Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Gastrik lezyonları olan hastalarda mide kanseri riski daha mı yüksek?

30 Temmuz 2015

​Prekanseröz gastrik lezyonları olan hastalarda, lezyon kötüleştikçe mide kanseri riski artar. İsveç'te yapılan bir çalışmada, araştırmacılar bağırsak mukozasında küçük değişiklikler olan hastalarda 20 yıl sonra mide kanseri gelişme riskinin, sağlıklı bağırsak dokusuna sahip kişilere kıyasla 1.8 kat daha fazla olduğunu saptadılar; displazileri olan hastalarda ise risk neredeyse 11 kat artmıştı.

Gastrik prekanseröz lezyonları olan hastalarda, mide kanseri insidansını belirlemek için yapılan çalışmada, İsveç ulusal kayıtlarından 1979-2011 yılları arasında gastrik biyopsi uygulanan 405.211 hastanın verileri kullanıldı. Araştırmacılar bu zaman aralığında tanı konmuş 1599 mide kanseri vakası tespit etti.

Araştırmacılar 20 yıllık takip süresince, mide kanseri gelişme riskinin sağlıklı mukozası olan kişiler için 1/256, gastriti olan hastalar için 1/85, atrofik gastriti olan hastalar için 1/50, intestinal metaplazisi olan hastalar için 1/39 ve displazisi olan hastalar için 1/19 olarak hesapladılar.

Dr. Ye, bir hastada mide kanseri gelişme olasılığına dair daha eksiksiz bir tablo ortaya koymak için sonraki adımın prekanseröz lezyonun evrelenmesinin yanı sıra, biyobelirteçlerin dahil edilmesi olduğunun altını çizdi. Bu biyobelirteçlerden biri hastanın enfekte odluğu Helicobacter pylori alt tipini belirlemek üzere genom analizidir, diğeri ise tümörün mutasyon profilini belirlemektir. Dr. Ye, aile öyküsü, sigara kullanımı gibi risk faktörlerinin sorgulanmasının önemli olduğunu fakat bu klasik yaklaşımın yansıra iki biyobelirtecin de araştırılmasının önemli olduğunu vurguladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/848858

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Geçmeyen Boğaz Ağrısı Larinks Kanseri Bulgusu Olabilir

29 Mayıs 2019

Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre geçmeyen boğaz ağrısına nefes darlığı, yutma güçlüğü ya da kulak ağrısı eşlik ediyorsa, bu durum larinks kanserinin işareti olabilir.

Exeter Üniversitesi öncülüğünde yürütülen ve 800’den fazla hastaya larinks kanseri tanısının konduğu çalışmada geçmeyen boğaz ağrısına nefes darlığı, yutma güçlüğü ya da kulak ağrısı semptomlarından birinin eşlik etmesi halinde kanser riski %5’in üzerinde bulunmuştur ve bu değer, tek başına ses kısıklığındaki %2,7’lik riskten çok daha büyüktür.

Günümüzde NICE rehberleri geçmeyen ses kısıklığı ya da boğazda açıklanamayan kitle gibi durumlarda kanser araştırması yapılmasını önermektedir. Bu yeni çalışma ise doktorlara hangi semptomların kombinasyonunun varlığında kanserden şüphelenerek ileri tetkik düşünmeleri gerektiği yönünde daha geniş bilgi sağlamaktadır. Araştırmacılardan Profesör Willie Hamilton, “NICE rehberi yayınlandığında birinci basamak hekimlerine yeterli rehberlik sağlanmamıştı. Bu çalışma, bir doktora ses kısıklığı ya da geçmeyen boğaz ağrısı şikayeti ile başvurmanın larinks kanseri açısından araştırmanın gerekliliğini ortaya koymakla birlikte, daha önce düşük riskli olarak düşünülen bazı semptom kombinasyonlarının ciddiyetini de göz önüne sermiştir.” şeklinde konuştu. Çalışma Birleşik Krallık’taki 600’den fazla birinci basamak hekiminin hasta kayıtları üzerinden yürütüldü.

Her yıl 1700’den fazla insan larinks kanseri teşhisi almaktadır ve bunların %80’i erkektir. Larinks kanseri görülme sıklığı son 20 yılda üçte bir oranında artmıştır. Larinks kanseri, alkol ve tütün ürünleri tüketimi ile doğrudan bağlantılı bulunmuştur.

