Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Elektronik Sigara Kullanımı Yaygınlaşıyor

07 Haziran 2016

Sigara ile savaşta son yıllarda önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da özellikle genç nüfusta eletronik sigara, tütün ürünlerinin yerini almaya başladı. Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu yazılı açıklamada gençlerde e-sigara kullanımındaki artışın çok süratli ve endişe verici olduğunu bildirdi.

Grubun açıklamasında Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkeler tarafından oluşturulan Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'nin (TKÇS) tamamen tütün kontrolüne adanmış ilk küresel anlaşma olduğu ve Türkiye'nin 2004'te Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladığı hatırlatıldı.

Açıklamada vurgulandığı üzere TKÇS'nin 2014 olağan genel toplantısında, e-sigara tehdidine dikkat çekildiği belirtilen açıklamada, tüm üye ülkelerin

  • Sigara içmeyen bireyler ve özellikle de gençlerin e-sigaraya başlamalarının önlenmesi
  • E-sigara ilişkili potansiyel sağlık risklerin minimize edilmesi ve pasif maruziyetinin önlenmesi
  • E-sigara ile ilişkili ticari çevreler, özellikle de tütün endüstrisinin, tütün kontrol faaliyetlerine müdahil olmasının önlenmesi konusunda gerekli düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak konusunda uyarmıştır. 

Mevcut verilerin dünyada e-sigara satışlarının belirgin ölçüde arttığını gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Elektronik sigara, tütün endüstrisinin ürünüdür. Özellikle ürünü pazarlayan tütün endüstrisinin ana hedef kitlesini oluşturan gençlerde e-sigara kullanımındaki artış çok süratli ve endişe vericidir. Yakın gelecekte e-sigara satışlarının klasik sigara satışlarını geride bırakabileceği öngörülmektedir. Tütün kontrol sağlık politikalarının halk sağlığı açısından potansiyel riskleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Böylece tütün endüstrisinin e-sigarayı normalize etmeye çalışmasının önüne geçilerek, sigara ve e-sigara kullanımının azalması sağlanabilecektir.

E-sigaranın internette satışının yaygın olması, zamanının çoğunu bilgisayar başında  geçiren gençlerin e-sigaraya ulaşmasına neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda gençlerin, web sitelerinde e-sigaranın daha az zararlı olduğu, sigarayı bırakmak için kullanılabileceği, pasif maruziyete sebebiyet vermeyeceği iddialarından etkilendikleri gözlenmiştir. Ayrıca e-sigara ve sigaranın ikili kullanımının en sık e-sigara kullanım türü olduğu da çalışmalarda belirtilmiştir.

E-sigara, sigarayı taklit eden, kullanıcısının nikotin çekmesini sağlayan bir cihazdır. Elektronik-sigarada nikotinin yanı sıra propilen glikol, gliserol gibi kimyasal maddeler, uçucu organik bileşenler ve ince partiküller bulunmaktadır. Ayrıca özellikle gençlerin ilgisini çekecek meyveli, tatlı, alkollü katkı maddeleri yer almaktadır. Farklı markalarda farklı içerikler bulunabilmekte, içerikleri etiket bilgileriyle uyuşmamaktadır. E-sigara kullanan kişide bağımlığa ve solunum sistem fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilmektedir. Diğer yandan tıpkı sigara da olduğu gibi, elektronik sigaraya bağlı pasif içicilik de söz konusudur. Vücutta nikotinin metabolize olması (işlem görmesi) sonucunda idrarda atılan kotinin isimli metabolik ürünün ise e-sigara kullanan bireylerde tıpkı sigara kullanan bireylerle aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, e-sigaranın kısa dönem sağlık riskleri konusundaki veriler oldukça sınırlı iken, uzun dönem sağlık riskleri de bilinmeyenler arasında yer almaktadır.”

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

İnhalasyon Tedavisine Uyum ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı Üzerindeki Etkisi

07 Ağustos 2019

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), dünya çapında prevalansı giderek artan, tanı konulması zor, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH hastalarında mortaliteyi azaltmak, ekonomik ve klinik yükü azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak için hastalığın ilerlemesini önlemek, alevlenme oranlarını azaltmak ve komorbidite tedavisine odaklanmak çok önemlidir. İnhalasyon tedavisine bağlı kalmanın tedavi hedefleri üzerinde önemli bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu nedenle, hasta ve hekimlerin bu konudaki farkındalıklarını arttırmak çok önemlidir.

Tedaviye bağlılık ve etkileyen faktörler hakkında sadece birkaç veri bulunmaktadır. Tedaviye uyum konusundaki 50 yıldan uzun süren araştırmaların bir meta analizi, bağlılık ile sosyal ve duygusal kaynaklar arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. KOAH'lı hastaları içeren bir çalışmada, reçete edilen tedaviye bağlı hastalarda hastanede yatış oranları ve doktor ziyaretleri azalmıştır. Uyum, genel olarak hastaların tedavisinde sık karşılaşılan bir sorundur. Ayrıca, KOAH hastalarında uyum özellikle zayıftır ve tedaviye bağlılık oranlarının %50 ila %80 arasında değiştiği bildirilmiştir.

KOAH'lı hastalarda inhalasyon tedavisine uyumsuzluk çeşitli faktörlerden kaynaklanır ve hastaneye yatış ve düşük yaşam kalitesinin yanı sıra yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Bu nedenle, bağlılığın klinik ve ekonomik olarak sonuçları tam olarak anlaşılmamıştır, ancak bağlılık ile sağlık maliyetleri arasında artan bir ilişki vardır.

Bir grup araştırmacı, KOAH evresinin uyum ile ilişkisini ve uyum ile KOAH alevlenmeleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla retrospektif bir veri analizi yaptılar. Araştırmacılar, daha iyi uyumun, daha az hastaneye yatışa yol açan KOAH alevlenmesiyle ilişkili olduğunu varsaydılar.

Hastalığın Şiddetlenmesi Tedavi Uyumunu Arttırıyor

Avusturya'daki üçüncü basamak bir hastanede KOAH'ın akut alevlenmesi nedeniyle hastaneye yatırılan ve kılavuza uygun inhale tedavi ile taburcu edilen hastaların retrospektif bir analizini yaptılar. Tıbbi kullanımla ilgili takip verileri sonraki 24 ay boyunca kaydedildi. İnhale tedaviye bağlılık, hastaya verilen reçete edilen inhalatör yüzdesine göre tanımlandı ve tam (>%80), kısmi (%50-80) veya düşük (<%50) olarak sınıflandırıldı.

357 hastanın %65,8'i erkek, yaş ortalaması 66,5 yıl ve ortalama FEV1 %55,0 idi. Genel olarak, %35,3'ü mevcut sigara içicisiydi ve sadece %3,9'u hiç sigara kullanmamıştı. %77,0'sına inhale üçlü tedavi (LAMA + LABA + ICS) verildi. %33,6'sı, tedaviye tam uyum gösterdi (erkeklerde %33,2, kadınlarda %34,4). GOLD spirometri sınıf I - IV'e göre ortalama ilaç kullanma oranı sırasıyla 0,486, 0,534, 0,609 ve 0,755'tir. Bu nedenle, tedaviye tam uyumu olan hastalar, düşük uyuma sahip olanlara kıyasla anlamlı şekilde daha düşük bir FEV1'e sahipti (sırasıyla %59,2 ve %49,2).

Hastanede yatmaya yol açan alevlenme riski, GOLD spirometri sınıf IV'te GOLD spirometri sınıf I ile karşılaştırıldığında 10 kat daha yüksekti (OR 13.62) ve bu fark çok değişkenli analizlerde daha belirgindi.

Araştırmacılar, inhalasyon tedavisine tam uyumun sadece %33,6 hastada görüldüğünü ve daha şiddetli KOAH'lılarda daha yüksek olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Humenberger et al. Adherence to Inhaled Therapy and Its Impact on Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD), BMC Pulm Med. 2018;18(163).

