ağrısını Hafifletiyor

26 Mart 2019

Nazal cerrahi, plastik cerrahlar tarafından gerçekleştirilen en yaygın ameliyatlardan biridir. Fonksiyonel nazal cerrahi ile nazal solunumdaki iyileşme arasındaki bağlantı çok iyi kurulsa da, burnun anatomik düzeltmesinin bir sonucu olarak iyileşme gösteren başka ölçütler de vardır. Mevcut literatür, nazal mukozal temas noktalarını kaldırmak için yapılan ameliyatın kronik baş ağrısı hastalarında semptomları azaltabileceğini göstermektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu hipotezin geçerliliğinin belirlemek için “baş ağrısı”, “rinojenik baş ağrısı”, “temas noktası”, “migren” ve “cerrahi / endoskopi” terimleri kullanılarak sistematik bir literatür taraması yapıldı. Mukozal temas noktası baş ağrılarını tedavi etmek için ameliyat geçiren toplam 1577 hastayı kapsayan 39 makale belirlendi. Bu makalelerde septoplasti ve turbial redüksiyon, sıklıkla endoskopik sinüs cerrahisi ile kombinasyon halinde en sık uygulanan prosedürlerdi. Seçilen çalışmaların yaklaşık yarısı, tekrarlayan sinüs enfeksiyonu olan hastalarda sıklıkla yapılan endoskopik sinüs cerrahisiydi.

Baş Ağrısında Azalma

Veriler, fonksiyonel nazal cerrahinin kronik baş ağrısı semptomlarının azaltılmasında veya ortadan kaldırılmasında oldukça etkili olduğunu gösterdi. Hastaların yaklaşık yüzde 48'i ameliyattan sonra baş ağrılarının düzeldiğini, yüzde 37'sinin baş ağrısı şiddeti veya sıklığında iyileşme olduğunu bildirirken, sadece yüzde 15'i değişiklik olmadığını aktardılar. Nazal cerrahi geçiren hastalarda ortalama görsel analog skala skorlarının 7,4 ± 0,9'dan 2,6 ± 1,2'ye düştüğü ve baş ağrılı gün sayısının 22 ± 4,3 günden 6,4 ± 4,2 güne indiği saptandı. Preoperatif sinir bloğu testinde pozitif sonuç veren hastaların cerrahi müdahaleye iyi yanıt verme olasılıkları daha yüksekti. Çalışmada, endoskopik sinüs cerrahisinin, ameliyatın bir parçası olarak dahil edilmesi ile anlamlı şekilde ilişki bulundu. 

Araştırmacılar, sonuçların baş ağrısı semptomlarını iyileştirmek için nazal cerrahinin kullanılmasının, seçilmiş kronik baş ağrısı hastalarında uygun bir tedavi seçeneği olduğunu gösterdiğini belirttiler. Nazal cerrahiye verilen iyi yanıtlar, intranazal anatomi ve baş ağrısı geri bildirim döngüleri arasında önemli bir ilişki olduğunu gösterdi. Sonuçlar, bireysel cerrahi tedaviyi her hastanın kendine özgü anatomisine uyarlamaya yardımcı olmak için kapsamlı bir tanı çalışmasının önemini vurguluyordu. Çalışma sonucunda kronik baş ağrısının tedavisinde bu cerrahi yaklaşımdan faydalanabilecek hastaları belirlemek için dikkatli seçim kriterleri de dahil olmak üzere iyi kontrollü randomize çalışmalara olan ihtiyacın altı çizildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Rebecca L. Farmer, Ravi K. Garg, Ahmed M. Afifi. Can Functional Nasal Surgery Treat Chronic Headaches? A Systematic Review. Plastic and Reconstructive Surgery, 2018; 142 (6): 1583.

Kan-beyin Bariyeri Yıkımı İnsan Bilişsel İşlev Bozukluğunun Erken Bir Biyolojik Belirteci

26 Mart 2019

Bilişsel bozulma üzerindeki vasküler etkiler, nöro-patolojik, nöro-görüntüleme ve beyin omurilik sıvısı biyolojik belirteç çalışmaları ile gösterildiği gibi giderek artmaktadır. Ayrıca, beynin küçük damar hastalığının, Alzheimer hastalığının (AD) neden oldukları da dahil olmak üzere, dünya çapındaki tüm demansların yaklaşık %50'sine katkıda bulunduğu tahmin edilmektedir. AD'deki vasküler değişiklikler, tipik olarak amiloid-P (Aβ) ve daha yakın zamanda tau'nun vazoaktif ve / veya vaskülo-toksik etkilerine bağlanmıştır. Hayvan çalışmaları, Aβ ve tau'nun kan damarı anormalilerine ve kan-beyin bariyerinin (BBB) bozulmasına yol açtığını göstermektedir. Her ne kadar nörovasküler fonksiyon bozukluğu ve BBB yıkımı AD'de erken gelişse de, demanstan önce de gelişen AD klasik biyolojik belirteçleri Aβ ve tau'daki değişikliklerle nasıl ilişkili oldukları bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı bu soruyu ele almak için, BBB ile ilişkili kapiller mural hücre perisitinin yeni beyin omurilik sıvısı biyolojik belirteci çözünür trombosit kaynaklı büyüme faktörü reseptörü-β ve dinamik kontrastı arttırılmış manyetik rezonans görüntüleme ile bölgesel BBB geçirgenliğini kullanarak beyin kapiller hasarını incelediler.

Araştırmacılar, bilişsel işlev bozukluğu veya nöropsikolojik testlerde erken bilişsel gerilemesi olmayan 45 yaş ve üstü 161 yetişkini değerlendirdiler. Kaliforniya'daki 74 katılımcıyı ve Washington Üniversitesi'ndeki 87 kişiyi kaydettiler ve BOS’ta çözünür PDGFRβ'yi ölçtüler. 35 katılımcıdan oluşan bir alt gruba ayrıca amiloid-β için PiB-PET görüntüleme uyguladılar. 73 katılımcıdan oluşan başka bir kohorta, dinamik kontrastlı (DCE) MRG uyguladılar. Katılımcıları, BOS deneylerine dayanarak amiloid-beta (Ap) veya fosforile edilmiş Tau (pTau) mevcudiyeti için negatif veya pozitif olarak sınıflandırdılar.

