Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Elektronik Sigara Kullanımı Yaygınlaşıyor

07 Haziran 2016

Sigara ile savaşta son yıllarda önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da özellikle genç nüfusta eletronik sigara, tütün ürünlerinin yerini almaya başladı. Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu yazılı açıklamada gençlerde e-sigara kullanımındaki artışın çok süratli ve endişe verici olduğunu bildirdi.

Grubun açıklamasında Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkeler tarafından oluşturulan Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'nin (TKÇS) tamamen tütün kontrolüne adanmış ilk küresel anlaşma olduğu ve Türkiye'nin 2004'te Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladığı hatırlatıldı.

Açıklamada vurgulandığı üzere TKÇS'nin 2014 olağan genel toplantısında, e-sigara tehdidine dikkat çekildiği belirtilen açıklamada, tüm üye ülkelerin

  • Sigara içmeyen bireyler ve özellikle de gençlerin e-sigaraya başlamalarının önlenmesi
  • E-sigara ilişkili potansiyel sağlık risklerin minimize edilmesi ve pasif maruziyetinin önlenmesi
  • E-sigara ile ilişkili ticari çevreler, özellikle de tütün endüstrisinin, tütün kontrol faaliyetlerine müdahil olmasının önlenmesi konusunda gerekli düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak konusunda uyarmıştır. 

Mevcut verilerin dünyada e-sigara satışlarının belirgin ölçüde arttığını gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Elektronik sigara, tütün endüstrisinin ürünüdür. Özellikle ürünü pazarlayan tütün endüstrisinin ana hedef kitlesini oluşturan gençlerde e-sigara kullanımındaki artış çok süratli ve endişe vericidir. Yakın gelecekte e-sigara satışlarının klasik sigara satışlarını geride bırakabileceği öngörülmektedir. Tütün kontrol sağlık politikalarının halk sağlığı açısından potansiyel riskleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Böylece tütün endüstrisinin e-sigarayı normalize etmeye çalışmasının önüne geçilerek, sigara ve e-sigara kullanımının azalması sağlanabilecektir.

E-sigaranın internette satışının yaygın olması, zamanının çoğunu bilgisayar başında  geçiren gençlerin e-sigaraya ulaşmasına neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda gençlerin, web sitelerinde e-sigaranın daha az zararlı olduğu, sigarayı bırakmak için kullanılabileceği, pasif maruziyete sebebiyet vermeyeceği iddialarından etkilendikleri gözlenmiştir. Ayrıca e-sigara ve sigaranın ikili kullanımının en sık e-sigara kullanım türü olduğu da çalışmalarda belirtilmiştir.

E-sigara, sigarayı taklit eden, kullanıcısının nikotin çekmesini sağlayan bir cihazdır. Elektronik-sigarada nikotinin yanı sıra propilen glikol, gliserol gibi kimyasal maddeler, uçucu organik bileşenler ve ince partiküller bulunmaktadır. Ayrıca özellikle gençlerin ilgisini çekecek meyveli, tatlı, alkollü katkı maddeleri yer almaktadır. Farklı markalarda farklı içerikler bulunabilmekte, içerikleri etiket bilgileriyle uyuşmamaktadır. E-sigara kullanan kişide bağımlığa ve solunum sistem fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilmektedir. Diğer yandan tıpkı sigara da olduğu gibi, elektronik sigaraya bağlı pasif içicilik de söz konusudur. Vücutta nikotinin metabolize olması (işlem görmesi) sonucunda idrarda atılan kotinin isimli metabolik ürünün ise e-sigara kullanan bireylerde tıpkı sigara kullanan bireylerle aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, e-sigaranın kısa dönem sağlık riskleri konusundaki veriler oldukça sınırlı iken, uzun dönem sağlık riskleri de bilinmeyenler arasında yer almaktadır.”

Kan Basıncı ile İlgili Şimdiye Kadar Yapılmış En Büyük Genetik Çalışma

16 Ekim 2019

Tansiyon ya da kan basıncı, kalbin kanı pompalarken damar cidarında oluşturduğu basınçtır ve mm cıva (Hg) olarak ifade edilir. Bu basıncın istenilen değerlerin üzerinde olması durumu ise hipertansiyon olarak tanımlanır.

Normal kan basıncı değerleri sırasıyla sistolik için en çok 130 mm Hg, diastolik için ise en çok 85 mm Hg olmalıdır, bu değerler normal kan basıncı değerleridir. Sınırda normal değerler; sistolik kan basıncı için 130-139 mm Hg, diastolik kan basıncı içi 85-89 mm Hg'dır. Hipertansiyon sınırı ise sistolik kan basıncı için 140 mm Hg ve diastolik kan basıncı için 90 mm Hg'dır.

Hipertansiyonun genetik bir yönü olduğu düşüncesi ile yola çıkılan, bir milyondan fazla insanla şimdiye kadar yapılmış en büyük genetik analiz, yüksek tansiyonla ilişkili 535 yeni gen tespit etti. Şimdiye kadar tanımlanan tüm genetik varyantlar, yalnızca farklı kan basıncı olan iki kişi arasındaki farkın %3 ila %4'ünü açıklamaktaydı. Ancak bu yeni çalışma, kan basıncını etkileyen üç kat daha fazla genetik özellik tespit etti.

7 Milyon Varyant İncelendi

Nature Genetics'de yayınlanan bulgular, gelecekte kardiyovasküler hastalık önleme potansiyeli olan kan basıncı düzenlemesi için yeni biyolojik yollar belirlemiş oldu. Bilim adamları, sistolik ve diyastolik kan basıncı ve nabız basıncı ile olan ilişki için yaklaşık 7 milyon ortak genetik varyantı incelediler. Bir bireyin kan basıncını etkileyen toplam 535 yeni gen tanımladılar. Böylece tanımlanmış olan toplam 901 gen oldu.

Ayrıca hipertansiyon ve yaşam tarzı riskleri arasında genetik bir örtüşme vardır, örneğin bir kişinin meyve, su, çay, kafein, alkol ve tuz alımı ile de ilişkili birçok tansiyon geni mevcuttur. Bu bilgiler toplandıkça hipertansiyonla daha etkili mücadele etmek mümkün olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Evangelos Evangelou et al. Genetic analysis of over 1 million people identifies 535 new loci associated with blood pressure traits. Nature Genetics, 2018; 50 (10): 1412 DOI: 10.1038/s41588-018-0205-x

Tümörler Nasıl Evrilir?

16 Ekim 2019

Onkolojideki en büyük zorluk, tümörlerin zaman içinde değişmesi, iyi huyludan habisliğe ilerlemesi, metastatik hale gelmesi ve belirli tedavilere direnç geliştirmesidir. Bu süreç, kanser hücrelerini ve bunların mikro ortamlarını içerir ve tümör içi heterojenliği ile sonuçlanır. Temel soru, bir kanserin bir sonraki evrimsel basamağını tahmin etmenin mümkün olup olmadığıdır.

Hastalar arasında tekrarlayan genomik değişimler, kanser progresyonunun öngörülmesi için değerli olan tekrarlanan evrimsel süreçleri yansıtmaktadır. Çok bölgeli dizileme, bir tümördeki bazı genomik değişikliklerin zamanla ortaya çıkmasına izin verir, ancak hastalar arasında tekrarlanan bu değişikliklerin net bir şekilde tanımlanması önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

Kullanışlı Bir Yöntem

Yeni bir araştırmada aktarımla öğrenmeye dayanan bir makine öğrenmesi kullanılarak, kanser evrimi ve verideki gürültünün stokastik etkilerin aşılmasına ve kanser kohortlarındaki gizli evrimsel kalıpların tanımlanmasına izin veren bir yöntem geliştirildi. Akciğer, meme, renal ve kolorektal kanserden çok bölgeli sekans veri setlerine uygulandığında (178 hastanın 768 örneği), kullanılan bu yöntem, tek örnekli kohortlardaki tekrarlanan hasta alt gruplarında tekrarlanan evrimsel yörüngeleri saptadı (n = 2,935). Kullanılan yöntem, tümörlerinin nasıl evrimleştiğine dayanarak hastaları sınıflandırmak için bir araç sağladı.

Araştırma ekibi kullandığı bu yönteme REVOLVER adını verdi. Kanserde tekrarlanan evrimin tespiti, hastalık yönetimine evrimsel yaklaşımların uygulanması için kritik öneme sahiptir. Hastaların tümörlerinin tekrarlayan evrimsel paternlere dayanarak tabakalaşması, bilim insanlarına ve doktorlara habis progresyonun gelecekteki adımlarını tahmin etmede yardımcı olabilir, böylece potansiyel olarak optimal ve kişiselleştirilmiş klinik kararlar hakkında yol gösterici olabilir.

Araştırma ekibine göre REVOLVER, hem ikili hem de CCF (kanser hücresi fraksiyonu) değerleriyle birlikte kullanılabilir ve hasta başına çoklu skorlu filogenetik ağaçlar sağlayan herhangi bir yöntemle birlikte kullanılabilir. Bu yöntem geniş bir girdi verisine uyarlanabilir ve bu da daha büyük veri setleriyle kolayca kullanılabilir olmasını sağlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Caravagna G, et al. Detecting repeated cancer evolution from multi-region tumor sequencing data. Nat Methods. 2018 Sep;15(9):707-714.

Gebelikte Maruz Kalınan Polen Bebeklik Astımına Neden Olabilir Mi?

