Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

Obez Hastalarda Astım Riski Nasıl Artıyor?

14 Kasım 2019

Astım ve obezite prevalansı, hem ayrı ayrı hem de birlikte olarak son yıllarda ABD'de önemli ölçüde artmıştır. Obezite, yüksek vücut kitle indeksi olan kişilerde görülen hava yollarının sistemik ve lokalize enflamasyonuna yol açabilmesi nedeniyle astım için önemli bir risk faktörüdür. Bu sebeple astım-obezite sendromu, astım şiddetine orantısız olarak katkıda bulunan ve terapiye karşı duyarsızlığa neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur.

ABD’nin her iki yakasından bilim insanlarından oluşan bir araştırmacı takımı, obez bireylerdeki daha yüksek şiddetli astım riskini bu hastalardaki tedavi kontrolünün azalması ve kortikosteroid tedavisine yanıtın azalmasına bağlamaktadırlar. Bununla birlikte, önceki çalışmalarda bazı obez bireylerin hava yolu enflamasyonu tarafından tetiklenmeyen fakat bu bireylerin hava yollarındaki düz kaslardaki bir alerjene normalden yüksek yanıtın geliştiği tipte bir astıma sahip olabilecekleri ileri sürülmüştür. Bu hastalardaki hiperreaktivite, kas kasılması ve spazm oluşturarak solunum yollarının daralmasına neden olur ve dolayısıyla kolay nefes almaya engel olur.

Bağışık Sisteminin Düz Kaslar Üzerindeki Etkileri

Araştırma ekibi yaptıkları çalışmada insan hava yolu düz kas hücrelerine (Human Airway Smooth Muscle - HASM) histamin uyguladılar. Histamin, vücudun bağışıklık sisteminin bir alerjene tepki olarak ürettiği kimyasal bir ajandır. Karbakol ise hava yollarını kontrol eden sinir sisteminin kısmi olarak uyaran bir ilaçtır. Bu maddeler ile hava yolu hücrelerinin uyarılması, hücrelerin kas kasılmasını taklit eden kalsiyumu serbest bırakmasına neden olur. Yapılan testlerde araştırmacılar obez donörlerden gelen kas hücrelerinin normal kilolu vericilere ait hücrelere kıyasla daha fazla kalsiyum saldığını ve daha fazla kısalmaya (kas kasılması sırasında ortaya çıkan bir işleve) sahip olduklarını buldular. Bunlara ek olarak kadın obez donörlerden gelen hücrelerin, erkek obez donörlerden gelenlere kıyasla daha fazla kalsiyum salınımı yaptığı da tespit edildi.

Bu çalışma ile insan hava yolu kültürü üzerinde obezitenin hiperreaktivite reaksiyonunu tetiklenebildiği kanıtlandı. Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, obezitenin yapısal hücreler (veya hava yolu düz kas hücreleri) üzerindeki etkilerinin tanımlanabilmesi ve steroid kullanımı olmaksızın astım tedavisini iyileştirmek için yeni hedefe yönelik yaklaşımlara yol açabilecek eşsiz bir bakış açısı oluşturduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Orfanos S et al. Obesity increases airway smooth muscle responses to contractile agonists. Am J Physiol Lung Cell Mol Physiol. 2018 Aug 30.

Onkologların En Zor Sorusu – Ne Kadar Ömrüm Kaldı?

14 Kasım 2019

"Ne kadar ömrüm kaldı?" Bu, hastaları derinden etkileyen önemli bir sorudur. Günümüzde büyük veri ve çevrimiçi prognostik araçlar yardımıyla bile, immünoterapiler ve hedefli tedaviler bu soruyu cevaplamayı çok zor hale getirdi. Bu yüzden prognostik tahmin yapmak, bir bilimden çok bir sanat haline gelmiştir ve klinik deneyim ve sezgiye dayanan dikkatli, adım adım bir yaklaşım gerektiren bir durumdur.

Öncelikle Hastaların Ne Bilmek İstediğini ve Zaten Ne Bildiklerini Anlayın

Prognoz konusu, hasta ve ailesi için birçok açıdan yaklaşılması çok zor bir konudur. Hastaların %5 ila %20'si ciddi bir hastalık tanısı konduğunda prognozunu bilmek istemezler. Çoğu, neyin yanlış olduğunu bilmek ister, ancak ne kadar zamanları olursa olsun, herkes bunu bilmek istemez. Bu durum, prognozu hastadan daha fazla bilmek isteyen aile üyeleri tarafından daha karmaşık hale getirilebilir.

Bir hekimin akut miyeloid lösemili yaşlı bir hasta ile bir odada bir arada bulunup kemoterapi hakkında konuştuklarını varsayalım. Bir aile üyesi “Prognoz nedir?” diye soracak. Hastaya dönüp 'Bu duymak istediğin bir şey mi?' diye sorulduğunu düşünelim. Bunu yapmak her zaman ilginçtir, çünkü bazen hastalar bu bilgiyi isteyeceklerdir. Öte yandan çoğu zaman da hastalar bunları duymakta tereddüt etmektedirler.

Ortalamalar Değil Bireyler

Kullanılan araç ne olursa olsun, çoğu zaman iki parça bilgi sağlayacaktır: hastanın iyileşme şansı ya da kanseri tedavi edilemez ise hastanın ne kadar zamanı kaldığı. Bu sayılar kaçınılmaz olarak hasta için odak noktası haline gelecektir. Öte yandan bu sorunun sadece bir parçasıdır. Çünkü her hasta farklıdır ve bu bilgileri her bireye uyarlamak zordur. Herkesin hastalığı farklı şekilde davranır

Ne Zaman Prognoz Hakkında Bilgi Verilmeli?

Bir doktor hastanın prognozuna dair bilgi sahibi olduğunda, asıl önemli soru, ne zaman verileceği sorusudur. Buradaki ilk belirleyici, tedavi edilen kanser türüdür. Örnek olarak akut miyeloid lösemili hastalarda doktorlar hastalığın başlangıcında hastalarla ile prognoz hakkında konuşmak zorundadır. Çünkü burada kullanılan yoğun kemoterapi ile tedavi ile ilgili de önemli miktarda ölüm oranı mevcuttur. Hastalarla başlamak üzere olunan terapiden ölme şansı hakkında konuşulmazsa hastalar için bir kötülük yapıyor olabilirsiniz. Bu konuşmanın bir kısmı da tabii ki hastalığın uzun dönem prognozu ve tedavinin uzun vadeli kazançlarını içermelidir.

Diğer taraftan, Miyelodisplastik Sendromlara hastalar için zamanlama hastalığın ciddiyetine ve hastanın ne kadarını bildiğine bağlıdır. Bu anlamda, bir hastanın ne kadar zamanı kaldığı sorusunu cevaplama söz konusu olduğunda, belki de en yararlı rehber doktorun bu işi ne kadar zamandır yaptığıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

'How Long Do I Have?' Tackling Oncology's Most Difficult Question Liam Davenport August 12, 2019 Medscape

Nikotin Bantları mı E-Sigaralar Mı?

13 Kasım 2019

Günümüzde bir çok kişi e-sigaraları genellikle sigarayı bırakma amacıyla kullanmaktadır. Ancak sigarayı bırakma tedavileri olarak onaylanan nikotin ürünlerine kıyasla e-sigaraların bu konudaki etkinlikleri ile ilgili kanıtlar sınırlıdır.

UK National Health Service sigarayı bırakma hizmetlerine katılan yetişkinlere rastgele olarak, 3 aya kadar sağlanan ürün kombinasyonları veya bir e-sigara başlangıç ​​paketi (ikinci nesil doldurulabilir bir e-sigara dahil olmak üzere) bir şişe nikotin e-sıvısı [mililitrede 18 mg] ile), lezzetin daha fazla e-sıvısı ve bunların seçimindeki güçlülüğü satın almak için bir tavsiye ile tercih ettikleri nikotin ikame ürünlerini tahsis etti. Tedavi en az 4 hafta boyunca haftalık davranış desteği de içermekteydi. Çalışmadaki birincil sonuç, son ziyarette biyokimyasal olarak doğrulanmış olan 1 yıl boyunca sigarayı bırakmış olmaktı. Takipte kaybedilen veya biyokimyasal doğrulama sağlamayan katılımcıların yok sayılmadığı kabul edildi. İkincil sonuçlar katılımcı tarafından bildirilen tedavi kullanımı ve solunum semptomlarını içermekteydi.

E-Sigara ile Daha Fazla Kişi Sigarayı Bıraktı

Çalışma kapsamında toplam 886 katılımcıya randomizasyon uygulandı. 1 yıllık yoksunluk oranı, e-sigara grubunda, nikotin replasman grubundaki %9.9'a kıyasla % 18.0’ydi (göreceli risk, 1.83;% 95 güven aralığı [CI], 1.30 ila 2.58; P <0.001). 1 yıllık yoksunluğu olan katılımcılar arasında, e-sigara grubundakilerin, atanmış ürünlerini 52 haftada kullanmaları, nikotin replasman grubundakilerden 52 haftada daha yüksekti (% 80 [79 katılımcının 63'ü] vs,% 9'u [4 44 katılımcı]). Genel olarak, boğaz veya ağız tahrişi e-sigara grubunda daha sık iken (% 65,3, nikotin replasman grubunda% 51,2) bulantı ise nikotin replasman grubunda daha sıktı (% 37,9, vs. e-sigara grubu). E-sigara grubu, öksürük ve balgam üretimi insidansında, başlangıçtan 52 haftaya kadar nikotin replasman grubuna göre daha hızlı azalma kaydetti(öksürük için göreceli risk, 0.8;% 95 CI, 0.6 ila 0.9; balgam için göreceli risk, 0.7 % 95 CI, 0.6 ila 0.9). İki grup arasında hışıltı insidansı veya nefes darlığı açısından anlamlı fark yoktu.

Araştırmacılar E-sigaraların, sigara bırakma konusunda nikotin replasman tedavisinden daha etkili olduğunu fakat çalışmalarındaki sonuçlar değerlendirilirken her iki ürüne de eşlik eden davranışsal desteğin de hesaba katılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hajek et al. A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy N Engl J Med 2019; 380:629-637

IVF Sırasında Tek Embriyo Transferi Neden Bazen Çoğul Gebeliklere Neden Olur?

13 Kasım 2019

Çoğul gebeliğin önlenmesi ve fetal ölümler, düşük yapma, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı gibi risklerin önlenmesi için, yardımcı üreme tedavisi (ART) sırasında, birkaç embriyo yerine tek bir embriyonun kadının rahimine transferinin daha iyi olacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, tek embriyo transferi (SET) yapıldığında bile, bazı kadınlar ikizlere hatta üçüzlere hamile kalabilmektedir. 2008 yılında, Japonya Doğum ve Jinekoloji Derneği (JSOG), çoklu doğumları azaltmak için tek embriyo transferinin kabul edilmesini önermiştir. O zamandan beri klinik gebelik oranını iyileştirmek için blastosist transferi ve dondurulmuş-çözünmüş embriyo transferi kullanılarak yapılan elektif yardımcı üreme tedavisi sayısı artmıştır. ICSI ve AH dahil olmak üzere, blastosist kültürü ve zona pellucida manipulasyonu, monozigotik ikizlik için önemli bir risk faktörü olarak bildirilmiştir. Öte yandan, tüm bu çalışmaların transfer edilen bir embriyo ve spontan konsepsiyon ile üretilen dizigotik gebelik olgularını içeriyor olabileceği de bilinmektedir.

Yakın zamanda, 2007 ve 2014 yılları arasında JSOG tarafından kaydedilen 937 yardımcı üreme tedavisve 848 yardımcı üreme tedavisi olgusuna dayanan retrospektif bir gözlem çalışması yapıldı.

Yöntemlere Göre Değişen Oranlar

Araştırmacılar, zigotik bölünme prevalansını etkileyen olası faktörleri tanımlamak ve analizi “gerçek” zigotik bölünmeye sınırlamak için fetüs sayısının gebelik keselerinin (GSs) sayısını aştığı gebelikleri belirlediler. Çoklu lojistik regresyon analizi, yardımcı üreme tedavisi sonrası tekil gebelik kullanılarak kontrol olarak yapıldı. Çalışmada p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.

Çalışma kapsamına alınan tarih aralığında Taze ve donmuş-çözünmüş yardımcı üreme tedavisi ile 4310 ikiz (gebeliklerin %1,56’i) ve 109 üçüz (gebeliklerin %0,04'ü) olmak üzere 276.934 klinik gebelik (% 29,5 / SET) elde edilmişti. yardımcı üreme tedavisinden sonra dikoryonik ikizlerin cinsiyet analizine göre, zigot bölünmesi ile çoklu gebelik prevalansı %1,36’ydı. İstatistiksel analizler, tekil gebeliklere kıyasla, zigotik bölünme gebeliklerinin, donmuş-çözünmüş embriyo transferi döngüleri (olasılık oranı [OR] = 1,34), blastosist kültürü (OR = 1,79) veya AH (OR = 1,21) ile ilişkili olduğunu gösterdi. Taze embriyo transferi döngülerinde, tek blastosist transferinden sonra zigotik bölünme hamilelik prevalansı, yarık embriyoları ile yapılan yardımcı üreme tedavisi sikluslarından anlamlı olarak daha yüksekti (OR = 2,20). Bununla birlikte, ovaryan stimülasyon ve fertilizasyon yöntemlerinde anlamlı bir fark saptanmadı.

Bilim insanları yaptıkları çalışma ile gebelik sonucu oluşacak muhtemel ikiz ve üçüz vakasında kullanılan yardımcı üreme tedavisi yönteminin etkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Y Ikemoto, K Kuroda, A Ochiai, S Yamashita, S Ikuma, S Nojiri, A Itakura, S Takeda. Prevalence and risk factors of zygotic splitting after 937 848 single embryo transfer cycles. Human Reproduction, 2018.

Genomik Profilleme Kanser Tedavisi Sonuçlarını Nasıl Etkiliyor?

13 Kasım 2019

Genomik tümör profillemesi, her bir hasta için özel ve hassas tedavi vermek için kullanılabilecek tümör dokularındaki birçok genomik değişikliğin tanımlanmasına imkan sağlayan yeni bir tekniktir. Bu teknolojinin kullanımı ve bunun klinik sonuçlar üzerindeki potansiyel etkisi hakkındaki veri eksikliği, Suudi Arabistan'dan bir grup araştırmacıyı bu konu ile ilgili bir çalışma yapmaya teşvik etti. Çalışma kapsamında birbirini izleyen 50 erişkin hastanın metastatik solid organ kanserli, tedavi standardına karşı dirençli olan tümör dokuları genomik olarak profillendi.

Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 56’ydı ve kadınlar hasta grubunun %76'sını oluşturuyordu. Tüm hastalar ağır şekilde tedavi edildi. Hastaların %52'si göğüs, akciğer kanseri veya yumurtalık kanseri gibi ciddi kanser türlerine sahipti. Yapılan analizlerde hastaların %88'inde en az bir genetik değişiklik tespit edildi. Tümör profilleme;

  • genel hasta popülasyonunun %58’inde,
  • meme kanseri hastalarının %87 ve
  • akciğer kanseri hastalarının %14'ünde

tedavi kararlarını yönlendirici oldu.

Daha Uzun Progresyonsuz Sağkalım

Anlamlı hastalık yanıt oranları (tam remisyon, parsiyel remisyon ve stabil hastalık), terapi kararını tümör profili tarafından yönlendirilenlere (29 hastanın 25'i; %86) ve terapi kararına genomik bulgular tarafından yönlendirilmediğine benzerdi (29 hastanın 25'i; %86, 21 hastanın 17'si; %81; P=0.72). Öte yandan, tümör profilleme sonuçlarına dayanarak tedavi kararı alındığında belirlenen medyan progresyonsuz sağkalım bulgular tarafından desteklenenler arasında anlamlı olarak daha uzun bulundu (sırasıyla 12.0 ve 5.2 ay; tehlike oranı %95 ve CI:0.32 idi [0.13-0.81]; P = 0.017). Genel sağkalım farkı tahmin edilemeyecek olsa da, 12 aylık sağkalım, desteklenen ve desteklenmeyen gruplarda sırasıyla %64 ve %53 idi.

Sonuç olarak, kanser hastalarındaki hassas tıp yaklaşımları, onkoloji topluluğu için hala önemli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Ancak bu teknolojiler özellikle ilerlemiş hastalık durumlarında yararlanılabilecek terapötik seçeneklerin sayısını arttırabilir. Araştırmacılar kendileri ve diğerleri tarafından gösterilen potansiyel faydaya rağmen, ideal istenen etkiyi elde etmek için hala uzun bir yol olduğunun altını çizdiler. Gelecekteki araştırmalar, hastalık süresince genomik profil teknolojisinin ne zaman gerçekleştirileceğine, en güvenilir ve doğrulanmış sıvı biyopsi tekniğinden yararlanarak uygun adayların seçilmesine yardımcı olan en güvenilir biyobelirteçler olan en verimli ve onaylanmış platforma hitap edebilmelidir. Uzmanlar, özellikle gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkelerdeki hastalar için tümör profili oluşturmayı daha uygun maliyetli hale getirmek için yeni yollarının araştırılması gerektiğinin önemine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ezzeldin M. Ibrahim et al. Genomic Profiling for Patients with Solid Tumors: A Single-Institution Experience Annals of Clinical Oncology doi:10.31487/j.ACO.2019.02.04 Volume 2(2): 3-7

Kanımızda D Vitamini Seviyeleri Kalp Sağlığımız Hakkında Ne Söylüyor?

11 Kasım 2019

D vitamininin sağlıklı kemikler için önemli olduğu iyi bilinmektedir, bununla birlikte kalp ve kaslar dahil olmak üzere vücudun diğer bölgelerinde önemli roller oynadığına dair kanıtlar giderek artmaktadır. Fiziksel zindelik için güvenilir bir gösterge olan kardiyorespiratuvar iyilik hali, kalp ve akciğerlerin egzersiz sırasında kaslara oksijen sağlamasıdır. En iyi egzersiz sırasında maksimum oksijen tüketimi ölçülür ve bu VO2 max olarak adlandırılır. Daha fazla kardiyorespiratuvar spor yapan kişiler daha sağlıklı ve daha uzun yaşarlar. Serum D vitamini düzeyleri ile kardiyorespiratuvar iyilik hali (CRF) arasındaki ilişkiyi araştıran az sayıdaki çalışma çelişkili sonuçlar bildirmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması (2001-2004) verileri kullanılarak ABD nüfusunun temsili bir örneğinde D vitamini seviyeleri ile CRF arasındaki ilişki araştırıldı.

Çalışmaya 20 ila 49 yaş arasındaki katılımcılar dahil edildi.  Katılımcılar D vitamini düzeylerine göre 4 gruba ayrıldı. VO2 max ve D vitamini seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemek için yaş, cinsiyet, ırk, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabet, sigara kullanımı, C-reaktif protein, hemoglobin ve glomerüler filtrasyon hızı için ayarlama yapılarak ve yapılmadan, tarama ağırlıklı lineer regresyon kullanıldı.

Daha Yüksek D Vitamini, Daha İyi CRF

1995 katılımcılarının %45,2'si kadın, %49,1'i beyaz, %13'ü hipertansiyon, %4'ü diyabet hastasıydı. Ortalama ± SD yaşı 33 ± 8,6 yıldı, ortalama ± SD vitamin D düzeyi 58 ± 5,3 nmol / L ve ortalama ± SD VO2 maks 40 ± 9,7 ml / kg / dk’ydı. En yüksek çeyrekteki D vitamini düzeyine sahip katılımcılar, en düşük çeyrekteki katılımcılardan anlamlı derecede daha yüksek CRF'ye sahipti (fark %4,3). Potansiyel karıştırıcıların düzeltilmesinden sonra, en yüksek ve en düşük D vitamini çeyrekleri arasındaki fark hala anlamlı düzeydeydi (fark 2,9). Düzeltilmemiş ve düzeltilmiş lineer regresyonda, D vitamini seviyesindeki her 10 nmol / L artış, VO2 maks'de önemli bir artış ile ilişkiliydi (sırasıyla β = 0,78 ml / kg / dak, β = 0,51 ml / kg / dak).

Araştırmacılar, serum D vitamini düzeyleri ile CRF arasında bağımsız ve güçlü bir ilişki bulduklarını ancak sonuçların D vitamini desteğinin CRF üzerine etkisini inceleyen klinik çalışmalarla doğrulanması gerektiğini belirttiler. Sağlıklı kemikler için optimum D vitamini seviyelerinin bilindiğini, ancak kalbin en iyi şekilde çalışması için ne kadar gerekli olduğunun belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amr Marawan, Nargiza Kurbanova, Rehan Qayyum. Association between serum vitamin D levels and cardiorespiratory fitness in the adult population of the USA. European Journal of Preventive Cardiology, 2018; 204748731880727.

İlaçların Güvenliliğini Takip Etmek İçin Yeni Bir Sistem - Sentinel

08 Kasım 2019

Mayıs 2008’de, Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bölümü, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından, tıbbi ürün güvenliği gözetimi için ulusal bir elektronik sistem olan Sentinel Sistemini oluşturmak üzere Sentinel Girişimi'nin başlatıldığını duyurdu. Bu sistem, FDA'nın tıbbi ürünlerin güvenliğini proaktif olarak değerlendirmesine izin vererek FDA tarafından düzenlenen ürünlerin kullanımından sonra bildirilen advers olayları izleyen mevcut FDA gözetim yeteneklerini tamamlamaktaydı.

Sentinel Sistemi, 2007 tarihli ABD Gıda ve İlaç İdaresi Değişiklikleri Yasası (FDAAA) Kongresi tarafından zorunlu tutulan Aktif Satış Sonrası Risk Belirleme ve Analiz (ARIA) sistemini içermektedir. Sistem ek olarak Satış Sonrası Hızlı Bağışıklama Güvenlik İzleme Sistemi (PRISM) ve Kan Sürveyansı Sürekli Aktif Ağı (BloodSCAN) ile kan ve kan ürünlerinin düzenleyici incelemesini destekler.

Öncü Sistem - Mini Sentinel

Sentinel Sistemi'nin geliştirilmesinin ilk aşamalarından biri, böyle bir ulusal sistem oluşturmak için gerekli bilimsel yaklaşımların uygulanabilirliğini test etmek ve geliştirmek için 2009'da başlatılan bir pilot program olan Mini Sentinel'i içeriyordu. 2014 yılında FDA, Mini-Sentinel pilotundan tamamen operasyonel Sentinel Sistemi'ne geçiş yapmaya başladı. Sentinel Sistemi, Mini-Sentinel pilotunun başarısı üzerine inşa edilecek ve analiz için analitik programların oluşturulmasına uzaktan katılacak veri ortağının güvenli veri ortamına uzaktan çalışmasını sağlamak için Ortak Veri Modeline sahip dağıtılmış bir veritabanı olan Sentinel altyapısını kullanacaktı. FDA ayrıca, güvenlik gözetimi dışındaki sorular için Sentinel altyapısının kullanımını geliştirmeyi, özellikle de FDA'nın halk sağlığının korunmasında ve teşvik edilmesindeki önemini araştırmaktadır.

Mini-Sentinel pilotu, Sentinel Sisteminin FDA’nın güvenlik gözetimine sağlayabileceği önemli katkıları göstermiştir. Bununla birlikte uzmanlara göre, bu sistemin toplum sağlığını ilgilendiren konularda kural koyma ve düzenleme gibi alanlara daha fazla katkı sağlayabilecek yönleri daha iyi kullanmaya ve anlamaya devam edilmeli ve sonuçta hastalar ve sağlık profesyonelleri tıbbi ürünlerin güvenli kullanımı konusunda bilgilendirmelidir. Sentinel altyapısındaki iyileştirmeler, yöntemler ve personel uzmanlığı, tamamen olgun bir Sentinel Sistemi'nin ele alabileceği güvenlik sorularının etkisini genişletmeye devam etmesi beklenmektedir. Bilim insanları, aynı derecede önemli olan, bu zengin veri kaynaklarını kullanarak halk sağlığını bilgilendirmek için geniş çapta kanıt oluşturmayı destekleyen ulusal bir kaynağa doğru çabalarını benzer girişimlerle koordine ederek Sentinel Sistemi'nin sürekli büyümesini amaçladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ball R et al. The FDA's sentinel initiative--A comprehensive approach to medical product surveillance. Clin Pharmacol Ther. 2016 Mar;99(3):265-8.

Yeni DNA Aracı İnsanların Boyunu Doğru Tahmin Edebiliyor

08 Kasım 2019

Geleneksel genetik testler tipik olarak, bir kişinin genlerinde veya kromozomlarında meme kanseri gibi hastalıklar için daha yüksek bir risk gösterebilen spesifik bir değişiklik arar.

Yapılan yeni bir araştırmada, makine öğrenmesi kullanılarak İngiltere'deki yaklaşık 500.000 yetişkinin tam genetik yapısı analiz edildi. Doğrulama testlerinde bilgisayar, herkesin boyunu kabaca doğru şekilde tahmin etti. Yeni modelde araştırmacılar, yüksek boyutlu istatistiklerde modern yöntemler kullanarak, boy, topuk kemik yoğunluğu ve eğitimsel kazanım gibi kalıtsal ama son derece karmaşık insan kantitatif özellikleri için genomik belirleyiciler oluşturdular. Araştırmacılar, sağlık verileri için uluslararası bir kaynak olan Birleşik Krallık Biobank'ın verilerini kullandılar. Algoritmayı kullanarak her bir katılımcının DNA'sını değerlendirdiler ve bilgisayarı bu farklılıkları ortaya çıkarmak için eğittiler.

Oluşturulan belirleyiciler, eğitim için kullanılmayan verilerde, üç özellik için toplam varyansın sırasıyla yaklaşık %40, %20 ve %9'unu açıklıyordu. Örneğin, tahmin edilen boy gerçek boyla ∼0,65 koreleydi. Doğrulama örneklemlerindeki çoğu bireyin gerçek boyları tahminin birkaç santimetresi dahilindeydi. Boy için açıklanan varyans oranı, genom çapında karmaşık özellik analizinden (GCTA) tahmin edilen ortak SNP kalıtılabilirliği ile karşılaştırılabilir ve asimptotik değerine yakın gibi görünüyordu. Boy belirleyicisindeki yaklaşık 20k aktifleştirilmiş SNP'ler, insan boyunun genetik mimarisini ortaya çıkarmaktaydı. Sonuçlar, daha önceki genom çapında ilişki çalışmalarında (GWAS) bulunan diğer veri kümeleri ve SNP'ler kullanılarak örneklem dışı doğrulandı.

Aynı Yöntem Genetik Hastalıklar İçin de Kullanılabilir

Araştırmacılar şu anda kalp hastalığı, diyabet ve meme kanseri gibi sağlık riskleri ile ilgili diğer karmaşık özellikleri tahmin etmek için bu yöntemi uygulamayı planlıyorlar. Daha büyük ve daha çeşitli veri kümelerinde algoritmaları geliştirmeye devam edeceklerini belirtiyorlar. Bununla tekniklerinin daha da doğrulanacağını ve bu önemli özelliklerin ve hastalık risklerinin genetik mimarisini haritalamaya yardımcı olmaya devam edeceğini aktarıyorlar.

Günümüzde genomik bir testin kişi başı maliyeti ortalama 50 $'lık yanak sürüntüsü kadar ucuzdur. Araştırmacılar genetik temelli hastalıklar için belirleyicileri hesaplama yöntemi, yapılacak erken müdahaleler ile tedavi maliyetlerinde milyarlarca dolar tasarruf edebileceğini ve daha da önemlisi daha çok kişinin hayatının kurtarılabileceğini belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Louis Lello, Steven G. Avery, Laurent Tellier, Ana I. Vazquez, Gustavo de los Campos, Stephen D. H. Hsu. Accurate Genomic Prediction of Human Height. Genetics, 2018; 210 (2): 477.

İnflamasyon Yaşlılarda Kemik İyileşme Yeteneğinin Kaybına Neden Oluyor

08 Kasım 2019

18 Mart'ta yayınlanan Ulusal Bilim Akademisi Bildirileri'ndeki (PNAS) farelerde ve insanlarda yapılan bir araştırmanın bulgusuna göre kronik inflamasyondaki artış, zedelenen kemiklerin artan yaşla birlikte iyileşememelerinin ana nedenidir.

Sonuçlar, proteinlerin ve insan hücrelerinin yaşamı için gerekli olan büyük moleküllerin yıpranma ve aşınma nedeniyle bağışıklık sistemini tetiklediği bilinen bir mekanizma etrafında döner. İlk olarak istilacı mikropları yok etmedeki rolü üzerinde çalışılan bu sistem aynı zamanda vücudun kendi proteinlerine karşı da inflamasyona neden olabilir, bu da yaralanma bölgesinde enfeksiyonla savaşan ve iyileşme sürecine geçiş yapan doğal bir mekanizmadır.