Çalışmanın baş yazarı Dr.Elizabeth Shephard, İngiltere’nin kanser sağkalım oranlarında Avrupa'nın genelinden daha geride olduğunu, bu ve bunun gibi çalışmaların baş boyun kanserleri ile ilgili güncel önerilerin geliştirilmesi gerektiğini tekrar hatırlattığını belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Elizabeth A Shephard, Molly AL Parkinson, William T Hamilton. Recognising laryngeal cancer in primary care: a large case–control study using electronic records. British Journal of General Practice, 2019; bjgp19X700997 DOI: 10.3399/bjgp19X700997

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Kanser Tedavisinde Adenovirüsler Umut Vaat Ediyor

23 Mayıs 2019

Hokkaido Üniversitesi’ndeki araştırmacıların kanser hücrelerini hedef almak üzere oluşturduğu ve Oncology Reports’da yayınlanan makaleye göre dl355 adı verilen yeni bir virüs, halihazırda tedavide kullanılan virüslerden daha etkin antikanser özelliğe sahiptir.

Moleküler onkolog Fumihiro Higashino ve arkadaşları, bir adenovirüs türünün genetik materyalinden E4orf6 adı verilen ve viral replikasyonda görev alan bir geni sildiler. Ekip daha önce bu genin ARE-mRNA denilen bir mRNA’yı stabilize ederek enfekte hücrelerde viral replikasyonun devamını sağladığını keşfetmişti. ARE-mRNA kanser hücrelerinde stabil biçimde çalışırken normal hücrelerde hızla degrade olmaktaydı. Laboratuvar testlerinde dl355 adını verdikleri modifiye adenovirüsün, normal hücrelere kıyasla kanser hücrelerinde çok daha hızlı replike olduklarını gördüler. Higashino, E4orf6 geninin yokluğunda, virüslerin kanser hücrelerindeki stabil ARE-mRNA’ları kullandığını ifade etti.

Araştırmacılar farklı kanser türlerinden hücre dizilerini hücre başına 100 adet dl355 virüsü ile enfekte ettiklerinde, neredeyse tüm hücrelerin 7 gün içerisinde öldüğünü gördüler. Ancak virüsle enfekte olan sağlıklı hücreler 7 günden sonraki süreçte dahi ölmemişlerdi. dl355 dozu düşük tutulduğunda bazı kanserli hücre serileri hayatta kaldıysa da, doz arttırıldığında tüm kanserli hücrelerin öldüğü görüldü. Fare modellerindeki insan tümör hücrelerinin büyümesi de dl355 uygulandığında büyümeyi anlamlı ölçüde durdurdu.

Araştırmacılar son olarak, dl355’i şu an klinik pratikte kullanılmakta olan dl1520 virüsü ile karşılaştırdılar. dl355’in serviks ve akciğer kanseri de dahil olmak üzere çoğu kanser hücre dizisinde daha yüksek replikasyon oranına ulaştığı ve biri hariç tüm kanser türlerinde daha yüksek antikanser etkinliğe sahip olduğu gözlendi. Her iki virüs de çok az sayıda normal hücre ölümüne sebep oldu.

Bulgular dl355 virüsünün etkin bir kanser tedavi seçeneği olarak umut verdiğini gösterirken, araştırmacılar en az 5 yıl sürecek ileri klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Aya Yanagawa-Matsuda, Yohei Mikawa, Umma Habiba, Tetsuya Kitamura, Motoaki Yasuda, Mohammad Towfik-Alam, Yoshimasa Kitagawa, Kazuyuki Minowa, Masanobu Shindoh, Fumihiro Higashino. Oncolytic potential of an E4-deficient adenovirus that can recognize the stabilization of AU-rich element containing mRNA in cancer cells. Oncology Reports, 2018

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Pankreas Kanseri Riski Obeziteyle Artıyor

29 Nisan 2019

Obezitenin birçok kronik sağlık sorununa yol açabildiği bilinmektedir. Kanser riski de obeziteye bağlı artış gösterebilmektedir. İsrail’de yapılan ulusal bir çalışma, ergenlik döneminde şişman olan kişilerin yaşamlarında daha sonra pankreas kanseri gelişme riskinin yaklaşık 4 kat arttığını göstermiştir. Obezite sınırını geçmeyen ancak fazla kilolu olanlarda ise 2 kat risk artışı saptanmıştır.

Çalışmada, 23 yıl boyunca takip edilen yaklaşık 1.8 milyon ergenlik döneminde olan kişilerin verileri analiz edilmiştir. Araştırmacılar iki büyük İsrail veritabanını birbirine bağlamışlardır. Bunlardan biri, 16-19 yaşları arasındaki İsrail Yahudi ergenlerinin, geç ergenlik döneminde askerlik hizmetine uygunluklarını belirlemek için zorunlu olarak edildikleri muayene bulgularının girildiği veri tabanıdır. Diğeri ise yalnızca doğrulanmış pankreas adenokarsinomu raporlarının yer aldığı İsrail Ulusal Kanser Kayıt Veri Tabanı'dır.

Analiz için araştırmacılar, vücut kitle endeksi değerlerini Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından belirlenen sınıflandırma yüzdelik grupları halinde gruplamışlardır: <5 yüzdelik düşük ağırlık; 5 ila <85 yüzdelik referans grubu ("normal" ağırlık); 85 ila 95 yüzdelik fazla kilolu; ve yüzde 95 veya üstü obez olarak kabul edilmiştir.

