Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Depresyon Beyin Beyaz Cevher Yapısını Değiştiriyor

21 Ağustos 2017

Tüm dünyada, 300 milyondan fazla insan depresyon etkilenmektedir. Depresyon, dünya genelinde engelliliğin önde gelen sebebidir ve 15-29 yaşları arasında en sık görülen ikinci ölüm nedenidir. Depresyon, ruh hali değişiklikleri ve gündelik zorluklara karşı kısa süreli duygusal tepkilerle aynı şey değildir. Sık görülen; okulda, işyerinde ve evde insan hayatına zarar verebilen yaygın bir hastalıktır. İnsan beyninin yarısını oluşturan beyaz madde, farklı beyin bölgelerindeki nöronları bir araya getiren milyonlarca sinir lifinden oluşur. Bu anlamda beynin çeşitli işlevlerinin altında yatan bağlantıların bulunduğu görülür. Görüntüleme teknolojileri ilerledikçe, bilim adamları beyaz maddenin rolü ve onun bozukluğunun normal beyin işlevini nasıl etkileyebileceğini ve psikolojik bozukluklara nasıl katkıda bulunduğunu keşfetmeye başlamıştır. Daha önce yapılan çalışmalarda, beyaz cevherdeki bozulma, düşünme ve duygu işleme ile ilgili problemlerle ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte depresyon ile gri ve beyaz cevher yapısı arasındaki ilişkiyi araştıran daha önce yapılmış araştırmalarda tutarsız sonuçlar elde edilmiştir. Depresyon tedavisine acil olarak ihtiyaç duyulmaktadır ve bu hastalığın mekanizmalarının daha iyi anlaşılması yeni ve daha etkili tedavi yöntemleri geliştirmeye olanak sağlayacaktır.

Difüzyon tensör görüntüleme (DTI), hastalık ilerleyişini ve tedavisini izlemek için beyin yapısındaki küçük değişiklikleri karakterize etmeyi vaat eden bir MR tipidir. DTI, beyin dokusunda suyun difüzyonunu takip ederek 3 boyutlu bir harita oluşturur. Edinburgh Üniversitesi ve Glasgow Üniversitesi'nden araştırmacılar, İngiltere'de, 3.000'den fazla insanın beynindeki beyaz cevherin yapısını haritalamak için en ileri görüntüleme teknolojisini kullanan büyük bir araştırmaya yaptılar.Bu çalışmada araştırmacılar, yarım milyondan fazla insanın sağlık verilerinin toplandığı ülke çapında bir proje olan Birleşik Krallık Biobank'tan 3.461 katılımcının beyinlerinde beyaz madde yapısını haritalamak için DTI adlı ileri teknoloji görüntüleme teknolojisini kullandılar. DTI sonuçları, depresyonu olan katılımcıların, beyaz cevher bütünlüğünün depresyonu olmayan katılımcılarla karşılaştırıldığında azaldığını gösterdi. Bu azalma, küresel olarak olduğu kadar, bazı "bölgeler" de olduğu gibi aksonların demetleri, yani "üç alan kategorisinin ikisinde" ve "bireysel bölgeler" de görüldü.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada bugüne kadar yayınlanmış en büyük tek örneklemden elde edilen verileri kullandıklarını ve böyle büyük bir örneklemde yapılan bir araştırmanın, bulgularının çok sağlam olacağını belirttiler." Bilim insanları son olarak bir sonraki adımlarının, değişikliklerin yokluğunun beyni sıkıntı ve kötü ruh halinden nasıl daha iyi koruduğunu anlamaya çalışmak olacağını söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Xueyi Shen, Lianne M. Reus, Simon R. Cox, Mark J. Adams, David C. Liewald, Mark E. Bastin, Daniel J. Smith, Ian J. Deary, Heather C. Whalley & Andrew M. McIntosh. Subcortical volume and white matter integrity abnormalities in major depressive disorder: findings from UK Biobank imaging data Scientific Reports 7, Article number: 5547 (2017)

Elektronik Sigara Akciğerleri Nasıl Etkiliyor?

11 Aralık 2018

Elektronik sigara (e-sigara) kullanımı giderek artmaktadır, ancak mevcut araştırmaların çoğu, e-sigara sıvısının buharlaştırılmadan önceki kimyasal bileşimlerine odaklanmaktadır. E-sigara kullanmanın bu kimyasal bileşimleri nasıl değiştirebileceği ve bunun ne gibi bir etki yaratabileceği henüz aydınlatılamamıştır.

Bir grup araştırmacı, e-sigara içmeyi taklit etmek ve buhardan kondensat üretmek için mekanik bir prosedür tasarladılar. Alveolar makrofaj (AlM) fonksiyonu üzerindeki buharlaştırılmamış e-sigara sıvısı (ECL) ile e-sigara buharı kondensatının (ECVC) etkisini karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, astım veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) geçirmemiş sekiz sigara içicisi tarafından sağlanan akciğer doku örneklerinden alveolar makrofajları çıkardılar. Hücrelerin üçte biri, düz e-sigara akışkanına, üçte biri nikotin içeren ve içermeyen yapay olarak buharlaştırılmış kondensatın farklı kuvvetlerine maruz bırakıldı ve üçte biri 24 saat boyunca hiçbir şeye maruz kalmadı. AlM canlılığı, apoptoz, nekroz, sitokin, kemokin ve proteaz salımı, reaktif oksijen türleri (ROS) salımı ve bakteriyel fagositoz değerlendirildi.

Buharlaştırılmış E-Sigara Sıvısı Daha Zararlı

ECL veya ECVC ile makrofaj kültürü, hücre canlılığında doza bağlı bir azalma ile sonuçlandı. ECVC, ECL'den daha düşük konsantrasyonlarda sitotoksikti ve artmış apoptoz ve nekroz ile sonuçlandı. nfECVC daha az sitotoksisite ve apoptoz ile sonuçlandı. AlM'lerin ölümcül olmayan  % 0,5 ECVC / nfECVC'ye maruz kalması, ROS üretimini yaklaşık olarak 50 kat arttırdı ve fagositozu önemli ölçüde inhibe etti. Pan ve sınıf bir izoform fosfosinositid 3 kinaz inhibitörleri, makrofaj canlılığı ve apoptoz üzerinde ECVC / nfECVC'nin etkilerini kısmen inhibe etti. İnterlökin 6, tümör nekrozis faktör α, CXCL-8, monosit kemoatraktan protein 1 ve matriks metalloproteinaz 9 salgılanması ECVC maruziyeti sonrası önemli ölçüde arttı. Anti-oksidan N-asetil-sistein (NAC) ile tedavi, ECVC / nfECVC'nin sitotoksik etkilerini önemli farklılık yaratmayan seviyelerde iyileştirdi ve fagositik fonksiyonu eski haline döndürdü.

ECVC, AMS için, buharlaştırılmamış ECL'den daha fazla toksiktir. E-sigara buharı tarafından indüklenen ROS, enflamatuar sitokinler ve kemokinlerin aşırı üretimi, akciğerlerdeki kısmen nikotine bağlı olan enflamatuar bir duruma neden olabilir. Fagositoz inhibisyonunun ayrıca, kullanıcılarda bozulmuş bakteriyel klirense neden olabileceği düşünülmektedir.

Araştırmacılar, bulguların kondensatın, e-sigara akışkanına göre hücrelere önemli ölçüde daha zararlı olduğunu ve bu etkilerin doz arttıkça kötüleştiğini gösterdiğini belirttiler. 24 saat maruz kaldıktan sonra, buharlaştırılmış kondensata maruz kalan canlı hücrelerin toplam sayısının, maruz kalmamış hücreler ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde azaldığını gördüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Aaron Scott, Sebastian T Lugg, Kerrie Aldridge, Keir E Lewis, Allen Bowden, Rahul Y Mahida, Frances Susanna Grudzinska, Davinder Dosanjh, Dhruv Parekh, Robert Foronjy, Elizabeth Sapey, Babu Naidu, David R Thickett. Pro-inflammatory effects of e-cigarette vapour condensate on human alveolar macrophages. Thorax, 2018.

Otizmli Genç Yetişkinler Ciddi Depresyon Riski Altında

10 Aralık 2018

Depresyon sık görülen bir ruhsal bozukluktur ve otizm spektrum bozukluğu (ASD) olan erişkinlerde de sık görülür, ancak bu ilişkiyi inceleyen longitudinal populasyon tabanlı çalışmalar yoktur. ASD'de artmış depresyon riskinin ortak bir aile temeline sahip olup olmadığı ve birlikte ortaya çıkan zihinsel sakatlıklardan farklılık gösterip göstermediği iyi bilinmemektedir.

ASD'li bireylere yetişkinlikte depresyon tanısı konma olasılıklarının genel popülasyondan ve otizme sahip olmayan kardeşlerinden daha fazla olup olmadığının inceleyen ve bu risklerin zihinsel engelliliğin varlığı veya yokluğu ile farklılık gösterip göstermediğini araştıran bir çalışma yapıldı.

Bu nüfus tabanlı kohort çalışmasında, Ocak 2001 ile Aralık 2011 arasında İsveç'in Stockholm şehrinde (n = 735096) ikamet eden tüm çocukları ve gençleri (yaş aralığı, 0-17) kapsayan toplam nüfus kayıtları bağlantılı Stockholm Gençlik Kohortu kullanıldı. Verilerin analizi 5 Ocak - 30 Kasım 2017 arasında gerçekleştirildi. Depresif bozuklukların klinik tanısı Stockholm Yetişkin Psikiyatri Polikliniği ve İsveç Ulusal Hasta Kaydı kullanılarak belirlendi.

İlerleyen Yaşta Depresyon Riski

Katılımcılar 2011 yılına kadar takip edilen 27 yaşın altındaki 223.842 bireyden oluşuyordu. Bunların 4073'ünde (ortalama yaşları, 21,5; % 65,9'u erkek; 2927'si zihinsel engelli değil ve 1146'sı zihinsel engelli) ASD tanısı mevcutken, 219.769'unda (ortalama yaş, 22,1; % 50,9 erkek) ASD tanısı yoktu. 27 yaşına gelindiğinde, ASD tanısı konan bireylerin % 19,8'i (n = 808)  ve genel popülasyonun % 6,0'sı (n = 13.114) depresyon tanısı aldı. Depresyon tanısı riski, zihinsel engelliliği olmayan ASD'de zihinsel yetersizliği olan ASD'li bireylerden daha yüksekti. ASD'li bireylerin adolesan olmayan öz ve üvey kardeşleri genel popülasyondan daha yüksek bir depresyon riski taşıyordu. ASD tanısı olmayan öz kardeşleri ile karşılaştırıldığında, ASD'li bireyler genç erişkinlikte 2 kattan fazla depresyon tanısı riski taşıyorlardı.

Araştırmacılar çalışmanın sonuçlarına göre, ASD’li bireylerin, özellikle de zihinsel engelli olmayan ASD’li bireylerin, genel popülasyona göre genç yetişkinlik döneminde depresyon riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Bu ilişkinin paylaşılan ailevi sorumluluk ile açıklanmasının muhtemel olmadığını aktardılar. ASD ve depresyon arasındaki bağlantının değiştirilebilir yollarını tanımlamak için yapılacak gelecekteki araştırmaların, koruyucu müdahale yöntemleri geliştirilmesine yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dheeraj Rai, Hein Heuvelman, Christina Dalman, et al. Association Between Autism Spectrum Disorders With or Without Intellectual Disability and Depression in Young Adulthood, JAMA Network Open. 2018;1(4):e181465.

Türk Araştırmacı Terden Kortizol Ölçen Bir Yöntem Geliştirdi

07 Aralık 2018

Kortizol hormonu stres ile başa çıkabilmek için gün boyunca doğal olarak yükselip düşmektedir. Öte yandan kortizol düzeylerini ölçmek için laboratuvar kökenli mevcut yöntemler ile elde edilen sonuçlar için birkaç gün beklemek gerekmektedir. Bir kişi, belli tıbbi durumu için tedaviyi destekleyebilecek bir kortizol testinin sonuçlarını öğrendiği sırada muhtemelen o anki gerçek kortizol seviyesi testte çıkan sonuçlardan farklı olmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Stanford Üniversitesi'nden bir grup bilim insanı doğrudan terleyen cilde uygulanan ve kişinin ne kadar kortizol ürettiğini değerlendiren esnek bir yama geliştirdi. Araştırmacıların giyilebilir sensörle ilgili bir makalesi 20 Temmuz'da Science Advances dergisinde yayınlandı.

Makalenin başyazarı Onur Parlak, "Çalışmalarımızda özellikle ter tespitleri ile ilgileniyoruz, çünkü bu yöntem farklı fizyolojik durumlar için çeşitli biyobelirteçlerin girişimsel olmayan şekilde ve sürekli olarak izlenmesini sağlıyor" dedi. Araştırmacı, böylelikle çeşitli hastalıkların erken tespiti ve spor performansının değerlendirilmesi için yeni bir yaklaşımın mümkün hale geldiğini belirtiyor.

Kortizolü ölçen klinik testler, araştırma konularında objektif veya duygusal stres ölçümü sağlar ve doktorun bir hastanın adrenal veya hipofiz bezinin düzgün çalışıp çalışmadığını anlamasına yardımcı olabilir. Giyilebilir cihazın prototip versiyonu günlük kullanıma girerse, kortizol seviyesinde sorun olan kişilerin evde kendilerini izlemelerine imkan verebilir. Ayrıca kortizolün bu tür hızlı bir tespiti, stres yaşadıklarını söyleyemeyen gençlerin, hatta tam sözlü iletişim kuramayan çocukların duygusal durumunu da ortaya konmasında yardımcı olabilir.