İskeleti zayıflatan hastalıklar, Amerika Birleşik Devletleri'nde oldukça yaygındır ve bir raporda, her beş yaralanmadan üçünden fazlasının kas-iskelet sisteminde olduğu tahmin edilmektedir. Nadiren ölümcül olmakla birlikte, kemik kırıkları yaşam kalitesini büyük ölçüde azaltır.

NYU Tıp Fakültesi Ortopedi Cerrahisi ve Hücre Biyolojisi bölümlerinde görev yapan kıdemli çalışma yazarı Philipp Leucht, “Sonuçlarımız, yaşa bağlı inflamasyonun kemiklerin iyileşmesini sağlayan iskelet kök hücrelerinin sayısındaki ve fonksiyonundaki düşüşün suçlusu olduğunu savunuyor.” şeklinde konuştu.

Aspirin Gibi İlaçlar Inflamasyona Bağlı Yaşlanmaya Bir Çözüm Olabilir mi ?

Bu çalışma, kemik iliğinde kök hücre sayısının ilerleyen yaşla birlikte önemli ölçüde azaldığı ve kök hücre sayısı düştükçe kırıkların iyileşmesinin daha uzun sürdüğü insanlar üzerinde yapılan gözlemlere dayanmaktadır. Araştırma ekibi daha sonra ilgili mekanizmaları keşfetmek için fare modellerine geçmiştir.

Araştırmacılar, genç farelerden alınıp yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılan kök hücrelerin bölünme ve çoğalma ihtimalinin dört kat daha az olduğunu, yaşlanma denilen geri dönüşümsüz bir durum haline getirdiğini buldular. Geçmiş çalışmalar, yaşlanan kök hücrelerin kısır döngü içinde iltihaplanmayı teşvik eden sinyaller gönderdiğini de gösteriyordu.

Çalışma ekibi spesifik olarak, kök hücrelerin genç farelerden yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılmasının, dolaylı olarak immünite ile ilgili anahtar protein olan NF-κB'yi aktive ettiğini buldu. İmmün cevabın bilinen bir merkezi olan NF-κB, birkaç pro-enflamatuar genin açılması için DNA ile etkileşime girer. Deneyler, bu proteinin sinyallerinin iskelet kök hücrelerinin çoğalmayı durdurmasına neden olduğunu gösterdi.

NYU Tıp Fakültesi'nde yüksek lisans öğrencisi olan çalışma yazarı Anne Marie Josephson, “Bu sonuçlar, yaşlılarda kemik iyileşmesini engelleyen faktörün kronolojik yaş değil, iltihap olduğunu gösteriyor.” şeklinde açıkladı. Bulguların gelecekteki tedavilere çevrilmesinin önündeki bir engelin, kemik hücrelerinin anti-enflamatuar ilaçlarla gençleştirilmesinin, kemik kırılmasının hemen ardından başarılı kemik iyileşmesi için gerekli olan akut enflamasyonu da engelleyeceğini söyledi.

Ayrıca aspirinin bir bileşeni olan sodyum salisilat ile tedavinin, NF-κB sinyallerini bastırdığı ve ilişkili yaşlı kaynaklı kronik enflamasyona baskı yaparak, iskelet kök hücrelerinin sayısını ve kemik iyileştirici katkısını arttırdığı görüldü. Diğer deneyler anti-enflamatuar tedavinin, kök hücrelerde binlerce genin etkisini değiştirerek genç iskelet kök hücrelerinde görülen genetik profile geri döndürdüğünü ortaya koydu. Bu, kök hücre havuzlarını oluşturmak için anti-enflamatuar ilaçların kemik kırılmasından sonra değil, kalça veya diz protezi gibi elektif ortopedik ameliyatlardan önceki haftalarda kullanılabileceğini gösterdi. Bu gibi durumlarda, anti-enflamatuar ilaçlar, ameliyattan önce kullanılır ve daha sonra normal iyileşme için gerekli olan akut inflamasyona yol açmak için hemen kesilir.

Ek olarak genetik sonuçlar, kemik hasarını hızlı bir şekilde takip eden iltihap türünden ödün vermeden kök hücrelerde yaşa bağlı kronik iltihaplanmayı azaltmak için gelecekteki ilaç tedavileri tarafından hedef alınabilecek sinyal yollarını önermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

NYU Langone Health / NYU School of Medicine. "'Inflamm-aging' causes loss of bone healing ability in the elderly." ScienceDaily. ScienceDaily, 18 March 2019.

Alerji Tedavisinde İmmünoterapi

08 Kasım 2019

Alerjiler, alerjen denilen maddeye karşı bağışıklık sisteminin gösterdiği reaksiyondur. Bağışıklık sistemi alerjeni zararlı olarak görür ve ona saldırır. Yılın belirli zamanlarında veya tüm yıl boyunca ortaya çıkabilir.

Mevsimsel alerjiler yılın belirli zamanlarında meydana gelir. Buna saman nezlesi de denir. Ağaç, yabani ot veya ot polenleri soluduğunuz alerjenlere örnektir. Yıl boyunca görülen çevresel alerji tetikleyicileri arasında toz, küf ve evcil hayvan tüyleri bulunur. Kontakt alerjiler, prezervatif ve tıbbi eldiven gibi eşyalarda bulunan latekse karşıdır. Böcek sokması alerjileri arılar veya diğer böceklerden kaynaklanabilir. Böcek alerjileri çok ciddi olabilir. Yiyecek alerjileri genellikle kabuklu deniz ürünleri, buğday ve yumurtayı içerir.

Bir alerjene birden fazla kez maruz kaldıktan sonra bir alerji gelişebilir. Alerjiler çocuklarda ve yaşlılarda en sık görülür, ancak herkes alerjik reaksiyon gösterebilir. Ailede alerji öyküsü veya astım gibi tıbbi bir durum varsa risk artar.

Alerji testi, mevcut tedavilerin hangisinin hastada işe yarayabileceğini belirlemek için anahtardır. Bazı formüller, örneğin öküz otu, polen ve ot gibi mevsimsel alerjileri olan kişiler içindir, bazıları ise evde bulunan toz akarları gibi yıl boyunca görülen alerjileri hedefler. Bazı formüller farklı yaş grupları için onaylanmıştır.

Hafif semptomlar hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı veya burun tıkanıklığıdır. Anafilaksi belirtileri nefes alma veya yutma, döküntü veya kurdeşen veya şiddetli şişliği içerir. Ayrıca öksürük, hırıltı veya baş dönmesi hissedilebilir. Anafilaksi, acil tedavi gerektiren ani, hayatı tehdit eden bir reaksiyondur.

Semptomları hafifletmek için alerji ilaçları kullanılabilir ama bu her zaman çözüm olmaz. Kullanılan bir tedavi yöntemi de immünoterapidir.

Yeni İmmünoterapi Seçenekleri

İmmünoterapi kişiyi alerjenlere duyarsızlaştırmayı, uzun süreli rahatlama sağlamayı ve astım riskini azaltmayı amaçlamaktadır. Son gelişmeler bu seçeneği daha cazip hale getirmiştir. Allerji aşıları ABD Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan tek immünoterapi tedavisiyken, son yıllarda dilaltı immünoterapilerin etkili olduğu kanıtlanmıştır.

Dilaltı immünoterapide, tabletler bir ya da iki dakika dilaltında çözüldükten sonra yutulur. Hastaya bağlı olarak, tabletler haftada üç kez veya günlük sıklıkta alınır. İlaçlar zaman içinde kümülatif etkiye sahiptir, hem hedef alerjene toleransı arttırır hem de semptomları kolaylaştırır. İmmünoterapinin etkileri süresiz olarak devam etmez ve tekrarlanması gerekebilir, ancak tipik olarak tedaviden en az iki yıl sonra semptomlarda gözle görülür bir iyileşme beklenir.

Yapılan çeşitli çalışmalarda, tabletleri aldıktan üç yıl sonra en fazla yarar sağlandığı gösterilmiştir. İki yıllık tedaviye değinen çalışmalar, bu kısaltılmış rotanın iyi sonuçlar vermediğini bulmuştur.

Her tedavide olduğu gibi bu tedavide de yan etkilerin görülmesi mümkündür ve yan etkiler genellikle tedavinin başlangıcında ortaya çıkar. Mide sorunları veya ağızda kaşıntı gibi, genellikle hafif şiddette yan etkiler görülür.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Len Canter. Should You Try Allergen Immunotherapy?, HealthDay 2019.

FDA ve Flatiron Anlaştı

07 Kasım 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği'nin (ASCO) geçen yılki yıllık toplantısında, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), tedavi stratejisini yönlendirmek için kullanılan hassas onkoloji ilaçlarının güvenliliği ve etkinliği hakkında daha fazla bilgi edinmek için gerçek dünyadaki hasta verilerini kullanma yollarını ve bu yöntemlerin tanı sistemlerine ne ölçüde uygulandığını programda öne çıkardı.

Üç yıl önce FDA, geleneksel klinik çalışma ortamı dışındaki kaynaklardan elde edilen gerçek dünya verilerinin kanser tedavilerinin güvenliliği ve etkinliği konusunda kanıt toplamak için nasıl kullanılabileceğini araştırmak için sağlık teknolojisi şirketi Flatiron Health ile bir ortaklık kurdu.

Flatiron ile FDA ortaklığı, araştırma ve gerçek dünyadaki uygulamalardaki farklılıklar hakkında daha iyi bir görüş kazanmayı ve ilaçların piyasaya girdikten sonra güvenlik ve etkinlikleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. FDA, Flatiron'un 200'den fazla ABD kanser merkezinde tedavi gören 30.000 hastanın tanımlanmış elektronik sağlık kayıtlarını Foundation Medicine tarafından yapılan genetik testlerin sonuçları ile ilişkilendirdiği, kliniko-genomik veri tabanındaki verilerden faydalanmaktadır.

Veritabanı Yeni İmkanlara Olanak Sağlıyor

Daha önce FDA ve Flatiron, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde immünoterapinin benimsenmesini ve PD-L1 testinin kullanılmasını takip etmek için gerçek dünya verilerinin kullanımını tartışmışlardır. Kurum yetkilileri, uygulamalarda farklılıklar ve uyum sağlama hızı farkları olduğuna dikkat çekerek genel olarak, nivolumab ve pembrolizumabın 2015 yılında NSCLC'de onay almalarından bu yana, bu immünoterapilerin hızlı bir şekilde benimsendiği belirttiler.

Yakın zamanda yayınlanan bir makalede FDA, Flatiron ve Foundation Medicine'dan uzmanlar, Flatiron'un veritabanının geliştirilmesini tarif etmiş ve havuzdan toplanabilecek öğrenme türlerinden bazı örnekler sağlamışlardır. Örneğin uzmanlar, tümör tipleri arasında yüksek mikro uydu kararsızlığı oranını araştırmak için veri tabanını sorgulayabilmekteydiler.

Geçtiğimiz yıllarda FDA ilk kez, yüksek mikrosatellit instabilitesi (MSI) veya yanlış eşleşme onarım eksikliği ile karakterize gelişmiş katı tümörlere sahip hastalar için pembrolizumabı onayladığında, bir ilaç için doku agnostik bir göstergeyi onaylamış oldu. Bu süreçteki hızlandırılmış onay, yüksek MSI veya uyumsuzluk onarımı eksikliği ile karakterize 15 tip solid tümörü olan 149 hastayı kapsayan beş tek kollu çalışmadan elde edilen verilere dayandırılmıştı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Turna Ray At ASCO, FDA Discusses Use of Real-World Data Drawn From Flatiron Health's Clinico-Genomics Database Genomeweb Jun 04,2018

Klinik Çalışmalarda Elektronik Sağlık Kayıtlarının Önemi

07 Kasım 2019

Elektronik sağlık kaydı (EHR), tıbbi personele gerekli bilgileri sağlayan veya hasta bakımı ve sağlık hizmeti raporunu veren, bir hasta hakkında elektronik sağlık bilgilerinin dijital bir deposu olarak tanımlanabilir. Gerçek dünyadaki klinik kararlara rehberlik edebilecek etkin ve düşük maliyetli kanıtlara ihtiyaç duyulmaktadır. EHR, klinik araştırmalardaki bu ihtiyacı karşılamak için fırsatlar sunmaktadır. 2009 Yılı Ekonomik ve Klinik Sağlık Kanunu Sağlık Bilgi Teknolojisi'nin yürürlüğe girmesinden itibaren 8 yıl içinde kullanım oranlarındaki 5 kat artış ile, ABD'deki hastane bazlı hekimlerin %100'ü ve muayenehane bazlı hekimlerin %90'ı EHR’yi kullanıyor. EHR'ler temelde sadece bir tür gerçek dünya verisi olmalarına rağmen, son teknolojik gelişmelerle birlikte, hekim ve hastanelerin EHR’leri kullanmaya başlamasına doğru olan eğilim, hasta sağlığı hakkındaki soruları yanıtlamaya yardımcı olmak için EHR'de rutin olarak toplanan verileri kullanma konusunda eşi görülmemiş bir fırsat sunmaktadır.

EHR, klinik araştırmaların maliyetlerini ve sürelerini azaltma, klinik karar verme için daha iyi kanıtlar oluşturma ve sağlık hizmetlerini iyileştirme arayışında önemli bir araç olabilir. Son on yılda, EHR’ler giderek daha fazla klinik araştırmayı hızlandırmak, kolaylaştırmak ve geliştirmek için fırsatlar sunmuştur. EHR; klinik çalışmalarda, prestijli fizibilite değerlendirmesinde, hastaların çalışmaya dahil edilmesinde ve tedavi sunumunda veri toplanmasına yardımcı olmak gibi geniş bir kullanım alanı sunmaktadır. Bu fırsatları tam olarak değerlendirmek için sağlık hizmeti paydaşları, veri kalitesi/bütünlüğü, bilgi güvenliği, paydaş katılımı ve araştırma altyapısı ile ilgili yönetişim ölçeğinin arttırılması gibi EHR verilerinin kullanılmasındaki kritik zorluklarla mücadele etmek için bir araya gelmelidirler. Akademik çevreler, hükümet, ilaç endüstrisi ve hastalar, hizmet sağlayıcılar, araştırmacılar ve sağlık otoritelerinin bakış açılarını temsil eden uzman topluluklardan liderler, bir etkinlik kapsamında bir araya geldiler ve EHR'lerin klinik araştırmalarda kullanılmasının önündeki engelleri belirlemek ve potansiyel çözümler üretmek için iş birliği yaptılar. Katılımcılar çalışmalarda EHR'nin kullanımını çevreleyen çeşitli konular tespit ettiler ve bunlara çözümler önerdiler.

