Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Elektronik Sigara Kullanımı Yaygınlaşıyor

07 Haziran 2016

Sigara ile savaşta son yıllarda önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da özellikle genç nüfusta eletronik sigara, tütün ürünlerinin yerini almaya başladı. Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu yazılı açıklamada gençlerde e-sigara kullanımındaki artışın çok süratli ve endişe verici olduğunu bildirdi.

Grubun açıklamasında Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkeler tarafından oluşturulan Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'nin (TKÇS) tamamen tütün kontrolüne adanmış ilk küresel anlaşma olduğu ve Türkiye'nin 2004'te Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladığı hatırlatıldı.

Açıklamada vurgulandığı üzere TKÇS'nin 2014 olağan genel toplantısında, e-sigara tehdidine dikkat çekildiği belirtilen açıklamada, tüm üye ülkelerin

  • Sigara içmeyen bireyler ve özellikle de gençlerin e-sigaraya başlamalarının önlenmesi
  • E-sigara ilişkili potansiyel sağlık risklerin minimize edilmesi ve pasif maruziyetinin önlenmesi
  • E-sigara ile ilişkili ticari çevreler, özellikle de tütün endüstrisinin, tütün kontrol faaliyetlerine müdahil olmasının önlenmesi konusunda gerekli düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak konusunda uyarmıştır. 

Mevcut verilerin dünyada e-sigara satışlarının belirgin ölçüde arttığını gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Elektronik sigara, tütün endüstrisinin ürünüdür. Özellikle ürünü pazarlayan tütün endüstrisinin ana hedef kitlesini oluşturan gençlerde e-sigara kullanımındaki artış çok süratli ve endişe vericidir. Yakın gelecekte e-sigara satışlarının klasik sigara satışlarını geride bırakabileceği öngörülmektedir. Tütün kontrol sağlık politikalarının halk sağlığı açısından potansiyel riskleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Böylece tütün endüstrisinin e-sigarayı normalize etmeye çalışmasının önüne geçilerek, sigara ve e-sigara kullanımının azalması sağlanabilecektir.

E-sigaranın internette satışının yaygın olması, zamanının çoğunu bilgisayar başında  geçiren gençlerin e-sigaraya ulaşmasına neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda gençlerin, web sitelerinde e-sigaranın daha az zararlı olduğu, sigarayı bırakmak için kullanılabileceği, pasif maruziyete sebebiyet vermeyeceği iddialarından etkilendikleri gözlenmiştir. Ayrıca e-sigara ve sigaranın ikili kullanımının en sık e-sigara kullanım türü olduğu da çalışmalarda belirtilmiştir.

E-sigara, sigarayı taklit eden, kullanıcısının nikotin çekmesini sağlayan bir cihazdır. Elektronik-sigarada nikotinin yanı sıra propilen glikol, gliserol gibi kimyasal maddeler, uçucu organik bileşenler ve ince partiküller bulunmaktadır. Ayrıca özellikle gençlerin ilgisini çekecek meyveli, tatlı, alkollü katkı maddeleri yer almaktadır. Farklı markalarda farklı içerikler bulunabilmekte, içerikleri etiket bilgileriyle uyuşmamaktadır. E-sigara kullanan kişide bağımlığa ve solunum sistem fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilmektedir. Diğer yandan tıpkı sigara da olduğu gibi, elektronik sigaraya bağlı pasif içicilik de söz konusudur. Vücutta nikotinin metabolize olması (işlem görmesi) sonucunda idrarda atılan kotinin isimli metabolik ürünün ise e-sigara kullanan bireylerde tıpkı sigara kullanan bireylerle aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, e-sigaranın kısa dönem sağlık riskleri konusundaki veriler oldukça sınırlı iken, uzun dönem sağlık riskleri de bilinmeyenler arasında yer almaktadır.”

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Hücreleri Zor Koşullarda Nasıl Hayatta Kalıyor?

20 Haziran 2019

Metastatik kanser hücreleri bir tehditle karşılaştıklarında kendilerini hızla yeniden programlayarak hayatta kalabilmektedirler. Rice Üniversitesi’nden araştırmacılar, tümör hücrelerinin metastazının ilaçlar ya da vücudun bağışıklık sistemi tarafından engellenmesi halinde duruma nasıl adapte olduklarını inceleyerek olası tedavi seçenekleri için yeni yollar bulmak üzere bir çalışma başlattılar.

Araştırmacıların modelleri, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasındaki bağlantıları ve kanser hücrelerinin metabolik plastisite göstererek zorlu koşullara nasıl adapte olduklarını incelemek üzere kurgulandı. İncelenen yolaklar, hücrelerin enerji elde etmelerinde ve çoğalmalarında rol alan oksidatif fosforilasyon ve glikoliz süreçlerini içeriyordu.

Bu modelde glikoz oksidasyonu, glikoliz ve yağ asidi oksidasyonundan oluşan üç majör metabolik yolağın aktivitelerinde rol oynayan ve bu süreçlerin ana düzenleyicileri olan AMP-aktive protein kinaz (AMPK) ve hipoksi ile indüklenen faktör-1 (HIF-1) incelendi.

Araştırmacılardan Onuchic, erken kanser araştırmalarına yönelik pek çok araştırmanın, kanser hücrelerinin oksijen varlığında dahi temel olarak glikolizi kullanmasını ifade eden Warburg Etkisi’ne odaklandığını, bunun doğru olduğunu ancak kanser hücrelerinin diğer mekanizmalardan tamamen vazgeçmediğini ve daha agresif hale geldiklerinde enerji elde etmek için her türlü enerji kaynağını kullanabildiklerini, çalışmalarının ise bunun nasıl mümkün olduğunu gösterdiğini ifade etti. İnsanların oksidatif fosforilasyona (OXPHOS) yeni yeni ilgi göstemeye başladıklarını, ancak kanser hücrelerinin bu iki farklı metabolik fenotipi nasıl yönettiğinin henüz anlaşılmadığını, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasında kapsamlı bir etkileşim bulunduğundan, kanser metabolizmasının her iki açıdan da incelenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Öncelikle basit modellerle başlayarak neler olup bittiğini anlamaya, ardından sistemin nasıl çalıştığını anladıktan sonra ayrıntıları incelemek üzere daha detaylı çalışmaya odaklandıklarını belirten araştırmacılar, inceledikleri üç metabolik durumun; HIF-1 ve glikolitik yolağın oldukça etkin olduğu glikolitik durum, AMPK ve OXPHOS’un yüksek miktarda etkin olduğu OXPHOS durumu ve her iki yolağın da aktive olduğu hibrit metabolik durum olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca hibrit metabolik durumun HIF-1 stabilizasyonu ve yüksek mitokondriyal ROS ile aktive olabildiğini belirttiler.

Kanser hücrelerinin zorlu koşullarda gösterdiği esnekliği ve hücre içindeki karar mekanizmasını araştırdıklarını ve genlerle metabolizma arasındaki ilişkiyi bu kapsamda ilk kez incelediklerini belirten araştırmacılar, kanser hücrelerinin metabolik yolakları ile ilgili halen oldukça kısıtlı bilgiye sahip olunduğunu ve bu alanda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dongya Jia, Mingyang Lu, Kwang Hwa Jung, Jun Hyoung Park, Linglin Yu, José N. Onuchic, Benny Abraham Kaipparettu, Herbert Levine. Elucidating cancer metabolic plasticity by coupling gene regulation with metabolic pathways. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2019;

Kırılganlık Değerlendirmesi Risk Altındaki İPF Hastalarının Belirlenmesine Yardımcı Olabilir

17 Haziran 2019

Yaygın idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ilişkili yaşa bağlı komplikasyonların tanınması, İPF hastalarının daha kötü bir sonuç riski altında bulunmamasına yardımcı olabilir. İPF’li yaşlı hastalarda kırılganlık ve idrar kaçırma, baş dönmesi, görme bozukluğu, işitme bozukluğu ve düşme gibi geriatrik durumlar yaygındır.

İPF'nin insidansı ve prevalansının, yaşamın her on yılında anlamlı bir şekilde arttığı, hastaların yaklaşık üçte ikisinin hastalığın başlangıcında 60 yaş veya daha yaşlı olduğu bilinmektedir. Önceki çalışmalar İPF ve yaşlanma arasındaki ilişkinin tesadüf olmanın ötesine geçtiğini ve ortak biyolojik mekanizmaları paylaştıklarını ileri sürmüştür. Her ne kadar İPF esas olarak akciğerleri etkilese de, diğer doku ve organların fonksiyonlarını ve aktivitelerini de etkileyebilir. Hastalar tanı sırasında ve hastalık ilerledikçe sıklıkla başka tıbbi durumlara sahiptir veya zaman içinde bu hastalıklara yakalanırlar. Öte yandan yaşlı hastalarda sağlık sonuçlarının önemli bir belirleyicisi olan fonksiyonel durum İPF popülasyonunda çalışılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada İPF'li yaşlı hastalarda kırılganlık ve geriatrik durumların sıklığını belirlemek amaçlandı. Araştırmacılar, Michigan Üniversitesi'nde ≥65 yaşları arasında İPF hastalarını prospektif olarak belirlediler. Hastalardaki kırılganlık, Fried kırılganlık fenotipi kullanılarak değerlendirildi. Fonksiyonel durum, geriatrik durumlar ve semptomları ele alan anketler uygulandı. Pektoralis kas bölgesinin kantitatif ölçümü yapıldı. Hasta değişkenleri farklı kırılganlık grupları arasında karşılaştırıldı.

