Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Elektronik Sigara Kullanımı Yaygınlaşıyor

07 Haziran 2016

Sigara ile savaşta son yıllarda önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da özellikle genç nüfusta eletronik sigara, tütün ürünlerinin yerini almaya başladı. Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu yazılı açıklamada gençlerde e-sigara kullanımındaki artışın çok süratli ve endişe verici olduğunu bildirdi.

Grubun açıklamasında Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkeler tarafından oluşturulan Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'nin (TKÇS) tamamen tütün kontrolüne adanmış ilk küresel anlaşma olduğu ve Türkiye'nin 2004'te Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladığı hatırlatıldı.

Açıklamada vurgulandığı üzere TKÇS'nin 2014 olağan genel toplantısında, e-sigara tehdidine dikkat çekildiği belirtilen açıklamada, tüm üye ülkelerin

  • Sigara içmeyen bireyler ve özellikle de gençlerin e-sigaraya başlamalarının önlenmesi
  • E-sigara ilişkili potansiyel sağlık risklerin minimize edilmesi ve pasif maruziyetinin önlenmesi
  • E-sigara ile ilişkili ticari çevreler, özellikle de tütün endüstrisinin, tütün kontrol faaliyetlerine müdahil olmasının önlenmesi konusunda gerekli düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak konusunda uyarmıştır. 

Mevcut verilerin dünyada e-sigara satışlarının belirgin ölçüde arttığını gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Elektronik sigara, tütün endüstrisinin ürünüdür. Özellikle ürünü pazarlayan tütün endüstrisinin ana hedef kitlesini oluşturan gençlerde e-sigara kullanımındaki artış çok süratli ve endişe vericidir. Yakın gelecekte e-sigara satışlarının klasik sigara satışlarını geride bırakabileceği öngörülmektedir. Tütün kontrol sağlık politikalarının halk sağlığı açısından potansiyel riskleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Böylece tütün endüstrisinin e-sigarayı normalize etmeye çalışmasının önüne geçilerek, sigara ve e-sigara kullanımının azalması sağlanabilecektir.

E-sigaranın internette satışının yaygın olması, zamanının çoğunu bilgisayar başında  geçiren gençlerin e-sigaraya ulaşmasına neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda gençlerin, web sitelerinde e-sigaranın daha az zararlı olduğu, sigarayı bırakmak için kullanılabileceği, pasif maruziyete sebebiyet vermeyeceği iddialarından etkilendikleri gözlenmiştir. Ayrıca e-sigara ve sigaranın ikili kullanımının en sık e-sigara kullanım türü olduğu da çalışmalarda belirtilmiştir.

E-sigara, sigarayı taklit eden, kullanıcısının nikotin çekmesini sağlayan bir cihazdır. Elektronik-sigarada nikotinin yanı sıra propilen glikol, gliserol gibi kimyasal maddeler, uçucu organik bileşenler ve ince partiküller bulunmaktadır. Ayrıca özellikle gençlerin ilgisini çekecek meyveli, tatlı, alkollü katkı maddeleri yer almaktadır. Farklı markalarda farklı içerikler bulunabilmekte, içerikleri etiket bilgileriyle uyuşmamaktadır. E-sigara kullanan kişide bağımlığa ve solunum sistem fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilmektedir. Diğer yandan tıpkı sigara da olduğu gibi, elektronik sigaraya bağlı pasif içicilik de söz konusudur. Vücutta nikotinin metabolize olması (işlem görmesi) sonucunda idrarda atılan kotinin isimli metabolik ürünün ise e-sigara kullanan bireylerde tıpkı sigara kullanan bireylerle aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, e-sigaranın kısa dönem sağlık riskleri konusundaki veriler oldukça sınırlı iken, uzun dönem sağlık riskleri de bilinmeyenler arasında yer almaktadır.”

Kanserlerin Yeniden Sınıflandırılması Önerildi

15 Ağustos 2018

Kanserler geleneksel olarak, meme veya akciğerleri gibi, kaynaklandıkları bölgeye göre sınıflandırılmış ve tedavi edilmiştir. Ancak, bilimin ilerlemesi ve biyobelirteçlerin tedavi kararında daha ön plana çıkmaları sayesinde bu yaklaşımın değiştirilmesi gündeme gelmeye başladı. Yeni bir çalışmada bilim insanları tümörlerin hem genetik hem de hücresel düzeyde hangi benzerlik ve farklılıklara sahip olduklarını görmek için, en yaygın 23 tümör tipinin yanı sıra 10 tane de nadir olanı analiz ettiler.

Bu analizin sonucunda kilit moleküler benzerlikleri paylaşan kanser kümelerinin yaklaşık üçte ikisinin vücudun birden fazla bölgesinde bulunduğunu bulmuşlardır. Hatta bir tümör tipi vücudun 25 farklı kısmında tespit edildi; yani geleneksel yaklaşımla aynı tümör hangi alanda bulunduğuna göre farklı şekilde tedavi edileceği anlamına geliyordu.

Ayrıca, akciğer ve meme gibi yaygın kanserlerin birden fazla kanser türüne ayrıştırılabildiğini de buldular.

California'daki Buck Enstitüsü'nden Prof. Christopher Benz, bu bulguların anlamlı olduğunu, çünkü hastaların her zaman en etkili tedaviyi almayacağı anlamına geldiğini söyledi. Örneğin, bazı durumlarda, bir tür kansere yönelik ilaçların (mesane gibi) akciğer kanseri gibi bir diğerini tedavi etmek için kullanılması gerektiğini söyledi. Profesör, "Hastalar, eğer tümörler ilk önce genomik ve moleküler makyajlarına göre sınıflandırılabiliyorsa, başarılı tedavide en iyi şeye sahip olacaklar" dedi.

Kanserin Moleküler Tipine Göre Tedavinin Şekillendirilmesi Gündemde
 

Bu yaklaşım yerleştiği zaman romatoid artrit gibi diğer durumların tedavisinde kullanılan ilaçlar da nihayetinde kanserle savaşmak için yeniden kullanılabilir. Diğer bazı durumlarda, tedavi edilmesi daha zor olan kanserler, ilaçların bir kombinasyonunu gerektirebilir.

Yeni ilaçların onaylanmasındaki zorluk nedeniyle yeni tedavilerin kullanıma girmesi uzun süre alabileceği için Prof Benz, ilaç şirketlerinin ve onkoloji enstitülerinin daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşabilmek için birlikte çalışması gerektiğini söylüyor. Profesör, "Kanserdeki ders kitaplarını yeniden yazmanın ve klinik onkolojide siloları parçalamanın zamanı geldi. Çünkü bu durum hastaların kanser sınıflandırmasındaki bu paradigma kaymasından faydalanmasını zorlaştırıyor." dedi.

Belirli bir tedaviden yararlanma olasılığı en yüksek olan hastaları tanımlamak da klinik çalışmaların iyileştirilmesine yardımcı olabilir. Gerçek sınav şimdi bu bilgiyi pratiğe dökecek ve hastalara bu şekilde davranmanın daha fazla hayat kurtarmaya yardımcı olup olmadığını bulmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.bbc.com/news/health-43659760 

Kistik Fibrozis ve Pulmoner Mikrobiyom

13 Ağustos 2018

İnsan mikrobiyomunun ve daha yakın zamanda solunum sisteminin karmaşık moleküler biyoloji teknikleri aracılığıyla incelenmesi, insanlarda, insan sağlığında ve çeşitli hastalıklarda mikrobiyal kolonizasyonun muazzam çeşitliliğini ortaya çıkarmıştır. Akciğerlerin bakteriler, mantarlar ve virüsler gibi mikroorganizmalar tarafından patojenik olmayan bir şekilde kolonizasyonu olabilir. Bu fizyolojik akciğer mikrobiyomu düşük koloni yoğunluğu göstermesine rağmen, yüksek çeşitlilik sunar. Bununla birlikte, bazı patolojik durumlar, bazı bakteri cinslerinin artan konsantrasyonları ile diğerlerinin zararına olan, bu çeşitliliğin kaybına yol açmaktadır. Farklı sağlık veya hastalık durumlarında akciğerlerde bulunan bakterilerin nitel bilgisi mevcuttur ve bu bilgi, bu mikrobiyotanın, bağışıklık yanıtını modüle ettiği lokal ve sistemik bağışıklık sistemleri ile etkileşimini anlamayı geliştirmiştir. Mikrobiyota ve akciğerler arasındaki bu intrinsik ilişki göz önüne alındığında çalışmalar, solunum sisteminde homeostazın patofizyolojik mekanizmaları ve kistik fibrozis, KOAH, astım ve interstisyel akciğer hastalığı gibi bazı hastalıklarda potansiyel disbiyosiz (belli bir floradaki bakteri konsantrasyonundaki dengesizlik) hakkında yeni kavramlar ortaya koymuştur. Akciğer mikrobiyotası ile ilgili bilgilere dair paradigmaların geride bırakılması, olası terapötik hedefleri tanımlamak ve yenilikçi klinik yaklaşımlar geliştirmek için mikrobiyomun rolünün anlaşılmasını zorunlu kılmıştır.

Patojenik ve Komensal Bakteriler Tanımlanmalı

Kistik fibrozis (KF) gibi süpüratif akciğer hastalıklarında hava yolu kolonizasyonu, klinik ve radyolojik bulguların ilerlemesinde önemli bir rol oynar ve mikrobiyotaların rolünün anlaşılması, bu bulguların patofizyolojisini anlamada anahtar roldedir. Mevcut veriler KF'deki Staphylococcus aureus ve Burkholderia cepacia kompleksinin önemini gösterirken, moleküler çalışmalar daha önce tanınmamış organizmaların olduğunu göstermiştir. Bu kolonizasyonun örnekleri arasında Stenotrophomonas maltophilia ve Achromobacter spp.'nin varlığının yanı sıra Mycobacterium abscessus ve Aspergillus fumigatus'un raporları yer alır. KF'li hastalarda mikrobiyom çalışmaları, daha genç ve sağlıklı hastalardan alınan örneklerin genellikle daha çeşitli bakteriyel topluluklar sergilediğini, son evre akciğer hastalığı olan hastaların akciğer eksplantlarının ise P. aeruginosa ve S. maltophilia gibi sadece bir veya iki saptanabilir patojenik bakteriyle çok düşük çeşitlilik gösterdiğini göstermiştir. Bu mikrobiyolojik değişim, KF'li bir hastanın ömrü boyunca, her bir türün kolonileri arasında artan bolluk ve daha büyük filogenetik benzerlik ile birlikte görülür. Süpüratif hastalıklarda, enfeksiyon ve kolonizasyon, yani denge / sağlık ve disbiyoz / hastalık arasında ayrım yapmak için patojenik ve komensal mikrobiyotanın anlaşılması çok önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Costa AN, Costa FM, Campos SV, Salles RK, Athanasio RA. The pulmonary microbiome: challenges of a new paradigm, J Bras Pneumol. 2018

İPF Hastaları Neden Düşünme Problemleri Yaşıyor?

01 Ağustos 2018

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında net düşünmede yaşanan sorunların hastalık kaynaklı olup olmadığı merak konusudur.  Kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir fizik tedavi doktoru olan Noah Greenspan, birçok faktörün, bir kişinin açık bir şekilde düşünmede güçlük yaşamasına katkıda bulunabileceğini ve tüm sorunları pulmoner fibrozise atfetmek cazip gelse de, hastalığın her zaman suçlu olmadığını söyledi.

Birçoğumuzun neden açık bir şekilde düşünmekte zorlandığıyla ilgili olası durumları açıkladı.

  • Kronik hipoksi: Hipoksi, beyninize ve diğer organlarınıza yeterince oksijen gitmemesi durumudur. Kronik olarak yüzde 90’dan daha az oksijen satürasyonuna sahip olmak beyinde değişikliklere neden olabilir ve bu da daha az net düşünmeye neden olabilir.
  • Azalmış kan akımı: Bu, ateroskleroz ile özellikle de beyne kan sağlayan karotid arterlerle ilgili olabilir. Ya da, beynin kendi damarlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. Bu, yaşlandıkça düşünmede ve beynin yeteneklerinde ince değişikliklere neden olabileceğinden daha yaygındır.
  • Duygusal stres: Kronik bir hastalıkla uğraşmanın uzun süreli duygusal etkilerinin üstesinden gelmek zordur. Bu, zamanla kişiye zarar verir. Fiziksel ve duygusal stresle baş ederken, endişe, depresyon ve düşünmede zorluk yaşamak olasıdır.