Paydaşlar Bir Araya Gelmeli

EHR verilerinin tıbbi araştırmalara dahil edilmesindeki zorluklar ve yaklaşımlar, araştırma çabalarına, bu verilerin kullanımını en üst düzeye çıkarmak için kalitenin ve erişilebilirliğin ve araştırma katılımcılarının (hastalar ve klinisyenler dahil) deneyimlerine odaklanmaktadır. EHR verilerinden kaynaklanan sağlam araştırma sonuçları, klinisyenlerin her gün gördüğü hasta türlerine genellenebilir. Bununla birlikte, bu sonuçların klinik bakımı gerçekten etkilemesi için, EHR araştırma sonuçlarının sağlık otoritesi standartlara uygun olduğu koşullar ve gereksinimler hakkında sürekli gelişen tartışma üzerine inşa edilmesi gereklidir. Randomizasyon sağlık bakımı sistemine entegre edilebildiğinde ve EHR verileri tam sonuçlarla yeterli kalitede olduğunda, bazı paydaşlar sonuçlara dayanarak kararlar alabilecektir. EHR verilerinin başarılı bir şekilde kullanılmasını sağlamak için, çalışma verilerinin sağlık otoritelerinin çerçeve hedeflerine ulaşmak için veri bütünlüğü standartlarına, doğruluğuna ve kanıtlarına göre değerlendirilmesi gerekmektedir. Uzmanlar, belirttikleri zorlukların ele alınmasının gelecekteki klinik araştırmaların daha verimli, uygun maliyetli ve klinik karar vermeyle alakalı olmasını sağlamaya yardımcı olabileceğini düşünüyorlar. Sonuç olarak, bu zorluklara çözüm bulmak toplum sağlığını ve sağlık bakımını iyileştirme yolunda devam eden iyileştirmeleri güvence altına alacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Raman SR et al. Leveraging electronic health records for clinical research. Am Heart J. 2018 Aug;202:13-19.

FDA Şüpheli E-Sigara Vakalarını Araştırıyor

04 Kasım 2019

Günümüzde özellikle de gençler ve sigarayı bırakmak isteyen yetişkinler arasında e-sigara kullanımı gün geçtikçe artmaktadır. Bazı ülkelerde e-sigara kullanımı normal sigaraya kıyasla daha az zararlı olduğu düşünüldüğü için sigara içicilere hekimler tarafından bile önerilmiştir. Öte yandan daha önceden sigara içmemiş popülasyonda e-sigara kullanımının insanları sigara içmeye başlamasını kolaylaştırdığına dair yayınlar da mevcuttur. E-sigaraların zararları hakkında hala günümüzde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu konu ile ilgili ABD’den gelen yeni bir haber, e-sigaraların güvenliliği hakkında soru işaretlerini arttırdı. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), e-sigaralar ve nöbetler veya diğer nörolojik semptomlar arasındaki olası bir bağlantıyı araştırmaya devam ediyor ve doktorlar ve halkı, e-sigara kullanımından sonra herhangi bir nöbet vakası ile ilgili ayrıntıları kurumun Güvenlik Raporlama Portalı aracılığı ile bildirilmesine teşvik ediyor.

Araştırma için Bildirimler Çok Önemli

FDA, e-sigara veya nikotin buharlaştırma cihazlarıyla ilgili 35 nöbet raporu bulunduğunu açıkladı be bu vakalarını ilkini bir uyarı olarak Nisan ayında yayınladı. 7 Ağustos itibariyle FDA’ye, e-sigara kullanıcılarında görülen toplam 127 nöbet ya da diğer nörolojik semptom raporunlandı(Nisan ayından bu yana 92 ​​yeni rapor). Kurum nöbetlere ek olarak, bazı kullanıcılar nöbetlerle ilgili olabilecek veya olmayabilecek bayılma veya titremelerin de rapor edildiğini belirtti. Bildirilen vakalar 2010 yılına dayanmaktaydı. FDA, e-sigara kullanımı ile nöbet riski veya diğer nörolojik semptomlar arasında doğrudan bir ilişki olup olmadığını belirlemek için bilimsel araştırmasını sürdürüyor. Uzmanlar ek raporlar veya bu olaylar hakkında daha ayrıntılı bilgi ile analizlerinin geliştirilmesine, bu konu ile ilgili ortak risk faktörlerini tanımlanmasına, nikotin içeriği veya formülasyonu gibi herhangi bir e-sigara ürünü özelliğinin nöbetlere katkıda bulunmasının daha muhtemel olup olmadığını belirlemeye yardımcı olacağını belirttiler.

FDA, nörolojik semptomları değerlendiren sağlık hizmeti sağlayıcılarının hastalara e-sigara kullanımı hakkında soru sormasını ve olası vakaları bildirmesini teşvik etmektedir. Kurum yetkilileri, sağlık profesyonellerinin, tüketicilerin, ebeveynlerin, öğretmenlerin ve diğer ilgili yetişkinlerin yanı sıra genç ve genç yetişkin kullanıcıların, FDA'ya e-sigara kullanımından sonra geçmiş ve gelecekteki nöbet olayları hakkında ayrıntılı bilgi vermesinin çok önemli olduğu belirttiler.

Kurum halen e-sigara kullanımı ile ilgili nörolojik problemler, sağlık yetkilileri ayrıca diğer haber kuruluşları tarafından da açıklanan, ABD’li gençler ve genç yetişkinler arasında bu durum ile ilişkili potansiyel olarak ortaya çıkan 15 şiddetli akciğer problemi vakasını araştırmaya devam etmektedir. Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Birliği'ne göre, 31 Temmuz itibarıyla ABD zehir kontrol merkezleri, bu yıl e-sigara cihazları ve sıvı nikotin ile ilgili toplam 2439 maruz kalma vakasını yönetmiştir.

Bu rakamların yüksekliğine dikkat çeken uzmanlar, kullanıcıların e-sigaralara şüphe ile yaklaşması gerektiğini ve kullanım sırasında oluşan her türlü sağlık olayı ile ilgili kendilerine bildirim yapmalarını istedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Megan Brooks FDA Investigating Reports of Neurologic Risks Tied to Vaping August 09, 2019 Medscape

Kanser Hastalarında Antidepresanlar Sağkalımı Nasıl Etkiliyor?

04 Kasım 2019

Depresyon ve anksiyete kanserde sık görülür ve bu hastalarda antidepresanlar etkili bir tedavi olarak kabul edilir. Öte yandan kanser hastalarındaki antidepresan bağlılığı ile mortalite arasındaki ilişki belirsizdir. Bu alanda yapılan yeni çalışma, kanserli hastaların populasyonlu bir kohortunda antidepresana bağlılık ile tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışma kapsamında en az bir kez antidepresan alan kanserli 42.075 hastayı içeren 4 yıllık bir tarihsel kohort çalışması yapıldı. antidepresana bağlılık, uyumsuzluk (<% 20), zayıf (% 20-50), orta (% 50-80) ve iyi (>% 80) bağlılık olarak kategorize edildi. Bunlara ek olarak mortaliteyi etkileyebilecek demografik ve klinik değişkenler için düzeltilmiş çok değişkenli sağkalım analizleri yapıldı.

1.051.489 kişi-risk takibinde mortalite için düzeltilmiş tehlike oranları ilaç kullanmayan gruba kıyasla düşük, orta ve iyi bağlılık gruplarında sırasılya sırasıyla 0.89 (% 95 güven aralığı [CI]: 0.83-0.95), 0.77 (% 95 CI: 0.66-0.72) ve 0.80 (% 95 CI: 0.76-0.85) idi. Tüm örneklemin ve depresyonlu bir alt grubun analizi, kanser alt tipleri için, meme, kolon, akciğer ve prostat kanserleri için benzer örgüleri ortaya çıkardı. Fakat melanom hastaları için durum farklıydı. Erken değişkenliğin çok değişkenli tahmin edicileri arasında erkek cinsiyet (HR 1.48 [% 95 CI: 1.42-1.55]), mevcut / geçmiş sigara içme durumu (HR 1.1, [% 95 CI: 1.04-1.15]; P <.0001), düşük sosyoekonomik durum ve daha fazla fiziksel komorbidite (HR 1.1, [95% CI: 1.03-1.17]; P <.0001) vardı.

Antidepresan ve Sağkalım İlişkisini Gösteren İlk Çalışma

Araştırmacılar bu çalışmanın, antidepresan ile daha yüksek bağlılığın kanser hastalarının ülke çapında geniş bir kohortunda tüm nedenlere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkili olduğunu gösteren ilk çalışma olduğunu belirttiler. Verilerinin, kanser hastaları arasında antidepresana bağlılığı cesaretlendirmek için acil ihtiyaçlara katkıda bulunduğunu söylediler. Öte yandan bu çalışma antidepresan tedavisine uyumu takip ederken, anti-kanser tedavisine uyumu takip etmiyordu. Yine de araştırmacılar depresyon tedavisi ile uyumlu olan kişilerin tüm tedavilerle daha uyumlu oldukları olabileceğinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirttiler. Ek olarak, çalışmada antidepresanların ne için reçete edildiğine veya hastanın antidepresanlara ihtiyaç duyup duymadığına veya tedaviye nasıl cevap verdiğine dair hiçbir ayrıntı yoktu.  Araştırmacılar ölçemedikleri depresyonun ciddiyeti hakkında daha fazla bilgi edinmek istediklerini belirttiler. Bu durum da çalışmanın bir sınırlamalarından biriydi. Uzmanlar daha uzun süre yaşayan insanların yalnızca antidepresan ilaçları aldıklarını değil, aynı zamanda depresyonlarının da iyileştiği gösterilse sonuçların daha ikna edici olacağına dikkat çektiler.

Makalede, yazarlar çalışmanın sınırlamalarından birinin zihinsel sağlık teşhisine ilişkin veri eksikliği olduğunu kabul etmişlerdi. Ayrıca, sağkalım oranını azaltan bilinmeyen faktörlerin, uyumlu olmayan hastalarda daha yaygın olabileceğini de bu sınırlamalara eklediler. Araştırmacılar neoplazmanın derecelendirilmesi ve evrelendirilmesi gibi ölçülmemiş değişkenler nedeniyle hala eşlik edici faktörlerin olabileceğinin de akılda tutulması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shoval G et al. Adherence to antidepressant medications is associated with reduced premature mortality in patients with cancer: A nationwide cohort study. Depress Anxiety. 2019 Jul 22.

Ünlü Basketbol Koçu David Blatt MS Tanısı Aldı

01 Kasım 2019

Eski Cavaliers ve Darüşafakka basketbol takımlarının koçu David Blatt kendisine multipl skleroz teşhisi konduğunu açıkladı. 60 yaşındaki Blatt, şu anda EuroLeague'deki Yunan takımı Olympiacos'a koçluk yapıyor ve takımı tarafından basınla paylaşılan bildirisinde, hastalıklarla savaşırken koçluğa devam etmeyi planladığını söyledi.

Blatt konu ile ilgili olarak “Ben bir koçum ve işim birçok insana liderlik etmek, öğretmek ve ilham vermek. Çevik ya da aktif olmamak, bunları yapma yeteneğimi etkilemiyor.”dedi ve "Şanslıyım. Engelli olduğumu kabul eden ve üstesinden gelmeme yardım eden doktorlar ve fizyoterapistler var. Nasıl şikayet edebilirim ki? Kesinlikle bu yapamam ve yapmayacağım. Şikayet etmek boşa çok zaman harcıyor. Oyuncularımdan ve çalışanlarımdan kendilerinin en iyi versiyonu olmalarını rica ederken, kendimden aynı şeyi yapmamı rica ediyorum.” diye ekledi.

Hiçbir Şeyden Vazgeçmeyeceğim

Blatt, açıklamasından birkaç ay önce kendisine primer progresif MS teşhisi konduğunu ve hastalığın başlangıçta bacağında yorgunluk, denge ve güç sorunları olarak ortaya çıktığını söyledi. Deneyimli koç aktif kalmak için güç ve denge egzersizleri yaptığını belirtti.

2014 yılında Cavaliers'in baş antrenörü olarak görev almadan önce EuroLeague'deki en iyi antrenörlerden biriydi. Kısa süre sonra LeBron James Cleveland'a dönmüş ve bunu takiben Cavaliers, 2015 NBA Finalleri'nde Warriors'a yenilmişti. Blatt, 2016 yılında Darüşşafaka Tekfen İstanbul ile birlikte EuroLeague'e geri döndü ve geçen yaz da Olympiacos'u devraldı.

Blatt, “Bunun hayatımı bugünden itibaren nasıl değiştireceğini ve nasıl değiştirebileceğini anlamadaki ilk şok ve acıyı aştığımda hiçbir şeyden vazgeçmediğime karar verdim.” dedi ve “Sadece bu duruma adapte olacağım ve uyum sağlayacağım. Hayatımı mümkün olduğunca normal bir şekilde sürdürmenin yollarını bulacağım.” diye ekledi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Former Cavaliers coach David Blatt diagnosed with multiple sclerosis by Greg Joyce  August 19, 2019 | 12:35pm New York Post

Kendi Teşhisinizi Hastalarla Paylaşmalı mısınız?

30 Ekim 2019

Minnesota, Minneapolis'te birinci basamak doktoru olan Dr. Heather Thompson Buum, göğüs kanseri yolculuğunu bazı hastalarıyla paylaşma kararının, uygulamasına ve kişisel yaşamına yeni bir dinamik getirdiğini söylüyor.

Minnesota Üniversitesi'nden olan Thompson, 11 Mart'ta Aile Hekimliği Dergisi'nde çevrimiçi yayınlanan bir makalede “Tecrübelerimi başkalarına yardım etmek için kullanabilmek son derece yararlı oldu.“ diye belirtiyor.

Meme kanseri olan hastalarıyla empati kurabildiğini ve aynı fiziksel ve duygusal yükselmeler, aksilikler ve ilaç yan etkilerinden bazılarını yaşadığını bilmelerini istediğini ve onlarla paylaştığını söyledi.

Açıklıklığın hastanın doktor rolüne ilişkin zihinindeki kavramına insaniyet ve kırılganlık ekleyebileceğini, ayrıca kendisine açılan hastalardan kişisel olarak faydalandığını da sözlerine ekledi.