İPF, Kırılganlık Riskini Arttırıyor

50 katılımcının %48'i kırılgan ve %40'ı ≥ 2 geriatrik duruma sahipti. Geriatrik durumu iki veya daha fazla olan 20 katılımcının 9'u (%45), geriatrik durumu olan veya olmayan 30 katılımcının 15'i (%50) kırılgandı. Kırılganlık; artmış yaş, düşük akciğer fonksiyonu, daha kısa 6 dakikalık yürüme mesafesi, daha yüksek semptom skorları ve daha fazla komorbidite, geriatrik durumlar ve fonksiyonel kısıtlamalar ile ilişkiliydi. Pektoral kas alanı ise neredeyse anlamlıydı. Hasta tarafından rapor edilen yorgunluk skoru (olasılık oranı [OR] = 2,13) ve difüzyon kapasitesi (OR = 0,54) kırılganlığın bağımsız ön gördürücüleriydi.

Daha ileri analizler, daha ileri yaş ve oksijen kullanımının İPF hastalarında 5.6 ve 4.9 kat daha yüksek kırılganlık riski ile ilişkili olduğunu ortaya koydu. Daha iyi solunum fonksiyonu ve egzersiz kapasitesine sahip olanlar azaltılmış bir kırılganlık riskine sahipti. Kırılgan İPF hastalarında daha fazla komorbidite ve geriatrik durum olduğu ve daha kötü fonksiyonel kısıtlamalar yaşadığı tespit edildi. Günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmede daha fazla zorluk çektiklerini ve kırılgan olmayan İPF hastalarından daha fazla yorgunluk yaşadıklarını bildirdiler.

Araştırmacılar kırılganlığın varlığının, objektif ve subjektif verileriyle ilişkili olduğunu belirttiler. Kırılganlığın İPF'de hastalıkla ilişkili sonuçlar üzerindeki etkisini belirlemek için ileri değerlendirmelere ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jamie S. Sheth, Meng Xia, Susan Murray, Carlos H. Martinez, Catherine A. Meldrum, Elizabeth A. Belloli, Margaret L. Salisbury, Eric S. White, Colin H. Holtze, Kevin R. Flaherty. Frailty and geriatric conditions in older patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Medicine March 2019 Volume 148, Pages 6–12.

Metastatik Kanser Hücreleri Lenf Nodlarında Nasıl Çoğalır?

30 Mayıs 2019

Kanser hücrelerinin vücudun farklı bölgelerine metastazı, kanserden ölümlerin yaklaşık %90’ından sorumludur. Kanser hücreleri kan damarları ya da lenf yolu ile vücudun farklı noktalarına yayılabilmektedir. Çevresindeki lenf damarlarına invaze olan kanser hücreleri yakın lenf nodlarına göç ederek orada çoğalıp tümör meydana getirirler ve sonrasında da lenf yolu ile diğer organlara yayılabilirler. Güney Koreli bilim insanları, kanser hücrelerinin lenf nodlarına yayılımını baskılayan bir mekanizma buldular.

Lenf nodları, kanser gibi zararlı yapılarla mücadele eden immün hücreler içeren küçük yapılardır. Bu immün mekanizmaya rağmen kanser hücreleri lenf nodlarına adapte olabilmekte ve orada çoğalabilmektedir. Lenf nodu metastazı durumu kanser evrelemesi ve prognozunda kritiktir. Araştırmacılar, lenf nodlarına yayılan tümör hücrelerinin burada hayatta kalmak ve büyümek için alternatif bir mekanizmaları olması gerektiğinden yola çıkarak çalışmalarına başladılar. Çalışmada, lenf nodu yayılımı en yüksek olan melanoma ve meme kanseri dokuları içeren hayvan modelleri kullanıldı. Primer tümör yerleşimindeki kanser hücreleri ile kıyaslandığında, lenf noduna yayılım gösteren kanser hücrelerinin yağ asitlerinden enerji elde etmek üzere yağ asidi oksidasyonu ile ilgili genlerinde çok daha yüksek aktivasyon görüldü. Oysa primer tümör yerleşimindeki hücreler, enerji metabolizması için glikoz kullanmaktaydı. Ayrıca diğer organlardan farklı olarak lenf nodlarının farklı lipidler açısından oldukça zengin olduğu gözlendi. Çalışmanın baş yazarı Dr. Lee, bu beklenmedik sonuçların, lenf noduna metastaz yapan kanser hücrelerinin, bu lipidden zengin dokuda enerji kaynağı olarak yağ asitlerini kullandıklarını belirtti. Ayrıca melanom ve meme kanserli farelerde yağ asidi oksidasyonu inhibe edici tedavi uygulandığında, lenf nodu metastazının neredeyse tamamen önlendiği gözlendi. Araştırmacılar, metastatik tümör hücrelerinde enerji kaynağı olarak yağ asitlerinin kullanılmasını sağlayan sürecin hücre içinde nasıl yürüdüğünü incelediklerinde, lenf nodu metastazı yapan bu hücrelerde yağ asidi oksidasyonunu uyaran temel bir etkenin yes-bağımlı protein (YAP) olduğunu gördüler.

Lenf nodlarındaki metastatik tümör hücrelerinde YAP aktivasyonunu biyolojik örneklerde inceleyen ekip, normalde sadece karaciğerde ve sindirim kanalında bulunan safra asitlerine rastladılar. Dr Lee, normal lenf nodlarında ve primer tümör bölgesinde bulunmazken tümör metastazı olan lenf nodlarında safra asitlerinin görülmesinin oldukça ilginç olduğunu belirtti.

Klinikte melanom ve meme kanseri hastalarında yağ asidi metabolizmasına müdahalenin lenf nodu metastazını önleyebileceğini belirten Dr.Koh, bunun öncesinde metastatik kanserli hastlarla kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.

Literatür talep et

Referanslar :

Choong-kun Lee, Seung-hwan Jeong, Cholsoon Jang, Hosung Bae, Yoo Hyung Kim, Intae Park, Sang Kyum Kim, Gou Young Koh. Tumor metastasis to lymph nodes requires YAP-dependent metabolic adaptation. Science, 2019; 363 (6427): 644

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Yeni İkili-Antibiyotik Toz İnhalasyonu İlaca Dirençli Bakterilere Karşı Daha Etkili

24 Mayıs 2019

Kistik fibrozis (KF) hastalarında çoklu ilaca dirençli bakterilerin neden olduğu akciğer enfeksiyonları genellikle ölümcüldür. Bunun nedeni bu 'süper' mikropların mevcut tüm antibiyotiklere dirençli olmasıdır. Daha da kötüsü, bu antibiyotiklerin damar içine verilen veya oral yoldan verilen geleneksel sistemik uygulamaları, tedavinin etkili olabilmesi için potansiyel olarak yüksek dozlar gerektirir ve bakterileri öldürmek için akciğer yüzeyine erişemez. Bir kişiye yüksek dozlarda ilaç verilmesi böbreklerde veya karaciğerde tehlikeli ve bazen ölümcül olabilen bir stres yaratabilir.

Son çare antibiyotikler hala etkili olabilir, ancak bunlar sistematik olarak verilirse çok toksik etki yapabilmektedir. Mevcut alternatif, antibiyotiklerin nebülize edilmesi ve doğrudan akciğerlere verilmesidir. Bu da sistemik toksisite riskini azaltırken lokal konsantrasyonları arttırır. Bununla birlikte bu metot, pahalı ve karmaşık dağıtım cihazları ve uzun uygulama süreleri gerektirir.

Purdue Üniversitesi araştırmacıları, kolistin ve siprofloksasin isimli iki antibiyotiğin kistik fibrozis hastalarının akciğerlerine derinlemesine aktarmanın yeni bir yolunu buldular. Ayrıca hastaları bu tedavilerin yüksek sistemik dozlarına maruz bırakmadan çok daha etkili bir şekilde antibiyotiğe dirençli bakterilerin öldürülmesini sağladılar.

Araştırmacılar geliştirdikleri yeni formülasyonda, iki antibiyotiği kuru toz olarak verilebilecek tek bir partikülde birleştirmeyi başardılar. Bir jet nebülizör ile sadece %10'luk oranın aksine, antibiyotiklerin %60'ından fazlası akciğerlere ulaştı. Ek olarak, kuru formülasyon iyileştirilmiş kimyasal stabilite sağladı ve kullanımı geleneksel inhalasyon ürünlerinden daha kolaydı.

Sinerjik Etki

Araştırmacılar, farklı kimyasal özelliklere sahip iki antibiyotiği tek bir partikül içine dahil etmenin büyük bir zorluk olduğunu aktardılar. Yeni formülasyonun, iki sinerjik antibiyotik aynı anda aynı enfeksiyon bölgesine verilebildiğinden, akciğerlerin derin bölgelerinde ilaca dirençli bakterilerin daha etkili bir şekilde öldürülmesine olanak verdiğini belirttiler. Bu teknolojinin, birkaç antibiyotik ve bileşik kombinasyonuna uygulanabileceğini de söylediler.

Bu yeni uygulama ile antimikrobiyal direncin küresel kriziyle mücadele etmek için umut verici bir seçenek sunduklarını, KF hastalarını ve ventilatör yardımlı pnömoni hastalarını etkileyenler de dahil olmak üzere bazı ölümcül akciğer enfeksiyonlarından potansiyel olarak on binlerce can kurtarılabileceğini vurguladılar. Araştırmacılar bu yeni teknoloji için patent başvurusunda bulundular ve yöntemlerini geliştirmek için çalışmalarına devam ediyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Alberto Molano. New Dual-antibiotic Powder Inhalation More Effective Against Drug-resistant Bacteria, Cystic Fibrosis News December 18, 2018.    

