Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Enfeksiyöz Hastalıklar İçin Global Erken Uyarı Sistemi

19 Temmuz 2016

Araştırmacılar enfeksiyöz hastalıklar için global erken uyarı sistemi yaratılması için çağrıda bulunuyorlar. Sistemin çevresel, epidemiyolojik ve moleküler verilerin girişinin yapılabildiği bilgisayar modellerinin kullanılmasıyla hastalık riskinin nerede yüksek olduğunun önceden tahmin edilmesi için ihtiyaç duyulan bilgilerin toplanmasını ve salgın ya da epidemilerin önlenmesi için gerekli aksiyonların alınmasını sağlayabileceğini belirtiyorlar.

Erken uyarı sistemi ile enfeksiyöz hastalık paradigmasının reaktiften riskin önleyici yönetimine doğru değiştirilebileceğini bildiriyorlar. Bulaşıcı hastalık istihbaratının, gerçek zamanlı riskin değişkenliğine bağlı korunmasızlıklarını değerlendirebileceğini ve en az hasarlı hedeflenmiş yanıtlar konusunda bilgilendirici olacağını düşünüyorlar. Araştırmacılar şu anda bulundukları noktanın çok heyecan verici olduğunu, teknolojinin kendilerine farklı seçenekler sunduğunu, bununla ileriye yönelik ve global sağlık güvenliğini geliştirmek için gerçek bir potansiyele sahip olunduğunu aktarıyorlar.

Araştırmacılar “izlemler”, “uyarılar” ve “acil durumlar” şeklinde üç aşamalı sistemin hem karar vericiler hem de halk için daha bilinçli karar vermede etkili olabileceğini söylüyorlar. Bulaşıcı hastalıkların yıkıcı potansiyellerinin çoğunun, beklenmedik şekilde yıkıcı etkilerinden ileri geldiğini ve bu yüzden hazırlıklı olmak için yeterli vakit kalmadığının altını çiziyorlar. Bu durum için en iyi karşı önlemin ise erken uyarı sistemi olduğunu, erken uyarının etkilenen bölge ve topluluklara, yıkıcı etkilere karşı hazırlıklı olmaları için zaman kazandırdığını belirtiyorlar.

Araştırmacılar makine öğrenme metotlarının hastalık taşıma olasılığı olan hayvan türleri ve spesifik patojenlerin salgınlarına karşı savunmasız coğrafik sıcak bölgelerin tanımlanmasında birden fazla kaynaktan gelen verileri işlemede başarılı olduğunu aktarıyorlar.

Araştırmacılar veri paylaşımının esas olduğunu, potansiyel salgınların doğru bir şekilde önceden tahmin edilmesinin ve etkili bir cevabın oluşturulmasının, birden fazla kaynaktan gelen verilerin hızlı bir şekilde birleştirilmesine bağlı olduğunu belirtiyorlar. Bununla birlikte önceden tahmin edebilme yeteneğinde basit bilimsel verilerin kalite ve sayılarından kaynaklı kısıtlamalara sahip olunduğunu da aktarıyorlar.

Araştırmacılar ana sorunlardan biri olan birden fazla kaynaktan veri akışının entegrasyonunun nasıl yapılacağının üstesinden gelmek olduğunun da altını çiziyorlar. Bu noktadaki en büyük engel bazı salgınların halen tam olarak anlaşılamamasını işaret ediyorlar.

Araştırmacılar enfeksiyöz hastalıklar için global erken uyarı sisteminin global sağlık güvenliğinin ve sağlık sermayesinin iyileştirilmesi için dönüştürülebilir olabileceğini belirtiyorlar. Son olarak araştırmacılar bu tür bir bulaşıcı hastalıklar için küresel erken uyarı sisteminin küresel sağlık güvenliliğini ve eşitliliğini arttıracağını ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

B. A. Han, J. M. Drake. Future directions in analytics for infectious disease intelligence: Toward an integrated warning system for emerging pathogens, EMBO reports, 2016

Böbrek Kanseri İnsidansı Artmaya Devam Ediyor

16 Ekim 2018

Böbrek kanseri toplumda nadir olmayan sıklıkta görülen ve hayatı tehdit eden önemli kanser türlerinden biridir. 2010 yılında 50.000'den fazla Amerikalıya böbrek ve renal pelvis kanseri teşhisi konmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ulusal Kanser Kayıtları ve SEER (Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonlandırma Sonuçları) birleşik verileri, tüm kanser olaylarını içermektedir. Bu verilerin kullanılmış olduğu yeni bir çalışma güncel insidans verilerini sunmakta, eğilimleri değerlendirmekte ve coğrafik dağılımı literatüre yansıtmaktadır.

Otopsi veya ölüm sertifikası verilmiş olan olguların dışlandığı çalışmada, her yıl için Amerika Birleşik Devletleri Kanser İstatistikleri raporlama kriterlerini karşılayan, 2001'den 2010'a kadar tanı alan invaziv, mikroskopik olarak doğrulanmış böbrek ve renal pelvis kanserleri incelendi. Histoloji kodları, vakaları böbrek hücresi karsinomu olarak sınıflandırdı. Oranlar ve eğilimler SEER Stat adı verilen yöntem kullanılarak tahmin edildi.

İnsidansta Belirgin Bir Artış Var

Toplam 342.501 renal hücreli karsinom olgusu teşhis edildi. Renal hücreli karsinom insidansı 2001 yılında 10.6 / 100.000 kişiden 2010 yılında 12.4 / 100.000'e yükselmiş ve 70 ila 74 yaşlarına kadar artmıştır. Erkeklerde insidans oranı kadınlardan neredeyse iki kat fazlaydı. Yüzde/yıllık değişim, kadınlarda erkeklere göre, 20-24 yaşlarında ve III. derece tümörlerde daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçlara göre böbrek kanserleri için yüzde/yıllık değişim insidansı 2001'den 2010'a yükseldi. Asya / Pasifik Adaları’ndan olanlar ve 20 ila 24 yaşındaki bireyler en yüksek yüzde değişim oranına sahipti. Bazı artışlar lokalize hastalıktan kaynaklanırken, en yüksek yıllık yüzde değişim dereceli tümörlerde daha agresif hastalık olduğu gösterildi. Risk faktörlerini belirlemek için bu eğilimlerin ve epidemiyolojik çalışmanın sürekli izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

King SC, et al. Continued increase in incidence of renal cell carcinoma, especially in young patients and high grade disease: United States 2001 to 2010. J Urol. 2014 Jun;191(6):1665-70. doi: 10.1016/j.juro.2013.12.046. Epub 2014 Jan 11.

Cep Telefonu Radyasyonu Hafızayı Olumsuz Etkiliyor

15 Ekim 2018

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) hızlı evrimi, günlük yaşamımızda radyofrekans elektromanyetik alanlara (RF-EMF) maruz kalma oranımızı artırmaktadır. Beynin en çok bu radyasyona maruz kalma kaynağı kafaya yakın olarak kullanılan cep telefonlarıdır. RF-EMF ile ilgili potansiyel sağlık etkilerini tanımlamak için birkaç çalışma yapılmıştır, ancak net bir sonuca ulaşılamamıştır.

İsviçreli bilim adamları tarafından yürütülen araştırma, RF-EMF'ye kablosuz iletişim cihazlarından maruz kalma ile ergenlerde hafıza performansı arasındaki ilişkiyi incelediler. Çalışma, farklı türdeki kablosuz iletişim cihazlarının kullanımı sırasında ergen beyinlerindeki RF-EMF'nin emilimine ilişkin bulguları büyük bir araştırma grubunda inceledi. Yapılan çalışmalar, ergenlerde kümülatif RF-EMF beyin dozunu tahmin etmek için dünyanın ilk epidemiyolojik çalışmalarıdır. Çalışma kohortunda cep telefonu kullanımı ile ilgili sağlık etkilerinden elde edilen veriler, bir yıl boyunca neredeyse 700 ergenin RF-EMF'ye maruz kalma ile hafıza performansının gelişimi arasındaki ilişkiye aitti.

Hafıza Performansı Etkileniyor

Çalışma, bir yıl boyunca cep telefonu kullanımından kaynaklanan kümülatif RF-EMF dozuna beynin maruz kalmasının, ergenlerde şekilsel bellek performansının gelişimi üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabileceğini göstermiştir. Sağ beyin yarıküresinde yer alan RF-EMF ile ilişki, ergenlerde sıklıkla başın sağ tarafında cep telefonu kullanıldığı için daha belirgindi.

Kablosuz iletişim kullanımının diğer öğeleri olan, metin mesajlarının gönderilmesi, oyun oynamak ya da internette gezinmek gibi aktiviteler, beynin sadece marjinal RF-EMF'ye maruz kalmasına neden olmakta ve hafıza performansının gelişimine etki etmemektedir.

Çalışmanın sonuçları fikir verici olsa da diğer faktörlerin etkisini dışlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu düşünülüyor. Örneğin, çalışma sonuçları ergenlikten etkilenmiş olabilir, zira bu parametre de hem cep telefonu kullanımını hem de katılımcının bilişsel ve davranışsal durumunu etkilemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Foerster M., Thielens A., Joseph W., Eeftens M., Röösli M. A prospective cohort study of adolescents' memory performance and individual brain dose of microwave radiation from wireless communication. Environmental Health Perspectives, 2018 DOI: 10.1289/EHP2427

Geç Yenilen Akşam Yemeği Kanser Riskini Artırıyor

12 Ekim 2018

Yediğimiz gıdalar ve kanser arasındaki bağlantı üzerine daha önce yapılmış olan çalışmalarda, diyet çeşitlerine odaklanılmıştır. Bununla birlikte, günlük yeme eylemini çevreleyen diğer etkenlere ise çok az ilgi gösterildi. Bunlar arasında yiyecek alımının zamanlaması ve insanların yemeklerden önce ve sonra yaptıkları faaliyetler sayılabilir. Son zamanlardaki deneysel çalışmalar, yemek zamanlamasının önemini göstermiş ve gece geç saatlerde yemenin sağlığı olumsuz bir şekilde etkileyebileceğini kanıtlamıştır.

International Journel of Cancer dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmanın amacı, yemek zamanlamasının dünya çapında en yaygın kanserlerden ikisi olan meme ve prostat kanseri riskiyle ilişkili olup olmadığını değerlendirmekti. Meme ve prostat kanserlerinin, sirkadiyen bozulma ve biyolojik ritimlerin değişmesi ile en fazla ilişkili olan kanser türleri olduğu da bilinmektedir. Çalışma, her bir katılımcının yaşam tarzını ve kronotipini (sabah veya akşam aktivitesi için tercih ile ilişkili bireysel özellikler) değerlendirdi.

CIBER Epidemiyoloji ve Halk Sağlığı (CIBERESP) tarafından finanse edilen ve MCC-İspanya projesinin bir parçasını oluşturan çalışma, 621 prostat kanseri ve 1.205 meme kanseri vakasının yanı sıra birinci basamak sağlık merkezlerinden rastgele seçilen 872 erkek ve 1.321 kadın kontrolle yapıldı. İspanya'nın çeşitli bölgelerini temsil eden katılımcılar, yemek zamanlamaları, uyku alışkanlıkları ve kronotipi hakkında görüşülerek, yeme alışkanlıkları ve kanser önleme önerilerine bağlılıklarıyla ilgili bir anketi tamamladılar.

Bulgular Erken Akşam Yemeğini Destekliyor

Çalışmanın baş yazarı Manolis Kogevinas, “Çalışmamız, diürnal beslenme düzenine bağlılığın daha düşük bir kanser riski ile ilişkili olduğu sonucunu gösteriyor. Bulgular, diyet ve kanser üzerine yapılan çalışmalarda sirkadiyen ritimleri değerlendirmenin önemini vurgulamaktadır" diye belirtti.