Yüksek Kilo İle Risk Artışı

Çalışmaya 1.794.570 bireyin (1.087.358 erkek; 707.212 kadın) analizi dahil edilmiştir. Katılımcıların başlangıç muayenesi sırasındaki yaş ortalaması 17'dir. CDC-BMI sınıflamasına göre, 54.224 kişi (%3) obez ve 140.467 kişi (%7.8) fazla kiloludur. Ortalama 23.3 yıllık takip süresinden sonra (44.563.618 kişi-yıl), 551 pankreas kanseri vakası tespit edilmiştir (erkekler arasında 423, kadınlar arasında 128). Tanı sırasındaki medyan yaş ise 51'dir.

Pankreas kanseri için tehlike oranları aşağıdaki gibi bulunmuştur (parantez içinde %95 güven aralığı belirtilmiştir):

  • Genel popülasyondaki obez kişiler için: 3.89 (2.76 - 5.50)
  • Genel popülasyondaki aşırı kilolu kişiler için: 1.68 (1.27 - 2.21)
  • Obez erkekler için: 3.67 (2.52 - 5.34)
  • Fazla kilolu erkekler için: 1.86 (1.36 - 2.45)
  • Obez kadınlar için: 4.07 (1.78 - 9.29)
  • Fazla kilolu kadınlar için: 1.21 (0.66 - 2.26)

Araştırmacılara göre obezite, pankreas kanserinin patogenezinde değiştirici bir faktör olarak bulunan ve inflamasyon spektrumunun bir parçası olarak düşünülmesi gereken metabolik sendromun bir bileşenidir. Bu sebeple bu risk artışı değerleri beklenilen sonuçları yansıtmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zohar L, et al. Adolescent overweight and obesity and the risk for pancreatic cancer among men and women: a nationwide study of 1.79 million Israeli adolescents. Cancer. 2019 Jan 1;125(1):118-126. doi: 10.1002/cncr.31764. Epub 2018 Nov 12.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Meme Kanserinde Patolojik Tam Yanıtın Önemi

29 Mart 2019

Yıllar boyunca birçok meme kanseri çalışmasının odağı, kanserin tekrarlama riskini azaltmak için ek sistemik tedaviler eklemek olmuştur; ancak bu tedavilerin eklenmesi birçok kadın için ek toksisiteye ve gereksiz ilaç maruziyetine yol açmaktadır. Tedavide temel amaç olan patolojik tam yanıt, sistemik tedavi sonrasında, meme dokusundaki ve lenf düğümlerindeki tüm invaziv kanser belirtilerinin yok olması olarak tanımlanmaktadır.

ABD’li bir çalışma ekibi, neoadjuvan tedaviden sonra patolojik tam yanıt ile sonrasındaki meme kanseri nüksü arasındaki potansiyel ilişkiyi ve adjuvan kemoterapinin etkisini değerlendirmek için lokalize meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi üzerine yapılan çalışmaların kapsamlı bir meta analizini yaptı.

Ekip, üçlü negatif meme kanseri (TNBC), HER2+ meme kanseri veya hormon reseptörü pozitif / HER2 negatif (HR+ / HER2-) meme kanseri için neoadjuvan tedaviyi takiben patolojik tam yanıt görülmüş olan 27.895 hastayı kapsayan 52 çalışmayı tanımladı.

Patolojik Tam Yanıt Tedavi Gidişatını Belirgin Bir Şekilde Etkiliyor

Genel olarak, patolojik tam yanıtı olan meme kanseri hastalarının, patolojik tam yanıtı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında, hastalığın nüks etme olasılığı %69 daha azdı. Üçlü negatif veya HER2 pozitif meme kanseri olan ve patolojik tam yanıtlı hastalar için hastalık tekrarlama riski %82 ve %68 daha az görüldü.

Patolojik olarak tam yanıtı olan hastalar, aynı zamanda, patolojik olarak tam bir yanıt almayanlara göre, %78 oranında daha düşük bir ölüm riskine sahipti. Meme kanserinin üç ana klinik alt tipi arasında da benzer eğilimler görüldü.

İlginç bir şekilde adjuvan tedavinin patolojik tam yanıt almış hastaların gidişatı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Araştırmacılara göre meme ve aksillada tam yanıtın olması, mikrometastatik bölgelerdeki tam cevapla ilişkilidir ve bu yüzden ilave adjuvan tedavinin faydası olmaz. Buna istisna merkezi sinir sisteminde görülen metastazlar olabilir; bu durumda adjuvan tedavinin fayda göstermesi beklenebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

SABCS 2018: Meta-analysis of Pathologic Complete Response and Outcomes in Breast Cancer. abstract GS2-03. Presented December 4, 2018.