Kanser Hücresinin Salgıladığı CXCL11 , CD8 T hücrelerinin İnfiltrasyonunu Teşvik Etti

06 Ağustos 2019

İmmünoterapi ile birlikte kombine edilmiş kemoterapi, günümüzde akciğer kanseri müdahalesindeki ana eğilim haline gelmiştir. Bununla birlikte, kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirsizliğini korumaktadır ve bu çalışmada kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmada, Docetaxel'in anti-tümör immün yanıtını arttırabildiği bir mekanizma gösterildi. Ek olarak, Docetaxel ile tedavi edilen hastaların tümör dokularında ölçülen CXCL11 seviyelerinin artması, CXCL11'in hastalarda sistemik bir immün yanıt ortaya çıkarmada rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Tümöre infiltre olmuş CD8 T hücreleri, Docetaxel tedavisinden sonra akciğer kanseri hastalarında artmış, apoptozun aktivasyonunu ve akciğer karsinom hücrelerinin ortaya çıkardığı lökosit çekişini vurgulayan anahtar olaylar olarak HMGB1 ve CXCL11 salınımını belirlemiştir.

Çalışmanın Detayları; HMGB1 ve CXCL11 Ekspresyonu Arttıkça Sağkalım Oranı da Artıyor

Docetaxel'nin, kemokin reseptörü ligand CXCL11'in tümör mikro ortamında ekspresyonunu düzenlediğini ve ardından CD8  T hücre salımını arttırdığını bulundu. Docetaxel tedavisi, HMGB1 salınımını ROS bağımlı bir şekilde önemli ölçüde arttırdı. Rekombinant protein HMGB1, CXCL11'in salınımını in vitro NF-κB aktivasyonu ile uyardı. Docetaxel ile muamele edilmiş farelerdeki tümörler, HMGB1 ve CXCL11'in daha yüksek ekspresyonunu, daha fazla HER2-CAR T hücresi infiltrasyonu ve kontrole göre azalmış ilerleme sergilemiştir. Artan HMGB1 ve CXCL11 ifadeleri, akciğer kanseri hastalarının uzun süreli genel sağkalımları ile pozitif korelasyon gösterdi.

Sonuçlar, Docetaxel'in, HMGB1 ve CXCL11 salgılanmasını artırarak tümör mikro ortamına CD8 T hücresi alımını indüklediğini, böylece HMGB1-CXCL11 ekseninin modüle edilmesinin küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi için faydalı olabileceğini gösteren anti-tümör etkinliğini arttırdığını göstermektedir.

Bu sonuçlar, akciğer kanserli hastalarda Docetaxel tedavisinden sonra anti-tümör bağışıklık tepkilerini ölçmek için ek klinik çalışmaların tasarımını da desteklemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer-cell-secreted CXCL11 promoted CD8 T cells infiltration through Docetaxel- induced-release of HMGB1 in NSCLC ; Qun Gao1,2, Shumin Wang1, Xinfeng Chen1,2, Shaoyan Cheng1, Zhen Zhang1, Feng Li1, Lan Huang1, Yang Yang3, Bin Zhou4, Dongli Yue2, Dan Wang1, Ling Cao1, Nomathamsanqa Resegofetse Maimela1, Bin Zhang5, Jane Yu6, Liping Wang2,8* and Yi Zhang

Kistik Fibrozis`de Akciğer Enfeksiyonlarına Hangi Bakteri Türü Neden Olabilir?

31 Temmuz 2019

Tse7 adı verilen bir protein toksinin, Pseudomonas aeruginosa tarafından komşu bakterileri öldürmek için kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmaya göre bu toksin, P. Aeruginosa’nın kistik fibrozis hastalarındaki akciğer enfeksiyonlarına neden sıklıkla yol açtığını açıklayabilir.

Yiyecek kaynaklarını verimli kullanmak için gerekli olan bakteri etkileşimi, bakterileri, diğer avcı bakteriler veya bağışıklık sistemine karşı da korumaktadır. Bakterilerin kendileri ile rekabet eden organizmalar arasında mücadele etmesi yaygındır ve bakterilerin bu amaç için birden fazla strateji geliştirdiği bilinmektedir. Bu stratejilere, hidrojen siyanür gibi yayılabilir moleküllerin salınmasının yanı sıra, içinden bir toksinin komşu hücrelere iletildiği temas-bağımlı inhibisyon sistemi gibi yöntemleri içeren bakteriyel silahlar dahildir.

Londra’daki Imperial College’tan araştırmacılar, temas-bağımlı hücre ölümüne yol açan veya büyümeyi önleyen tip VI salgı sistemini (T6SS) araştırdılar. Antibakteriyel toksinler, T6SS tarafından iletilen en ayrıntılı şekilde karakterize edilmiş molekül türüdür.

Bakteri Toksini Nötralize Etmek

Tip VI salgı sistemi (T6SS), bakteriler arası rekabet için kullanılan moleküler bir silahtır. Hedef hücrelere toksik etki kazandırmak için bir ok gibi davranır. Araştırmacılar çalışmalarında Tse7 adını verilen bir T6SS toksinini tanımladılar. Çalışmada bu toksinin bir DNaz olduğu ve iki alanlı PAAR-nükleaz yapısının, PAAR bölgesi yoluyla T6SS VgrG ucuna bağlanmasını sağladığı gösterildi. Bu arayüzün bozulması toksin iletimini ortadan kaldırmakta ve bakteriler arası öldürme kabiliyetinin kaybına neden olmaktadır. Çalışmada ayrıca antagonist bağışıklık proteini, Tsi7 de tanımlandı ve doğrudan Tse7 toksini ile etkileşime girdiği gösterildi.

Araştırmacılar bir edinsel bağışıklık proteini olan Tsi7’nin, üreticiyi Tse7'nin zararlı bir etkisinden koruduğunu, böylece spesifik toksin / bağışıklık çiftleri sadece aynı P. aeruginosa izolatından kaynaklanırsa da etkili olacağını belirttiler. Çalışmalarının, T6SS efektörlerinin çeşitliliğini, T6SS'nin ucuna toksinlerin mükemmel bir şekilde uymasını ve Tsi7'ye bağlı korumada özgüllüğü vurgulayarak aynı dizgi içinde suşlar arasında rekabetinde bir rol olduğunu vurguladığını ileri sürdüler. Bilim insanları çalışmaları sayesinde bakterilerin enfeksiyon davranışlarının daha iyi anlaşılacağını ve böylelikle ileride KF hastalarındaki bu sık enfeksiyonlarla daha iyi mücadele edileceğini umduklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pissaridou et al. The Pseudomonas aeruginosa T6SS-VgrG1b spike is topped by a PAAR protein eliciting DNA damage to bacterial competitors, PNAS December 4, 2018 115 (49) 12519-12524.

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

Kanser Tarama Kılavuzlarına Uyulmasının Önemi

30 Temmuz 2019

Uygun kanser taramasının yapılması ve zamanında tedavi alınması, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama kılavuzlarına uyulmaması, ölüm oranları üzerinde herhangi bir etkiye sahip olabilir mi? ABD’li araştırmacılar yaptıkları çalışma ile bu soruya cevap aradılar.

Prostat, Akciğer, Kolorektal ve Over Kanseri Taraması (PLCO) çalışmasının ikincil bir analizi, temel kanser tarama testleri için önerilere uymayan katılımcılarda, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırma ekibi, genel ölüm oranının (araştırmada incelenen kanserlere bağlı ölümler hariç), tarama önerilerine tamamen uymayanlarda önemli ölçüde daha yüksek olduğunu gözlemledi. Kısmen uyum gösterenlerde ve uyumlu olanlarda ise bu oran daha düşüktü.