Plazma Bazlı Fonksiyonel Genomiklerle KF’nin Moleküler İmzalarının Belirlenmesi

22 Mayıs 2019

Kistik fibrozis (KF), tek bir genin disfonksiyonuna atfedilse de, anormal gen ürünü ile enflamasyon gelişimi ve akciğer hastalığının progresyonu arasındaki ilişkiler tam olarak anlaşılmamıştır. Bu durum, bireysel bir hastanın klinik seyrini, tedavi stratejilerini ve tedavi yanıtını öngörme yeteneğini sınırlamaktadır.

Ann ve Robert H. Lurie Çocuk Hastanesi Stanley Manne Çocuk Araştırma Enstitüsü'ndeki araştırmacılar, KF hastalığının ilerlemesini daha iyi anlamak ve hasta bakımını iyileştirmek için yaptıkları çalışmada, hastalardan kan örnekleri topladılar ve seçilen bir gen dizisinin sırasını ve seviyelerini değerlendirdiler. Daha sonra, elde edilen genetik verileri tıbbi kayıtlara dayanan hastaya özgü klinik öyküyle ilişkilendirdiler ve sağlıklı bireylerden alınan gen ekspresyon şablonlarıyla karşılaştırdılar.

Araştırmacılar çalışmada KF hastalığının moleküler imzalarını plazma bazlı fonksiyonel genomiklerle karakterize ettiler. Sağlıklı donörlerden periferik kan mononükleer hücreleri (PBMC'ler); 103 KF hastasından ve ilişkisiz, sağlıklı 31 kontrolden alınan plazma örnekleri ile kültürlendi. Çalışmada gen ekspresyon seviyelerini ölçmek için affimetriks mikroarray yöntemi kullanıldı. KF hastalarının bir alt grubundan (40 hasta) periferik kan örnekleri, flow sitometri ile immünofenotiplendi. Elde edilen veriler, yaşla eşleştirilen 351 sağlıklı kontrol için geçmiş verilerle karşılaştırıldı. Başka bir KF hasta alt grubundan (56 hasta) ve 16 sağlıklı kontrolden plazma örnekleri, çok sayıda sitokin ve kemokinler için multipleks ELISA ile analiz edildi.

İmmünmodülatörler Sürece Etki Ediyor

Temel bileşen analizi ve indüklenmiş transkripsiyonel verilerin hiyerarşik olarak kümelenmesi, hastalığa özgü plazmadan kaynaklanan PBMC profilleri ortaya çıkardı. Diferansiyel olarak eksprese edilen 1.094 prob seti arasında, 51 gen pankreas yetmezliği ile ilişkilendirildi ve 224 gen Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonu ile ilişkilendirildi. Flow sitometri ve ELISA verileri, çeşitli immün modülatörlerinin KF moleküler imzasına katkıda bulunduğunu doğruladı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, KF hastaları arasındaki spesifik moleküler imzalar için güçlü kanıtlar sunduğunu belirttiler. Bu moleküler imzaların anlaşılmasının, daha kişiselleştirilmiş prognozları, bireyselleştirilmiş tedavi planlarını ve tedavi yanıtının hızlı izlenmesini sağlayacak benzersiz moleküler belirteçlere yol açabileceğini vurguladılar. Hastaya özel tedavilerin, sadece KF'nin erken tedavisi için değil, aynı zamanda enfeksiyonlara bağlı solunum yollarının enflamasyonu veya pankreasın işleviyle ilgili konular dahil olmak üzere ilgili komplikasyonların yönetimi için de önemli olacağını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Lavy et al. Identification of molecular signatures of cystic fibrosis disease status with plasma-based functional genomics. Physiol Genomics 51: 27– 41, 2019.a

Araştırmacılar Dirençli Pnömoniyi Önlemek İçin Aşı Arıyor

21 Mayıs 2019

P. aeruginosa, Hastalık Kontrol Merkezleri (WHO) tarafından, bir dizi antibiyotiğe dirençli olması nedeniyle ve tekrar aktive olup hasar verebilmesi nedeniyle ciddi bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Pseudomonas, evrimi boyunca çok sayıda intrinsik direnç mekanizması edinmiştir ve bu mekanizmalarla çok sayıda antibiyotiğe karşı doğal olarak dirençli hale gelmiştir. Bu patojen kronik akciğer enfeksiyonunun sık görülen bir nedenidir ve kistik fibrozis hastalarında ciddi sorunlara neden olmaktadır.

West Virginia Üniversitesi'nde yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tedaviye yüksek dirençli bakteri Pseudomonas aeruginosa'ya karşı bir aşı geliştirmeyi amaçladılar. Araştırmacılar, kistik fibrozisi olan veya olmayan diğer hastalarda bakteriyel kolonizasyonu ve ardından akciğer hasarını önlemeye odaklandılar. Çalışmada organizma ile mücadele edebilmesi için bağışıklık sistemini eğitmek amacıyla kullanılabilecek bir “Aşil'in patojen topuğu (Achilles' heel of the pathogen)” tespit edildi.

2016 yılında yayınlanan bir makalede, bir fare modelinde enfeksiyonun erken aşamalarında, transkriptom olarak da adlandırılan bakterilerin total haberci RNA'sını tarayan çalışmalar incelendi. Bu çalışmada ayrıca fare transkriptomu da analiz edildi.

Demir için Savaş

Araştırmacılar, enfeksiyon sırasında hem bakterilerin hem de konağın aktive edici demir sekestrasyon yolu ile demir alımı için savaştıklarını buldular. Demirin insanlar ve bakteriler için çok uzun zamandır gerekli olduğunun bilindiğini belirten bilim insanları, bu durumun bir çalışma ile ilk kez kanıtlandığını söylediler.

Araştırmacılar, bakterilerin demir toplama proteinlerinin birkaç parçasını içeren büyük bir molekül tasarlayarak bu molekülü farelere bağışıklık kazandırmak ve bakterilere karşı bağışıklık yanıtı oluşturmak için kullandılar. Bu fareler P. aeruginosa ile enfekte olduklarında, bağışıklık sistemlerinin bakterilerin %99,9'unu etkili bir şekilde öldürdüğü gösterildi.

Araştırmacılar şimdiki çalışmalarında ise, P. aeruginosa'ya karşı korunmak için hangi bağışıklık hücrelerinin sorumlu olduğunu araştırmaktalar. Bağışıklık sisteminin bakterilerin öldürülmesine kadarki ilk tespitini kapsayan moleküler kaskadın belirlenmesinin, aşıların hassas bir şekilde ayarlamasına yardımcı olacağı düşünülüyor.

Çalışmacılar ayrıca, Pseudomonas’ın çok kolay adapte olabildiğini ve bakterinin kolayca yeni bir yol bulup tedaviden kurtulabileceğini; bu nedenle de geniş bir koruma sağlamak için çok değerlikli bir aşı geliştirmek istediklerini belirttiler ve çoklu bakteriyel proteinlerden üretilen çoklu hedef aşıları da araştırmaya devam ettiklerini eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Patricia Inacio. Researchers Working on Vaccine Against P. aeruginosa Before Infection Sets In. Cystic Fibrosis News December 3, 2018.

Geliştirilen Yeni Test KF`de Öksürme ve Hava Yolu Klirensine Yardımcı Olabilir

16 Mayıs 2019

Öksürüğün ürettiği yüksek hızlı hava akımı ile intrapulmoner mukusun temizlenmesi, kistik fibrozis (KF) veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOPD) hastalıklarında olduğu gibi, muko-obstrüktif durumu ve bozulmuş siliyer ilişkili mukus klirensi olan hastalarda ana kurtarma klirens mekanizmasıdır. Önceki çalışmalar hava yolu yüzeylerinde oluşan mekanik kuvvetleri öksürük yoluyla araştırmış ancak mukus biyofiziksel özelliklerinin öksürüğün etkinliği üzerindeki etkilerini dikkate almamıştır. Teorik olarak mukus, akciğerden bir öksürük, mukus tabakasının müsin iplikçiklerinin yırtılması yoluyla parçalandığı koheziv yetmezlik veya mukus hücre bağlarının parçalanmasını gerektiren adeziv yetmezlik ile giderilebilir.

Pulmoner mukus klirensi, vücudu potansiyel olarak zararlı mikroorganizmalardan ve partiküllerden korumada kritik bir mekanizmadır. Ancak KF, KOAH ve astım gibi hastalıklarda, bu klirens sistemi arızalıdır ve bunun sonucu olarak akciğerlerde, enfeksiyonu teşvik eden ve solunum fonksiyonunu bozan yoğun mukus birikimi görülür. Verimli mukus klirensi, hava yollarını kaplayan hücrelerin normal aktivitesine, ayrıca mukusun su ve iyon içeriğine ve müsin adı verilen yapışkan moleküllerin doğru dengesine bağlıdır.

North Carolina Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, öksürüğün neden olduğu mukus klirensi mekanizmasını daha iyi anlamak için, hem sağlıklı bireylerden hem de KF hastalarından doku kullanarak, hava yolu astar hücrelerinin çeşitli özelliklerini taklit eden bir peel testi deneyi geliştirdiler. Yeni test, KF’si ve diğer akciğer hastalıkları olan insanların akciğerlerinde biriken mukusun çeşitli özelliklerini değerlendirdi.