14 Ekim 2019

Yeni araştırmalar, Avusturalya Melbourne'de yılın son üç ayında doğan çocukların astım gibi solunum yolu hastalıkları geliştirme riskini daha yüksek oranlarda taşıdıklarını ortaya çıkardı. Uluslararası araştırmacılardan oluşan bir ekip, bu çalışma için Melbourne, Danimarka ve Almanya'da doğan yüzlerce bebekten toplanan kordon kanını analiz etti.

Her iki yarıküredeki çimen poleninin en yüksek olduğu mevsim sırasında doğanların, umbilikal kord kanında alerjik hastalıkların gelişimini tahmin etmek için kullanılan bir işaretçi olan yüksek immünoglobulin E (IgE) seviyelerine sahip olduğunu keşfettiler. 

Baş araştırmacı La Trobe'nin Psikoloji ve Halk Sağlığı Okulu'ndan Doç. Dr. Bircan Erbaş’a göre, çalışmanın amacı hamilelik sırasında ve doğumdan hemen sonra yüksek çim polenlerine maruz kalmanın etkisini belirlemekti. Dr. Erbaş konu ile ilgili; “Birçok çalışma, kordon kanında yüksek IgE seviyelerine sahip bebeklerin daha sonra çocuklukta alerji geliştirmeye devam edebileceğini gösteriyor. Ancak rahim içinde polene maruz kalmadan nasıl etkilendiği hakkında çok az veri var.” şeklinde konuştu.

Hamilelikte Risk Artmıyor

Araştırmacılar, Ekim ve Aralık aylarında Melbourne'de doğan bebekler arasında yüksek IgE seviyeleri buldular. Avrupa'nın en yoğun polen mevsimi Nisan ayında doğan Alman ve Danimarkalı bebekler için IgE seviyeleri en yüksekti. Ancak, aynı zamanda tüm bir polen mevsimi boyunca hamile olunmasının da bebekler üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini buldular.

Bu bebeklerin daha düşük IgE seviyelerine sahip olduklarını gösterdiler. Bu önemli bir bulgudur ve duyarlılık bariyerinin olası gelişimini göstermektedir. Ancak, polen maruziyetinin özel risk süresi dönemlerini tanımlamak için çalışmalar devam etmektedir.

Araştırmacılar, çalışmanın sonuçlarının yüksek polen mevsimlerinde doğan tüm bebeklerin solunum yolu hastalığı veya başka alerjiler geliştireceğini göstermediğini de vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susanto N. et al. ,. Environmental grass pollen levels in utero and at birth and cord blood IgE: Analysis of three birth cohorts. Environment International, 2018; 119: 295 DOI: 10.1016/j.envint.2018.06.036

Astım Hastalarında Obezite Riski Daha Fazla

11 Ekim 2019

Avrupa Solunum Derneği Uluslararası Kongresi'nde (ERS International Congress 2018) sunulan yeni bir araştırma, yetişkinlikte astım geliştiren ve alerjik olmayan astımı olan hastaların yüksek obezite riskine sahip olduklarını göstermektedir.

Araştırmanın arkasındaki ekip, astım ile obezite arasındaki ilişkinin daha önce düşünülenden daha karmaşık olduğunu ve bu iki büyüyen sağlık sorununu daha iyi anlamak ve ele almak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu ileri sürdü. Araştırmacılar, obezitenin zaten astım için belki fizyolojik, belki de metabolik veya enflamatuvar bir değişim yoluyla tetikleyici olabileceğini bildiklerini fakat şimdiye kadar tersinin, yani astımın da obeziteye yol açıp açmayacağının doğruluğu konusunda çok az araştırma yapıldığını belirttiler. Bilim insanları yaptıkları yeni çalışma ile ilk defa bu iki durum arasındaki ilişkiyi gözlemleye yetecek kadar yeterli insan ve süreye sahip olduklarını vurguladılar.

Araştırma, Avrupa Topluluğu Solunum Sağlığı Araştırması'nın bir parçasıydı ve araştırmanın başlangıcında 12 ülkeden obez olmayan (vücut kitle indeksi < 30 kg/m2) 8.618 kişi içeriyordu. Çalışmada katılımcıların, astım ve astım atağı geçirmeleri veya önceki 12 ay içinde bir nefes darlığı atağı ile uyanmaları veya astım ilaçları kullanmaları ile astım hastalığına sahip oldukları kabul edilmiştir.

1990’larda çalışmaya dahil edilmeye başlanan katılımcılar sonraki 10 yıl ve sonraki 20 yıl zaman aralıklarında takip edildi. Araştırmacılar, çalışmanın başlangıcında astıma sahip olma ile 10 yıl sonra obez olma olasılığı arasındaki ilişkileri incelediler. Çalışmada ayrıca ilk 10 yıl içinde astım geliştirmiş olan bireyler ve 20 yıllık obezite riski de araştırıldı. Çalışmada yaş, cinsiyet,  ülke ve fiziksel aktivite de dahil olmak üzere diğer risk faktörleri de dikkate alındı.

Obezite Yetişinlik Astımı ile İlişkili

Çalışmanın başlangıcında astımı olanların %10,2'sinin on yıldan beri obez olduklarını tespit edildi. Astımı olmayanların %7,7'si başlangıçtan on yıl sonra obez hale geldiler. Obezite riskindeki artış, astımı erişkin yaşlarda başlayan insanlarda daha da yüksekti. Buna ek olarak astımı olan ancak alerjisi olmayan kişilerde risk daha fazlaydı..

Araştırmacılar 20 yıllık bir süre zarfında çok sayıda kişiyi çalışmalarına dahil ederek, özellikle yetişkinlikte astıma yakalanan ve alerjik olmayan astıma sahip hastalarda astımın obeziteye nasıl sebep olduğunu gözlemeyebildiklerini belirttiler. Çalışmadaki bulgular, iki durum arasındaki ilişkinin daha önce fark edilenden daha karmaşık olduğunu gösterdi. Halen astımın neden obezite geliştirme riskini arttırdığı ve tedavilerin bu risk üzerinde herhangi bir etkisinin nasıl olduğu anlaşılamadı. Bilim insanları bu soruların cevaplarını bulabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

ERS 2018 Abstract no: OA297, "Effect of asthma on the development of obesity among adults: Results of the European Community Respiratory Health Survey (ECRHS)", S. Moitra et al; Asthma in children and adults: long-term aspects, 9:30 hrs CEST, Sunday 16 September, room 7.3M, Paris Expo Porte de Versailles.

Kanser İlaçlarının Test Edilmesi İçin İnsan Tümörlerini Taklit Eden Yeni Bir Model

01 Ekim 2019

Miyeloid hücre lösemi-1 (MCL-1), birçok kanserin sürekli büyümesi için gerekli olan bir prostat B hücre lenfoma 2 (BCL-2) ailesin bir üyesidir. MCL-1, kanser hücrelerinin, normal olarak hasarlı veya istenmeyen hücreleri vücuttan yok eden programlanmış hücre ölümü veya apoptoz sürecinden kaçmasına izin verir. Bu kadar çok kanser hücresi hayatta kalmak için MCL-1'e bağımlı olduğu için, teorik olarak bu zayıf noktaya saldıran bir ilacın, apoptozu başarılı bir şekilde tetikleyip kanser hücrelerini yok edilebilmesi muhtemeldir.

MCL-1 inhibitörleri, birçok kan kanserinin sürekli büyümesi için gerekli olan bir proteinin yanı sıra meme kanserleri ve melanom dahil olmak üzere solid tümörler için hedeflenen bir proteini hedefleyerek çalışır. Yakın zamanda, fare MCL-1 ile karşılaştırıldığında insanlara altı kat daha yüksek afinite gösteren, oldukça spesifik bir MCL-1 inhibitörü, S63845 tarif edilmiştir. Laboratuvarda kanser hücresi ölümünü tetiklediği bilinmesine rağmen, şimdiye kadar bu ilacın gerçek yaşam hastalarında nasıl çalışacağını tahmin etmek için doğru bir araç yoktur.

Klinik Test Yapmadan Klinik Verilere Ulaşmak

Walter ve Eliza Hall Enstitüsü araştırmacıları, insan kanserlerinin karmaşıklığını taklit ederek anti-kanser ilaçlarının doğru bir şekilde genetik olarak test edilmesini sağlayan yeni bir laboratuvar modeli tasarladılar. Klinik öncesi kanser modellerinde bu ilacının etkinliğini ve tolerabilitesini doğru bir şekilde test etmek için, MCL-1'in insan homoloğu ile değiştirildiği bir insanlaştırılmış Mcl-1 (huMcl-1) fare suşu geliştirdiler. huMcl-1 fareleri, vahşi tip farelerden fenotipik olarak ayırt edilemezken MCL-1 inhibitörü S63845'e daha duyarlıydı. huMcl-1; E-Myc farelerinden dönüştürülmemiş hücreler ve lenfomalar, kontrol muadillerine göre S63845'e in vitro daha duyarlıydı. HuMcl-1, Eµ-Myc lenfoma hücreleri, huMcl-1 farelerine transplante edildiğinde, tek başına S63845 ile ve siklofosfamid ile birlikte S63845 ile tedavisi, sırasıyla, farelerin ∼%60'ında ve ∼%100'ünde uzun süreli remisyona yol açtı.