Elde edilen bulgulara göre erken yenen bir akşam yemeği ya da yemekle yatmadan önce en az iki saat aralık bırakılması, daha düşük meme ve prostat kanseri riski ile ilişkilidir. Özellikle akşam saat 9'dan önce akşam yemeğini yiyen ya da uyumadan önce en az iki saat beklemiş olan kişiler, akşam saat 10'dan sonra akşam yemeği yiyenlere ya da yemekten kısa bir süre sonra yatağa gidenlere kıyasla, bu tür kanserler için yaklaşık % 20 daha düşük riske sahiptirler.

Bulgular doğrulanırsa, şu anda yemek zamanlamasını dikkate almayan kanser önleme önerileri için etkileri olacaktır. Bu etki, insanların geç saatlere kadar yemek yediği güney Avrupa gibi kültürlerde özellikle önemli olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kogevinas M, et al. Effect of mistimed eating patterns on breast and prostate cancer risk (MCC-Spain study). Int J Cancer, 2018

Diyabet, Renal Hücreli Kanser Riskini Artırıyor

12 Ekim 2018

Diabetes Care'de yayınlanan yeni bir araştırmaya göre tip 2 diyabet, bağımsız olarak kadınlarda böbrek hücreli karsinom riskinin artmasıyla ilişkili bulundu. Erkeklerde ise bu riske yönelik anlamlı bir ilişki gözlenmedi.

Hemşirelerin Sağlık Çalışmasında (NHS) yer alan 117.570 kadının ve Sağlık Profesyonelleri Takibi Çalışması'nda (HPFS) yer alan 48,866 erkeğin verilerini analiz eden Boston'daki Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu'nun, Rebecca E. Graff ve meslektaşları, çok değişkenli analizde tip 2 diyabetli kadınların, diyabetik olmayan kadınlarla karşılaştırıldığında, RCC için 1,5 kat artmış risk taşıdığını buldular. 5 yıl veya daha az süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlar, diyabetik olmayan kadınlara kıyasla 2 kat daha fazla RCC riski taşımaktaydı. Araştırmacılar, 5 yıldan uzun süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlarda ise RCC riskinin anlamlı derecede yüksek olmadığını bildirdiler.

>Erkeklerde Herhangi Bir Risk Artışı Tespit Edilmedi

Erkeklerin verilerini de inceleyen araştırma ekibinin bulgularına göre erkeklerde tip 2 diyabet, RCC riski ile anlamlı bir şekilde ilişkili değildi. NHS çalışmasının katılımcıları 1976’dan itibaren ve HPFS çalışmasının katılımcıları ise 1986'dan itibaren 2014 yılına kadar takip edilmişlerdi.

Araştırmacılar, NHS çalışmasında 38 yıllık takip sırasında 120 ölümcül vaka dahil olmak üzere 418 RCC vakasını ve HPFS çalışmasında 28 yıllık takip süresince 302 RCC vakasını doğruladı.

Bu çalışma kronik bir otoimmün hastalık olan tip 2 diyabet ile böbrek kanserini ilişkilendiren bu boyutta yapılmış olan ilk çalışma olarak literatürdeki yerini aldı. Çalışmanın bulguları diyabetin erken evrelerinde hastaların RCC riski açısından da takip edilmesi gerektiğini gösteriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Graff RE. et al. Type 2 diabetes in relation to the risk of renal cell carcinoma among men and women in two large prospective cohort studies. Diabetes Care. 2018; published online ahead of print.

Katı Gıdaya Erken Geçen Bebekler Daha Fazla Uyuyor

11 Ekim 2018

Dünya Sağlık Örgütü, annelere bebeklerini doğumdan sonraki 6 ay boyunca emzirmeyi öneriyor. Ancak, Britanyalı annelerin % 75'i 5 aydan önce katı gıdaya başlıyor ve % 26'sı bebeklerinin gece uyanmalarının bu kararı etkilediğini belirtiyor. Londra’daki King's College ve St George's University araştırmacıları tarafından yapılan bir çalışmada, bebeklerde katı gıdaya erken geçmenin bebek uykusunu etkileyip etkilemediği araştırıldı.

Popülasyona dayalı randomize bir klinik çalışma olan “The Enquiring About Tolerance” çalışması, 15 Ocak 2008'den 31 Ağustos 2015'e kadar, İngiltere ve Galler'den sadece anne sütü ile beslenen 1.303 bebeği kapsıyordu. Klinik ziyaretler İngiltere, Londra'daki St Thomas Hastanesinde gerçekleştirildi ve araştırmada, 3 aydan itibaren bebek diyetine katı gıdaların erken girişi incelendi. Ebeveynler, bebekleri 12 aylık olana kadar her ay, sonrasında üç yaşına kadar ise her üç ayda bir çevrimiçi anketleri doldurdular. Anketlerde gıda tüketim sıklığı, emzirme sıklığı ve süresi ile ilgili soruların yanı sıra uyku süresi ile ilgili sorular da yer alıyordu.

İngiltere ve Galler'den sadece anne sütü ile beslenen üç aylık 1.303 çocuk iki gruba ayrıldı. Randomizasyon yapıldı ve 2 grup arasında anlamlı bir temel fark yoktu. Birinci grup (SIG), standart bebek beslenme tavsiyesini izledi ve altı ay boyunca emzirmeye teşvik edildi. İkinci grup (EIG), emzirmeye devam ederken, üç aydan itibaren bebeklerinin diyetine katı yiyecekler ekledi.

Erken Katı Gıdaya Geçen Bebekler Geceleri Daha Az Uyanıyor

Tolerans Araştırması'na kayıtlı 1.303 bebeğin 1.225'i (% 94) 3 yıllık anketi tamamladı (618 SIG ve 607 EIG). Katı gıdaların erken eklenmesinin ardından, EIG'deki bebekler, SIG'deki bebeklere kıyasla önemli ölçüde daha uzun uyudu ve daha az uyandı. 2 grup arasındaki fark 6. ayda en yüksekti. Tedaviye yönelik analizde, EIG'deki bebekler gece boyu 16,6 dakika daha fazla uyudu ve gece uyanma sıklığı, gece başına 2,01'den 1,74’e kadar düştü. Annenin yaşam kalitesi ile anlamlı bir şekilde ilişkili olan çok ciddi uyku problemleri, SIG'de EIG'den anlamlı olarak daha sık bildirildi.

Araştırmacılar, anne refahı ile ilgili geri bildirimlerin, anne babaların yaşam kalitesi ile anlamlı bir şekilde ilişkili olan uyku sorunlarının, altı aydan önce katı maddelere geçilen grupta daha az sıklıkla olduğunu gösterdiğini belirtseler de, bebeğin gelişimi açısından ilk altı ay sadece anne sütü ile beslenmenin öneminin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Michael R. Perkin, Henry T. Bahnson, Kirsty Logan, Tom Marrs, Suzana Radulovic, Joanna Craven, Carsten Flohr, Gideon Lack. Association of Early Introduction of Solids With Infant Sleep. JAMA Pediatrics, 2018; e180739.

Kadınlarda Kalp Yetmezliği Nedenli Ölüm Oranları Erkeklerden Daha Yüksek

10 Ekim 2018

Kalp yetmezliği, kadınlarda önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Kalp yetmezliği, hastalık ve ölümün başlıca nedenidir ve toplam kadın kardiyovasküler ölümlerinin % 35'ini oluşturur. Erkeklerde ve kadınlarda cinsiyet farklılıkları hakkında bilgi eksik olmasına rağmen, son araştırmalar, kalp yetmezliği oranlarının azaldığını göstermektedir. Kanadalı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, toplum temelli bir kohortta kalp yetmezliği insidansı, mortalite ve hastane yatışındaki cinsiyet farklılıklarını incelediler.

Araştırmacılar çalışmalarına, 1 Nisan 2009 ve 31 Mart 2014 tarihleri arasında ayaktan tedavi edilen, kalp yetmezliği tanısı alan tüm Ontario sakinlerini dahil ettiler. Kalp yetmezliği vakaları onaylanmış bir algoritma kullanılarak doktor faturaları ile tespit edildi. Sonuçlar, tanıdan 1 yıl sonra ölüm ve kalp yetmezliği için hastaneye yatış olarak kabul edildi. Ölüm ve hastaneye yatma olasılığı Kaplan – Meier yöntemi kullanılarak hesaplandı. Ölüm tehlikesi çok değişkenli Cox orantısal tehlike modeli kullanılarak değerlendirildi.

Çalışma süresince, ayaktan tedavi koşullarında % 47’si kadın toplam 90 707 kalp yetmezliği tanısı kondu.  Kadınların yaşlı ve daha kırılgan olma olasılıkları daha yüksekti ve erkeklerden farklı komorbiditeleri vardı. Her iki cinsiyette çalışma döneminde kalp yetmezliği insidansı azaldı. Ölüm oranı her iki cinsiyette de azaldı, ancak kadınlarda erkeklerden daha yüksek kaldı. Kadınların yaş-standartlaştırılmış mortalite oranı, 2009'da 1000 kişi başına 89 ve 2013'te 85, erkeklerin yaş-standartlaştırılmış mortalite oranları 2009’da 88 ve 2013'te 83’tü. Buna karşılık tanı sonrası, kalp yetmezliği tanısıyla hastaneye başvuru oranları erkeklerde azalmış ve kadınlarda artmıştı.

Kadınlarda Hastaneye Yatış Oranları Yüksek

Yeni kalp yetmezliği vakalarının sayısı 2011 ve 2012 yıllarında en düşüktü ve bir sonraki yıl artmaya başladı. Tanıdan bir yıl sonra takip edilen  % 14,9 (7138) erkekle karşılaştırıldığında, % 16,8 (7156) kadın öldü. Çalışma dönemi boyunca, kadınlar için hastaneye yatış oranları erkeklerdeki oranları aştı, 2013 yılında 1000 erkek başına 91 ile karşılaştırıldığında 1000 başına 98 kadın hastaneye kaldırıldı.

Araştırmacılar, ayaktan tedavi koşullarında hastalarda genel kalp yetmezliği insidansı ve mortalitesindeki düşüşe rağmen, mortalite oranlarının kadınlarda erkeklere göre daha yüksek olduğunu belirttiler. Kalp yetmezliği için hastaneye yatış oranlarının, kadınlarda artmış ve erkeklerde azalmış olduğunu aktardılar. Daha ileri çalışmalarda, kişiselleştirilmiş bakıma rehberlik sağlamak için tıbbi tedavi ve tedaviye yanıtta cinsiyet farklılıkları üzerine odaklanılması gerekliliğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Louise Y. Sun, Jack V. Tu, Thais Coutinho, Michele Turek, Fraser D. Rubens, Lisa McDonnell, Heather Tulloch, Anan Bader Eddeen and Lisa M. Mielniczuk. Sex differences in outcomes of heart failure in an ambulatory, population-based cohort from 2009 to 2013. CMAJ, 2018.

Anestezi ve Cerrahi, Bilişsel Fonksiyonlarda Bozulma İle İlişkili Bulundu

09 Ekim 2018

Yaşlı erişkinlerde anestezi ve cerrahiye maruz kalma ile bilişsel fonksiyonlarda bozulma arasındaki ilişki uzun yıllar boyunca tartışılmıştır. Hayvan çalışmaları, inhale edilen anesteziklere maruz kalmanın Alzheimer hastalığı ile ilişkili beyin değişikliklerine bağlı olabileceğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte, daha önceki çalışmalarda, insanlarda anestezi ve bozulmuş beyin fonksiyonu arasında tutarlı bir ilişki gösterilmemiştir.

Yapılan yeni bir Mayo Klinik araştırmasında, araştırmacılar yaşlı yetişkinlerden oluşan bir kohortta longitudinal bilişsel fonksiyon yörüngesini analiz ettiler. Modeller, zaman içindeki bilişteki değişim oranını ve anestezi ve cerrahiye maruz kalma ile ilişkisini değerlendirdi. Analizler çalışmaya kayıt edilmeden önceki yirmi yıl içinde maruziyetin, maruz kalmayanlarla karşılaştırıldığında bilişsel gerileme ile ilişkili olup olmadığını değerlendirdi. Ayrıca, kayıt sonrası maruziyetin, kayıttan önce maruziyeti olmayan kişilerde bilişteki değişiklikle ilişkili olup olmadığı da incelendi. Çalışmada, yaşlanma ile ilgili bilişsel değişiklikler hakkında uzun dönem epidemiyolojik ve popülasyon temelli ileriye dönük bir çalışma olan “Mayo Clinic Studying of Aging”den alınan veriler kullanıldı.