Araştırmacılar artan BOS çözünür PDGFRβ'nin daha ileri Klinik Demans Derecesi bozukluğu ile ilişkili olduğunu buldular. Bu, daha fazla bilişsel işlev bozukluğu olan perisitlerin aşamalı hasarını gösteriyordu. Ayrıca, CDR 0 puanlarına göre CDR 0,5 olan katılımcılarda, Aβ veya pTau için pozitif veya negatif olup olmadıklarına bakılmaksızın, çözünür PDGFRβ'nin arttığını gözlemlediler. Bu bulgu, yine, saptanabilir nöronal dejenerasyondan bağımsız bir mekanizma öneriyordu.

DCE-MRG, beyin bölgelerinde CDR 0,5 ve CDR0 grupları arasında farklılıklar gösterdi. Ayrıca, daha yüksek BOS çözünür PDGFRβ, kovaryans (ANCOVA) modellerinin analizine göre, BOS Ap42 ve pTau için istatistiksel olarak kontrol ettikten sonra, bilişsel bozulmanın önemli bir göstergesi olarak kaldı. BOS'taki çözünür PDGFRβ seviyeleri ayrıca, bu biyolojik belirteç kullanımını daha da destekleyen, BOS / plazma albümin oranı ve BOS fibrinojen de dahil olmak üzere klasik BBB parçalayıcıları ile koreleydi. Buna karşılık, frontal ve temporal korteks, subkortikal beyaz madde, korpus kallozum, iç kapsül ve talamus ve striatum dahil derin gri madde bölgeleri, böyle DCE-MRG farklılıkları göstermedi. ANCOVA analizleri, hipokampus, parahippokampal gyrus ve hipokampal alt alanlarda bölgesel BBB geçirgenliğinin arttığının, BOS Aβ42 ve pTau kontrol edildikten sonra bile bilişsel bozulmanın önemli bir belirleyicisi olarak kaldığını gösterdi.

Vasküler Bozukluk Erken Dönem Belirteci

Araştırmacılar ayrıca 10 nöropsikolojik testten normalize edilmiş puanları kullanarak çeşitli bilişsel alanları değerlendirdiler. Etki alanı bozukluğu olmayan katılımcılarla karşılaştırıldığında, bellekte, dikkat / yürütme işlevinde ve dilinde veya global bilişte bozulma olanların biyolojik belirteç seviyelerinde yükselme olasılığı daha yüksekti.

CDR sonuçlarına benzer bir şekilde ve istatistiksel olarak amiloid seviyelerini kontrol ettikten sonra, PiB-PET taraması geçirmiş ve bir alan yetmezliği olan katılımcılar, aynı zamanda, bozulmamış olanlara göre artmış BOS çözünür PDGFR gösterdi. Nöropsikolojik testlere dayanarak bozulmuş ve engelsiz katılımcılar arasında BOS glial veya enflamatuar yanıt veya nöronal dejenerasyon belirteçleri arasında fark yoktu.

Araştırmacılar verilerin, erken bilişsel disfonksiyonu olan bireylerin, Alzheimer’in Aβ veya tau biyolojik belirteç değişikliklerinden bağımsız olarak beyin kapiller hasarı ve hipokampusta BBB yıkımı geliştirdiğini, BBB'nin Aβ ve tau’dan bağımsız olarak insan bilişsel işlev bozukluğunun erken bir biyolojik işareti olduğunu düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

D.A. Nation et al. Blood–brain barrier breakdown is an early biomarker of human cognitive dysfunction, Nature Med. Published online January 14, 2019.

Obez Fareler Doğal Bir Protein Kullanarak Kilo Verdiler

25 Mart 2019

Dünya çapında 650 milyondan fazla insanı etkileyen obezite; kanda insülin direnci, glukoz intoleransı, hipertansiyon ve yüksek lipidler gibi bozuklukları içeren çoğu metabolik sendromun arkasındaki ana sebeptir.

BP3, fibroblast büyüme faktörü (FGF) bağlayıcı proteinleri (BP) ailesine aittir. Salgılanan FGF bağlayıcı proteinler (FGFBP), yerel olarak hareket eden parakrin FGF'leri hücre dışı depolarından harekete geçirirler. FGF'ler, solucanlardan insanlara kadar değişen farklı organizmalarda bulunur ve hücre büyümesini düzenlemek ve yara iyileşmesine yanıt vermek gibi çok çeşitli biyolojik süreçlerde görev alırlar. Ayrıca bazı FGF'lerin hormon gibi davrandığı da bilinmektedir. 

BP1, BP2 ve BP3; FGF proteinlerine bağlanan ve FGF proteinlerinin vücuttaki aktivitelerini arttıran "şaperon" proteinleridir. Üretimi çeşitli kanser türlerinde artmış olan BP1 geni uzun süredir araştırılmaktadır. Bu, bazı kanserlerin büyümesinin, FGF'lerin aşırı verilmesiyle bağlantılı olduğunu düşündürmektedir. 

Georgetown Üniversitesi öncülüğünde yapılan yeni bir araştırmada, araştırmacılar BP3'ün obezite gelişimindeki rolünü anlamayı amaçladılar. Kanser araştırmacıları, kanserdeki olası rolü için araştırdıkları bu proteinin, metabolizmanın güçlü bir düzenleyicisi olduğunu ortaya çıkardılar. Çalışmada bu proteinin, obez farelerin laboratuvar da zorlu ekspresyonunun, sürekli yemek yemek için genetik bir yatkınlıklarına rağmen yağ kütlelerinde kayda değer bir azalmaya neden olduğu görüldü.

Yeni Tedaviler İçin Umut

FGFBP3 (BP3), metabolik sendromun fare modellerinde yağ ve glikoz metabolizmasını değiştirdi. BP3 eksik fareler, azalmış hepatik ve serum trigliseritleriyle, bozulmuş lipit metabolizma yolakları sergilediler. Obez farelerde eksojen BP3 ekspresyonu, hiperglisemi, hepatosteatoz ve kilo artışını azalttı, karaciğerde ve adipoz dokularda de novo lipojenezi köreltti, dolaşımdaki adiponektini ve NEFA (esterleşmemiş yağ asidi)'yı arttırdı. Çalışmada ayrıca bu girişimlerin farelerde hiperglisemi gibi obezite ile ilgili rahatsızlıkları azalttığı ve karaciğer yağlarını ortadan kaldırdığı da tespit edildi. Klinik incelemeler ve farelerin mikroskobik incelemeleri yan etki göstermedi.

Araştırmacılar bu şaperonun, metabolizmanın kontrolünde rol oynayan üç FGF proteinine (19, 21 ve 23) bağlandığını buldular. FGF19 ve FGF 21 sinyalleri karbonhidratların ve yağların depolanmasını ve kullanımını düzenlerken; FGF23, fosfat metabolizmasını kontrol etmekteydi.