Araştırmacılar sonuçların, MCL-1 inhibitörlerini test etmek için huMcl-1 fare modelinin potansiyelini ve klinik translasyon için güvenilirliğin ve tolere edilebilirliğin kesin tahminlerini mümkün kıldığını belirttiler. Bu modeli kullanarak, hangi tip kanserlerin MCL1 inhibitörlerine duyarlı olduğu, hangi hastaların fayda sağlayacağı, hangi kombinasyon tedavilerinin en etkili olacağı ve en iyi doz rejimlerinin kullanılacağı gibi kilit soruların ele alınabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Margs S. Brennan, Catherine Chang, Lin Tai, Guillaume Lessene, Andreas Strasser, Grant Dewson, Gemma L. Kelly, Marco J. Herold. Humanized Mcl-1 mice enable accurate preclinical evaluation of MCL-1 inhibitors destined for clinical use. Blood, 2018; 132 (15): 1573.

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

İPF Hastalarında Kanser Nasıl Seyrediyor?

18 Eylül 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve akciğer kanseri arasında bir ilişkinin var olduğu bilinmesine rağmen, Birleşik Krallık ve Japonya'da yapılan önceki çalışmalar, bu hastalar arasındaki akciğer kanseri prevalansını birbirinden farklı, değişen aralıklarda tahmin etmiştir.

İnterstisyel akciğer hastalığı (İAH) ise, interstisyum denilen alveollerin çevresini ve dokusunu etkileyen birbirinden farklı bir çok akciğer hastalığından oluşan geniş bir hastalık yelpazesi için kullanılan bir terimdir. Sebebi henüz bilinmeyen İLD’lerin bir tanesi de İPF'dir.

Pittsburgh Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen bir çalışma, İPF’li veya İAH'lı hastalar ile genel popülasyondaki akciğer kanseri insidansını karşılaştırmayı amaçladı. Araştırmacılar çalışmaları için 2000 ve 2015 yılları arasında toplanan Simmons Interstisial Akciğer Hastalığı Merkezi'nden alınan verileri kullandılar.

Ekip, 1108 İPF hastasını ve İPF dışı İLD'li 841 hastayı içeren 1953 hastadan elde edilen verileri analiz etti. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 31 İPF’li ve 16 IPF dışı İLD hastasının akciğer kanserine yakalandığı tespit edildi. Araştırmacılar, iki grup arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığını belirttiler ve İPF hastalarının genel popülasyona kıyasla akciğer kanseri insidansının 3,34 kat daha fazla, İPF dışı İLD’si olan hastalarının insidansının ise 2,3 kat daha yüksek olduğunu buldular.

Bilim insanları ek olarak İPF ve İPF dışı İLD grupları arasındaki ile genel popülasyonda ortaya çıkan akciğer kanserinin özelliklerini araştırdılar ve bu gruplar arasında bir farklılık olup olmadığını anlamaya çalıştılar.

Sigara İçiminden Bağımsız Risk Faktörü

Çalışmada İPF'deki akciğer kanserinin, sporadik akciğer kanserinden fenotipik olarak ayırt edici olduğunu bulundu. Fenotipik olarak ayırt ediciliğin İPF hastalarında belirli kanser özelliklerinin, genel popülasyondaki akciğer kanserinden farklı olduğu anlamına geldiğini belirten araştırmacılar, İPF hastalarında akciğer kanserinin daha çok alt lobları etkilediğini ve sıklıkla skuamöz hücreli karsinom tipinde olduğunu belirttiler.

İlginç bir şekilde, araştırmada İPF olmayan akciğer kanseri hastaları ile karşılaştırıldığında daha az İPF hastasında sigara içeme öyküsü olduğu tespit edildi. Bilim insanlarına göre bu durum İPF'nin akciğer kanseri için bir sigaradan bağımsız risk faktörü olduğu fikrini destekliyor.

Araştırmacılar, İPF hastalarının akciğer kanserindeki mortalite açısından İPF dışı İLD grubuyla karşılaştırıldığında İPF hastaları arasındaki mortalite oranının daha kötü olduğunu buldular.

Sonuçlara göre araştırmacı ekip, akciğer kanserinin genel popülasyona kıyasla İPF hastalarında yaklaşık 3,34 kat daha fazla görülmekte olduğunu ve akciğer kanseri olmaksızın İPF’e kıyasla, skuamöz hücreli karsinom ve alt lobun tutulumuyla daha kötü prognoz ile ilişkili bulduklarını belirttiler.

Bilim insanları son olarak, bu popülasyonda akciğer kanseri taramasının hastalığın seyrini gerçekten etkileyeceğine inanılıyorsa akciğer kanserinin İPF hastalarını nasıl etkilediğini daha iyi anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yoon JH et al. Characteristics of lung cancer among patients with idiopathic pulmonary fibrosis and interstitial lung disease – analysis of institutional and population data Respiratory Research 2018 19:195

Azalan Akciğer Fonksiyonu ve Kardiyovasküler Risk

17 Eylül 2019

Kardiyak ve pulmoner fonksiyonlar genellikle birbirinden ayrı olarak incelenmektedir. Ancak, bozulmuş akciğer fonksiyonunun, kardiyovasküler mortalitede neredeyse iki kat artışla ilişkili olduğu bilinmektedir ve akciğer hastalığı olan insanlar arasında koroner kalp hastalığı ve kalp yetmezliği daha yaygındır.

Hem 1 saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) hem de zorlu vital kapasite (FVC) yaşla birlikte doğal olarak düşmektedir. Bu düşüşün hızının çevresel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Akciğer fonksiyonundaki hızlı düşüş, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkilidir ve düşüş oranı kardiyovasküler mortaliteyle ilişkilidir, ancak düşüşün kardiyovasküler olaylarıyla nasıl ilişkili olduğu bilinmemektedir. Erken veya yeni başlayan kalp yetmezliği, spirometrik ölçümlerinde hızlı bozulmaya neden olabilir, ancak erken veya tanı konmamış kalp yetmezliğine sekonder hızlı akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün, kısa dönemde kalp yetmezliğinin tahmin edilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, akciğer fonksiyonundaki düşüşün, kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı ve inme ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Araştırmacılar analiz için, koroner kalp hastalığı olmayan ve 1. ziyarette (1987-1989) ve 2. ziyarette (1990-1992) spirometri uygulanan 10.361 ARIC (Topluluklarda Ateroskleroz Riski) katılımcısı hakkındaki verileri incelediler. Çalışmada hızlı akciğer fonksiyon düşüşü 2,9 ± 0,2 yıl boyunca FEV1 (yılda>%1,9 düşüş) veya FVC'deki (yılda>% 2,1 düşüş) düşüşün en büyük çeyrekliği (n = 2585) olarak tanımlandı.

FEV1’deki Hızlı Düşüş, Kalp Yetmezliğinin Öncüsü

FEV1 veya FVC'de hızlı düşüş ve bunun ardından gelen kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı, inme veya bunların kombinasyonu arasındaki ilişki; bazal spirometri değeri, demografi, boy, vücut kitle indeksi, kalp hızı, diyabet, hipertansiyon, düşük yoğunluklu lipoprotein, lipit düşürücü ilaç kullanımı, B tipi natriüretik peptid için N-terminal prohormon fragmanı ve sigara kullanımı için ayarlanan çok değişkenli Cox regresyon kullanılarak değerlendirildi.

Çalışmadaki hastaların yaş ortalaması 54 ± 6 yıldı, %56'sı kadındı ve %81'i beyazdı. 17 ± 6 yıllık takipte, kalp yetmezliği %14, koroner kalp hastalığı %11, inme %6 ve kompozit %24 olarak gerçekleşti. FEV1 ve FVC'deki hızlı düşüş, kalp yetmezliği riskinin artmasıyla ilişkiliydi. İzlemin ilk yılında en prognostik olanı FEV1'deki hızlı düşüştü. FEV1'deki hızlı düşüş, aynı zamanda inme ile de ilişkiliydi.

Araştırmacılar akciğer fonksiyonlarında seri spirometri ile değerlendirilen hızlı bir düşüşün, daha sonraki koroner kalp hastalığının, özellikle de kalp yetmezliğinin görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Odilson M. Silvestre, Wilson Nadruz Jr., Gabriela Querejeta Roca, Brian Claggett, Scott D. Solomon, Maria C. Mirabelli, Stephanie J. London, Laura R. Loehr and Amil M. Shah. Declining Lung Function and Cardiovascular Risk,J Am Coll Cardiol. 2018;72:1109-1122.

On Kişiden Sekizi Kanser Riski Genine Sahip Olduğunu Bilmiyor

17 Eylül 2019

Jama Network Open dergisinde yayınlanan 50.000’den fazla katılımcının dahil olduğu çalışma, sık sık sağlık kontrolünden geçen kişilerin bile yüzde sekseninden fazlasının kanser riski taşıyıp taşımadığını bilmediğini söylüyor.

50.000'den fazla insanın genomik taramasıyla elde edilen sonuçlar, meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri için tanımlanabilir bir genetik risk taşıyanların %80'inden fazlasının bunu bilmediklerini gösteriyor.

Rutin taramanın yokluğunda, çoğu kişi kendisi veya aile üyelerinden birisine kanser teşhisi konduğunda BRCA1 veya BRCA2 genlerinde kanserle ilişkili varyantları taşıdıklarını öğrenir. Bunun dışında insanların rutin olarak kendi DNA varyantlarına ait bilgileri öğrenme çabaları bulunmaz.

Yale Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve çalışmanın baş araştırıcısı olan Michael Murray, yaptığı açıklamada; "İnsanların kendilerini test ettirmeleri için genellikle bir trajedi yaşamaları gerekiyor. Test seçeneğini sunmak için bir tetikleyici olarak belgelendirilmiş bir kişisel geçmişe veya aile geçmişine güvenmek maalesef işe yaramıyor. Gelecekte herkes için etkili DNA tabanlı tarama ile bu alışkanlığın değiştirilebilmesini ümit ediyoruz." şeklinde konuştu.