Kanser Dışı Nedenlere Bağlı Ölümlerde Artış Oluyor

Müdahale kolundaki 77.443 katılımcının 64.567'si, randomizasyondan önce çalışmaya katılmak için onam verilmesine ve tüm tarama testlerine uygun olmasına dayanarak analize dahil edildi. Genel olarak, temel tarama protokolüne 55.065 katılımcı (%85.3) uyumlu, 2548 katılımcı (%3.9) kısmen uyumlu ve 6954 katılımcı (%10.8) uyumsuzdu.

10 yıllık takipte, uyumsuz grupla uyumlu grup kıyaslandığında mortalite için tehlike oranı 1.73 olarak hesaplandı. Kısmen uyumlular ile kıyaslandığı zaman ise oranın 1,36 olduğu görüldü. Kanser taramasının tüm nedenlere bağlı ölümleri nasıl etkilediği net olmasa da araştırmacılar sonuçlar hakkında yorum yaptılar.

Bulgulara göre en anlamlı açıklama, protokol taramalarına uymama durumunun tıbbi testler ve tedavilere uymama genel davranış profili için bir işaretçi olduğudur. Artan risk, tarama testlerinin kendileri ile ilgili değildir, çünkü PLCO çalışmasındaki kanserlerinden ölümler, tüm nedenlere bağlı ölümlerden hariç tutulmuştur.

Geçmişte yapılmış olan çalışmalar, önerilen ilaçlara uyumlu olan hastaların, tarama ve aşılama gibi diğer önleyici hizmetleri de talep etmesinin daha muhtemel olduğunu, ancak uyumsuzluğun artan mortalite ile ilişkili olduğunu göstermişti. Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bunu destekler niteliktedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pierre-Victor D, Pinsky PF. Association of Nonadherence to Cancer Screening Examinations With Mortality From Unrelated Causes: A Secondary Analysis of the PLCO Cancer Screening Trial. JAMA Intern Med. 2019 Feb 1;179(2):196-203.

Genç Kistik Fibrozis Hastalarında Fiziksel Aktivitenin İzlenmesi İçin Takip Cihazları

30 Temmuz 2019

Kistik Fibrozisli hastalarda fiziksel aktivite, hastanede yatış sürelerinin azalması ve akciğer fonksiyonlarının sürdürülmesi ile ilişkilidir. Bu nedenle fiziksel aktivite standart bakımın bir parçası olarak önerilmektedir. Buna rağmen, fiziksel aktivitenin izlemi konusunda bir fikir birliği yoktur ve Kistik Fibrozisli çocuklar ve gençler arasında fiziksel aktivite izlemi hakkında çok az şey bilinmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastaların fiziksel aktiviteye ilişkin algılarını ve Kistik Fibrozisli çocuk ve gençlerle fiziksel aktivite izleme cihazlarının kullanılmasının kabul edilebilirliğini araştırmayı amaçladılar. Çalışmada, daha önceki araştırma fazlarından elde edilen bulguların sonraki fazları bilgilendirdiği bir eylem araştırması yaklaşımı kullanıldı. Katılımcılar, hasta görüşmeleri, fiziksel aktivite izlemi, takip hasta görüşmeleri ve sağlık profesyoneli görüşmeleri dahil olmak üzere dört aşamada değerlendirildi. Daha sonra, bir uzman paneli uygulama ve gelecekteki araştırmalar için öneriler geliştirmek amacıyla çalışmayı tartıştı.

Bulgular, çocuklarda ve Kistik Fibrozisli gençlerde fiziksel aktivite deneyimlerinin, Kistik Fibrozisli olmayan akranları ile büyük ölçüde karşılaştırılabilir olduğunu, bireylerin çeşitli aktivitelerde bulunduğunu gösterdi. Katılımcılar, semptomların sınırlayıcı olabileceğini kabul etseler de, Kistik Fibrozis kendi başına bir engel olarak algılanmadı. Sağlığın korunması kilit bir kolaylaştırıcı olarak ortaya çıktı, bazı durumlarda fiziksel aktivite hastalara durumlarını normalleştirme fırsatı sundu.

Hastalar Giyilebilir Cihazları Sevdiler

Katılımcılar, izleme cihazlarını giymekten zevk aldıklarını ve bu cihazlarla iyi uyum içinde olduklarını bildirdiler. Bileğe giyilen cihazlar ve geri bildirim sağlayan cihazlar tercih edildi. Sağlık çalışanları klinik uygulamada cihazların potansiyel faydalarını kabul ettiler.

Bu bulgulara dayanarak yapılan öneriler, Kistik Fibrozisli çocuklarda ve gençlerde fiziksel aktiviteyi teşvik etmeye yönelik müdahalelerin bireyselleştirilmesi ve fiziksel aktiviteyi yaşam tarzının bir parçası olarak teşvik etmek için ailelerin de dahil edilmesi gerekliliğini vurguladı. Hastaların, izleme cihazlarından elde edilen fiziksel aktivite verilerinin yanı sıra destek almaları gerektiği belirtildi.

Araştırmacılar, fiziksel aktivite izleme cihazlarının, Kistik Fibrozisli çocuklar ve gençler ile klinisyenleri arasında fiziksel aktivitenin objektif değerlendirilmesi için kabul edilebilir bir yöntem olarak kullanılabileceğini belirttiler. Göze çarpmayan ve geri bildirim verebilen, bileğe giyilen cihazların, en kabul edilebilir olarak algılandığını aktardılar. Kistik Fibrozis sağlık uzmanlarının, fiziksel aktiviteyi etkileyen faktörleri anlayarak, hastaları desteklemek ve sağlık sonuçlarını iyileştirmek için daha iyi bir konumda olacaklarının altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shelley et al. A formative study exploring perceptions of physical activity and physical activity monitoring among children and young people with cystic fibrosis and health care professionals, BMC Pediatrics201818:335.

Hipertonik-Salin İnhalasyonu Kistik Fibrozisli Bebeklerde Akciğer Fonksiyonunu Arttırıyor

24 Temmuz 2019

Kistik fibrozis akciğer hastalığı erken bebeklik döneminde başlar. Kistik fibrozisli bebeklerde, hava yolu mukus tıkanması, hava hapsi, nötrofil enflamasyonu ve bronş duvarı kalınlaşması gibi potansiyel olarak geri dönüşümlü anomaliler ortaya çıkabilir. Erken bebeklik döneminde başlayan önleyici müdahaleler, bu bebeklerde geri dönüşümlü akciğer hasarını geciktirebilir veya önleyebilir.

Akciğer klerens indeksi (LCI) ve göğüs manyetik rezonans görüntüleme (MRG) erken kistik fibrozis akciğer hastalığının ümit verici son noktaları olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte kistik fibrozisli bebeklerde koruyucu tedavilerin güvenliğini ve etkinliğini test eden randomize kontrollü çalışmalar eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, kistik fibrozisli bebeklerde izotonik salinle karşılaştırıldığında hipertonik salinle önleyici inhalasyon tedavisinin uygulanabilirliğini, güvenliğini ve etkinliğini belirlemeyi amaçladılar. Çalışmada sonuç ölçütü olarak, anormal akciğer fonksiyonunun hassas bir ölçümü olan akciğer klirensi endeksi (LCI) ile hastalık ilerlemesi, tedaviye yanıt ve akciğer yapısındaki ve perfüzyondaki erken anormallikleri tespit eden MRG kullandılar.

Araştırmacılar yaptıkları randomize, çift kör, kontrollü çalışmada 4 aydan küçük kistik fibrozisli 42 bebeği, 52 hafta boyunca günde iki kez %6 hipertonik salin (n = 21) veya %0,9 izotonik salin (n = 21) almak üzere randomize ettiler. Hem hipertonik salin grubunda hem de izotonik salin grubunda ortalama LCI normaldi (8 üst sınırının altında), ancak hipertonik salin grubunda 21’kişinin beşinde ve izotonik salin grubunda 21 kişiden üçünde 8'in üzerinde seviyeler vardı.