Doktor Noah hastalara yardımcı olabilecek bazı ipuçları vermeyi ihmal etmedi:

  • Oksijen seviyeleri: Oksijen doygunluğunuzu güvenli bir seviyede tutmak önemlidir. Hastaların oksijen doygunluğunu yüzde 93’ün üzerinde tutması önemlidir. Kullandığımız çoğu oksimetrenin hata oranı artı veya eksi yüzde 3’dür. Bu demektir ki, oksimetre yüzde 93 gösteriyorsa, gerçek değer yüzde 90 ila 96 arasında olabilir. Araştırmalar, yüzde 90 ila 100 arasında oksijen seviyelerinin hastalar için güvenli olduğunu göstermiştir. Oksijen satürasyonu yüzde 90’ın altına düştüğünde, beyin ve vücutta hasar meydana gelebilir.
  • Kan basıncı yönetimi: Kan basıncı çok yüksekse, kalp vücudun geri kalan kısmına kan pompalamak için çok çalışır. Kardiyovasküler sisteme dikkat çekmek özellikle pulmoner fibrozis hastaları için önemlidir çünkü hastalık kalbe fazladan baskı yapar. Tansiyonu kontrol etmek önemlidir.
  • Uygulama gevşeme teknikleri: Vücudun altında olduğu sürekli stresten kurtulmak için bir yola ihtiyacı vardır. Tai chi ve qi gong gibi gevşeme teknikleri çok yararlıdır.
  • Kendinize yardımcı olmak için rutinler kurmak: Birçok rutin, düşünce sistemine yardımcı olabilir. Hatırlamak ve başarmak için gereken şeylerin listesini yazmak önemlidir. 
Literatür talep et

Referanslar :

Kim Fredrickson. Why Do PF Patients Have Trouble Thinking Clearly? https://pulmonaryfibrosisnews.com/2018/05/15/why-do-pf-patients-have-trouble-thinking-clearly/

Akciğer Kanseri Tarama Oranları Hala Çok Düşük

26 Temmuz 2018

2013 yılında mevcut USPSTF (ABD Önleyici Hizmetler Görev Gücü ) önerileri yeniden gözden geçirildi ve 55-80 yaş arası hastalarda ya şimdiki ya da eski ağır sigara içen hastalar için yıllık düşük doz BT taraması yapılması önerildi. Bu düzey yılda ≥30 paket sigara içilmesi şeklinde tanımlanır. 2012 yılında ASCO ve Amerikan Göğüs Hastalıkları Koleji tarafından ortak bir kılavuz yayınlanmıştır. Medicare ve Medicaid Services (CMS) Merkezleri de akciğer kanseri taraması için düşük doz BT taramalarını içerecek şekilde Medicare kapsamını genişletmiştir.

Uygulamadan bu yana geçen süreye ve her yıl binlerce akciğer kanseri ölümünü önleme potansiyeline rağmen, yıllık düşük doz BT taraması ise ulusal düzeyde sadece % 1.9 olarak tespit edildi. Bu, özellikle de kanserdeki diğer bilinen taramalarla karşılaştırıldığı zaman ve USPSTF tavsiyelerini takiben yetersiz kalmaktadır.

Tarama Oranı Potansiyelin Sadece %2’sine Ulaşabilmiş

Çalışmada, araştırmacılar, 2016 Amerikan Radyoloji Kliniği'nin Akciğer Kanseri Tarama Kaydından, radyografik tarama merkezlerinde düşük doz BT taraması alan kişilerin verilerini kullandılar. Bu veriler daha sonra, USPSTF tavsiyelerine göre, taranması uygun sigara içenlerin sayısını tahmin eden 2015 Ulusal Sağlık Görüşme Anketi'nin bulguları ile karşılaştırıldı. Dahası, veriler Kuzeydoğu, Batı, Ortabatı ve Güney bölgesinin 4 ABD nüfus bölgesi arasında karşılaştırıldı. Analiz, akciğer kanseri öyküsü olmayan ve eksik veri bulunan hastaları içermedi.

Genel olarak, sonuçlar toplam 1796 tarama merkezinin 7,612,975 şimdiki ve eski ağır sigara içenlerini tarayabileceğini göstermekle birlikte, sadece 141.260 kişiye düşük doz BT taraması uygulanmış yani % 1.9 oranında bir ulusal tarama oranına ulaşabilmiş. Tarama oranları, düşük doz BT taramalarının sayısının, standart öneriler doğrultusunda tarama için uygun sigara içenlerin sayısına bölünmesiyle hesaplandı.

Veriler Kuzeydoğunun, en yüksek tarama oranına sahip olduğunu gösterdi (% 3,5, 40,105 tarama), ardından Orta Batı % 1.9’luk (38,931) oranıyla ikinci sırayı aldı. Kuzeydoğu ve Orta Batı bölgeleri sırasıyla 404 ve 497 tarama alanı ve 1,152,141 ve 2,020,045 uygun sigara içicisine sahipti.

Güney bölgesi 663 akredite tarama alanı ile 4 bölgenin en büyüğüydü ve tarama için en fazla sigara içen kişiye (3,072,095) sahipti. Ancak, tarama oranı ülkedeki ikinci en düşük tarama oranı olarak belirlenen % 1.6 (47,966) olarak saptandı.

Batı'daki bulgular, bu bölgenin en düşük akredite tarama alanı (232) ve en düşük tarama oranının % 1,0 olduğunu göstermiştir. Bu bölgede 1,368,694 uygun sigara içicisi vardı ve 14.080'i tarandı.

Akciğer kanseri günümüzde hala en yaygın görülen ve en çok ölüme sebep olan kanser türü olduğu için bu düşük tarama düzeylerinin nedeninin araştırılması ve tarama oranlarının artırılması için daha fazla çaba harcanması gerekiyor.

Kistik Fibrozis Akciğerleri İçin Otomatik Bilgisayarlı Tomografi Skoru

25 Temmuz 2018

Bilgisayarlı tomografi (BT), kistik fibrozisli (KF) hastaların akciğerlerindeki yapısal değişiklikleri değerlendirmek için altın standart yöntemdir. BT, hafif hastalık progresyonunu saptamak için spirometriden daha duyarlı olmasına rağmen, özellikle kümülatif radyasyon dozu nedeniyle hastalık izlemindeki rolü tartışmalıdır. Bununla birlikte, kombine posteroanterior ve lateral göğüs röntgenlerine yakın dozlar uygulayan, çok düşük doz BT protokolleri yakın zamanda tanımlanmıştır.

Pulmoner yapısal değişikliklerin nicelleştirilmesi için çok sayıda görsel BT skorlama yöntemi önerilmiştir. En yeni olanı, Brody-II skorundan türetilen CF-CT skorudur. Görsel BT skorları, KF akciğerinde erken değişikliklerin saptanması için pulmoner fonksiyon testlerinden daha yüksek bir duyarlılığa sahiptir ve sağ kalım, yaşam kalitesi ve alevlenme oranı gibi klinik sonlanım noktaları ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, görsel yöntemler sorgulanabilir tekrarlanabilirliğe sahiptir, kapsamlı bir eğitim gerektirir ve klinik çalışmalarda olduğu kadar klinik pratikte kullanımlarını önleyecek şekilde zaman alıcıdır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda BT yapısal değişikliklerinin bir son nokta olarak kullanıldığı dikkat çekmektedir. Otomatik yöntemler görsel puanlamanın sınırlamalarının üstesinden gelebilir.

Fransız araştırmacılar, amfizemde BT düşük atenüasyon alanlarının otomatik olarak ölçülmesi ile kıyaslandığında, KF'deki yüksek atenüasyonlu yapıların otomatik miktarının hastalığın şiddetini ve yeni ortaya çıkan tedaviler altında iyileşmeyi objektif olarak yansıtabileceğini varsaydılar. KF’li hastalarda yüksek atenüe akciğer yapısal anormalliklerinin değerlendirilmesi için otomatik yoğunluk-temelli bir BT skorlama yöntemi geliştirdiler. BT radyasyon dozunu olabildiğince düşük tutmak için, sadece inspirasyon görüntüleri gerektiren bir skorlama metoduna odaklandılar.

Yeni Skorlama ile Daha İyi Takip

Araştırmacılar, 70 yetişkin KF hastasıni değerlendirdiler. Gelişim kohortu, 45 tedavi öncesi ve takip göğüs BT'leri mevcut tedavi almakta olan 17 hastayı kapsıyordu. Doğrulama için tedavi almayan 53 kişilik başka bir hasta kohortu kullanıldı. BT yoğunluk skorları, mod ve standart sapma (SD) gibi histogram özelliklerine göre sabit ve uyarlanmış eşikler kullanılarak hesaplandı. Görsel CF-CT skoru da hesaplandı. BT skorları ve FEV1% pred ve bunların zaman içindeki değişimleri arasındaki korelasyon değerlendirildi.

Kesitsel değerlendirmede, FEV1% pred ve otomatik skorlar arasındaki korelasyon katsayıları, gelişim ve doğrulama kohortlarındaki görsel skordan biraz daha düşüktü. Tersine, FEV1% pred ile korelasyon, uzunlamasına takipte otomatik skorlarda görsel skorlardan daha yüksek olma eğilimi gösterdi. Mod + 3 SD ve Mod +300 HU'ya dayalı otomatik puanlar, FEV1%pred için en yüksek kesitsel ve uzunlamasına korelasyon katsayılarını gösterdi.

Araştırmacılar, geliştirilen BT-yoğunluk skorunun, KF'deki yüksek atenüe akciğer yapısal anormalliklerini güvenilir bir şekilde ölçtüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Chassagnon et al. An automated computed tomography score for the cystic fibrosis lung, European Radiology 2018.

Kanserde Yeni Nesil Sekanslama Tedavi Maliyetini Düşürüyor

24 Temmuz 2018

2018 ASCO Yıllık Toplantısı öncesinde ortaya konan bulgulara göre, metastatik olmayan küçük hücreli akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için yeni nesil sekanslama (NGS) kullanımı sayesinde, ABD’deki Medicare ve Medicaid Services (CMS) kurumları 1,4 milyon ile 2,1 milyon dolar arasında tasarruf edebilir. Bulgular ayrıca NGS'nin ticari sigorta sağlayıcılarını 250.000 $ 'dan fazla tasarruf ettirdiğini gösterdi.

Çalışma, bir karar analitik modeli kullanılarak metastatik KHDAK olan hastalarda genomik değişikliklerin saptanması için sıralı tek gen testi modaliteleri ile karşılaştırıldığında NGS'nin ekonomik etkisini araştırmıştır.

Medicare ve ticari sağlık planlarına dahil bir milyon hipotetik yeni tanı konmuş hasta modele dahil edildi. Modeldeki girdiler, uygun hastaları, CMS'nin testler için ticari birim maliyetlerini, test sonuçlarının zamanını ve yeniden biyopsi oranlarının tahminlerini içermekteydi.

Günümüzde KHDAK için hedefe yönelik FDA onaylı tedavilere sahip 4 genomik değişiklik vardır: EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF mutasyonları. Bunların yanı sıra klinik çalışmalarda değerlendirilen MET, HER2, RET ve NTRK gibi birçok başka genomik değişiklik vardır.

Çalışmaya dahil edilen dört genetik test stratejisi NGS, ardışık test, dışlayıcı test ve paneldi. Bir hasta bu testlerden birine geçtikten sonra değişiklik için pozitif olursa, hedefe yönelik tedaviye geçti. Negatif ise hasta standart tedavi aldı.

NGS Tüm Mutasyonları Eş Zamanlı Test Ediyor

Cleveland Clinic'te tıp fakültesi profesörü Pennell “Bizim sonuçlarımız, diğer tüm stratejilere kıyasla NGS testi ile ilişkili önemli maliyet tasarruflarının olduğunu gösterdi. NGS, sıralı veya dışlayıcı testlerden daha hızlı bir geri dönüş süresine sahipti; bu da akciğer kanseri hastaları için tedaviyi mümkün olduğunca çabuk aldıklarından emin olmak için kritik derecede önemliydi. Bir ay veya daha uzun süre beklemek artık hastalar için uygun değil çünkü bu tedaviler çok iyi çalışıyorlar ve akciğer kanseri hastaları ise tedavisiz kaldıklarında çok çabuk kötüleşiyorlar" dedi.