Hikayesini paylaştığında, hastaların davranışlarının değiştirdiğini gözlemlediğini belirtiyor. “Muayene odasında, gözle görülür bir şekilde rahatlıyorlar; gözlerindeki panik dağılıyor, çatık kaşları gevşiyor, sıkılmış çene gevşeyip yerini hafif bir gülümsemeye bırakıyor.” diye yazıyor.

Peki Ya Çok Fazla Bilgi?

Ancak, hangi hastalarına söyleyeceğini ve ne kadar bilgi paylaşacağını belirlemek konusunda hala zorlandığını kabul ediyor. Kişinin gizlilik konusunda hassas biri gibi görünüp görünmediğini veya profesyonel bir mesafeyi korumak isteyebileceğini düşünerek ipuçlarını aradığını söylüyor.

Bununla birlikte, onun açıklamaları meme kanseri hastalarının ötesine de geçiyor. Örneğin, diğer hastaların da sağlık sistemi ile ilgili sıkıntıları olduğunda kişisel deneyimlerini paylaşabilir ve empati kurabilir halde oluyor. Ancak kişisel bilgilerin paylaşılması ile ilgili tıbbi literatürün karışık olduğunu da kabul ediyor. "70'lerinin sonlarında veya 80'lerinin başında olan meslektaşlarımdan bazıları hatırlayacaktır, eğitimdeyken, açıkça kilinisyenlere hastayla özdeşim kurmamaları söylendi, çünkü klinisyenin değerlendirmesini ve nesnelliğini etkileyebilir deniliyordu." şeklinde konuşuyor.

Ayrıca içinde bulunduğumuz sosyal medyadaki açıklık çağında ve tıbbi eğitimdeki değişikliklerin varlığında bir hastanın bir doktordan duymak istediği şeylerin nesillerindeki inançlarıyla uyumlu olduğunun hatırlanmasının önemli olduğunu vurguluyor.

Deneyimini paylaşmanın değerlendirmesini etkilediğine inanmadığını fakat tartışmaya açık olduğunu söylese de hastalar üzerinde olumsuz bir etki görmediğini söyleyerek ekliyor, “Umarım hastalarım buna empatinin nihai bir ifadesi olarak bakarlar”.

2016 yılında teşhisi konduğunda, Thompson kendi hastanesinde seçtiği bakım ekibi, hastalarının kendisi için seçeceği bakımı aldıklarını bilmelerine yardımcı oluyor. Bir hasta ile uzun süredir devam eden bir ilişkiye sahip olmasının hikayesini paylaşma kararını etkileyebileceğini söylüyor -  bazı hastalarına 15 yıldan fazla bir süredir tedavi hizmeti sunuyor.

Paylaşmanın muhtemel bir dezavantajı, kanseri geri dönen veya ilerleyen bir hastanın durumunu, kurtulan bir hekimin durumu ile makul bir şekilde karşılaştırabilmesi, ancak kanserli hastaların ve ailelerinin, her hastada kanserin farklı şekilde tezahür ettiğini iyi bildiklerini de ekliyor.

Güç Dengesizliği

Bellevue Edebiyat Dergisi'nin yazarı ve editör yardımcısı olan New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde doktora yapan Danielle Ofri, düşünülmesi gereken bir başka şeyin olduğunu söylüyor: Doktorlar bu tür bilgileri bir hastayla paylaşmaya karar verdiklerinde dikkate almaları gereken doğal güç dengesizliği.

“Hastalar 'Hayır, lütfen bana söyleme!' demeyecekler.” şeklinde yorum yaptı.

"Tabi ki bazı durumlarda, paylaşımın yararı açıktır. Örneğin, bir doktor hastayla aynı prosedür veya yapılan bir testten geçerse ve bununla ilgili korkuları hissedebiliyorsa bu konudaki paylaşımlar faydalı olabilir." diyerek açıkladı.

Fayda ve zarar analizini iyi yapmak gerektiğini vurgulayan Ofri, "Yaşamının sonu gelmiş birine verilen bakım, sevilen birine konulan kötü bir teşhis ya da çok sevilen birinin kaybı gibi çok faktörlü durumlarda paylaşımanın yararı biraz bulanıklaşır." dedi.

Ofri ayrıca, elbette hamilelik gibi bazı durumların da hastalardan saklanamayacağını belirtti. Hamileyken, hastaların kendi gebeliklerinden ve ebeveynliklerinden tavsiye verdikleri için mutlu ve gururlu olduklarını söyledi.

“Odada uzman olmaktan hoşlanıyorlardı, ben de, onların tavsiyelerini almaktan mutlu oluyordum.” dedi.

Yaşlanan babasına bakarken, bunu kendine saklamaya karar verdiğini, kısmen bu hikayeyi anlatmadan da empatik olabileceğini düşündüğü için bunu paylaşmamaya karar verdiğini söyledi. Ayrıca paylaşmamasının ardındaki bir diğer neden de hastaların bu durumu öğrendiklerinde kendilerini bir şeyler yapmak zorunda hissedebileceklerini, ona hediye vermek isteyebileceklerini, ki bu bir çok kültürde çok yaygın bir gelenek, dolayısıyla bu tarz bir durumdan uzak istemesiydi.

Son olarak  “Yol gösterici bir soru; bu benim hastam için faydalı mı? Cevap ‘olabilir’ ise tamam, ancak olmadığını düşünüyorsanız açıklamamak en iyisi.” dedi. “Onlara bir kere söylediğinde geri alamazsın.”

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sharing My Diagnosis: How Much is Too Much? Heather A. Thompson Buum, MD http://www.annfammed.org/content/17/2/173.full

Parkinson Hastalığı İlerledikçe Uyku Bozukluğu Çeşitleri De Artıyor

28 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışmada, Parkinson hastalığının farklı evrelerinde çeşitli uyku bozuklukları formlarının yaygın olduğu ve bu farklı formların farklı etiyolojik mekanizmalara sahip olabileceği gösterildi. Singapur'daki Ulusal Sinir Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmacılar, Parkinson hastalarının herhangi bir sayıda uyku bozukluğu yaşayabildiği ve uyku bozukluklarının prodromal bir semptom olabileceğinin giderek daha fazla kabul gördüğünü belirttiler.

Araştırmacılar, Parkinson İlerleme Belirteçleri Girişimi (PPMI) gözlemsel klinik çalışmasından 5 yıllık anket verilerini kullanarak, aşırı gündüz uykululuk (EDS), uykusuzluk, muhtemel hızlı göz hareketi (REM) ve uyku davranış bozukluğundaki (pRBD) uzun süreli değişiklik parametrelerini karşılaştırdılar. Araştırmaya 218 erken Parkinson hastası ve 102 sağlıklı kontrol katılımcısı dahil edildi. Çalışmadaki hastalık durumları, RBD Tarama Anketi (> 5), Epworth Uykululuk Skalası (≥10) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UPDRS) Bölüm 1.7 (≥2) puanlarıyla tanımlandı. Katılımcıların ilaç kayıtları, Parkinson ilaçlarının ve uykuya bağlı sakinleştiricilerin kullanımına ilişkin demografik verileri ve bilgileri ortaya koydu. Klinik motor değerlendirmeleri için ise Hoehn ve Yahr evrelemesi ve Hareket Bozukluğu Derneği (MDS) –UPDRS Bölüm III kullanıldı.

Başlangıçta, Parkinson hastaları ve sağlıklı kontroller yaş, vücut kitle indeksi ve uyku ilişkili ilaçların kullanımı bakımından benzerdi. Parkinson hastalarında MDS-UPDRS, Hoehn ve Yahr skorları daha yüksekti. Ek olarak Parkinson grubunda erkeklerin oranı sağlıklı kontrol grubundan daha yüksekti (sırasıyla %68.8 ve %56.9; P = 0.05). Parkinson hastalarında uykusuzluk prevalansı başlangıçta %21 iken bu oran 5 yıl içinde %56'ya yükseldi. EDS prevalansı ise %17'den %32'ye yükseldi. Prevalanstaki en az artış %22'den %30'a çıkış ile pRBC’de görüldü. Başlangıçtan 2 yıl sonra, EDS ve pRBD'deki artışlar genel olarak aynı seviyedeyken, uykusuzluk bazal seviyeden 5. yıla kadar düzenli olarak arttı.

Farklı Evrelerde Farklı Uyku Bozuklukları

Sağlıklı kontrol grubunda uykusuzluk bazal seviye ile 2 ve 3 yıl arasında (%22'de) arttı, fakat 4 ve 5 yıllarında düşüş gösterdi. Bu gruptaki EDS miktarı esas olarak bazal seviyeden 5. yıla kadar sabitti (en yüksek prevalans 4. yılda %14 idi). Herhangi bir zamanda sağlıklı kontrol grubunda pRBD tespit edilmedi.

Araştırmacılar uykusuzluk ve EDS birlikteliği ile ilgili anket verilerinin yalnızca örtüşmeyi gösterdiğini, uykusuzluğun EDS ile sonuçlandığına veya EDS’den kaynaklandığına dair bir şey söylemek için ellerinde yeterli veri olmadığını vurguladılar. Çalışma sırasında birden fazla uyku bozukluğu olan hastaların oranının zamanla arttığını belirten araştırmacılar, bu grubun hala nispeten küçük grup olduğunu ve bu nedenle farklı uyku bozukluğu biçimlerinin farklı patogenezlere sahip olmasının muhtemel olduğunu ileri sürdüler.

Başlangıçta Parkinson hastalarının;

  • %31,7'si bir çeşit uyku bozukluğu,
  • %11,5'i iki tip ve
  • %1,4'ü her üç tipte de rapor etmiştir.

Beş yılda;

  • %39.0 bir tip,
  • %23.4 iki tip ve
  • %7.3 her üç tipte bildirmiştir.

Araştırmacılar anketlere verilen cevaplara dayanan bu sonuçların, Parkinson hastalarının genel olarak örtüşme yetersizliği ile ilgili popülasyonları üzerinde yapılan polisomnografi ile elde edilen sonuçlara tekabül ettiğini belirttiler.

Bir başka araştırmacı grubu ise hastalık ilerledikçe bireysel hastalardaki uyku bozukluğu formlarında fazla örtüşme olmamasının, her bir hastadaki uyku bozukluğu çeşidinin farklı bir etiyolojiden köken alması ile ilişkili olabileceğini belirtti ve bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Progression of sleep disorders spectrum in Parkinson’s Disease: A 5 year clinical longitudinal study International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1641, presented October 9, 2018.

Gut Hastalığında Genetik Nedenler, Diyetten Daha Baskın

28 Ekim 2019

Araştırmacılar, 16.000'den fazla denekte diyet ve genetik değişkenler üzerinde yapılan meta-analize göre gutun temel olarak diyetten kaynaklandığı varsayımının yanlış olduğunu söylüyorlar. Yeni yayınlanan analize göre, en "gut ilişkili" yiyecekler ve diyetler bile serum ürat seviyelerinde %1'den az varyansa sahipken, bu durumun neredeyse %24'ü genetik faktörlerle açıklanıyor. Araştırmanın sonuçları, hiperüriseminin, temel olarak diyetin neden olduğu genel algılara meydan okuduğunu ve genetik farklılıkların genel popülasyondaki hiperürisemiye diyet maruziyetinden çok daha fazla katkısı olduğunu gösteriyor.

Gut hastalığı olan kişiler, gutun beslenme alışkanlıkları ve sağlıksız bir yaşam tarzının neden olduğu bir durum olduğu önyargısı altında yaşarlar ve bu algı ne yazık ki sağlık çalışanları arasında da yaygındır. Sonuç olarak, gut olduğu bilinen hastalar, ciddiye alınmayacaklarından ya da yaşam tarzı alışkanlıklarından sorumlu tutulacaklarından korktukları için yardım aramakta isteksizdirler. Veriler, hiperürisemi ve guta yatkınlığı arttıran şartların değiştirilemez olduğunu gösteriyor. Öte yandan araştırmacılar, bu zararlı ancak yerleşik görüşlere ve uygulamalara karşı çıkarak gutun toplumsal yükünü azaltmak ve ciddi engelleri aşmak için bir fırsat sunulabileceğini ileri sürüyorlar.

Yeni Bulgular Diyet Önerilerini Değiştirmiyor

Araştırma ekibi, beş ABD kohort çalışmasından alınan kesitsel gıda frekansı verilerinin bir meta analizini gerçekleştirdi. Bireysel yiyecekleri serum ürat düzeyleri ile olan ilişkilerde sistematik olarak analiz ettiler ve diyet faktörleri ile ilişkili varyansları genom çapında yaygın olan tek nükleotid varyantlarıyla ilişkilendirdiler. Araştırmacılar ayrıca, kalıtımsal farklılıkların yalnızca doğrudan serum ürat düzeyleriyle ilişkili olanları değil, aynı zamanda kahve, alkol veya şeker tatlandırılmış içeceklerin tüketimi gibi gut riskine katkıda bulunabilecek gıda tercihlerindeki farklılıkları da içerdiğini belirttiler.

Araştırmacılar bulgularını ekstrapolasyona karşı uyarmalarına rağmen, çalışılan popülasyonlardaki hiperürisemi sebebinin, klinik olarak belirgin gut hastalarından önemli ölçüde farklı olma olasılığının düşük olduğunu da belirttiler. Çalışmanın, gut hastalarının aşırı derecede yüksek riskli yiyecekleri aşırı tüketmekten kaçınmak için diyetlerini değiştirmeleri gerektiğine dair kılavuz önerilerindeki bir değişikliğin destekleyici kanıtlar sunmamakta olduğunun da özellikle altını çizdiler.

Gut hastalığının günlük pratikte genel olarak kötü yönetildiğini ileri süren araştırmacılar bunun nedenlerinin tam olarak anlaşılmamış olduğunu, ancak hastaların ve sağlık profesyonellerinin gutun nedenlerini ve tedavisini suboptimal anlayışlarının bunda önemli bir faktör olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tanya J Major et al. Evaluation of the diet wide contribution to serum urate levels: meta-analysis of population based cohorts BMJ 2018;363:k3951

Akdeniz Diyeti Alzheimer Gelişimini Yavaşlatabilir Mi?

25 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışma Akdeniz diyetine bağlılığın, Alzheimer hastalığı patolojisinin biyolojik işareti olan Aβ-amiloid (Aβ) birikimindeki zamanla azalmaya ile ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Başlangıçta bilişsel olarak sağlıklı kabul edilen ve Alzheimer riski altında bulunan Avustralya Yaşlanma, Biyobelirteçler ve Yaşam Tarzı (AIBL) Çalışması'ndan 77 katılımcının dahil olduğu kohorttaki genel Akdeniz diyeti uyumu için daha yüksek bir başlangıç ​​skoru, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile ölçüldüğünde daha az Aβ birikimi ile önemli ölçüde ilişkilendirildi.