Hipertonik Salin Tedavisi Güvenli ve Etkili

Çalışmada hipertonik salin ve izotonik salin inhalasyonu genellikle Kistik fibrozisli bebekler tarafından iyi tolere edildi ve advers olayların sayısı gruplar arasında farklılık göstermedi. LCI'da başlangıçtan 52. haftaya kadarki değişim, hipertonik salin (-0,6) ile tedavi edilen kistik fibrozisli bebeklerde izotonik salin (-0,1) ile karşılaştırıldığında daha büyüktü. Ek olarak, hipertoink salin ile tedavi edilen Kistik fibrozisli bebeklerde kilo artışı gözlendi, bunula birlikte pulmoner alevlenmeler ve göğüs MRG skorları iki grup arasında farklılık göstermedi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, yaşamın ilk aylarında başlatılan hipertonik salin ile önleyici inhalasyon tedavisinin güvenli olduğunu ve iyi tolere edildiğini gösterdiğini belirttiler. Kistik fibrozisli bebeklerde LCI ve kilo alımında iyileşmeler sağladığını aktardılar. Sonuçların, kistik fibrozisli bebeklerde randomize kontrollü çalışmalarda LCI'nın son nokta olarak uygulanabilirliğini desteklediğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stahl et al. Preventive Inhalation of Hypertonic Saline in Infants with Cystic Fibrosis (PRESIS): A Randomized, Double-Blind, Controlled Study, Am J Respir Crit Care Med 2018.

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Elde Taşınabilir Kablosuz Ev Spirometresi İle KF İzlemi

19 Temmuz 2019

Spirometreler, kullanıcıların akciğerlerinin ne kadar iyi durumda olduğunu ölçmelerine olanak sağlayan cihazlardır. Küçük ve kullanımı kolay bir el spirometresi olan Air Next, kistik fibrozis tedavisini değiştirebilir ve hastaların evde kendi akciğer fonksiyonlarını izlemelerine ve sonuçları sağlık ekipleriyle uzaktan paylaşmalarına olanak sağlar. Air Next, Bluetooth ile Aria adı verilen kullanıcı dostu bir akıllı telefon uygulamasına bağlanır. Hem Air Next spirometresi hem de Aria uygulaması, İsveçli bir dijital sağlık şirketi tarafından geliştirilmiştir.

Kistik fibrozis izlemine yönelik bu yeni yaklaşım, İsveç merkezli NuvoAir ve Avrupa'nın en büyük kistik fibrozis merkezlerinden birine ev sahipliği yapan Royal Brompton Hastanesi arasındaki öncü ortaklığıyla ortaya çıktı. Son zamanlarda, cihazı ve kistik fibrozis hastalarında uygulamayı test eden pilot bir çalışmadan cesaret verici sonuçlar elde edildi.

Royal Brompton'daki bu pilot çalışmada, akciğer fonksiyonlarının kendi kendine test edilmesinin birçok avantaj sağladığı ve kronik bir akciğer hastalığı olanlar için yenilikçi bir bakım yönteminin başlangıcı olduğu gösterildi.

Air Next avuç içi spirometresi, 75 gram ağırlığında ve alkalin pillerle çalışan küçük bir cihazdır. Akciğerlerin bir saniye içinde zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) ve zorlu vital kapasitesini (FVC) ölçebilir. Aria uygulaması Apple Store veya Google Play Store üzerinden ücretsiz olarak indirilebilir. Fiziksel tasarımdan uygulama deneyimine kadar her şeyin teknolojisi hasta düşünülerek geliştirilmiştir.

Hastalar için Şaşırtıcı

Araştırmacılar, kistik fibrozis hastalarının kendi sağlıkları hakkında öğrendiklerinin ve Royal Brompton'dan gelen geri bildirimlerin, ihtiyaçlarını ve günlük yaşamını anlama konusundaki anlayışları için şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Cihaz için şu ana kadar elde edilen sonuçların çok memnun edici olduğunu ve hastaları bir sonraki hastane ziyaretine değil, yaşadıkları hayata odaklanmalarına olanak tanıyan bu uygulama ile evde bakımı rahatça destekleyebildikleri için çok mutlu hissettiklerini aktardılar. Yaklaşımın, hastaları kliniğe bu kadar sık getirmek yerine, telefon ya da internet üzerinden sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla yapılan konuşmalarla veri elde edilmesini teşvik edebileceğini söylediler.

Kistik fibrozisli hastaların akciğer fonksiyonlarını evde test edebilmek suretiyle, akciğerlerinin sağlığını daha etkili ve potansiyel olarak daha sık izleyebileceklerini, bunun da bir sonraki klinik ziyaretinden daha erken bir zamandaki iyileşmeleri veya bozulmaları ortaya koyabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alberto Molano. Handheld Wireless Home Spirometer Could Transform CF Monitoring, Pilot Study Suggests, Cystic Fibrosis News Today December 10, 2018.

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamografi şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Onun çocukları yaşça büyüktü; peki ya 8 ve 11 yaşlarındaki kızım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Hücreleri Zor Koşullarda Nasıl Hayatta Kalıyor?

20 Haziran 2019

Metastatik kanser hücreleri bir tehditle karşılaştıklarında kendilerini hızla yeniden programlayarak hayatta kalabilmektedirler. Rice Üniversitesi’nden araştırmacılar, tümör hücrelerinin metastazının ilaçlar ya da vücudun bağışıklık sistemi tarafından engellenmesi halinde duruma nasıl adapte olduklarını inceleyerek olası tedavi seçenekleri için yeni yollar bulmak üzere bir çalışma başlattılar.

Araştırmacıların modelleri, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasındaki bağlantıları ve kanser hücrelerinin metabolik plastisite göstererek zorlu koşullara nasıl adapte olduklarını incelemek üzere kurgulandı. İncelenen yolaklar, hücrelerin enerji elde etmelerinde ve çoğalmalarında rol alan oksidatif fosforilasyon ve glikoliz süreçlerini içeriyordu.

Bu modelde glikoz oksidasyonu, glikoliz ve yağ asidi oksidasyonundan oluşan üç majör metabolik yolağın aktivitelerinde rol oynayan ve bu süreçlerin ana düzenleyicileri olan AMP-aktive protein kinaz (AMPK) ve hipoksi ile indüklenen faktör-1 (HIF-1) incelendi.

Araştırmacılardan Onuchic, erken kanser araştırmalarına yönelik pek çok araştırmanın, kanser hücrelerinin oksijen varlığında dahi temel olarak glikolizi kullanmasını ifade eden Warburg Etkisi’ne odaklandığını, bunun doğru olduğunu ancak kanser hücrelerinin diğer mekanizmalardan tamamen vazgeçmediğini ve daha agresif hale geldiklerinde enerji elde etmek için her türlü enerji kaynağını kullanabildiklerini, çalışmalarının ise bunun nasıl mümkün olduğunu gösterdiğini ifade etti. İnsanların oksidatif fosforilasyona (OXPHOS) yeni yeni ilgi göstemeye başladıklarını, ancak kanser hücrelerinin bu iki farklı metabolik fenotipi nasıl yönettiğinin henüz anlaşılmadığını, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasında kapsamlı bir etkileşim bulunduğundan, kanser metabolizmasının her iki açıdan da incelenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Öncelikle basit modellerle başlayarak neler olup bittiğini anlamaya, ardından sistemin nasıl çalıştığını anladıktan sonra ayrıntıları incelemek üzere daha detaylı çalışmaya odaklandıklarını belirten araştırmacılar, inceledikleri üç metabolik durumun; HIF-1 ve glikolitik yolağın oldukça etkin olduğu glikolitik durum, AMPK ve OXPHOS’un yüksek miktarda etkin olduğu OXPHOS durumu ve her iki yolağın da aktive olduğu hibrit metabolik durum olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca hibrit metabolik durumun HIF-1 stabilizasyonu ve yüksek mitokondriyal ROS ile aktive olabildiğini belirttiler.