NGS, diğerleri arasında EGFR, ALK, ROS1, BRAF, KRAS, MET, HER2, RET ve NTRK1 gen değişikliklerini eşzamanlı olarak test edebilen tek bir testtir.

Sıralı testler ilk olarak EGFR mutasyonlarını tanımladı ve bu sonuçlar alındıktan sonra hastalar ya tedaviye alında ya da bir sonraki teste devam edildi, belirli sayıda hasta ise tükenmiş doku nedeniyle rebiopsi gerektirecek şeklinde değerlendirildi. Dışlayıcılık testi de sıralı teste benzerdi, ancak farklı olarak KRAS mutasyonlarının test edilmesi ile başladı. Bu en yaygın mutasyon olduğundan, pozitif olan hastaların % 25'i daha fazla teste gerek duymadan dışarıda bırakılabilir.

Üçüncü test modalitesi, tek gen testlerinin hepsinin sırayla değil, aynı anda yapıldığı paneldi. Özellikle, tek gen testi sadece FDA onaylı tedavilere (EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF) yol açan değişikliklere odaklandı. Pennell, bu ilk testler yapıldıktan sonra, hastaların %50'sinin klinik araştırmaya yol açabilecek potansiyel değişiklikler için daha geniş testlere gittiğini söyledi.

NGS İle Daha Kısa Sürede ve Daha Maliyet Etkin Şekilde Test Sonucuna Ulaşmak Mümkün

NGS ile sonuçlar 2 haftada alınabilirken sıralı ve dışlayıcı testlerle bu süre ortalama 4,7 ve 4,8 haftaydı. Tabii her test sonrası eldeki dokunun tükenmesi riski de mevcuttur ve bu durumda rebiyopsi gerekebilmektedir.

Zaman alıcı olarak kabul edilen sıralı tek gen testlerine ek olarak, çoğu kez tekrarlanan bir biyopsi gerektiren doku ve DNA kullanma potansiyeli vardır. NGS testi tek seferde yapılabilir, bu da en kısa geri dönüş süresine neden olur.

1 milyon üyeli sağlık planı için, araştırmacılar 2066 testin CMS tarafından ödeneceğini ve 156'sının ticari sigortacılar tarafından karşılanacağını ileri sürdü. Bu veri, ABD'de metastatik KHDAK olan kişilerin yaş ve sayısına dayanmaktadır. Araştırmacılar, CMS geri ödeme yöntemini kullanarak, dışlayıcıya karşı 1,393,678 $, ardışık olana karşı 1.530.869 $ ve panele karşı 2,140,795 $ 'lık tasarruf sağladığını belirtti.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Sigara Kullanımının Önlenmesi Kanser Sıklığını Ne Kadar Azaltabilir?

29 Haziran 2018

Sigara ve tütün kullanımı, kanserin bilinen en önde gelennedenlerinden biridir ve dünya çapında kanserin önlenebilir nedenlerine bakıldığında da yine ilk sırada bulunmaktadır. Kuzey Avrupa ülkelerinde yapılmış olan yeni bir çalışmanın amacı, tütün içiciliğine bağlı İskandinav ülkelerindeki kanser yükünün oranını ölçmek ve sigara içme prevalansındaki değişikliklerle kanser önleme potansiyelini tahmin etmekti. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayın haline dönüştürüldü. Önleme makro simülasyon modelinden yararlanılarak, Kuzey Avrupa ülkelerindeki kanser vakalarının 30 yıl boyunca (2016-2045), 13 kanser bölgesi için, sigara içme prevalansının farklı senaryoları altında tahmin edilmesi ve sabit prevalans hüküm sürdüğü takdirde öngörülen vaka sayısının değişimi değerlendirildi.

430 bin Kanser Vakasından Kaçınmak Mümkün

2016 yılından itibaren sigara içilmemesi durumunda, Kuzey Avrupa ülkelerinde 30 yıllık dönemde, incelenen 13 kanser bölgesi için toplam 2,2 milyon olarak beklenen kanser vakasının 430.000’inden kaçınılması mümkün olabilir. Sigara içme prevalansı 2030 yılına kadar % 5'e ve 2040'da % 2'ye düşerse, 230.000 kanser vakasından kaçınılabilir. Sigara içme prevalansının en yüksek olduğu ve birçok Avrupa ülkesindeki yaygınlığa benzer olan Danimarka'da, bu çalışmada incelenen Kuzey Avrupa ülkeleri arasındaki en büyük kanserden kaçınma oranını elde etmek mümkündür.

Sigara içme prevalansını azaltmak mümkün olursa, İskandinav ülkelerinde çok miktarda kanser önlenebilir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Kuzey ülkelerinde tütün içiciliğinin yaygınlığını azaltmaya yönelik birincil önleme programlarının potansiyel etkisini ve önemini anlamak için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Andersson TM, et al. Tackling the tobacco epidemic in the Nordic countries and lower cancer incidence by 1/5 in a 30-year period-The effect of envisaged scenarios changing smoking prevalence. Eur J Cancer. 2018 Mar 29. pii: S0959-8049(18)30239-9. doi: 10.1016/j.ejca.2018.02.031. [Epub ahead of print]

Kistik Fibrozisli Hastalar İçin Eczane Temelli Tedavi Yönetim Programı

13 Haziran 2018

Kistik fibrozisli hastalar arasında tedavi uyumsuzluğu, hem akciğer fonksiyon düşüşü hem de IV antibiyotik gerektiren pulmoner alevlenmelerin bir ön belirteci olarak bulunmuştur. 2014 yılında yapılan bir çalışmada, pulmoner ilaçlara düşük veya orta derecede uyumu olan hastaların, yüksek bağlılık gösteren hastalara kıyasla KF ile ilişkili veya tüm nedenlerle hastaneye yatma olasılıklarının daha yüksek olduğu belirtilmiştir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, zayıf bağlılık, yüksek uyumu olan hastalarla karşılaştırıldığında, daha yüksek sağlık maliyetleri ile ilişkilidir.

2014 yılının Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük bir eczane zinciri,  KF klinik bakımının, hasta ilaçları yönetimi, KF ilaçlarına ve ürünlerine erişim, hasta ve bakıcı eğitimi ile erişim engelleri olmak üzere dört temel yönünün bütünsel yönetimine yardımcı olmak için Connected Care® Kistik Fibrozis (CC-CF) klinik programını başlatmıştır. Programda hasta yeni bir KF programı ilacına başladığı zaman, özel eczane eczacısı tarafından ilaç (ve nebulizatör kullanımı), saklama / stabilite ve yan etkiler de dahil olmak üzere özel bir eğitim almaktadır. Hasta ya da bakıcılar ayrıca bağlılık ve enfeksiyon kontrol eğitimini de alır. Bu danışma, hasta ek KF ilaçlarını da değiştirdiğinde veya başlattığında sağlanır. Daha sonra, aylık temas noktaları, ilaç da dahil olmak üzere, ilaçla ilgili yan etkiler, kaçırılmış dozlar ve uyuşma önündeki engeller için hastayı tarayan yeniden doldurma hatırlatma çağrılarından oluşur. Hastanın ihtiyaçları değişebileceğinden, CC-CF programı hasta ya da bakıcıyı başlangıçta ve tedavi süresi boyunca desteklemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, programın öncelikli hedefi, hastaların KF uzmanlık ilaçlarına uyum sağlamaları ve onlara bağlı kalmalarına yardımcı olmaktır.

Daha Yüksek Tedavi Bağlılığı Daha Az Acil Müdahale İhtiyacı

Amerikalı araştırmacılar, bu eczacı temelli tedavi yönetim programını kullanan KF’li hastalar ve eşleştirilmiş bir kontrol grubunda, ilaç bağlılığı, pulmoner alevlenmeler, sağlık hizmeti kullanımı ve maliyetleri karşılaştıran bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar bu retrospektif, gözlemsel kohort çalışmasında, Registry®'den gelen verileri kullandılar. Örneklem 6 yaşından büyük ve 02.06.2014 – 31.05.2015 tarihleri arasında inhale tobramisin, inhale aztreonam, ivacaftor veya dornaz alfa olmak üzere bir ilaç kullanan KF hastalarından oluşuyordu. Çalışmada tedavi bağlılığı, kapsanan günlerin oranı (PDC) olarak ölçüldü. Ayrıca çalışmadaki katılımcıların ve eşleştirilmiş kontrollerdeki sonuçları karşılaştırmak için eşitlik puanlaması ve çok değişkenli regresyon teknikleri kullandılar.

Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 236 müdahale ve 724 kontrol hastasından, 202'si her bir özellik açısında eşleşti. Kontrol grubu ile ilişkili olarak, program hastaları tobramisin için % 23 daha yüksek ortalama PDC'ye sahipti ve eşlesen kontrol grubuna kıyasla iki kat daha fazla tedaviye bağlı olma ihtimalleri vardı. Üstelik program hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük acil servis ziyareti ve acil servis maliyetleri de gözlendi.

Araştırmacılar, KF hastaları için eczane temelli bir tedavi yönetim programının etkili KF bakım yönetimini destekleyebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kirkham et al. Outcome evaluation of a pharmacy-based therapy management program for patients with cystic fibrosis, Pediatric Pulmonology. 2018;1–8.

İPF’li Hastaların Ekip Merkezli Bakımını İyileştirmek İçin Bir Eğitim Girişimi

30 Mart 2018

İnterstisyel akciğer hastalığı (ILD) programı ile İdiyopatik pulmoner fibroziste (İPF) en iyi bakım uygulamalarını temsil eden bir dizi kalite göstergesinin uygulanması ve değerlendirilmesi sürecinde İPF’nin tedavisi karmaşıktır. 2015 yılında National Jewish Health (NJH), temel kalite göstergelerini, klinik uygulamayı ve İPF hasta bakımı algısını nasıl etkileyebileceklerinin ölçmeye yönelik bir proje tasarlamak ve uygulamak için ILD bölümü sağlık uzmanları (10 doktor, 4 hemşire, 2 tıbbi asistan, 1 doktor asistanı) ve mesleki eğitim ve biyoistatistik ekiplerini birleştirdi. Araştırmacılar, İPF bakım ölçütlerinin performansını, yoğun bir eğitim ve uygulama geliştirme girişimi yoluyla iyileştirmenin mümkün olduğunu kanıtladılar. Ayrıca, kalite göstergelerinin iyileştirilmiş dokümantasyonuna ihtiyaç duyulduğunu tespit ettiler ve hasta merkezli İPF ekip tabanlı bir yaklaşımın geliştirilmesinde bir İPF hasta eğitimi etkinleştirme kartının etkisini değerlendirdiler.

ILD ekibi, Plan-Do-Study-Act (PDSA) basamaklı yaklaşımını kullanarak, İPF'li hastaların bakımıyla ilgili mevcut uygulamaları ve süreçleri gözden geçirdiler ve çalışmada ele alınacak sekiz ölçüt belirlediler. Ölçütler prospektif olarak izlendi ve 15 Ocak 2016 ile 15 Ocak 2017 (n = 587 İPF hastası) arasında üçer aylık dönemlerde hekimler tarafından ölçüldü ve daha sonra başlangıç olarak 2014 takvim yılı ile karşılaştırıldı (n = 276 İPF hastaları). Ölçütler, temel elektronik tıbbi kayıt (EMR) denetimleri, disiplinler arası ILD ekibinin üyeleriyle yapılan görüşmeler ve hakemli bir literatür taraması ile harmanlanmış bir yaklaşımla seçildi ve geliştirildi.