Araştırmacılar bulguların, BP3'ün, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı ve tip 2 diabetes mellitus içeren metabolik sendromla ilişkili patolojiyi tersine çevirmek için yeni bir tedavi olabileceğini önerdiğini belirttiler. BP3'ün yapay bir ilaç değil, doğal bir protein olması nedeniyle, rekombinant insan BP3'ün klinik denemelerinin son klinik öncesi çalışmalardan sonra başlayabileceğini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Elena Tassi, Khalid A. Garman, Marcel O. Schmidt, Xiaoting Ma, Khaled W. Kabbara, Aykut Uren, York Tomita, Regina Goetz, Moosa Mohammadi, Christopher S. Wilcox, Anna T. Riegel, Mattias Carlstrom, Anton Wellstein. Fibroblast Growth Factor Binding Protein 3 (FGFBP3) impacts carbohydrate and lipid metabolism. Scientific Reports, 2018; 8 (1).

Krono-Beslenme ve Kardiyometabolik Sağlık İlişkisi

22 Mart 2019

İnsan vücudu, sirkadiyen ritim veya kronotip olarak bilinen iç saatimiz tarafından düzenlenen 24 saatlik bir döngüde çalışmaktadır. Bu dahili saat, ne zaman yemek yiyeceğiniz, uyuyacağınız ve uyanacağınız gibi birçok fiziksel işlevi düzenlemektedir. Bir bireyin kronotipi, o kişinin erken uyanma ya da geç yatma yönünde doğal bir tercih yapmasına neden olur. Krono-beslenme; beslenme epidemiyolojisinde yeme davranışının zamanlamasını, sıklığını ve düzenliliğini içeren gelişmekte olan bir araştırma alanıdır. Bugüne kadar, bir bireyin sirkadiyen tipolojisinin krono-beslenme ile kardiyometabolik sağlık arasındaki ilişkiyi nasıl etkilediği az sayıda çalışmada araştırılmıştır. 

Bir grup araştırmacı tarafından, erken yatıp erken kalkmak ya da geç yatıp geç kalkmanın sağlığı etkileyip etkilemediğini analiz eden yeni bir uluslararas bir inceleme yapıldı. Çalışmada, geç yatan kişilerin, daha kararsız yeme düzenlerine sahip olduklarından ve daha sağlıksız yiyecekler tükettiklerinden, sağlık risklerinin arttığı ortaya çıktı.

Kalp hastalığı ve tip 2 diyabet gibi durumların akşam kronotipi olan insanlarla bağlantılı olduğunu kanıtlayan çalışmalar araştırmacılar tarafından incelendi. Yatağa geç gidenlerin, erken yaşlarda daha fazla alkol, şeker, kafeinli içecekler ve fast-food tüketen sağlıksız diyetlere sahip olduğu görüldü. Bu kişilerin, kahvaltıyı kaçırıp günün ilerleyen saatlerinde yemek yedikleri ve bu nedenle sürekli kararsız yeme düzenlerine sahip oldukları rapor edildi. Yine bu kişilerin diyetlerinin daha az tahıl, çavdar ve sebze içerdiği ve daha az ama daha büyük öğünler yedikleri saptandı. Bilim insanlarına göre bu durum, geç saatlerde uyuyanların potansiyel olarak neden kronik hastalıklara sahip olma riskinin yüksek olduğunu açıkladı.

Sirkadiyen ritim, glikozun vücutta metabolize edilme şeklini etkilediğinden, günün geç saatlerinde yemek yemenin, tip 2 diyabet riskinin artmasıyla da bağlantılı olduğu bulundu. Geç saatlerde uyuyan kişilerin, erken uyuyup erken uyanan insanlara göre tip 2 diyabet geçirme ihtimalinin 2,5 kat daha fazla olduğu gösterildi. Bunun, özellikle vardiyalı çalışan kişiler üzerinde etkili olduğu görüldü.

Uyku Tipi Yaş ve Sosyal Etkenlerden Etkileniyor

Çalışmada, insanların erken ve geç yatma tercihlerinin yaşam döngüsünde farklı noktalarda değiştiği görüldü. Sabah kronotipinin çocuklarda daha sık olduğu ve sadece üç haftalıkken ortaya çıktığı ortaya çıktı. Ancak bu durumun çocukluk döneminde değiştiği gözlendi. Çalışmada, 2 yaşındakilerin %90'ından fazlası sabah tercihine sahip olduğu, ancak bu oranın 6 yaşında %58 ve ergenlik döneminde akşam tercihine doğru kaydığı belirlendi. Bu akşam tercihi, bir yetişkin 50 yaşlarının başlarına gelinceye kadar devam ediyor ve daha sonra sabah tercihine geri dönmeye başlıyordu.

Araştırmada etnik köken ve toplumun da kronotipi etkilediği saptandı. Aynı ülkedeki kentsel ve kırsal bölgelerde yaşayan insanlar arasında da farklılıklar olabileceği anlaşıldı. Benzer şekilde başka bir çalışmada ise, gün ışığına maruz kalmanın uykuyu etkilediği gösterildi. Dışarıda fazladan geçirilen her saat, 30 dakikalık 'daha geç uyku' ile ilişkilendirildi ve şehir ortamlarının gürültüsü, çevre aydınlatması ve kalabalık, bazı bölgelerdeki insanların sabah veya akşam tercihlerini arttırdı.

Araştırmacılar kronotip, krono-beslenme ve kardiyometabolik sağlık sonuçları arasındaki etkileşimi anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Suzana Almoosawi Snieguole Vingeliene Frederic Gachon Trudy Voortman Luigi Palla Jonathan D Johnston Rob Martinus Van Dam Christian Darimont Leonidas G Karagounis. Chronotype: Implications for Epidemiologic Studies on Chrono-Nutrition and Cardiometabolic Health. Advances in Nutrition, 2018.

Multipl Myelom ve Pemfigius Vulgaris Birlikteliği

22 Mart 2019

Pemfigus, epitel hücre adezyon moleküllerine karşı otoantikorların neden olduğu deri ve mukozal membranların kronik kabarmasıyla seyreden önemli bir hastalıktır. Pemfigus ve malignite arasındaki ilişki onlarca yıldır iyi bilinmektedir, ancak pemfigus vulgaris ile multipl miyelom arasında anlamlı bir ilişki şimdiye dek bulunmamıştır. Madagaskar’da çalışmakta olan bir araştırma grubu ise pemfigus vulgarisli bir hastada multipl myelom geliştiğini raporladılar.