Transplantasyon hastalarının akciğerlerinden hava yolu astar hücreleri topladılar ve bunları laboratuvarda kültüre ektiler. Daha sonra, bu hücre kültürlerine, küçük ağsı yapılar, mukozaya sıkıca bağlanmaları için gömüldü. Ağlar da mukusun çekilmesi ve yırtılması için gereken kuvveti ölçmek için kuvvet sensörlü bir motora bağlandı.

Deneyler, organik maddede mukusun konsantrasyonunun sağlıklı bireylere göre yaklaşık %20 olduğu bilinen KF hastalarında mukusun kuvvet ve soyulma velositesinin çok daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu bulgunun, KF hastalarının neden sıklıkla akciğer mukusunu öksürük yoluyla dışarı atamadığını açıklamaya yardımcı olabileceği düşünüldü.

Salin Konstrasyonu Da Azaltıyor

Araştırmacılar, hava yolu hücre-mukus etkileşimine bakarken, aynı mukus konsantrasyonunda karşılaştırıldığında, KF’li ve KF’siz örnekler arasında adeziv kuvvette bir fark görmediler. Değişken hastalık şiddeti olan KF ve KOAH hastalarından toplanan balgamın koheziv kuvvetinin analizi, daha yüksek bir koheziv kuvvetin mukus konsantrasyonuyla güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu, ancak hastalık tipine bağlı olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar daha sonra, soyulma testi analizlerini kullanarak, inhale salin ve hipertonik salin çözeltileri gibi hidrate edici ajanlar ve daha klasik mukolitik ajanları içeren tedavi yaklaşımlarını test ettiler. Mukusun hidrate edilmesine yönelik salin çözeltisi, KF mukusunun adeziv ve koheziv kuvvetlerini önemli ölçüde azaltırken, konsantrasyonunu da yarı yarıya azaltıyordu. Normal müsin iplikçiklerinin oluşumunu ve bağlanmasını önleyebilen bir mukolitik ajan olan asetil sisteinin, KF mukusunun adeziv/koheziv kuvvetlerini etkili bir şekilde azaltarak, daha kolay bir klirense olanak sağladığını gördüler.

Araştırmacılar sonuçların, KF hastalarında hidrate edici ve mukolitik ajanların veya her ikisinin birlikte kullanılmasının, öksürük yoluyla mukus klirensine yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Çalışmada geliştirdikleri araçların, klirensin başarısız olduğu bazı önemli hastalıklarda mukus klirensini iyileştirmek için stratejileri test etmeye yardımcı olacağını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Alberto Molano. New 2-in-1 powder aerosol to upgrade fight against deadly superbugs in lungs, Cystic Fibrosis News December 18, 2018.

Kistik Fibrozis Tedavisinde Tele-Sağlık ve Entegre Sağlık Koçluğu İş Birliği

06 Mayıs 2019

Kistik Fibrozis Vakfı (CFF) tarafından yayınlanan enfeksiyon kontrol rehberleri uyarınca, bir odada bir kerede yalnızca bir hasta bulunabilmektedir. Bu, bilgiye en acil şekilde ihtiyaç duyan hastaların, konferanslardan faydalanabilmelerini ciddi şekilde sınırlandırır. Kısıtlamalar ile başa çıkmak için ve mümkün olan maksimum hasta sayısına ulaşmak için, KF klinikleri giderek daha fazla video konferans, internet sohbetleri ve diğer teknikleri de içeren tele sağlık yöntemlerine yönelmektedir.

Rationale Attain Health ismindeki yeni bir hasta merkezli program, kistik fibrozis ile yaşayan insanların sağlığını optimize etmek için toplumun katılımı ve akran sorumluluğuyla bütünleştirici sağlık ve fiziksel performans koçluğunu birleştirmeyi amaçlıyor. Hastaların egzersiz, sağlıklı beslenme, zaman yönetimi, farkındalık ve verimli tedavilerin sağlıkları ve yaşam beklentileri üzerindeki faydaları hakkında bilinçlenmeleri hedefleniyor.

Program Sayesinde Nakilden Vazgeçildi

Programda hastalar, haftalık sanal toplantılarda, haftalık grup koçluğu oturumlarında ve KF topluluğundaki uzmanların eğitim web seminerlerinde performans koçu ve entegre sağlık koçu ile bir araya geliyor. Entegre sağlık ve fiziksel performans koçluğu platformu, müşterilere kişisel sağlık hedefleri belirleme, uygulama planları geliştirme, alışkanlıklar oluşturma ve sağlık hedeflerine ulaşmak için kaçınılmaz engelleri aşma fırsatı sunuyor.

Sanal bir topluluk aracılığıyla gerçekleştirilen bu programda, izlenebilirlik ve topluluğun pozitif değişimi entegre etmeleri için hastaların birbirlerini desteklemesi sağlandı. Program kapsamında her bir hastaya entegre sağlık koçu ile 90 dakikalık bir danışma sunuldu. Entegre sağlık koçu; program parametreleri, vizyon çalışması, müşterinin program için hedeflerinin bir taslağının oluşturulması ile grup koçluğu ve danışmanlığı görevlerini aldı. 90 dakikalık bir konsültasyon, bir hareket değerlendirme ekranı yürüten ve uygunluk hedefleri belirleyen performans koçuyla takip edildi. Hastalar, motivasyonlarını sürdürmek, farkındalık teknikleri kullanmak ve nihai sağlık hedeflerine doğru ilerlemek için sağlık koçuna sınırsız erişime sahiplerdi. Hastalar böylelikle, uygun egzersiz tekniğini öğrenmek için performans koçu ile video konferanslar yapma ve egzersiz programında yaşadığı zorlukları çözme fırsatı buluyorlardı.

Üç aylık pilot program ile, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Danimarka'dan 17-54 yaş arası 15 hastaya hizmet sağlandı. Bu süre boyunca hastaların FEV1'indeki ortalama artış, üç aylık çalışma döneminde %-2 ile %+15 arasında değişmekteydi. Hatta bir hastadaki FEV1 değerinin %21’den %33’e çıktığı görüldü ve bu hasta nakil listesinden çıkarıldı. VKİ 10/15 hastada düzeldi. İki hastanın kilo verme hedefi vardı (BMI 29 ve 31) ve bu hedeflere ulaşıldı.

Program yetkilileri kistik fibrozis hastalarının sadece ilaç tedavisi ile iyileştirilemeyeceğini, bu hastaların gelişen teknolojinin mümkün kıldığı tele-sağlık gibi yöntemlerden de fayda gördüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

C. Landon, K. Q. Porco. Integrating Telehealth and Integrative Health Coaching In Cystic Fibrosis Care, Attain Health 2019.

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Muc5b’nin Artmış Ekspresyonu IPF için Risk Faktörü Müdür?

30 Nisan 2019

MUC5B geni, mukusa jel benzeri özellikleri veren ve mukus oluşumunun kilit bir bileşeni olan, musin ailesinin bir protein üyesinin üretilmesinde görev alır. Genin artmış ekspresyonunun idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve romatoid artrit için en güçlü risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Herhangi bir gende olduğu gibi, MUC5B'nin protein ekspresyonu, gen transkripsiyonu adı verilen süreci başlatan bir promotör tarafından kontrol edilir.

Yapılan yeni bir çalışmada, MUC5B ile indüklenen mukus birikimi ile İPF'nin ilerlemesi arasında bir ilişki bulunmuştur. Bir MUC5B mutasyonunun, küçük solunum yollarında mukus klirensini önleyebileceği ve skarlaşmayı indükleyebileceği, dolayısıyla İPF'de güçlü bir risk faktörü olabileceği gösterilmiştir.

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden bilim adamları çalışmalarında, MUC5B'nin insanlarda, tip 2 alveoler epitelde ve petek kistlerini kaplayan epitel hücrelerde yüzey aktif protein C (SFTPC) ile birlikte eksprese edildiğini göstermişlerdir. Bu da, distal hava alanlarında akciğer fibrozisinde yer alan hücre tiplerinin MUC5B eksprese ettiği anlamına gelir. Farelerde, bronkoalveoler epiteldeki Muc5b konsantrasyonunun, bozulmuş mukosiliyer klirensle (MCC) ve bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisinin kalıcılığı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışmada ayrıca, mukolitik ajan P-2119'un, MCC'yi geri kazanma ve Muc5b artmış ekspresyonu durumunda bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisini baskılama kabiliyeti olduğu da ortaya konmuştur.

Mutasyon İPF İçin Risk Faktörü

Bu disfonksiyonel MUC5B geni, patojenlere karşı birincil ve doğal bir savunma mekanizması olan uygun akciğer (mukosiliyer) klirensini önleyebilen küçük solunum yollarında mukus birikmesine neden olmaktadır. Araştırmacılar, bu mutasyona uğramış MUC5B promotörünün İPF için güçlü bir genetik risk faktörü olduğunu aktarmışlardır.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, mukosiliyer disfonksiyonun, MUC5B'yi aşırı eksprese eden farelerde bleomisin ile indüklenen pulmoner fibroziste nedensel bir rol oynayabileceğini ve distal hava alanlarında bulunan MUC5B'nin İPF'li insanlarda potansiyel bir tedavi hedefi olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir. Çalışma sonuçlarının; risk altındaki bir popülasyonu tanımlamaya, geri dönüşü olmayan skar oluşmadan önce hastalığı teşhis etmeye, eşsiz bir tedavi hedefine (MUC5B), akciğerde belirli bir yere (distal solunum yolu) odaklanmaya ve şu anda tedavi edilemeyen bir hastalığa terapötik müdahaleye olanak sağladığını vurgulamışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hancock et al. Muc5b overexpression causes mucociliary dysfunction and enhances lung fibrosis in mice, Nature Communicationsvolume 9, Article number: 5363 (2018).