Ölçütler Sonuçları İyileştiriyor

Girişimin ilk 3 ayında, başlangıç EMR raporları, listelenen ölçütler üzerindeki kendi performanslarını değerlendirmek için bireysel sağlayıcılara dağıtıldı, sağlayıcılardan anahtar kalite performans ölçümleri hakkındaki geribildirim raporlarına yanıt olarak bir kendi kendini yansıtma anketi doldurmaları istendi ve ILD hemşireleri, hastaları yönlendirmek için sistem tabanlı kaynaklara katılmak suretiyle, sağlayıcı performansını ve hasta verilerini yakından takip etmek ve sağlık ekibine hasta eğitimi vermesine yardımcı olmak için eğitildi. Her 4 ayda bir, ikinci PDSA döngüsünün uygulanması boyunca, eğitim ve öğretim ILD ekibine dağıtıldı. Eğitim, dokümantasyon ve takip için yeni süreçler, İPF için farmakolojik olmayan tedaviler ve hasta eğitimi stratejileri de dahil olmak üzere ihtiyaç değerlendirmesinde tanımlanan boşlukları ele aldı, multidisipliner ekip eğitimi, rol oynama gösterileri ve EMR dokümantasyon eğitimi içeriyordu.

Araştırmacılar, İPF tanısı alan hastaların klinikte kullanılacakları bir hasta eğitim etkinleştirme kartı geliştirdiler. Karta ek olarak, İPF hasta ziyaretleri için özel olarak geliştirilen iki tedavi talimatı seti de dahil olmak üzere, girişim sırasında başka birçok müdahale yapıldı. Birincil sonuç ölçütü, belgelenen sekiz ölçüt ve hemşire tarafından yönlendirilen eğitim kartı müdahalesine uygun olarak, her üç ayda bir ziyarette kaydedilen veriler başına ölçütlerin oranıydı.

Ölçülen tüm alanlarda toplam sağlayıcı ölçütleri zaman içinde gelişti. Genel olarak, sekiz ölçütten her birine ilişkin dokümantasyon ve davranışların ortalama göreli yüzde değişimi, başlangıçtan girişim sonuna % 141 arttı. ILD bölümü sağlayıcıları, programın belirli unsurları hakkında geri bildirim sağlamak için girişim sonunda incelendi. Bu sağlayıcıların % 71'i, program aracılığıyla, ağırlık kaybı yönetimi ve gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) gibi konuları İPF hastalarıyla konuşmanın yararlarını ifade etti ve % 51'i programın kendilerini, İPF hastaları eğitim sınıfları veya destek grupları gibi örgütsel destek kaynaklarını konuşmalarını veya başvurmalarını motive ettiğini belirtti. Bütün sağlayıcılar, programın onları, ILD hemşirelerini İPF hasta ziyaretinde isteyerek dahil etmeye ve örgütsel destek kaynaklarını konuşmaya veya bunlara yönlendirmeye teşvik ettiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fernández Pérez ER, Zelarney P, Thomas S, et al. An educational initiative to improve the team-based care of patients with idiopathic pulmonary fibrosis. ERJ Open Res 2018; 4: 00093-2017 [https://doi.org/10.1183/23120541.00093-2017].

Kistik Fibrozisli Çocuklarda Vücut Büyümesi Enerji Alımı ile Nasıl İlişkili?

19 Mart 2018

Vücut büyümesi, kilo ve boy kazancı olarak ifade edilir; kistik fibrozisli (KF) hastalarda morbidite ve mortalitenin güçlü bir belirleyicisidir. Yüksek enerjili bir diyetle ilgili mevcut tarihsel temelli önerilerin optimal büyüme için yeterli olup olmadığı sorgulanabilir.

Hollanda’dan araştırmacılar, pediyatrik KF'li hastalarda vücut büyümesi ve rutin enerji alımı arasındaki boylamasına ilişkiyi değerlendiren bir çalışma yaptılar.

Çalışmaya, diyet kayıtlarıyla birlikte 969 kilo ve boy ölçümü ve 786 yağ emilim ölçüm katsayısı (CFA) elde edilen, 2-10 yaşındaki KF'li hastalar dahil edildiler. 8 yıllık izlem süresi boyunca vücut büyümesi, enerji alımı, makro besin alımı ve enerji alımı ve yağ emilim katsayısının vücut büyümesi üzerindeki uzun vadeli etkisini tanımladılar.

Daha Fazla Kalori Daha Fazla Büyüme

Çalışmaya 191 KF’li çocuk dahil edildi ve bu çocuklar sağlıklı çocuklara kıyasla, büyüme geriliğine sahipti. Diyet alımı, ölçümlerin % 47'sinde (457/969) % 110 tahmini ortalama gereksinimdeydi (EAR) ve önerilen yüksek enerji seviyesine (% 110-200 EAR) tam olarak ulaşamadı. Ayrıca, EAR olarak ifade edilen alım, yaş arttıkça azaldı. Kesitsel olarak, daha kalorili alımı olan erkek ve kızların yaşa göre ağırlığı (WFA) daha yüksekti. Ayrıca, daha yüksek kalori almış erkeklerin yaşa göre ayarlanmış-hedef boyları (HFA / TH) veya VKİ’leri daha yüksekti. Kalori alımı hem erkek hem de kızlarda WFA ve erkeklerde VKİ ile ilişkiliydi. Her 100 kalorinin alımının artması z-skoru WFA'da 0,01 (kızlar) -0,02 artış ve z-skoru VKİ'de 0,03 artışa neden oluyordu. CFA ve WFA, HFA / TH veya VKİ arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Protein, yağ ve karbonhidratların katkısı WFA ve HFA / TH veya VKİ ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, nispeten erken yaşta dahi, sağlıklı çocuklara kıyasla, KF’li çocuklarda uzlaşmacı bir büyümeyi işaret ettiğini belirttiler. Ölçümlerin % 47'sinde enerji alımının %110'tan daha az olduğunu ve 8 yıllık izlem süresince optimal olmayan vücut büyümesini önlemek için yetersiz göründüğünü aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Woestenenk JW, et al. The relationship between energy intake and body-growth in children with cystic fibrosis, Clinical Nutrition (2018), https://doi.org/10.1016/j.clnu.2018.02.005

Kistik Fibroziste Solunum Yolu Tuz Konsantrasyonu ve Enfeksiyonlar

25 Şubat 2018

Kistik fibrozis (KF), kuzey yarımkürede en yaygın görülen genetik hastalıktır. Bir siklik AMP-tarafından regüle edilen Cl-kanalını kodlayan kistik fibroz transmembran iletkenlik düzenleyicisi (CFTR) genindeki mutasyonlar, CFTR protein üretiminde bozulmaya ve solunum yollarında klorür ve bikarbonat atılımı kaybına neden olur. İkincil elektrolitik ve asit-baz dengesizliklerinin mukoid bronşiyal sekresyonlardan ve fırsatçı patojenler tarafından kolonizasyondan sorumlu olduğu düşünülmektedir ancak ilişkili mekanizmalar belirsizdir.

Havayolu yüzey sıvısı (ASL) tuz konsantrasyonu ve asit-baz ortamı ile bunların mukus üretimi ve mikrobiyal kolonileşme ile kesin ilişkileri tam olarak anlaşılamamıştır. KF'li bireylerin normal kişilerle karşılaştırıldığında daha yüksek sodyum klorür konsantrasyonuna sahip olup olmadıkları tartışmalıdır. Bronşiyal epitel hücreleri in vitro deneysel modeller ve hayvan çalışmaları uyuşmayan sonuçlar verir. Benzer şekilde, deneysel in vitro modellerde hayvan ve insan çalışmaları, ASL'nin KF'de daha asidik olup olmadığını değerlendirmiştir ve bu konuda dada görüş birliği bulunmamaktadır. Bununla birlikte, solunum salgıları NaCl konsantrasyonu ve asidik ortamın bağışıklık savunmasının önlenmesi ve artmış patojen duyarlılığından sorumlu olduğu öne sürülmüştür. Ayrıca, sıklıkla kolonize olan ve kistik fibroz hastalarının hava yollarını bulaştıran bağırsak dışı mikobakterilerin konakçı adaptasyonunun çevresel tuz konsantrasyonları ile korele olduğu gösterilmiştir.

Tuz Konsantrasyonu ile Enfeksiyonlar İlişkili Mi?

Fransa’dan araştırmacılar, KF’li hastaların ve KF’li olmayan kontrollerin balgam tuz konsantrasyonu ve asit-baz özelliklerini karşılaştıran noninvaziv prospektif kontrollü bir klinik çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, mikrobiyolojik analiz için rutin tanı laboratuvarlarına gönderilen balgam numuneleri, Kasım 2014'te prospektif olarak topladılar. Çalışmaya, Marsilya'daki Kistik Fibroz Referans Merkezi'nde aktif olarak takip edilen pediyatrik ve erişkin KF hastalarını dahil ettiler. Kişi başına bir örnek incelendi.  Çalışmaya, toplam 57 hasta ve 62 kontrol dahil edildi. Hastalarda balgam tuzu konsantrasyonları 10,5 g / L ve yaş uyumlu kontrollerde 7,4 g / L’ydi. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastalar ve kontroller arasında pH'da bir fark gözlenmedi.

Araştırmacılar, solunum salgıları tuz konsantrasyonlarındaki bu farklılıkların, kistik fibroz solunum yolu enfeksiyonları bağlamında konak patojen etkileşimlerini etkileyebileceğini belirttiler. Bakteri kültürü için gönderilen kistik fibroz hastalarının balgamlarında solunum salgı tuzu ölçümünü rutin bir analiz olarak dahil etmeyi önerdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Grandjean Lapierre et al. Cystic fibrosis respiratory tract salt concentration An Exploratory Cohort Study, Medicine (2017) 96:47.

Kistik Fibrozis Kolorektal Kanser Tarama Konsensüs Önerileri

11 Ocak 2018

Gelişmiş tedavi, kistik fibrozisli (KF) kişilerin sağ kalımını önemli ölçüde arttırmıştır. Fakat KF'li yetişkinlerde kolorektal kanser riski, genel popülasyona kıyasla 5-10 kat ve organ nakli sonrasında 25-30 kat daha fazladır. Bu riski gidermek için KF Vakfı kolorektal kanser tarama önerileri geliştirmek için multi-disipliner bir takım topladı. 18 üyeli görev gücü, göğüs hastalıkları doktorları, gastroenterologlar, sosyal hizmet uzmanı, hemşire koordinatörü, cerrah, epidemiyolog, istatistikçi, KF’li yetişkin ve ebeveynlerinden oluşuyordu. Komite, Kanser Riski, Transplantasyon, Prosedür ve Hazırlık olmak üzere 3 çalışma grubunu içeriyordu.

KF Vakfı'ndaki bir rehber uzmanı Şubat Mart 2016'da PubMed literatür araştırmalarına dayanan bir kanıt sentezi yaptı. Görev gücü üyeleri ek bağımsız taramalar yaptılar. Toplam 1159 makale değerlendirildi. İlk taramadan sonra, komite 198 makaleyi tam olarak okudu ve öneri tablolarını geliştirmek için 123 makaleyi analiz ettiler. Taramanın gerekliliklere ve zararlara göre yararlarını değerlendiren bağımsız bir karar analizi, Hollanda'daki Erasmus Medikal Merkezi Halk Sağlığı Departmanı tarafından Kanserle İnterervasyon ve Gözetim Modelleme Ağı'ndan Mikrosimülasyon Tarama Analizi modeli kullanılarak gerçekleştirildi. Görev gücü, öneri tablolarını son başvuru kılavuzuna yalnızca % 80'lik bir kabul eşiğine ulaştıysa ekledi.

KF’li Hastalarda Kanser Taraması

Görev gücü, paylaşılan, bireyselleştirilmiş karar vermeyi ve KF'ye özel gastrointestinal zorluklarla aşinalık vurgulayan 10 kolorektal kanser tarama önerisi belirledi. Tercih edilen tarama yöntemi olarak kolonoskopi, 40 yaşın üstünde taramaya başlanması, 5 yıl arayla tekrar tarama ve daha kısa aralık bireysel bulgularla belirtilmediği sürece 3 yıllık sürveyans aralıkları ve KF'ye spesifik yoğun bağırsak preparasyonu önerdiler. Transplantasyondan sonraki organ nakil alıcıları için, bağışıklık baskılanması ile bağlantılı kolon kanseri riskinin daha fazla olması nedeniyle, kolorektal kanser taramasını transplantasyondan sonraki 2 yıl içerisinde 30 yaşında başlanması gerektiğini belirttiler.