Çoğu İnsan Taşıdığı Riskten Habersiz

Araştırmadaki katılımcıların yaş ortalaması 60 idi. 267 hastada BRCA risk varyantı vardı, ancak bunların sadece %18'i çalışmadan haberdar edilmeden önce kanser için bu risk faktörüne sahip olduklarının farkındaydı.

BRCA pozitif olan gruptaki hastaların %16,8'inde BRCA'ya bağlı bir kanser vardı. Çalışmanın sonucundan önce ölen BRCA pozitif hastalardan oluşan grubun %47,8'inde BRCA ile ilişkili bir kanser vardı.

Risk belirlendikten sonra, erken teşhis ve önleme için çeşitli yöntemler uygulanabileceği için bu tarz tarama çalışmalarının daha rutin ve sık bir şekilde kullanılması gerektiği önerildi. Araştırma ekibi bu şekilde, kanser ve kanser ölümlerini genomik tarama yaklaşımları aracılığıyla azaltma fırsatının elde edilebileceğini belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manickam K. et al, Exome Sequencing–Based Screening for BRCA1/2 Expected Pathogenic Variants Among Adult Biobank Participants, JAMA Netw Open. 2018;1(5):e182140. doi:10.1001/jamanetworkopen.2018.2140

Tiroid Kanseri İnsidansı Neden Artıyor?

16 Eylül 2019

Tiroid ultrasonunun gittikçe daha fazla kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bölgelerde tiroid kanseri teşhisi konmasının daha muhtemel olduğu düşünülüyor. 65 yaş üstü yetişkinlerde bu artışın daha yüksek olduğu yapılan bir çalışma ile gösterildi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre 2002 ve 2013 yılları arasında ilk görüntüleme için tiroid ultrasonu giderek daha fazla kullanılıyor (P <0.001). Zaman ve demografik özellikler kontrol edildiğinde tiroid ultrasonu kullanımı tiroid kanseri insidansı ile anlamlı olarak ilişkili (P <0.001). Bu sonuçlar, papiller tiroid kanseri, lokalize papiller tiroid kanseri veya 1 cm'nin altındaki tümörleri olan lokalize papiller tiroid kanseri ile sınırlı kaldıklarında istatistiksel açıdan anlamını korumuştur.

Bu modele göre, 2003-2013 yılları arasında, 65 yaş ve üstü en az 6.594 kişi, tiroid ultrasonu kullanımının artması nedeniyle tiroid kanseri tanısı aldı. Bu çalışmanın en büyük gücü, zaman içinde alan düzeyinde görüntüleme ve alan düzeyinde tiroid kanseri insidansını değerlendirmek için iki tamamlayıcı veri tabanının (Medicare ve SEER-Medicare) kullanılmasıydı.

Sporadik Vakalar Daha Düşük Riskli

Araştırmacılara göre 65 yaş ve üstü hastalar uygun bir kohort idi, çünkü yaşlı yetişkinler hem tiroid kanseri insidansındaki en büyük değişime hem de tedavilerin sonuçları açısından en büyük risklere sahiptir. Tiroid kanseri insidansındaki benzer eğilimler daha genç erişkinlerde görülür, bu nedenle bu bulguların 65 yaşın altındaki erişkinlere genellenebilir olması olasıdır.

Araştırma ekibine göre henüz açıklığa kavuşturulmamış faktörlerden dolayı tiroid kanseri insidansında gerçek bir artış olsa da, tesadüfen saptanan bu kanserlerin büyük çoğunluğu düşük risklidir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında, doktorlar tüm tiroid nodüllerinin opere edilmesinin gerekmediğine ve zaman içinde invazif olmayan takiplerin rastlantısal olarak tespit edilen nodüllerin büyük çoğunluğu için yeterli olabileceğine dair güvence verebilir diye yorumlandı. Uygun olmayan ultrason kullanımında azalma ve nodül risk sınıflandırma araçlarının benimsenmesi yoluyla olası zararları azaltmak mümkün olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Haymart MR, et al. Thyroid Ultrasound and the Increase in Diagnosis of Low-risk Thyroid Cancer. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, https://doi.org/10.1210/jc.2018-01933

Bir İPF Hastasının Bağımsızlık Savaşı

05 Eylül 2019

Genç bir yetişkin olarak idiyopatik pulmoner fibroz (İPF) teşhisi konulduktan sonra en büyük korkularımdan biri kişisel bağımsızlığımı kaybetmekti. Önceki yazılarımda, yıllarca düzenli olarak işe nasıl katıldığımı ve gönüllü bir rol üstlendiğimi, geniş bir arkadaş ve meslektaş ağı oluşturduğumdan bahsetmiştim. Çevremdeki bazı insanlar beni “Energizer Tavşanı” olarak nitelendirirdi, çünkü gün doğumundan gün batımına kadar meşguldüm ve bu tanım çok hoşuma gitmişti.

IPF hayatıma girdikten sonra, büyürken edindiğim bağımsız olma isteğimi yitirmekten için korktum. Günlük görevlerimin çoğunda hala kendime güvenirken, bazen IPF ilerledikçe zamanın benim aleyhime işleyip işlemediğini merak ediyordum.

Görünmez Hastalık

Bu hastalıkla ilgili en zor şeylerden biri hastalığın görünmez olmasıdır. Birçok insan bir İPF hastasının nefes almak için ne kadar mücadele ettiğini bilmiyor. Ne yazık ki, bu mücadele bazen tembellik olarak algılanıyor. Oksijen desteğimi taktığımda, birçok kişi bana yardım etmeye istekli davranıyor. Bir kapıyı açık tutuyor ya da yiyecekleri sepete koymak istiyorlar. Bu davranışlar benim için büyük ölçüde makbule geçse de işin üzücü yanı, bu yardıma yalnızca oksijen desteğini kullandığımda ihtiyacımın olmaması.

Günlük işlerimi yaparken, işe giderken, köpeğime bakarken ve yemek hazırlarken birinin yardıma ihtiyacımın olabileceğini bilmesi zor. Gerçek şu ki, iyi günlerimde bile bu işlerden herhangi birisi için her zaman yardıma ihtiyacım var.

Sürekli kendi kendime yeter olmak ve başkalarından yardım almak arasında bir denge bulmakta güçlük çekiyorum. Oksijenimi takmanın başkalarına kendimi yorgun veya nefessiz hissettiğimi bilmelerini sağladığını ve onların yardımlarını sunma olasılıklarının daha yüksek olduğunu biliyorum. Bununla birlikte, oksijeni çok sık giymek istemiyorum ve ciğerlerimin nefes almak için her zaman bu desteğe ihtiyaç duymasını istemiyorum. Korkum, akciğerlerimi her zaman oksijen kullanarak rahatlatırsam ciğerlerimin durumda daha hızlı kötüleşmesi. Bu durumda da zor olan, insanların ek oksijeni kullanmadığım zamanlarda yardıma ihtiyacım olmadığını düşünmeleridir. Bu şekilde kendime bir kötülük mü yapıyorum? Çünkü böyle davranınca diğerleri iyi olduğumu ve yardımlarına ihtiyacım olmadığını düşünüyor.

Mücadeleyi Anlamak

İPF ile yaşayan hastaların bakıcılarına, arkadaşlarına veya aile üyelerine, birçoğumuzun bu görünmez hastalık ile karşılaştığı mücadeleyi anlamanıza yardımcı olmak için bu makaleyi yazmak istedim. Bağımsızlığımızı mümkün olduğu kadar uzun süre korumak istiyoruz ve ciğerlerimizi güçlü kalmaya zorlamak istiyoruz, bu da bazen ek oksijeni kullanmamak anlamına geliyor. Bu, yardımınıza ihtiyacımız olmadığı anlamına gelmez. Hala enerjimizden daha fazla tasarruf etmemize izin veren, halen yapabildiğimiz görevlerin herhangi birinde yardımdan memnuniyet duyarız.

Hastalığım ilerledikçe, eskiden yaptığım bazı işler zorlaştı ve yardım istemeyi öğrenmek zorunda kaldım. En çok zorlandığım şey bağımsızlığımı elimde tutmak, öte yandan yardıma ihtiyacım olmadığının varsayılması da beni üzüyor. Bu durumun sadece benim değil, bütün İPF hastalarının sorunu olduğunu düşünüyorum.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

When the Desire for Independence Backfires for Adults with IPF JUNE 20, 2019 by Charlene Marshall Pulmonary Fibrosis News

NSCLC`de Alektinib: ALEX Çalışma Verileri Güncellendi

04 Eylül 2019

Alektinib, ilerlemiş ya da krizotinib tedavisinie rağmen ilerleyen ya da buna tolerans göstermeyen ALK pozitif küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarında iyi aktivite gösteren, anaplastik lenfoma kinazın (ALK) oldukça seçici ve güçlü bir inhibitörüdür.

Bu çalışmada, ALEX çalışmasından gelen güncellenmiş etkinlik ve güvenlik verileri, yaklaşık 10 aylık bir takip süresinin ve EML4-ALK füzyon varyantı ile yapılan etkinliğin keşfedici analizi ile sonuçlarından bahsedilmiş ve füzyon varyant tipinin ALK inhibitörleri üzerinde alektinibin krizotinib'den üstün özellikleri tartışılmıştır.