Kortizolü Ölçmek Zor

Araştırmacı Onur Parlak, giyilebilir teknolojiler geliştirmeyi amaçlayan malzeme bilimi ve mühendisliği doçentlerinden Salleo ile çalışmaya başladı. Parlak bir konferansta çalışmalarını tartışırken, bir kişi Salleo'ya kortizolü ölçebilen bir sensörün harika olacağını söyledi. Kortizolu ölçmek, Parlak'ın geliştirdiği biyosensörler için özel zorluklara sahiptir. Çünkü bu tür sensörler bir molekülün elektriksel pozitif veya negatif yükünü tespit ederler ancak kortizolün bir yükü yoktur.

Bu zorluğun üstesinden gelmek için, Parlak, dikdörtgensel sensörünü, sadece kortizole spesifik olarak bağlanan bir zar etrafında oluşturdu. Sensör, cilde yapışmış şekilde yamanın alt kısmındaki deliklerden pasif olarak teri emmektedir. Bir rezervuardaki ter havuzları, kortizole duyarlı membran tarafından doldurulur. Ayrıca ter içinde bulunan sodyum veya potasyum gibi yüklü iyonlar, kortizol tarafından bloke edilmedikçe zardan geçebilmektedirler. Sensörün algıladığı ise kortizolün kendisi değil sadece yedek yüklü iyonlardır. Hepsinden önemlisi, yama su geçirmez bir tabaka ile kirden korunmaktadır.

Araştırmacı Salleo, "Bir cihaz hakkında her zaman heyecanlanırım, ama Onur'un tasarladığı ter toplama sistemi gerçekten zekice." dedi. Sensör aktif mikroakışkanlar olmadan, ölçümleri yapmak için yeterince ter toplayabilmektedir.

Bir kullanıcının kortizol seviyelerini görmesi için yapması gereken tek şey terlemektir (cildi parlatacak kadar). Sonrasında yamayı yapıştırıp, analiz için bir cihaza bağlayabilir ve saniyeler içinde sonuca ulaşabilir. Gelecekte araştırmacılar sensörün tamamen entegre bir sistemin parçası olabileceğini umuyor.

Optimizasyon ve Çeşitlendirme

Parlak, ilk olarak, cihazı laboratuvarda altın standart klinik testi ile karşılaştırdı ve ardından gerçek yaşam koşullarında test etti. Sensörü koşu ayakkabısına bağladı ve kollarında sensörler ile 20 dakika koşan iki gönüllü üzerinde çalıştı. Hem laboratuvarda hem de gerçek dünya testlerinde, sonuçlar altın standartlara benzerdi.

Araştırmacılar şimdiye kadar sensörlerin tasarlandığı şekilde çalıştığını belirttiler. Ancak araştırmacılar bunu daha güvenilir ve doğru yapmak istiyor ve tekrar kullanılabilir olduğundan emin olmak istiyorlar. Prototip testine göre, yeterince ter olmadığı durumlarda testin çalışması uzun sürüyor gibi görünüyor. Gelecekte araştırmacılar kortizol algılayıcısını tükürük üzerinde deneyip, hastaların terlemesine ihtiyaç duymaktan kurtulmayı planlıyorlar.

Araştırmacılar, genelleştirilebilir tasarımlarından yararlanmayı ümit ederken, bir taraftan da bir sonraki araştırmayı yapmak isteyebilecekleri biyobelirteçleri de anlamaya çalışıyorlar. Araştırmacılar nihai amaçlarının, aynı anda birkaç biyobelirteci ölçen,  kişinin vücudunda neler olup bittiğine dair daha net ve daha bireysel görüntü verebilen bir cihaz üretmek olduğunu belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Onur Parlak et al. Molecularly selective nanoporous membrane-based wearable organic electrochemical device for noninvasive cortisol sensing. Science Advances, 2018

Cinsel Yönelimi Beyindeki Bağışıklık Hücreleri Etkiliyor

06 Aralık 2018

Yeni bir araştırmaya göre, nörobilimciler tarafından genellikle göz ardı edilen bağışıklık hücrelerinin, bir hayvanın cinsel davranışının erkek veya dişi için daha tipik olup olmayacağını belirlemede önemli bir rol oynadığı görülüyor.

Mast hücrelerinin cinsel davranıştaki rolünü daha iyi anlamak için, araştırma ekibi bu hücreleri erkek sıçan ceninlerinde baskıladı ve daha sonra farelerin gelişimini gözlemledi. Araştırmacılar, bu erkek hayvanlardan birini bir dişiyle eşleştirdi ve erkeğin dişiye cinsel açıdan ilgi duyup duymadığını izlediler. Mast hücreleri baskılanmış olan erkekler, tipik erkeklerden çok daha az ilgiliydi, neredeyse dişi gibi davranıyorlardı.

Araştırmacılar ayrıca, mast hücrelerini uyarıcı bir kimyasal ile aktive ederek dişi yeni doğan fareleri manipüle etti. Mast hücreleri aktive edilen bu dişi fareler erkek gibi davrandılar. Bu dişi fareler de diğer dişilere karşı erkek cinsel davranışlarına uygun hareket etmek için güçlü bir şekilde motive olmuş görünüyorlardı.

Mast Hücresi ve Östrojen Etkileşimi

Araştırmacılar, östrojenin beyindeki mast hücrelerini etkilediğini ve bu mast hücrelerinin hayvanın cinsel gelişimini yönlendirdiğini belirtiyorlar.

Araştırmada belgelenen davranış değişikliklerine ek olarak, araştırmacılar hücresel seviye değişikliklerini de incelediler. Erkek yeni doğan sıçanların maskülen dozda östrojene maruz kalması beyinde mast hücrelerinde artışa neden oldu. Bu hücreler, insan-beyin modelini aktive etmek için diğer beyin hücrelerini (mikroglia) uyaran histamin salgıladılar.

Bilim adamları, cinsiyet farklılıklarının erken gelişim sırasında hormonlar tarafından programlandığını bilmelerine rağmen, beyin ve davranışların oluşma biçimine katkıda bulunan hücresel seviye değişiklikleri hakkında sınırlı bilgiye sahipler.

Eğer insan gelişimi, bu hayvan çalışmasında görülenleri yansıtıyorsa, gebelikte alerjik reaksiyon, yaralanma ya da iltihaplanma gibi nispeten daha küçük etkilerin, çocuklarda cinsel davranış gelişimini yönlendirebileceğini belirttiler. Hatta hamilelik sırasında kullanılan antihistaminik veya ağrı kesicilerin de bu gelişimi etkileyebileceği düşünülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Lenz KM, et al. Mast Cells in the Developing Brain Determine Adult Sexual Behavior. The Journal of Neuroscience, 2018; 1176-18 DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1176-18.2018

Atriyal Fibrilasyonda Genetik Yapı Taşikardi-Kaynaklı Kardiyomiyopati ile İlişkili

05 Aralık 2018

Taşikardi kaynaklı kardiyomiyopati (TIC), taşiaritmiyle indüklenen geri dönüşümlü bir kardiyomiyopatidir ve TIC'nin genetik altyapısı iyi anlaşılmamıştır. Atriyal fibrilasyon veya taşikardi, TIC için bir hastalık belirtisi olabilir. Kalp hızı, ilaç veya katater tedavisi ile uygun ritme getirilirse hasar önlenebilir. TIC şu anda sadece diğer potansiyel kalp rahatsızlıklarının dışlanmasından sonra teşhis edilmektedir ve TIC için risk faktörleri hakkında çok az şey bilinmektedir.

Önceki çalışmalarda atriyal fibrilasyon ile ilişkili 26 genetik varyant tespit edilmiştir. Bunlardan sadece ikisi, kalbin iletimini düzenlemeye yardımcı olan kardiyak iyon kanalı genleridir. HCN4 geni, kalp hızının otonomik kontrolünde kritik bir fonksiyona sahip olduğu bilinen tek gendir. Hiperpolarizasyonla aktive edilmiş siklik nükleotid-kapılı kanal geni HCN4, kalp hızı kontrolünde yer aldığı iletim sisteminde yüksek oranda eksprese edilir.

Yeni Bir Genetik Belirteç

HCN4 geninin TIC ile ilişkili olduğunu düşünen Japon araştırmacılar yeni bir çalışma yaptılar. Tarama için atriyal fibrilasyon (AF) tanısı olan 930 Japon hastayı, replikasyon için AF’li 350 Japon hastayı ve 1635 AF tanısı olmayan kontrolü çalışmalarına dahil ettiler. Tarama AF setinde, TIC tanılı (n = 73) ve TIC tanısı olmayan (n = 857) AF’li hastalar arasındaki HCN4 tek nükleotid polimorfizm genotiplerini karşılaştırdılar. 17 HCN4 gen etiketi tek nükleotid polimorfizmleri, rs7172796, rs2680344, rs7164883, rs11631816 ve rs12905211, TIC ile önemli ölçüde ilişkiliydi. Bunlar arasında, sadece rs7164883, koşullu analizden sonra TIC ile bağımsız olarak ilişkili bulundu. Minör alel sıklığı TIC tanısı olanlarda %26 ve TIC tanısı olmayanda % 9,7’di.

Replikasyon setinde HCN4 tek nükleotid polimorfizmi rs7164883'ün TIC ile birlikteliği doğrulandı. TIC tanısı olan 41 ve TIC tanısı olmayan 309 hastada minör alel sıklığı % 28'e karşı % 9,9’du. rs7164883'ün minör alleli sıklığı AF ve AF olmayan kontrollerde benzerdi (% 11'e karşılık % 10,9).

Araştırmacılar, HCN4 geni tek nükleotit polimorfizmi rs7164883’ün AF'li hastalarda TIC için yeni bir genetik belirteç olabileceğini aktardılar. Bu genetik belirtecin, atriyal fibrilasyonu olan hastalara sağlıklı bir kalp ritmi sağlamak ya da düzeltmek üzere bir ilacın geliştirilmesi için potansiyel bir tedavi hedef olarak kullanılabileceğini de belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Yukiko Nakano, Hidenori Ochi, Akinori Sairaku, Yuko Onohara , Takehito Tokuyama, Chikaaki Motoda, Hiroya Matsumura, Shunsuke Tomomori, Michitaka Amioka, Naoya Hironobe, Yousaku Ohkubo, Shou Okamura, Naomasa Makita, Yukihiko Yoshida, Kazuaki Chayama, and Yasuki Kihara. HCN4 Gene polymorphisms are Associated with Occurrence of Tachycardia Induced Cardiomyopathy in Patients with Atrial Fibrillation. Circulation: Genomic and Precision Medicine, 2018.

En Sık Kullanılan Omuz Cerrahisi Yöntemi Etkisiz Bulundu

04 Aralık 2018

Omuz problemleri oldukça yaygındır ve sağlık sistemi üzerine önemli bir yük getirmektedir. Tedavi gerektiren omuz ağrısının en yaygın tanısı omuz sıkışmasıdır ve en yaygın cerrahi tedavi anahtar deliği cerrahisi yoluyla dekompresyondur. İngiltere'de her yıl yaklaşık 21.000 ve Amerika Birleşik Devletleri'nde bunun on katı miktarda dekompresyon ameliyatı yapıldığı bilinmektedir.

FIMPACT adı verilen çalışmada, omuz sıkışma sendromunun cerrahi tedavisi plasebo cerrahisi ile karşılaştırıldı. İşlemden iki yıl sonra, çalışmanın katılımcıları, ameliyat edilen grupta da plasebo grubunda da eşit derecede az omuz ağrısına sahipti ve omuzlarının genel durumundan eşit olarak memnunlardı.

Bu araştırma, omuzdaki anahtar deliği dekompresyon cerrahisinin, hastaların semptomlarını fizyoterapiden daha iyi bir şekilde hafifletmediğini gösteren önceki randomize çalışmaları doğrulamaktadır. Bununla birlikte, paradoksal olarak, dekompresyon ameliyatlarının sayısı, ameliyatın semptomlar üzerindeki etkisinin kesin bir kanıtı olmamasına rağmen, önemli ölçüde artmıştır.

FIMPACT çalışmasında konservatif tedavi, fizyoterapi ve steroid enjeksiyonlarına rağmen en az üç ay boyunca persistan omuz ağrısından muzdarip olan 189 hasta vardı. Hastalar üç farklı tedavi seçeneğinden birini almak üzere randomize edildi. Bunlar, subakromiyal dekompresyon cerrahisi, plasebo cerrahisi (omuz ekleminin artroskopik muayenesini içeren fakat tedavi edici prosedürler içermeyen diyagnostik artroskopi) veya denetimli egzersiz terapisiydi. 

Üç Grupta Da Klinik Açıdan Benzer Sonuçlar

Çalışmanın başlamasından iki yıl sonra, hastalara omuz ağrısı ve yaşadıkları diğer semptomlar ile tedaviden ve sonuçlarından duydukları memnuniyetleri soruldu. Dekompresyon veya plasebo gruplarındaki hastalara ayrıca hangi grupta yer aldıklarını düşündükleri soruldu.

Genel olarak, omuz ağrısı, çalışmanın başlangıcından itibaren her üç grupta da önemli ölçüde iyileşti. Bununla birlikte, dekompresyon cerrahisi omuz ağrısına plasebo cerrahisinden daha fazla yarar sağlamadı.

Egzersiz terapisi alan grup da zaman içinde belirli oranda iyileşti, ancak bu iyileşme oranı dekompresyon cerrahisi alanlardan bir miktar daha azdı. Bu bulgu dekompresyon cerrahisini desteklemek için kanıt olarak yorumlanabilmesine rağmen, yazarlar klinik olarak anlamlı olacak bir fark görülmediğini belirtti.

Bu sonuçlar, bu tür cerrahinin bu en yaygın omuz şikayeti için etkili bir tedavi şekli olmadığını gösteriyor. Bunun neticesinde sonuç olarak, bu durumun tercih edilen tedavi yaklaşımında büyük değişikliklere yol açacağı düşünülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Paavola M, et al. Subacromial decompression versus diagnostic arthroscopy for shoulder impingement: randomised, placebo surgery controlled clinical trial. BMJ, 2018; k2860 DOI: 10.1136/bmj.k2860

Beyindeki Yeni Doğmuş ve Olgun Nöronlar Nasıl Farklılaşıyor?