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

Nazal Epitelden Non-İnvaziv İPF Tanısı Konulabilir Mi?

11 Nisan 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), solunum yetmezliği ve ölüme neden olan akciğer parankiminin ilerleyen skarlaşması ile karakterizedir. İPF tanısında sıklıkla yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi kullanılır. Ancak maliyeti ve radyasyona maruz kalma riski, hastalık riski yüksek olan hastalarda bile tarama aracı olarak kullanımını sınırlandırır. Ayrıca, İPF için kan biyo-belirteçleri çalışmaları başarılı olamamıştır. Diğer çalışmalar, hücre dışı matris ve büyüme faktörlerinin yanı sıra epitelyal genler de dahil olmak üzere İPF'de çeşitli protein seviyelerinin arttığını göstermiştir. Ancak bu çalışmalar akciğer biyopsileri gerektirdiğinden, tarama veya hastalık yönetimi için sınırlı uygulanabilirliği vardır.

Akciğer kanseri ile ilgili yapılan bir çalışma, bronşlardan gelen epitel dokularında 11 gen ekspresyon seviyesinin, akciğerdeki küçük asemptomatik nodüllerin yönetilmesine yardımcı olduğunu göstermiştir. Nazal epitelde daha sonra yapılan çalışmalar benzer sonuçlar vererek, epitelyal değişikliklerin, solunum sistemindeki değişikliklerin bir sonucu olduğu fikrini desteklemiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık boyunca güvenle ve tekrar tekrar örneklenebilen nazal epitelyal küretaj örneklerinin transkriptomik profiliyle İPF hastalarını, yaşları eşleştirilmiş kontrollerden ayırmanın uygulanabilirliğini değerlendirmişlerdir.

Araştırmacılar, ortalama yaşları 68 olan 10 İPF hastasının ve ortalama yaşları 64,4 olan yaş-uyumlu 23 kontrolün burun epitelinin transkriptomunu karşılaştırmışlardır. Meksika'daki bir ayakta tedavi kurumunda, her bir katılımcının burun mukozasının beş biyopsisi toplanmıştır ve tüm İPF hastaları klinik olarak stabildir. İPF tanısı öncesi ortalama semptom süresi 28 aydır.

Genler Bağışıklık Yolakları ile İlişkili

İPF numunelerinde toplam 224 genin, kontrol grubundan farklı ekspresyon seviyelerine sahip olduğu, İPF'li hastalarda bunların 222'sinin artmış ve sadece ikisinin azalmış olduğu saptanmıştır. Yolak zenginleştirme analizi, İPF hastalarında kontrollere kıyasla immün yanıt ve enflamatuar sinyalleme ile ilgili yolakların up-regülasyonunu ortaya koymuştur.

İşlevsel bir analiz daha sonra farklı ekspresyon seviyelerine sahip çoğu genin, patern tanıma reseptörü fonksiyonlarını reseptör aktivitesi, ana histo-uyumluluk kompleksine bağlanma ve peptit-antijen bağlanması ile enzim ve sitokin bağlanmasıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmada tespit edilen genlerin doğal ve edinilmiş bağışıklık yolakları ile de ilişkili olduğu belirtilmiştir.

Araştırmacılar elde ettikleri bu bulguların, İPF hastalarını tanımlamak ve izlemek için burun örneklemesini, invaziv olmayan ve ucuz bir yaklaşım olarak desteklediğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

M. A. Sala et al. Inflammatory pathways are upregulated in the nasal epithelium in patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Research 2018 19:233.

Boyunuz Uzadıkça Kanser Riskiniz Artabilir

04 Nisan 2019

Çoğu kanser, zamanla hücrelerin düzenleyici genetik mekanizmaları kaybetmesi ve zararlı mutasyonlar biriktirmesi nedeniyle oluşur. Daha fazla hücre, daha fazla mutasyon anlamına gelir ve araştırmacıların daha fazla sayıda hücrenin, kanser gelişim olasılığının artmasıyla ilişkili olabileceğine inanmalarını sağlar.

İnsanlarda kanser riski yaşla birlikte artma eğilimindedir. Ayrıca daha uzun boylu oldukları için daha fazla hücreye sahip olan insanların kanser geliştirme riskinin arttığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bu soruna odaklanmıştır, çünkü öncelikle insanların boyu toplumda çok ciddi değişkenlik göstermez ve boy uzunluğunu diğer kanser risk faktörlerinden bağımsız olarak değerlendirmek için büyük veri setlerine ihtiyaç duyulur.

California Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, 10 santimetrelik bir boy artışına bağlı olarak bazı kanserlerin gelişme riskini tahmin edebilecek bir model tasarladı. Modeli kullanarak, boy ile ilgili dolaylı faktörler yerine, hücre sayısındaki artışın belirli kanserlerin ortaya çıkma riskini arttırıp arttırmadığını ispatlamayı umdular. ABD, İngiltere, Norveç, Kore, Avusturya ve İsveç'ten yapılan çalışmalarda toplanan verileri değerlendirdiler.

Risk Artışı Olduğu Gösterildi

İncelenen 23 kanser arasından 18'i için boy uzunluğunun bir risk faktörü olduğu kabul edildi. Erkeklerde boy, cilt kanseri, tiroid, kolon, lenf bezleri, safra yolları ve merkezi sinir sistemi kanser riski ile ilişkili bulundu. Kadınlarda cilt, tiroid, kolon, rahim, meme, yumurtalık kanserleri ve lenfoma riski boy uzunluğuna bağlı olarak artmıştır. Genel olarak, her 10 santimetredeki risk artışını araştıran model, kanser riskinin kadınlarda %13, erkeklerde %11 oranında arttığını öngördü. Bulgularının gerçek yaşamdaki verilerle uyumlu olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, verinin bu modele çok iyi uymasını boy uzunluğu ile ilişkili hücre sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirtiyor. Ayrıca, çevresel faktörlerin, boy farklarından etkilenmeyen bazı kanserleri de (akciğer kanseri ve sigara, rahim ağzı kanseri ve HPV enfeksiyonu) oldukça etkilediğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nunney L. Size matters: height, cell number and a person's risk of cancer. Proc Biol Sci. 2018 Oct 24;285(1889). pii: 20181743. doi: 10.1098/rspb.2018.1743.

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Gebelikte Astım, Doğum Sonrası Depresyona Mı Neden Oluyor?

27 Mart 2019

Amerikan Psikologlar Birliği'ne göre her 7 yeni anneden yaklaşık biri doğum sonrası depresyona girmektedir ve bu durum bu annelerin yaklaşık yarısı için ilk depresyon olayıdır. Kanada merkezli yapılan bir çalışmada, gebeliklerinde astımı olan kadınların doğum sonrası depresyon yaşama olasılıklarının daha yüksek olduğu öne sürüldü.

Montreal Üniversitesi'nde baş araştırmacı Dr. Blais, "Genel olarak (hamileliğin dışında) astımın, artan depresyon riski ile ilişkili olduğunu biliyorduk, bu nedenle hamilelik sırasında astımın doğum sonrası depresyon riskini arttırabileceğinden şüphelendik" şeklinde bir açıklamada bulundu.

Riski değerlendirmek için Blais ve meslektaşları tarafından, 1998-2009 yılları arasında Quebec şehrinde doğum yapan ve astımı olan 35.000’den fazla hamile kadının ve astımı olmayan yaklaşık 200.000 kadının sağlık geçmişleri karşılaştırıldı.

Elde edilen sonuçlar, doğumdan sonraki yılda astımlı kadınlarda doğum sonrası depresyon oranlarının kabaca ikiye katlandığını gösterdi.

Doğumdan Sonra Depresyon Oranı Artıyor

Çalışmada, astımı olan kadınların %0,8'i, astımı olmayan kadınların ise %0,4'ü doğum sonrasındaki bir ayda depresyona girdi. Üç ayda, astımlı kadınların yaklaşık %2'sine astımı olmayan kadınların ise %1’ine depresyon tanısı kondu. Bir yıl sonunda, astımlı kadınların yaklaşık %6'sında ve astım olmayan kadınların yaklaşık %3'ünde doğum sonrası depresyon görüldü.

Araştırmacılar ayrıca diğer sağlık koşullarını ve demografik bilgileri de incelediler ve astımlı kadınların 25 yaşın altında olma, kentsel alanlarda yaşama ve kronik hastalıklar veya hamilelikle ilgili rahatsızlıklara sahip olma ihtimalinin daha yüksek olduğu bulundu.

Ayrıca; preterm doğum, sezaryen doğum, düşük doğum ağırlığı, zayıf fetal büyüme veya doğumdaki konjenital malformasyon oranlarının astımı olan kadınlarda daha fazlaydı.

Bu faktörler göz önünde bulundurulduktan sonra, depresyon öyküsü de dahil olmak üzere yazarlar, astımı olan kadınların, doğum sonrası depresyon yaşamaya, astımı olmayanlara göre %58 daha fazla meyilli olduğu hesaplanmıştır.