Global randomize ALEX 2 Faz III çalışması, ALK pozitif KHDAK tedavisi olan hastalarda tedavi için krizotinib ile karşılaştırıldığında, alektinibin etkinlik ve güvenlilik bakımından üstünlüğünü göstermiştir.

ALK-pozitif hastalık, kromozomun yapısal olarak değişmesine ve yapısal olarak aktif ALK füzyon proteinlerinin ekspresyonuna yol açan onkojen bir değişimin varlığı ile karakterize edilir. En yaygın ALK füzyon partneri, EML4 genidir; her ikisi de kromozom 2'nin kısa koluna yerleştirilmiştir. ALK geninin kesme noktası ekzon 20'de (A20) meydana gelirken, EML4 kesme noktası füzyon proteini varyantları oluşturmak adına farklılık gösterir. 15'ten fazla EML4-ALK füzyon varyantı tanımlanmıştır; en yaygın varyantlar:

  • 1 (% 43, EML4 sınır değeri ekson 13),
  • 2 (% 6, EML4 sınır değeri ekson 20) ve
  • 3a / b'dir (% 40, EML4 sınır değeri ekson 6a / b).

Retrospektif analizler, belirli EML4-ALK varyantlarının ekspresyonunun, potansiyel olarak spesifik sekonder ALK direnç mutasyonları geliştirme eğilimini etkileyerek, ALK inhibitörlerine cevap olarak, ALK pozitif KHDAK'li hastaların sağladığı fayda seviyesini etkileyebileceğini göstermiştir. Bir çalışmada, birinci hatta krizotinib ile tedavi edilen varyant 1'li  hastaların, diğer EML4-ALK varyantlarına sahip olanlardan daha uzun PFS'ye sahip oldukları, ikinci hatta lorlatinib ile tedavi edilen EML4-ALK varyant 3'e sahip olan hastaların 9'unun, varyant 1'den önemli ölçüde daha uzun PFS sahip olduğu rapor edildi.

Önceki veri setinde ALEX çalışması, tedavi edilmemiş, ALK-pozitif ilerlemiş küçük hücreli olmayan akciğer kanseri (ALK + NSCLC) hücrelerinde alektinib, krizotinib’e göre daha üstün progresyonsuz sağkalım (PFS) göstermiştir.

Retrospektif analizler, 4-ALK (EML4-ALK) varyantı gibi ekinoderm mikrotubule bağlı proteinin, ALK inhibitör tedavisinde görülen yararı etkileyebileceğini göstermektedir.

Daha uzun takip süresinde, tedavi edilmemiş ALK pozitif KHDAK'de araştırmacı tarafından değerlendirilen PFS'de alektinib'in krizotinib'e karşı üstünlüğü, ilk analizlerden daha fazladır. Alektinib PFS, ORR ve DOR, bazal EML4-ALK varyantından etkilenmedi, varyant alt tipler boyunca krizotinib'den daha üstün olmaya devam etti. Alektinib, daha uzun tedavi süresine rağmen krizotinib'den daha iyi tolere edildi.

Bununla birlikte mevcut kanıtlar sınırlıdır; EML4-ALK varyantının alektinib de dahil olmak üzere ALK inhibitörleri ile tedavi etkinliği üzerindeki etkisi üzerine randomize klinik çalışma verisi eksikliği vardır ve bu yönde yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Updated Efficacy and Safety Data and Impact of the EML4-ALK Fusion Variant on the Efficacy of Alectinib in Untreated ALK-positive Advanced Non-small-cell Lung Cancer in the Global Phase III ALEX Study ; D. Ross Camidge,a,† Rafal Dziadziuszko,b,† Solange Peters,c Tony Mok,d Johannes Noe,e Malgorzata Nowicka,e Shirish M. Gadgeel,f Parneet Cheema,g Nick Pavlakis,h Filippo de Marinis,i Byoung Chul Cho,j Li Zhang,k Denis Moro-Sibilot,l Ting Liu,e Walter Bordogna,e Bogdana Balas,e Barbara Müller,e Alice T. Shawm,*

Kemik Metastazında Farklı Bir Yolak

29 Ağustos 2019

Yapılan yeni bir çalışmada kanser hücrelerinin kemiğe metastaz yapmasını muhtemel kılan karmaşık bir sinyal yolu tarif edildi. Bu keşif sayesinde bu yolağa uygun ilaç tedavisi geliştirilebilir ve metastatik hastalığın yayılması durdurulabilir. Çalışmada elde edilen bulgular Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Araştırma ekibinin geçmişte yapmış oldukları çalışmada (Cancer Cell. 2015; 27: 193-210), kanser hücrelerinin ve osteojenik hücrelerin (osteoblastlar veya bunların öncülleri) kemik mikrometastazlarının ilerlemesini teşvik etmek için mTOR sinyalini aktive ettiği gösterilmişti.

Kanser hücreleri ve kemik hücreleri arasındaki etkileşimi taklit edebildikleri deneysel bir sistemle çalışan ekip, osteojenik hücrelerin ve kanser hücrelerinin, boşluk kavşakları yoluyla fiziksel bir bağlantı kurduklarını belirledi. Bu bağlantı kalsiyumun osteojenik hücrelerden kanser hücresine geçtiği bir tünel gibi çalışmaktaydı.

Mikrometastazları Önlemek Mümkün Olabilir

Araştırma ekibi bu bulguyu destekleyecek şekilde, kemikte metastazı teşvik edebilen tümör hücrelerinin erken büyümesini destekleyen şeyin kalsiyum transferi olduğunu belirtti. Bu yeni tanımlanan mekanizma, önceden tanımlanmış olan mTOR sinyalizasyonunun rolüne katkıda bulunan yeni bir mekanizmadır.

Ekip bu bulgularını desteklemek üzere bir sıra tedavi alternatifi denedi. Bu tedavi alternatifleri ile kemik metastazının önlenip önlenemeyeceği incelendi.

Boşluk kavşakları boyunca gerçekleşen kalsiyum transferinin yanı sıra mTOR yolağının aktivitesini bloke etmek, kanser hücrelerinin ölmesine ya da büyümekte zorlanmasına neden oldu, çünkü bunlar osteojenik hücrelerin desteğinden yoksundu. Bu gözlem, kemik metastaz riskini azaltmak için ilaçlarla hedef alınabilecek mikrometastazlarda potansiyel bir yol olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu çalışmalarda kullanılan ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi tarafından başka endikasyonlar için onaylandığını belirttiler. Ancak kemikte mikrometastaz tedavisi için teklif edilmeden önce hala yapılması gereken birkaç adım vardır. Elde edilen bulgularıoldukça değerli olsa da bu bulguların büyük katılımlı faz 3 çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang H, et al. The Osteogenic Niche Promotes Early-Stage Bone Colonization of Disseminated Breast Cancer Cells. Cancer Cell. Published online November 12, 2018.

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

Yüksek IL-7 Serum Düzeyleri Kistik Fibrozis için Biyolojik Belirteç Olabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Kistik fibrozisli (KF) hastalar, pulmoner epitelde enfeksiyon ve kolonizasyona karşı oldukça hassastır. Bakteriyel pulmoner enfeksiyonlar KF'de hastalığın kötüleşmesinin ana nedenidir. Tekrarlayan ve kronik enfeksiyonlar hastalık seyrini ve konakçı immün korumasının etkinliğini etkileyebilir. Bakteriyel enfeksiyonlar, adaptif bağışıklık sistemini baskılar ve vücudu diğer enfeksiyonlardan koruma yeteneklerini bloke eder.

Yapılan yeni bir çalışmada, KF’li hastalarda kronik viral ve mikobakteriyel enfeksiyonlar için, interlökin (IL) -7’ye bozulmuş T hücresi yanıtına işaret eden daha yüksek serum IL-7 seviyeleri tanımlandı.

Araştırmacılar çalışmalarına, Dusseldorf Üniversitesi Çocuk Hastanesinden KF’li 34 genci (ortalama yaş: 13,2) ve Essen Üniversitesi Hastanesi'nden 130 yetişkin KF hastasını (ortalama yaş: 33,3) dahil ettiler. 60 sağlıklı kişi (ortalama yaş: 12,8) kontrol grubuna alındı. KF'li hastalarda ve sağlıklı kontrollerde,  IL-7 serum konsantrasyonlarının zaman içindeki ölçümleri yapıldı. KF’li hastaların hastalık şiddet parametrelerinin yanı sıra enfeksiyon durumları da karakterize edildi ve IL-7 serum düzeyleri ile ilişkisi tespit edildi.

Yüksek IL-7, Akciğer Fonksiyonlarındaki Bozulma ile Bağıntılı

Çalışmada KF hastaların, sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha yüksek IL-7 serum konsantrasyonlarına sahip olduğu görüldü (9,79 pg/ml’ye karşı 4,55 pg/ml). IL-7 serum seviyeleri, KF hastalarının BMI'leri ile negatif korelasyon gösterdi (r = −0,19) ve Staphylococcus aureus ile enfekte olmuş KF hastalarında artmış IL-7 seviyeleri eğilimi bulundu. Çoklu parametreler ile yapılan lineer regresyon analizi, KF'li hastalarda IL-7 serum konsantrasyonları ile pred FEV1% 'in anlamlı negatif korelasyonunu gösterdi (ß-katsayısı: −0.04,%). 1 yıl +/− 6 ay sonra yapılan takip analizlerinde, KF hastalığı seyri sırasında azalmış pred FEV1% ile negatif korelasyon gösteren artan IL-7 serum seviyeleri (zaman noktası 1: 9,26 pg / ml, zaman noktası 2: 10,86 pg/ml) gözlendi.