03 Aralık 2018

Hipokampusun dentat girusu,beynin anıların şekillenmesine yardımcı olan bir bölgesidir. Ayrıca yetişkin beyninde yeni nöronların sürekli olarak oluştuğu iki alandan biridir. Dentat girus, beynin diğer alanlarından duyusal ve mekansal girdileri işleyen beyin korteksinin bir bölgesinden elektrik sinyalleri alan bir devrenin parçasıdır. Dentat girus bu duyusal ve mekânsal bilgiyi birleştirerek, bir deneyimin özgün bir belleğini oluşturabilir.

Dentat girusun hesaplama fonksiyonu için gerekli olan aralıklı bir nöral aktivitedir. Yani dentat girusun elektriksel olarak sessiz olan sinir devreleri olması gerekir. Bu, güçlü inhibitör devreler ve dentat girusun ana nöronları olan granül hücrelerinin düşük uyarılabilirliği ile gerçekleştirilir. Bununla birlikte, yeni doğan granül hücreleri yüksek uyarılabilirlik gösterir. Olgun hücrelerde ise bu özellik yok olur. Olgun hücrelerde düşük uyarılabilirlik yaratan mekanizmalar ya da yeni doğan granül hücrelerinin uyarılabilirliğinin zamanla nasıl değiştiği hakkında çok az şey bilinmektedir.

Birmingham Üniversitesi araştırmacıları, G proteininin aracılık ettiği sinyalizasyon ve granül hücrelerin farklılaşması sırasında bir iyon kanalının geç olgunlaşması için kilit rolleri tanımladılar ve bu sinyalizasyon yolağının işlevini, olgunlaşmasını ve kaynaklarını karakterize etmeyi amaçladılar.

GIRK ile Farklılaşma

Araştırmacılar, düşük granül hücre uyarılabilirliği için bozulmamış G protein sinyalizasyonunun gerekli olduğunu buldular. Ayrıca, GIRK adı verilen bir potasyum kanalının, olgun dentat granül hücrelerinde sürekli olarak aktif olduğunu ve nöronların hücrelerin membran dinlenme potansiyelini ve diğer elektrofizyolojik etkilerini azaltarak daha az uyarılabilir hale getirdiğini keşfettiler. Yaklaşık 10 ila 12 günlük yeni doğmuş granül hücrelerinin, fonksiyonel GIRK kanallarına sahip olmadığını da gösterdiler. Yaklaşık üç haftada, fonksiyonel GIRK kanalları görünmeye ve GABA B reseptörü olarak adlandırılan bir hücre reseptörü aracılığıyla G protein sinyali ile kontrol edilmeye başlıyordu.

GIRK, olgun dentat granül hücrelerinin uyarılabilirliğini iki yoldan azaltıyordu. Birincisi, membran dinlenme potansiyellerini ve içsel uyarılabilirliği azaltan sürekli aktif GIRK kanallarının içsel mekanizmasıydı. İkincisi GIRK sinyalizayonunun fazik aktivasyonu ile yapılıyordu.

GABA salgılayan inhibitör interneronların üç gruba ait oldukları bilinmektedir. Araştırmacılar, hangi internöron alt tiplerinin, fazik GABA B-reseptörü / GIRK inhibisyonunu başlatmak için dentat granül hücreleri ile inhibitör sinapslar oluşturduklarını araştırdılar. NNOS eksprese eden internöronların, GABA-B-reseptör aracılı inhibisyonun ana kaynağı olduğunu buldular. SST eksprese eden internöronlar daha küçük bir etkiye sahipti ve PV eksprese eden internöronların inhibitör etkisi yoktu.

Literatür talep et

Referanslar :

J. C. Gonzalez et al. Constitutive and Synaptic Activation of GIRK Channels Differentiates Mature and Newborn Dentate Granule Cells. The Journal of Neuroscience, 2018; 38 (29): 6513.

Egzersiz Öncesi Kahvaltı Yapmak Metabolizmayı Hızlandırıyor

30 Kasım 2018

Bath Üniversitesi araştırmacılarının yaptıkları bir çalışmaya göre, egzersizden önce kahvaltı yapmak, vücudun egzersiz sırasında karbonhidratları yakmasını ve egzersiz yaptıktan sonraki öğünde yediklerimizin daha hızlı sindirilmesini sağlıyor.

Araştırmacılar, bir saat bisiklete binme şeklinde yapılan egzersizden önce açlık durumuna karşı kahvaltı yapmanın etkisini incelediler. Randomize bir düzende, on iki erkek kahvaltı-dinlenme (BR; 3 saat yarı-dinlenmiş), kahvaltı-egzersiz (BE; bisiklete binmeden 60 dakika önce 2 saat yarı-dinlenmiş) ve gece açlığı-egzersiz modelleri ile çalışmaya dahil edildi. Kontrol testinde kahvaltı üç saat dinlenmeden sonra yapıldı. Gönüllüler, egzersizden iki saat önce sütle hazırlanmış yulaf lapası yediler. Egzersiz ve dinlenme testlerine katılan 12 sağlıklı erkek gönüllünün kan glikoz seviyeleri ve kas glikojen seviyeleri test edildi. Egzersiz sonrası bir oral glikoz tolerans testi (OGTT) uygulandı. Çift kararlı izotop izleyicileri ([U-13C] glikoz sindirimi ve [6,6-2H2] glukoz infüzyonu) ve kas biyopsileri sırasıyla postprandiyal plazma glikoz kinetiklerini ve intramüsküler sinyalleri değerlendirmek için birleştirildi. Plazma intestinal yağ asidi bağlama (I-FABP) konsantrasyonları bağırsak hasarının bir belirteci olarak belirlendi.

Egzersiz Sonrası Daha Fazla Plazma Glukozu

Araştırmacılar, kahvaltı yapmanın, egzersiz sırasında vücudun karbonhidratı yakma oranını artırdığını, ayrıca egzersiz sonrası yenen yiyeceklerin de metabolize edilme oranını arttırdığını keşfettiler. Egzersiz öncesi kahvaltının egzersiz sırasında karbonhidrat yakılmasını artırdığını ve bu karbonhidratın sadece yenen kahvaltıdan gelmediğini aynı zamanda kaslarımızda glikojen olarak depolanan karbonhidrattan da geldiğini gördüler. Bu kas glikojeni kullanımındaki artışın, kahvaltı egzersizden önce tüketildiğinde öğlen yemeğinden sonra kan şekerinin daha hızlı düşmesinin nedenini açıklayabileceğini düşündüler.

Egzersiz öncesi kahvaltı, OGTT testinde egzersiz sonrası plazma glukoz atım oranlarını artırdı. Egzersiz sırasında plazma I-FABP konsantrasyonları, BE'ye karşı FE'de daha düşüktü.

 Araştırmacılar, özellikle egzersizden önce yediklerimizin sağlık sonuçları üzerindeki etkisini araştıran, artmış tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalık riskine sahip aşırı kilolu katılımcılar ile yapılan daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Robert M. Edinburgh, Aaron Hengist, Harry A. Smith, Rebecca L Travers, Francoise Koumanov, James A. Betts, Dylan Thompson, Jean-Philippe Walhin, Gareth A. Wallis, D. Lee Hamilton, Emma J. Stevenson, Kevin D. Tipton, Javier T. Gonzalez. Pre-Exercise Breakfast Ingestion versus Extended Overnight Fasting Increases Postprandial Glucose Flux after Exercise in Healthy Men. American Journal of Physiology-Endocrinology and Metabolism, 2018.

Sedasyon Sonrası Deliryum Riski

29 Kasım 2018

Postoperatif deliryum uzun yıllar boyunca, yaşlı hastalarda ameliyatın çok sık gözlemlenen bir komplikasyonu olarak gözlenmiştir. Anestezi düzeyleri, bu durumu önlemek veya süresini ve etkisini azaltmak için değiştirilebilir bir risk faktörü olarak görülmüştür. Bunu değerlendirmek için Johns Hopkins’de görev yapan araştırmacılar kalça kırığı onarımı olan hastalarda iki düzey anestezinin deliryum riski üzerindeki etkilerini incelediler.

ABD'de her yıl 200.000 ila 300.000 kez uygulanan bu prosedürden kaynaklanan birçok komplikasyondan bahsedilmektedir ve deliryum bunların en yaygın olanıdır, tüm hastaların ortalama yüzde 35'ini etkilemektedir.

Araştırma ekibi, “Yaşlı Hastalarda Postoperatif Deliryum İnsidansını Azaltmak için Bir Strateji” olarak adlandırılan çift kör randomize bir çalışma tasarladılar (STRIDE). 18 Kasım 2011 ve 19 Mayıs 2016 tarihleri ​​arasında, bir kalça kırığı onarımı geçiren 200 hasta, derin sedasyon veya hafif sedasyon verilmek üzere rastgele olarak iki gruba ayrıldı. Derin sedasyonda hasta bilinçsizken hafif sedasyonda hasta konuşulduğunda yanıt verecek konumdadır.

Araştırmacılar, her hastayı bir ila beş günlük operasyon sonrası dönemde veya hastaneden taburcu oluncaya kadar ve ameliyat sonrası genel olarak 30 gün deliryum semptomları açısından takip ettiler. Sadece deliryum hakkında değil, yoğun bakım ünitesine yatış, opioid tüketimi ve ağrı skorları gibi diğer bilgileri de topladılar.

Gruplar Arasında Risk Oranı Benzer Bulundu

STRIDE çalışması katılımcılarının yaş ortalaması 82 idi. 200 katılımcının 146'sı (yüzde 73) kadın, 194'ü (yüzde 97) beyaz ve ortalama Charlson Komorbidite İndeksi (CCI) skoru 1.8 idi. CCI skoru, önümüzdeki 10 yıl boyunca tahmini hayatta kalma ölçüsüdür ve karaciğer hastalığı, diyabet ve AIDS gibi 17 farklı komorbiditenin varlığıyla hesaplanır.

Genel olarak, derin sedasyon uygulanan hastaların yüzde 39'u ameliyattan bir ila beş gün sonra postoperatif deliryum tanısı alırken, hafif sedasyon grubunda deliryum insidansı yüzde 34'tü. Bu fark istatistiksel olarak anlamsızdı.

Bununla birlikte, komorbiditeleri hesapladıktan sonra araştırmacılar, başlangıç ​​CCI skoru sıfır olan hastaların, daha derin sedasyon almaları durumunda postoperatif deliryumu tecrübe etme olasılıklarının 2.3 kat daha fazla olduğunu buldular.

Çalışma sonucunda görüldü ki, beklenenin aksine sedasyon düzeylerinin daha hasta insanlardaki postoperatif deliryumu etkilemediği görülüyor. Bu çalışmanın sonucu da her bireyin genel sağlık durumuna göre anestezi miktarının ve türünün uyarlanması gereğini vurgulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Sieber FE, et al. Effect of Depth of Sedation in Older Patients Undergoing Hip Fracture Repair on Postoperative Delirium. JAMA Surgery, 2018; DOI: 10.1001/jamasurg.2018.2602

Mesai Saatleri Dışında Çalışmak Sağlığımızı Nasıl Etkiliyor?

27 Kasım 2018

Çalışma saatleri dışındaki iş e-postalarının takip edilmesi beklentileri, sadece çalışanların değil, aynı zamanda aile fertlerinin de sağlığı ve refahı için bir tehdit oluşturmaktadır. Amerikalı araştırmacılar, sınır teorisi ve bilgi-etkililik çerçevesini kullanarak, çalışma saatleri dışında çalışanların elektronik iletişimini izleme konusundaki kurumsal beklentiler ile kişilerin sağlık ve ilişki doyumu arasındaki ilişkiyi test etmeyi amaçladıkları yeni bir araştırma yaptılar. Firmaların kurumsal beklentilerinin, çalışma dışı süre boyunca sık yaşanan mikro geçişleri tetiklediğini, sağlık ve refahı azalttığını düşündüler.

Tam zamanlı çalışan 142 kişi ve bu kişilerin eşlerinin dahil olduğu bir çalışmada, araştırmacılar bu durumun kişilerin sağlığı ve ilişkileri üzerinde kötü etkileri olduğunu tespit ettiler. Bu çalışma ayrıca,elektronik iletişim beklentilerinin eş sağlığı ve evlilik memnuniyeti üzerindeki çapraz etkilerini içeriyordu.

İş beklentileri ve iş dışı hayatları çalışanlar için bir ikilem sunuyor. Çalışanların endişe duygularını tetikliyor ve iş ve kişisel yaşamlarını tehlikeye atıyor. Artan iş taleplerinin stresi, çalışanın evde kendisinden beklenen rolleri yerine getiremediği durumlarda aile ilişkilerinde gerginliğe ve çatışmaya da yol açıyor. Bulgular, zararlı etkilerini yaşamamaları için çalışanların iş dışı saatlerini çalışmalarına harcamamaları gerektiğini ortaya koyuyor. Çalışma saatleri dışında doğrudan çalışmalasalar dahi, uygunluk konusundaki beklentiler, çalışanlar ve eşleri için gerginlik oluşturuyor.