Yazarlar tarafından, hamilelik sırasındaki astımın neden doğum sonrası depresyon riskini arttırdığı konusunda net bir gerekçe verilmemektedir. Bununla birlikte, astımlı kadınlarda artan endişe veya stres hissi nedeniyle olabileceğini ve enflamasyonun da bu süreçte bir rol oynayabileceği öne sürülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Asthma During Pregnancy Tied to Postpartum Depression Risk - Medscape - Oct 11, 2018. 

Akut Alevlenmeli İPF Hastalarında Kan Dekorin Seviyeleri Prognostik Belirteç Olabilir

21 Mart 2019

Akut alevlenmeler olarak da bilinen akut solunum fonksiyonlarının kötüleşmesi, idiyopatik pulmoner fibrozisli (İPF) hastaların klinik sonuçları üzerinde önemli bir olumsuz etkiye sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu akut olayların, tanıdan bir yıl sonra İPF vakalarının yaklaşık %8,6'sında meydana geldiği ve tanıdan üç yıl sonra % 23,9'a çıktığı bildirilmiştir.

Akut alevlenmelerin başlamasından sonra İPF hastalarının ölüm oranı yaklaşık %50'dir. Bu yüksek ölüm oranı, gerekli önlemeyi sağlamak için bu akut olayların gelişmesine katkıda bulunabilecek risk faktörlerini tanımanın önemini vurgulamaktadır.

Dekorin, kolajen fibrillogenezinde kritik bir rol oynayan ve enflamasyon, yara iyileşmesi ve anjiyogenezi düzenleyen küçük lösin bakımından zengin tekrar proteoglikandır. İPF’de, fibrotik lezyonlarda eksprese edilir. Ayrıca, dekorin intratrakeal gen transferinin, bleomisin ile indüklenen pulmoner fibrozisi inhibe ettiği gösterilmiştir. Her ne kadar bu sonuçlar, dekorinin pulmoner fibrozisteki kritik rolünü öne sürse de, idiyopatik interstisyel pnömoninin akut alevlenmesindeki (AE-İİP) rolü ayrıntılı olarak açıklanamamıştır.

Yürütülen yeni bir çalışmada Japon araştırmacılar, dekorin proteininin, İPF ve İİP hastalarında akut alevlenmelerin gelişimi ve ilerlemesindeki rolünü değerlendirdiler.

Araştırmacılar, hastanelerine başvuran AE-İİP hastalarını geriye dönük olarak analiz ettiler. İlk olarak serum dekorin düzeylerini; AE-İİP'li hastalar, stabil idiyopatik interstisyel pnömoni (SD-İİP) hastaları ve sağlıklı denekler arasında karşılaştırdılar. Daha sonra AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile klinik parametreler arasındaki ilişki analiz edildi. Son olarak, AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişki değerlendirildi. İİP, yayınlanan kılavuzlara göre İPF ve non-İPF olarak ayrıldı.

AE-İİP hastalarının serum dekorin seviyelerinin, hem sağlıklı deneklerin hem de SD-İİP hastalarınınkinden anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. Serum dekorin düzeyleri, tüm İİP hastaları incelendiğinde, klinik parametrelerle ve prognozla ilişkili bulunmadı. İPF hastalarında serum dekorin düzeylerinin oksijenlenme ile anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptandı. Ayrıca serum dekorin düzeyi düşük olan IPF hastalarında, serum dekorin düzeyi yüksek olan hastalara göre anlamlı derecede daha fazla sağkalım oranı elde edildi.

Araştırmacılar çalışma sonucunda, kandaki dekorin proteinlerinin azalmış seviyelerinin, akut alevlenmeler yaşayan idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında daha düşük ölüm riski ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Serum dekorin düzeylerinin AE-İPF'de potansiyel bir prognostik biyolojik belirteç olarak kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Nikaido et al. Serum decorin is a potential prognostic biomarker in patients with acute exacerbation of idiopathic pulmonary fibrosis,  Journal of Thoracic Disease 2018.

Kanserde Hedefe Yönelik Tedavi için Eşlenikçi Tanı CDx

21 Mart 2019

Eşlenikçi Tanı-Companion Diagnostics (CDx), onkoloji alanında ilaç geliştirme sürecinde etkin  bir rol oynamakla birlikte, hastalardaki tedavi seçimi ile ilgili medikal onkologlar için önemli bir araç haline gelmeye başlamıştır.

Günümüzde hedefe yönelik kanser ilaçlarının klinikteki kullanımı, ilaç-tanı geliştirme programları sonucunda CDx eşlenikçi tanı testleri ile yönlendirilmektedir. Anti PD-L1 ve anti-PD-1 gibi kanser immünoterapisinde rol oynayan moleküllerin tedavi süreçlerine dahil olması, hasta-tedavi yanıt oranı ve tedavi etkinliğini öngörmek için kritik bir önem kazanmıştır.

CDx, daha önce teşhis edilmiş bir durumu veya hedefe yönelik tedaviye uygun olan hastaları seçmeyi amaçlayan özel bir test veya cihazdır. CDx testinin, en önemli özelliği öngörücü ve seçici olmasıdır. ‘’Kişiye Özel Tıp’’ kavramı en uygun tedavinin belirlenmesi için CDx testini ön koşul olarak görmekte ve hastanın belirli bir tedaviye cevap verip vermeyeceğini belirleyen önemli bir araç olarak belirtmektedir.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç ve Dairesi), bir CDx testinin gerekli olduğu üç alanı belirlemiştir:

  1. Hasta için en uygun ve etkin tedaviyi belirlemek;
  2. Uygulanan bir tedavi sonucunda, ciddi bir advers olay riski altında olması muhtemel olan hastaları tespit etmek;
  3. Uygulanan mevcut tedavi cevabını izlemek ve gerekirse tedaviyi yeniden düzenlemek (örneğin; yeniden programlama, doz ayarlaması ya da durdurma gibi)

Bu nedenle, FDA'ya göre, CDx testi en etkin-güvenilir tedaviyi belirlemek ve tedaviye olan yanıtı izlemek için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

1. Use of Companion Diagnostics (CDx) and Predictive Biomarkers for Cancer Targeted Therapy: Clinical Applications in Precision Medicine, Predictive Biomarkers in Oncology pp 539-551, Rosanne Welcher  

2. Companion Diagnostics for Targeted Cancer Drugs – Clinical and Regulatory Aspects, Dana Olsen1 and Jan Trøst Jørgensen2,, ; Front. Oncol., 16 May 2014

Akciğer Kanserinde Moleküler ve Immunohistokimya Testlerinin Entegrasyonu

20 Mart 2019

Genomik değişimlerin (EGFR, ALK, ROS1, BRAF gibi) ve immünolojik belirteçlerin (PD-L1) dokularda ve hücrelerde tanımlanması, ileri evre veya metastatik akciğer kanseri ile başvuran hastalar için hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu biyobelirteçler immünohistokimya (IHK) ve moleküler tekniklerle tespit edilmektedir.

Kişiye özel tedavinin yanı sıra, kişiye özel tanı yöntemleri de dikkate alınmalıdır. Laboratuvarlardaki rutin test algoritmalarından bağımsız olarak, cerrahlar ve moleküler patologlar her bir numuneyi farklı parametrelere göre dikkate almalı ve uygulanacak yöntemlerin rutin algoritmalardan farklı olabileceği unutulmamalıdır. 

Analiz Yapılmadan Önce Uygun Şartlar Oluşturulmalı

Genomik hedeflerin sayısındaki artış, moleküler test yöntemlerinin immünohistokimya yöntemi ile birlikte uygulanmasını sağlayacak algoritmaları geliştirmiştir. Rutin algoritmalardan bağımsız olarak, bazı durumlarda farklı parametrelerin de entegre edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Örneğin, hastadan alınan materyalin büyüklüğü ve materyaldeki tümör hücre yüzdesinin bilinmesi önemlidir, çünkü bu etkenler moleküler tekniklerin kullanımını sınırlamaktadır. Sadece birkaç tümör hücresi içeren bir materyalde, tercih edilen test yöntemi immünohistokimya olmalıdır. (ALK ve BRAF V600E değerlendirmesi için).

Akciğer kanserinde, EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF genlerindeki değişiklikler için yapılacak olan kombine analizler vazgeçilmezdir, gerekli durumlarda MET, RET, HER2 ve NTRK genlerindeki değişimler de analiz edilmelidir. Kişiden alınan biyopsi materyallerinde her biyopsinin ayrı parafin bloğuna gömülmesi, hem moleküler hem de immunohistokimya analizleri için yeterli doku materyalini korumak üzere önerilebilir. Uygun materyal eksikliğinde NGS (yeni nesil sekanslama) yöntemi ile yapılan analizler de başarısız olabilir.

İlgilenilen bir hedefin tespiti için moleküler ve immünohistokimya yöntemi ile yapılacak sıralı testler belirlenmeli ve test algoritmaları oluşturulurken klinisyen tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınmalıdır. Hastanın sigara içme öyküsü, yaşı, doğum yerini içeren epidemiyolojik parametreler ve testlerin acil istem durumları göz önünde bulundurulmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hofman V, et al. Any Place for Immunohistochemistry within the Predictive Biomarkers of Treatment in Lung Cancer Patients? Cancers 2018, 10, 70; doi:10.3390/cancers10030070.