Hastalık geçmişi olmayan 55 yaşında bir Madagaskarlı erkek, son 2 aydır gövde ve kafa derisini kaplayan büllöz ve eroziv cilt lezyonları nedeni ile bir sağlık merkezine başvurdu. Hastada mukoza zarı tutulumu görülmedi. Deri biyopsisi ve epidermisteki hücreler arası alanlarda immünoglobulin G birikmesini ortaya çıkaran perilezyonel cildin doğrudan immünofloresansı üzerine pemfigus vulgaris tanısı kondu. Enzime bağlı immünosorbent analizinde, desmoglein-1 ve 3'e karşı serum otoantikor endeksi sırasıyla 112 RU/mL ve 34 RU/mL olarak bulundu. Serum immünoelektroforezi, lambda serbest hafif bir zincirle birlikte belirgin şekilde yükselmiş bir immünoglobulin G seviyesine (2880 mg/dL) sahip monoklonal bir gamopatiyi gösterdi.

Tedaviye Yanıt Görüldü

Çalışmada, kemik iliği aspiratı %6 plazma hücresi infiltrasyonu gösterdi. Kreatinin kan testi ve tüm vücut radyografik incelemeleri dahil olmak üzere yapılan diğer araştırmalar, başlangıçta immünoglobulin G tipinde multipl miyelomunun klinik evre I olduğuna işaret etti. Altı ay sonra kemik tomografisinde toraks ve lomber omurganın vertebral kompresyon kırığı olduğu görüldü. Melfalan ve prednizon dahil anti-miyelom tedavisi, monoklonal immünoglobulin G konsantrasyonunda ani bir düşüşe yol açtı. Deri ve hematolojik remisyon 12 ay boyunca sürdürüldü.

Bu vaka pemfigus vulgaris ve multipl myelom birlikteliğinin görüldüğü ender vakalardan biri olarak literatürdeki yerini aldı. Araştırmacılar, altta yatan paraneoplastik hastalık durumunda bile ayırıcı tanıda pemfigus vulgarisin düşünülmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sendrasoa F. Et al, Pemphigus Vulgaris as the First Manifestation of Multiple Myeloma, J Med Case Reports. 2018;12(255)

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Riski İle İlişkili Genler Bulundu

21 Mart 2019

Dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukların %5'ini ve yetişkinlerin %2,5'ini etkileyen oldukça kalıtsal bir çocukluk davranış bozukluğudur. Yaygın genetik varyantlar, DEHB duyarlılığına büyük ölçüde katkıda bulunur, ancak bugüne kadar bu varyantların hiçbiri DEHB ile güçlü bir şekilde ilişkilendirilememiştir. Genlerimiz, genetik faktörlerin riskin %75'ini oluşturduğu DEHB de dahil olmak üzere zihinsel bozuklukların gelişimi için çok önemlidir. Şimdiye kadar, bu genlerin tanımlanması için yapılan çalışmalarda henüz net sonuçlar elde edilememiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, Danimarka iPSYCH projesi, Harvard ve MIT Broad Enstitüsü, Massachusetts General Hastanesi, SUNY Upstate Tıp Üniversitesi ve Psikiyatrik Genomik Konsorsiyumu'ndan araştırmacılar tarafından, ilk kez DEHB riskini artıran genetik varyantlar belirlendi. Çalışmada, tüm genomdaki genetik çeşitliliği, DEHB'li 20.000'den fazla kişi ve belirli bir genetik değişkene sahip kişilerin, sahip olmayanlara kıyasla artmış DEHB riski olan on iki lokasyondan 35,000 kişinin genetik varyasyonları karşılaştırıldı.

Çalışmada DEHB'nin altta yatan biyolojisi hakkında önemli yeni bilgiler bulundu. Örneğin, bazı genler beyin hücrelerinin birbirleriyle iletişimi için önemliyken, diğerleri dil ve öğrenme gibi bilişsel işlevler için önemlidir. Sonuçlar, risk varyantlarının, genlerin ne kadar eksprese edileceğini kontrol ettiğini ve etkilenen genlerin çoğunlukla beyinde eksprese edildiğini genel anlamda ortaya koydu.

Genetik Varyantlar, Davranışsal Özelliklere Paralel

Araştırmacılar yeni sonuçları, genel popülasyondaki DEHB davranışlarının sürekli ölçülmesinin genetik bir çalışmasından elde edilen sonuçlarla da karşılaştırdılar. DEHB tanısına neden olan aynı genetik varyantların, aynı zamanda genel popülasyondaki dikkatsizlik ve dürtüselliği etkilediğini keşfettiler. Risk değişkenleri popülasyonda yaygındı ve bireylerde risk varyantları ne kadar fazlaysa, DEHB benzeri özelliklere sahip olma eğiliminin de o kadar fazla olduğu görüldü.

 Araştırmacılar ayrıca diğer hastalık ve özelliklerle genetik örtüşmeyi de incelediler. Bu sayede DEHB ile eğitim arasında güçlü bir negatif genetik korelasyon bulundu. Buradan, DEHB riskini arttıran ortalama genetik varyantlarda, genel popülasyondaki DEHB olmadan bu varyantları taşıyan insanlar için eğitim sistemindeki performansı da olumsuz yönde etkilediği anlamı çıkarıldı. DEHB ve obezite arasında pozitif bir korelasyon vardı. DEHB riskini arttıran varyantlar, popülasyonda aşırı kilo ve tip 2 diyabet riskini de arttırıyordu. 

Araştırmacılar, bulguların, DEHB'ye ilişkin daha fazla araştırma için önemli bir temel oluşturduğunu ve bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Demontis et al. Discovery of the first genome-wide significant risk loci for attention deficit/hyperactivity disorder. Nature Genetics, 2018.

Işık Kirliliği Yaşlı Erişkinlerde Uykusuzluğa Neden Olabilir

19 Mart 2019

Dış mekanlardaki yapay gece aydınlatması, gün geçtikçe artan bir çevre kirliliği biçimi olarak ele alınmaktadır. İç mekan veya dış mekan kaynaklarından gelen gece aydınlatmasına artmış maruziyet, yapılan çalışmalar ile insan sağlığı üzerinde bir dizi zararlı etki ile ilişkilendirildi. 