Bu önerilerin KF erişkinlere, ailelere, birinci basamak hekimlerine, gastroenterologlara ve KF ve transplantasyon merkezlerine kolorektal kanser taraması konularında yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Genel popülasyon için geliştirilen kılavuzlardan, taramaya başlama yaşı, tarama yöntemi, hazırlık ve tekrar tarama ve gözlem aralığı bakımından farklılık göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hadjiliadis et al. Cystic Fibrosis Colorectal Cancer Screening Consensus Q1 Recommendations, Gastroenterology 2017.

Oksijen Desteği Kullanmayan Pulmoner Fibrozisli Hastalarda Fiziksel Aktivite ve Aktivite Alanı

04 Ocak 2018

Pulmoner fibrozis (PF) diffüz, geri dönüşümsüz parankimal skarlaşma ile karakterize bir akciğer hastalığıdır. PF bağ dokusu hastalıkları veya mesleki/çevresel maruziyetler ile ilişkili olabilir. Birçok hastada kapsamlı bir değerlendirmeye rağmen, altta yatan neden bilinmemektedir. Bu gibi durumlarda, hastalara genellikle idiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) teşhisi konur ve en sık karşılaşılan alt tip idiyopatik pulmoner fibrozistir (İPF). PF’li hastalar, yorgunluk, kuru bir öksürük, aktivite-sınırlayıcı nefes darlığı gibi semptomlar yaşarlar ve bunlar bozulmuş yaşam kalitesine (QOL) katkıda bulunur. Şu anda fibrozisi tersine çeviren herhangi bir tedavi bulunmadığından müdahalenin birincil hedefleri ilerlemeyi yavaşlatmak, semptomları azaltmak ve QOL'yi iyileştirmektir.

Dispne, PF'li hastalarda QOL bozukluğunun en önemli nedenidir. PF'nin erken evrelerinde bile, nefes darlığı hastaları yavaşlatmaya ya da zevk aldıkları belirli fiziksel aktiviteleri bırakmaya zorlayabilir. PF'nin sonraki evrelerinde, nefes darlığı, günlük yaşam aktivitelerini dahi "iş olarak" hissettirir. Pek çok geç evre PF hastası, "küçülen dünya sendromu" olarak isimlendirilen bir durumdan şikayetçidir. Bu evlerine bağlandıkları ve dünyada istedikleri kadar hareket edemediği algısını yaşadıkları bir durumdur. Bir metrik olan "faaliyet alanı", çeşitli alanlardaki araştırmacılar tarafından insanların taşıdıkları veya gezdikleri bölgeyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Spesifik olarak, bir bireyin günlük yaşamış deneyiminin mekansal hareket bileşenini temsil eder ve yaşama ortamını, hareketlilik için bireysel kapasiteyi, hareket için mevcut kısıtlamaları, ihtiyaçları, tercihleri ​​ve kaynakları birleştirir. KP'li hastaların fiziksel aktivite düzeyleri ve aktivite alanlarının ve diğer hasta merkezli sonuçlarla nasıl ilişkili olduklarının daha net anlaşılması, PF hastaları ve bakım sağlayıcıları arasındaki iletişimi artırabilir ve tedavi müdahalesi için hedeflerin belirlenmesine yardımcı olabilir.

Oksijen Desteği Aktiviteyi Artırıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gün boyunca O2'ye gereksinim duymayan, PF'li hastalarda O2 tedavisi üzerine yapılan bir çalışmaya kaydedilen hastaların heterojen bir örneğinde fiziksel aktivitenin ve aktivite alanının metriklerini kullanarak başlangıçtaki hareketin miktarını belirlemeyi amaçladılar.

Gün boyunca ilave oksijen alımında bulunmayan PF'li kişiler, Ağustos 2013'ten Ekim 2015'e kadar ABD genelinde kaydedildi. Kayıt sırasında her bir hastadan anket doldurmaları istendi ve hastalara 7 gün boyunca bir ivme-ölçer ve GPS izleyici takıldı.

Araştırmacılar, 194 katılımcı için tam analiz edilebilir GPS verileri elde ettiler. Katılımcıların %56’sı erkek ve %95’i Kafkas’tı. %30’u idiyopatik pulmoner fibrozis ve %31’i bağ dokusu hastalığı-PF tanılıydı. Denekler günde ortalama 7497 (çeyrekler arası [IQR] 5766-9261) adım yürüdü. Günlük adım sayısı semptomlar ve birkaç yaşam kalitesi alanı ile ilişkili bulundu. Yaş, vücut kütle indeksi, bilekliğe (veya bele) takılan ivmeölçere göre ve difüzyon kapasitesinin tahmin edilen yüzdesi (%DLCO) için kontrol edilen bir modelde, yorgunluk adım sayısının bağımsız bir ön gördürücüsüydü.

Araştırmacılar, gün boyunca kullanım için O2 reçete edilmemiş PF'li hastaların hareketliliklerinde çok değişkenlik olduğunu ve günlük fiziksel aktivitenin, yaşam kalitesini etkileyen çeşitli alanlarla ilgili olduğunu ancak GPS-kaynaklı aktivite alanı ile ilgili olmadığını belirttiler. Giyilebilir veri toplama cihazlarının, PF hastalarında tedavi müdahalelerin hareketi nasıl etkilediğini belirlemek için kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Root et al. Physical activity and activity space in patients with pulmonary fibrosis not prescribed supplemental oxygen, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:154.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Akut Alevlenmesinde Prognostik Faktörler

29 Aralık 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) ilerleyici, fibrotik bir akciğer hastalığıdır ve hipoksi ve azalan akciğer hacmi ile sonunda solunum yetmezliği ile karakterizedir. Histolojik olarak usual interstisyel pnömoni (UİP) tanısı alan idiopatik pulmoner fibrozis (İPF), İİP'nin en sık görülen alttürüdür. İPF'nin etiyolojisi ve patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak fibrotik sürecin genellikle epitel hasarından ve aktivasyondan sonra fibroblastların oluşumu ve ekstraselüler matriks birikiminden kaynaklandığı düşünülmektedir. İPF'nin klinik seyri oldukça değişkendir ve İPF hastalarının ortalama sağ kalım süresinin ilk tanıdan 2-5 yıl sonra olduğu tahmin edilmektedir.

İPF genellikle yavaş yavaş ilerlemekle birlikte, klinik seyirin herhangi bir aşamasında İPF'nin akut alevlenmesi (İPF-AE) meydana gelebilir. İPF-AE, enfeksiyon, kalp yetmezliği veya pulmoner emboli gibi diğer nedensel hastalıkların yokluğunda, hastalığın hızla kötüleşmesi olarak tanımlanır. İPF-AE'nin prognozu zayıftır, genellikle birkaç hafta veya ayda ölümle sonuçlanır ve mortalite % 60 ila % 80 arasındadır. Uluslararası kılavuzlar İPF-AE'li hastaların çoğunda kortikosteroid önermesine rağmen henüz kanıtlanmış etkin bir tedavi bulunamamıştır. İPF-AE için yüksek doz intravenöz kortikosteroidler de dahil yoğun tedaviyi alan hastaların sadece küçük bir kısmının iyileştiği rapor edilmiştir. Daha önce, mortaliteyi ön gördürücü hasta özellikleri araştırılmıştır ancak İPF-AE'nin kesin prognostik faktörleri bilinmemektedir.

Tedavi Öncesi Puls Kortikosteroid?

Japonya’dan araştırmacılar, İPF-AE'li hastaların klinik verilerini analiz etmek ve İPF-AE'nin potansiyel prognostik faktörlerini belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 59 İPF-AE vakasının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelediler. Klinik veriler, laboratuvar verileri, radyografik bulgular, tedavi ve semptomların başlangıcından puls kortikosteroid tedavisinin başlangıcına, yani semptom süresi ve sonucuna kadar geçen sürede analiz ettiler.

Araştırmacılar, tek değişkenli analizde, İPF evresi, cinsiyet-yaş-fizyoloji (GAP) indeksi, semptom süresi ve yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YRBT) skorunu prognoz ile ilişkili buldular. Çok değişkenli analizde de, semptom süresi önemli bir prognostik faktör olarak kaldı ve 1 günlük risk artış oranı 1,11 olarak hesaplandı. Semptom süresinin alıcının çalışma karakteristiği eğrisi altındaki alan, hayatta kalanlar için kurtarılamayanlara göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Yaşama süresi, geç tedavi gruplarında (5 gün, n = 30) erken tedavi grubuna (<5 gün, n = 29; log-rank testi) göre anlamlı derecede daha kısa bulundu.

Araştırmacılar, belirtilerin başlangıcı ile puls kortikosteroid tedavisinin başlaması arasındaki zaman aralığının, İPF-AE'li hastalarda bağımsız bir prognostik faktör olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Atsumi et al. Prognostic Factors in the Acute Exacerbation of Idiopathic Pulmonary Fibrosis: A Retrospective Single-center Study, Intern Med Advance Publication 2017.

Normal Ter Klorür Testi Sonucu Kistik Fibrozis Tanısını Dışlamaz

20 Aralık 2017

Kistik fibrozis (KF), transmembran iletken düzenleyici geninde bir mutasyon sonucu ortaya çıkan, otozomal resesif bir hastalıktır. Kistik fibroz sıklığı, sınırlı çalışmalarda Türkiye'de 1/3000 olarak bildirilmiştir. Türkiye'de yapılan bir araştırmada, tekrarlayan akciğer enfeksiyonu ve / veya malnutrisyon nedeniyle hastaneye başvuran çocukların % 7,1'inde kistik fibrozis olduğu gösterilmiştir. Buna ek olarak, Türkiye'de yayınlanan bir başka araştırmaya göre, kistik fibrozis tanısı alan çocukların % 12'sinde psödo-Bartter sendromu tespit edilmiştir.

Günümüzde, terdeki klorür seviyesinin ölçümü (ter testi) KF tanısında en yaygın kullanılan biyokimyasal yöntemdir. Bununla birlikte, KF hastalarında yalancı pozitif veya yanlış negatif ter testi sonuçları ile ilgili literatürde çeşitli raporlar bulunmaktadır. Bu nedenle, ter test sonuçlarının yorumlanması, hastanın klinik durumu ve eşlik eden ek tanı durumları göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Literatürde ter testinde yanlış negatif sonuçların nedenleri teknik nedenler, spesifik mutasyonlar, hipohidrotik ektodermal displazi, yetersiz ter toplama, mineralokortikoid tedavi, genç yaş, ödem, hipoproteinemi ve penisilin tedavisi olarak gösterilmektedir. İlk dört nedeni en yaygın nedenlerdir ve bu spesifik mutasyon negatif ter test sonucundan sorumlu olabilir. P.E92K'nın neden olduğu KF nadirdir. CFTR2 veri tabanına göre, sadece 33 hasta bu mutasyona sahiptir. Ekzon 4'teki p.E92K mutasyonu, ilk olarak 1993 yılında Nunes ve arkadaşları tarafından iki hastada tanımlanmıştır. P.E92K mutasyonunun, Anadolu'daki hastalarda KF kromozomlarının analizi sırasında taranması gerektiği belirtilmektedir. 2008'de bu homozigot mutasyona sahip yalnızca bir hasta bildirilmiştir. Literatürde, bu mutasyon sıklığı, İspanyollar için % 0,1 ve Çuvaş hastalarında % 66,6 olarak bildirilmektedir. P.E92K mutasyonunun klinik fenotipi hakkında çok az şey bilinmektedir.

Bazı Durumlar Ter Testi Sonucunu Etkileyebiliyor

CFTR geninin ekzon 17B'sinde bulunan p.F1052V mutasyonuda nadirdir. CFTR2 veri tabanında bu mutasyona uğramış 33 hasta rapor edilmiştir. Bu mutasyon, 1993 yılında Mercier ve arkadaşları tarafından bir hastada tanımlanmıştır. Onay ve arkadaşları Türk KF hastalarında p.F1052V mutasyon sıklığını % 1,2 olarak bulmuştur. 2015 CFTR2 gen veri tabanına göre; p.E92K mutasyonu KF'ye neden olan varyant olarak sınıflandırılırken, p.F1052V mutasyonu çeşitli klinik sonuç mutasyonlarına dahil edilmiştir. p.F1052V mutasyonu ile ter testi arasında literatürde bir ilişki bulunamamıştır.