Ortalama 5,1 (2,7-7,6) yıllık takip ve 4 (3-6) bilişsel değerlendirme ile 1819 hasta çalışmaya dahil edildi. Önceki 20 yıldaki maruziyet, maruziyet olmaması ile karşılaştırıldığında daha büyük bir negatif eğimle ilişkiliydi. Önceden maruz kalmamış olanlarda kayıt sonrası maruziyet, maruziyetten sonra eğimde bir değişim ile ilişkiliydi. Bilişsel bozulma, bellek ve dikkati sürdürme bilişsel alanlarındaki düşüşlerle ilişkiliydi.

Maruziyetten Sonraki 5 Yıl

Araştırmacılar, daha yaşlı erişkinlerde, genel anestezi ve cerrahiye maruz kalmanın bilişsel z-skorlarında hafif bir düşüş ile ilişkili bulunduğunu belirttiler. Daha önce maruz kalmayan ve kayıt sonrası maruziyeti olan bir birey için, maruziyetten sonraki 5 yıl boyunca bilişsel işlevdeki azalmanın, yaşlanmanın bir sonucu olarak beklenen düşüşten 0,2 standart sapma daha fazla olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar, beyin fonksiyonlarındaki azalmanın küçük olmasına rağmen, genel anestezi ile ameliyatı düşünen, zaten düşük bilişsel işlevli veya önceden var olan hafif bilişsel bozukluğu olan bireyler için anlamlı olabileceğine dikkat çektiler. Henüz klinik olarak belirgin olmayan sınırda bilişsel bozukluğu olan yaşlı erişkinlerde anesteziye ve cerrahiye maruz kalmanın, bellek ve düşünme ile ilgili altta yatan problemleri ortaya çıkarabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

P.J. Schulte, R.O. Roberts, D.S. Knopman, R.C. Petersen, A.C. Hanson, D.R. Schroeder, T.N. Weingarten, D.P. Martin, D.O. Warner, J. Sprung. Association between exposure to anaesthesia

Parkinson Hastalığı`nda Agresif T Hücrelerinin Rolü İncelendi

08 Ekim 2018

Parkinson hastalığı (PD), orta beyin nöronlarının (MBN'ler) ilerleyen dejenerasyonu ile karakterize nörodejeneratif bir hastalıktır. Parkinson Hastalığı, hareketi ve sinir sistemini etkileyen en sık görülen bozukluklardan biridir. Hastalığın tipik semptomları, hareketin yavaşlığı, sertlik, sık sallanma ve gittikçe bozulan bir postürdür. Nedeni beyindeki haberci madde dopamini üreten sinir hücrelerinin sürekli ölümüdür. Şu anda, dünya genelinde yaklaşık 4,1 milyon insan Parkinson Hastalığı'na sahiptir, yalnızca Almanya'da 300.000'den fazla kişi etkilenmiştir.

Bilim adamları, dopamin üreten sinir hücrelerinin kaybına yol açan mekanizmalarla ilgili bilgi edinmek için çalışmaktadır. Son kanıtlar, adaptif immün sistemin PD'ye katkısını göstermektedir.  Şimdiye kadar, insan bağışıklık hücrelerinin Parkinson hastalığında önemli bir rol oynayıp oynamadığı hakkında çok az bilgi edinilebilmiştir.

Erlangen-Nürnberg'deki Friedrich-Alexander Üniversitesi (FAU) araştırmacıları, Parkinson hastalarının orta beyinlerinde, bağışıklık sisteminin beyne saldırdığı hastalıklara sahip hastaların beyinlerindeki gibi, alışılmadık şekilde yüksek sayıda T-hücresi buldular. Universitätsklinikum Erlangen'deki hareket bozuklukları kliniği (moleküler nöroloji) ile birlikte yürütülen testler sırasında araştırmacılar, Parkinson hastalarında, romatoid artrit gibi otoimmün hastalıkları olan hastalara benzer şekilde, belirli T-hücrelerinin, özellikle de Th17 hücrelerinin sayısının arttığını keşfettiler.

Dopamin’e Karşı İmmün Saldırı

Araştırmacılar bu sonuçlar ışığında, insan hücrelerinden sıra dışı bir hücre kültürü geliştirmeye karar verdiler. Etkilenen hastalardan ve sağlıklı testlerden küçük bir deri örneği alındı. Bu deri hücreleri, herhangi bir hücre tipine dönüşebilen kök hücrelere dönüştürüldü. Araştırma ekibi daha sonra bu hücreleri hastaya özgü orta beyin sinir hücrelerine ayırdı. Bu orta beyin sinir hücreleri daha sonra aynı hastalardan taze T-hücreleri ile temas ettirildi. Parkinson hastalarının bağışıklık hücreleri, çok sayıda sinir hücresini öldürdü, ancak bu, sağlıklı test denekleri için geçerli değildi. Th17 hücrelerinin etkisini bloke eden antikorlar, sinir hücrelerinin ölümünü büyük ölçüde önledi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmayla, Parkinson hastalığında, bağışıklık sisteminden gelen, T-hücreleri olarak adlandırılan hücrelerin, orta beyinde dopamin üreten sinir hücrelerine saldırdığını ve öldürdüğünü kanıtladıklarını belirttiler. Bulguların, Parkinson hastalığının tedavisinde yeni yöntemler için önemli bir temel sağladığına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Annika Sommer, Franz Maxreiter, Florian Krach, Tanja Fadler, Janina Grosch, Michele Maroni, Daniela Graef, Esther Eberhardt, Markus J. Riemenschneider, Gene W. Yeo, Zacharias Kohl,

Plastik Şişelerin BPA İçermemesi Sağlık İçin Yeterli Değil

05 Ekim 2018

Yirmi yıl önce araştırmacılar, bisfenol A veya BPA olarak bilinen plastik bileşenlerinin yanlışlıkla laboratuarda dişi farelere ev sahipliği yapmak için kullanılan plastik kafeslerden dışarı sızdığını ve hayvanlarda kromozomal anormal yumurtaların oluşumunda ani bir artışa neden olduğunu keşfetmişlerdi. Şimdi, aynı ekip, BPA içermeyen şişelerde, bardaklarda, kafeslerde ve diğer öğelerde BPA'nın yerini almak için kullanılan alternatif bisfenol dizilerinin fareler için benzer problemlere yol açtığını bildirdi.

Araştırmacılar, kontrol hayvanları üzerindeki çalışmalardan elde edilen verilerdeki bir değişikliği fark ettikleri için yeni bulgular daha önce olduğu gibi ortaya çıkarıldı. Araştırmacılar bu problemi hasarlı kafeslerden kaynaklanan kontaminasyona atfetmişlerdi, ama bu seferki etkiler daha öncekinden farklıydı. Çünkü tüm kafesler hasar görmemişti ve kirlenme kaynağı oldukça düşük seviyedeydi. Araştırma ekibi, farelerin ikame bisfenollere maruz kaldıklarını belirleyebildi. Ayrıca laboratuardaki problemin hem yumurta hem de sperm üretiminde sorunlara neden olduğunu gördüler.

İkame Bisfenoller De Tehlike İçeriyor

Kontaminasyonu kontrol altına aldıklarında araştırmacılar, birkaç ikame bisfenolün etkilerini test etmek için ek kontrollü çalışmalar yürüttüler. Bu çalışmalar, bifenollerin BPA çalışmalarında yıllar önce görülenlere oldukça benzer kromozomal anormallikler ürettiğini doğruladı. İnsan maruziyetinin seviyelerini belirlemek zor olsa da araştırma ekibi kontrollü deneylerin, BPA içermeyen plastik kullanan kişilerde maruziyetle ilişkili olduğu düşünülen düşük doz BPS ve diğer yerine geçen bisfenoller kullanılarak gerçekleştirildiğini belirttiler. Bu problemler, eğer BPA örneğinde olduğu gibi insanlarda geçerliyse, germ hattı üzerindeki etkileri ile gelecek nesillere aktarılacaktır. Araştırmacılar, eğer bisfenol kontaminantlarını tamamen ortadan kaldırmak mümkün olsaydı, etkilerin hala yaklaşık üç kuşakta devam edeceğini gösterdi.

Ayrıca araştırmacılar, bazı ikame bisfenollerin diğerlerine göre daha güvenli olup olmayacağını belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor ve şu anda kullanımda olan düzinelerce kimyasalın bulunduğuna dikkat çekiyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Horan TS, et al. Replacement Bisphenols Adversely Affect Mouse Gametogenesis with Consequences for Subsequent Generations. Current Biology, 2018; DOI: 10.1016/j.cub.2018.06.070

Böbrek Kanserinde Yeni Bir Hedef Mutasyon Belirlendi

05 Ekim 2018

En sık görülen böbrek kanseri tipinin yüzde 90'ından fazlası, VHL olarak adlandırılan önemli bir tümör baskılayıcı gen kaybına yol açan genetik bir değişikliğe sahiptir. Science dergisinde yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar böbrek kanserinin gelişmesine yardımcı olan bu genetik değişimin yeni bir etkisini tespit ettiler: ZHX2 olarak adlandırılan bir proteinin bu hücrelerde fazla biriktiğini ve kanserli diğer sinyalleri açmaya yardımcı olduğunu keşfettiler. Bulguları, ZHX2'nin en yaygın böbrek kanseri türü olan berrak hücreli renal karsinom için potansiyel yeni bir tedavi hedefi olduğunu göstermektedir.

Bu protein, kendi başına veya kombinasyon halinde böbrek kanserini tedavi etmek için kullanılan potansiyel bir terapötik hedef olabilir. Araştırmacılar için bir sonraki adım, terapötik olarak nasıl hedef alabileceklerini anlamaya çalışmak olacaktır. Berrak hücreli form, renal hücreli karsinomun en sık görülen tipidir ve tüm vakaların yaklaşık yüzde 70'ini oluşturmaktadır. Berrak hücreli renal karsinomlu hastaların yaklaşık yüzde 90'ında genetik mutasyonlar veya VHL'nin işlevlerini kaybetmelerine neden olan değişiklikler vardır. VHL'nin işlevi kaybolduğunda, hücreler kan damarlarının büyümesini tetikleyen sinyaller biriktirebilir. VHL, berrak hücreli renal karsinomda en önemli tümör baskılayıcıdır. VHL kaybının böbrek kanserine nasıl katkıda bulunduğunu ve terapötik olarak bunu nasıl hedef alacağımızı anlamak önemlidir.

Yeni Bir Hedef Belirlendi

Berrak hücreli renal karsinom için bakım standardının bir parçası olarak VHL kaybının aşağı akış etkisi olan anormal kan damarı üretimindeki hücre sinyallerini bloke eden, ABD Gıda ve İlaç İdaresi onaylı ilaçlar bulunmaktadır. Hastalar bu ilaçlara çok az tepki gösterebilir veya direnç geliştirebilir, bu yüzden araştırmacılar anormal kanserli büyümeyi hızlandıran VHL fonksiyonuna sahip olmayan hücrelerde biriken diğer hedefleri araştırmak istediler.

Araştırmacılar VHL kaybolduğunda kansere yol açabilecek yeni molekülleri keşfetmek için bir tarama tekniği geliştirdiler. Bu, VHL'ye sahip olmayan böbrek kanseri hücrelerinin genellikle daha fazla ZHX2'ye sahip olduğunu belirlemelerine yol açtı. ZHX2'yi laboratuar modellerinden eleyerek, kanser hücresi büyümesini, invazyonunu ve kanserin yayılmasını önlediler.