Düşük Akciğer Fonksiyonu Demans Riskinde Artışla İlişkili Bulundu

18 Mart 2019

Demans ve hafif bilişsel bozukluk sıklığının yüksek olması, bu durumları ön plana çıkarmıştır ve gelişimine katkıda bulunabilecek potansiyel değiştirilebilir risk faktörlerini bulmak toplumsal açıdan çok önemlidir. Yapılan önceki çalışmalar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik bronşit ve astım gibi akciğer hastalıklarının, daha yüksek bir demans riski veya bilişsel yetenek kötüleşmesine neden olabileceğini göstermiştir. Ancak bu durumların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğu tam olarak ortaya konmamıştır. Araştırmacılar, enflamasyon, oksidatif stres ve akciğer bozukluklarının neden olduğu anormal doku oksijenasyonunun önemli bir rol oynayabileceğine inanmaktadırlar.

Yapılan yeni bir çalışmada, orta yaştaki bozulmuş akciğer fonksiyonunun veya akciğer hastalığının, daha sonraki yaşamda görülen demans ve hafif bilişsel bozulma (MCI) riskinin daha yüksek olması ile ilişkili olacağı hipotezi test edildi.

Araştırmacılar, spirometri uygulanan ve akciğer sağlığı hakkında sorular sorulan (1987-1989) toplam 14.184 ARIC çalışması katılımcısını değerlendirdiler. ARIC çalışması, ortalama olarak 23 yıl boyunca takip edilen, dört ABD topluluğundan, yaş ortalaması 54,2 yıl olan 15.792 kişiyi kapsıyordu. Bu özel analiz için,% 17,6'sı KOAH, % 5,9'u restriktif akciğer yetmezliği tanılı, % 33,5'i normal akciğer fonksiyon sonuçları olan ancak solunum semptomları gösteren ve % 43,1’i sağlıklı akciğerlere sahip olduğu kabul edilen 14.184 kişinin klinik kayıtları incelendi. Demans ve MCI’ya,  tüm kohortta hastaneye yatış tanı kodları (1987-2013) kullanılarak ve kapsamlı bir nörobilişsel sınava (2011-2013) katılan % 42'sinde yargılama ile karar verildi.

Restriktif ve Obstrüktif Akciğer Hastalarında %27 Daha Fazla Demans

Kararlı ve ayarlanmış sonuçlar kullanılarak yapılan analizlerde, demans veya MCI oranları restriktif ve obstrüktif akciğer hastalığı olan katılımcılar arasında hastalık veya solunum semptomları olmayanlara göre daha yüksekti. Solunum fonksiyonlarında azalma olan orta yaştaki erişkinlerin daha sonraki yaşamda demans veya bilişsel bozulma gelişme riskinin % 27'ye varan bir oranda daha yüksek olduğu gösterildi. Bu risk paterni, idiyopatik pulmoner fibroz (IPF) gibi kısıtlayıcı akciğer hastalıkları olan hastalarda daha belirgindi.  Bu bağlantı, sadece sigara içmeyenlerle sınırlı olan analizlerde benzer bir şekilde mevcuttu ve Hem alzheimer hastalığı ilişkili demans ve serebrovasküler etyolojili demans için de mevcuttu. Çalışmalarda düşük zorlu tahmini ekspiratuar hacim ve vital kapasitenin artmış demans riski ile ilişkili olduğu görüldü.

Araştırmacılar yaptıkları geniş çaplı çalışmanın sonuçlarının, bu akciğer hastalıklarının, özellikle de restriktif akciğer bozukluğu bozukluklarının önlenmesinin, demans ve bilişsel bozulmanın insidansını ve yükünü azaltmaya yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pamela L Lutsey, Nemin Chen, Maria C. Mirabelli, Kamakshi Lakshminarayan, David S Knopman, Keith A Vossel, Rebecca F Gottesman, Thomas H Mosley, Alvaro Alonso. Impaired Lung Function, Lung Disease and Risk of Incident Dementia, American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine 2018.

Protonlarla Kanser Tedavisi İçin Yüksek Kontrastlı Görüntüleme

13 Mart 2019

Radyasyon tedavisi uzun zamandır onkolojik tedavi uygulamalarının standart bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu yöntemdeki temel mekanizma; belirli bir miktarda enerjinin, kanser hücrelerinin genetik materyaline zarar verecek şekilde bölünmesine ve ideal olarak onları yok etmelerine neden olacak şekilde tümör dokusunda depolanmasına dayanmaktadır. Günümüzde en yaygın kullanılan radyasyon tedavisi, yüksek enerjili röntgen ışınlarını kullanan foton tedavisidir. Burada, ışının büyük bir kısmı hastanın vücuduna nüfuz eder ve tümör dışında, tümörü saran sağlıklı dokuda da zararlı doz birikimi gözlenir.

Foton tedavisine alternatif bir yöntem de bir proton gibi yüklü atom çekirdeği ile radyasyon tedavisidir. Bu tedavide zorluk, proton ışınını tümör dokusunun şekline tam olarak uyması için kontrol etmek ve çevreleyen normal dokuyu mümkün olduğu kadar korumaktır. Tedaviden önce, hedef hacimleri seçmek için röntgen temelli bilgisayarlı tomografi (BT) taraması yapılır.

Proton tedavisi, organ hareketleri ve anatomik değişiklikler söz konusu olduğunda x-ışınları ile yapılan radyasyon tedavisine göre daha hassastır. Günümüzde, ışınlama sırasında tümör hareketini görselleştirmek için doğrudan bir yöntem bulunmamaktadır. Proton tedavisi kullanımı sırasında karşılaşılan en büyük zorluk budur. Proton ışınının tümöre planlanan şekilde çarpıp çarpmayacağını tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle, tümör çevresinde büyük güvenlik marjları kullanılması zorunludur. Ancak bu durumda da radyasyon iyi hedeflendiyse, sağlıklı dokuya gereğinden fazla zarar verilmektedir.

MR Kılavuzlu Partikül Tedavisi İçin İlk Prototip

Manyetik rezonans (MR) görüntüleme kullanarak çevrimiçi görüntü rehberliğinin proton tedavisinin hedefleme doğruluğunu arttırması beklenmektedir. Bununla birlikte, bugüne kadar bu iki sistemin bir arada kullanıldığı birleşik bir sistem mevcut değildi. Bir araştırmacı grubu, hedefli proton tedavisi ile röntgen veya BT görüntülemenin aksine, mükemmel yumuşak doku kontrastı ve ışınlama sırasında sürekli görüntüleme sağlayan gerçek zamanlı MR görüntülemesini bütünleştirmeyi amaçladılar. 

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, eşzamanlı ışınlama ve görüntülemenin uygulanabilirliğini test etmek için ilk kez bir düşük alanlı (low-field) açık MR tarayıcıyı, statik bir proton araştırma ışını hattı ile entegre ettiler. MR tarayıcısının görüş alanı, Lorentz kuvveti kaynaklı ışın sapması hesaba katılarak ışın ile hizalandı. Çalışmada ekstremiteler için çeşitli görüntüleme sekansları, sağlıklı bir gönüllü üzerinde ve üst kolunda yumuşak doku sarkoması olan bir hasta üzerinde her iki proton ışın çizgisi kapalı olarak gerçekleştirildi. Dokuyu taklit eden bir fantomun T1 ağırlıklı spin eko görüntüleri ışınsız, enerjili ışın hattı mıknatısları ile proton ışıması sırasında elde edildi. Işın profilleri, yalnızca MR tarayıcısının statik manyetik alanı için ve farklı görüntüleme dizilerinin edinimi sırasında dinamik gradyan alanları ile kombine olarak elde edildi. Bir proton tedavi tesisinin elektromanyetik olarak kirlenmiş ortamında MR görüntülemenin mümkün olduğu gösterildi. Anatomik MR görüntülerinde gözlenen kalite, hedef hacim tanımlaması ve konumlandırma için yeterli olarak değerlendirildi. Doku taklit eden fantom, görünür ışın kaynaklı görüntü bozulması göstermedi. 

Araştırmacılar bu çalışma ile, eşzamanlı ışınlama ve ışın içi MR görüntülemenin, statik bir protonun ışın hattı ile entegre edilmiş düşük alanlı bir MR tarayıcı ile teknik olarak mümkün olduğunun kanıtlandığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sonja M Schellhammer, Aswin L Hoffmann, Sebastian Gantz, Julien Smeets, Erik van der Kraaij, Sébastien Quets, Stefan Pieck, Leonhard Karsch, Jörg Pawelke. Integrating a low-field open MR scanner with a static proton research beam line: proof of concept. Physics in Medicine & Biology, 2018; 63 (23): 23LT01.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Akciğer Kanserinde Erken Tanı İçin Yeni Bir Yöntem

14 Şubat 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) genellikle ölümcül bir durumdur, çünkü çoğu vaka ileri evrelere kadar teşhis edilemez ve teşhis edildikleri zaman ise cerrahi girişim artık mümkün değildir. Bu sebeple son zamanlarda yapılan çalışmalar erken tanı şansı üzerine odaklanıyor.

Sistemik tedavideki ilerlemelere rağmen, rezeke edilemeyen KHDAK tanısı konmuş hastalar için beş yıllık sağkalım oranı %10'dan azdır. Cerrahi rezeksiyon ve potansiyel tedavi hala mümkün olduğunda, yani Evre I ve II'de, KHDAK tanısı konma oranları artarsa dünya çapında KHDAK mortalitesi önemli ölçüde azaltılabilir. Yeni yapılan bir araştırmada EFIRM (Electric Field Induced Release and Measurement) teknolojisi kullanılarak erken tanı şansı arandı. Bu teknoloji son yıllarda noninvaziv sıvı biyopside en heyecan verici gelişmedir. Erken evre akciğer kanseri hastalarını bir kan veya tükürük testi ile tespit etme potansiyeli olan düşük maliyetli bu yöntem sayesinde, dünya çapında her yıl on binlerce insan kurtarılabilir.