Türkiye’den araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, psödo-Bartter sendromu ve p. E92K/p.F1052V mutasyonları için heterozigot bulgu tespit edilen ancak ter testi negatif, KF tanısı konan beş aylık bir erkek çocuğu sundular. Hastada, hiponatremik hipokloremik metabolik alkaloz etiyolojisi araştırılmış ve hipnotremi, hipokloremi ve düşük idrar Cl seviyesi bulguları ile psödo-Bartter sendromu teşhisi konmuştu.

Araştırmacılar, hastada tespit edilen mutasyonların ter testinde negatif sonuçlara neden olabileceğini belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Abdurrahman Erdem Başaran, Nimet Karataş-Torun, İbrahim Cemal Maslak, Ayşen Bingöl, Özgül M. Alper. Normal sweat chloride test does not rule out cystic fibrosis, Turk J Pediatr 2017; 59: 68-70.

İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Anksiyete ve Depresyon

13 Aralık 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarının uzun dönem anksiyete ve depresyon sıklığını ve bu durumlara katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı. Çalışmada araştırmacılar, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeğini (HADS) tamamlamış tüm bireylerden, başlangıçta ve 12 aylık verileri kulandılar.  Hastaları, HADS skorları standart kriterlere göre, > 10 puan muhtemel bir klinik anksiyete veya depresyon vakasını ve 8-10'luk puan sınırda vaka olarak sınıflandırdılar. Hastaları, başlangıçta ve 12 aylık izlemde HADS skorları >8 olduğunda, uzun dönem anksiyete ve depresyon olarak değerlendirdiler.  Analiz demografik ve fizyolojik verileri ve hasta tarafından bildirilen tıbbi komorbiditeleri içeriyordu. Analiz sırasında, Avustralya İPF kayıt sistemi, muhtemel veya kesin İPF'si olan 435 katılımcı içeriyordu. Başlangıçta ve takipte (12 ± 3 ay) HADS anketini tamamlayan 102 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Bu grubun, başlangıçtaki analiz dışında bırakılanlarla karşılaştırılması, demografik veya fizyolojik özelliklere göre farklılık göstermedi. 12 aylık takipte 96 katılımcı HADS kaygı alanını ve 98 HADS depresyon alanını tamamladı.

Dispne ve Öksürük Anksiyeteyi Tetikliyor

20 katılımcıda (% 21) uzun dönem anksiyete mevcuttu, bunlardan 15 katılımcı (% 75) anksiyolitik almıyordu. Uzun dönemde anksiyete ve mortalite arasında bir ilişki yoktu. Tek değişkenli analizde, uzamış anksiyete, başlangıçta daha şiddetli dispne, başlangıçtaki ek oksijen kullanımı, daha fazla komorbidite ve başlangıçta daha şiddetli ​​öksürük ile ilişkiliydi. Uzamış anksiyetenin FVC düşüşüyle ​​ilişkisi yoktu. Çok değişkenli analizde, ek oksijen kullanımı, uzun süreli anksiyete için tek bağımsız belirteçti ve varlığı 4,3 kat daha yüksek olasılıkla ilişkiliydi. Öksürük şiddeti ile ilişki için bir eğilim mevcuttu.

Katılımcıların % 13'ünde HADS skorunda değişiklik mevcuttu ve 12 ayda kötüleşmiş anksiyete riskini öneriyordu. Tek değişkenli analizde, anksiyete riskinde kötüleşme, 12 ayda öksürük şiddetinde artış ve kötüleşmiş dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, öksürük şiddetinde ki sadece bir artışın, 12 ay boyunca anksiyete riskinin kötüleşmesinin bağımsız bir ön gördürücüsü olduğunu gösterdi.

14 katılımcıda (% 14) uzamış depresyon mevcuttu, bunlardan 10’u (% 71) antidepresan almıyordu. Tek değişkenli analizde, uzun süreli depresyon, başlangıçtaki daha kötü dispne ve ​​öksürük, daha fazla komorbidite, daha genç yaş ve kötüleşen dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, başlangıç öksürük şiddetinin uzamış depresyonun bağımsız bir belirteci olduğunu gösterdi. Başlangıçtaki öksürük şiddetinde 10 mm'lik bir artış, uzun süreli depresyon oranını % 45 oranında arttırıyordu.

Katılımcıların % 7'sinde 12 ayda kötüleşmiş depresyon riski vardı. Tek değişkenli analizde, başlangıçtaki daha kötü dispne, 12 ayda kötüleşmiş dispne ve dispne değişikliği ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde, kötüleşen dispne,  kötüleşmiş depresyon riskiyle ilişkili bulundu.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, dispnenin ve öksürüğün anksiyete ve depresyona önemli katkıda bulunduğunu doğruladığını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Glaspole IN, Watson AL, Allan H, et al. Determinants and outcomes of prolonged anxiety and depression in idiopathic pulmonary fibrosis. Eur Respir J 2017; 50: 1700168.

İPF’de Gen Ekspresyon Analizleri

22 Kasım 2017

Kronik ve ölümcül fibrotik akciğer hastalığı olan idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) klinik seyri oldukça değişkendir. Ortalama sağ kalım yaklaşık 3 yıl olmakla birlikte, 5 yıl ve üzeri bir sürede akciğer fonksiyonlarının yavaş, sürekli bir şekilde kaybedilmesinden, hızlı bir ilerleyici ve tanı sonrası 1-3 yıl içinde ölüme kadar değişir. İPF'nin tipik olarak yavaş ilerleyen seyri, akut alevlenme (AEİPF) olarak adlandırılan ve genellikle solunum yetmezliğinin yeni, kötüleşmiş bir temeline yol açan akciğer fonksiyonlarındaki ani bozulmalarla kesintiye uğrayabilir. AEİPF'nin altında yatan mekanizmalara henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Dahası, biyolojik heterojenliği belirleme ve ilgi sonuçları için risk altındaki hasta kohortlarını seçme konusunda sağlam bir araç eksikliği, İPF'deki girişimsel klinik araştırmaların kapsamını ve tasarımını sınırlamaya devam etmektedir.

İPF tanısında mevcut yaklaşım, görüntüleme ve histoloji özelliklerine dayalı klinik değerlendirme ile sınırlıdır. Bununla birlikte, gelecekte genetik imzalar ve kana spesifik veya akciğer spesifik biyolojik belirteçler geliştirmek için yıldız çalışmaları yapılmaktadır. Transkriptomik çalışmalarla elde edilen gen imzalarının İPF hastalarını ve diğer interstisyel akciğer hastalıklarını ve sağlıklı kontrollerden ayırt ettiği bildirilmiştir. Sağlıklı kontrollerin genetik imzalarının gruplanmamış İPF hastaları ile karşılaştırılması, hastalık örneklerinde geniş genetik heterojenite ortaya çıkarmıştır ve çeşitli çalışmalarda İPF alt gruplarındaki farklı gen ekspresyon profilleri bildirilmiştir.

Amerika’dan araştırmacılar, prediktif veya prognostik değere sahip yeni gen işaretleri ile potansiyel İPF alt gruplarının tanınmasını kolaylaştırmak için, diferansiyel gen ekspresyon analizinden önce makine öğrenme yaklaşımlarının uygulanabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. İPF alt gruplarını tanımlamak ve karakterize etmek için veri temelli kümeleme analizi ve bilgi temelli bir yaklaşım kullandılar.

6 Farklı İPF Alt Türü

Araştırmacılar, İPF / UIP'li 131 hasta ve 12 sağlıklı kontrolün akciğer dokusunda transkripsiyonel profiller kullanarak, hastalık şiddetini yansıtan altı İPF alttürü tanımladılar. Ağa dayalı kümeleme ile, enflamatuar süreçleri, kan basıncını ve akciğerin dallanma morfogenezisini düzenleyen genlerle zenginleştirilmiş İPF'nin en ağır alt grubunu tanımladılar. Sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldığında İPF’nin altı alt grubunda bulunan, farklı olarak eksprese edilen genler arasında, hücre dışı matriksin transkriptleri, epiteliyal simant hücrelerin çapraz-talk, kalsiyum iyonu homeostazı ve oksijen taşınımı yer alıyordu.  İPF'yi normal kontrollerden ve hafif derecede İPF'den ayırt edebilen moleküler imzaları tespit ettiler. Bu imzaları, daha sonra üç bağımsız İPF / UIP kohortunda doğruladılar. Ayrıca, bilgiye dayalı yaklaşımları kullanarak, İPF için birkaç yeni aday gen ve potansiyel biyolojik belirteç tanımladılar. 

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al.  Unsupervised gene expression analyses identify IPF-severity correlated signatures, associated genes and biomarkers, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:133.

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Akciğer Kanseri Mutasyonları Irklar Arası Farklılık Gösteriyor

24 Ekim 2017

Akciğer kanseri tedavisine yön verici olarak son yıllarda çok sayıda mutasyon tanımlanmıştır. Özellikle EGFR, ALK, ROS gibi mutasyonlar tespit edilmesi halinde hedefe yönelik ajanlarla uzun sağ kalım sürelerine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu mutasyonların ırklar arasında görülme sıklıklarının ise birbirine göre farklılık gösterebileceği bilinmektedir.

Çin merkezli yapılan bir çalışmada akciğer kanserindeki bu mutasyonların hangi oranlarda görüldüğü ve beyaz ırktan farklılaşıp farklılaşmadığı değerlendirildi. Bugüne kadar Asyalı akciğer adenokarsinomu hastalarında genomik değişikliklerin peyzajını yalnızca sınırlı çalışmalar araştırmıştı.

Kapsamlı Genomik İnceleme Uygulandı

Bu tek merkez çalışmada, Çin etnik kökenine sahip insanlardaki akciğer kanseri mutasyonel profilini aydınlatmak ve elde edilen bilgileri tedavi için karar verme kılavuzu olarak kullanmak amacıyla tümör numunelerinin kapsamlı genomik karakterizasyonunu yapmak için iyi geçerlilik kazanmış bir test kullanıldı. Çalışmaya 306 akciğer kanseri hastası dahil edildi.

Yapılan ayrıntılı analiz sonucunda 145 tümörle ilişkili gende toplam 845 bireysel genomik değişiklik bulundu; bunlar örnek başına ortalama 2,8 değişiklik anlamına gelmekteydi. En sık mutasyona uğramış olan genler EGFR (% 46.7), TP53 (% 21.2), ALK (% 12.1,% 8.8 mutasyon ve% 3.3 yeniden düzenlenme) ve KRAS (% 10.1) idi.

Veriler Asyalı Irkı Ayrıştırıyor

Kanser Genomu Atlası veri setiyle karşılaştırıldığında, EGFR'nin bu kohortta daha yüksek bir frekansta mutasyona uğradığı, KRAS'ın ise sadece % 10.1'inde mutasyona uğramış şekilde bulunduğu saptandı. Beyaz ırkta ise KRAS’ın EGFR’nin iki katı kadar daha fazla oranda mutasyon gösterdiği bilinmektedir.

Çalışmadaki 185 (% 60.5) hastada klinik olarak ilgili genomik değişiklikler tespit edildi; bunlar adenokarsinoma hastalarında% 50, skuamöz hücreli karsinoma hastalarında % 14 idi.

Elde edilen bulgular, Asya etnik kökenine sahip olmanın, somatik sürücü mutasyonlarının varlığı açısından beyaz ırktan önemli ölçüde farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Kapsamlı bir genotiplendirme yaklaşımının kullanılması tedavi kararının verilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu L et al. Comprehensive genomic profiling of lung cancer using a validated panel to explore therapeutic targets in East Asian patients. Cancer Sci. 2017 Sep 26. doi: 10.1111/cas.13410. [Epub ahead of print]

Kistik Fibrozis Hastaları İçin Yeni Biyolojik Belirteçleri Keşfedildi

23 Ekim 2017

Kistik fibrozis (KF), sindirim problemleri ve akciğer enfeksiyonları da dahil olmak üzere yaşam boyu sağlık komplikasyonları bırakarak, çocukları ve genç yetişkinleri etkileyen genetik bir hastalıktır. Ter klorür testi,  KF tanısında altın standart tanı yöntemidir. Test evrensel yeni doğan hastalık tarama programlarında yaygın olarak kullanılır ve tuz konsantrasyonlarını ölçer. Yüksek ter klorürü, bebekte KF tanısını doğrular. Bununla birlikte, gen modifikatörlerinin ve çevrenin pleiotropik etkileri göz önüne alındığında, kompleks KF hastalığının spektrumunu sınıflandırırken hastalık ilerlemesini yansıtmamakla birlikte ara ter klorür vakaları için belirsiz sonuçlar vermektedir. KF’de akciğer fonksiyonunu iyileştirmek için daha iyi tedavilerin ortaya çıkması, daha iyi beslenme ve akciğer transplantasyonu ile yaşam beklentisi oranları son yıllarda dramatik bir şekilde artmıştır.