Akdeniz diyetinin özellikle hafıza ve düşünme sonuçlarında faydalar gösterdiğini söyleyen araştırmacılar Alzheimer patolojisinin beyindeki gerçek birikimi ile bu diyete bağlılık arasında bir ilişki olup olmadığına bakmanın önemli olduğunu belirttiler. Yeni analiz, AIBL Yaşlanma Çalışması'na katılan ve en az 60 yaşlarında (ortalama yaş, 71.1 yıl; %51 erkek) 77 yetişkini içermekteydi ve katılımcıların hepsi başlangıçta bilişsel olarak "normal" olarak sınıflandırılmıştı. Çalışmada ayrıca 11C-Pittsburgh B bileşiği PET okumaları temelinde, bazal değerde en az 1.4 olan standartlaştırılmış bir alım değeri oranı (SUVR) ya da sıfırdan 36'ya kadar olan Aβ birikimi oranıyla "Aβ akümülatörleri" olarak kabul edildiler. Başlangıçta PET 18. ve 36. aylarda Aβ yükünü ölçmek için kullanıldı. Çalışmada açlık kan örnekleri apolipoprotein E (ApoE) genotiplemesi açısından değerlendirildi. Böylelikle tüm çalışma popülasyonunun %42’sinin en az bir APOE Ɛ4 alel taşıdığı tespit edildi.

Yüksek Meyve Alımı ile Daha Az Aβ Birikimi

Başlangıçta, tüm katılımcılar önceki 12 ay boyunca besin alımına ilişkin 74 maddelik Victoria Gıda Sıklığı Anketi Konseyini doldurdular. Bu, 0'dan 9'a kadar değişen bireysel Akdeniz diyeti skorlarını oluşturmak için kullanıldı. Tüm kohortun ortalama Akdeniz diyeti skoru 4 olarak bulundu.

Akdeniz diyetinin bireysel bileşenlerini değerlendirirken, sadece yüksek meyve alımı, Aβ birikiminin daha az olmasıyla önemli ölçüde bağlantılıydı. Araştırmacılar çalışma bulgularının gücünün şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Bulgular bireylerin Alzheimer hastalığını geciktirmek için diyetlerini değiştirmek gibi basit ama etkili yöntemlere sahip olduğunu işaret etti. Bilim insanları hastalardan Akdeniz diyetini takip etmelerini istemenin sadece Alzheimer riskini azaltmanın yanı sıra birçok yönden yararlı olduğunu düşündüren kanıtlar olduğuna dikkat çektiler.

Araştırmacılar  özellikle meyve tüketimi hakkındaki bulguların büyüleyici olduğunu ve bilimsel olarak makul olduğunu söyleseler de, bulgularının sadece gözlemsel bir çalışma bazlı olduğunu belirttiler ve asıl kanıtın randomize klinik deneylerden gelmesi gerektiğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stephanie R. Rainey-Smith et al. Mediterranean diet adherence and rate of cerebral Aβ-amyloid accumulation: Data from the Australian Imaging, Biomarkers and Lifestyle Study of Ageing Translational Psychiatry volume 8, Article number: 238 (2018)

Alzheimer Hastalarında Lomber Ponksiyon Hangi Durumlarda Kullanılmalı?

22 Ekim 2019

Alzheimer hastalığının erken ve doğru teşhisi, hastalığın ilerlemesini durdurma veya yavaşlatma potansiyeline sahip olan tedaviler mevcut olduğunda kritik öneme sahiptir. Bilim insanları bu alanda geliştirilen yeni kriterlerin, lomber ponksiyon kullanımı ile Alzheimer hastalığı ve diğer demanslara tanı koyma sürecinde uygunluğu konusunda bu alandaki tıbbi uzmanlara gerekli rehberliği sağlayacağını düşünüyorlar. Böylece demans hastalarına ve ailelerine onları bekleyen hastalığa uyum sağlayabilmek için hazırlık yapma imkânı verilebilecek.

Alzheimer hastalığı genellikle fiziksel sağlık, tıbbi geçmiş ve hafıza değerlendirmesi, düşünme ve akıl yürütme konularında kapsamlı bir inceleme ile teşhis edilir. Lomber ponksiyon ABD'de şu anda Alzheimer tanısında rutin klinik uygulamada olmasa da uzmanlar, Alzheimer hastalığının biyolojik belirteçlerini test etmek için beyin-omurilik sıvısını (BOS) almanın maliyet etkin ve güvenli bir yol olduğunu düşünüyorlar. Bu yolla hekimler hastalığın seyrinin çok erken dönemlerinde hem kendileri hem de hastalar için çok önemli tanı bilgilerine sahip olabiliyorlar.

Yeni kriterleri geliştiren çalışma grubunun bu girişimi, Nükleer Tıp ve Moleküler Görüntüleme Derneği (SNMMI) ve Alzheimer Derneği tarafından geliştirilen 2013 AUC'yi tamamlamaktadır. Yeni AUC kriterleri, klinisyenlerin aşağıdaki hasta popülasyonlarını lomber ponksiyon için uygun ve uygunsuz olarak kabul etmelerini önermektedir:

Lomber Ponksiyonun Uygun Olduğu Hastalar

• Hasta öznel bilişsel düşüşe (SCD) sahiptir ve Alzheimer hastalığı için bellekte kalıcı bir düşüş, daha genç başlama yaşı (>60), son 5 yıl içinde başlayan gibi belirtilere bağlı olarak artan risk altında olduğu düşünülmektedir. Bu durumda BOS biyobelirteç testini yapma kararı kişiye özel olmalı ve hastanın, ailenin ve doktorun hastanın bilişsel düşüşü ile ilgili ortak endişesi ile desteklenmelidir.

• Hastada kalıcı, ilerleyen ve açıklanamayan hafif bilişsel bozulma (MCI) vardır. MCI bilişsel testlerde hafif açıkları içerir, ancak fonksiyonel yeteneklerde değişiklik yoktur.

• Hastanın olası Alzheimer hastalığı olduğunu belirten semptomları vardır, bu da demansın başka bir nedene bağlı olabileceği anlamına gelir.

• Hastanın erken yaşta başlayan MCI veya demansı vardır (<65).

• Hasta, tipik başlangıç ​​yaşı olan muhtemel Alzheimer hastalığı için temel klinik kriterleri karşılamaktadır.

• Hastanın baskın semptomu, sanrılar ve deliryum gibi açıklanamayan davranışsal değişikliktir ve hastada Alzheimer hastalığı teşhisi düşünülmektedir.

Lomber Ponksiyonun Uygunsuz Olduğu Hastalar

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiş, yaşına göre normal zihinsel işlev aralığında ve Alzheimer hastalığı için önemli risk faktörlerinden yoksundur.

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiştir, ancak hastanın aile öyküsü nedeniyle Alzheimer hastalığı riski altında olduğu düşünülmektedir.

• Hastanın SCD'si vardır fakat aile öyküsünde Alzheimer olmaması veya çevresindeki insanların bu konuda bir endişesi olmaması gibi göstergelere dayanarak doktor tarafından Alzheimer hastalığı için yüksek risk altında olduğu düşünülmemesi

• Hastanın Parkinson hastalığı ve Lewy vücut demansı gibi rahatsızlıkların güçlü bir göstergesi olan hızlı göz hareketi (REM) uyku davranış bozukluğu belirtileri vardır.

• Hastaya Alzheimer tanısı konmuştur ve test ile hastalığının evresinin veya ciddiyetinin belirlenmesi amaçlanmaktadır.

• Hasta, bilişsel bozukluğu olmayan bir apolipoprotein E-e4 (ApoE-e4) taşıyıcısıdır. ApoE-e4, geç başlangıçlı Alzheimer riski ile kuvvetli bir şekilde ilişkili genetik bir mutasyondur.

• Test, erken başlangıçlı bir Alzheimer formuna neden olan nadir bir genetik mutasyon taşıdığından şüphelenilen kişiler için genotipleme yerine kullanılmaktadır.

AUC çalışma grubundan kriterleri klinik pratikte uygulanmalarına ilişkin önerilerini içermektedir. Araştırmacılar BOS biyobelirteç testinin, testin uygunluğunu belirleyebilecek, hastayı ve aileyi faydalar ve riskler hakkında eğitebilecek, prosedürün belirlenmiş yönergeleri izlemesini sağlayabilecek ve sonuçları hastanın tedavi planına entegre edebilecek demans uzman doktorlar tarafından yapılmasının öneminin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Leslie M. Shaw et al. Appropriate use criteria for lumbar puncture and cerebrospinal fluid testing in the diagnosis of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018

Akciğer Kanserinde BT Eşliğinde Biyopsi

22 Ekim 2019

Bilgisayarlı tomografi eşliğinde akciğer biyopsisi, pulmoner nodüllerin karakterizasyonu için geçerli ve güvenli bir prosedürdür. Geçtiğimiz yıllarda, bu teknik esasen saptanmamış pulmoner lezyonların malign doğasını doğrulamak için kullanılmıştır. Ancak bugün rolü tamamen yenilenmiştir. Hedefe yönelik tedavi ve immünoterapinin ortaya çıkmasıyla, akciğer kanseri için lezyonun doğru bir moleküler karakterizasyonunu gerçekleştirmek için yeterli biyolojik materyal elde etme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, edinilmiş ilaç direnci mekanizmalarının olasılığı, bazı durumlarda bu lezyonların zaman içinde yeniden oluşumuna yol açabilmektedir. Bu nedenlerden ötürü, bilgisayarlı tomografi eşliğinde akciğer biyopsisi talebinin gelecekte artacağı muhtemeldir.

Pulmoner tümör, insidans ve prognoz açısından genel popülasyon üzerindeki etkisinden dolayı bugünün tıbbı için çok güncel bir konudur. Son on yılda, tedavinin etkinliğini ve hasta sağkalımını arttırmaya yönelik çarpıcı çabalara rağmen, akciğer tümörleri hala kanserle ilişkili ölümlerin önde gelen nedeni olmaya devam etmektedir. Tümör biyopsisi, teşhis yolunda ve akciğer kanserlerinin klinik yönetiminde, sadece lezyonun neoplastik yapısını doğrulayabildiği için değil, aynı zamanda terapötik, prognostik, genotipik ve moleküler özelliklerinin tam olarak nitelendirilebilmesi nedeniyle büyük öneme sahiptir. Görüntüleme muayenesi tekniklerinin, özellikle de göğüs yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografinin (BT) artmasıyla, ABD'de her yıl teşhis edilen tahmini 150.000 yeni soliter nodül vakasıyla tespit edilen pulmoner nodül sayısı da artmaktadır. Ek olarak, özellikle tedaviye daha fazla cevap vermeyen veya beklenmedik bir hastalık ilerlemesi gösteren hastalar için yeniden biyoloji kavramı, onkolojik hastaların uzun süreli takibinde gerekli bir adım olarak giderek daha fazla kabul edilmektedir. Sonuç olarak, gelecekte akciğer biyopsilerinin sayısının da artacağı muhtemeldir, bu nedenle her modern radyoloğun BT eşliğinde akciğer biyopsisi yapabilmesinin ve en önemli prosedürel ayrıntılarını bilmesinin nedeni budur. Kişiselleştirilmiş tıp çağında, hedefe yönelik terapiden ve immünoterapiden faydalanacak hastaların doğru seçimi için akciğer tümörünün moleküler karakterizasyonu zorunludur; dahası, ilaç direnci mekanizmalarının geliştirilmesi, biyolojik tedavilerin uzun vadeli etkinliğini sınırlandırmakta ve yeni mutasyonların gelişip gelişmediğini belirlemek için tümörün yeniden incelenmesini gerektirmektedir. Bu nedenlerden dolayı, günümüzde her radyolog, pulmoner nodüllerin transtorasik biyopsisine güvenmelidir, çünkü hastanın klinik yönetimi ve prognozu için tahmin edilemez avantajları olan güvenli bir prosedürdür. Moleküler tanılamada en umut verici yeniliklerden biri de “sıvı” biyopsidir. Sıvı biyopsi, dolaşımdaki tümör DNA'sının amplifikasyonu yoluyla periferik kandaki veya diğer biyolojik sıvılardaki (idrar, ekshalasyon, vb.) tümör mutasyonlarının tanımlanmasından oluşur. Ancak duyarlılığı %60 ile %80 arasında değişmekle birlikte hala çok yüksek bir teşhis doğruluğuna ulaşamamaktadır. Perkütan biyopsi prosedüründeki teknik iyileşme tarafında, sanal navigasyon sistemlerinin kullanılması, girişimsel radyologların topluluğunda kesinlikle büyük beklentiler yaratmıştır. Ana sınırlama, yüksek maliyettir. Bununla birlikte uygulaması, özellikle plevral yüzeyden uzakta küçük lezyonlar için, teşhis doğruluğu ve komplikasyon oranı açısından mükemmel sonuç göstermiştir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Transthoracic computed tomography-guided lung biopsy in the new era of personalized medicine Umberto Russo1, Vittorio Sabatino1, Rita Nizzoli2, Marcello Tiseo2, Salvatore Cappabianca3, Alfonso Reginelli3, Gianpaolo Carrafiello4, Luca Brunese5 & Massimo De Filippo*

Joker: Sadece Ben Miyim Yoksa Dünya Daha Çılgına Mı Dönüyor?

21 Ekim 2019

“Sadece ben miyim yoksa dünya daha mı çılgına dönüyor?” yeni Joker filminde Arthur Fleck psikoloğuna sorar.

Asıl cevap her ikisi de.

Fleck, akıl sağlığına olan tutkusunu yitiren bir adam, ancak “orada” dünyası, kanunsuzluk, eşitsizlik, yolsuzluk, kesintiler ve çaresizlikten oluşan bir barut fıçısı. Joker’in hikayesi 1980’lerin başında düzenlenmiş, ancak günümüzde giderek artan çılgınlık bilinçli bir şekilde çınlar. Filmde psikoloğu, “Bunlar zor zamanlar” diyor ve kameraya dönerek göz kırpıyor.

Pensilvanya Üniversitesi’nde profesörlük yapan nörokriminolog Adrian Raine, büyük yankı uyandıran Joker filmi hakkındaki yorumlarını bir yazı ile açıkladı.