Kanser hücrelerinin zorlu koşullarda gösterdiği esnekliği ve hücre içindeki karar mekanizmasını araştırdıklarını ve genlerle metabolizma arasındaki ilişkiyi bu kapsamda ilk kez incelediklerini belirten araştırmacılar, kanser hücrelerinin metabolik yolakları ile ilgili halen oldukça kısıtlı bilgiye sahip olunduğunu ve bu alanda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Dongya Jia, Mingyang Lu, Kwang Hwa Jung, Jun Hyoung Park, Linglin Yu, José N. Onuchic, Benny Abraham Kaipparettu, Herbert Levine. Elucidating cancer metabolic plasticity by coupling gene regulation with metabolic pathways. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2019;

Kırılganlık Değerlendirmesi Risk Altındaki İPF Hastalarının Belirlenmesine Yardımcı Olabilir

17 Haziran 2019

Yaygın idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ilişkili yaşa bağlı komplikasyonların tanınması, İPF hastalarının daha kötü bir sonuç riski altında bulunmamasına yardımcı olabilir. İPF’li yaşlı hastalarda kırılganlık ve idrar kaçırma, baş dönmesi, görme bozukluğu, işitme bozukluğu ve düşme gibi geriatrik durumlar yaygındır.

İPF'nin insidansı ve prevalansının, yaşamın her on yılında anlamlı bir şekilde arttığı, hastaların yaklaşık üçte ikisinin hastalığın başlangıcında 60 yaş veya daha yaşlı olduğu bilinmektedir. Önceki çalışmalar İPF ve yaşlanma arasındaki ilişkinin tesadüf olmanın ötesine geçtiğini ve ortak biyolojik mekanizmaları paylaştıklarını ileri sürmüştür. Her ne kadar İPF esas olarak akciğerleri etkilese de, diğer doku ve organların fonksiyonlarını ve aktivitelerini de etkileyebilir. Hastalar tanı sırasında ve hastalık ilerledikçe sıklıkla başka tıbbi durumlara sahiptir veya zaman içinde bu hastalıklara yakalanırlar. Öte yandan yaşlı hastalarda sağlık sonuçlarının önemli bir belirleyicisi olan fonksiyonel durum İPF popülasyonunda çalışılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada İPF'li yaşlı hastalarda kırılganlık ve geriatrik durumların sıklığını belirlemek amaçlandı. Araştırmacılar, Michigan Üniversitesi'nde ≥65 yaşları arasında İPF hastalarını prospektif olarak belirlediler. Hastalardaki kırılganlık, Fried kırılganlık fenotipi kullanılarak değerlendirildi. Fonksiyonel durum, geriatrik durumlar ve semptomları ele alan anketler uygulandı. Pektoralis kas bölgesinin kantitatif ölçümü yapıldı. Hasta değişkenleri farklı kırılganlık grupları arasında karşılaştırıldı.

İPF, Kırılganlık Riskini Arttırıyor

50 katılımcının %48'i kırılgan ve %40'ı ≥ 2 geriatrik duruma sahipti. Geriatrik durumu iki veya daha fazla olan 20 katılımcının 9'u (%45), geriatrik durumu olan veya olmayan 30 katılımcının 15'i (%50) kırılgandı. Kırılganlık; artmış yaş, düşük akciğer fonksiyonu, daha kısa 6 dakikalık yürüme mesafesi, daha yüksek semptom skorları ve daha fazla komorbidite, geriatrik durumlar ve fonksiyonel kısıtlamalar ile ilişkiliydi. Pektoral kas alanı ise neredeyse anlamlıydı. Hasta tarafından rapor edilen yorgunluk skoru (olasılık oranı [OR] = 2,13) ve difüzyon kapasitesi (OR = 0,54) kırılganlığın bağımsız ön gördürücüleriydi.

Daha ileri analizler, daha ileri yaş ve oksijen kullanımının İPF hastalarında 5.6 ve 4.9 kat daha yüksek kırılganlık riski ile ilişkili olduğunu ortaya koydu. Daha iyi solunum fonksiyonu ve egzersiz kapasitesine sahip olanlar azaltılmış bir kırılganlık riskine sahipti. Kırılgan İPF hastalarında daha fazla komorbidite ve geriatrik durum olduğu ve daha kötü fonksiyonel kısıtlamalar yaşadığı tespit edildi. Günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmede daha fazla zorluk çektiklerini ve kırılgan olmayan İPF hastalarından daha fazla yorgunluk yaşadıklarını bildirdiler.

Araştırmacılar kırılganlığın varlığının, objektif ve subjektif verileriyle ilişkili olduğunu belirttiler. Kırılganlığın İPF'de hastalıkla ilişkili sonuçlar üzerindeki etkisini belirlemek için ileri değerlendirmelere ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jamie S. Sheth, Meng Xia, Susan Murray, Carlos H. Martinez, Catherine A. Meldrum, Elizabeth A. Belloli, Margaret L. Salisbury, Eric S. White, Colin H. Holtze, Kevin R. Flaherty. Frailty and geriatric conditions in older patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Medicine March 2019 Volume 148, Pages 6–12.

Metastatik Kanser Hücreleri Lenf Nodlarında Nasıl Çoğalır?

30 Mayıs 2019

Kanser hücrelerinin vücudun farklı bölgelerine metastazı, kanserden ölümlerin yaklaşık %90’ından sorumludur. Kanser hücreleri kan damarları ya da lenf yolu ile vücudun farklı noktalarına yayılabilmektedir. Çevresindeki lenf damarlarına invaze olan kanser hücreleri yakın lenf nodlarına göç ederek orada çoğalıp tümör meydana getirirler ve sonrasında da lenf yolu ile diğer organlara yayılabilirler. Güney Koreli bilim insanları, kanser hücrelerinin lenf nodlarına yayılımını baskılayan bir mekanizma buldular.

Lenf nodları, kanser gibi zararlı yapılarla mücadele eden immün hücreler içeren küçük yapılardır. Bu immün mekanizmaya rağmen kanser hücreleri lenf nodlarına adapte olabilmekte ve orada çoğalabilmektedir. Lenf nodu metastazı durumu kanser evrelemesi ve prognozunda kritiktir. Araştırmacılar, lenf nodlarına yayılan tümör hücrelerinin burada hayatta kalmak ve büyümek için alternatif bir mekanizmaları olması gerektiğinden yola çıkarak çalışmalarına başladılar. Çalışmada, lenf nodu yayılımı en yüksek olan melanoma ve meme kanseri dokuları içeren hayvan modelleri kullanıldı. Primer tümör yerleşimindeki kanser hücreleri ile kıyaslandığında, lenf noduna yayılım gösteren kanser hücrelerinin yağ asitlerinden enerji elde etmek üzere yağ asidi oksidasyonu ile ilgili genlerinde çok daha yüksek aktivasyon görüldü. Oysa primer tümör yerleşimindeki hücreler, enerji metabolizması için glikoz kullanmaktaydı. Ayrıca diğer organlardan farklı olarak lenf nodlarının farklı lipidler açısından oldukça zengin olduğu gözlendi. Çalışmanın baş yazarı Dr. Lee, bu beklenmedik sonuçların, lenf noduna metastaz yapan kanser hücrelerinin, bu lipidden zengin dokuda enerji kaynağı olarak yağ asitlerini kullandıklarını belirtti. Ayrıca melanom ve meme kanserli farelerde yağ asidi oksidasyonu inhibe edici tedavi uygulandığında, lenf nodu metastazının neredeyse tamamen önlendiği gözlendi. Araştırmacılar, metastatik tümör hücrelerinde enerji kaynağı olarak yağ asitlerinin kullanılmasını sağlayan sürecin hücre içinde nasıl yürüdüğünü incelediklerinde, lenf nodu metastazı yapan bu hücrelerde yağ asidi oksidasyonunu uyaran temel bir etkenin yes-bağımlı protein (YAP) olduğunu gördüler.