Kanada’dan araştırmacılar, peritoneal pozitif KF bebeklerde ter metabolomunun ilk karakterizasyonu ve ter klorür testini tamamlayacak hastalık durumuyla ilişkili metabolitleri tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar KF’de iki yeni biyolojik belirteç tespit ettiler.

Çalışma için, 50 etkilenmemiş bebek ve teyit edilmiş 18 KF vakası da dahil olmak üzere iki KF kliniğinden pilokarpin ile uyarılmış ter numuneleri toplandı. Hacim kısıtlı ter numunelerinde, polar/iyonik metabolitlerin analizi için yüksek verimli bir platform olarak kullanılan çok segmentli enjeksiyon-kapiller elektroforez-kütle spektrometresi ile hedeflenmemiş metabolit profillemesi gerçekleştirildi. Yüksek çözünürlüklü tandem kütle spektrometresi ile asparagin ve glutamin gibi etkilenmiş ama henüz asemptomatik KF bebekleri ile ilişkili metabolitler de dahil olmak üzere, ter içinde aminoasitler, organik asitler, aminoasit türevleri, dipeptitler, purin türevleri ve bilinmeyen eksojen bileşikler tespit edildi.

KF için Yeni Belirteçler: Pilokarpik Asit ve Monoftalik Asit

Araştırmacılar ilginç bir şekilde, ter salgılanmasını tetiklemek için kullanılan bir pilokarpin metaboliti olan pilokarpik asit ve çevresel maruziyetten bir plastikleştirici metaboliti mono (2-etilhekzil) ftalik asitin,  KF’li bebeklerin terinde, etkilenmemiş KF taraması pozitif kontrollere kıyasla önemli ölçüde düşük konsantrasyonlarda salgılandığını gördüler. Bu sonuçlar, CFTR mutasyonlarıyla ve bozulmuş klorür transportu ile ilgisi olmayan bir enzim olan, sonradan etkilenen KF’li çocuklarda enflamasyon, bakteriyel biyofilm oluşumu ve tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarına aracılık ettiği bilinen non-spesifik bir arilesteraz / laktonaz olan, insan paraoksonazında bir eksikliği gösteriyordu.

Araştırmacılar, bu biyolojik belirteçlerin test edilmesinin, klorür ter testi sonucunun net olmadığı vakalarda yapılabileceğini ve biyolojik belirteçlerin,  KF'nin ilerlemesine katkıda bulunan ve yaşamın erken dönemlerinde daha iyi terapötik girişimlere yol açabilecek diğer altta yatan mekanizmaları da işaret ettiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Adriana N. Macedo, Stellena Mathiaparanam, Lauren Brick, Katherine Keenan, Tanja Gonska, Linda Pedder, Stephen Hill, and Philip Britz-McKibbin. The Sweat Metabolome of Screen-Positive Cystic Fibrosis Infants: Revealing Mechanisms beyond Impaired Chloride Transport, ACS Central Science 2017.

İPF’de mtDNA ve Fibroblast Yanıtları Arasındaki İlişki Araştırıldı

06 Ekim 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), tanımlanabilir nedenlerin yokluğunda, olağan interstisyel pnömoninin radyografik veya histolojik bulguları ile karakterize, ölümcül bir interstisyel akciğer hastalığıdır ve dolaşımdaki biyolojik belirteçlerle klinik parametreleri içeren prognostik modellerden fayda sağlayacak oldukça değişken bir hastalık seyri gösterir. İPF, transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGFβ1) gibi çözünebilir mediyatörlerle olan etkileşimlerden kaynaklanan miyofibroblastların eksprese eden alfa düz kas aktin (αSMA) ve lokal doku sertliği gibi mekanik etkilerin birikimini içerir. TGFβ1, aktive olmuş hücreleri beslemek için gerekli olan mitokondriyal fonksiyon ve biyoenerjektik değişimleri de düzenler. TGFβ1'in pleiotropik fonksiyonları terapötik hedeflemeyi zorlaştırdığı için, onun “downstream” etkilerinin kesilmesi hem daha güvenli hem de daha etkili olabilir. İPF fibroblastları aerobik glikoliz ve doğuştan gelen immün reseptör aktivasyonu için zenginleştirilmiş iken, hücre dışı mitokondriyal DNA (mtDNA) gibi mitokondriyal yaralanmayla ilişkili doğuştan bağışıklık ligandları İPF'de tanımlanmamıştır.

Amerika’dan araştırmacılar, İPF'de mtDNA ve fibroblast yanıtları arasındaki ilişkiyi tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar çalışmalarında, normal insan akciğer fibroblastlarının mtDNA ile uyararak yanıtları değerlendirdiler ve TGFβ1 uyarımı ve katı substratlar ile doğrudan temasa yanıt olarak ortaya çıkan ve İPF fibroblastlarında kendiliğinden olan glikolitik yeniden programlamanın aşırı mtDNA seviyeleri ile ilişkili olup olmadığını incelediler. İPF'li ve İPF'siz kişilerden alınan bronkoalveoler lavajda (BAL) ve iki longitudinal İPF kohortundan ve demografik olarak eşleşen kontrollerden alınan plazma örneklerinde mtDNA konsantrasyonlarını ölçtüler.

Araştırmacılar mtDNA'ya maruz kalmanın, normal insan akciğer fibroblastlarında αSMA ekspresyonunu arttırdığını gördüler. Normal insan akciğer fibroblastlarında ki TGFβ1 veya katı hidrojellerle olan etkileşimlerle indüklenen metabolik değişiklikler, hücre dışı mtDNA birikimine eşlik ediyordu. Bu bulgular, İPF fibroblastlarının spontan fenotipini çoğaltmaktadır. MtDNA konsantrasyonları, İPF’li BAL ve plazmada artarken, ikinci bölmede, hastalık ilerlemesi ve olaysız sağ kalım ile güçlü ilişkiler sergilendiği görüldü. Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, İPF'ye yeni bakış açısı sağlayan, metabolik yeniden programlama, mtDNA, fibroblast aktivasyonu ve klinik sonuçlar arasında önceden bilinmeyen ve son derece yeni bir ilişkiyi gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryu et al. Extracellular Mitochondrial DNA is Generated by Fibroblasts and Predicts Death in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med. 2017 Aug 7.

Akciğer Kanserinde PD-L1 Pozitifliği Kötü Prognoza Yol Açıyor

29 Eylül 2017

PD-1 ve PD-L1 inhibitörü çok sayıda immünoterapi ilacı günümüzde bir çok kanser çeşidi üzerinde çalışılmaktadır. Bazı kanser türlerinde PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak güçlü etki görülse de bazı tümörlerde ise PD-L1 ekspresyonu olan tümörlere verilen yanıt daha iyi olmaktadır. Peki PD-L1 pozitif olmak kötü prognozu gösterir mi? Akciğer kanserinde de çok sayıda immünoterapi ajanıyla çalışma yapılmıştır. Birçok çalışmada PD-L1 pozitifliğinin kötü prognostik olduğu söylense de elde edilen sonuçlar tartışmalıydı. Çin merkezli yapılan yeni bir çalışmada bu konu ele alındı.

Çalışmada PubMed, EMBASE ve Cochrane Kütüphanesi veritabanlarının sistematik olarak araştırılması sonrasında, PD-L1 ekspresyonu ile driver mutasyonu ve genel sağkalım (OS) arasındaki korelasyon tanımlanmaya çalışıldı. Yapılan meta-analiz, 47 çalışmada toplam 11.444 hastalık popülasyonu incelemiş ve toplanan sonuçlar artmış PD-L1 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir (HR = 1.40,% 95 GA: 1.19-1.65, p <0.001). Histolojik tiplere göre katmanlı alt grup analizlerinde toplanan sonuçlar, PD-L1 ekspresyonunun artmasının, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) (HR = 1.26,% 95 GA: 1.05-1.52, P = 0.01 ) ve pulmoner lenföepitelyoma benzeri karsinom için (LELC) (HR = 3.04,% 95 CI: 1.19-7.77, P = 0.02) (HRLC = 0.62,% 95 CI: 0.27-1.39, p = 0.24) olumsuz bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.

Elde edilen veriler, PD-L1 ekspresyonunun cinsiyet, sigara içme durumu, histoloji, farklılaşma, tümör boyutu, lenf nodal metastazı, TNM evresi ve EGFR mutasyonu ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, PD-L1 ekspresyonu ALK yeniden düzenlenmesi ve KRAS mutasyonları ile korelasyon göstermemiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang M et al. PD-L1 expression in lung cancer and its correlation with driver mutations: a meta-analysis. Sci Rep. 2017 Aug 31;7(1):10255. doi: 10.1038/s41598-017-10925-7.

Japonya’da İPF İçin Hastalık Şiddeti Evrelendirme Sistemi

20 Eylül 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, ilerleyici fibrotik interstisyel pnömoninin spesifik bir formu olarak tanımlanır ve usual interstisyel pnömoninin (UIP) histopatolojik ve/veya radyolojik paterniyle ilişkilidir.  İPF'nin prognozu kötüdür ve Bireysel olguların doğal seyri değişkendir. İPF'li hastalarda prognozun öngörülmesi, klinisyenler için aynı zamanda çok önemli ve zorlayıcıdır. İPF hastalarında doğal seyri tahmin etmek zor olsa da, çeşitli klinik değişkenlerin İPF'de sağ kalımı öngördüğü gösterilmiştir. Dispne seviyesi, akciğerin karbon monoksit (DLCO) için difüzyon kapasitesi, yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (HRCT) ve pulmoner hipertansiyon üzerine bal peteği miktarı, hayatta kalma için belirgin prediktörlerdir. İstirahat halinde PaO2 ve 6MWT'nin sonunda desatürasyon varlığı da prognostik faktörler olarak gösterilmiştir. Buna ek olarak, bireysel değişkenleri farklı değişkenlerle birleştiren klinik tahmin modelleri önerilmiştir. Son zamanlarda, cinsiyet (G), yaş (A) ve iki akciğer fizyolojisi değişkenleri (zorlu vital kapasite (FVC) ve DLCO) dahil olmak üzere bir evreleme sistemi (GAP sistemi) geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Japonya'da, tıbbi bakım devlet yardımları ile ilgili kararlar alırken İPF hastalık şiddeti sınıflandırması (J-sistemi) kullanılmaktadır. Mevcut J sistemi, arteryal oksijen kısmi basıncı (PaO2) ve I-IV evrelerinde egzersiz desatürasyonundan oluşur. Bu sistem evre III ve IV'te iyi prognostik sınıflandırma sağlar, fakat evre I ve II için zayıftır. Japonya’dan araştırmacılar bunun desaturasyonla erken evrelerde sınıflandırma eksikliğinden kaynaklandığını ve desatürasyona sahip olan PaO2> 80 Torr olan hastalarda (mevcut sınıflandırmada I evre) desatürasyona sahip olmayanlara göre daha kötü bir prognoza sahip olabileceğini düşündüler. Araştırmacılar, evre I ve II’de ayırt edici kabiliyeti iyileştirmek için revize edilmiş bir sistem önerdiler. Ölüm oranını öngörmek için revize edilen J-sistemini mevcut J-sistemi ile Cox orantısal tehlikeler modeli kullanarak karşılaştırdılar. Yakın zamanda önerilen GAP sistemini her iki J sistemi ile karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, 9 ayrı merkezden 215 İPF hastasını geriye dönük olarak incelediler. Hastaların çoğunluğu erkekti ve yaş ortalaması 67,2’ydi. Ortalama izlem süresi 35,4 aydı ve ortalama sağ kalım 50 aydı. Takip süresi sonunda 116 hasta öldü. Hiçbir hastaya akciğer transplantasyonu uygulanmadı. Mevcut sınıflamaya göre evre olan hastaların sayısı sırasıyla 103, 18, 50 ve 44’tü. Mevcut I. evre hastalar arasında, 53 hastada 6MWT sonunda desatürasyon gözlendi. Bu 53 hasta daha sonra revize edilmiş sınıflamada evre II olarak sınıflandırıldı. Bu nedenle, revize edilmiş sınıflamaya göre evre I, II, III ve IV hasta sayısı sırasıyla 50, 71, 50 ve 44’tü. Mevcut Japon şiddet evreleme sisteminin 6MWT sonundaki ortalama sağ kalım süresi sırasıyla 50,5 ± 1,9 ve 99,3 ± 35,0 aydı. İstirahatte PaO2 ≥ 80 torr olsa bile, 6MWT sonunda desatürasyona sahip hastalar, desatürasyona sahip olmayan hastalara göre daha kötü prognoza sahipti.