Plazma Örneğiyle Tanı Mümkün Oldu

Daha önce, aynı araştırma ekibi EFIRM teknolojisini kullanarak geç evre KHDAK hastalarından alınan kan örneklerinde EGFR mutasyonunu (L858R ve Exon 19del) başarıyla ölçmüşlerdi. Bu çalışmada, mutasyonların erken evre hastalığı olan hastalardan alınan örneklerde bulunup bulunamayacağını araştırdılar.

Araştırmacılar, radyografik olarak belirlenen pulmoner nodülleri olan 248 hastanın plazma örneklerini topladılar. Bunlardan 44'ünde Evre I veya Evre II KHDAK tanısı kondu. EFIRM, 12 örnekten 11'inde p.L858R mutasyonunu ve 9 örnekten 7'sinde Exon 19del mutasyonunu saptamayı başardı. Yani yüzde 90'ın üzerinde duyarlılık ve yüzde 80 özgüllük ile sonuçlanmış oldu.

Araştırmacılar, bir bireyin plazmasındaki EGFR mutasyonlarını saptamanın, hastanın kanser olduğunu öngörmek için doğrudan kanıt sunmadığını vurgulamaktadır. Gelecekteki çalışmalarında, dolaşımda bir EGFR mutasyonunun bulunup bulunmadığının herhangi bir tahmini değere sahip olup olmadığını araştıracaklarını belirttiler. Günümüzde, biyopsi materyalinin bulunmadığı hastalarda sıvı biyopsi ile EFIRM uygulaması, tedavi seçimine rehberlik etmek için yararlı olabilir.

Araştırma ekibi yeni çalışmalarla analiz edilen mutasyonların sayısını ve hassasiyetini artırmak ve kitlesel taramayı kolaylaştırmak için süreci otomatikleştirmek adına çalışmaya devam ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wei F, et al. Electric Field–Induced Release and Measurement Liquid Biopsy for Noninvasive Early Lung Cancer Assessment. The Journal of Molecular Diagnostics, 2018; DOI: 10.1016/j.jmoldx.2018.06.008

Radyoterapide Yeni Ufuklar

29 Ocak 2019

Günümüzün X-ışınlı tıbbi cihazlarında, elektronlar yaklaşık bir metre uzunluğundaki tüp benzeri bir hızlandırma yapısından geçerek, aynı zamanda ve aynı yönde boru boyunca dolaşan bir radyofrekans alanından enerji kazanmaktadır. Elektronların enerjisi daha sonra X-ışınlarına dönüştürülür. Son birkaç yıldır, PHASER adlı ekip, hızlandırıcı prototipler geliştirip test etmektedir. Bu testlerde özel prototip şekilleri ve boru içine radyofrekans beslemenin yeni yolları denenmektedir. Bu bileşenler halihazırda simülasyonlar ile öngörüldüğü şekilde performans göstermekte ve kompakt boyutta daha fazla gücü destekleyen hızlandırıcı tasarımlarının yolunu açmaktadır.

Prensip olarak, protonlar X-ışınlarından daha az zararlıdır, çünkü tümör öldürücü enerjilerini vücutta daha sınırlı bir hacimde depolarlar. Bununla birlikte proton terapisi, protonları hızlandırmak ve enerjilerini ayarlamak için büyük tesisler gerektirir. Ayrıca, ışınları hedefe doğru yönlendirmek için bir hastanın vücudunun etrafında yavaşça hareket eden yüzlerce ton ağırlığında mıknatıslar kullanır.

Daha Az Yan Etki İle Hızlı ve Güçlü Tedavi

Yakın zamanda ABD’deki iki farklı araştırma ekibinden biri X-ışınlarını, diğeri protonları kullanarak tümörler için olası tedaviler geliştirmek üzere iki projeye devam etmek için çok önemli fonlar almışlardır. Her ikisinin de arkasındaki fikir; kanser hücrelerini, organlar ve diğer dokuların etkilenmeyeceği kadar hızlı bir şekilde imha etmektir. Bu sayede kullanılacak olan radyasyon terapisinin çevre dokulara zarar vermemesi planlanmaktadır.

Bir terapi seansının radyasyon dozunu bir saniyeden daha az süren tek bir flaşla sunmak, organ ve dokuların sürekli hareketine karşı terapiyi yönetmenin en kolay yolu ve bugün kullandığımız yöntemlere kıyasla çok büyük bir ilerleme olacaktır. Yüksek yoğunluklu radyasyonun yeterince verimli bir şekilde verilebilmesi için bugünün teknolojisinden yüzlerce kat daha güçlü olan hızlandırıcı yapılar inşa edilmektedir.

Araştırma ekibi radyasyon dozunu çok hızlı uygularken sağlıklı hücrelerin daha az zarar gördüğünü farelerde gözlemlemiştir. Bu yöntemin tümör öldürücü etkisi de, geleneksel uzun süreli maruz bırakma etkisine eşit ve hatta kısmen daha yüksek olmuştur. Sonuçlar insan için geçerli bulunursa, radyasyon terapisi alanı için tamamen yeni bir paradigma olacaktır.

Projelerin bir diğer önemli hedefi, radyasyon terapisini dünya çapında hastalar için daha erişilebilir hale getirmektir.

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Akciğerlerde Yeni Bir Hücre Tipi Keşfedildi

14 Kasım 2018

1980'lerin sonlarında tanımlanan CFTR (kistik fibrozis transmembran regülatör) geni, hücre zarları boyunca klorür iyonları taşıyan bir proteini kodlar. CFTR'deki mutasyonlar, akciğer, pankreas ve diğer organlarda kalın mukus birikimine yol açabilir, bu da sık solunum yolu enfeksiyonlarına ve kistik fibrozisi karakterize eden diğer semptomlara yol açar. Bu mutasyonlar, dünya çapında 70.000'den fazla kişiyi etkileyen bir multiorgan hastalığı olan kistik fibrozise neden olan mutasyonlardır. Bilim adamları uzun zaman önce, CFTR'nin, yaygın bir havayolu hücre tipi olan silli hücrelerde düşük seviyelerde eksprese edildiğini kabul etmişlerdir.

CFTR ile ilgili on yıllardır süren çalışmalara ve kistik fibrozis (KF) hastalığının tedavisindeki ilerlemelere rağmen, bu alanda hala tam bir kür sağlanamamıştır. Yeni bulgular, CFTR aktivitesinin kistik fibrozise karşı gelecekteki tedavi stratejileri için ümit vaat eden hedefler olarak hizmet eden daha önceden bilinmeyen küçük bir hücre popülasyonunda yoğunlaştığını göstermektedir.

Harvard Tıp Okulu ve Novartis Biyomedikal Araştırma Enstitüsü (NIBR) bilim adamları tarafından yönetilen bir çalışma ile Massachusetts Genel Hastanesi'nde bulunan Harvard Tıp Okulu araştırmacıları, MIT Broad Enstitüsü ve Harvard’lı bilim insanları tarafından yönetilen başka bir çalışmada, insan hava yolunda yeni ve nadir bir hücre türü keşfedildi. Araştırmacılar hücreleri, tatlı su balıkları ve kurbağa derisinin solungaçlarında bulunan ve hücre dengesini düzenleyen bir hücre türü olan iyonositlerle benzerlik gösterdikleri için "dengesiz iyonositler" olarak adlandırdılar.

Gen Tedavisi için Bir Umut

Yeni çalışmalar, CFTR ekspresyonunun çoğunun, solunum yolu hücrelerinin sadece yüzde 1'ini oluşturan pulmoner iyonositlerde oluştuğunu göstermektedir. CFTR'nin aktivitesinin, sadece ekspresyonu değil, dokudaki pulmoner iyonosit sayısı ile ilişkili olduğu gösterildi.

Çalışmalar ayrıca, akciğer biyolojisi ve hastalığının mevcut anlayışını genişleten diğer yeni, nadir ve kötü anlaşılmış hücre tiplerinin özelliklerini ortaya çıkardı. Tek hücreli dizileme teknolojisini kullanılarak, insan ve fare solunum yollarından izole edilen on binlerce hücrede gen ekspresyonu analiz edildi. Gen ekspresyonu paternlerini ve daha önce tarif edilen hücreleri referans olarak kullanan araştırmacılar, farklı hücre tipleri ve durumları, bunların miktarı ve dağılımı hakkında kapsamlı kataloglar oluşturdular. Analizler ile hem bilinen hem de önceden tanımlanmamış hücre tiplerinin genetik kimliklerini haritaladılar. Pulmoner iyonositler olarak adlandırdıkları bir yeni hücre tipi, diğer hücrelerden daha yüksek seviyede CFTR eksprese ettikleri için özellikle dikkat çekiciydi. Farelerde pulmoner iyonositlerde kritik bir moleküler süreci bozduğunda, özellikle yoğun mukus oluşumu olmak üzere, kistik fibrozis ile ilişkili temel özelliklerin başlangıcını gözlemlediler. 

Araştırmacılar, bu hücrelerin tanımlanmasının, CFTR mutasyonlarını düzeltmek için gen tedavisi kullanmaya çalışan ekiplere yardımcı olabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Lindsey W et al. A single-cell atlas of the airway epithelium reveals the CFTR-rich pulmonary ionocyte. Nature, 2018


Daniel T. Montoro et al. A revised airway epithelial hierarchy includes CFTR-expressing ionocytes. Nature, 2018

 

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image