Lenf nodlarındaki metastatik tümör hücrelerinde YAP aktivasyonunu biyolojik örneklerde inceleyen ekip, normalde sadece karaciğerde ve sindirim kanalında bulunan safra asitlerine rastladılar. Dr Lee, normal lenf nodlarında ve primer tümör bölgesinde bulunmazken tümör metastazı olan lenf nodlarında safra asitlerinin görülmesinin oldukça ilginç olduğunu belirtti.

Klinikte melanom ve meme kanseri hastalarında yağ asidi metabolizmasına müdahalenin lenf nodu metastazını önleyebileceğini belirten Dr.Koh, bunun öncesinde metastatik kanserli hastlarla kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Choong-kun Lee, Seung-hwan Jeong, Cholsoon Jang, Hosung Bae, Yoo Hyung Kim, Intae Park, Sang Kyum Kim, Gou Young Koh. Tumor metastasis to lymph nodes requires YAP-dependent metabolic adaptation. Science, 2019; 363 (6427): 644

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Yeni İkili-Antibiyotik Toz İnhalasyonu İlaca Dirençli Bakterilere Karşı Daha Etkili

24 Mayıs 2019

Kistik fibrozis (KF) hastalarında çoklu ilaca dirençli bakterilerin neden olduğu akciğer enfeksiyonları genellikle ölümcüldür. Bunun nedeni bu 'süper' mikropların mevcut tüm antibiyotiklere dirençli olmasıdır. Daha da kötüsü, bu antibiyotiklerin damar içine verilen veya oral yoldan verilen geleneksel sistemik uygulamaları, tedavinin etkili olabilmesi için potansiyel olarak yüksek dozlar gerektirir ve bakterileri öldürmek için akciğer yüzeyine erişemez. Bir kişiye yüksek dozlarda ilaç verilmesi böbreklerde veya karaciğerde tehlikeli ve bazen ölümcül olabilen bir stres yaratabilir.

Son çare antibiyotikler hala etkili olabilir, ancak bunlar sistematik olarak verilirse çok toksik etki yapabilmektedir. Mevcut alternatif, antibiyotiklerin nebülize edilmesi ve doğrudan akciğerlere verilmesidir. Bu da sistemik toksisite riskini azaltırken lokal konsantrasyonları arttırır. Bununla birlikte bu metot, pahalı ve karmaşık dağıtım cihazları ve uzun uygulama süreleri gerektirir.

Purdue Üniversitesi araştırmacıları, kolistin ve siprofloksasin isimli iki antibiyotiğin kistik fibrozis hastalarının akciğerlerine derinlemesine aktarmanın yeni bir yolunu buldular. Ayrıca hastaları bu tedavilerin yüksek sistemik dozlarına maruz bırakmadan çok daha etkili bir şekilde antibiyotiğe dirençli bakterilerin öldürülmesini sağladılar.

Araştırmacılar geliştirdikleri yeni formülasyonda, iki antibiyotiği kuru toz olarak verilebilecek tek bir partikülde birleştirmeyi başardılar. Bir jet nebülizör ile sadece %10'luk oranın aksine, antibiyotiklerin %60'ından fazlası akciğerlere ulaştı. Ek olarak, kuru formülasyon iyileştirilmiş kimyasal stabilite sağladı ve kullanımı geleneksel inhalasyon ürünlerinden daha kolaydı.

Sinerjik Etki

Araştırmacılar, farklı kimyasal özelliklere sahip iki antibiyotiği tek bir partikül içine dahil etmenin büyük bir zorluk olduğunu aktardılar. Yeni formülasyonun, iki sinerjik antibiyotik aynı anda aynı enfeksiyon bölgesine verilebildiğinden, akciğerlerin derin bölgelerinde ilaca dirençli bakterilerin daha etkili bir şekilde öldürülmesine olanak verdiğini belirttiler. Bu teknolojinin, birkaç antibiyotik ve bileşik kombinasyonuna uygulanabileceğini de söylediler.

Bu yeni uygulama ile antimikrobiyal direncin küresel kriziyle mücadele etmek için umut verici bir seçenek sunduklarını, KF hastalarını ve ventilatör yardımlı pnömoni hastalarını etkileyenler de dahil olmak üzere bazı ölümcül akciğer enfeksiyonlarından potansiyel olarak on binlerce can kurtarılabileceğini vurguladılar. Araştırmacılar bu yeni teknoloji için patent başvurusunda bulundular ve yöntemlerini geliştirmek için çalışmalarına devam ediyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alberto Molano. New Dual-antibiotic Powder Inhalation More Effective Against Drug-resistant Bacteria, Cystic Fibrosis News December 18, 2018.    

Plazma Bazlı Fonksiyonel Genomiklerle KF’nin Moleküler İmzalarının Belirlenmesi

22 Mayıs 2019

Kistik fibrozis (KF), tek bir genin disfonksiyonuna atfedilse de, anormal gen ürünü ile enflamasyon gelişimi ve akciğer hastalığının progresyonu arasındaki ilişkiler tam olarak anlaşılmamıştır. Bu durum, bireysel bir hastanın klinik seyrini, tedavi stratejilerini ve tedavi yanıtını öngörme yeteneğini sınırlamaktadır.

Ann ve Robert H. Lurie Çocuk Hastanesi Stanley Manne Çocuk Araştırma Enstitüsü'ndeki araştırmacılar, KF hastalığının ilerlemesini daha iyi anlamak ve hasta bakımını iyileştirmek için yaptıkları çalışmada, hastalardan kan örnekleri topladılar ve seçilen bir gen dizisinin sırasını ve seviyelerini değerlendirdiler. Daha sonra, elde edilen genetik verileri tıbbi kayıtlara dayanan hastaya özgü klinik öyküyle ilişkilendirdiler ve sağlıklı bireylerden alınan gen ekspresyon şablonlarıyla karşılaştırdılar.

Araştırmacılar çalışmada KF hastalığının moleküler imzalarını plazma bazlı fonksiyonel genomiklerle karakterize ettiler. Sağlıklı donörlerden periferik kan mononükleer hücreleri (PBMC'ler); 103 KF hastasından ve ilişkisiz, sağlıklı 31 kontrolden alınan plazma örnekleri ile kültürlendi. Çalışmada gen ekspresyon seviyelerini ölçmek için affimetriks mikroarray yöntemi kullanıldı. KF hastalarının bir alt grubundan (40 hasta) periferik kan örnekleri, flow sitometri ile immünofenotiplendi. Elde edilen veriler, yaşla eşleştirilen 351 sağlıklı kontrol için geçmiş verilerle karşılaştırıldı. Başka bir KF hasta alt grubundan (56 hasta) ve 16 sağlıklı kontrolden plazma örnekleri, çok sayıda sitokin ve kemokinler için multipleks ELISA ile analiz edildi.

İmmünmodülatörler Sürece Etki Ediyor

Temel bileşen analizi ve indüklenmiş transkripsiyonel verilerin hiyerarşik olarak kümelenmesi, hastalığa özgü plazmadan kaynaklanan PBMC profilleri ortaya çıkardı. Diferansiyel olarak eksprese edilen 1.094 prob seti arasında, 51 gen pankreas yetmezliği ile ilişkilendirildi ve 224 gen Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonu ile ilişkilendirildi. Flow sitometri ve ELISA verileri, çeşitli immün modülatörlerinin KF moleküler imzasına katkıda bulunduğunu doğruladı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, KF hastaları arasındaki spesifik moleküler imzalar için güçlü kanıtlar sunduğunu belirttiler. Bu moleküler imzaların anlaşılmasının, daha kişiselleştirilmiş prognozları, bireyselleştirilmiş tedavi planlarını ve tedavi yanıtının hızlı izlenmesini sağlayacak benzersiz moleküler belirteçlere yol açabileceğini vurguladılar. Hastaya özel tedavilerin, sadece KF'nin erken tedavisi için değil, aynı zamanda enfeksiyonlara bağlı solunum yollarının enflamasyonu veya pankreasın işleviyle ilgili konular dahil olmak üzere ilgili komplikasyonların yönetimi için de önemli olacağını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lavy et al. Identification of molecular signatures of cystic fibrosis disease status with plasma-based functional genomics. Physiol Genomics 51: 27– 41, 2019.a

Araştırmacılar Dirençli Pnömoniyi Önlemek İçin Aşı Arıyor

21 Mayıs 2019

P. aeruginosa, Hastalık Kontrol Merkezleri (WHO) tarafından, bir dizi antibiyotiğe dirençli olması nedeniyle ve tekrar aktive olup hasar verebilmesi nedeniyle ciddi bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Pseudomonas, evrimi boyunca çok sayıda intrinsik direnç mekanizması edinmiştir ve bu mekanizmalarla çok sayıda antibiyotiğe karşı doğal olarak dirençli hale gelmiştir. Bu patojen kronik akciğer enfeksiyonunun sık görülen bir nedenidir ve kistik fibrozis hastalarında ciddi sorunlara neden olmaktadır.