Kanserde Hedefe Yönelik Tedavi için Eşlenikçi Tanı CDx

21 Mart 2019

Eşlenikçi Tanı-Companion Diagnostics (CDx), onkoloji alanında ilaç geliştirme sürecinde etkin  bir rol oynamakla birlikte, hastalardaki tedavi seçimi ile ilgili medikal onkologlar için önemli bir araç haline gelmeye başlamıştır.

Günümüzde hedefe yönelik kanser ilaçlarının klinikteki kullanımı, ilaç-tanı geliştirme programları sonucunda CDx eşlenikçi tanı testleri ile yönlendirilmektedir. Anti PD-L1 ve anti-PD-1 gibi kanser immünoterapisinde rol oynayan moleküllerin tedavi süreçlerine dahil olması, hasta-tedavi yanıt oranı ve tedavi etkinliğini öngörmek için kritik bir önem kazanmıştır.

CDx, daha önce teşhis edilmiş bir durumu veya hedefe yönelik tedaviye uygun olan hastaları seçmeyi amaçlayan özel bir test veya cihazdır. CDx testinin, en önemli özelliği öngörücü ve seçici olmasıdır. ‘’Kişiye Özel Tıp’’ kavramı en uygun tedavinin belirlenmesi için CDx testini ön koşul olarak görmekte ve hastanın belirli bir tedaviye cevap verip vermeyeceğini belirleyen önemli bir araç olarak belirtmektedir.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç ve Dairesi), bir CDx testinin gerekli olduğu üç alanı belirlemiştir:

  1. Hasta için en uygun ve etkin tedaviyi belirlemek;
  2. Uygulanan bir tedavi sonucunda, ciddi bir advers olay riski altında olması muhtemel olan hastaları tespit etmek;
  3. Uygulanan mevcut tedavi cevabını izlemek ve gerekirse tedaviyi yeniden düzenlemek (örneğin; yeniden programlama, doz ayarlaması ya da durdurma gibi)

Bu nedenle, FDA'ya göre, CDx testi en etkin-güvenilir tedaviyi belirlemek ve tedaviye olan yanıtı izlemek için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

1. Use of Companion Diagnostics (CDx) and Predictive Biomarkers for Cancer Targeted Therapy: Clinical Applications in Precision Medicine, Predictive Biomarkers in Oncology pp 539-551, Rosanne Welcher  

2. Companion Diagnostics for Targeted Cancer Drugs – Clinical and Regulatory Aspects, Dana Olsen1 and Jan Trøst Jørgensen2,, ; Front. Oncol., 16 May 2014

Akciğer Kanserinde Moleküler ve Immunohistokimya Testlerinin Entegrasyonu

20 Mart 2019

Genomik değişimlerin (EGFR, ALK, ROS1, BRAF gibi) ve immünolojik belirteçlerin (PD-L1) dokularda ve hücrelerde tanımlanması, ileri evre veya metastatik akciğer kanseri ile başvuran hastalar için hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu biyobelirteçler immünohistokimya (IHK) ve moleküler tekniklerle tespit edilmektedir.

Kişiye özel tedavinin yanı sıra, kişiye özel tanı yöntemleri de dikkate alınmalıdır. Laboratuvarlardaki rutin test algoritmalarından bağımsız olarak, cerrahlar ve moleküler patologlar her bir numuneyi farklı parametrelere göre dikkate almalı ve uygulanacak yöntemlerin rutin algoritmalardan farklı olabileceği unutulmamalıdır. 

Analiz Yapılmadan Önce Uygun Şartlar Oluşturulmalı

Genomik hedeflerin sayısındaki artış, moleküler test yöntemlerinin immünohistokimya yöntemi ile birlikte uygulanmasını sağlayacak algoritmaları geliştirmiştir. Rutin algoritmalardan bağımsız olarak, bazı durumlarda farklı parametrelerin de entegre edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Örneğin, hastadan alınan materyalin büyüklüğü ve materyaldeki tümör hücre yüzdesinin bilinmesi önemlidir, çünkü bu etkenler moleküler tekniklerin kullanımını sınırlamaktadır. Sadece birkaç tümör hücresi içeren bir materyalde, tercih edilen test yöntemi immünohistokimya olmalıdır. (ALK ve BRAF V600E değerlendirmesi için).

Akciğer kanserinde, EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF genlerindeki değişiklikler için yapılacak olan kombine analizler vazgeçilmezdir, gerekli durumlarda MET, RET, HER2 ve NTRK genlerindeki değişimler de analiz edilmelidir. Kişiden alınan biyopsi materyallerinde her biyopsinin ayrı parafin bloğuna gömülmesi, hem moleküler hem de immunohistokimya analizleri için yeterli doku materyalini korumak üzere önerilebilir. Uygun materyal eksikliğinde NGS (yeni nesil sekanslama) yöntemi ile yapılan analizler de başarısız olabilir.