Bu farklı yola özgün tedavilerin geliştirilmesi ile daha başarılı tedavi sonuçları elde etmek mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang J, et al. VHL substrate transcription factor ZHX2 as an oncogenic driver in clear cell renal cell carcinoma. Science, 2018; 361 (6399): 290 DOI: 10.1126/science.aap8411

Günde Bir Portakal, Maküler Dejenerasyon Riskini Azaltabilir Mi?

04 Ekim 2018

Bugüne kadar yapılan araştırmaların çoğu, C, E ve A vitaminleri ve karotenoidler gibi yaygın olarak bilinen antioksidanların yaşa bağlı maküler dejenerasyon (AMD) riski ve progresyonu üzerindeki etkilerini incelemiştir. Bununla birlikte, flavonoidler de dahil olmak üzere, antioksidan ve anti-enflamatuar özelliklere sahip gelecek vaat eden fitokimyasallar üzerinde sınırlı araştırma bulunmaktadır. Flavonoidler hemen hemen tüm meyve ve sebzelerde bulunan güçlü antioksidanlardır ve bağışıklık sistemi için önemli anti-enflamatuar faydaları vardır. Çay, elma, kırmızı şarap ve portakal gibi gıdalar flavonoidleri içeren yaygın gıdalardandır.

50'sinin üzerinde her yedi Avustralyalıdan birinde maküler dejenerasyon belirtileri mevcuttur. Yaş, bilinen en güçlü risk faktörüdür ve hastalığın 50 yaşından sonra ortaya çıkması daha muhtemeldir. Şu anda hastalığın tedavisi yoktur. Westmead Institute of Medical Research'den araştırmacılar 50 yaş üstü 2.000'den fazla Avustralyalı yetişkinle görüştüler ve 15 yıllık bir süre boyunca onları takip ettiler. Araştırmacılar, toplam flavonoidlerin ve yaygın flavonoid sınıflarının diyet alımı ile AMD prevelansı ve 15 yıllık insidansı arasındaki bağımsız ilişkileri değerlendirmeyi amaçladılar. Araştırmada veriler, 1992 yılında başlamış olan baz popülasyon tabanlı bir çalışma olan Blue Mountains Eye Study'den derlendi.

Flavonoid Alımı AMD Riskini Azaltıyor

Bu popülasyona dayalı kohort çalışmasında, başlangıçta ≥49 yaş olan 2856 ve 15 yıl sonra 2037 yetişkin prevalans ve insidans analizlerine dahil edildi. Diyet alımı, bir yarı kantitatif gıda-frekans anketi (FFQ) kullanılarak değerlendirildi. FFQ'daki gıdaların flavonoid içeriğinin tahminleri USDA Flavonoid, Isoflavone ve Proanthocyanidin veri tabanları kullanılarak değerlendirildi. AMD, retinal fotoğraflardan değerlendirildi.

Kesitsel analizde, toplam flavonoid alımındaki her 1-SD artış, herhangi bir AMD için azalmış olasılık ile ilişkiliydi. Toplam flavonollerin ve toplam flavanonların besin alımındaki her 1-SD'lik artış, herhangi bir AMD prevalansının azalması ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli düzeltmeden sonra, toplam flavanon ve hesperidin alımının artması ile AMD olayı olasılığının azalması arasında marjinal olarak anlamlı bir eğilim gözlenmiştir. Başlangıçta hiç portakal tüketmeyenlerle karşılaştırıldığında günde  ≥1 portakal porsiyonu tükettiğini bildiren katılımcılar, 15 yıl sonra daha düşük AMD riskine sahipti.

Araştırmacılar, bulguların, flavonoidlerin diyet alımı ile AMD  olasılığı arasında bağımsız ve koruyucu bir ilişki olduğunu düşündürdüğünü belirttiler. Bu bulguları doğrulamak için ek prospektif kohort çalışmaları gerektiğini eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bamini Gopinath Gerald Liew Annette Kifley Victoria M Flood Nichole Joachim Joshua R Lewis Jonathan M Hodgson Paul Mitchell. Dietary flavonoids and the prevalence and 15-y incidence of age-related macular degeneration. American Journal of Clinical Nutrition, 2018.

Alzheimer Tanısında Çığır Açan PET Görüntüleme Yöntemi

03 Ekim 2018

Yale’de görev yapmakta olan araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan bireylerde sinaptik kaybı doğrudan ölçmek için yeni bir yöntemi değerlendirdiler. Araştırmacılar, sinapslarla bağlantılı olarak beyinde spesifik bir proteini taramak için PET görüntüleme teknolojisini kullanan yöntemin, yeni Alzheimer tedavilerini araştırmayı hızlandırma potansiyeline sahip olduğunu belirttiler. Yapılan çalışma JAMA Nöroloji dergisinde yayınlandı. Alzheimer hastalığı günümüzde 5,7 milyon Amerikalıyı etkilemektedir ve bu sayının 2050 yılına kadar 14 milyona ulaşması beklenmektedir. Bugüne kadar, hastalığın beyindeki etkileri üzerine yapılan araştırmaların çoğu postmortem olarak yapılmıştır. Araştırmacılar yeni tedavileri araştırmak için yakın zamanda yaşayan hastalarda hafıza kaybını ölçmek için yeni yöntemler araştırdılar.

Bu çalışma, Yale PET Merkezi'ndeki araştırmacılar ve Yale Alzheimer Hastalık Araştırma Birimi (ADRU) arasındaki işbirliğiyle doğan ve sinaptik kayıpları ölçmek için yeni bir stratejiyi araştırmak için uygulanan bir çalışmaydı. Sinir hücreleri arasındaki kavşaklar olan sinapslarda azalma, Alzheimer hastalarında kognitif bozukluk ile ilişkilidir.

PET İle Görüntüleme Yapmak Mümkün

Sinaptik kaybı ölçmek için, araştırma ekibi, hemen hemen tüm sinapslarda bulunan bir protein, SV2A ile bağlanan spesifik bir radyoaktif kimyasal, [11C] UCB-J kullandı. Araştırmacılar, erken dönemde Alzheimer hastalığı veya normal bilişsel yetenekleri olan 21 yaşlı yetişkin ile çalışmaya başladı. Her birine [11C] UCB-J enjekte edildi ve daha sonra yüksek çözünürlüklü PET ile tarandı. Taramalar, araştırmacıların beynin farklı bölgelerindeki sinaptik “yoğunluğu” görselleştirmesine olanak verdi.

Araştırmacılar taramaların yanı sıra, her iki grupta da MRG ve bilişsel değerlendirmelerin sonuçlarını analiz ettiler. Normal bilişe sahip bireylerle karşılaştırıldığında, Alzheimer hastalığı olan katılımcılar, hafızayla ilişkili beyin bölgesinde SV2A işaretçisinde% 41'lik bir azalma gösterdi. Yani araştırmacılar Alzheimer hastalığının erken döneminde hipokampus bölgesinde sinaptik yoğunluğun kaybolduğunu gördüler. Bulgular, non-invaziv PET testinin hafif bilişsel bozukluğu olan erişkinlerde doğrudan bir sinaptik kayıp ölçümü sağlayabildiğini göstermektedir.

Yale ekibi şu anda bulgularını doğrulamak ve potansiyel olarak Alzheimer hastalığı ilaçlarını değerlendirmek için PET tekniğini kullanmak için daha fazla çalışma katılımcısı test ediyorlar. Bu PET görüntüleme aracı aynı zamanda sinaps kaybının hastalığın kritik bir bileşeni olduğu beynin diğer hastalıkları için Yale'deki klinik araştırma çalışmalarında da kullanılıyor. Bu hastalıklar arasında Parkinson hastalığı, epilepsi, uyuşturucu kullanımı, depresyon ve şizofreni bulunmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen MK, et al. Assessing Synaptic Density in Alzheimer Disease With Synaptic Vesicle Glycoprotein 2A Positron Emission Tomographic Imaging. JAMA Neurol. Published online July 16, 2018. doi:10.1001/jamaneurol.2018.1836

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Gaitada Gizli Kan Yüksek Ölüm Riskiyle İlişkili Mi?

27 Eylül 2018

Gaitada gizli kan testi veya GGT olarak bilinen dışkıda görünmeyen kan varlığını tespit etmek için yapılan bir test şu anda, yaşlı insanlarda bağırsak kanseri veya prekürsörü olan polipleri taramak için kullanılmaktadır. Önceki araştırmalar dışkı kanının bağırsak kanseri ile ilişkisinden bağımsız olarak yaşam beklentisini tahmin edebileceğini göstermiştir. Ancak bu çalışmalarda, kanamaya yatkınlık yaratabilecek aspirin gibi ilaçlar da dahil olmak üzere potansiyel olarak etkili faktörler, dikkate alınmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, Mart 2000'den Mart 2016 sonuna kadar İskoçya Tayside'da yaklaşık 134.000 kişi için ilişkili reçete, bağırsak kanseri taraması ve ölüm kayıt defteri verileri incelendi. Araştırmacılar, gaitada gizli kanın, bağırsak kanserinin yanı sıra, tüm nedenlerden kaynaklanan yüksek ölüm riskiyle ilişkili olduğunu buldular. Bulgular, özellikle dolaşım, solunum, sindirim, kan, hormon ve nöropsikolojik hastalıklar ve diğer kanser türleri nedenli ölüm riskinin artmasıyla ilişkiliydi.

Yaşlılık, Yoksulluk ve Erkek Cinsiyet Kanama Riskini Artırıyor

Mart 2000'den Mart 2016 sonuna kadar 50-74 yaşları arasındaki 131,207 kişi gaitada gizli kan için negatif ve 2714 kişi pozitif olarak test edildi. Sağ kalımlar, çalışma başlangıç tarihinden ölüm tarihine ya da Mart 2016'nın sonuna kadar takip edildi. Yaşlılık, artan yoksulluk düzeyleri ve erkek cinsiyet, daha fazla pozitif test sonucu ile ilişkiliydi. Aspirin veya sindirim sistemi kanama riskini artıran diğer ilaçlar için reçeteler de daha fazla pozitif test sonucu olasılığı ile ilişkiliydi.

Genel olarak, pozitif bir GGT sonucu olan insanlar, cinsiyet, yaş, yoksulluk ve ilaç tedavisi göz önüne alındığında, negatif olarak test edilenlere göre yaklaşık sekiz kat daha fazla bağırsak kanseri nedeniyle ölüm riskine sahipti. Ancak daha şaşırtıcı olanı, pozitif GGT sonuçları % 58 daha yüksek bağırsak kanseri dışındaki tüm nedenlerden ölüm riski ile ilişkiliydi. Potansiyel olarak etkili faktörleri dikkate aldıktan sonra, dolaşım, solunum, sindirim sistemi, nöropsikolojik, kan ve hormon hastalıklarından ve diğer kanser türleri nedeniyle ölüm riskinin önemli ölçüde artmasıyla ilişkilendirildi.

Araştırmacılar, daha büyük yaş, erkek cinsiyet ve artan yoksulluk düzeylerinin, tüm nedenlerden ölüm için kendilerinin risk faktörleri olmasına rağmen, bu faktörler için ayarlandıktan sonra bile, pozitif bir GGT sonucunun, hala erken ölümle güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

BMJ. "'Invisible' stool blood linked to heightened risk of death from all causes: Including circulatory, respiratory, digestive, blood, hormone and neuropsychological diseases." ScienceDaily. ScienceDaily, 16 July 2018.