West Virginia Üniversitesi'nde yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tedaviye yüksek dirençli bakteri Pseudomonas aeruginosa'ya karşı bir aşı geliştirmeyi amaçladılar. Araştırmacılar, kistik fibrozisi olan veya olmayan diğer hastalarda bakteriyel kolonizasyonu ve ardından akciğer hasarını önlemeye odaklandılar. Çalışmada organizma ile mücadele edebilmesi için bağışıklık sistemini eğitmek amacıyla kullanılabilecek bir “Aşil'in patojen topuğu (Achilles' heel of the pathogen)” tespit edildi.

2016 yılında yayınlanan bir makalede, bir fare modelinde enfeksiyonun erken aşamalarında, transkriptom olarak da adlandırılan bakterilerin total haberci RNA'sını tarayan çalışmalar incelendi. Bu çalışmada ayrıca fare transkriptomu da analiz edildi.

Demir için Savaş

Araştırmacılar, enfeksiyon sırasında hem bakterilerin hem de konağın aktive edici demir sekestrasyon yolu ile demir alımı için savaştıklarını buldular. Demirin insanlar ve bakteriler için çok uzun zamandır gerekli olduğunun bilindiğini belirten bilim insanları, bu durumun bir çalışma ile ilk kez kanıtlandığını söylediler.

Araştırmacılar, bakterilerin demir toplama proteinlerinin birkaç parçasını içeren büyük bir molekül tasarlayarak bu molekülü farelere bağışıklık kazandırmak ve bakterilere karşı bağışıklık yanıtı oluşturmak için kullandılar. Bu fareler P. aeruginosa ile enfekte olduklarında, bağışıklık sistemlerinin bakterilerin %99,9'unu etkili bir şekilde öldürdüğü gösterildi.

Araştırmacılar şimdiki çalışmalarında ise, P. aeruginosa'ya karşı korunmak için hangi bağışıklık hücrelerinin sorumlu olduğunu araştırmaktalar. Bağışıklık sisteminin bakterilerin öldürülmesine kadarki ilk tespitini kapsayan moleküler kaskadın belirlenmesinin, aşıların hassas bir şekilde ayarlamasına yardımcı olacağı düşünülüyor.

Çalışmacılar ayrıca, Pseudomonas’ın çok kolay adapte olabildiğini ve bakterinin kolayca yeni bir yol bulup tedaviden kurtulabileceğini; bu nedenle de geniş bir koruma sağlamak için çok değerlikli bir aşı geliştirmek istediklerini belirttiler ve çoklu bakteriyel proteinlerden üretilen çoklu hedef aşıları da araştırmaya devam ettiklerini eklediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patricia Inacio. Researchers Working on Vaccine Against P. aeruginosa Before Infection Sets In. Cystic Fibrosis News December 3, 2018.

Geliştirilen Yeni Test KF`de Öksürme ve Hava Yolu Klirensine Yardımcı Olabilir

16 Mayıs 2019

Öksürüğün ürettiği yüksek hızlı hava akımı ile intrapulmoner mukusun temizlenmesi, kistik fibrozis (KF) veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOPD) hastalıklarında olduğu gibi, muko-obstrüktif durumu ve bozulmuş siliyer ilişkili mukus klirensi olan hastalarda ana kurtarma klirens mekanizmasıdır. Önceki çalışmalar hava yolu yüzeylerinde oluşan mekanik kuvvetleri öksürük yoluyla araştırmış ancak mukus biyofiziksel özelliklerinin öksürüğün etkinliği üzerindeki etkilerini dikkate almamıştır. Teorik olarak mukus, akciğerden bir öksürük, mukus tabakasının müsin iplikçiklerinin yırtılması yoluyla parçalandığı koheziv yetmezlik veya mukus hücre bağlarının parçalanmasını gerektiren adeziv yetmezlik ile giderilebilir.

Pulmoner mukus klirensi, vücudu potansiyel olarak zararlı mikroorganizmalardan ve partiküllerden korumada kritik bir mekanizmadır. Ancak KF, KOAH ve astım gibi hastalıklarda, bu klirens sistemi arızalıdır ve bunun sonucu olarak akciğerlerde, enfeksiyonu teşvik eden ve solunum fonksiyonunu bozan yoğun mukus birikimi görülür. Verimli mukus klirensi, hava yollarını kaplayan hücrelerin normal aktivitesine, ayrıca mukusun su ve iyon içeriğine ve müsin adı verilen yapışkan moleküllerin doğru dengesine bağlıdır.

North Carolina Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, öksürüğün neden olduğu mukus klirensi mekanizmasını daha iyi anlamak için, hem sağlıklı bireylerden hem de KF hastalarından doku kullanarak, hava yolu astar hücrelerinin çeşitli özelliklerini taklit eden bir peel testi deneyi geliştirdiler. Yeni test, KF’si ve diğer akciğer hastalıkları olan insanların akciğerlerinde biriken mukusun çeşitli özelliklerini değerlendirdi.

Transplantasyon hastalarının akciğerlerinden hava yolu astar hücreleri topladılar ve bunları laboratuvarda kültüre ektiler. Daha sonra, bu hücre kültürlerine, küçük ağsı yapılar, mukozaya sıkıca bağlanmaları için gömüldü. Ağlar da mukusun çekilmesi ve yırtılması için gereken kuvveti ölçmek için kuvvet sensörlü bir motora bağlandı.

Deneyler, organik maddede mukusun konsantrasyonunun sağlıklı bireylere göre yaklaşık %20 olduğu bilinen KF hastalarında mukusun kuvvet ve soyulma velositesinin çok daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu bulgunun, KF hastalarının neden sıklıkla akciğer mukusunu öksürük yoluyla dışarı atamadığını açıklamaya yardımcı olabileceği düşünüldü.

Salin Konstrasyonu Da Azaltıyor

Araştırmacılar, hava yolu hücre-mukus etkileşimine bakarken, aynı mukus konsantrasyonunda karşılaştırıldığında, KF’li ve KF’siz örnekler arasında adeziv kuvvette bir fark görmediler. Değişken hastalık şiddeti olan KF ve KOAH hastalarından toplanan balgamın koheziv kuvvetinin analizi, daha yüksek bir koheziv kuvvetin mukus konsantrasyonuyla güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu, ancak hastalık tipine bağlı olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar daha sonra, soyulma testi analizlerini kullanarak, inhale salin ve hipertonik salin çözeltileri gibi hidrate edici ajanlar ve daha klasik mukolitik ajanları içeren tedavi yaklaşımlarını test ettiler. Mukusun hidrate edilmesine yönelik salin çözeltisi, KF mukusunun adeziv ve koheziv kuvvetlerini önemli ölçüde azaltırken, konsantrasyonunu da yarı yarıya azaltıyordu. Normal müsin iplikçiklerinin oluşumunu ve bağlanmasını önleyebilen bir mukolitik ajan olan asetil sisteinin, KF mukusunun adeziv/koheziv kuvvetlerini etkili bir şekilde azaltarak, daha kolay bir klirense olanak sağladığını gördüler.