Beklentileri Önceden Netleştirmek

Olumsuz sağlık sonuçlarının işverenler için de maliyetli olduğu düşünüldüğünde, işverenlerin iş kaynaklı olumsuz etkileri azaltmak için iş dışındaki elektronik iletişimi takip beklentilerini azaltan politikaları benimsemeleri daha uygun görünmektedir. Bu bir seçenek olmadığında çözüm, mesai saatleri dışında e-posta pencereleri veya çalışanların yanıt verebileceği zaman çizelgeleri oluşturarak elektronik iletişimin ne zaman kabul edilebilir olduğu konusunda sınırlar oluşturmak olabilir. Araştırmacılar ayrıca, firmaların kurumsal beklentilerinin açık bir şekilde iletilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Eğer bir işin doğası e-posta kullanılabilirliğini gerektiriyorsa, bu gibi beklentilerin resmi olarak sorumlulukların bir parçası olarak belirtilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Araştırmacılar, bu beklentilerin önceden bilinmesinin, çalışanların kaygılarını azaltabileceğini ve aile üyelerinde anlayışın artırılabileceğini düşünüyorlar. Çalışanların ise, kaygının azaltılmasında etkili olduğu gösterilen “duyarlılık” uygulamalarını düşünebileceklerini aktarıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

William J. Becker, Liuba Belkin, Sarah Tuskey. Killing me softly: Electronic communications monitoring and employee and spouse well-being. Academy of Management Proceedings, 2018; 2018 (1): 12574

Yumurta Rezervleriniz Hakkında Bilgi Sahibi Olmanız Mümkün

23 Kasım 2018

Bir kadının yumurtalıklarındaki yumurtalar, doğurganlık açısından sınırlı bir ömre sahiptirler. Bu durum çoğu kadın için yeni bir haber olmasa da pek çok kadın basit bir kan testi ile yumurta rezervlerine dair genel bir bilgiye sahip olabileceğinin farkında değildir.

Anti-müllerian hormon (AMH) isimli bir parametreyi inceleyen test, yaşam tarzı ve kişisel öykünün yanı sıra, bir kadının doğurganlığı hakkında bilgi veren bir dizi tanı araç ve prosedüründen biridir. Bu test özellikle in vitro fertilizasyon (IVF) veya diğer yardımcı üreme teknolojileri açısından işe yaramaktadır.

Son yıllardaki üreme endokrinolojisi ve infertilite (REI) tedavisindeki birçok gelişmeye rağmen, IVF ve diğer yöntemlerle gebe kalmak, bunu yapmayı isteyen her kadın için garanti değildir. Ancak AMH gibi testlerden elde edilen doğru bilgilerle uzmanlar tedaviyi düzenleyebilir ve hamilelik oranlarını artırabilir.

AMH Testi

Bir kadının yumurtalıklarındaki her yumurta, yumurta olgunlaşmasını destekleyen ve hormon üreten hücreler içeren sıvı dolu bir kese olan folikülün içinde yaşamaktadır. AMH, bu hormonlardan biridir. Bir kadının kanındaki AMH düzeyi, doktorların yumurtalıklarındaki folikül sayısını tahmin etmelerine yardımcı olur. Bir kadının sahip olduğu daha fazla folikül, daha fazla yumurta bırakabilir ve hamilelik şansı o kadar artar.

AMH kan testi son 15 yılda daha yaygın hale gelmiştir, ancak bir kadının yumurtalık rezervini belirlemenin bir başka yolu da transvajinal ultrason sırasında antral folikül sayımı yapmaktır. Ekranda görülen folikülleri saymayı da içeren bu yöntem, AMH ile birlikte de kullanılabilir. Ancak ultrason biraz özneldir, bu yüzden sonuçların bakan göze göre değişme ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

FSH Testi

Başka bir rutin test, beyindeki hipofiz bezi tarafından salınan bir hormon olan FSH’a (folikül uyarıcı hormon) bakar. FSH, yumurtalık foliküllerinin büyümesini hızlandırır ve bu da AMH, östrojen ve progesteron dahil olmak üzere hormonlar üretir. FSH yumurtlamayı uyarır ve yumurtalıkların her bir siklus için olgunlaşmasını sağlar.

Bir kadının FSH seviyeleri, aylık adet döngüsü boyunca her gün dalgalanma gösterir ve yumurtlamadan hemen önce zirve yapar. Fakat FSH seviyeleri o yaş için beklenenin üstünde veya altındaysa, bu durum genellikle doğurganlığını değil, aynı zamanda IVF'nin başarılı olması olasılığını da etkileyebilecek çeşitli problemlerden birine işaret eder.

FSH seviyeleri yükselmeden çok önce (genellikle yıllar önce)  AMH seviyeleri azalmaktadır. Bu nedenle AMH, şu anda yumurtalık yaşlanmasına işaret eden en erken ve en hassas göstergedir ve yaşa özel aralıklara sahiptir.

Yumurta Sayımı

Kadınlar sahip oldukları tüm yumurtalarla doğarlar ve bu yumurtaların sayıları doğumdan itibaren azalmaya başlar. Tipik bir fetüste yaklaşık 20 milyon yumurta vardır. Yeni doğmuş bir bebekte ise yaklaşık olarak 2 milyon yumurta vardır ve ergenliğe kadarki her ay bu yumurtaların 11.000’i ölür.

Ergenlik dönemine gelindiğinde, kadınlarda muhtemelen birkaç yüz bin yumurta vardır. Yumurta sayısındaki hızlı düşüş, kabaca 37 veya 38 yaşlarında başlar ve menopozda geriye yaklaşık bin tane kalmış olur. Bir kadının doğurganlığı söz konusu olduğunda yumurtaların hem kalitesi hem de miktarı önemlidir. Kadınların başarılı bir hamilelik elde etme ve sağlıklı bir bebek doğurma ihtimalleri, bol miktarda sağlıklı yumurtaya sahip olmaları halinde daha yüksektir.

Kadınların çoğu her ay sadece bir yumurtayı yumurtlar ve hamile kalmaya yeni karar veren bir çiftte, gerçekleşecek olan gebeliklerin çoğunluğu ilk üç ila altı ayda ortaya çıkar. Ancak, doğurganlık tedavilerimizin bir kısmı, kadınlarda her ay iki yumurtayı yumurtlamaya, daha fazla yumurta olgunlaştırmaya, daha sonra onları dışarı çıkarmaya ve IVF'nin yaptığı gibi yumurtaları fertilize etmeye çalışmaktadır.

Sonuç

Doğurganlığı ve IVF başarısının olasılığını belirlemek için mevcut çeşitli testler söz konusu olduğunda, elimizde sihirli bir küre yoktur. Bununla birlikte, farklı kaynaklardan birleştirilmiş bilgiler, doktorlara başarı için iyi bir tahminde bulunmalarında yardımcı olabilir. Bu bilgi kaynaklarının birbirine karşı üstünlüğü olmasa da hepsi beraber bir kadının doğurganlık sağlığı hakkında bilgi sahibi olunmasına imkan tanır.

Literatür talep et

Referanslar :

Women, How Good Are Your Eggs? By Carrıe Macmillan, Yale Medicine August 2, 2018

Çocuklukta Yapılan Allojenik Kan veya İlik Transplantasyon Sonrası Geç Mortalite Riski

23 Kasım 2018

Allojenik kan ya da kemik iliği transplantasyonu (KİT), çocuklukta malign ve malign olmayan hastalıklar için bir tedavi seçeneğidir. Bununla birlikte, son 30 yılda bu popülasyonda belli bir sebebe özgü geç mortalite eğilimleri hakkında çok az şey bilinmektedir.

Çocukluk döneminde yapılan allojenik KİT sonrası 2 yıl veya daha uzun süre yaşamış bireyler arasında geç spesifik ölüm ve geç mortalite oranlarının zaman içinde değişip değişmediğini araştıran yeni bir çalışma yapıldı. 1 Ocak 1974 ve 31 Aralık 2010 tarihleri arasında çocukluk döneminde yapılan allojenik KİT uygulamasından sonra 2 yıl veya daha uzun süre yaşayan bireylerin retrospektif kohort çalışması yapıldı. Çalışmadaki hastaların takibi 31 Aralık 2016 tarihinde sonlandırıldı. Hastalarda Allojenik BMT çocukluk döneminde gerçekleştirilmişti.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada tüm nedenlere bağlı, relapsla ilişkili olan ve relaps ile ilişkili olmayan mortaliteleri değerlendirdi. Yaşamsal durum ve ölüm nedenleri hakkındaki veriler; tıbbi kayıtlar, Ulusal Ölüm Endeksi Artı Programı ve Accurint veri tabanları kullanılarak toplandı.

Son 30 Yılda Mortalite Azaldı

Çocukluk döneminde yapılan allojenik KİT sonrası 2 yıl veya daha uzun süre yaşayan 559’u kadın ve 829’u erkek 1388 bireyde, ortalama transplantasyon yaşı 14,6’ydı (dağılım, 0-21 yıl). Bu kohortta, toplam 295 ölüm vardı ve KİT'ten 20 yıl sonra genel olarak hastalarda % 79,3'lük bir sağ kalım oranı olduğu tespit edildi. Bu hastalarda en önde gelen ölüm nedenleri; enfeksiyon ve/veya kronik graft versus host hastalığı (244'ün 121’i [% 49,6]), primer hastalık (244'ün 60’ı [%24,6]) ve sonraki malign neoplazmlardı (244'ün 45'i [% 18,4]). Genel olarak bu hasta grubu, genel nüfusla karşılaştırıldığında 14,4 kat artmış ölüm riskine sahipti. Hasta grubunda gözlemlenen ölüm sayısı 292 idi. Rölatif mortalite, KİT'ten 25 yıl ve sonrasında yüksek olarak kaldı (standardize mortalite oranı, 2,9). Herhangi bir nedenden ötürü ölüm için mutlak artmış risk, 1000 kişi-yılda 12,0'dı. Relaps ile ilişkili olmayan mortalitenin kümülatif insidansı, takip boyunca relaps ile ilişkili mortaliteyi aştı. 10 yıllık kümülatif mortalite insidansı zamanla azaldı (1990'dan önce %18,9; 1990-1999 %12,8; 2000-2010 %10,9). Bu düşüş, demografik ve klinik faktörler için düzeltme yapıldıktan sonra istatistiksel olarak anlamlı kaldı (Referans grubu: 1990; 1990-1999 risk oranı: 0,64,  2000-2010: risk oranı 0,49).

Araştırmacılar allojenik KİT geçiren çocuklar arasında geç mortalitenin son otuz yılda azaldığını belirttiler. Bu hastaların genel popülasyona göre transplantasyondan 25 yıl veya daha fazla bir süre sonra bile ölüm riskini sürdüğünü ve yaşam boyu izlem gerektirdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Anna Sällfors Holmqvist, Yanjun Chen, Jessica Wu et al. Assessment of Late Mortality Risk After Allogeneic Blood or Marrow Transplantation Performed in Childhood, JAMA Oncology 2018.

Kalitesiz Uyku Sosyal Hayatımızı Etkiliyor

22 Kasım 2018

Son yıllarda yalnızlık hisseden kişilerin sayısında belirgin bir artış ve insanların uyku süresinde büyük ölçüde bir azalma görülmesi tesadüf mü? Ulusal araştırmalar, Amerikalıların yaklaşık yarısının yalnızlık ya da dışlanmışlık hissettiğini gösteriyor. Ayrıca, yalnızlığın mortalite riskini% 45'ten fazla artırdığı ve obezite ile ilişkili mortalite riskini iki katına çıkardığı biliniyor.

Kötü uykunun sosyal etkilerini ölçmek isteyen araştırma ekibi, fonksiyonel MRG beyin görüntüleme, standartlaşmış yalnızlık ölçümleri, video bantlı simülasyonlar ve anketler gibi araçları kullanarak bir dizi karmaşık deney gerçekleştirdiler.

İlk olarak, araştırmacılar normal bir gece uykusu ve uykusuz bir gece geçiren 18 sağlıklı genç erişkinin sosyal ve nöronal yanıtlarını test ettiler. Katılımcılar, nötr ifadeleri olan bireylerin onlara doğru geldiği video klipler izlediler. Katılımcılardan videodaki kişi kendilerine çok yaklaştığında videoyu durdurmak için bir düğmeye basmaları istendi. Bu sıradada, kullanıcının ne kadar yaklaşmasına izin verdikleri kaydedildi.

Tahmin edildiği gibi, uykusuz bırakılan katılımcılar yaklaşan kişiyi iyi uyuyan kişilere göre yüzde 18 ile yüzde 60 arasında daha uzakta tuttular.

Aynı anda katılımcıların beyin fonksiyonları yaklaşan bireylerin videolarını izlerken incelendi. Uykudan yoksun beyinlerde, yakınına gelen insan tehditlerini algıladığında aktive edilen "yakın uzay ağı" olarak bilinen bir nöral devrede daha yüksek aktivite bulundu. Aksine, “akıl teorisi” adı verilen ve sosyal etkileşimi teşvik eden beynin başka bir devresinin, uyku yoksunluğu nedeniyle kapatılarak problemi kötüleştirdiği gözlemlendi.

Tek Gecelik Uyku Bile Etkili

Böylece Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'deki araştırmacılar, uykudan mahrum bırakılmış insanların kendilerini daha yalnız hissettiğini ve başkalarıyla etkileşime girme konusunda zorlandığını, anksiyetesi olan kişilerden kaçındıklarını gösterdiler.

Daha da kötüsü, uykusuz bireylerin bu durumunun diğer kişileri de etkilediği ortaya çıktı. İyi dinlenmiş insanların uykudan mahrum kalmış bir insanla kısa bir karşılaşma sonrasında dahi kendilerini yalnız hissettiklerini, kısacası potansiyel olarak sosyal izolasyonun bir virüs gibi yayıldığını buldular.

Uykusuzluğun neden olduğu yabancılaşmanın bulaşıcı olup olmadığını test etmek için araştırmacılar, katılımcıların videolarını izledikten sonra sağlıklı gözlemcilerin kendi yalnızlık seviyelerini derecelendirmelerini istedi. Araştırmacılar, sağlıklı gözlemcilerin yalnız bir kişinin sadece 60 saniyelik bir klibini görüntüledikten sonra yabancılaştıklarını hissetmelerine oldukça şaşırdılar.