İlgilenilen bir hedefin tespiti için moleküler ve immünohistokimya yöntemi ile yapılacak sıralı testler belirlenmeli ve test algoritmaları oluşturulurken klinisyen tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınmalıdır. Hastanın sigara içme öyküsü, yaşı, doğum yerini içeren epidemiyolojik parametreler ve testlerin acil istem durumları göz önünde bulundurulmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hofman V, et al. Any Place for Immunohistochemistry within the Predictive Biomarkers of Treatment in Lung Cancer Patients? Cancers 2018, 10, 70; doi:10.3390/cancers10030070.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Karaciğer Kanserinde Likit Biyopsinin Önemi

27 Temmuz 2018

Hepatosellüler kanser (HCC) günümüzde mortalite açısından bakıldığında üçüncü sırada gelmektedir. Bu hastalığın tedavisindeki en önemli kısıtlar arasında ameliyat sırasındaki yetersiz diseksiyon ve ilaç tedavisi açısından hedef alınabilecek mutasyon tespitinin yetersiz olması sayılabilir. Son yıllarda birçok kanser türünde hedefe yönelik tedaviler ön plana çıkmış olsa da HCC için bu çok mümkün olmamış ve geleneksel tedavi yöntemleri kullanılmaya devam etmiştir.

HCC’de geçmişte yapılmış olan çalışmalarda TP53 ve CTNNB1 gibi DNA tamiri, hücre siklusu progresyonu ve kromatin yeniden modellenmesi ile ilgili genler ön planda bulunmuştur. Tüm genom analizi yapılan çalışmalarda hedef alınabilecek olan mutasyonların tümörlerin %28’inde bulunduğu görüldü.

Oncogene dergisinin son sayısında sunulan bir çalışmada kanda dolaşan serbest DNA (ctDNA) sekanslaması ile erken evre HCC kanseri hastalarında doku profillemesi ile önemli bir miktarda konkordans görüldü ve hedefe yönelik tedavilerin bulunduğu JAK1, PDGFRB ve BRAF gibi mutasyonlar da tespit edilebildi.

Likit Biyopsinin Önemi

Diğer malignitelere kıyasla HCC’de likit biyopsinin önemi oldukça fazla olabilir. Çünkü tanının histolojik konfirmasyonuna nadiren ihtiyaç duyulacaktır ve bu test sayesinde klinisyenlerin tedavi kararı verme sırasında elleri güçlenebilir.

Tümör rezeksiyonu, ablasyon veya karaciğer transplantasyonu gibi radikal tedaviler sonrasında HCC’ye spesifik olan somatik varyantların takibi sayesinde relapsın erken tanınması ve sağkalım sürelerinin de uzaması mümkün olabilir. Birçok radikal ve palyatif tedavinin yanısıra ct-DNA bu amaçla kullanılacak çok önemli bir aday olarak göze çarpıyor.

Ct-DNA günümüzde tüm maligniteler için genomik bilgiye ulaşılmasında önemli bir kaynak haline gelirken, sunulan son çalışmalarda elde edilen veriler HCC’de de biyomarker belirlenmesi, ve tanısal ve prediktif uygulamalar için de ct-DNA’nın aktif olarak kullanılabileceğini gösteriyor. Yapılacak prospektif çalışmalar sonucunda bu bulguların onaylanması önemlidir. Bu sayede HCC’de hedefe yönelik tedavilerin kullanılması da önem kazanacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

J. Pinato, David. (2018). Circulating-free tumour DNA and the promise of disease phenotyping in hepatocellular carcinoma. Oncogene. 10.1038/s41388-018-0262-8.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Pankreas Kanserli Hastaların Uzun Dönem Sağkalımında Neoantijenler

13 Nisan 2018

Pankreatik duktal adenokarsinom, hastaların % 7'sinden daha az 5 yıldan fazla sağ kalım ile ölümcül bir kanserdir. T hücre immünitesi, istisnai birkaç uzun dönem sağ kalan hastanın sonuçlarıyla bağlantılıdır, ancak ilgili antijenler bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, pankreatik kanserli uzun süre sağ kalan hastalardaT-hücresi antijenlerinin tanımlanması için genetik, immünhistokimyasal ve transkripsiyonel immünoprofilleme, bilgisayarlı biyofizik ve fonksiyonel testler kullandılar. Tüm ekzom sekanslama ve “in-siliko” neoantijen tahmini kullanarak, hem en yüksek neoantijen sayısı hem de en fazla CD8 + T hücresi infiltratı birlikte olan tümörlerin, en uzun sağ kalımı olan hastaları sınıflandırdığını buldular. Uzun dönem sağ kalanlarda T-hücresi aktivasyonunu destekleyen spesifik neoantijen özelliklerini araştırdılar, bu kişilerin bir uygunluk modeli tarafından tanımlanan neoantijen nitelikleri ve tümör antijeni MUC16'da neoantijenler (CA125 olarak da bilinir) açısından zenginleştirildiğini keşfettiler.