Araştırmacılar sonuçların, KF hastalarında hidrate edici ve mukolitik ajanların veya her ikisinin birlikte kullanılmasının, öksürük yoluyla mukus klirensine yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Çalışmada geliştirdikleri araçların, klirensin başarısız olduğu bazı önemli hastalıklarda mukus klirensini iyileştirmek için stratejileri test etmeye yardımcı olacağını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alberto Molano. New 2-in-1 powder aerosol to upgrade fight against deadly superbugs in lungs, Cystic Fibrosis News December 18, 2018.

Kistik Fibrozis Tedavisinde Tele-Sağlık ve Entegre Sağlık Koçluğu İş Birliği

06 Mayıs 2019

Kistik Fibrozis Vakfı (CFF) tarafından yayınlanan enfeksiyon kontrol rehberleri uyarınca, bir odada bir kerede yalnızca bir hasta bulunabilmektedir. Bu, bilgiye en acil şekilde ihtiyaç duyan hastaların, konferanslardan faydalanabilmelerini ciddi şekilde sınırlandırır. Kısıtlamalar ile başa çıkmak için ve mümkün olan maksimum hasta sayısına ulaşmak için, KF klinikleri giderek daha fazla video konferans, internet sohbetleri ve diğer teknikleri de içeren tele sağlık yöntemlerine yönelmektedir.

Rationale Attain Health ismindeki yeni bir hasta merkezli program, kistik fibrozis ile yaşayan insanların sağlığını optimize etmek için toplumun katılımı ve akran sorumluluğuyla bütünleştirici sağlık ve fiziksel performans koçluğunu birleştirmeyi amaçlıyor. Hastaların egzersiz, sağlıklı beslenme, zaman yönetimi, farkındalık ve verimli tedavilerin sağlıkları ve yaşam beklentileri üzerindeki faydaları hakkında bilinçlenmeleri hedefleniyor.

Program Sayesinde Nakilden Vazgeçildi

Programda hastalar, haftalık sanal toplantılarda, haftalık grup koçluğu oturumlarında ve KF topluluğundaki uzmanların eğitim web seminerlerinde performans koçu ve entegre sağlık koçu ile bir araya geliyor. Entegre sağlık ve fiziksel performans koçluğu platformu, müşterilere kişisel sağlık hedefleri belirleme, uygulama planları geliştirme, alışkanlıklar oluşturma ve sağlık hedeflerine ulaşmak için kaçınılmaz engelleri aşma fırsatı sunuyor.

Sanal bir topluluk aracılığıyla gerçekleştirilen bu programda, izlenebilirlik ve topluluğun pozitif değişimi entegre etmeleri için hastaların birbirlerini desteklemesi sağlandı. Program kapsamında her bir hastaya entegre sağlık koçu ile 90 dakikalık bir danışma sunuldu. Entegre sağlık koçu; program parametreleri, vizyon çalışması, müşterinin program için hedeflerinin bir taslağının oluşturulması ile grup koçluğu ve danışmanlığı görevlerini aldı. 90 dakikalık bir konsültasyon, bir hareket değerlendirme ekranı yürüten ve uygunluk hedefleri belirleyen performans koçuyla takip edildi. Hastalar, motivasyonlarını sürdürmek, farkındalık teknikleri kullanmak ve nihai sağlık hedeflerine doğru ilerlemek için sağlık koçuna sınırsız erişime sahiplerdi. Hastalar böylelikle, uygun egzersiz tekniğini öğrenmek için performans koçu ile video konferanslar yapma ve egzersiz programında yaşadığı zorlukları çözme fırsatı buluyorlardı.

Üç aylık pilot program ile, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Danimarka'dan 17-54 yaş arası 15 hastaya hizmet sağlandı. Bu süre boyunca hastaların FEV1'indeki ortalama artış, üç aylık çalışma döneminde %-2 ile %+15 arasında değişmekteydi. Hatta bir hastadaki FEV1 değerinin %21’den %33’e çıktığı görüldü ve bu hasta nakil listesinden çıkarıldı. VKİ 10/15 hastada düzeldi. İki hastanın kilo verme hedefi vardı (BMI 29 ve 31) ve bu hedeflere ulaşıldı.

Program yetkilileri kistik fibrozis hastalarının sadece ilaç tedavisi ile iyileştirilemeyeceğini, bu hastaların gelişen teknolojinin mümkün kıldığı tele-sağlık gibi yöntemlerden de fayda gördüğünü belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

C. Landon, K. Q. Porco. Integrating Telehealth and Integrative Health Coaching In Cystic Fibrosis Care, Attain Health 2019.

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Muc5b’nin Artmış Ekspresyonu IPF için Risk Faktörü Müdür?

30 Nisan 2019

MUC5B geni, mukusa jel benzeri özellikleri veren ve mukus oluşumunun kilit bir bileşeni olan, musin ailesinin bir protein üyesinin üretilmesinde görev alır. Genin artmış ekspresyonunun idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve romatoid artrit için en güçlü risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Herhangi bir gende olduğu gibi, MUC5B'nin protein ekspresyonu, gen transkripsiyonu adı verilen süreci başlatan bir promotör tarafından kontrol edilir.

Yapılan yeni bir çalışmada, MUC5B ile indüklenen mukus birikimi ile İPF'nin ilerlemesi arasında bir ilişki bulunmuştur. Bir MUC5B mutasyonunun, küçük solunum yollarında mukus klirensini önleyebileceği ve skarlaşmayı indükleyebileceği, dolayısıyla İPF'de güçlü bir risk faktörü olabileceği gösterilmiştir.

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden bilim adamları çalışmalarında, MUC5B'nin insanlarda, tip 2 alveoler epitelde ve petek kistlerini kaplayan epitel hücrelerde yüzey aktif protein C (SFTPC) ile birlikte eksprese edildiğini göstermişlerdir. Bu da, distal hava alanlarında akciğer fibrozisinde yer alan hücre tiplerinin MUC5B eksprese ettiği anlamına gelir. Farelerde, bronkoalveoler epiteldeki Muc5b konsantrasyonunun, bozulmuş mukosiliyer klirensle (MCC) ve bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisinin kalıcılığı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışmada ayrıca, mukolitik ajan P-2119'un, MCC'yi geri kazanma ve Muc5b artmış ekspresyonu durumunda bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisini baskılama kabiliyeti olduğu da ortaya konmuştur.

Mutasyon İPF İçin Risk Faktörü

Bu disfonksiyonel MUC5B geni, patojenlere karşı birincil ve doğal bir savunma mekanizması olan uygun akciğer (mukosiliyer) klirensini önleyebilen küçük solunum yollarında mukus birikmesine neden olmaktadır. Araştırmacılar, bu mutasyona uğramış MUC5B promotörünün İPF için güçlü bir genetik risk faktörü olduğunu aktarmışlardır.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, mukosiliyer disfonksiyonun, MUC5B'yi aşırı eksprese eden farelerde bleomisin ile indüklenen pulmoner fibroziste nedensel bir rol oynayabileceğini ve distal hava alanlarında bulunan MUC5B'nin İPF'li insanlarda potansiyel bir tedavi hedefi olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir. Çalışma sonuçlarının; risk altındaki bir popülasyonu tanımlamaya, geri dönüşü olmayan skar oluşmadan önce hastalığı teşhis etmeye, eşsiz bir tedavi hedefine (MUC5B), akciğerde belirli bir yere (distal solunum yolu) odaklanmaya ve şu anda tedavi edilemeyen bir hastalığa terapötik müdahaleye olanak sağladığını vurgulamışlardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hancock et al. Muc5b overexpression causes mucociliary dysfunction and enhances lung fibrosis in mice, Nature Communicationsvolume 9, Article number: 5363 (2018).

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image