Gebelikte Depresyona Bağlı Enflamasyon Yenidoğanı Etkiliyor

26 Eylül 2018

Altta yatan mekanizmalar henüz anlaşılmamış olsa da, gebelik depresyonu, çocuklarda geniş bir suboptimal sonuç aralığıyla ilişkilidir. Hayvan çalışmaları, prenatal stresin yavruların stres yanıtları üzerindeki gelişimsel programlama etkisinin aracılarının enflamasyon ve glukokortikoidler olduğunu düşündürmektedir. Ancak insanlardaki çalışmalar henüz bu aşamada değildir. Gebelikte tanımlanmış, klinik olarak anlamlı major depresif bozukluğun (MDD), annede antenatal enflamatuar biyolojik belirteçler ve hipotalamus-hipofiz (HPA) ekseni ve aynı zamanda yavru HPA ekseni, davranışı ve doğum sonrası ilk yıldaki gelişimsel sonuçları üzerindeki etkileri bugüne kadar araştırılmamıştır.

King's College London'da araştırmacılar, MDD'nin, gebelik ve ilişkili antenatal enflamatuar ve kortizol biyolojik belirteçleri,  çocuklarda stres yanıtı, erken nörodavranış ve bilişsel, dil ve motor gelişim üzerindeki etkisini araştırmak için yeni bir çalışma yaptılar. Prospektif uzunlamasına bir tasarım uygulanan çalışmaya 49 vaka ve 57 sağlıklı kontrol olmak üzere 25 haftalık gebe toplam 106 kadını dahil ettiler. Çocuklarda stres yanıtı 8. haftada ve 12. ayda immünizasyona kortizol yanıtıyla, erken nörodavranış 6. günde Yenidoğan Davranışsal Değerlendirme Ölçeğiyle (NBAS), bilişsel, dil ve motor gelişim ise 12. ayda “Bayley Scales of Infant and Toddler Development” skalası ile değerlendirildi. Enflamasyonu ölçmek ve depresyonun annelerin vücutlarını bir enfeksiyona maruz bırakarak baskı yapıp yapmadıklarını değerlendirmek için 27 haftada her kadından kan aldılar. Ek olarak, 32 haftada tükürük örnekleri alındı ve kortizol seviyeleri ölçüldü.

Stres Erken Doğumu Da Tetikliyor

Gebelikte depresyon geçiren kadınlardan alınan kan örnekleri artmış enflamasyon gösterirken, tükürük örnekleri de sabah uyandıklarında ve akşamları kortizol düzeylerinde artış gösterdi. Bu kadınlar ayrıca kontrol grubundan ortalama sekiz gün önce, yani 40,4 hafta yerine 39,4 haftada doğum yaptı. Ayrıca bu kadınların yenidoğanları, ölçülen beş NBAS kümesinin dördünde suboptimal nörodavranışsal fonksiyona ve bir yaşında ise artmış kortizola sahipti. Maternal enflamatuar biyolojik belirteçler ve kortizol düzeyleri, bebek stres yanıtı ile koreleydi. Bu da aralarında mekanik bir bağlantı olduğunu düşündürüyordu.

Araştırmacılar bulguların, gebelikte depresyonun değişmiş bebek davranışı ve biyolojik stres yanıtı ile ilişkili olduğunu ve maternal antenatal stresle ilişkili biyolojideki değişikliklerin bu bebek sonuçlarıyla ilişkili olduğunu ortaya koyduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

S. Osborne, A. Biaggi, T.e. Chua, A. Du Preez, K. Hazelgrove, N. Nikkheslat, G. Previti, P.a. Zunszain, S. Conroy, C.m. Pariante. Antenatal depression programs cortisol stress reactivity in offspring through increased maternal inflammation and cortisol in pregnancy: the Psychiatry Research and Motherhood - Depression (PRAM-D) Study. Psychoneuroendocrinology, 2018.

Yaşlı İnsanlarda Kalça Dışı Kemik Kırıkları Ölüm Riskini Arttırıyor

25 Eylül 2018

Kemik kırığına sahip yaşlı insanlar daha yüksek ölüm riskiyle karşı karşıyadır ve bu risk yıllar geçtikçe yükselebilir. Kalça kırıklarının yaşlı insanlar arasında mortalite riskini artırdığı bilinmektedir. Kalça dışı kırıklar, tüm frajilite kırıklarının üçte birinden fazlasını oluşturur ve femur, pelvis, klavikula veya alt bacağın kırıklarını içerebilir. Kalça dışı frajilite kırıkları sonrası uzun dönem artmış mortalite hakkında az şey bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada, hangi kırıkların artmış mortalite ile ilişkili olduğu ve kırık sonrası artmış ölüm oranının ne kadar olduğu araştırıldı.

Danimarka’da yapılan ülke çapındaki kayıt-tabanlı takip çalışmasında, frajilite kırıklarını ilk kez yaşamış ve 50 yaş üstündeki tüm bireyler dahil edildi ve ölüm riski için 10 yıla kadar takip edildi. Kırık sonrası belli zaman aralıklarında kırığın ölüme katkısı, arka plan popülasyonunda zamana bağlı mortalite değişikliklerini hesaba katarak rölatif sağ kalım analizi kullanılarak incelendi.

Erkeklerde Kırık İlişkili Ölüm Riski Daha Fazla

2001 yılında 21.123 kadın (72 ± 13 yaş) ve 9.481 (67 ± 12) erkekte frajilite kırığı gelişti ve sırasıyla 10668 ve 4745 kişi öldü. Tüm proksimal ve alt bacak kırıklarından sonra artmış mortalite gözlendi. Ölümlerin büyük çoğunluğu, kırık sonrası ilk yıl içinde meydana geldi ve daha sonra artmış ölüm oranı yavaş yavaş azaldı. Kalça kırıkları, kırıktan sonraki bir yılda erkeklerde % 33 ve ve kadınlarda % 20 ile en yüksek mortalite ile ilişkiliydi. Bir yıllık artmış mortalite, femur veya pelvis kırıkları sonrası % 20-25, vertebra kırığı sonrası % 10, humerus, kaburga veya klavikula kırıkları sonrası % 5-10 ve alt bacak kırıkları  sonrası % 3’tü. Kalça için 10 yıla kadar ve femurdan sonra diğer proksimal ve alt bacak kırıkları için yaklaşık 5 yıla kadar belirgin bir artmış mortalite gözlendi.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın, çok çeşitli kırıkların uzun dönem artmış mortaliteye katkıda bulunduğunu gösterdiğini belirttiler. Bunun, erken müdahalenin ne kadar önemli olduğunu vurguladığına, kırık için risk altındaki bireyleri erken belirleyip tedavilerinin sağlanmasının oldukça önemli olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Thach Tran, Dana Bliuc, Louise Hansen, Bo Abrahamsen, Joop van den Bergh, John A Eisman, Tineke van Geel, Piet Geusens, Peter Vestergaard, Tuan V Nguyen, Jacqueline R Center. Persistence of excess mortality following individual non-hip fractures: A relative survival analysis. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 2018.

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Risk Faktörlerine Hakim Olmak Sağlıklı Yaşamın Anahtarı

21 Eylül 2018

Genomik faktörlerin yaygın hastalık riski üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğuna dair pek çok kanıt bulunmasına rağmen, bugüne kadar bu bilgilerin hastalıkları önleme konusunda çok az kullanımı olmuştur. Finlandiya, Helsinki Üniversitesi, Moleküler Tıp Enstitüsü'nde kıdemli bir bilim insanı olan Elisabeth Widen ve arkadaşları, hastalara ve doktorlara 49,000 hastalık ilişkili genetik varyantı temel alan genomik bilgileri görmelerini ve yaşam tarzı ile ilişkili risk faktörlerini yönetmelerini sağlayan web tabanlı bir araç geliştirdi.

"KardioKompassi® adı verilen bu aracın sonuçlarını hastalara doğrudan teslim ederek, 10 yıllık iskemik kalp hastalığı riskini görebildiler. Bu araç, risk bilgilerini yaş, cinsiyet, kolesterol düzeyleri ve kan basıncı gibi geleneksel risk faktörlerine göre birleştiriyor. Bir hastanın genel hastalık riskinin yüksek olduğu durumlarda, KardioKompassi, katılımcıya, bu riski en iyi şekilde nasıl azaltacağını tartışmak için doktoruyla iletişime geçmesini tavsiye etti.

On sekiz ay sonra yeniden değerlendirildiğinde, sonuçlar etkileyici idi. Genel popülasyonda% 4'lük bir sigara bırakma oranıyla karşılaştırıldığında, çalışmada sigara içenlerin% 17'si sigarayı bırakmış ve katılımcıların % 13.7'sinde sürekli kilo kaybı sağlanmıştır. Genel olarak, kilo verme, sigara içimine son verme veya doktor ziyareti gibi risk azaltıcı davranışlar KVH riski olanlarda % 32.4 idi.

Hastalar Açısından Veriye Hakim Olmak Motive Edici

Çalışmanın başında yüksek KVH riski taşıyan katılımcıların% 40 kadarı sigara içiyordu. Araştırmacılar genetik profili hakkında bireylere bilgi vermenin özellikle motive edici olduğuna inanıyor.

GeneRISK adı verilen bu çalışmanın katılımcılarının gelecek 20 yıl boyunca ek çalışmalarla sağlık durumları yakından takip edilecek. Araştırmacılar, halihazırda yaşam tarzı değişiklikleri yapmış olanların, onlara devam edebileceklerine inanıyor.

Çalışmanın sonuçları, bireyler için genomik verilerin yönetilmesi ve yorumlanmasına yönelik bu yaklaşımın uygulanabilir ve etkili olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar bu çalışmanın, sağlık hizmetlerinde bu tür verilerin başka hastalıklara kolayca adapte edilebileceği bir model sağladığını düşünüyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/06/180615185408.htm

Erken Çocuklukta Stres Beyin Matürasyonunu Değiştiriyor

21 Eylül 2018

Hayvan ve insan çalışmaları, hem erken yaşamdaki travmatik olayların hem de devam eden stres dönemlerinin nörolojik gelişmeyi etkilediğini göstermiştir, ancak normatif adölesan nöro-olgunlaşma yörüngelerini düzenleyip düzenlemedikleri ve bunların nasıl düzenlendikleri belirsizliğini korumaktadır.

Radboud Üniversitesi araştırmacıları, 37 sağlıklı adölesanı yaklaşık 20 yıl boyunca izledikleri uzun dönemli bir çalışmada, erken yaşamdaki (0-5 yaş) ve devamındaki (14-17 yaş) stres faktörlerinin, (n = 37) gri cevher hacmindeki (GMV) değişikliklere (14-17 yaş) etkilerini belirlemeyi hedeflediler. Zamanlama ve stres tipinin, farklı GMV değişiklikleriyle ilişkili olduğunu gördüler.

1998 yılında, bir yaşındaki 129 çocuk ve ebeveynlerinden oluşan grup ilk kez test edildi. Araştırmacılar 20 yıl boyunca, çocukların ebeveynleri, arkadaşları ve sınıf arkadaşları ile oyun ortamlarını ve etkileşimlerini incelediler. Çocuklar ayrıca MRI taramalarına tabi tutuldular. Daha spesifik olarak, serebral olgunlaşma üzerindeki etkilere baktılar.

Araştırmacılar olumsuz yaşam olayları ve sosyal çevreden olumsuz etkiler olmak üzere iki tip stres seviyesinin, erken çocuklukta (0-5 yaş) ve ergenlikte (14-17 yaş), sosyal ve duygusal işleyişte önemli bir rol oynayan ve strese karşı duyarlı oldukları bilinen prefrontal korteks, amigdala ve hipokampüsün olgunlaşmasına etkilerini incelediler.

Stres Pubertal Gelişimi Hızlandırırken Zihinsel Gelişimi Olumsuz Etkiliyor

Çocukluktaki hastalık ya da boşanma gibi olumsuz deneyimlerden kaynaklanan stresin, ergenlik döneminde prefrontal korteksin ve amigdalanın daha hızlı olgunlaşmasıyla ilişkili olduğunu gördüler. Bununla birlikte, ergenlik döneminde okulda düşük akran saygısı gibi olumsuz bir sosyal ortamdan kaynaklanan stres, beyin bölgesi hipokampusunun ve prefrontal korteksin bir başka bölümünün daha yavaş olgunlaşmasıyla ilişkiliydi.