Son olarak, araştırmacılar, sadece bir gece iyi ya da kötü bir uykudan sonraki gün yalnızlık hissinin etkilenip etkilenmeyeceğini incelediler. Araştırmacılar, bir gecelik yetersiz uykunun dahi olumsuz etkiye sahip olduğunu gördüler.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Eti Ben Simon, Matthew P. Walker. Sleep loss causes social withdrawal and loneliness. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05377-0

Diyabette Kanser Riski Artıyor

20 Kasım 2018
Diyabet dünya çapında 415 milyondan fazla insanı etkiliyor ve her yıl diyabet ile ilişkili beş milyon ölüm yaşanıyor. Avustralya'da her gün 280 kişiye diyabet tanısını koyuluyor ve en hızlı yayılan kronik hastalıkların başında diyabet geliyor.
 
Diyabetli insanların sayısı son 30 yılda küresel olarak iki katına çıktı, ancak bu hastalık ile ilgili öğrenecek hala çok şeyimiz var. Yapılan yeni çalışmalar bunu kanıtlar nitelikte. 
ABD, Japonya, Avustralya, Çin ve İngiltere gibi ülkelerdeki 47 araştırmanın verilerini analiz ederek yapılan yaklaşık 20 milyon insanı kapsayan küresel bir araştırma, diyabetin kansere yakalanma riskini önemli ölçüde artırdığını ve kadınlar için riskin daha da yüksek olduğunu gösterdi.
 
George Küresel Sağlık Enstitüsü araştırmacıları, diyabetin (tip 1 ve tip 2) kadınlarda erkeklere göre  lösemi, mide, ağız ve böbrek kanserleri için daha yüksek riske yol açtığını, ancak bu riskin karaciğer kanseri için daha düşük olduğunu buldular.
 
Bu bulgular diyabetin kanser gelişiminde oynadığı rol hakkında daha fazla araştırma yapılması gerektiğinin altını çizmekle birlikte cinsiyete özel araştırmaların artan önemini de gösteriyor.
 

Önemli Bulgular

Çalışma sonucunda vurgulanan bazı önemli bulgular şu şekilde:
Diyabetli kadınların, diyabetsiz kadınlara göre kansere yakalanma olasılığı % 27 daha fazla. Erkekler için ise bu risk yüzde 19 daha yüksek.
Diyabet, hem erkekler hem de kadınlar için vücudun belirli kısımlarındaki kanserler için bir risk faktörüdür.
Genel olarak, diyabetli kadınlarda, diyabetli erkeklere göre, kanserin herhangi bir türünün gelişme riski yüzde altı daha fazladır.
Diyabetli kadınlar için böbrek kanseri (yüzde 11 daha yüksek), ağız kanseri (yüzde 13 daha yüksek), mide kanseri (yüzde 14 daha yüksek) ve lösemi (yüzde 15 daha yüksek) riski, diyabetli erkeklere kıyasla daha yüksek.
Karaciğer kanseri için bakıldığında ise durum daha farklı; diyabetli erkeklere kıyasla diyabetli kadınlar için risk yüzde 12 daha düşük.
Literatür talep et

Referanslar :

Ohkuma T, et al. Sex differences in the association between diabetes and cancer: a systematic review and meta-analysis of 121 cohorts including 20 million individuals and one million events. Diabetologia, 2018; DOI: 10.1007/s00125-018-4664-5

Diyaliz Sonrası Alzheimer Riski Yükseliyor

19 Kasım 2018

Demans ve onun en sık görülen türü olan Alzheimer hastalığı için en güçlü risk faktörleri, yaş (86 yaş üzeri olmak), siyah ırk, kadın cinsiyet ve bakımevi gibi kurumlarda yaşamaktır. Ayrıca, demans veya Alzheimer hastalığı tanısı konmuş olan daha yaşlı hemodiyaliz hastalarında ölüm riski 2 kat daha yüksektir.

Hemodiyaliz tedavisi gören yaşlı hastalar, hemodiyalize girerken bilişsel işlevlerde önemli bir düşüş yaşarlar, bu da onları demans gelişimi için yüksek risk altına sokar. 

Johns Hopkins’te görev yapmakta olan bir grup araştırmacı, bu birlikteliğin detaylarını netleştirmek adına 66 yaşından büyük 356.668 ABD’li hemodiyaliz hastası hakkında bulunan verileri analiz etti. Çalışmada elde edilen bulgulara göre yaşlı erişkinlerde hemodiyalize başlanmasından sonra daha yüksek bir demans oranı ortaya çıkmaktadır. Çalışma, diyaliz hastalarında demansın erken ölüm riski ile de ilişkili olduğunu da ortaya koyuyor.

Topluma Oranla Ciddi Risk Artışı Görülüyor

Hemodiyalize başladıktan sonra demans tanısı alma oranları kadınlarda birinci yıl %4,6 ve beşinci yıl %16 iken bu oran erkeklerde ilk yıl %3,7 ve beşinci yıl %13 gibi yüksek oranlarda karşımıza çıkıyor. Alzheimer için de maalesef bu durum pek farklı değil; birinci yıl kadınlarda %0,6 erkeklerde %0,4 iken, beşinci yılda bu oran kadınlarda %2.6 ve erkeklerde %2 seviyelerine çıkıyor.

Önceki araştırmalar, 65 yaşındaki yetişkinlerde 10 yıllık demans insidansının % 1-1,5 ve 75 yaşındaki yetişkinlerde % 7,4-7,6 olduğunu gösteriyor. Benzer bir analitik yaklaşım kullanarak, çalışma ekibi, hemodiyaliz sonrası demans tanısı için 10 yıllık riskin 66-70 yaş arası hastalar için % 19’a çıktığını ve bu oranın 76-80 yaşlarında % 28'e yükseldiğini tahmin ediyor.

Hemodiyaliz başlanan böbrek yetmezliği olan yaşlı hastalarda teşhis edilen demansın yüksek yüküne ışık tutmak isteyen araştırmacılar, tanı almamış demans vakaları için de çalışmanın önemini vurguluyor.

Literatür talep et

Referanslar :

McAdams-DeMarco MA, et al. Dementia, Alzheimer’s Disease, and Mortality after Hemodialysis Initiation. Clinical Journal of the American Society of Nephrology, 2018; CJN.10150917 DOI: 10.2215/CJN.10150917

Yaşlanmanın Etkilerinden Korunmak Mümkün Mü?

16 Kasım 2018

İyi yaşlanmanın sırrı nedir? Minnesota Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları bunu hücresel düzeyde yanıtladı.

Yaşlanma hücrelerimizde başlar ve bu yaşlanan hücreler, dokusal yaşlanmayı hızlandırarak doku işlev bozukluğuna ve ilgili sağlık etkilerine yol açabilir. Yakın zaman önce yayınlanan yeni bir araştırmada, hücresel yaşlanmanın etkisini tersine çevirebilen senolitik adı verilen küçük moleküller olduğu gösterildi.

Yaşlanmayı her zaman bir süreç değil, bir hastalık olarak düşündük. Peki ya sağlıklı bir yaşlanmayı teşvik etmek için hücresel düzeyde yaşlanmanın etkilerini değiştirebilseydik? Senolitikler ile işte tam olarak bu başarılmak isteniyor.

Araştırma, insan ve hayvan dokularına yaşlanan hücrelerin sokulmasının çevredeki hücrelerin sağlığını etkileyip etkilemeyeceğini göstermeyi amaçladı. Şaşırtıcı bir şekilde, nispeten az sayıda yaşlanan hücrenin transplantasyonu, daha önce sağlıklı olan hücrelerde hücresel yaşlanmanın yayılmasının yanı sıra, kalıcı fiziksel işlev bozukluğuna neden oldu.

Senolitiklerle Başarılı Sonuçlar Elde Edildi

Buna ek olarak, araştırmacılar, yüksek yağlı diyetin metabolik strese neden olarak yaşlanan hücrelerden köken alan fiziksel işlev bozukluğunu artırdığını keşfettiler.
Diğer taraftan, araştırmacılar, yaşlanmış hücreleri ortadan kaldırabilen senolitik ilaçlarla yapılan tedavinin fiziksel işlev bozukluğunu tersine çevirebileceğini ve yaşlı hayvan modellerinde kullanıldığında bile ömrü uzatabileceğini gösterdiler.

Araştırmacılar, modellerde senolitiklerin kullanımı sonrasında daha fazla aktivite, daha fazla dayanıklılık ve daha fazla güç gördüklerini ekliyorlar.

Bildirideki sonuçlar, hayvanlarda sağlık ve yaşam süresinin arttırılmasının yaşlanan hücrelerin hedeflenmesiyle mümkün olduğunu kanıtlar nitelikte. Araştırma ekibinin umudu, senolitiklerin yaşlı insanlardaki fiziksel disfonksiyonu azaltacağı ve bu insanların bağımsız fiziksel aktiviteleri yapabilir şekilde kalacakları yönünde. 

Araştırma, hem yaşlanmayla birlikte gelen fiziksel gerilemeyi kontrol altına almak için, aynı zamanda radyasyon veya kemoterapi ile tedavi edilen kanser hastalarının sağlıklarını geri kazanabilmeleri açısından umut verici olarak nitelendiriliyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Xu M, et al. Senolytics improve physical function and increase lifespan in old age. Nature Medicine, 2018; 24 (8): 1246 DOI: 10.1038/s41591-018-0092-9

Neden Bazı İnsanlarda Obeziteye İkincil Hastalıklar Gelişmez?

16 Kasım 2018

Dünya çapında 30 milyondan fazla Amerikalı dahil 422 milyon insan diyabet hastasıdır. Bunların yaklaşık yüzde doksanında tip 2 diyabet mevcuttur. Bu rahatsızlığı olan kişiler, vücudun kan şekerini enerjiye çevirmesine yardımcı olan, pankreas tarafından üretilen insülin hormonunu etkin bir şekilde kullanamaz.

İnsülin kullanımının sağlıklı yollarla yapılamaması insülin direnci olarak adlandırılmakla birlikte kontrol edilmediği takdirde kan şekeri seviyelerinin kontrolsüzce artmasına yol açar. Bu da hastalarda körlük, böbrek yetmezliği, kalp krizi, inme ve alt ekstremite amputasyonu gibi önemli sağlık sorunlarının riskini önemli ölçüde artırabilir. 

2015 yılı Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 1,6 milyon ölüm doğrudan diyabet kaynaklıdır. Yakın zamana kadar, bu tip diyabet yetişkinlerde görülse de şimdi çocuklarda giderek daha fazla oranda ortaya çıkıyor.

Obezite, diyabet riskini önemli ölçüde artırmasına rağmen, obez insanların yaklaşık yüzde 30'u insülin direnci göstermez ve tip 2 diyabet veya yağlı karaciğer hastalığı gibi diğer metabolik durumları geliştirmez. İnsülin duyarlılığı korunurken obeziteye yol açan mekanizma tam olarak anlaşılamamış olsa da, bazı bilim adamları bu durumun vücudun subkütanöz yağ dokusunu genişletme kabiliyeti ile ilişkili olduğunu düşünüyor.

Subkutan yağ, farelerde ve insanlarda tüm yağ dokusunun % 80'ini temsil eder ve kalça, kol ve bacaklarda saklanır. Besinlerle enerji alımı, subkutan yağda kalori depolayabilme yeteneğini aştığında, vücut yağ moleküllerini karaciğer, pankreas ve kas gibi organlarda depolar. Diyabet geliştiren kişiler daha fazla karın (göbek) yağına sahiptir. Araştırma ekibine göre obezitede subkutan yağ depolarını genişletmenin yolları bulunabilirse ‘’yağ molekülleri’’ metabolik sorunlara neden olabilen karın veya karaciğer gibi yerlerde depolanmaz.

Obeziteye Rağmen İnsülin Duyarlılığı Devam Etti

Bu projeye altı yıl önce başladıklarında, ekibin hedefi yağ metabolizmasını daha iyi anlamak ve insanların kilo vermesine yardımcı olmak için potansiyel yolları tanımlamaktı. Araştırmaları sırasında miR-30a denilen yağ metabolizması için önemli olan yolları uyarabilen bir mikroRNA buldular. Öncelikle, miR-30a'yı bulundurmanın kilo kaybına yol açacağını düşündüler, fakat farklı bir şey gözlemlediler. MiR-30a'nın zayıflık ile korelasyon göstermediğini, bunun yerine, fare modelindeki deneklerin aslında insülin duyarlılığını sürdürdüğü bir obezite şekline sahip olduklarını gördüler.

Araştırma ekibi çalışmanın sonunda hem obez farelerde hem de obez insanlarda yağ dokusunda miR-30a’nın insülin direnci ile ilişkili olduğunu keşfettiler. İlginç bir şekilde, obez farelerin deri altı yağ dokusunda aşırı eksprese olan miR-30a, vücut ağırlığını değiştirmeden karaciğerdeki azalmış insülin duyarlılığı, yüksek kan lipid seviyeleri ve yüksek yağ birikimini önemli ölçüde iyileştirmiş. Ayrıca, miR-30a ekspresyonunun subkutan yağ dokusunda inflamasyonu azalttığını keşfettiler.

Bu çalışma miR-30a’nın, interferon gama gibi aracılardan türetilen enflamasyonu hafifleterek yağ hücrelerini koruduğunu ve obez farelerde gelişmiş insülin duyarlılığına yol açtığını kanıtlar nitelikte.
Son 10 yıl içinde anlaşıldığı üzere obezitenin diyabet anlamına gelmediğini söyleyen araştırmacılar cilt altı yağ dokusuna ve metabolik etkilerine yoğunlaşılması gerektiğini öneriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Koh EH, et al. miR-30a Remodels Subcutaneous Adipose Tissue Inflammation to Improve Insulin Sensitivity in Obesity. Diabetes, 2018; db171378 DOI: 10.2337/db17-1378

Göz Hastalıkları ile Alzheimer Hastalığı İlişkili Mi?