Tek değişkenli Cox orantısal risk modelitahmin edilen % VC, öngörülen DLCO%, PaO2, 6MWT sonunda desatürasyon, mevcut evre ve revize edilmiş Japon şiddet evrelendirme sistemi ve modifiye GAP şiddet evrelendirme sistemindeki evrenin, sağ kalımın önemli ön gördürücüleri olduğunu gösterdi. Ayırt edici prognoz için C-istatistiği, revize edilmiş J sisteminde modifiye edilmiş GAP sisteminden ve mevcut J sisteminden daha yüksekti. 10 000 önyükleme örneğinden üretilen bu modellerin C-istatistiği orijinal modellere benzerdi. Çok değişkenli analiz, revize edilen J-sisteminin ve modifiye GAP sisteminin bağımsız prognostik faktörler olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, revize edilmiş J sisteminin, mevcuttan daha iyi bir mortalite tahmini sağlayabildiğini, hem revize edilen J-sistemi hem de modifiye edilmiş GAP sisteminin, İPF'nin prognostikasyonu ve klinik yönetimi için bağımsız ve değerli araçlar olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kondoh et al. Disease severity staging system for idiopathic pulmonary fibrosis in Japan, Respirology (2017).

Akciğer Kanserinde Yutma Zorluğu ve Yaşam Kalitesi

19 Eylül 2017

İleri evre akciğer kanserinde, doğrudan tümör invazyonu veya sinir basısı nedeniyle disfaji yani yutma bozukluğu görülebilir. Bunun yanı sıra anti-kanser tedavileri ve eşlik eden hastalık durumları da disfajik semptomlara neden olabilir. Akciğer kanserli hastalardaki disfajik semptomları gidermek için konuşma ve dil terapisinin yanı sıra tıbbi ve cerrahi müdahaleler kullanılabilir. Akciğer kanseri hastaları için potansiyel olarak kısa prognoz göz önüne alındığında, bu hastalardaki bakımın amacı semptom yükünü azaltmak ve yaşam kalitesini en üst düzeye çıkarmak olmalıdır. Bu amaca yönelik olarak, yutma zorlukları da tanınmalı ve tedavi edilmelidir.

Yeni bir çalışmada, ileri evre akciğer kanseri olan hastalarda disfajinin yaygınlığı yaşam kalitesi üzerinki etkisi saptanmaya çalışıldı. Bu amaçla tek merkezli, prospektif, araştırmacı bir çalışma yapıldı. Disfajinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini belirlemek için daha önce valide edilmiş olan, EAT-10 değerlendirmesi ve SWAL-QOL değerlendirmesi kullanıldı. Çalışmada yer alan yetmiş iki katılımcı, EAT-10 değerlendirmesinin tamamlanmasından sonra disfaji yaşadığı tespit edilen% 18.1’lik kitleye denk gelmekteydi. SWAL-QOL kullanılarak daha ileri düzeyde değerlendirildiğinde, bu hastalarda yorgunluk ve yemek zamanı süresinin artması, besin seçimi zorlukları ve yeme tutkusu azalması nedeniyle azalmış yaşam kalitesi kaydedildi. Hastalarda ayrıca sık boğaz temizleme, öksürme ve farengeal tıkanıklık hissi bildirildi. Bu çalışmanın da onayladığı şekilde disfaji, ileri evre akciğer kanserinde yaşam kalitesini etkileyebilecek potansiyel bir semptomdur. Hastalar, bakıcılar ve sağlık uzmanları bunun farkında olmalı ve gerekli önlemler erkenden alınmalıdır. Bu rahatsız edici durumun optimal yönetimini belirlemek içinse daha yaygın popülasyonlarda girişimsel çalışmalara ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Brady GC et al. An investigation of the prevalence of swallowing difficulties and impact on quality of life in patients with advanced lung cancer. Support Care Cancer. 2017 Sep 2. doi: 10.1007/s00520-017-3858-6. [Epub ahead of print]

İPF ve PPFE Arasında Ne Fark Var?

22 Ağustos 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoniler (İİP'ler), idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), non-spesifik interstisyel pnömoni, respiratuar bronşiolit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, deskuamatif interstisyel pnömoni, kriptojenik organize pnömoni ve akut interstisyel pnömoni olmak üzere altı ana tipte sınıflandırılır. Bununla birlikte, nadiren de olsa, sınıflandırılamayan benzersiz özelliklere sahip diğer İİP’lerle de karşılaşılmaktadır. İdiyopatik plöroparenkimal fibroelastozis (PPFE), çoğunlukla üst loblarda, akciğer parankimi ve plevrayı içeren elastofibrozisten oluşan nadir bir İİP türüdür.

Japonya’dan araştırmacılar daha önce, PPFE tutulumunun aslında üst lob baskın olduğunu göstermişlerdi, ancak son vaka serilerinde, üst ve alt akciğer alanlarının PPFE hastalarının üçte birinde eşit oranda yer aldığını gösterdiler. PPFE hastalarının bazen alt loblarında üst loblarda olduğu gibi PPFE lezyonları olmasına rağmen, bazı durumlarda, diğer histolojik paternlerde, PPFE'nin alt loblarında görülür bu yüzdende PPFE'yi diğer İİP'lerden ayırmada sorun yaşanabilmektedir. Bazen üst akciğer alanlarında traksiyon bronşektazisi ile birlikte subplevral alveoler konsolidasyona, PPFE ile aynı görüntü paternine sahip olan ancak klinik olarak PPFE olarak sınıflandırılmayan İPF'li hastalarla karşılaşılmaktadır. Bu hastaların özellikleri ayrıntılı olarak incelenmemiştir ve İPF'li hastalarda elastik fibrozis ile kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımı daha önce hiç araştırılmamıştır. Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada ise,  tüm akciğer kullanılarak klinik olarak tanı konan İPF'li hastalarda elastik ve kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımını araştırdılar ve İPF ile PPFE hastaları arasındaki her iki fibrozis tipini nicel olarak karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, klinik olarak İPF tanısı alan hastaların kayıtlarını retrospektif olarak incelediler ve akciğer transplantasyonu için otopsi veya pnömonektomi yapılan hastaları seçtiler. Histolojik olarak PPFE'nin doğrulandığı hastaları da karşılaştırma için gözden geçirdiler. Histolojik örneklerde, her lob için kolojen lifler ve elastik lifleri, tümüyle slayt görüntü analizi kullanılarak havalanmamış akciğer alanının yüzdesi olarak (kollajen fiber skoru ve elastik fiber skoru) ölçüp, bu skorları İPF ve PPFE hastaları arasında karşılaştırdılar. Araştırmacılar, 48’i İPF ve 7’si PPFE tanılı toplam 55 hastada, İPF ve PPFE hastaları arasındaki kollajen lif skorlarında anlamlı farklılık olmadığını gördüler. PPFE hastalarında üst lobdaki elastik fiber skorları İPF hastalarından daha yüksekti. Bununla birlikte, İPF'li 48 hastanın 12'sinde, üst lobların elastik fiber skorları, PPFE hastalarındaki ilk çeyreklerin üzerindeydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Yoshiaki Kinoshita, Kentaro Watanabe, Hiroshi Ishii, Hisako Kushima, Masaki Fujita, Kazuki Nabeshima. Proliferation of elastic fibers in idiopathic pulmonary fibrosis: A whole-slide image analysis and comparison with pleuroparenchymal fibroelastosis, Histopathology. 2017 Jul 18.

Çocuklarda Spirometri Destekli HRCT Görüntü Kalitesini Etkiliyor mu?

10 Temmuz 2017

Görüntü protokollerini çeşitli klinik endikasyonlar için optimize etmek, radyologlara ve klinisyenlere hastalık süreçleri için mümkün olan en yüksek duyarlılığı ve özgünlüğü sağlamayı mümkün kılar. Bu, radyasyon dozu ve maliyet açısından bilgisayarlı tomografi (BT) için özellikle önemlidir. Yüksek çözünürlüklü göğüs bilgisayarlı tomografileri (HRCT), genellikle kistik fibrozisli (KF) hastaları monitörize etmek ve hastaları interstisyel akciğer hastalığı açısından değerlendirmek için kullanılır.

HRCT görüntü kalitesi, inspirasyon ve eksprasyon sonunda yeterli nefes tutulmasına bağlıdır. Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, HRCT uygulanan çocuklarda spirometri destekli nefes tutma uygulanmasının, hareket artefaktını ve atelektaziyi azaltarak, gönüllü nefes tutmalarıyla elde edilen görüntü kalitesini artırıp artırmayacağını değerlendirmeyi amaçladılar.

Araştırmacılar, üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında elde edilen, spirometri destekli BT protokolünün uygulanmasından önce ve sonrasında ≥8 yaşındaki çocuklara ait HRCT'lerin retrospektif bir vaka-kontrol çalışmasını yaptılar. Çocuklar önce yavaş sıralı vital kapasite manevralarında eğitim aldı ve daha sonra bir solunum terapistinin koçluğu ile BT tarayıcıdaki manevraları tekrar ettiler. Spirometri destekli BT taramaları yani olgular ile yaş, cinsiyet ve tanı (kistik fibroz ve diğer) uyumlu, spirometri yardım protokolünün uygulanmasından önceki 6 yıl içinde, gönüllü solunum ile elde edilen BT taramaları, yani kontroller ile eşleştirildi ve 2 körleştirilmiş pediatrik radyolog tarafından değerlendirildi. Hem vakalardan hem de kontrollerden 10'u kistik fibroz tanılıydı ve 40'ında diğer tanılar mevcuttu. Vakaların yaş ortalaması 12,9’du ve kontrollerin 13,0’tü. Vakaların ortalama inspiratuar görüntü dansitesi -852 (37) Hounsfield birimi (HU) ve kontrollerin  -828 HU’ydu (43). Ortalama ekspiratuvar görüntü yoğunluğu, olgular arasında -629 (95) HU ve kontroller arasında -688 (83) HU’ydu. İnspiratuar ve ekspiratuar görüntüler arasında görüntü dansitesinde ki ortalama değişimler, olgular arasında +222 (85) HU ve kontroller arasında +140 (76) HU’ydu. 5 vaka ve 9 kontrolün inspiratuar görüntülerinde ve 20 vaka ile 18 kontrolün ekspiratuvar görüntülerinde, hareket artifaktı mevcuttu. 9 olguda ve 9 kontrolte inspiratuar görüntülerde, 9 olguda ve 10 kontrolte ekspiratuar görüntülerde atelektazi mevcuttu.

Araştırmacılar, spirometri destekli BT'lerin, inspirasyon ve ekspirasyon taramaları arasındaki akciğer dansitesinde, hava tutma özelliğini geliştiren, gönüllü nefes tutmalarıyla yapılanlara göre anlamlı olarak daha fazla fark olduğunu belirttiler. Hareket artefaktı veya atelektazi bakımından görüntü kalitesinde kayda değer bir fark tespit edilmediğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jeffrey Parke Otjen, Jonathan Ogden Swanson, Assaf Oron, Robert M. DiBlasi, Tim Swortzel, Jade Adriana Marievan  Well, Eva Anna Elisabeth Gommers, Margaret Rosenfeld. Spirometry-Assisted High Resolution Chest Computed Tomography in Children: Is it Worth the Effort?, Current Problems in Diagnostic Radiology  (2017).

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image