T Hücre Reaktivasyonu

Enfeksiyöz hastalıktan türeyen peptidlere diferansiyel sunum ve homolojiyle neoantijenlere daha fazla bağışıklık kazandıran bir neoantijen kalite uygunluk modeli, iki bağımsız veri setinde uzun dönem sağ kalım saptarken, bir nicel antijen miktarı modeli yalnız artan neoantijen sayılarına daha büyük bağışıklık kazandıran belirlenmedi. Neoantijen moleküler taklit ile tutarlı, hem yüksek kaliteli neoantijenlere hem de öngörülen çapraz reaksiyonlu mikrobiyal epitoplara spesifik olan klonlar dahil olmak üzere, pankreatik kanser uzun dönem sağ kalanlarında, hem yüksek kaliteli hem de MUC16 neoantijenler için intratümoural ve geriye kalan dolaşımdaki T-hücrelerinin reaktivitesi saptadılar. Özellikle, yüksek kaliteli ve MUC16 neoantijenik klonların metastatik progresyon üzerinde seçici kaybını gözlemlediler ve bu neoantijen immüno-düzenlenmesini öneriyordu.

Araştırmacılar, pankreatik duktal adenokarsinomadaki T hücre hedefleri olarak benzersiz özelliklere sahip neoantijenler, daha geniş anlamıyla, neoantijen kalitesini, immünoterapilerin uygulanmasına yön verecek immünojenik tümörler için bir biyolojik belirteç olarak tanımladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Balachandran et al. Identification of unique neoantijen qualities in long-term survivors of pancreatic cancer, Nature Vol.551/515 2017.

Sıcak Çay İçmek Kanser Riskini Artırabilir mi?

24 Mart 2018

Dünyanın her yerinde, sıcak çay çok sevilen ve tüketilen bir içecektir. Dünya Kanser Araştırma Fonu'na göre, özofagus kanseri dünya genelinde sekizinci en yaygın kanser türüdür. Yüksek sıcaklıktaki çay tüketimi özofagus kanseri için bir risk faktörü olarak öne sürülmüş olsa da, sürekli bir ilişki gözlenmemiştir ve herhangi bir ilişkinin alkol ve tütüne maruziyetten bağımsız olup olmadığı değerlendirilmemiştir. Çin, çayın en çok tüketildiği ve özofagus kanser vakalarının en yüksek olduğu bir ülkedir.

Çin'deki Pekin Üniversitesi'nden araştırmacılar yaptığı yakın tarihli bir araştırmada, çayın tüketildiği sıcaklığın özellikle de zaten olumsuz sağlık sonuçları riski taşıyan belirli gruplarda sağlığı etkileyebileceği bulundu.

Araştırmacılar, yüksek sıcaklıkta çay tüketimi ile birlikte alkol tüketimi ve sigara içilmesi ile ilgili belirlenmiş risk faktörlerinin özofagus kanseri riski ile ilişkili olup olmadığını incelediler. Araştırmayı Çin Ulusal Doğal Bilim Vakfı ve Ulusal Merkez Araştırma ve Geliştirme Programı'nın bir parçası olarak gerçekleştirdiler. Araştırmacılar, amacı Çin'de kalp rahatsızlıkları, kanser ve şeker hastalığı dahil olmak üzere kronik hastalıkların gelişimine ilişkin verileri toplamakta olan China Kadoorie Biobank çalışmasının katılımcılarının sağlığını izlediler. Sonuçlarının tutarlı olmasını sağlamak için, bilim adamları mevcut bir kanser teşhisi bulunan katılımcıların yanı sıra çay, alkol ve sigara içmekten vazgeçmiş katılımcıları çalışmaya dahil etmediler. Sonuçta, 30 ila 79 yaşları arasındaki 456.155 yetişkin katılımcının verilerini analiz ettiler. Bütün bu katılımcıların sağlık gelişmeleri daha sonra 9,2 yıllık bir ortalama süreyle takip edildi. Bu dönemde 1731 katılımcı özofagus kanseri tanısı aldı.

Tek Başına Risk Yüksek Değil

Yüksek sıcaklıkta çayın içilmesi, alkol tüketimi ya da sigara içimi ile birlikte, özofagus kanseri riski, sadece sıcak çay içmekten daha yüksek bulundu. Çayı haftada birden daha az tüketen ve günlük 15 g'dan daha az alkol tüketen katılımcılarla karşılaştırıldığında, sıcak çay ve günde 15 gr veya daha fazla alkol tüketenler, 5,0 risk oranı ile özofagus kanseri için en büyük riski taşıyordu. Benzer şekilde, günlük sıcak çay içip sigara içenlerin risk oranı değeri 2,03’tü. Sadece sıcak çay içenlere ve alkol almayan ya da sigara içmeyen bireylerin özofagus kanseri riski daha yüksek değildi ve bu üç davranışın uyumlu bir etkisinin önemli bir risk faktörü olduğunu düşündürüyordu.