15 Kasım 2018

Araştırmacılar, dünya çapında 46 milyondan fazla yaşlı yetişkinin demanstan etkilendiğini ve 2050 yılında 131,5 milyon vaka beklendiğini söylüyorlar. Alzheimer hastalığı (AD) en sık görülen demanstır ve risk faktörlerini ortaya çıkarmak erken tanı ve önleyici tedbirler için oldukça önemlidir.

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kaiser Permanente Washington Sağlık Enstitüsü ve UW Hemşirelik Yüksek Okulu'ndan araştırmacılar, belli oftalmik durumları olan kişilerde daha fazla AD tanısı olduğunu fark ettiler. AD riskinin artmasıyla ilişkili oftalmik hastalıkların tanımlanmasının, AD riski taşıyanların daha iyi taranmasını ve anlaşılmasını sağlayabileceğini düşünen araştırmacılar bir çalışma yapmaya karar verdiler.

Araştırmacılar çalışmalarını, ICD-9'a göre glokom, yaş ilişkili maküla dejenerasyonu (AMD) ve diyabetik retinopati (DR) tanıları alan, “Adult Changes in Thought” çalışmasındaki 3.877 katılımcıyla gerçekleştirdiler. Yeni (5 yıl içinde) ve yerleşik (> 5 yıl) tanılar için olası AD gelişimi açısından düzeltilmiş risk oranını değerlendirdiler.

Alzheimer İçin Risk Faktörleri

Çalışmaya katılanların tümü 65 yaş ve üstüydü ve kayıt sırasında Alzheimer hastalığı tanıları yoktu. Beş yıllık çalışmada, Alzheimer hastalığı vakaları bir demans uzmanları komitesi tarafından teşhis edildi. 
Araştırmacılar, 31,142 kişi-yılı boyunca 792 AD vakasının meydana geldiğini gördüler. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu, diyabetik retinopati veya glokomu olan hastalar, bu göz rahatsızlıkları olmayan benzer insanlarla karşılaştırıldığında, bu hastalarda Alzheimer Hastalığı gelişme riskinin % 40 ila % 50 daha fazla olduğu görüldü. Katarakt tanısı Alzheimer hastalığı için risk faktörü değildi. Yeni ve yerleşik risk oranları glokom için sırasıyla 1,46 ve 0,87, AMD için 1,20 ve1,50, DR için 1,50 ve 1,50 idi. 

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların hekimlere, AD için daha yüksek risk altındakileri tespit etmek için yeni bir yol sunduğunu belirttiler.  Sonuçların, bu göz rahatsızlığı olan insanların Alzheimer hastası olacağı anlamına gelmediğini, bu göz rahatsızlıkları olan kişiler için demans geliştirme risklerinin daha iyi bilmesi ve bu göz rahatsızlığı olan hastaları ilk basamak doktorlarının olası demans veya hafıza kaybı açısından kontrol etmede daha dikkatli olmalarının önemini vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Cecilia S. Lee, Eric B. Larson, Laura E. Gibbons, Aaron Y. Lee, Susan M. McCurry, James D. Bowen, Wayne C. McCormick, Paul K. Crane. Associations between recent and established ophthalmic conditions and risk of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018.

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

Akciğerlerde Yeni Bir Hücre Tipi Keşfedildi

14 Kasım 2018

1980'lerin sonlarında tanımlanan CFTR (kistik fibrozis transmembran regülatör) geni, hücre zarları boyunca klorür iyonları taşıyan bir proteini kodlar. CFTR'deki mutasyonlar, akciğer, pankreas ve diğer organlarda kalın mukus birikimine yol açabilir, bu da sık solunum yolu enfeksiyonlarına ve kistik fibrozisi karakterize eden diğer semptomlara yol açar. Bu mutasyonlar, dünya çapında 70.000'den fazla kişiyi etkileyen bir multiorgan hastalığı olan kistik fibrozise neden olan mutasyonlardır. Bilim adamları uzun zaman önce, CFTR'nin, yaygın bir havayolu hücre tipi olan silli hücrelerde düşük seviyelerde eksprese edildiğini kabul etmişlerdir.

CFTR ile ilgili on yıllardır süren çalışmalara ve kistik fibrozis (KF) hastalığının tedavisindeki ilerlemelere rağmen, bu alanda hala tam bir kür sağlanamamıştır. Yeni bulgular, CFTR aktivitesinin kistik fibrozise karşı gelecekteki tedavi stratejileri için ümit vaat eden hedefler olarak hizmet eden daha önceden bilinmeyen küçük bir hücre popülasyonunda yoğunlaştığını göstermektedir.

Harvard Tıp Okulu ve Novartis Biyomedikal Araştırma Enstitüsü (NIBR) bilim adamları tarafından yönetilen bir çalışma ile Massachusetts Genel Hastanesi'nde bulunan Harvard Tıp Okulu araştırmacıları, MIT Broad Enstitüsü ve Harvard’lı bilim insanları tarafından yönetilen başka bir çalışmada, insan hava yolunda yeni ve nadir bir hücre türü keşfedildi. Araştırmacılar hücreleri, tatlı su balıkları ve kurbağa derisinin solungaçlarında bulunan ve hücre dengesini düzenleyen bir hücre türü olan iyonositlerle benzerlik gösterdikleri için "dengesiz iyonositler" olarak adlandırdılar.

Gen Tedavisi için Bir Umut

Yeni çalışmalar, CFTR ekspresyonunun çoğunun, solunum yolu hücrelerinin sadece yüzde 1'ini oluşturan pulmoner iyonositlerde oluştuğunu göstermektedir. CFTR'nin aktivitesinin, sadece ekspresyonu değil, dokudaki pulmoner iyonosit sayısı ile ilişkili olduğu gösterildi.

Çalışmalar ayrıca, akciğer biyolojisi ve hastalığının mevcut anlayışını genişleten diğer yeni, nadir ve kötü anlaşılmış hücre tiplerinin özelliklerini ortaya çıkardı. Tek hücreli dizileme teknolojisini kullanılarak, insan ve fare solunum yollarından izole edilen on binlerce hücrede gen ekspresyonu analiz edildi. Gen ekspresyonu paternlerini ve daha önce tarif edilen hücreleri referans olarak kullanan araştırmacılar, farklı hücre tipleri ve durumları, bunların miktarı ve dağılımı hakkında kapsamlı kataloglar oluşturdular. Analizler ile hem bilinen hem de önceden tanımlanmamış hücre tiplerinin genetik kimliklerini haritaladılar. Pulmoner iyonositler olarak adlandırdıkları bir yeni hücre tipi, diğer hücrelerden daha yüksek seviyede CFTR eksprese ettikleri için özellikle dikkat çekiciydi. Farelerde pulmoner iyonositlerde kritik bir moleküler süreci bozduğunda, özellikle yoğun mukus oluşumu olmak üzere, kistik fibrozis ile ilişkili temel özelliklerin başlangıcını gözlemlediler. 

Araştırmacılar, bu hücrelerin tanımlanmasının, CFTR mutasyonlarını düzeltmek için gen tedavisi kullanmaya çalışan ekiplere yardımcı olabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Lindsey W et al. A single-cell atlas of the airway epithelium reveals the CFTR-rich pulmonary ionocyte. Nature, 2018


Daniel T. Montoro et al. A revised airway epithelial hierarchy includes CFTR-expressing ionocytes. Nature, 2018

 

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

Pediatrik Yoğun Bakım Ünitesinde Empatinin Rolü İncelendi

13 Kasım 2018

Pediatrik yoğun bakım ünitesi (YBÜ) tedavi görüşmeleri genellikle, kritik düzeyde hasta olan çocuklarla ilgili yüksek riskli kararları içerir. Her YBÜ’de, doktorlar günlük olarak hasta aile üyeleriyle çok sayıda tedavi görüşmesi düzenler. Kritik hastalara yönelik beklenmedik değişikliklerden tedavi planlarına, yaşam desteğini sonlandırmayı düşünmeye kadar her şeyi kapsayan bu görüşmeler son derece duygusal olma eğilimindedir.

Bazı araştırmalar, hastalar veya aileler, hekimlerin duygularını anladığını veya paylaştıklarını düşündüklerinde, hastaların daha iyi sonuçlar elde edebildiğini göstermiştir. Doktorlarının gerçekten kendileriyle empati kurduklarını düşündüklerinde, ailelerin en iyi tedaviyi sağlamak için çok önemli olan bilgileri paylaşma olasılıkları da daha yüksek bulunmuştur. Bu duruma rağmen aileler sıklıkla doktorlardaki empati eksikliğini bildirmektedir.

Çocuk yoğun bakım ünitesi tedavi görüşmelerinde hekim empatik açıklamalarının özelliklerini değerlendiren yeni bir çalışma yapıldı. Bu tek merkezli, kesitsel, nitel fenomenoloji çalışmasında, üçüncü basamak tıp merkezinden 3 Ocak 2013'ten 5 Ocak 2017'ye kadar ses kayıtlı tedavi görüşmelerinin 68 transkripti analiz edildi. 30 hekim ve 179 aile üyesi tedavi görüşmelerine katıldı. Çalışmadaki verilerin analizi 5 Haziran 2017'den 12 Ekim 2017'ye kadar tamamlandı.

Hekimlerin empatik açıklamalarını ve ailelerin bu açıklamalara verdiği yanıtları kodlamak için nitel bir tematik analiz yapıldı. Empatik açıklamalar, NURSE sistemi (isimlendirme, anlama, saygı, destekleme, keşfetme) kullanılarak sınıflandırıldı ve örtülü olmayan  (aileye cevap vermesi için zaman tanıyan bir duraklama ve sonrasında açıklama) ya da örtülü  (tıbbi konuşmada empatik açıklama ya da kapalı uçlu bir açıklama ile sonlanan) olarak kodlandı. Aile cevapları; iş birliği (duygusal), bilişsel (tıbbi konuşma) veya hiçbiri olmak üzere 3 temaya ayrıldı. Hekimlerin empati ile yanıt vermeleri için kaçırılan fırsatlar belirlendi.

Açık ve Empatik İletişimin Önemi

Katılımcı doktorların 13'ü (% 43) erkekti, 24'ü (% 80) beyazdı, 24'ü (% 80) 5 yıldan fazla kıdemliydi. Hekimlerin 10'u (% 33'ü) yoğun bakım tedavilerinde uzmanlaşmışken 7'si (% 23) hematoloji / onkoloji uzmanıydı. 68 tedavi görüşmesinde, hekimler ailelerin duygusal isteklerini % 74 oranında tanıyarak 364 empatik açıklama yaptılar. Bu açıklamalardan 224'ü (% 61,5) örtülü olmayan ve 140’ı (% 38,5) örtülü açıklamalardı. Örtülü açıklamaları genellikle tıbbi konuşmalar (133) takip ediyordu. Örtülü olmayan empatik açıklamalar, zamanın %71,4'ünün aileden gelen ittifak yanıtları ile ilişkiliydi. Bu oran örtülü açıklamalarda %12,1’di. Hekimler tüm aile duygularına sadece 5 görüşmede (% 7) katıldı. Doktorlar, görüşme sürelerinin % 26'sında ailenin duygularına hitap etme fırsatını kaçırdılar. 

Araştırmacılar, doktorlar örtülü olmayan empatik açıklamalar kullanarak yanıt verdiklerinde ve aile üyelerinin cevap verebilmeleri için zaman tanıdıklarında, ailenin korkuları, değerleri ve motivasyonları hakkında önemli bilgiler edinme olasılıklarının daha yüksek olduğunu gördüklerini belirtiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Tessie W. October, Zoelle B. Dizon, Robert M. Arnold, Abby R. Rosenberg. Characteristics of Physician Empathetic Statements During Pediatric Intensive Care Conferences With Familym Members. JAMA Network Open, 2018; 1 (3): e180351.

Anne Dokunuşu Beyin Gelişimini Destekliyor

09 Kasım 2018

Gelişmekte olan bir beyin, gelişiminin çevresel düzenlenmesine izin verecek şekilde yoğun yeniden yapılanma ve yüksek nöronal plastisite gösterir. Erken yaşlarda, anne bakımı bu gelişen ortamın temel faktörüdür ve bu bakımdaki kusurlar adaptif beyin gelişimini bozabilir ve nöropsikiyatrik bozukluklara yatkınlığa neden olabilir. Bununla birlikte, bu maternal etkileşimlerin, patolojiye giden yolu başlatmak için yavruların beyin aktivitesini nasıl etkilediğine dair mekanizmalar iyi anlaşılmamıştır. 

Beyin gelişimi ve duygusal düzenlemede çoklu nörotransmitter sistemlerin dahil olduğunu biliyoruz. Bu sistemlerden biri de önemli bir nöromodülatör olan serotonerjik sistemdir. Fare yavrularının anne ile etkileşimi sırasında beyin aktivitesini kablosuz olarak kaydeden ABD’li bir araştırma ekibi anne gelişimi ve nörotransmitter serotonin arasındaki doğrudan bağlantıyı incelediler.
Bu yöntemle elektrofizyolojik kayıtları kullanarak anne mevcudiyetine anında nöral yanıtın önemini test ettiler. Bu yöntem, yavruların anneleriyle etkileşimleri sırasında nöral aktivitenin kaydedilmesini sağlayan yeni bir yaklaşım. 

Anne Teması ve Serotonin

Araştırmacılar, annenin yuvadaki varlığının, sıçan yavrularının anterior singulat korteks (ACC) aktivitesini, düşük frekanslı bantlarda lokal alan potansiyelini (LFP) arttırarak modüle ettiğini buldular. Serotonerjik reseptörleri bloke ederek, bu artışın 5-HT2 reseptörleri (5-HT2R'ler) aracılığı ile gerçekleştiğini gösterdiler. Son olarak, seçici bir serotonin geri alım inhibitörü kullanılarak serotonerjik iletimi arttırılan izole yavrularda, anne yuvadayken gözlenene benzer bir modelde düşük frekanslı bantlarda LFP gücünün oluştuğunu gösterdiler. 