Araştırmacılar, KF hastalarında yüksek IL-7 serum seviyeleri bulduklarını ve bunun KF hastalığı seyri sırasında akciğer fonksiyonlarındaki bozulma ile korele olduğunu belirttiler. T-hücresi fonksiyon bozukluğunun aday bir biyolojik belirteci olarak, yüksek IL-7 serum seviyelerinin ayrıca KF'li hastaların daha kötü bağışıklık yeterliliğini gösterebileceğini aktardılar. Akciğer fonksiyonunda KF patolojisinin etkisini öngörmek için erken bir belirteç olarak IL-7 serum seviyelerinin kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu ele almak için uzun dönem takip çalışmalarına ihtiyaç duyulduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Seyfarth et al. Higher Interleukin-7 serum concentrations in patients with cystic fibrosis correlate with impaired lung function, Journal of Cystic Fibrosis January 2019 Volume 18, Issue 1, Pages 71–77.

Obezite Kanser Riskini Arttırıyor Mu?

20 Ağustos 2019

Vücut ağırlığı fazla olan kişilerin oranı çoğu ülkelerde ve tüm nüfus gruplarında hızlı bir şekilde artarken, bu artıştaki temel sebep çok az egzersiz ve çok sağlıksız beslenme olarak görülüyor. Neredeyse tüm ülkelerde aşırı vücut ağırlığındaki eşzamanlı artışın, büyük ölçüde besin açısından fakir ancak kalori açısından yüksek gıdaları teşvik eden küresel gıda sistemindeki değişiklikler ve fiziksel aktivite için fırsatların azalması sebebiyle olduğu düşünülüyor.

Aşırı kilo ve obezitenin kesin olarak meme, kolon ve rektum, uterus, özofagus, safra kesesi, böbrek, karaciğer, yumurtalık, pankreas, mide ve tiroid, beyin ve omurilik ve kan hücrelerini etkileyen 13 kanser riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterildi. Daha yakın zamanlarda, bazı araştırmalar aşırı kilonun prostat tümörlerinin yanı sıra ağız ve boğaz kanserleri riskini de arttırdığını gösterdi.

Sağlıklı Kilo Düzeyini Korumak Önemli

Yeni bir global çalışmada elde edilen bulgular ise oldukça çarpıcı. Aşırı vücut ağırlığı, dünyadaki tüm kanser vakalarının yaklaşık %4'ünden ve gelişmekte olan ülkelerde daha da fazla malignite teşhisi oranından sorumludur. Buna göre 2012 itibariyle, aşırı vücut ağırlığı, her yıl dünya çapında teşhis edilen yaklaşık 544.300 kansere neden olmuştur.

Aşırı kilolu ve obez kişiler düşük gelirli ülkelerde kanser vakalarının sadece %1'ine katkıda bulunurken, bazı yüksek gelirli Batı ülkelerinde ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde teşhis edilen kanserlerin %7 ila 8'ini oluşturuyorlar.

Birçok insan obezite ve kanser arasındaki ilişkiyi bilmiyor. Ancak sağlıklı kilo düzeyini korumaya çalışmak önemlidir ve kanser riskini azaltabilir. Ancak kilolu ve obez olan insanların oranı 1970'lerden bu yana dünya genelinde artmaktadır. 2016 yılı itibariyle yetişkinlerin %40'ı ve okul çağındaki çocukların %18'i aşırı kilolu veya obezdi, bu da yaklaşık 2 milyar yetişkin ve 340 milyon çocuk anlamına gelmektedir. Sunulan rapor, obezite ile mücadelede ve küresel kanser yükünü azaltmanın bir yolu olarak sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını teşvik eden politikalara gereksinimi tekrar göstermiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sung H, et al. Global patterns in excess body weight and the associated cancer burden. CA Cancer J Clin. 2018 Dec 12. doi: 10.3322/caac.21499. [Epub ahead of print]

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

İnhalasyon Tedavisine Uyum ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı Üzerindeki Etkisi

07 Ağustos 2019

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), dünya çapında prevalansı giderek artan, tanı konulması zor, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH hastalarında mortaliteyi azaltmak, ekonomik ve klinik yükü azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak için hastalığın ilerlemesini önlemek, alevlenme oranlarını azaltmak ve komorbidite tedavisine odaklanmak çok önemlidir. İnhalasyon tedavisine bağlı kalmanın tedavi hedefleri üzerinde önemli bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu nedenle, hasta ve hekimlerin bu konudaki farkındalıklarını arttırmak çok önemlidir.

Tedaviye bağlılık ve etkileyen faktörler hakkında sadece birkaç veri bulunmaktadır. Tedaviye uyum konusundaki 50 yıldan uzun süren araştırmaların bir meta analizi, bağlılık ile sosyal ve duygusal kaynaklar arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. KOAH'lı hastaları içeren bir çalışmada, reçete edilen tedaviye bağlı hastalarda hastanede yatış oranları ve doktor ziyaretleri azalmıştır. Uyum, genel olarak hastaların tedavisinde sık karşılaşılan bir sorundur. Ayrıca, KOAH hastalarında uyum özellikle zayıftır ve tedaviye bağlılık oranlarının %50 ila %80 arasında değiştiği bildirilmiştir.

KOAH'lı hastalarda inhalasyon tedavisine uyumsuzluk çeşitli faktörlerden kaynaklanır ve hastaneye yatış ve düşük yaşam kalitesinin yanı sıra yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Bu nedenle, bağlılığın klinik ve ekonomik olarak sonuçları tam olarak anlaşılmamıştır, ancak bağlılık ile sağlık maliyetleri arasında artan bir ilişki vardır.

Bir grup araştırmacı, KOAH evresinin uyum ile ilişkisini ve uyum ile KOAH alevlenmeleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla retrospektif bir veri analizi yaptılar. Araştırmacılar, daha iyi uyumun, daha az hastaneye yatışa yol açan KOAH alevlenmesiyle ilişkili olduğunu varsaydılar.

Hastalığın Şiddetlenmesi Tedavi Uyumunu Arttırıyor

Avusturya'daki üçüncü basamak bir hastanede KOAH'ın akut alevlenmesi nedeniyle hastaneye yatırılan ve kılavuza uygun inhale tedavi ile taburcu edilen hastaların retrospektif bir analizini yaptılar. Tıbbi kullanımla ilgili takip verileri sonraki 24 ay boyunca kaydedildi. İnhale tedaviye bağlılık, hastaya verilen reçete edilen inhalatör yüzdesine göre tanımlandı ve tam (>%80), kısmi (%50-80) veya düşük (<%50) olarak sınıflandırıldı.

357 hastanın %65,8'i erkek, yaş ortalaması 66,5 yıl ve ortalama FEV1 %55,0 idi. Genel olarak, %35,3'ü mevcut sigara içicisiydi ve sadece %3,9'u hiç sigara kullanmamıştı. %77,0'sına inhale üçlü tedavi (LAMA + LABA + ICS) verildi. %33,6'sı, tedaviye tam uyum gösterdi (erkeklerde %33,2, kadınlarda %34,4). GOLD spirometri sınıf I - IV'e göre ortalama ilaç kullanma oranı sırasıyla 0,486, 0,534, 0,609 ve 0,755'tir. Bu nedenle, tedaviye tam uyumu olan hastalar, düşük uyuma sahip olanlara kıyasla anlamlı şekilde daha düşük bir FEV1'e sahipti (sırasıyla %59,2 ve %49,2).

Hastanede yatmaya yol açan alevlenme riski, GOLD spirometri sınıf IV'te GOLD spirometri sınıf I ile karşılaştırıldığında 10 kat daha yüksekti (OR 13.62) ve bu fark çok değişkenli analizlerde daha belirgindi.

Araştırmacılar, inhalasyon tedavisine tam uyumun sadece %33,6 hastada görüldüğünü ve daha şiddetli KOAH'lılarda daha yüksek olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Humenberger et al. Adherence to Inhaled Therapy and Its Impact on Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD), BMC Pulm Med. 2018;18(163).

Kanser Hücresinin Salgıladığı CXCL11 , CD8 T hücrelerinin İnfiltrasyonunu Teşvik Etti

06 Ağustos 2019

İmmünoterapi ile birlikte kombine edilmiş kemoterapi, günümüzde akciğer kanseri müdahalesindeki ana eğilim haline gelmiştir. Bununla birlikte, kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirsizliğini korumaktadır ve bu çalışmada kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmada, Docetaxel'in anti-tümör immün yanıtını arttırabildiği bir mekanizma gösterildi. Ek olarak, Docetaxel ile tedavi edilen hastaların tümör dokularında ölçülen CXCL11 seviyelerinin artması, CXCL11'in hastalarda sistemik bir immün yanıt ortaya çıkarmada rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Tümöre infiltre olmuş CD8 T hücreleri, Docetaxel tedavisinden sonra akciğer kanseri hastalarında artmış, apoptozun aktivasyonunu ve akciğer karsinom hücrelerinin ortaya çıkardığı lökosit çekişini vurgulayan anahtar olaylar olarak HMGB1 ve CXCL11 salınımını belirlemiştir.