Araştırmacılar bulgulara dayanarak, insanların alışkanlıklarını dikkatlice seçmeleri gerektiğini ve günlük içki veya sigarayı bırakamayanların çok yüksek sıcaklıklarda çay içmekten kaçınmalarının uygun olacağını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Yu et al. Effect of Hot Tea Consumption and Its Interactions With Alcohol and Tobacco Use on the Risk for Esophageal Cancer: A Population-Based Cohort Study,  Annals Of İnternal Medicine 2018.

Pediatrik Multipl Sklerozda İmmünglobulin Serbest Hafif Zincir Analizi

20 Mart 2018

Pediatrik multipl skleroz (MS) nadir bir hastalıktır ve tüm MS vakalarının yalnızca % 3-% 5'ini oluşturur. MS'in ilk belirtileri klinik olarak optik nörit (ON), transvers myelit (TMY) veya beyin sapı, serebellar veya hemisferik disfonksiyona bağlı diğer nörolojik bulguları ortaya çıkarabilen bireysel demyelinatif olaylar olarak görülür. Artan kanıtlar, erken tedavinin MS ilerlemesini yavaşlattığını düşündürmektedir. Gelecekteki atakların tahmini ve karakterizasyonu faydalı olabilir, ancak maalesef bu tür prognostik testler hala eksiktir.

MS tanısı, MS için spesifik olmayan ancak öngörülemeyen tipik bir demyelinatif klinik sunumun yanı sıra McDonald kriterlerine uyan tipik bir dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kombinasyonuna dayanır. Bununla birlikte, MR'nin yüksek duyarlılığına rağmen diğer merkezi sinir sistemi (MSS) hastalıkları MS'i radyolojik olarak taklit edebilir. Çocuklarda, ayırıcı tanı yaygın olarak demiyelinizan spektrum bozukluğu içinde yetişkinlere kıyasla daha geniştir. Bu gibi durumlarda, MRG bulgularının doğru bir şekilde yorumlanması güç olabilir ve doğru tanı için destekleyici laboratuvar verilere ihtiyaç duyulabilir. Yaygın olarak kullanılan diagnostik laboratuvar testinde, oligoklonal immünoglobülin (Ig) bantlarının gösterilmesi, intratekal bir Ig üretimini gösterir ve MS tanısını destekler. Bununla birlikte, bu yöntemin pediyatrik MS'de duyarlılığı net değildir. Bu nedenle, çocuk MS hastalarının yeni biyolojik belirteçlerinin araştırılması ve yeni, daha kesin tanı tekniklerinin geliştirilmesi etkili ve zamanında tedavi için çok önemlidir.

Κ ve λ Ig serbest hafif zincirlerinin (FLC) intratekal üretimi şu an MS hastalarının SSS'lerinde gelişen önemli bir immünolojik yanıt olarak görülür. Son derece hassas nefelometrik FLC testlerinin geliştirilmesi sayesinde, MS tanısında FLC analizinin önemi ortaya çıkmıştır. Monomerik artı dimerik FLC'nin toplam seviyesinin nicelenmesine izin veren nefelometrik analiz, MS hastalarının BOS'unda anlamlı bir κ-FLC artışı gösterir. Yine de, bu testin MS'in tanısı için spesifitesi, oligoklonalite testinin ve hatta IgG indeksininkinden daha düşüktür.

İsrail’den araştırmacılar, yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada MS ve ilgili hastalıkları olan yetişkin hastaların BOS-serum örneklem çiftlerinde FLC'yi analiz etmek için yarı kantitatif bir Western blot tekniği kullandılar. Daha önce kullanılan FLC analizlerinin aksine, FLC'nin monomerik ve kovalent bağlı dimerik formlarını farklı olarak analiz ettiler. MS'i erişkinlerde bulunan diğer nörolojik hastalıklardan ayırmak için tanı açısından faydalı FLC indeksleri oluşturdular. Yöntemin özgüllüğü ve duyarlılığı oligoklonalite testine kıyasla yüksekti.

Pediyatrik MS’i Daha Kolay Tanımak Mümkün Mü?
 