Elde edilmiş olan sonuçlar, yavrulardaki anne mevcudiyetine bağlı kortikal aktivite değişiklikerine aracılık etmede serotonerjik sistemin önemli bir katkısını ortaya koymaktadır. Yani bir annenin varlığı, serotonin sistemini modüle ederek çocuğunun gelişmekte olan beyni üzerinde kısa ve uzun süreli etkilere sahip olabilir.

Bu sonuçlar, anne teması ve serotonin sisteminin, gelişmekte olan beyinde nöronal aktivitenin önemli düzenleyicileri olduğunu gösteriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Courtiol E, et al. Maternal Regulation of Pups' Cortical Activity: role of Serotonergic Signaling. eneuro, 2018; ENEURO.0093-18.2018 DOI: 10.1523/ENEURO.0093-18.2018

MRSA Tespitinde Yeşil Altın ile Hızlı Sonuç Veren Bir Yöntem Geliştirildi

09 Kasım 2018

Metisiline dirençli staphylococcus aureus (MRSA) ABD'de her yıl 11.000'den fazla ölüme neden olan bir bakteri türüdür. Geleneksel teşhis yöntemleri ile bu bakterinin varlığını tespit edebilmek genellikle günler sürebilecek karmaşık ekipman ve laboratuar çalışması gerektirir. Ancak Minnesota Üniversitesi'nden araştırmacılar taşınabilir luminometre kullanarak bu zararlı ve antibiyotiğe dirençli bakterileri bir saat içinde taramak ve tanımlamak için bir yöntem geliştirdiler. Gıda endüstrisinde kullanılacak olan yöntem ileride sağlık hizmetlerinde de kullanılabilir.

Gıda endüstrisinde mikrobiyal ajanların tespiti için en önemli engeller; maliyet ve zararlı bakterileri makul bir zamanda tespit edememektir. Bu sebeple araştırmacılar yıllardır kapsamlı bir eğitime ihtiyaç duymadan kullanılabilecek olan ucuz ve hızlı bir yöntem geliştirmeye çalışıyorlardı.

Mikroorganizmaları taramak için üçgen nanoplat şeklindeki yeşil altın, bir indirgeyici madde ve luminol ile birleştirildi. Bu, 10 dakika boyunca stabil olan güçlü bir kemoluminesan reaksiyona neden oldu. Araştırmacılar, MRSA ve diğer mikroorganizmaları ortama eklediklerinde, altın nanoplatların tüketilerek, kemoluminesan yoğunluğunun mikrop konsantrasyonuna orantılı olarak azalmasına neden olduğunu gördüler. Bu tepkime, mikroorganizmaların varlığını gösterdi.

MRSA’ya Spesifik Test

İki saatten kısa sürede hızlı mikrobiyal tespit sadece gıda zehirlenmesinin önlenmesi için değil, aynı zamanda antibiyotik reçete edilmeden önce doktorların bilinçli kararlar vermesine yardımcı olarak antimikrobiyal dirençle savaşmak için de hayati önem taşıyor. Bu teknolojiyi gıda gibi daha karmaşık örneklere uygulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var, ancak ekip bu alanda ilerlemenin devam edeceğinden umutlu.

Araştırmacılar ayrıca MRSA'yı spesifik olarak tanımlamak için mikrobiyal makromoleküler kalkan adı verilen yeni bir konsept geliştirdiler. Ortama eklenen MRSA'ya özgü bir polimer MRSA bakterilerinin altın nanoplatları tüketmesini engelleyerek kemolüminesansı artırmaktadır. Bu artmış kemolüminesan yoğunluğu, MRSA varlığını gösterir.

Yöntem gerçek dünya uygulamalarında kullanılmadan önce daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır, ancak araştırmacılar bu süreci sanayinin kullanımı için daha hızlı ve daha kolay hale getirmeye istekli görünmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ngoc Bui MP, et al. Microbial Detection: Gold Nanoplate-Enhanced Chemiluminescence and Macromolecular Shielding for Rapid Microbial Diagnostics (Adv. Healthcare Mater. 13/2018). Advanced Healthcare Materials, 2018; 7 (13): 1870052 DOI: 10.1002/adhm.201870052

Yapay Akciğer Üretip, Nakletmek Mümkün Mü?

08 Kasım 2018

Hücre dışı akciğer iskelelerinde üretilen tüm biyomühendislik ürünü akciğerlerin (BEL) küçük hayvan modellerine nakli yapılmış, ancak bu akciğerlerdeki intravasküler koagülasyon ve pulmoner ödeme yol açan endotelyal bariyer fonksiyonundaki bozukluklar nedeniyle nakiller başarısız olmuştur. Doku sağ kalımını destekleyecek ve fizyolojik basınçları sızıntıya dayanacak şekilde kusursuz mikrovasküler yapıların üretilememesi doku mühendisliği alanında karşılaşılan temel bir sorundur. Mikrovasküler yapı, BEL üretimi için kritik bir öneme sahiptir, bu da uygun bir gaz değişimini sağlamak için, dolaşım ve solunum sistemlerinde doku sağlığını ve koordinasyonunu desteklemek için sistemik dolaşım gerektirir. Şu ana kadar hiçbir yöntem nakilden sonra BEL'lerin uzun dönem sağ kalımını mümkün kılamamıştır.

Akciğere gazın pasif difüzyonunu inceleyen bir çalışma, pulmoner arterin ligasyonu gibi bir vasküler destek olmadan geçen süre boyunca, vaskülarize olmayan akciğerlerin yaşayabileceğini düşündürmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar nakilden sonra BEL büyümesini ve sağ kalımı desteklemek için bağışıklığı baskılanmamış domuzlarda bronşiyal sistemik dolaşımı geliştirmeye odaklandı. Bir havayolu anastomozu olan ancak bir vasküler (pulmoner) anastomozu olmayan BEL transplantasyonunun fizibilitesini belirlemek için bir pilot çalışma gerçekleştirildi. Araştırmacılar, doku sağ kalımını desteklemek için kollateral sistemik dolaşımın gelişimine odaklandılar.

Ekilen Bakteri Florası

BELler, 6 domuz için bir sol akciğer pnömonektomisinden izole edilen otolog hücreler kullanılarak oluşturuldu. 30 günlük biyoreaktör kültürü sırasında, büyüme faktörü yüklü mikropartiküller kullanılarak sistemik damar gelişimini kolaylaştırıldı. Nakilden 10 saat, 2 hafta, 1 ay ve 2 ay sonra alıcı hayvanlarda sağkalım, otogreft (BEL) vasküler ve parankimal doku gelişimi, greft reddi ve mikrobiyom yeniden yapılandırılması değerlendirildi. BEL, nakilden 2 hafta sonra vaskülarize oldu ve tüm hayvanlarda alveolar doku oluşumu gözlendi (n = 4). Transplantasyon reddi belirtisi yoktu. BEL, nakilden sonra gelişmeye devam etti ve hücre proliferasyonunu veya akciğer ve vasküler doku gelişimini hızlandırmak için eksojen büyüme faktörlerinin eklenmesini gerektirmedi. Çalışmada ayrıca nakil sırasında steril olan BEL’lere akciğerin doğal bakteriyel florası ekildi ve bakterilerin kolonize olması sağlandı.

Araştırmacılar uyguladıkları bu yaklaşımın, BEL transkriptomunun incelemesine, transplantasyon sonrası BEL doku gelişimini değerlendirmeye, BEL immün yanıtını incelemeye, akut ve kronik reddi değerlendirmeye ve BEL içinde mikrobiyomun yeniden oluşumunu incelemeye olanak sağladığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nichols et al. Production and transplantation of bioengineered lung into a large-animal model, Sci. Transl. Med. 10, eaao3926 (2018).

Glokom Otoimmün Bir Hastalık Olabilir Mi?

07 Kasım 2018

Dünya çapında yaklaşık 70 milyon insanı etkileyen bir hastalık olan glokom, yüksek prevalansına rağmen gizemini korumaktadır. Retina ve optik sinirlere zarar veren ve körlüğe neden olabilen hastalığın kökenleri hakkında çok az şey bilinmektedir.

Glokomun genellikle hastalığın ilk aşamalarında sessiz seyretmesinden dolayı hastalar retinal ganglion hücrelerinin yarısını kaybedinceye kadar hastalığı olduğunu fark edemeyebiliyorlar. Tedavide ise çoğunlukla göz içi basıncını azaltmaya odaklanılıyor. Bununla birlikte, birçok hastada, göz içi basıncı normale döndükten sonra bile hastalık kötüleşebiliyor. 

Bu durum, araştırma ekibini, basınç değişikliğini bir şeyin tetiklemesi gerektiği düşüncesine götürmüş ve ilk olarak, bu tetikleyicinin bağışıklık yanıtı olması gerektiği kanısına varmışlar.
Bu hipotezi test etmek için, farelerin retinalarındaki bağışıklık hücrelerini araştıran ekip, T hücrelerinin retina dokusunda bulunduğunu gördü. Bu alışılmadık bir durum çünkü sağlıklı kişilerde T hücrelerinin gözün iltihaplanmasını önlemek için kan-retina bariyeri adı verilen sıkı bir hücre tabakası ile retinaya girmesi engellenir. Araştırmacılar, göz içi basıncı yükseldiğinde, T hücrelerinin bir şekilde bu bariyeri aşıp, retinaya girebildiklerini keşfettiler.

T Hücresi Olmayınca Hastalık Gelişmedi

Araştırma ekibi daha sonra, bu T hücrelerinin glokomda hangi rolü oynayabileceğini araştırmak için bir immünolog olan Jianzhu Chen'e danıştı. T hücrelerinden yoksun farelerde yüksek göz içi basıncı oluşturdular. Bu basınç retinada sadece küçük miktarda hasara neden olurken, göz basıncı normale döndükten sonra, hastalığın daha fazla ilerlemediğini keşfettiler.

Daha ileri çalışmalarda glokom ile ilişkili T hücrelerinin, hücrelerin strese veya yaralanmaya tepki vermesine yardımcı olan ısı şoku proteinleri olarak adlandırılan proteinleri hedef aldığını gördüler. Normalde T hücrelerinin konakçı tarafından üretilen proteinleri hedeflememesi gerekir ancak farklı türlerden gelen ısı şoku proteinleri çok benzerdir ve ortaya çıkan T hücreleri fare ve insan ısı şoku proteinleri ile çapraz reaksiyona girebilir. Bu nedenle araştırmacılar bu T hücrelerinin daha önce bakteriyel ısı şoku proteinlerine maruz kaldıklarından şüphelendiler. Araştırmacılar, mikropsuz farelerde glokom indüklemeye çalıştığında, farelerin hastalığı geliştirmediğini buldular.

Ekip daha sonra glokomlu insan hastalara yöneldi ve bu hastaların ısı şoku proteinlerine özgü T hücre seviyelerinin normal popülasyona göre beş kat yüksek olduğunu ve aynı fenomenin insanlarda da hastalığa katkıda bulunabileceğini gösterdi. 

Araştırmacıların çalışmaları şu ana kadar etkinin belirli bir bakteri türüne özgü olmadığını gösteriyor; daha ziyade, bir bakteri kombinasyonuna maruz kalmak, ısı şoku proteinlerini hedefleyen T hücreleri oluşturabilir.

Sonuç olarak MIT ve Massachusetts Eye and Ear tarafından yapılan çalışma, glokomun aslında bir otoimmün bozukluk olabileceğini söylüyor. Araştırmacılar, bu otoimmün aktiviteyi engelleyerek glokom için yeni tedavilerin geliştirilebileceğini öne sürüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen H, et al. Commensal microflora-induced T cell responses mediate progressive neurodegeneration in glaucoma. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05681-9

Beta Talasemi Tedavisinde Gen Düzenleme Teknolojisi

06 Kasım 2018

Carnegie Mellon Üniversitesi ve Yale Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ilk kez bir fare modelinde genetik durumu başarılı bir şekilde tedavi etmek için bir gen düzenleme tekniğini kullandılar. Nature Communications'da yayınlanan bulgular, fetal gelişim sırasında genetik rahatsızlıkların tedavisine yönelik araştırmalar için umut verici yeni bir yol sunmaktadır. Her yıl ciddi genetik bozukluklar ya da doğum kusurlarıyla 8 milyon çocuk doğar. Amniyosentez kullanılarak hamilelik sırasında genetik bozukluklar sıklıkla saptanabilir, ancak doğumdan önce bu genetik koşulları düzeltmek için halen bir tedavi seçeneği yoktur.

Embriyonik gelişimin erken döneminde, hızlı bir şekilde bölünen çok sayıda kök hücre mevcuttur. Eğer genetik bir mutasyonu erken dönemde düzeltebilirsek, mutasyonun fetal gelişim üzerindeki etkisini iyileştirebilir, ve gelecekte ortaya çıkması olası hastalıkların önüne geçebiliriz. Bu çalışmada, araştırmacılar daha önce yetişkin farede hemoglobinin azalmış üretimi ile sonuçlanan bir genetik kan bozukluğu olan beta talasemi tedavisi için kullandıkları bir peptit nükleik asit bazlı gen düzenleme tekniği kullandılar. Peptit nükleik asitleri, sentetik bir protein omurgasını DNA ve RNA'da bulunan nükleobazlarla birleştiren sentetik moleküllerdir. Bu çalışmada kullanılan PNA'lar, PNA biliminin önde gelen merkezi olan Carnegie Mellon Nükleik Asit Bilim ve Teknolojisi Merkezi'nde (CNAST) oluşturuldu. FDA onaylı bir nanopartikül kullanarak, verici DNA ile eşleştirilmiş PNA moleküllerini bir genetik mutasyon alanına gönderir. PNA-DNA kompleksi belirlenen bir mutasyonu tanımladığında, PNA molekülü DNA'ya bağlanır ve iki şeridini açar. Verici DNA, hatalı DNA ile bağlanır ve hücrenin DNA onarım yollarını harekete geçirerek hatayı düzeltmesini sağlar.