Araştırmacılar, bulguların erken çocuklukta stresin pubertal gelişmeyi hızlandırdığını, olumsuz adölesan sosyal ortamının, potansiyel zihinsel sağlık etkileri ile beyin olgunlaşmasını bozduğunu gösterdiğini belirttiler. Gecikmiş anterior singulat olgunlaşmasının daha çok antisosyal özellikler ile ilişkili olduğunu aktardılar. Yaptıkları çalışmanın nedensellik için kesin kanıtlar sunmadığını fakat, hayvan çalışmalarına dayanarak, bu mekanizmaların gerçekten nedensel olduğunu öne sürebileceklerini eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Anna Tyborowska, Inge Volman, Hannah C. M. Niermann, J. Loes Pouwels, Sanny Smeekens, Antonius H. N. Cillessen, Ivan Toni, Karin Roelofs. Early-life and pubertal stress differentially modulate grey matter development in human adolescents. Scientific Reports, 2018; 8.

Diyabetli Yetişkinler İçin Sürekli Glikoz Takip Sistemi

20 Eylül 2018

Diyabet tanılı kişiler ya tip 1 diyabette olduğu gibi yeterli insülin üretemezler ya da insülini uygun şekilde kullanamazlar. Vücut yeterli insüline sahip olmadığında veya mevcut insülini etkili bir şekilde kullanamadığı zaman, şeker kanda birikir. Yüksek kan şekeri seviyeleri kalp hastalığına, felce, körlüğe, böbrek yetmezliğine ve ayak parmaklarının veya ayakların amputasyonuna yol açabilir. Diyabetle yaşayan bireyler, hastalık yönetiminin bir parçası olarak kan glikoz seviyelerini düzenli olarak izlemelidir.

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), 18 yaş ve üstü diyabetli kişilerde kullanılmak üzere Eversense Sürekli Glikoz İzleme (CGM) sistemini onayladı. Bu sistem, 90 güne kadar giyilebiliyor ve glikozu tespit etmek için tamamen implante edilebilir bir sensör içeriyor.

Eversense CGM sisteminde, ayakta tedavi prosedürü sırasında uzman bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından cildin hemen altına implante edilen küçük bir sensör kullanılıyor. İmplant edildikten sonra sensör, diyabetli yetişkinlerde glukoz seviyelerini 90 güne kadar düzenli olarak ölçüyor. İmplante sensör, glukoz seviyelerini ölçmek ve glikoz seviyeleri çok yüksek (hiperglisemi) veya çok düşük (hipoglisemi) durumunda kullanıcıları uyarmak için bir mobil uygulamaya bilgi göndermek için yeni bir ışık tabanlı teknoloji ile çalışıyor. Sensör, kan şekerine maruz kaldığında, sensör tarafından ölçülen az miktarda ışık üreten bir flüoresan kimyasal ile kaplanıyor. Her beş dakikada bir, akıllı telefon veya tablet gibi cihazlara özel bir mobil uygulama çalıştıran mobil cihaza ölçümler gönderiliyor.

Bağımsız Bir Komite Tarafından Onaylandı

FDA, 18 yaş ve üstü diyabetli 125 kişiden alınan klinik çalışma verilerini değerlendirdi ve Eversense CGM sistemi tarafından elde edilen ölçümleri laboratuvar bazlı bir glikoz analiz cihazı ile elde edilen sonuçlarla karşılaştırarak cihazın etkinliğini gözden geçirdi. Eversense CGM sisteminin 90 günlük implante edilebilir sensörünün güvenliği ve implant için kullanılan prosedür klinik çalışmalarda da değerlendirildi. Bu çalışmalar sırasında, implante sensör ile ciddi bir olumsuz olay yaşayan kişilerin oranı yüzde 1'den daha azdı. FDA, Eversense CGM sisteminin güvenliğini ve etkinliğini bağımsız bir şekilde değerlendirmek üzere bir Danışma Komitesi toplantısı düzenledi. Komite, Eversense CGM sisteminin faydalarını kabul etti.

Sensörün takılması, çıkarılması ve aşınması ile ilgili olası olumsuz etkiler arasında; alerjik reaksiyon, kanama, morarma, enfeksiyon, ağrı veya rahatsızlık, skarlaşma veya cilt renk değişikliği, çıkarılma sırasında sensör kırılması, deri enfeksiyonu, incelme, renk bozulması veya kızarıklık mevcuttu. CGM sisteminin kullanımı ile ilişkili diğer riskler, cihaz tarafından sağlanan bilgilerin yanlış olması veya uyarıların kaçırılması durumlarında hipoglisemi veya hiperglisemi içeriyordu.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.fda.gov/newsevents/newsroom/pressannouncements/ucm611454.htm

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Nazal Fırça Testi İle Astım Tanısı Mümkün Mü?

19 Eylül 2018

Astım, her yaşta yaygın görülen ve tanı konulmasında zorluklar yaşanan bir hastalıktır. Tanı konulmadığında, kısıtlı aktivite, acil servis ziyaretleri ve yatışlara yol açabilir. Hafif ve orta şiddette astımı teşhis etmek zor olabilir çünkü semptomlar zamanla değişir ve diğer solunum rahatsızlıkları ile komplike olabilir. Halen, solunum fonksiyon testleri (SFT) astım için en güvenilir tanı aracıdır. Ancak, bu testleri gerçekleştirmek için gerekli ekipmana ve uzmanlığa erişim, astımın sıklıkla tanı konduğu ve tedavi edildiği birincil samak ortamlarında her zaman yaygın değildir. Astım ve diğer solunum yolu hastalıkları arasında tek başına SFT'yle ayrım yapmak zordur.

Mount Sinai araştırmacıları, hafif- orta astımda nazal fırça tabanlı bir klasifikatör tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Hafif-orta astımlı hastalar ve kontrol grubundan oluşan 190 kişiye nazal fırçalama ve nazal örneklerin RNA sekanslamasını uyguladılar. Çalışmaya öncülük eden veri bilimcileri, astım olan ve olmayan hastalarda burun fırçalamasından elde edilen genetik verilere makine öğrenimi algoritmalarını uyguladılar. Bu sağlam veri toplama ve makine öğrenimi analiziyle, astım durumunun göstergesi olan 90 genlik bir biyolojik belirteç belirlediler. Bu klasifikatör, RNA sekanslama ile belirlenen astımlı ve kontrol deneklerinin bir test seti, mikroışın ile belirlenen iki bağımsız vaka kontrol kohortu ve sınıflandırmanın düşük bir yanlış sınıflandırma oranına sahip olduğu alerjik rinit, üst solunum yolu enfeksiyonu, kistik fibrozis, sigara kullanımı gibi diğer solunum rahatsızlıklarına sahip beş kohort olmak üzere toplam sekiz test setinde kuvvetli prediktif değer ve duyarlılık ile gerçekleştirildi.

Ucuz ve Seçici

Araştırmacılar, basit bir nazal fırça ve temel takip veri analizi ile test edilebilecek, genetik bir astım biyolojik belirteci belirlediklerini, bu ucuz tanı testiyle, hafif ila orta derecede astımın doğru bir şekilde tanımlanabileceğini ve alerjik rinit, sigara, üst solunum yolu enfeksiyonu ve kistik fibrozis gibi diğer solunum durumlarından ayırt edebileceğini belirttiler. Burun fırça testinin saniyeler aldığını, klinisyenler, özellikle astım tanısının ön cephesinde bulunan birinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcıları için, bu testin erken ve doğru tanı ile hasta sonuçlarını büyük ölçüde iyileştirebileceğini aktardılar. Bu testi klinik uygulamaya sokma yolundaki bir sonraki adımın, daha geniş bir hasta popülasyonunda yapılacak bir çalışma olduğunu söylediler. Büyük kohortlarda prospektif doğrulamayla, astım biyolojik belirtecinin, zaman ve kaynakların sıklıkla pulmoner fonksiyon testini engellediği klinik cephelerde astım tanısına yardımcı olmak için minimal invaziv bir testin geliştirilmesine yol açabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Gaurav Pandey, Om P. Pandey, Angela J. Rogers, Mehmet E. Ahsen, Gabriel E. Hoffman, Benjamin A. Raby, Scott T. Weiss, Eric E. Schadt, Supinda Bunyavanich. A Nasal Brush-based

Beynimiz İşlenmiş Gıdaları Tercih Ediyor

18 Eylül 2018

Araştırmacılar, sadece yağ veya sadece karbonhidrat içeren gıdalardan ziyade beynin ödül merkezinin hem yağ hem de karbonhidrattan yüksek olan gıdalara değer verdiğini gösterdiler. 206 yetişkin üzerinde yapılan araştırma, bu tür gıdaların vücudumuzun gıda tüketimini yöneten doğuştan gelen sinyallerden faydalandığı fikrini desteklemektedir.

Gıdaların besin değeri ile olan ilişkisini düzenleyen biyolojik süreç, organizmaların uyumlu kararlar verebilmeleri için bir yiyeceğin değerini dikkatli bir şekilde tanımlamak için gelişti. Örneğin, tükettiği gıdanın az enerji sağlaması durumunda, bir farenin açıkta koşma ve kendini yırtıcıya gösterme riskiyle karşı karşıya kalmaması gerekir.

Çalışmaya dahil edilen katılımcılara, çoğunlukla yağ, çoğunlukla şeker ve yağ+karbonhidrat kombinasyonunu içeren alışıldık aperatiflerin fotoğrafları gösterilirken beyin taramasından geçirildiler.

Sadece ilk tercih ettikleri yiyecekleri alabilecekleri sınırlı miktarda para harcayabildiklerinde, katılımcılar yağ ve karbonhidratları birleştiren yiyecekler için daha fazla ödeme yapmaya istekliydi. Dahası, yağ-karbonhidrat bileşimi, beyindeki ödül merkezindeki nöral devreleri, en sevilen yiyeceklerden daha fazla, potansiyel olarak daha tatlı ya da daha enerji yoğun bir gıda ya da daha büyük bir porsiyondan da daha fazla çalıştırdı.

İşlenmiş Gıdaları Daha Fazla İstiyoruz

Araştırmacılar, avcı-toplayıcı atalarımızın çoğunlukla odunsu bitkileri ve hayvan etlerini yediklerini belirtti. Doğada, yağ ve karbonhidrat yüksek gıdalar çok nadirdir ve metabolizmayı yavaşlatan liflere sahip olma eğilimindedir. Buna karşılık, işlenmiş gıdaların yüksek yağ ve yüksek karbonhidratlı yüklere sahip olması çok yaygındır.

Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesinden ve yaklaşık 12.000 yıl önce tahıl ve süt üretiminin gelişmesinden sonra, yağ ve karbonhidratları birlikte tüketme fırsatları artmış olsa da, 11 gram yağ ve 17 gram karbonhidrat içerebilen donut gibi işlenmiş gıdalara sadece 150 yıldır ulaşabiliyoruz.

Bilim adamları, geçmiş deneyimlerimizin, karbonhidratların besleyici özellikleri ile beyindeki dopamini, henüz bilinmeyen bir metabolik sinyal yoluyla serbest bıraktığına inanıyorlar. Bu tür sinyaller ne ve ne kadar yediğimizi düzenlemeye yardım ediyor gibi görünüyor.

Araştırmacılar, yağ ve karbonhidrat sinyal yollarının eşzamanlı aktivasyonunun, insan fizyolojisinin işlemek için evrimleşmediği bir etki başlattığını öne sürüyorlar. Bu öneriye uygun olarak, tek başına yağa veya karbonhidratlara erişimine izin verilen kemirgenler, toplam günlük kalori alımını ve vücut ağırlığını tek başına düzenler. Fakat yağ ve karbonhidratlara sınırsız erişim verildiğinde, hızla kilo alırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

DiFeliceantonio AG. et al. Supra-Additive Effects of Combining Fat and Carbohydrate on Food Reward. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.05.018 

Kan-Beyin Bariyerindeki Aktif Akış Taşıyıcıları

17 Eylül 2018

Kan-beyin bariyeri (BBB), beyni potansiyel olarak zararlı endojen ve eksojen maddelerden koruyarak beyin homeostazisine katkıda bulunur. ATP-bağlayıcı kaset (ABC) gen ailesinin BBB aktif ilaç akışlı taşıyıcıları, MSS'den ilaç dağıtımı ve ortadan kaldırılmasının önemli belirleyicileri olarak giderek daha fazla kabul edilmektedir.