Çalışmanın Detayları; HMGB1 ve CXCL11 Ekspresyonu Arttıkça Sağkalım Oranı da Artıyor

Docetaxel'nin, kemokin reseptörü ligand CXCL11'in tümör mikro ortamında ekspresyonunu düzenlediğini ve ardından CD8  T hücre salımını arttırdığını bulundu. Docetaxel tedavisi, HMGB1 salınımını ROS bağımlı bir şekilde önemli ölçüde arttırdı. Rekombinant protein HMGB1, CXCL11'in salınımını in vitro NF-κB aktivasyonu ile uyardı. Docetaxel ile muamele edilmiş farelerdeki tümörler, HMGB1 ve CXCL11'in daha yüksek ekspresyonunu, daha fazla HER2-CAR T hücresi infiltrasyonu ve kontrole göre azalmış ilerleme sergilemiştir. Artan HMGB1 ve CXCL11 ifadeleri, akciğer kanseri hastalarının uzun süreli genel sağkalımları ile pozitif korelasyon gösterdi.

Sonuçlar, Docetaxel'in, HMGB1 ve CXCL11 salgılanmasını artırarak tümör mikro ortamına CD8 T hücresi alımını indüklediğini, böylece HMGB1-CXCL11 ekseninin modüle edilmesinin küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi için faydalı olabileceğini gösteren anti-tümör etkinliğini arttırdığını göstermektedir.

Bu sonuçlar, akciğer kanserli hastalarda Docetaxel tedavisinden sonra anti-tümör bağışıklık tepkilerini ölçmek için ek klinik çalışmaların tasarımını da desteklemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer-cell-secreted CXCL11 promoted CD8 T cells infiltration through Docetaxel- induced-release of HMGB1 in NSCLC ; Qun Gao1,2, Shumin Wang1, Xinfeng Chen1,2, Shaoyan Cheng1, Zhen Zhang1, Feng Li1, Lan Huang1, Yang Yang3, Bin Zhou4, Dongli Yue2, Dan Wang1, Ling Cao1, Nomathamsanqa Resegofetse Maimela1, Bin Zhang5, Jane Yu6, Liping Wang2,8* and Yi Zhang

Kistik Fibrozis`de Akciğer Enfeksiyonlarına Hangi Bakteri Türü Neden Olabilir?

31 Temmuz 2019

Tse7 adı verilen bir protein toksinin, Pseudomonas aeruginosa tarafından komşu bakterileri öldürmek için kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmaya göre bu toksin, P. Aeruginosa’nın kistik fibrozis hastalarındaki akciğer enfeksiyonlarına neden sıklıkla yol açtığını açıklayabilir.

Yiyecek kaynaklarını verimli kullanmak için gerekli olan bakteri etkileşimi, bakterileri, diğer avcı bakteriler veya bağışıklık sistemine karşı da korumaktadır. Bakterilerin kendileri ile rekabet eden organizmalar arasında mücadele etmesi yaygındır ve bakterilerin bu amaç için birden fazla strateji geliştirdiği bilinmektedir. Bu stratejilere, hidrojen siyanür gibi yayılabilir moleküllerin salınmasının yanı sıra, içinden bir toksinin komşu hücrelere iletildiği temas-bağımlı inhibisyon sistemi gibi yöntemleri içeren bakteriyel silahlar dahildir.

Londra’daki Imperial College’tan araştırmacılar, temas-bağımlı hücre ölümüne yol açan veya büyümeyi önleyen tip VI salgı sistemini (T6SS) araştırdılar. Antibakteriyel toksinler, T6SS tarafından iletilen en ayrıntılı şekilde karakterize edilmiş molekül türüdür.

Bakteri Toksini Nötralize Etmek

Tip VI salgı sistemi (T6SS), bakteriler arası rekabet için kullanılan moleküler bir silahtır. Hedef hücrelere toksik etki kazandırmak için bir ok gibi davranır. Araştırmacılar çalışmalarında Tse7 adını verilen bir T6SS toksinini tanımladılar. Çalışmada bu toksinin bir DNaz olduğu ve iki alanlı PAAR-nükleaz yapısının, PAAR bölgesi yoluyla T6SS VgrG ucuna bağlanmasını sağladığı gösterildi. Bu arayüzün bozulması toksin iletimini ortadan kaldırmakta ve bakteriler arası öldürme kabiliyetinin kaybına neden olmaktadır. Çalışmada ayrıca antagonist bağışıklık proteini, Tsi7 de tanımlandı ve doğrudan Tse7 toksini ile etkileşime girdiği gösterildi.

Araştırmacılar bir edinsel bağışıklık proteini olan Tsi7’nin, üreticiyi Tse7'nin zararlı bir etkisinden koruduğunu, böylece spesifik toksin / bağışıklık çiftleri sadece aynı P. aeruginosa izolatından kaynaklanırsa da etkili olacağını belirttiler. Çalışmalarının, T6SS efektörlerinin çeşitliliğini, T6SS'nin ucuna toksinlerin mükemmel bir şekilde uymasını ve Tsi7'ye bağlı korumada özgüllüğü vurgulayarak aynı dizgi içinde suşlar arasında rekabetinde bir rol olduğunu vurguladığını ileri sürdüler. Bilim insanları çalışmaları sayesinde bakterilerin enfeksiyon davranışlarının daha iyi anlaşılacağını ve böylelikle ileride KF hastalarındaki bu sık enfeksiyonlarla daha iyi mücadele edileceğini umduklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pissaridou et al. The Pseudomonas aeruginosa T6SS-VgrG1b spike is topped by a PAAR protein eliciting DNA damage to bacterial competitors, PNAS December 4, 2018 115 (49) 12519-12524.

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

Kanser Tarama Kılavuzlarına Uyulmasının Önemi

30 Temmuz 2019

Uygun kanser taramasının yapılması ve zamanında tedavi alınması, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama kılavuzlarına uyulmaması, ölüm oranları üzerinde herhangi bir etkiye sahip olabilir mi? ABD’li araştırmacılar yaptıkları çalışma ile bu soruya cevap aradılar.

Prostat, Akciğer, Kolorektal ve Over Kanseri Taraması (PLCO) çalışmasının ikincil bir analizi, temel kanser tarama testleri için önerilere uymayan katılımcılarda, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırma ekibi, genel ölüm oranının (araştırmada incelenen kanserlere bağlı ölümler hariç), tarama önerilerine tamamen uymayanlarda önemli ölçüde daha yüksek olduğunu gözlemledi. Kısmen uyum gösterenlerde ve uyumlu olanlarda ise bu oran daha düşüktü.

Kanser Dışı Nedenlere Bağlı Ölümlerde Artış Oluyor

Müdahale kolundaki 77.443 katılımcının 64.567'si, randomizasyondan önce çalışmaya katılmak için onam verilmesine ve tüm tarama testlerine uygun olmasına dayanarak analize dahil edildi. Genel olarak, temel tarama protokolüne 55.065 katılımcı (%85.3) uyumlu, 2548 katılımcı (%3.9) kısmen uyumlu ve 6954 katılımcı (%10.8) uyumsuzdu.

10 yıllık takipte, uyumsuz grupla uyumlu grup kıyaslandığında mortalite için tehlike oranı 1.73 olarak hesaplandı. Kısmen uyumlular ile kıyaslandığı zaman ise oranın 1,36 olduğu görüldü. Kanser taramasının tüm nedenlere bağlı ölümleri nasıl etkilediği net olmasa da araştırmacılar sonuçlar hakkında yorum yaptılar.

Bulgulara göre en anlamlı açıklama, protokol taramalarına uymama durumunun tıbbi testler ve tedavilere uymama genel davranış profili için bir işaretçi olduğudur. Artan risk, tarama testlerinin kendileri ile ilgili değildir, çünkü PLCO çalışmasındaki kanserlerinden ölümler, tüm nedenlere bağlı ölümlerden hariç tutulmuştur.

Geçmişte yapılmış olan çalışmalar, önerilen ilaçlara uyumlu olan hastaların, tarama ve aşılama gibi diğer önleyici hizmetleri de talep etmesinin daha muhtemel olduğunu, ancak uyumsuzluğun artan mortalite ile ilişkili olduğunu göstermişti. Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bunu destekler niteliktedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pierre-Victor D, Pinsky PF. Association of Nonadherence to Cancer Screening Examinations With Mortality From Unrelated Causes: A Secondary Analysis of the PLCO Cancer Screening Trial. JAMA Intern Med. 2019 Feb 1;179(2):196-203.

Genç Kistik Fibrozis Hastalarında Fiziksel Aktivitenin İzlenmesi İçin Takip Cihazları

30 Temmuz 2019

Kistik Fibrozisli hastalarda fiziksel aktivite, hastanede yatış sürelerinin azalması ve akciğer fonksiyonlarının sürdürülmesi ile ilişkilidir. Bu nedenle fiziksel aktivite standart bakımın bir parçası olarak önerilmektedir. Buna rağmen, fiziksel aktivitenin izlemi konusunda bir fikir birliği yoktur ve Kistik Fibrozisli çocuklar ve gençler arasında fiziksel aktivite izlemi hakkında çok az şey bilinmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastaların fiziksel aktiviteye ilişkin algılarını ve Kistik Fibrozisli çocuk ve gençlerle fiziksel aktivite izleme cihazlarının kullanılmasının kabul edilebilirliğini araştırmayı amaçladılar. Çalışmada, daha önceki araştırma fazlarından elde edilen bulguların sonraki fazları bilgilendirdiği bir eylem araştırması yaklaşımı kullanıldı. Katılımcılar, hasta görüşmeleri, fiziksel aktivite izlemi, takip hasta görüşmeleri ve sağlık profesyoneli görüşmeleri dahil olmak üzere dört aşamada değerlendirildi. Daha sonra, bir uzman paneli uygulama ve gelecekteki araştırmalar için öneriler geliştirmek amacıyla çalışmayı tartıştı.