Profesör Raine filmde genetiğin, çocukluk çağı travmasının, tedavi edilmeyen akıl hastalığının ve toplumsal provokasyonun bir araya gelmesiyle bir insanın şiddete ne kadar meyilli olacabileceğinin çok doğru bir şekilde anlatıldığını söylüyor ve ekliyor; “Film, bir araya geldiğinde bir katil yaratan arka plan ve koşulların şaşırtıcı bir şekilde doğru bir tahminiydi. 42 yıldır suç ve şiddetin nedenini araştırıyorum. Ve bu filmi izlerken, bunun bir ilham kaynağı olduğunu düşündüm. Bu filmi derslerimde bir eğitim aracı olarak kullanmak için daha ayrıntılı incelemeyi düşünüyorum. Sınıfta tüm bu faktörler hakkında konuşuyorum ve dürüst olmak gerekirse, bu faktörleri oldukça güçlü bir şekilde gösteren çok dramatik ve stilize edilmiş bir film olsa bile, bu parçaların tümüne uyan gerçek bir hikaye elde etmek gerçekten zor.”

[Joker’i henüz izlememiş olanlar için bu kısımdan sonrası spoiler içerebilir]

Raine ayrıca Arthur Fleck’in rahatsız edici dönüşümüne sebep olan faktörlerin bir listesini de sunuyor. Bunlar arasında çocukken ihmal edilmek, fiziksel istismar, evlatlık olmak ve bunu dramatik bir şekilde öğrenmek, yoksulluk, anne-bebek bağ sürecinin sağlıksız olması ve hatta yetersiz beslenmek gibi faktörlerin bulunduğunu söyleyen Raine, akıl hastalığı olan insanların tehlikeli olarak damgalanmasının da çok yanlış olacağının altını çiziyor.

Filmde Arthur’un işten kovulmasına sebep olan arkadaşına zarar vermesi, dövüldüğünde başka insanları dövmesi, evlatlık olduğunu öğrendiğinde annesine zarar vermesi gibi örnekler, bu örneğin reaktif agresif olduğunu gösteriyor ve Raine bu durumu “Zihinsel sağlık sorunları olan insanlar üzerinde yaptığımız çalışmalar bu insanların hepsinin tepkisel saldırganlık gösterdiğini ortaya koyuyor.” şeklinde açıklıyor.

Raine’e Arthur’a ne teşhisi koyacağı sorulduğunda ise “Şizotipal kişilik bozukluğu” cevabını veriyor. Şizotipal kişilik bozukluğunun, şizofrenin daha sakin bir alt tipi olduğunu; ancak garip inançlar, tuhaf davranışlar ve konuşma şekli, aile dışından hiç kimse ile yakınlık kuramama gibi şizofrenide görülen belirtilerin bu hastalıkta tanı kriterleri arasında olduğunu açıklıyor.

Raine ayrıca bu örnekle Arthur Fleck'in hayatı boyunca özgür iradesi olmadığını düşündüğünü, yürüyen bir saatli bomba olduğunu ve tek gerekenin dayak yemek/işten kovulmak gibi bir tetikleyici olduğunu ve hiç kimsenin aslında bu şekilde doğmadığını vurguluyor.

 

Kaspaz-2 Enzim İnhibitörü, Yağlı Karaciğer Hastalığını İyileştirmek İçin Umut Vaad Ediyor

18 Ekim 2019

Araştırmacılar, fare ve insan doku örneklerini kullanarak, protein parçalayan bir enzim olan kaspaz-2'nin, kronik ve agresif bir karaciğer rahatsızlığı olan, alkolik olmayan steatohepatit (NASH) için kritik bir rolü olduğunu keşfettiler. Kaspaz-2'nin kritik rolünü tanımlayarak ekip, bu enzimin inhibitörünün NASH'e yol açan ilerlemeyi durdurmak için etkili bir yöntem olabileceğini belirtti.

NASH, kronik karaciğer hastalıklarının bir spektrumunu içeren ve karaciğer transplantlarının önde gelen bir nedeni haline gelen alkolsüz yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) en agresif formudur. Hem NAFLD hem de NASH'ın nedeni bilinmemektedir, ancak araştırmalar iyi huylu NAFLD'nin agresif NASH'a ilerlemesini hızlandıran bir faktörün karaciğerde proteinlerin yanlış katlanmasının neden olduğu yüksek endoplazmik retikulum (ER) stresi olduğunu göstermektedir. Bunun sonucunda, karaciğer dokusunda aşırı kolesterol ve trigliserit birikimi oluşur.

Anahtar Nokta Kaspaz-2’nin Artan Ekspresyonu

Fare modellerinde yapay olarak bu stresi oluşturan araştırmacılar, NASH patogenezinde yer alan molekülleri tanımladılar. Bu modeli kullanarak, NASH'in başlamasının kaspaz-2'nin artan ifadesi ile ilişkili olduğunu buldular.

Sonraki aşamada, insanlarda kaspaz-2 ekspresyonunun da yüksek olduğunu doğrulamak için benign NAFLD veya agresif NASH'lı hastalardan toplanan insan karaciğer örneklerini incelediler. Karaciğer ER stresine ve yüksek yağlı diyete tabi tutulan farelerde kaspaz-2 geninin silinmesi veya farelere spesifik bir kaspaz-2 inhibitörü kullanımıyla, kaspaz-2'nin NASH'ın tüm bulgularından sorumlu olduğunu gösterdiler.

Bu çalışma ile araştırma ekibi, kaspaz-2'nin SREBP1 ve 2'nin aktive edilmesinde kritik bir role sahip olduğunu keşfetti. Bunlar karaciğerde gerçekleşen bir süreç olan lipogenezin ana düzenleyicileridir. Kaspaz-2'nin, sit-1 proteazı adı verilen başka bir proteini bölerek SREBP1 ve 2 aktivasyonunu kontrol ettiği bulundu.

NASH olmayan bireylerde ise SREBP1 ve SREBP2'nin aktiviteleri kontrol altında tutulur ve bu da karaciğerde aşırı lipid birikiminin önlenmesi için gereklidir. Ancak, NASH hastalarında karaciğerde fazla miktarda trigliserid ve kolesterol birikir. Bu durum, yüksek SREBP1 ve SREBP2 aktiviteleri ve artmış kaspaz-2 ifadesi ile ilişkilidir.

Araştırma ekibi sonraki basamakta, NASH'ın önlenmesi için kullanılabilecek daha etkili ilaç benzeri kaspaz-2 inhibitörlerinin geliştirilmesine ve sonuçta bir tedavi seçeneği sunmaya çalışıyor. Elde ettikleri bu sonuçları insan çalışmalarıyla da onaylamak istiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ju Youn Kim et al. ER Stress Drives Lipogenesis and Steatohepatitis via Caspase-2 Activation of S1P. Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.cell.2018.08.020

Görsel Auralı Migren Atakları Atriyal Fibrilasyon İçin Risk Faktörü Mü?

18 Ekim 2019

Önceki araştırmalar auralı migrenin, inme veya geçici iskemik atak riskini arttırdığını göstermiştir. Atriyal fibrilasyon, kardiyoembolik inmenin yaygın bir nedenidir. Bilim adamları, migren ile görsel aura ve kardiyoembolik inme arasındaki ilişkinin daha yüksek oranda atriyal fibrilasyon ile açıklanıp açıklanamayacağını henüz tam olarak anlayamamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, topluluklarda ateroskleroz riskinde migren ile görsel aura ve atriyal fibrilasyon arasındaki ilişki test edildi. Bu uzunlamasına, toplum temelli bir kohort çalışması olan Topluluklarda Ateroskleroz Riski çalışmasında, katılımcılara 1993-1995'te migren öyküsü için mülakat yapıldı ve katılımcılar 2013 yılına kadar atriyal fibrilasyon olayı için takip edildi. Atriyal fibrilasyon, EKG'ler, taburcu kodları ve ölüm sertifikaları kullanılarak tanımlandı. İnme tanısı ise hem bilgisayar kaynaklı tanı hem de doktor tıbbi kayıt incelenmesi ile tanımlandı ve farklılıklar bir hekim grubu tarafından incelendi. Baş ağrısı olmayan kontrollerle karşılaştırıldığında, migren ve alt tipleri ile atriyal fibrilasyon arasındaki ilişkiyi incelemek için çok değişkenli Cox modelleri kullanıldı. Atriyal fibrilasyonun görsel aura ile ilişkili inme riski olan bir migren aracısı olup olmadığını test etmek için ilişki analizi yapıldı.

Görsel Auralı Migren Hastaları Atriyal Fibrilasyon Açısından Taranmalı

Çalışmada, önceden atriyal fibrilasyon veya inme öyküsü olmayan ve baş ağrısı için değerlendirilen 11,939 katılımcının 426'sı görsel auralı migren, 1.090’ı görsel aurasız migren, 1.018’i migren dışı baş ağrısı ve 9.405’i baş ağrısı olmadığını bildirdi. Yirmi yıllık izlem süresinde, atriyal fibrilasyon, migrenli 1.516 kişinin 232'sinde (%15) ve baş ağrısı olmayan 9.405 kişinin 1.623'ünde (%17) meydana geldi. Birden fazla eşlik eden etken açısından düzenleme sonrasında görsel auralı migren, baş ağrısı olmamasına ve görsel aura içermeyen migrene kıyasla artan atriyal fibrilasyon riski ile ilişkili bulundu.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin, atriyal fibrilasyonun görsel auralı migren inme riski için potansiyel bir mediyatör olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Auralı migrenin, atriyal fibrilasyon riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu ve bunun potansiyel olarak iskemik felçlere yol açabileceğini aktardılar. Auralı migreni olan kişilerin, kalp ve kan damarlarını kontrol etmeye yardımcı olan otonom sinir sistemi problemleri nedeniyle atriyal fibrilasyon riskinin daha yüksek olabileceğinide vurguladılar. Görsel auralı migreni olan kişilerin atriyal fibrilasyon için taranması gerekip gerekmediğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sen et al.  Migraine with visual aura is a risk factor for incident atrial fibrillation, Neurology  December 11, 2018; 91 (24).

Kan Basıncı ile İlgili Şimdiye Kadar Yapılmış En Büyük Genetik Çalışma

16 Ekim 2019

Tansiyon ya da kan basıncı, kalbin kanı pompalarken damar cidarında oluşturduğu basınçtır ve mm cıva (Hg) olarak ifade edilir. Bu basıncın istenilen değerlerin üzerinde olması durumu ise hipertansiyon olarak tanımlanır.

Normal kan basıncı değerleri sırasıyla sistolik için en çok 130 mm Hg, diastolik için ise en çok 85 mm Hg olmalıdır, bu değerler normal kan basıncı değerleridir. Sınırda normal değerler; sistolik kan basıncı için 130-139 mm Hg, diastolik kan basıncı içi 85-89 mm Hg'dır. Hipertansiyon sınırı ise sistolik kan basıncı için 140 mm Hg ve diastolik kan basıncı için 90 mm Hg'dır.

Hipertansiyonun genetik bir yönü olduğu düşüncesi ile yola çıkılan, bir milyondan fazla insanla şimdiye kadar yapılmış en büyük genetik analiz, yüksek tansiyonla ilişkili 535 yeni gen tespit etti. Şimdiye kadar tanımlanan tüm genetik varyantlar, yalnızca farklı kan basıncı olan iki kişi arasındaki farkın %3 ila %4'ünü açıklamaktaydı. Ancak bu yeni çalışma, kan basıncını etkileyen üç kat daha fazla genetik özellik tespit etti.

7 Milyon Varyant İncelendi

Nature Genetics'de yayınlanan bulgular, gelecekte kardiyovasküler hastalık önleme potansiyeli olan kan basıncı düzenlemesi için yeni biyolojik yollar belirlemiş oldu. Bilim adamları, sistolik ve diyastolik kan basıncı ve nabız basıncı ile olan ilişki için yaklaşık 7 milyon ortak genetik varyantı incelediler. Bir bireyin kan basıncını etkileyen toplam 535 yeni gen tanımladılar. Böylece tanımlanmış olan toplam 901 gen oldu.

Ayrıca hipertansiyon ve yaşam tarzı riskleri arasında genetik bir örtüşme vardır, örneğin bir kişinin meyve, su, çay, kafein, alkol ve tuz alımı ile de ilişkili birçok tansiyon geni mevcuttur. Bu bilgiler toplandıkça hipertansiyonla daha etkili mücadele etmek mümkün olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Evangelos Evangelou et al. Genetic analysis of over 1 million people identifies 535 new loci associated with blood pressure traits. Nature Genetics, 2018; 50 (10): 1412 DOI: 10.1038/s41588-018-0205-x

Tümörler Nasıl Evrilir?

16 Ekim 2019

Onkolojideki en büyük zorluk, tümörlerin zaman içinde değişmesi, iyi huyludan habisliğe ilerlemesi, metastatik hale gelmesi ve belirli tedavilere direnç geliştirmesidir. Bu süreç, kanser hücrelerini ve bunların mikro ortamlarını içerir ve tümör içi heterojenliği ile sonuçlanır. Temel soru, bir kanserin bir sonraki evrimsel basamağını tahmin etmenin mümkün olup olmadığıdır.

Hastalar arasında tekrarlayan genomik değişimler, kanser progresyonunun öngörülmesi için değerli olan tekrarlanan evrimsel süreçleri yansıtmaktadır. Çok bölgeli dizileme, bir tümördeki bazı genomik değişikliklerin zamanla ortaya çıkmasına izin verir, ancak hastalar arasında tekrarlanan bu değişikliklerin net bir şekilde tanımlanması önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

Kullanışlı Bir Yöntem

Yeni bir araştırmada aktarımla öğrenmeye dayanan bir makine öğrenmesi kullanılarak, kanser evrimi ve verideki gürültünün stokastik etkilerin aşılmasına ve kanser kohortlarındaki gizli evrimsel kalıpların tanımlanmasına izin veren bir yöntem geliştirildi. Akciğer, meme, renal ve kolorektal kanserden çok bölgeli sekans veri setlerine uygulandığında (178 hastanın 768 örneği), kullanılan bu yöntem, tek örnekli kohortlardaki tekrarlanan hasta alt gruplarında tekrarlanan evrimsel yörüngeleri saptadı (n = 2,935). Kullanılan yöntem, tümörlerinin nasıl evrimleştiğine dayanarak hastaları sınıflandırmak için bir araç sağladı.