Güney Koreli araştırmacılar tarafından, yaşlı erişkinlerde dış mekan gece aydınlatması ve uykusuzluk arasındaki olası ilişkiyi hipnotik ilaç reçeteleriyle değerlendiren popülasyon temelli bir kohort çalışması yapıldı.

Çalışmada 2002–2013 Ulusal Sağlık Sigortası Hizmeti-Ulusal Örnek Kohortundan (NHIS-NSC) elde edilen veriler kullanılırken, 60 yaş ve üstü toplam 52.027 yetişkin çalışmaya dahil edildi. Aydınlatma verileri, yapay aydınlatmanın uydu haritalamasına dayandırıldı. Her idari bölgedeki tahmini ışık kirliliği düzeyi, bireysel maruz kalma seviyesini belirlemek için bireylerin yerleşim bölgeleri ile eşleştirildi.

Bu kohorttaki 52.027 hastanın 11.738'i (%22) hipnotik ilaçlar reçete edilmiş hastalardı. Dış mekanda yapay gece aydınlatmasına maruz kalma oranının artmasının (ayrılan dört grup), hipnotik reçetelerin ve günlük doz alımının artmış prevalansıyla ilişkili olduğu görüldü. En düşük maruz kalma oranına sahip grup olan Grup1'deki bireylerle karşılaştırıldığında, reçeteli günler ve tüm hipnotik ilaçların ve belirli hipotonik ilaçların günlük tanımlı dozları için regresyon katsayıları, dış ortam yapay gece ışığının yüksek olduğu bölgelerde yaşayanlar arasında anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptandı (Grup2 ila Grup4).

Sirkadiyen Ritim Üzerine Etkili

Yapılan çalışma ile araştırmacılar, geceleri "ışık kirliliği" olarak adlandırılan yapay, dış mekan ışığının uygunsuz veya aşırı kullanılmasının, insan sağlığı ile bağlantılı yeni bir çevresel faktör olarak ortaya çıktığını bildirdiler. İç mekan veya dış mekanlarda yapılan yapay gece ışıklandırmasının sirkadiyen ritmin bozulmasına neden olduğunu ve bunun da kanser, diyabet, obezite ve depresyon gibi metabolik ve kronik hastalıklara yol açabileceğini belirttiler.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, yaşlı yetişkinlerin hipnotik ilaç kullanımıyla değerlendirilen, geceleri yapay dış mekan ışığına maruz kalma ve uykusuzluk arasındaki önemli bir ilişkiyi bildiren ilk popülasyon temelli araştırma olduğunu aktardılar. Dış mekanda yapay gece ışığına maruz kalmanın, yaşlı erişkinlerde hipnotik ilaçların reçetelenmesi ile anlamlı olarak ilişkili olduğunu kanıtladılar. Bulgular, açık hava yapay gece ışığının uyku bozukluklarına neden olabileceği hipotezi ile de tutarlıydı.

Literatür talep et

Referanslar :

Jin-young Min, Kyoung-bok Min. Outdoor Artificial Nighttime Light and Use of Hypnotic Medications in Older Adults: A Population-Based Cohort Study. Journal of Clinical Sleep Medicine, 2018; 14 (11): 1903.

Hemofilide Egzersizin Yeri

19 Mart 2019

Hemofili tanısı ile hayatını sürdüren kişilerde, kanama riskinden dolayı spor ve yorucu egzersiz çoğunlukla hekimler tarafından önerilmemektedir. Ancak günlük düzenli yapılan egzersizin genel sağlık üzerine olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu sebeple yayınlanan yeni bir derlemede, egzersizin artılarını ve eksilerini araştıran çalışmalar sunuldu ve düzenli egzersizin hemofilideki yeri tartışılmıştır.

Fiziksel aktivite ve sporun genel popülasyondaki olumlu etkisi herkes tarafından kabul edilir. Sporun kas kapasitesini ve dayanıklılığını arttırdığı, kardiyovasküler hastalık riskini azalttığı, bağışıklık sisteminin işlevini iyileştirdiği, ancak belki de en önemlisi yaşam kalitesini arttırdığı gösterilmiştir. Hemofilide ise egzersiz, kanama riskine karşı potansiyel faydaları olan iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Tekrarlanan eklem kanaması, kanama rezorbe edildiğinde ağrı ve hareketsizlik periyoduna neden olarak, özellikle uyluk kaslarında kas atrofisine yol açar.

Egzersizin Pozitif Etkisi Görüldü

Hemofili hastalarında egzersizin etkisini araştırmış olan çoğu çalışma düşük geçerliliğe sahip olsa da, var olan randomize çalışmalar bize hemofili hastalarının kas fonksiyonunun, dayanıklılığının ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi açısından egzersizden fayda gördüklerini göstermektedir. Bu çalışmaların sonuçları derinlemesine incelendiği zaman artan kanama oranlarının bir sorun oluşturmadığı görülmektedir.

Yazarlar ayrıca, farklı ülkelerdeki genel nüfusa kıyasla hemofili hastalarının mevcut fiziksel durumunu analiz eden çalışmaları da gözden geçirmişlerdir. Son olarak, egzersizin global ve spesifik koagülasyon faktörleri üzerindeki etkisi hakkındaki güncel bilgileri inceleyen araştırma ekibi, egzersizin hem sağlıklı kişilerde hem de hemofili B ve hafif/orta hemofili A hastalarında faktör VIII seviyelerini arttırdığını göstermişlerdir.

Trombin oluşumu veya tromboelastogram ile değerlendirilen global koagülasyon kapasitesini inceleyen araştırma ekibi, ağır hemofili A veya hemofili B’de egzersiz sonrası bunun arttığına dair herhangi bir kanıt bulamadılar.

Bu çalışmada elde edilen veriler ışığında araştırma ekibi, doktor kontrolünde yapılacak olan egzersizin hemofili hastalarında sağlık düzeylerini iyileştirici önemli pozitif etkileri olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Zetterberg E, et al. Impact of Exercise on Hemophilia. Semin Thromb Hemost. 2018 Nov;44(8):787-795.

Büyük İskender Hangi Hastalık Nedeniyle Öldü?

18 Mart 2019

Büyük İskender'in milattan önce 323’deki ölümü, 2300 yıldan daha uzun bir süredir gizemini korumaktadır. Ölmeden hemen önce, 32 yaşındaki İskender’de ateş, karın ağrısı, ilerleyici, simetrik, artan bir felç rapor edildi. Bununla birlikte ölümünden hemen öncesine kadar akli durumu yerinde kaldı. İskender’in bedeni, ölümünden sonra altı gün boyunca herhangi bir ayrışma belirtisi göstermedi.