ABC taşıyıcıları, tüm memeli türlerinde hücresel membranlar boyunca çözünen maddelerin translokasyonu için ATP hidrolizinin enerjisini kullanan çok bölgeli integral membran proteinleridir. ABC taşıyıcıları, tüm protein ailelerinin en büyüklerinden birini oluşturur ve kanserlere ve patojenik mikropların ilaçlara direnci dahil olmak üzere birçok önemli biyomedikal fenomenin merkezinde yer alır. ABC taşıyıcılarının yapısının ve fonksiyonunun aydınlatılması, işlevlerini kontrol etmek için ajanların rasyonel tasarımı için gereklidir.

ABC taşıyıcıları, ilaç dispozisyonu ve yanıtı için giderek artan bir şekilde önemli kabul edilmektedir. İnsan çoklu ilaç direnci (MDR1) (ABCB1) geninin şifrelenmiş ürünü olan P-glikoprotein (Pgp), bu taşıyıcının, günümüzde klinik kullanımda yapısal olarak farklılaşan çeşitli ilaçlar dahil olmak üzere geniş bir substrat spesifitesine sahip olmasıyla özel bir klinik ilgiye sahiptir. Ayrıca, bu akış taşıyıcının mide bağırsak sistemi ve beyin kılcal damar endotel hücreleri gibi belirli doku bölümlerinde ekspresyonu, birçok ilacın ağızdan emilimini ve MSS girişini sınırlar. Pgp, BBB'yi oluşturan çok büyük çeşitte lipofilik ilaçları beynin kapiller endotelyal hücrelerinden aktif olarak taşıyabilen BBB'nin temel bir öğesi olarak gösterilmiştir. BBB'deki ABC akış taşıyıcıların sonuçları, beyne nüfuz edebilecek ilaçların negatif toksik etkilerini asgariye indirmek veya bunlardan kaçınmaktır. Ayrıca, epilepsi gibi nörolojik bozukluklar, BBB'de ABC akış taşıyıcıların aşırı ekspresyonu ile ilişkili olabilir ve bu da tedavi edici ilaca dirençle sonuçlanır.

Akış Modülasyonu Bir Çok Hastalık İçin Umut

Pgp eksprese eden hücre dizilerinin kullanımı, Pgp baskılanmış farelerin üretimi ve ayrıca hayvanlarda Pgp inhibitörleri kullanılarak yapılan çalışmalar, ilaç dispozisyonu için aktif nakil süreçlerinin rolü hakkında daha iyi bir anlayışa katkıda bulunmuştur. Pgp'ye ek olarak, çoklu ilaç dirençli protein (MRP; ABCC) familyasına ait ABC taşıyıcıları ve meme kanseri direnç proteini (BCRP; ABCG2) ilaç dispozisyonunda rol oynar. Bununla birlikte, memeli ABC taşıyıcıları ailesi, çok daha geniş bir ailedir ve fonksiyonel olarak çok çeşitlidir.

BBB'yi oluşturan beyin kılcal endotel hücrelerinin luminal bölgedeki yerleşimleri, akım pompaları gibi güçleri ve ilaç taşıyıcıları gibi çoklu özelliğinden dolayı, Pgp, MRP2 ve BCRP gibi ABC taşıyıcıları, tedavi edici ilaçların beyne girmesi için BBB'yi modifiye etmek üzere tasarlanmış manevralar için açık bir hedeftir. Dahası, BBB'deki bu tür ABC taşıyıcılarının, epilepsi gibi beyin hastalıklarının farmakolojik özelliklerinin önemli bir patomekanizması olarak aşırı eksprese edildiğini gösteren biriken kanıtlar göz önünde bulundurulduğunda, bu taşıyıcıların farmakolojik modülasyonu, bu tür hastalıklarda tıbbi intraktabilitenin üstesinden gelmek için yeni bir rasyonel strateji oluşturabilir. Daha spesifik taşıma inhibitörleri, spesifik antikorlar, baskılanmış veya transgenik hayvanlar ve in vivo görüntüleme teknikleri gibi gelişmiş araçların mevcudiyeti, 11C etiketli substratlarla pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılarak, farklı ABClerin daha ayrıntılı bilgisinin edinilmesini ve fizyolojik ve patolojik koşullar altında beyne ilaç aktarımını modüle etmek için etkileşimleri kolaylaştıracaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wolfgang Löscher and Heidrun Potschka, Blood-Brain Barrier Active Efflux Transporters: ATP-Binding Cassette Gene Family, The Journal of the American Society for Experimental NeuroTherapeutics Vol. 2, No. 1, 2005.

Doğru Yöntemle Sodyum Ölçümü Mortalite İle İlişkiyi Doğruluyor

17 Eylül 2018

Tuzlu yiyeceklerin yüksek tansiyona katkısı olduğu bilinmektedir, ancak bu doğrusal ilişkinin kardiyovasküler hastalık ve ölüm riskini arttırıp arttırmadığı tartışmalıdır. Son kohort çalışmaları bu ilişkiyi desteklememektedir. Sodyumun yanlış ölçümleriyle yapılan birçok kohort çalışması, mortalite ile J-şekilli bir ilişki olduğunu bildirmiştir.

Bir kişinin idrar örneğinde ne kadar tuz atıldığını belirlemek için sodyum alımı bir spot testi kullanılarak ölçülebilir. Bununla birlikte, idrardaki sodyum seviyeleri gün boyunca dalgalanma gösterebilir, bu yüzden bir kişinin sodyum seviyesinin belirli bir günde kesin ölçüsü tam 24 saatlik bir örneklem gerektirir. Ayrıca, sodyum tüketimi günden güne değişebilir, tam olarak sodyum örneği alımı için en iyi yöntem birden fazla günde örnek alınmasıdır.

Brigham ve Kadın Hastanesi'ndeki (Brigham and Women's Hospital) araştırmacılar tarafından yapılan ve çoklu ölçümler kullanılan yeni bir çalışmada, doğru olarak ölçülen sodyum alımının mortalite ile doğrusal bir ilişki gösterdiği doğrulandı. Araştırmacılar, çoklu ardışık olmayan 24 saatlik idrarın altın standart yöntemiyle ölçülen çeşitli tahmini sodyum alımlarını karşılaştırdılar ve mortalite ile ilişkilerini değerlendirdiler. Önceki çalışmalar spot örnekleri ve Kawasaki formülünü kullanmış olsa da, araştırmacılar çoklu, ardışık olmayan idrar örnekleri ortalamasını kullanan altın standart yönteme dayanan ölçümler dahil olmak üzere birden fazla yolla sodyum alımını değerlendirdiler.

Sodyum Alımı Mortaliteyi Etkiliyor

Hipertansiyon Önleme Çalışmaları katılımcıları için, yaklaşık 3.000 prehipertansiyon hastasını içeren sonuçları incelediler. Sodyum alımı; altın standart olan ortalama ölçülen (araştırma boyunca üç ila yedi 24 saatlik idrar sodyum ölçümünün ortalaması), ortalama tahmini (Kawasaki formülü kullanılarak 24 saatlik idrar sodyum konsantrasyonundan üç ila yedi tahmini 24 saatlik idrar sodyum atılımının ortalaması), ilk ölçülen (her çalışmanın başlangıcında ölçülen 24 saatlik idrar sodyumu), ilk tahmini (Kawasaki formülü kullanılarak ilk 24 saatlik idrarın sodyum konsantrasyonundan tahmin edilen 24 saatlik idrar sodyumu) olmak üzere dört şekilde değerlendirildi. Çalışmaya pre-hipertansiyonu olan ve sodyum müdahalesi görmeyen 30-54 yaş arası 2974 kişiyi dahil ettiler.

Ortalama 24 yıllık takip süresince 272 ölüm gerçekleşti. Altın standart yöntemle ölçülen ortalama sodyum alımı 3769 ± 1282 mg/gündü. Ortalama tahmini sodyum, alım miktarını 1297 mg / gün fazla tahmin etti. Ortalama tahmini değer, daha düşük seviyelerde fazla tahmin ve daha yüksek seviyelerde düşük tahminle sistematik olarak önyargılıydı. Ölçülen ortalama sodyum mortalite ile doğrusal bir ilişki gösterdi. Ortalama tahmini sodyum mortalite ile J-şekilli bir ilişki ortaya çıktı. İlk ölçülen ve ilk tahmini sodyum ise ilişkiyi düzleştirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng J He, Norm R C Campbell, Yuan Ma, Graham A MacGregor, Mary E Cogswell, Nancy R Cook. Errors in estimating usual sodium intake by the Kawasaki formula alter its relationship with mortality: implications for public health†. International Journal of Epidemiology, 2018.

Müziği Algılama Şeklimiz Empati Yeteneğimize Göre Farklılaşıyor

14 Eylül 2018

Yapılan bir araştırmaya göre, daha yüksek empatisi olan kişilerin beyninin, dinledikleri müziği işleyişi diğerlerinden farklıdır.

Araştırmacılar, düşük empatili insanlarla karşılaştırıldığında, daha yüksek empatisi olanların, beynin ödül sisteminin daha fazla katılımı ile birlikte tanıdık müziğin yanı sıra sosyal bilgilerin işlenmesinden sorumlu alanlarda işlediğini buldular.

Yüksek empati ve düşük empati duyan insanlar, müzik dinlerken, işitsel, duygu ve duyusal-motor işleme ile ilgili beyin bölgelerine yaklaşık olarak eşit katılım dahil olmak üzere, müzik dinlerken birçok ortak alanı paylaşırlar. Ancak iki beyin arasında çok anlamlı en az bir fark olduğu artık biliniyor. Yüksek empatiye sahip insanlar, başkaları için empati duyduklarında aktif olan alanlar gibi beynin sosyal devresine daha fazla katılım ile tanıdıkları müziği işlerler. Onlar da ödül sisteminin artan aktivasyonu ile gösterildiği gibi, müzik dinlemekten daha fazla keyif alıyor görünmektedir.

2014 yılında araştırmacılar, nüfusun yaklaşık yüzde 20'sinin oldukça empatik olduğunu bildirdi. Bunlar özellikle duyarlı ve sosyal ve duygusal uyaranlara güçlü tepki veren insanlardır.

Empati Yüksek Olunca Farklı Devreler Çalışıyor

Araştırmadaki katılımcılar 20 UCLA lisans öğrencisi idi. Aşina olan ya da bilmedikleri müzik alıntılarını dinlerken her biri bir MR makinesinde tarandı. Tanıdıkları müzikler, taramadan önce katılımcılar tarafından seçildi.

Daha sonra her bir kişi empati alanındaki bireysel farklılıkları değerlendirmek için standart bir anketi tamamladı. Araştırmacılar daha sonra müzik dinleme sırasında beynin hangi alanlarının empati ile ilişkili olduğunu görmek için karşılaştırmalı değerlendirmeler yaptılar.

Beyin taramalarının analizi, yüksek empatili dinleyicilerin, tanıdık müziği dinlerken, müzikten hoşlanıp hoşlanmadıklarına bakılmaksızın, beynin ödül sisteminin bir parçası olan dorsal striatumda daha fazla aktivite yaşadıklarını gösterdi. Ödül sistemi zevk ve diğer olumlu duygular ile ilgilidir. Alanın bozulması, bağımlılık yapan davranışlara yol açabilir.