Araştırma ekibi kullandığı bu yönteme REVOLVER adını verdi. Kanserde tekrarlanan evrimin tespiti, hastalık yönetimine evrimsel yaklaşımların uygulanması için kritik öneme sahiptir. Hastaların tümörlerinin tekrarlayan evrimsel paternlere dayanarak tabakalaşması, bilim insanlarına ve doktorlara habis progresyonun gelecekteki adımlarını tahmin etmede yardımcı olabilir, böylece potansiyel olarak optimal ve kişiselleştirilmiş klinik kararlar hakkında yol gösterici olabilir.

Araştırma ekibine göre REVOLVER, hem ikili hem de CCF (kanser hücresi fraksiyonu) değerleriyle birlikte kullanılabilir ve hasta başına çoklu skorlu filogenetik ağaçlar sağlayan herhangi bir yöntemle birlikte kullanılabilir. Bu yöntem geniş bir girdi verisine uyarlanabilir ve bu da daha büyük veri setleriyle kolayca kullanılabilir olmasını sağlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Caravagna G, et al. Detecting repeated cancer evolution from multi-region tumor sequencing data. Nat Methods. 2018 Sep;15(9):707-714.

Düşük Bakır Seviyeleri ile Daha Şişman Yağ Hücreleri İlişkisi

15 Ekim 2019

Bakır insan biyolojisi için olmazsa olmazdır ve saç-göz rengindeki pigmentlerin oluşumundan yeni kan damarlarının üretimine kadar birçok işlemde yardımcı rolü vardır. Bakır aynı zamanda biliş için de önemlidir. Yapılan çalışmalarda bakır dengesizlikleri çeşitli nörolojik bozukluklarla ilişkilendirilmiş ve değişen bakır seviyeleri, depresyon ve uyku düzenindeki değişikliklerle bağlantılı bulunmuştur.

PLOS Biyoloji dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, bakır dengesinin adiposit adı verilen yağ depolama hücrelerinin fizyolojisindeki rolünü özetlemektedir. Araştırmacılar bu çalışmada, adipositlerin bakırı nasıl kullandığını anlamaya odaklandılar. Bunu, ilk olarak laboratuvarda, olgunlaşmış adipositlere kimyasal olarak işaret edilebilecek olan, fare yağ hücresi öncüleri yetiştirerek yaptılar. Araştırmacılar, hücrelerin bakır alımını ve bu gelişim süreci boyunca ürettikleri proteinleri izlediler.

Araştırmacılar, olgunlaşma sırasında adipositlerin öncül olarak iki kat fazla bakırı hücre içine aldığını tespit ettiler. Ayrıca birkaç bakır içeren proteinlerin daha fazla miktarda bulunduğunu, özellikle öncül hücrelerde olduğundan 70 kat daha yüksek seviyelerde ortaya çıkan, "sıradışı şekilde düzenlenmiş" semikarbazaide duyarlı amin oksidaz (SSAO) denilen bir enzim olduğunu buldular. Geçmişte yapılan çalışmalar, SSAO'nun bakıra bağımlı olduğunu ve yağ dokusunda bol olduğunu göstermişti. Ancak hücresel bakır seviyelerinin SSAO'yu nasıl etkilediği ve SSAO aktivitesinin adiposit metabolizması ile nasıl bağlantılı olduğu belirsizliğini korudu.

Bakır Yokken Aşırı Büyüyen Yağlı Hücreler Oluştu

Hücrelerin bakır tüketiminin SSAO'nun işlevini etkileyip etkilemediğini test etmek için ekip, adiposit olgunlaşması sırasında bakır kullanılabilirliğini sınırladı. Bakır eksikliğinin, hücrelerin olgunlaşmış yağ hücrelerine dönüşmesini engellemediğini, ancak bakır yoksun hücrelerin, sağlıklı hücrelerin boyutlarının iki katından daha fazlasına büyüdüğünü ve hücrelerden daha fazla yağ molekülleri içerdiğini buldular. Bu test bakırın, adipositlerin sağlıklı gelişimi ve metabolizması için önemli olduğunu gösterdi.

Bu sonuç, hücresel bakır seviyelerinin SSAO işlevi için gerekli olduğunu ve bu enzimi etkisizleştirmenin yağ hücrelerinin anormal şekilde büyümesine neden olduğunu doğruladı. Ancak hala belirsizliğini koruyan şey, bu hücrelerin nasıl bu kadar çok lipit biriktirdiği oldu.

Araştırmacılar, SSAO'yu yağlı karaciğer hastalığı ve diyabeti olan insanların kan akışında izlemek için çalışmalar planladıklarını, çünkü SSAO'nun bu kişilerin kanlarında yüksek seviyelerde bulunduğunu bildirdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yang H. Et al. Copper-dependent amino oxidase 3 governs selection of metabolic fuels in adipocytes. PLOS Biology, 2018; 16 (9): e2006519 DOI: 10.1371/journal.pbio.2006519

Otistik Vakaların Beyin Dokusunda Yüksek Oranda Aluminyum Görülüyor

15 Ekim 2019

Otizm spektrum bozukluğu (ASD), bilinmeyen bir nedenden ötürü oluşan nörogelişimsel bir durumdur. Hem genetik hem de çevresel faktörlerin ASD'nin başlangıcı ve ilerlemesi ile ilişkili olması muhtemeldir, ancak etiyolojisinin altında yatan mekanizmaların multifaktöriyel olması beklenir.

Son zamanlarda etiyolojik sebeplerin arasına genetik duyarlılık ve toksinler gibi çevresel faktörlerin dahil edilmesi önerilmektedir. Bir alüminyum adjuvanı içeren pediyatrik aşılar, bebeğin alüminyuma maruz kalmasının dolaylı bir ölçüsüdür ve yapılmış olan bazı çalışmalarda bunların kullanımı, ASD'nin yaygınlığının artmasıyla ilişkili bulunmuştur. Son yıllarda bu konu oldukça popüler olmaya başlamıştır.

İngiltere merkezli yapılan bir çalışma ile ilk kez, otizm tanısı alan donörlerden alınan beyin dokusunun alüminyum içeriğini ölçmek için enine ısıtılmış grafit fırın atomik absorpsiyon spektrometrisi kullanıldı. Araştırmacılar ayrıca, floresan mikroskobu kullanarak beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici bir flor kullandılar.

Tutarlı Bir Şekilde Yüksek Alüminyum Düzeyleri

Çalışmanın sonuçlarına göre otizmde beyin dokusunun alüminyum içeriği tutarlı bir şekilde yüksekti. Her bir lob için 5 bireyden ortalama (standart sapma) alüminyum içeriği; oksipital lob için 3.82 (5.42), frontal lob için 2.30 (2.00), temporal lob için 2.79 (4.05) ve paryetal lob için 3.82 (5.17) μg / g kuru ağırlık şeklinde hesaplandı. Bu veriler, insan beyin dokusunda aluminyum için şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek değerlerden bazılarıydı ve araştırma ekibine göre 15 yaşındaki bir çocuğun oksipital lobunun alüminyum içeriğinin neden 8.74 (11.59) μg / g kuru ağırlıkta olduğunu sorgulamak gerekmekteydi.

10 donördeki beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici floresan mikroskobu kullanıldı. Alüminyum nöronlar ile ilişkili iken, meninkslerde, damarlarda, gri ve beyaz maddelerde mikroglia benzeri hücrelerde ve diğer inflamatuar nöronal olmayan hücrelerde hücre içinde mevcut olduğu ortaya çıktı. Nöronal olmayan hücrelerle ilişkili hücre içi alüminyumun yoğunluğu, otizm beyin dokusunda göze çarpan bir gözlemdi ve hem beyindeki alüminyumun kökenine hem de otizm spektrum bozukluğundaki varsayılan role ilişkin ipuçları sunabilirdi.

Bu çalışma ilk kez tutarlı bir şekilde otizmli kişilerin beyinlerinde hem hücre içi hem de hücre dışı alüminyum yüksekliğini gösteren ilk çalışma oldu. Araştırmacılar nedensellik ilişkisi için yeni çalışmaların yapılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mold M, et al. Aluminium in brain tissue in autism. Journal of Trace Elements in Medicine and Biology Volume 46, March 2018, Pages 76-82

Gebelikte Maruz Kalınan Polen Bebeklik Astımına Neden Olabilir Mi?

14 Ekim 2019

Yeni araştırmalar, Avusturalya Melbourne'de yılın son üç ayında doğan çocukların astım gibi solunum yolu hastalıkları geliştirme riskini daha yüksek oranlarda taşıdıklarını ortaya çıkardı. Uluslararası araştırmacılardan oluşan bir ekip, bu çalışma için Melbourne, Danimarka ve Almanya'da doğan yüzlerce bebekten toplanan kordon kanını analiz etti.

Her iki yarıküredeki çimen poleninin en yüksek olduğu mevsim sırasında doğanların, umbilikal kord kanında alerjik hastalıkların gelişimini tahmin etmek için kullanılan bir işaretçi olan yüksek immünoglobulin E (IgE) seviyelerine sahip olduğunu keşfettiler. 

Baş araştırmacı La Trobe'nin Psikoloji ve Halk Sağlığı Okulu'ndan Doç. Dr. Bircan Erbaş’a göre, çalışmanın amacı hamilelik sırasında ve doğumdan hemen sonra yüksek çim polenlerine maruz kalmanın etkisini belirlemekti. Dr. Erbaş konu ile ilgili; “Birçok çalışma, kordon kanında yüksek IgE seviyelerine sahip bebeklerin daha sonra çocuklukta alerji geliştirmeye devam edebileceğini gösteriyor. Ancak rahim içinde polene maruz kalmadan nasıl etkilendiği hakkında çok az veri var.” şeklinde konuştu.

Hamilelikte Risk Artmıyor

Araştırmacılar, Ekim ve Aralık aylarında Melbourne'de doğan bebekler arasında yüksek IgE seviyeleri buldular. Avrupa'nın en yoğun polen mevsimi Nisan ayında doğan Alman ve Danimarkalı bebekler için IgE seviyeleri en yüksekti. Ancak, aynı zamanda tüm bir polen mevsimi boyunca hamile olunmasının da bebekler üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini buldular.

Bu bebeklerin daha düşük IgE seviyelerine sahip olduklarını gösterdiler. Bu önemli bir bulgudur ve duyarlılık bariyerinin olası gelişimini göstermektedir. Ancak, polen maruziyetinin özel risk süresi dönemlerini tanımlamak için çalışmalar devam etmektedir.

Araştırmacılar, çalışmanın sonuçlarının yüksek polen mevsimlerinde doğan tüm bebeklerin solunum yolu hastalığı veya başka alerjiler geliştireceğini göstermediğini de vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susanto N. et al. ,. Environmental grass pollen levels in utero and at birth and cord blood IgE: Analysis of three birth cohorts. Environment International, 2018; 119: 295 DOI: 10.1016/j.envint.2018.06.036

Deri Otofloresansı ile Diyabet ve Kardiyovasküler Hastalık Tahmin Edilebilir Mi?

11 Ekim 2019

Gelişmiş glikasyon son ürünleri veya AGE olarak bilinen "gliklenmiş" proteinler, yüksek kan basıncına katkıda bulunan kan damarı duvarları dahil olmak üzere daha sert dokular oluşturur. AGE'ler yaşlılıkla beraber doğal olarak dokularımızda birikir ancak diyabetli kişilerde veya durumun en erken aşamalarında olan ancak henüz teşhis edilmemiş kişilerde bu sürecin hızlandığı bilinmektedir.

AGE seviyeleri deri içinde ölçülebilir, çünkü kıvrık proteinler flüoresan ışığı farklı şekilde yansıtırlar. Bu durumdan yararlanan bilim insanlarıderiden AGE ölçümüne izin veren küçük bir el cihazı geliştirdiler. Bu cihaz cilde bir flüoresan ışık yansıtır ve ışınların nasıl geri döndüğünü tespit eder. Daha önceki çalışmalar, bir AGE okuyucusu ile ölçülen cilt otofloresansının, yaşlanma ile artan ve metabolik sendrom ve tip 2 diyabet ile ilişkili olan deride AGE birikimini tahmin ettiğini göstermiştir. 

Yapılan yeni bir çalışmada ise deri otofloresansı ölçümünün 4 yıllık tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalık (KVH) ve genel popülasyondaki mortalite riskini öngörüp öngöremediği araştırıldı.

Bu prospektif analiz için, 2007-2013 yılları arasında yapılan “Dutch Lifelines” Kohort Çalışması'na katılan, deri otofloresansı değerleri mevcut, bilinen diyabet veya KVH olmayan 72.880 katılımcı dahil edildi. Bireylere tip 2 diyabet tanısı, kendi bildirimleri veya takip sırasında açlık kan şekeri ≥7,0 mmol / l veya HbA1c ≥48 mmol / mol (≥6,5) olması ile kondu. Katılımcılara kendi bildirimlerine göre KVH (miyokard enfarktüsü, koroner girişimler, serebrovasküler olaylar, geçici iskemik atak, aralıklı klodikasyon veya vasküler cerrahi) tanısı kondu. Belediye Kişisel Kayıt veri tabanı kullanılarak ölüm oranı tespit edildi.

Diyabet ve Kardiyovasküler Hastalıklar Deri Otofloresansı ile Bağıntılı

Medyan 4 yıllık takip süresinden sonra (dağılım 0,5-10 yıl) 1056 katılımcı (%1,4) tip 2 diyabet geliştirdi, 1258 kişiye (%1,7) KVH tanısı konurken, 928 kişi (%1,3) öldü. Bazal deri otofloresansı, tip 2 diyabet ve / veya KVH'sı olan katılımcılarda ve ölenlerde, hayatta kalanlar ve iki hastalığa yakalanmayan kişilerle karşılaştırıldığında artmıştı. Deri otofloresansı, metabolik sendrom, glukoz ve HbA1c gibi çeşitli geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak tip 2 diyabet, KVH ve mortalite riskini öngördü.

Araştırmacılar, non-invazif cilt otofloresans ölçümünün, glisemik ölçümlerden ve metabolik sendromdan bağımsız olarak, tip 2 diyabet, KVH ve mortalite için gelecekteki risk taraması için klinik değere sahip olduğunu belirttiler ve bu teknolojinin ileride bu risklerin erken teşhisinde kullanılabileceğini ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert P. van Waateringe, Bernardina T. Fokkens, Sandra N. Slagter, Melanie M. van der Klauw, Jana V. van Vliet-Ostaptchouk, Reindert Graaff, Andrew D. Paterson, Andries J. Smit, Helen L. Lutgers, Bruce H. R. Wolffenbuttel.  Skin autofluorescence predicts incident type 2 diabetes, cardiovascular disease and mortality in the general population, Diabetologia 2018.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image