Eski Yunanlılar, İskender'in bu gizemli ölümünün onun bir tanrı olduğunu kanıtladığını düşündüler. Antik hükümdarının enfeksiyon, alkolizm veya cinayetten ölmüş olabileceği de iddia edildi.

Dunedin Tıp Fakültesinde Kıdemli Öğretim Görevlisi ve klinisyeni Dr. Katherine Hall, hiçbir iddianın, İskender’in vücudunun ölümünden altı gün sonra herhangi bir bozulma belirtisi göstermemesi gerçeğine dair makul ve uygulanabilir bir açıklama sağlayan, kapsamlı bir cevap veremediğini düşünüyor. Bunun yerine ölümünün nedeninin, nörolojik bozukluk Guillain-Barré Sendromu (GBS) olabileceğini savunuyor.

En Ünlü Sahte Ölüm

Büyük İskender’in ölümünün en göze çarpan özelliğinin, aşırı derecede rahatsız olmasına rağmen akli durumu yerinde kalması olduğunu ve bunun, ilerleyici, simetrik, artan bir felç geliştirdiğine dair kanıtlarla birleştirildiğinde, büyük olasılıkla bir Campylobacter pylori enfeksiyonundan kaynaklanan otoimmün bozukluk olan Guillain-Barré Sendromu'nun (GBS) bir alt türünden öldüğünü düşünülüyor. Bilim insanları GBS’nin ayrıca, vücudunun çürümemesini de açıklayabileceğini ve ölümünün, bugüne kadar kaydedilen en ünlü yalancı ölüm veya sahte ölüm teşhisi olabileceğini belirtiyorlar.

Antik zamanlarda nabız yerine nefes kontrolü ile ölüm tanısı konduğunu ve GBS’nin neden olduğu felç türü ve düşük oksijen alımı ile birlikte, genellikle nefes alıp vermenin görünürlüğünü azalttığı biliniyor. Vücudunun sıcaklık otoregülasyonunun olası bir başarısızlığı ve göz bebeklerinin sabitleşip büyümesinin, vücudunun günlerce bozulmamasının bir mucize nedeniyle değil, henüz ölmediği için olduğuna işaret edildi.

Araştırmacı, insanların hala İskender ile ilgilendiğini çünkü savaşçı-kahraman olarak görülen, psikolojik olarak kompleks ve karmaşık bir insan olduğunu belirtti. Ölüm nedeninin kalıcı gizeminin hem toplum hem de akademik ilgiyi çekmeye devam ettiğini, bununla beraber İskender’in, felce neden olan ancak konfüzyon veya bilinç kaybı yaşatmadığı bilinen GBS’nin akut motor aksonal nöropati varyantına maruz kaldığına inandığını aktardı.

Literatür talep et

Referanslar :

Katherine Hall. Did Alexander the Great Die from Guillain-Barré Syndrome? The Ancient History Bulletin, 2018; Vol. 32: pp. 106-128.a

Düşük Akciğer Fonksiyonu Demans Riskinde Artışla İlişkili Bulundu

18 Mart 2019

Demans ve hafif bilişsel bozukluk sıklığının yüksek olması, bu durumları ön plana çıkarmıştır ve gelişimine katkıda bulunabilecek potansiyel değiştirilebilir risk faktörlerini bulmak toplumsal açıdan çok önemlidir. Yapılan önceki çalışmalar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik bronşit ve astım gibi akciğer hastalıklarının, daha yüksek bir demans riski veya bilişsel yetenek kötüleşmesine neden olabileceğini göstermiştir. Ancak bu durumların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğu tam olarak ortaya konmamıştır. Araştırmacılar, enflamasyon, oksidatif stres ve akciğer bozukluklarının neden olduğu anormal doku oksijenasyonunun önemli bir rol oynayabileceğine inanmaktadırlar.

Yapılan yeni bir çalışmada, orta yaştaki bozulmuş akciğer fonksiyonunun veya akciğer hastalığının, daha sonraki yaşamda görülen demans ve hafif bilişsel bozulma (MCI) riskinin daha yüksek olması ile ilişkili olacağı hipotezi test edildi.

Araştırmacılar, spirometri uygulanan ve akciğer sağlığı hakkında sorular sorulan (1987-1989) toplam 14.184 ARIC çalışması katılımcısını değerlendirdiler. ARIC çalışması, ortalama olarak 23 yıl boyunca takip edilen, dört ABD topluluğundan, yaş ortalaması 54,2 yıl olan 15.792 kişiyi kapsıyordu. Bu özel analiz için,% 17,6'sı KOAH, % 5,9'u restriktif akciğer yetmezliği tanılı, % 33,5'i normal akciğer fonksiyon sonuçları olan ancak solunum semptomları gösteren ve % 43,1’i sağlıklı akciğerlere sahip olduğu kabul edilen 14.184 kişinin klinik kayıtları incelendi. Demans ve MCI’ya,  tüm kohortta hastaneye yatış tanı kodları (1987-2013) kullanılarak ve kapsamlı bir nörobilişsel sınava (2011-2013) katılan % 42'sinde yargılama ile karar verildi.

Restriktif ve Obstrüktif Akciğer Hastalarında %27 Daha Fazla Demans

Kararlı ve ayarlanmış sonuçlar kullanılarak yapılan analizlerde, demans veya MCI oranları restriktif ve obstrüktif akciğer hastalığı olan katılımcılar arasında hastalık veya solunum semptomları olmayanlara göre daha yüksekti. Solunum fonksiyonlarında azalma olan orta yaştaki erişkinlerin daha sonraki yaşamda demans veya bilişsel bozulma gelişme riskinin % 27'ye varan bir oranda daha yüksek olduğu gösterildi. Bu risk paterni, idiyopatik pulmoner fibroz (IPF) gibi kısıtlayıcı akciğer hastalıkları olan hastalarda daha belirgindi.  Bu bağlantı, sadece sigara içmeyenlerle sınırlı olan analizlerde benzer bir şekilde mevcuttu ve Hem alzheimer hastalığı ilişkili demans ve serebrovasküler etyolojili demans için de mevcuttu. Çalışmalarda düşük zorlu tahmini ekspiratuar hacim ve vital kapasitenin artmış demans riski ile ilişkili olduğu görüldü.