Buna ek olarak, çalışmada daha yüksek empatiye sahip kişilerin beyin taramaları, sosyal dünyanın işlenmesinden sorumlu olan prefrontal korteksin medial ve lateral alanlarında ve diğerlerinin analiz edilmesi ve anlaşılması için kritik olan temporoparietal bağlantıda daha fazla aktivasyon kaydetti.

Tipik olarak, insanlar diğer insanlarla etkileşime girdiği veya onları düşündüğü zaman, beynin bu alanları aktif hale gelir. Müzik dinlerken empati ile olan ilişkilerini gözlemlemek, bu dinleyicilere müziği yapan insanla karşılaşması için bir vekil olarak işlev gördüğünü gösterebilir.

Beyin taramalarının analizinin ötesinde, araştırmacılar sadece davranışsal verilere de bakmışlardı. Bu veriler de aynı zamanda daha yüksek empatiye sahip insanların bilmedikleri müzikleri daha güçlü bir şekilde tercih ettikleirini gösteriyor.

Bu çalışmada elde edilen veriler de empati ve günlük aktivitelerin farklı nörofizyolojik etkileri ile alakalı ilişkiyi güçlendirecek bulgular ortaya koymaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wallmark Z. Neurophysiological Effects of Trait Empathy in Music Listening. Frontiers in Behavioral Neuroscience, 2018; 12 DOI: 10.3389/fnbeh.2018.00066

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Beyninizin Anatomik Yapısı Yemek Seçimlerinizi Etkiliyor

13 Eylül 2018

Ne yiyeceğimizi seçeceğimiz, iki ana mekanizmaya bağlıdır. İlk olarak, bir yemeğin tadı ve sağlık durumu gibi farklı özelliklere bir değer atfedilir. Daha sonra, her bir özelliğe verdiğimiz önemi göz önünde bulundurarak, en yüksek genel değere sahip olan yiyecekleri seçeriz.

Bireyin sağlıklı yiyecekleri seçebilme yeteneğini öngören beyin yapıları olup olmadığını araştırmak için yapılan yeni bir çalışma, yemek seçimlerini yaparken dört çalışmadaki katılımcıların beyinlerinin anatomik görüntüleme verilerini inceledi.

Dört çalışmaya 78 kadın ve 45 erkek katıldı. Üç çalışmada, katılımcılar bir MR tarayıcının içine yerleştirildi. Araştırmacılar katılımcılara yiyeceklerin fotoğraflarını gösterdiler ve çalışmanın sonunda belirli bir yiyeceği ne kadar yemek istediklerini sordular. Onlara kararlarını üç koşula dayalı olarak vermeleri söylendi: her zamanki tercihleri ne olurdu ve yiyeceklerin tadına ve sağlıklılıklarına göre nasıl önceliklendirirlerdi.

Dördüncü çalışmada, katılımcılara ya normal olarak seçecekleri, ya da istemedikleri şeylerden kaçınarak seçtikleri bir yiyecek seçmeleri söylendi. Bu grup katılımcılara, çalışma sonunda yemek yemeye hak kazanacak bir gıda maddesi için ödeyecekleri fiyatı belirtmeleri ve fiyatların $ 0 ile 2.50 aralığında olması gerektiği belirtildi.

Gri Madde Hacmi Artınca Daha Sağlıklı Besinler Tercih Ediliyor

İlk üç çalışmadan elde edilen yapısal görüntüleme verileri, dorsolateral prefrontal kortekste (dlPFC) ve ventromedial prefrontal korteksteki (vmPFC) gri madde hacminin, sağlıklı gıda maddelerinin seçimini öngördüğünü göstermektedir. Kısacası, iki beyin bölgesinde daha fazla gri madde hacmine sahip olan katılımcılar, yiyeceklerin sağlıklı olmasına daha fazla önem verdi ya da yiyeceklerin sağlıkları üzerine etkilerine odaklanmaları istendiğinde, gıda seçimlerinde daha fazla disiplin sergilediler.

Dördüncü çalışmanın sonuçları diğer çalışmaların bulgularını doğruladı. Ayrıca farklı katılımcılar ve farklı bir görevde, vmPFC ve dlPFC'deki gri madde hacmi, diyetin kendi kendini kontrol ettiğini öngördü. Birlikte değerlendirildiğinde, sonuçlar ilk kez dlPFC ve vmPFC'nin nöroanatomisindeki farklılıkların bireylerin sağlıklı gıda seçimleri yapma kabiliyetini etkilediğini gösterdi.

Bu çalışmanın bulguları, ileri araştırmalar için bir ilk adım olabilir ve anoreksiya nervoza gibi işlevsiz kontrol yetenekleri ile karakterize olan yeme bozukluklarında erken tanıya yardımcı olabilir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Beyin, korteks, gri madde, ak madde, açlık, tokluk, sağlıklı beslenme, abur cubur, korteks, dorsolateral prefrontal, ventromedial prefrontal

Büyük Bedenlerin Ölçülerinin Normalleşmesinde Büyük Risk

07 Eylül 2018

Daha büyük beden ölçülerinin damgalanmasının azaltılması girişimleri vücut pozitifizminin desteklenmesine yardımcı olurken, yeni bir çalışmada elde edilen bulgular, bu durumun aşırı kilolu olmanın yarattığı sağlık risklerinin göz ardı edilmesine sebep olabileceğini gösteriyor.

Fazla kilolu veya obez olan 23.460 kişiden elde edilen verilerin analizi, İngiltere'de kiloyu yanlış algılama durumunun arttığını ortaya koymuştur. Daha düşük eğitim düzeyine ve gelire sahip olan bireylerin kilo durumlarını hafife aldıkları ve sonuç olarak kilo vermeyi denememe olasılıklarının arttığı görülüyor.

Azınlık etnik grup mensupları ağırlıklarını, beyaz nüfusa göre daha fazla yanlış algılıyor. Obezite dergisinde yayınlanan sonuçlara göre, kilolarını yanlış algılayan aşırı kilolu kişilerin sayısı 1997 ve 2015 yılları arasında erkeklerde % 48.4'ten % 57.9'a, kadınlarda ise % 24.5'den % 30.6'ya çıkmıştır. Obez olarak sınıflandırılan bireyler arasında ise, 2015 yılında kilolarını yanlış değerlendiren erkeklerin oranı 1997'nin neredeyse iki katıydı (% 12'ye karşılık% 6,6). Çalışmada, ağırlık algısı hakkında  sorular içeren İngiltere için yıllık Sağlık Araştırması verileri kullanılmıştır.

Kilonun Yanlış Algılanması Büyük Tehlike Oluşturuyor

Araştırmacılar daha büyük bedenli moda pazarının muazzam potansiyelini örnek vererek, perakendecilerin aşırı kilolu ve obez olmanın normalleşmesine katkıda bulunmuş olabileceğini belirttiler. Bu tür vücut pozitifleştirme hareketi daha büyük bedenlerin damgalanmasının azaltılmasına yardımcı olurken, aşırı kilolu olmanın sağlık üzerindeki negatif sonuçlarını derinleştirebilir. İngiltere'deki kilo yanlış algılanmasının artması endişe verici ve muhtemelen bu normalleşmenin bir sonucudur.

Etkili halk sağlığı müdahale programlarına ulaşmak için, aşırı kiloluluk ve obezite ile ilişkili riskleri önceliklendirmek hayati önem taşımaktadır. Kilolarını yanlış anlama eğilimi gösterenlerin belirlenmesi, farklı grupların özel ihtiyaçlarını hedefleyen obezite önleme stratejilerinin tasarlanmasında yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/06/180622104517.htm

Otizmi Kandan Tespit Etmek Mümkün Olabilir

07 Eylül 2018

Bir araştırma ekibi, otizm için fizyolojik bir test üzerinde yapmış oldukları çalışmalarını yayınladıktan bir yıl sonra, bir takip çalışması ile testin başarısını doğruladılar. Klinisyenlerin teşhis sürecini destekleyen fizyolojik test, çocukların teşhis edildiği yaşın azaltılması ve daha erken tedavi sağlama potansiyeline sahiptir. Kan örneğindeki metabolitleri temel alan bir algoritma kullanan çalışmanın sonuçları, geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Daha önceki çalışmadan bağımsız olarak otizm spektum bozukluğu tanılı çocuk gruplarına bakan ekip benzer başarılar elde etti. Çocuklarda otizm olup olmadığını yüzde 88 başarı oranıyla tahmin edebildiler.

Otizmde daha erken tanı, çocuklara erken müdahale edilmesi nedeniyle daha iyi sonuçlara yol açacak şekilde kabul edilmektedir. Ancak, tanı sadece klinik gözlemlere bağlı olduğundan, çoğu çocuk 4 yaşından sonra otizm tanısı alabilmektedir.

Otizm spektrum bozukluğunun tek bir göstergesini aramak yerine, geliştirilen yaklaşım, şüphelenilen bağlantılar ile ilişkili iki hücresel yolak (hücre fonksiyonunu kontrol eden moleküller arasındaki bir dizi etkileşim) ile ilgili metabolitlerde pattern aramak için büyük veri tekniklerini kullanır.

Algoritma 24 Metaboliti İnceliyor

2017'deki ilk başarı, yaklaşık yarısına otizm spektum bozukluğu teşhisi konmuş olan, 149 kişilik bir grubun verilerini analiz etti. Grubun her bir üyesi için araştırmacılar, iki hücre yolu ve 24 metabolitle ilgili verileri elde etti. Bunlar metionin döngüsü ve transsülfürasyon yoluna ait metabolitlerdi. Gruptaki bir bireyin verilerini kasıtlı olarak ihmal eden araştırmacılar, kalan veri kümesini ileri analiz tekniklerine tabi tuttu ve tahmin algoritması oluşturmak için sonuçları kullandı. Algoritma daha sonra atlanan bireyden gelen veriler hakkında bir tahmin yaptı. Yöntem, tüm katılımcıların yüzde 96,1'ini ve otizm spektrum bozukluğu grubunun yüzde 97,6'sını doğru bir şekilde tanımladı.

Yeni çalışma, araştırmacıların bağımsız bir veri kümesine yaklaşımını uyguluyor. Hahn ve ekibi, klinik çalışmalarla uzun bir veri toplama sürecinden kaçınmak için, orijinal çalışmada analiz ettiği metabolitleri içeren mevcut veri kümelerini araştırdı. Araştırmacılar, Arkansas Çocuk Araştırmaları Enstitüsü'nün araştırmacıları tarafından yürütülen otizmli toplam 154 çocuğu içeren üç farklı çalışmadan uygun verileri belirlediler. Veriler, orijinal öngörücü algoritmayı oluşturmak için kullandıkları 24 metabolitin sadece 22'sini içeriyordu, ancak Hahn, mevcut bilgilerin test için yeterli olacağını belirledi.

İkinci Çalışma İle Sonuçlar Onaylandı

Ekip, tahminsel algoritmayı yeniden oluşturmak için bu yaklaşımı kullandı ve bu sefer başlangıçtaki 149 çocuktan 22 metabolitin verilerini kullandı. Algoritma daha sonra test amacıyla yeni 154 çocuk grubuna uygulandı. Her bireye öngörü algoritması uygulandığında, otizmi yüzde 88 doğrulukla öngördü.

Hahn, orijinal doğruluk oranı ile yeni çalışmanın sonuçları arasındaki farkın birkaç faktöre bağlı olabileceğini, en önemlisi de ikinci veri setinde metabolitlerin iki tanesinin bulunmadığını söyledi. İki metabolitin her biri, önceki çalışmada güçlü göstergeler olmuştur. Genel olarak, ikinci çalışma da orijinal sonuçları doğrulamış oldu ve yaklaşımla ilgili çeşitli değişkenler hakkında bilgi sağladı.

Araştırma ekibi testi geliştirip tüketici versiyonunu hizmete sokmayı amaçlıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Howsmon DP. et al. Multivariate techniques enable a biochemical classification of children with autism spectrum disorder versus typically-developing peers: A comparison and validation study. Bioengineering & Translational Medicine, 2018; DOI: 10.1002/btm2.10095

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image