Bulgular, çocuklarda ve Kistik Fibrozisli gençlerde fiziksel aktivite deneyimlerinin, Kistik Fibrozisli olmayan akranları ile büyük ölçüde karşılaştırılabilir olduğunu, bireylerin çeşitli aktivitelerde bulunduğunu gösterdi. Katılımcılar, semptomların sınırlayıcı olabileceğini kabul etseler de, Kistik Fibrozis kendi başına bir engel olarak algılanmadı. Sağlığın korunması kilit bir kolaylaştırıcı olarak ortaya çıktı, bazı durumlarda fiziksel aktivite hastalara durumlarını normalleştirme fırsatı sundu.

Hastalar Giyilebilir Cihazları Sevdiler

Katılımcılar, izleme cihazlarını giymekten zevk aldıklarını ve bu cihazlarla iyi uyum içinde olduklarını bildirdiler. Bileğe giyilen cihazlar ve geri bildirim sağlayan cihazlar tercih edildi. Sağlık çalışanları klinik uygulamada cihazların potansiyel faydalarını kabul ettiler.

Bu bulgulara dayanarak yapılan öneriler, Kistik Fibrozisli çocuklarda ve gençlerde fiziksel aktiviteyi teşvik etmeye yönelik müdahalelerin bireyselleştirilmesi ve fiziksel aktiviteyi yaşam tarzının bir parçası olarak teşvik etmek için ailelerin de dahil edilmesi gerekliliğini vurguladı. Hastaların, izleme cihazlarından elde edilen fiziksel aktivite verilerinin yanı sıra destek almaları gerektiği belirtildi.

Araştırmacılar, fiziksel aktivite izleme cihazlarının, Kistik Fibrozisli çocuklar ve gençler ile klinisyenleri arasında fiziksel aktivitenin objektif değerlendirilmesi için kabul edilebilir bir yöntem olarak kullanılabileceğini belirttiler. Göze çarpmayan ve geri bildirim verebilen, bileğe giyilen cihazların, en kabul edilebilir olarak algılandığını aktardılar. Kistik Fibrozis sağlık uzmanlarının, fiziksel aktiviteyi etkileyen faktörleri anlayarak, hastaları desteklemek ve sağlık sonuçlarını iyileştirmek için daha iyi bir konumda olacaklarının altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shelley et al. A formative study exploring perceptions of physical activity and physical activity monitoring among children and young people with cystic fibrosis and health care professionals, BMC Pediatrics201818:335.

Hipertonik-Salin İnhalasyonu Kistik Fibrozisli Bebeklerde Akciğer Fonksiyonunu Arttırıyor

24 Temmuz 2019

Kistik fibrozis akciğer hastalığı erken bebeklik döneminde başlar. Kistik fibrozisli bebeklerde, hava yolu mukus tıkanması, hava hapsi, nötrofil enflamasyonu ve bronş duvarı kalınlaşması gibi potansiyel olarak geri dönüşümlü anomaliler ortaya çıkabilir. Erken bebeklik döneminde başlayan önleyici müdahaleler, bu bebeklerde geri dönüşümlü akciğer hasarını geciktirebilir veya önleyebilir.

Akciğer klerens indeksi (LCI) ve göğüs manyetik rezonans görüntüleme (MRG) erken kistik fibrozis akciğer hastalığının ümit verici son noktaları olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte kistik fibrozisli bebeklerde koruyucu tedavilerin güvenliğini ve etkinliğini test eden randomize kontrollü çalışmalar eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, kistik fibrozisli bebeklerde izotonik salinle karşılaştırıldığında hipertonik salinle önleyici inhalasyon tedavisinin uygulanabilirliğini, güvenliğini ve etkinliğini belirlemeyi amaçladılar. Çalışmada sonuç ölçütü olarak, anormal akciğer fonksiyonunun hassas bir ölçümü olan akciğer klirensi endeksi (LCI) ile hastalık ilerlemesi, tedaviye yanıt ve akciğer yapısındaki ve perfüzyondaki erken anormallikleri tespit eden MRG kullandılar.

Araştırmacılar yaptıkları randomize, çift kör, kontrollü çalışmada 4 aydan küçük kistik fibrozisli 42 bebeği, 52 hafta boyunca günde iki kez %6 hipertonik salin (n = 21) veya %0,9 izotonik salin (n = 21) almak üzere randomize ettiler. Hem hipertonik salin grubunda hem de izotonik salin grubunda ortalama LCI normaldi (8 üst sınırının altında), ancak hipertonik salin grubunda 21’kişinin beşinde ve izotonik salin grubunda 21 kişiden üçünde 8'in üzerinde seviyeler vardı.

Hipertonik Salin Tedavisi Güvenli ve Etkili

Çalışmada hipertonik salin ve izotonik salin inhalasyonu genellikle Kistik fibrozisli bebekler tarafından iyi tolere edildi ve advers olayların sayısı gruplar arasında farklılık göstermedi. LCI'da başlangıçtan 52. haftaya kadarki değişim, hipertonik salin (-0,6) ile tedavi edilen kistik fibrozisli bebeklerde izotonik salin (-0,1) ile karşılaştırıldığında daha büyüktü. Ek olarak, hipertoink salin ile tedavi edilen Kistik fibrozisli bebeklerde kilo artışı gözlendi, bunula birlikte pulmoner alevlenmeler ve göğüs MRG skorları iki grup arasında farklılık göstermedi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, yaşamın ilk aylarında başlatılan hipertonik salin ile önleyici inhalasyon tedavisinin güvenli olduğunu ve iyi tolere edildiğini gösterdiğini belirttiler. Kistik fibrozisli bebeklerde LCI ve kilo alımında iyileşmeler sağladığını aktardılar. Sonuçların, kistik fibrozisli bebeklerde randomize kontrollü çalışmalarda LCI'nın son nokta olarak uygulanabilirliğini desteklediğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stahl et al. Preventive Inhalation of Hypertonic Saline in Infants with Cystic Fibrosis (PRESIS): A Randomized, Double-Blind, Controlled Study, Am J Respir Crit Care Med 2018.

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Elde Taşınabilir Kablosuz Ev Spirometresi İle KF İzlemi

19 Temmuz 2019

Spirometreler, kullanıcıların akciğerlerinin ne kadar iyi durumda olduğunu ölçmelerine olanak sağlayan cihazlardır. Küçük ve kullanımı kolay bir el spirometresi olan Air Next, kistik fibrozis tedavisini değiştirebilir ve hastaların evde kendi akciğer fonksiyonlarını izlemelerine ve sonuçları sağlık ekipleriyle uzaktan paylaşmalarına olanak sağlar. Air Next, Bluetooth ile Aria adı verilen kullanıcı dostu bir akıllı telefon uygulamasına bağlanır. Hem Air Next spirometresi hem de Aria uygulaması, İsveçli bir dijital sağlık şirketi tarafından geliştirilmiştir.

Kistik fibrozis izlemine yönelik bu yeni yaklaşım, İsveç merkezli NuvoAir ve Avrupa'nın en büyük kistik fibrozis merkezlerinden birine ev sahipliği yapan Royal Brompton Hastanesi arasındaki öncü ortaklığıyla ortaya çıktı. Son zamanlarda, cihazı ve kistik fibrozis hastalarında uygulamayı test eden pilot bir çalışmadan cesaret verici sonuçlar elde edildi.

Royal Brompton'daki bu pilot çalışmada, akciğer fonksiyonlarının kendi kendine test edilmesinin birçok avantaj sağladığı ve kronik bir akciğer hastalığı olanlar için yenilikçi bir bakım yönteminin başlangıcı olduğu gösterildi.

Air Next avuç içi spirometresi, 75 gram ağırlığında ve alkalin pillerle çalışan küçük bir cihazdır. Akciğerlerin bir saniye içinde zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) ve zorlu vital kapasitesini (FVC) ölçebilir. Aria uygulaması Apple Store veya Google Play Store üzerinden ücretsiz olarak indirilebilir. Fiziksel tasarımdan uygulama deneyimine kadar her şeyin teknolojisi hasta düşünülerek geliştirilmiştir.

Hastalar için Şaşırtıcı

Araştırmacılar, kistik fibrozis hastalarının kendi sağlıkları hakkında öğrendiklerinin ve Royal Brompton'dan gelen geri bildirimlerin, ihtiyaçlarını ve günlük yaşamını anlama konusundaki anlayışları için şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Cihaz için şu ana kadar elde edilen sonuçların çok memnun edici olduğunu ve hastaları bir sonraki hastane ziyaretine değil, yaşadıkları hayata odaklanmalarına olanak tanıyan bu uygulama ile evde bakımı rahatça destekleyebildikleri için çok mutlu hissettiklerini aktardılar. Yaklaşımın, hastaları kliniğe bu kadar sık getirmek yerine, telefon ya da internet üzerinden sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla yapılan konuşmalarla veri elde edilmesini teşvik edebileceğini söylediler.

Kistik fibrozisli hastaların akciğer fonksiyonlarını evde test edebilmek suretiyle, akciğerlerinin sağlığını daha etkili ve potansiyel olarak daha sık izleyebileceklerini, bunun da bir sonraki klinik ziyaretinden daha erken bir zamandaki iyileşmeleri veya bozulmaları ortaya koyabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alberto Molano. Handheld Wireless Home Spirometer Could Transform CF Monitoring, Pilot Study Suggests, Cystic Fibrosis News Today December 10, 2018.

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image