Araştırmacılar yaptıkları geniş çaplı çalışmanın sonuçlarının, bu akciğer hastalıklarının, özellikle de restriktif akciğer bozukluğu bozukluklarının önlenmesinin, demans ve bilişsel bozulmanın insidansını ve yükünü azaltmaya yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pamela L Lutsey, Nemin Chen, Maria C. Mirabelli, Kamakshi Lakshminarayan, David S Knopman, Keith A Vossel, Rebecca F Gottesman, Thomas H Mosley, Alvaro Alonso. Impaired Lung Function, Lung Disease and Risk of Incident Dementia, American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine 2018.

Beyinde Alzheimer Hastalığıyla İlişkili DNA Rekombinasyonu

15 Mart 2019

Alzheimer hastalığı günümüzde ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Öte yandan bu hastalığın nedeni hala tam olarak bilinmemektedir ve bu hastalarda anlamlı sonuçlar gösteren bir tedavi yoktur. Alzheimer hastalığı tanısı alan kişi sayısı giderek artmaktadır ve hastaların bakım için yıllık sağlık maliyeti hatırı sayılır düzeydedir. Hastaların yanı sıra, aile üyelerine de büyük zorluklar getirmektedir. Demans hastalarının bakıcıları önemli duygusal, finansal ve fiziksel zorluklar yaşamaktadırlar.

İnsan beyninin çeşitliliği ve karmaşıklığının, sabit bir genom içinde kodlandığı yaygın olarak kabul edilir. Moleküler çeşitliliği artırmak için germline DNA dizilerini değiştiren somatik gen rekombinasyonu bu kodu teorik olarak değiştirebilir, ancak bu beyinde belgelenmemiştir. 

Stanford Burnham Prebys Medical Discovery Institute (SBP) 'den bilim adamlarının yaptıkları yeni bir çalışmada, Alzheimer hastalığına sahip beyinler içinde binlerce yeni gen varyantı üreten nöronlarda gen rekombinasyonu belirlendi. 

Araştırmacılar, tek ve çok hücreli numunelere odaklanan yeni analitik yöntemler kullanarak Alzheimer hastalığını tanımlayan toksik beta amiloid proteinlerini üreten APP geninin, nöronlarda yeni gen varyantlarına yol açarak genomik bir mozaik oluşturduğunu buldular. Süreç, ters transkripsiyon ve varyantların orijinal genom içerisine yeniden yerleştirilmesini gerektirdi ve hücrenin DNA planında kalıcı DNA dizisi değişiklikleri üretti.

Antiviral Tedavilerden Yararlanılabilir

Alzheimer hastalığı beyin örneklerinin %100'ünün, normal beyinlerden alınan örneklerle karşılaştırıldığında, aşırı miktarda farklı APP gen varyantı içerdiği saptandı. Bu Alzheimer açısından zengin varyasyonlar arasında, ailevi Alzheimer hastalığında bilinen mutasyonlarla aynı, 11 tek nükleotid değişikliği tanımlandı. Bir mozaik desende bulunmasına rağmen, aynı APP varyantları, Alzheimer hastalığının en yaygın formunda gözlendi, bu da nöronlardaki gen rekombinasyonunun hastalıkla ilişkili olduğunun anlaşılmasını sağladı.

Bilim adamları, gen rekombinasyon sürecinin, HIV'in hücreleri enfekte etmek için kullandığı tip ile aynı tipteki bir enzim olan reverse transkriptaz adı verilen bir enzime ihtiyaç duyduğunu buldular. Araştırmacılar, HIV veya AIDS'in Alzheimer hastalığına neden olduğuna dair herhangi bir tıbbi kanıt bulunmamasına rağmen, reverse transkriptazı bloke eden HIV tedavisinde kullanılan, FDA onaylı mevcut antiretroviral tedavilerin de rekombinasyon sürecini durdurabileceğini ve Alzheimer hastalığı için yeni bir tedavi olarak keşfedilebileceğini ileri sürdüler. Yaşlanan HIV hastalarında antiretroviral ilaç kullanımında kanıtlanmış Alzheimer hastalığının göreceli yokluğuna dikkat çekerek bu olasılığı desteklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ming-Hsiang Lee, Benjamin Siddoway, Gwendolyn E. Kaeser, Igor Segota, Richard Rivera, William J. Romanow, Christine S. Liu, Chris Park, Grace Kennedy, Tao Long, Jerold Chun. Somatic APP gene recombination in Alzheimer’s disease and normal neurons. Nature, 2018. 

Mikroglialar Enflamasyon Sırasında Farklı Yanıtlar Veriyor

15 Mart 2019

Beyin, kendine özgü bağışıklık hücreleri ve mekanizmaları olan, vücudun geri kalanından farklı ve eşsiz bir organdır. Mikroglialar ise nöral çevreyi aktif olarak destekleyen, savunan ve modüle eden merkezi sinir sisteminin yerleşik, konusunda uzmanlaşmış fagositleridir. Mikroglia; enfeksiyonlara, toksinlere veya kirleticilere karşı yanıt verir ve böylece nöronal sağlığı destekleyip normal beyin işlevini sağlar. Mikroglia, homeostatik bozulmaları algılayabilir ve çevre ile merkezi sinir sistemi arasındaki bağışıklık tepkilerini koordine edebilir. İşlevsel olmayan mikroglial yanıtların Alzheimer, Parkinson ve multipl sklerozun yanı sıra beyin kanseri gibi kronik nörolojik hastalıkları kötüleştirdiği düşünülmektedir. Bununla birlikte, akut nöro-enflamatuar süreçler sırasındaki etkileri çoğunlukla belirsizdir. Akut enflamasyon, kronik enflamasyon ve/veya nörodejeneratif süreçlerle sonuçlanabilecek olan erken evreyi temsil eder. Bu nedenle, bu çok erken pertürbasyon fazındaki mikroglial yanıtların, hücrelerin rolü ve adaptif kapasiteleri hakkında önemli bilgiler sağlayabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, erken akut enflamatuvar koşullar altında mikroglial yanıtların heterojenitesini ortaya koymanın yanı sıra, enflamasyonun iyileşmesine katkıda bulunabilecek ve kronik bir faza neden olan bir hastalığa girmekten kaçınabilecek potansiyel yararlı ipuçlarını aydınlatmak amaçlandı. Çalışmada araştırmacılar tek hücreli RNA dizilimi ve çok renkli flow sitometrinin bir kombinasyonunu kullanarak, akut bir enfeksiyonu taklit eden ve beyindeki enflamasyon sinyallerini tetikleyen bir bakteriyel bileşen olan lipopolisakkarit enjekte edilmiş farelerin beyninde mikrogliayı kapsamlı bir şekilde profillediler. Modern tek hücreli dizileme ve çok renkli flow sitometri ile birlikte kullanıldığında bu model, transkriptomik seviyede mikroglia aktivasyonunun ayrıntılı bir şekilde belirlenmesine olanak sağladı.