Beta Talasemi Semptomlarında Dramatik Düzelme

Mevcut çalışmada, araştırmacılar, fetüslerde beta talasemiye neden olan beta-globin geninde bir mutasyon taşıyan hamile farelerin amniyotik sıvısına PNA kompleksini enjekte etmek için amniyosentez benzeri bir teknik kullandılar. Gebelik sırasında PNA'nın sadece bir enjeksiyonu ile, araştırmacılar mutasyonların yüzde 6'sını düzeltebildiler. Bu yüzde 6'lık düzeltme, farelerin beta talasemi semptomlarında dramatik düzelmelere neden olmak için yeterliydi. UTR sırasında PNA kullanılarak tedavi edilen fareler, normal aralıkta olan hemoglobin seviyelerine, daha az dalak büyümesine ve daha uzun hayatta kalma oranlarına sahip oldular. Araştırmacılar, tekniklerinin, gebelik döneminde birden çok kez uygulanırsa, daha yüksek başarı oranlarına ulaşabileceğini düşünüyor. Ayrıca tekniklerinin başka koşullara uygulanıp uygulanmayacağını da araştırmayı umuyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ricciardi AS, et al. In utero nanoparticle delivery for site-specific genome editing. Nature Communicationsvolume 9, Article number: 2481 (2018)

Spinal Musküler Atrofi`de SMN1 Mutasyonları İncelendi

05 Kasım 2018

Spinal musküler atrofi (SMA), motor nöron 1 genindeki (SMN1) mutasyonların neden olduğu bir nöromüsküler bozukluktur. SMN1'deki missense mutasyonlarının moleküler patolojisi şu ana kadar kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Bu nedenle Hindistan merkezli bir araştırma ekibi, tüm olası arama terimlerini kullanarak SMN1 proteinindeki tüm missense mutasyonlarını üç veritabanından (PubMed, PMC ve Google Scholar) topladılar. Tüm missense mutasyonları siliko patojenisite, konservasyon ve stabilite analiz araçlarına tabi tutuldu. Bu araçların özgüllüğünü ve duyarlılığını onaylamak için araştırma ekibi istatistiksel analizi bir QC ölçümü olarak kullandılar. PolyPhen-2, en yüksek özgüllüğü ve doğruluğu gösterdi. PolyPhen-1 en yüksek duyarlılığı gösterdi; Genel olarak, PolyPhen2 diğer siliko aletlerine kıyasla daha iyi ölçümler gösterdi.

Tüm Mutasyonlar İncelendi

Üç mutasyon (D44V, Y272C ve Y277C) en patojenik ve destabilize edici mutasyonlar olarak tanımlandı. Ayrıca, doğal ve mutant amino asitlerin fizyokimyasal özelliklerini ve H-bağlarının ve aromatik istifin sistein üzerine tirozin ikamesine karşı kaybını gözlemlediler ve bu da aromatik halkaların kaybına yol açarak protein stabilitesini azaltabilmekteydi. Üç mutasyon ayrıca yapısal değişiklikleri anlamak için GROMACS kullanılarak Moleküler Dinamik Simülasyon (MDS) analizine tabi tutuldu. Y272C ve Y277C mutantları, D44V mutantına kıyasla doğal proteinden maksimum sapma paterni sergilemiştir. Diğer MDS analizi, moleküller arası hidrojen bağı analizi ve fizyokimyasal analizde gözlemlenen hidrojen bağlarının kaybına bağlı olarak ortaya çıkmış olan stabilite değişimlerini tahmin etmiştir. D44V mutasyonuna kıyasla Y272C ve Y277C mutantlarında fonksiyon ve yapısal etki kaybı ciddi bulunmuştur.

Siliko tahminleri, fizyokimyasal analiz ve MDS'den elde edilen sonuçlara baktığımızda, üç mutantta da stabilite kaybı olduğu gözlemlendi. Bu kombinatoryal yaklaşım, yanlış anlam mutasyonlarından kaynaklanan spinal musküler distrofi için varyant yorumlama ve ilaç tasarımı için bir platform olarak hizmet edebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Sneha P, et al. Impact of missense mutations in survival motor neuron protein (SMN1) leading to Spinal Muscular Atrophy (SMA): A computational approach. Metab Brain Dis. 2018 Jul 13. doi: 10.1007/s11011-018-0285-4. [Epub ahead of print]

Omega 3 Desteği Gerçekten Kalp Sağlığını Koruyor mu?

02 Kasım 2018

Yapılan yeni çalışma, omega 3 preparatlarının kalp hastalığı, inme veya ölümle karşılaşma riski üzerinde çok az etkisi olduğunu veya hiç etkisi olmadığını gösteriyor. Omega 3, bir tür yağ asididir. Yediğimiz gıdalarda bulunan omega 3 yağları sağlık için gereklidir ve küçük miktarlarda alındığında sağlık için faydalıdır. Omega 3 yağ asitlerinin başlıca tiplerini; alfaolinolenik asit (ALA), eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosahekzaenoik asit (DHA) olarak sıralayabiliriz. ALA, normal olarak, fındık, ceviz ve kolza tohumu gibi bitkisel besinlerden elde edilen yağlarda bulunur. Genel olarak uzun zincirli omega 3 yağları olarak adlandırılan EPA ve DHA ise doğal olarak morina balığı ve somon gibi yağlı balıklarda bulunur.

Günümüzde genel olarak kalp hastalığına karşı koruyucu olduğuna dair yaygın bir inanış oluşmasının ardından omega 3 yağlarının kullanımını artmaktadır. Kan basıncını düşürmek veya kolesterolü azaltmak da dahil olmak üzere kalp hastalığını önlemede birden fazla önemli mekanizma rol alsa da, omega 3 yağları tezgahlarda ön raflarda yer alıyor.

Büyük Kapsamlı Bir Çalışma

Cochrane Kütüphanesi'nde yayınlanan verilerin sistematik derlemesi, 112.059 kişinin katıldığı 79 randomize çalışmanın sonuçlarını bir araya getirdi. Bu çalışmalarda, kalp ve dolaşım hastalıklarına olağan veya daha düşük omega 3'e kıyasla ek omega 3 yağının tüketilmesinin etkileri değerlendirildi. Bu 79 çalışmanın 25’i oldukça iyi tasarlanmış ve uygulanmış ve güvenilirliği yüksek olan çalışmalardan oluşuyor. Araştırmaya; Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Asya'dan sağlıklı ve mevcut hastalıkları olan kadın ve erkekler katılmış. Bu kişiler omega 3 yağlarını arttırmak ya da en az bir yıl boyunca olağan yağ alımını sürdürmek üzere rastgele seçilmiş. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok çalışma omega 3 haplarının etkisini araştırmış ancak belirgin bir etkisi ile karşılaşılmamış olup, sadece birkaç çalışmada balığı bütün olarak tüketmek anlamlı olarak görülmüş.

Bu araştırmaya göre;

-Herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski, omega 3 yağ alımını artırmış olan kişilerde % 8.8 iken, kontrol grubundaki kişilerde % 9 olduğu,

-Daha fazla ALA tüketilmesinin muhtemelen kalp düzensizlikleri riskini % 3.3'ten % 2.6'ya düşürdüğü

-Uzun zincirli omega 3 veya ALA alımının, artması muhtemelen vücut ağırlığını veya şişmanlığını etkilemediği

-Uzun zincirli omega 3'ün artmasının, herhangi bir yarar sağlaması durumunda dahi bunun çok düşük seviyede olduğunu gösterdiler.

 

Özet olarak daha çok uzun zincirli omega 3 yağlarının (EPA ve DHA dahil olmak üzere) alınmasının, öncelikle takviyeler yoluyla muhtemelen kardiyovasküler olaylar, koroner kalp ölümleri, koroner kalp hastalığı olayları, inme veya kalp düzensizlikleri riskine çok az etki ettiği veya hiç etki etmediği gösterilmiş oldu. Uzun zincirli omega 3 yağları muhtemelen kanda bulunan yağları yani trigliseridler ve HDL kolesterolü azalttığı için, trigliseritlerin azaltılmasının kalp hastalıklarından koruyucu olması muhtemel olsa da HDL'nin azaltılmasının zıt etkiye sahip olduğu unutulmamalı. Olası zararlar hakkında bilgi toplamaya çalışan ekip, yapılmış olan çalışmalarda kanama ve kan pıhtıları hakkındaki bilgilerin çok sınırlı olması nedeni ile bu konuda incelemede bulunmadıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Abdelhamid AS, et al. Omega 3 fatty acids for the primary and secondary prevention of cardiovascular disease. Cochrane Database of Systematic Reviews, 2018 DOI: 10.1002/14651858.CD003177.pub3

Sağlık Hizmetlerinde Rutin Genom Taramaları

30 Ekim 2018

Kişiye özel bir sağlık yönetimi planının, bir kişinin genetik koduna dayanarak tasarlanabileceği fikri, birçok hayali ortaya çıkarmıştır. 1991 yılında, DNA dizileme metotları geliştiren Nobel ödüllü Dr. Walter Gilbert, 2020 yılına kadar, maliyetin bir bireyin tüm DNA'sını dizilemeye yetecek kadar düşmüş olacağını ileri sürmüştür. Bununla birlikte, rutin genomik tarama (GS) için klinik yarar gösteren mevcut uygulama modelleri, umut verici olsa da, hala başlangıç niteliğindedir.

Eyleme geçirilebilir gen listelerinin 20 000 genimizin çoğunu veya belki de tümünü kapsayacak şekilde genişlemesini beklemek makul olsa da, bugün en çok dikkate alınan listeler 10 ila 100 gen arasındadır. Günümüzün sadece küçük bir yüzdesinin GS'den fayda sağlayacağı gerçeği, yararın önemli olabileceği ve hatta hayat kurtarabileceğine dair artan kanıtları gölgelemektedir. 50 yıldan uzun süredir devam eden yeni doğan taraması (NBS) uygun bir analojidir. Nüfus çapında NBS'ye benzer şekilde, GS'nin başlatılması, nispeten az sayıda hastada saptanamayan presemptomatik riskleri tanımlamak için birçok insanı tarayan bir strateji olarak kabul edilebilir. Yeni doğan taramasında sadece 1 durum için test yapmaya başlanmış ve 30'dan fazla hastalık için genişletilmiştir. Genomik tarama, kısa vadede 10 ila 100 gen için uygulansa da daha sonra bilgi ve deneyim büyüdükçe liste genişletilebilir.

Klinik yararı hızlandırmak için mümkün olduğunca çok insandan geçerli verileri kullanmak herkesin çıkarınadır. Dünya çapında, DNA analizinden geçen insanların sayısı milyonlar seviyesindedir ve insanlar hasta, araştırma katılımcısı ve tüketici olarak genomik dizilemeye tabi tutulmaktadır. Araştırma katılımcılarından ve tüketicilerden gelen veriler, uygulama için kliniğe doğru bir şekilde aktarılabilirse, alan çok daha hızlı ilerleyebilir. Geisinger Sağlık Sistemi, Mayıs 2018'de DNA dizilemesinin rutin klinik bakımın bir parçası olacağını açıklamıştır. 6 ay içinde, 1000 kişilik bir pilot program başlayacağını bildirilmiştir. Yapılması beklenen bu Geisinger klinik pilotu, GS verilerini araştırma katılımcılarından hasta bakımına taşımak için devam eden dev projelerin gölgesinde kalmıştır.

En Uygun Çözüm İçin İşbirliği

Geisinger GenomeFIRST yaklaşımı Ekim 2017'de açıklanmıştır ve araştırma verilerinin taranmasıyla keşfedilebilen klinik sonuçlar elde etmeyi kabul eden 100.000'den fazla araştırma gönüllüsünün GS'sini yürütmek üzere tasarlanmıştır. Bu projedeki gönüllülerin tahmini % 3,5'i, 76 eyleme geçirilebilir gen listesinden klinik sonuçlar alacaktır. Erken vaka raporları, bu yaklaşımın subklinik hastalığı tanımlayabildiğini ve önemli tıbbi müdahalelere yol açabileceğini göstermektedir. GenomeFIRST yöntemlerinin ayrıntıları herkese açıktır ve GS verilerini araştırma ortamından klinik ortama taşıyacak programlar oluşturmayı uman diğer kurumlara yardımcı olabilir.

Tüketici arenasında üretilen genomik tarama verileri on yıldan uzun bir süredir klinik tedavilere taşınmış olmasına rağmen günümüzde bu veriler hala sağlık hizmetlerine uygulanacak uyumlu model geliştirilmesinde kullanılamamıştır. Optimal tedavinin tanımlanması için daha fazla işbirliğinin gerekli olduğu bir zamanda, tüketiciye dönük şirketler, pratik uygulama için sağlık hizmeti sağlayıcı girdisinin değerini küçümsemektedir. Birçok sağlık sistemi ve sigorta şirketi, tüketici verilerinin önemli bakış açılarını dikkate almayı desteklemeye hazır görünmemektedir. ABD nüfusunun en az % 1'inin, bir GS yaklaşımı ile saptanabilen ve klinik olarak yönetilebilen kanser veya kalp hastalıkları için tanımlanabilir bir genetik riski vardır. 3 ila 4 milyon kişiyi tanımlamak ve bu riski etkin bir şekilde azaltmak, değerli hedeflerdir. Onlara ulaşmak, önümüzdeki yıllarda ek bilgi birikimine hazır şekilde kurulmuş bir altyapıya oturtulduktan sonra daha geniş bir nüfus yararı vaadiyle daha da cazip hale getirilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Michael F. Murray. The Path to Routine Genomic Screening in Health Care, Annals of Internal Medicine 2018.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image