Farklı Enflamatuvar Kaynaklı İzler

Araştırmacılar, tipik mikroglial homeostatik imzanın belirgin bir küresel down-regülasyonunu ve aynı anda enflamasyonla klasik olarak aktive edilen genlerin up-regülasyonunu gözlemlediler. Daha fazla literatür taraması yapıldığında, akut sistemik enflamasyon altındayken, mikroglianın nörodejeneratif hastalıklarla ilişkili profillerden açıkça farklı olan oldukça aktif bir durum sunduğu görüldü. Çalışmada ayrıca, aktive hücreler arasında öngörülemeyen heterojenlik fark edildi. Araştırmacılar, reaktif bir mikroglia alt kümesinin, lipopolisakkaritin neden olduğu enflamatuvar uyaranlara karşı daha az duyarlı olabileceğini veya kısmen aktif durumdan geri dönebileceğini ileri sürdüler. 

Çalışmada elde edilen bulgular, enflamatuvar koşullarda mikroglia yanıtlarının heterojen olduğunu ve nörodejeneratif hastalıklar bağlamında açıklanan cevaplardan açıkça farklı olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, enflamatuvar koşullar altındaki mikroglianın tek hücreli transkriptomik profilinden elde edilen bu sonuçların, beyin bozukluklarına verilen spesifik yanıtları netleştirecek yeni kaynakların kurulmasına katkıda bulunacağını ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Carole Sousa, Anna Golebiewska, Suresh K Poovathingal, Tony Kaoma, Yolanda PiresAfonso, Silvia Martina, Djalil Coowar, Francisco Azuaje, Alexander Skupin, Rudi Balling, Knut Biber, Simone P Niclou, Alessandro Michelucci. Singlecell transcriptomics reveals distinct inflammationinduced microglia signatures. EMBO reports, 2018; 19 (11): e46171.

Yüksek ve Düşük Vücut Kitle İndeksi Mortaliteyi Arttırıyor

12 Mart 2019

İdeal olarak 21-25 kg/m² aralığında bir vücut kitle indeksine sahip olmak sağlıklı olarak kabul edilmektedir. Yeni yapılan bir araştırmaya göre ise bu aralığın dışına çıkıldığı zaman beklenen yaşam süresi azalmaktadır. Daha spesifik olarak, 30 kg/m² veya daha yüksek bir vücut kitle indeksi, sağlıklı bir vücut kitle indeksi aralığına kıyasla yaşam süresinde 4 yıllık bir azalmaya yol açmaktadır. Benzer şekilde, 18,5 kg/m² ya da daha düşük bir vücut kitle indeksi de 4,5 yıla kadar azalan bir yaşam beklentisine neden olmaktadır.

İngiliz araştırmacılar, vücut kitle indeksi ile tüm sonuçlara ve nedenlere bağlı ölüm oranlarını üç sonuç düzeyi boyunca incelemek için popülasyona dayalı bir kohort çalışması yaptılar:

Seviye 1: Bulaşıcı hastalıklar, bulaşıcı olmayan hastalıklar, yaralanmalar ve dış nedenler.

Seviye 2: Kanser ve kardiyovasküler hastalıklar gibi hastalık grupları dahil olmak üzere bulaşıcı olmayan hastalıklar.

Seviye 3: Akciğer kanseri ve kalp yetmezliği gibi yaygın ölüm nedenleri olan veya vucüt kitle indeksi ile önemli ilişkilere sahip olması beklenen spesifik hastalık ve yaralanma tipleri.

Çalışmada, 16 yaş ve üstü 3.632.674 kişiden oluşan bir popülasyon değerlendirildi. Araştırmacılar, bağlantılı mortalite ve vücut kitle indeksi bilgisinin mevcut olduğu ve 15 ila 50 kg/m² aralığında bir vücut kitle indeksine sahip olan bireyleri incelediler.

Katılımcılar dört vücut kitle indeksi kategorisinde gruplandırıldı:

1. Zayıf, <18,5 kg/m² (n = 112.077)

2. Sağlıklı ağırlık, 18.5 ila 24,9 kg/m² (n = 1.793.989)

3. Fazla kilolu, 25,0 ila 29,9 kg/m² (n = 1.151.359)

4. Obez, ≥ 30,0 kg/m² (n = 575,249).

Düşük Vücut Kitle İndeksi de Riskli

Fazla kilonun koruyucu olabileceğini gösteren bazı eski kanıtların aksine, tüm nedenlere bağlı ölümlerin, 21 ila 25 kg/m²'nin dışında risk artışı gösterdiği görüldü. Spesifik olarak kanser, kardiyovasküler, solunum, kan/endokrin, karaciğer sirozu, diğer sindirim, kas-iskelet sistemi ve ürogenital nedenler dahil olmak üzere seviye 2 ölüm sonuçlarının çoğunluğu için, normal ağırlık aralığının üzerindeki ve altındaki vücut kitle indeksleri, artan ölüm riskine bağlandı.

Vücut kitle indeksinin yaşam beklentisi üzerindeki etkisini değerlendirmek için araştırmacılar, 40 yaş üstü kadın ve erkekler için beklenen ölüm yaşını, vücut kitle indeksi kategorisine göre değerlendirdiler. Sağlıklı kiloda, sigara içmeyen 40 yaşındaki bir insan için beklenen ölüm yaşı erkekler için 82,2, kadınlar için 84,3 olarak belirlendi. Düşük kiloluluk, aşırı kiloluluk ve obezite gibi durumların tümünün, bu yaşam beklentilerinde azalmaya yol açtığı saptandı. Genel olarak obezitenin; erkeklerde 4,2 yıl ve kadınlarda 3,5 yıl kısalmaya yol açtığı belirlendi. Sınıf 3 obezitenin ise, yaşam beklentisini erkeklerde 9,1; kadınlarda ise 7,7 yıl azaltmakta olduğu görüldü.

Elde edilen bulgular ile normal aralıktaki vücut kitle indeksine sahip olmanın değeri bir kez daha ortaya kondu.

Literatür talep et

Referanslar :

Krishnan Bhaskaran et al, Association of BMI with overall and cause-specific mortality: a population-based cohort study of 3·6 million adults in the UK. Lancet Diabetes Endocrinol. 2018 Dec;6(12):944-953.a

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image