Araştırmacılar yaptıkları yeni çalışmada, pediatrik MS'in yeni güvenilir biyolojik belirteçlerini ortaya çıkarmak amacıyla, FLC analizi için yeni metodolojik yaklaşımlarını uyguladılar ve çocuklarda MS tanısında bu tekniğin faydasını gösterdiler. Çalışmaya 21 MS tanılı ve 35 MS dışı demiyelinizan veya enflamatuvar nörolojik bozukluk tanılı hastaları dahil ettiler. MS tanısı klinik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) bulgularına dayanıyordu. Hastaların BOS'larında ve serumlarında FLC'yi incelemek için Western blot analizi uyguladılar. FLC monomer ve dimer seviyeleri ve κ / λ oranları için FLC endekslerini hesapladılar. Örnekleri aynı zamanda oligoklonalite testi ile analiz ettiler.

Çalışma, 10 MS hastasının ("k-tipi MS") BOS'unda anormal derecede κ-FLC monomerlerinin ve dimerlerinin düzeylerinin yükseldiğini ortaya koydu. İki MS vakasında ("λ-tipi MS") λ dimerlerinin miktarları artarken, üç MS vakasında κ ve λ FLC'nin yüksek seviyeleri ("karışık tip MS") mevcuttu. MR ve klinik değerlendirme, "karışık" ve "λ-tipi" vakalar için daha agresif bir hastalık formu gösterdi. Araştırmacılar yöntemin, MS ve MS olmayan hastalar arasındaki ayrım için daha yüksek duyarlılık (% 90,5) ve özgüllük (% 91,4) ile oligoklonalite testine (sırasıyla % 81 ve % 65,7) kıyasla üstün olduğunu belirttiler. Yöntemlerinin pediatrik MS'in tanı ve prognozuna katkıda bulunabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ganelin-Cohen et al. Search for new biomarkers of pediatric multiple sclerosis: application of immunoglobulin free light chain analysis,  Clin Chem Lab Med 2018.

Koenzim Q10 ve İnflamasyon

01 Mart 2018

Son zamanlarda gıda desteği olarak çok çalışmada sıklıkla ismini duymaya başladığımız koenzim Q10, gün geçtikçe daha popüler olmaya başladı. Kronik inflamasyon, metabolik hastalıkların başlamasına ve gelişimine katkıda bulunur. Klinik kanıtlar, koenzim Q10'un iltihap belirteçleri üzerinde bazı etkilerinin olduğunu önermektedir. Peki söylenildiği gibi koenzim Q10’un inflamasyon üzerine etkisi var mıdır? Ne düzeyde ve nasıl ilişkilidir? 

Bu sorulara cevap bulmak amacıyla yapılan bir meta-analizde metabolik hastalığa sahip olan insanlarda koenzin Q10’un etkileri incelendi. Elektronik veritabanları Şubat 2016'ya kadar randomize kontrollü çalışmalar (RKÇ) için araştırıldı ve interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve C reaktif protein (CRP) dahil inflamatuar faktörler ile ilişkili sonuç parametreleri değerlendirilmeye alındı. Meta-analiz yazılımı için RevMan yazılımı kullanıldı. Yöntem olarak STATA yazılımı ile Meta-regresyon analizi, Egger hattı regresyon testi ve Begg rank korelasyon testi uygulanarak yapıldı.

Koenzim Q10 Takviyesi TNF- α Düzeyini Düşürüyor

Meta-analize toplam 428 denek içeren dokuz çalışma dahil edildi. Sonuçlara göre, kontrol grubuna kıyasla, koenzim Q10 takviyesinin serum koenzim Q10 düzeyini 1.17μg / ml’ye [MD = 1.17,% 95 GA (0.47-1.87) μg / ml, I2 =% 94] arttırdığını görülürken, TNF-α'da 0.45 pg / ml [MD = -0.45,% 95 GA (-0.67 ila -0.24) pg / ml, I2 =% 0] oranında önemli ölçüde düşüş saptandı. CRP [MD = -0.21, 95% CI (-0.60 to 0.17) mg/L, I2 = 21%] ve IL-6[MD = -0.89, 95% CI (-1.95 to 0.16) pg/ml, I2 = 84%] için ise koenzim Q10 ve plasebo arasında anlamlı bir fark gözlenmedi.

Sonuç olarak koenzim Q10 takviyesi kısmen inflamasyon sürecini iyileştirebiliyor gibi görünse de koenzim Q10'un inflamasyon üzerindeki etkileri, daha büyük örneklem büyüklüğü ve yeterince uzun süren iyi tanımlanmış çalışmalar yürütmek suretiyle derinlemesine araştırılmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhai J et al Effects of Coenzyme Q10 on Markers of Inflammation: A Systematic Review and Meta-Analysis.: PLoS One. 2017 Jan 26;12(1):e0170172. doi: 10.1371/journal.pone.0170172. eCollection 2017.

Mide Kanseriyle Alakalı Ayrıntılı Genom Analizi Yapıldı

28 Şubat 2018

Küresel bir perspektiften bakıldığı zaman gastrik kanserin, kanserin en yaygın ve öldürücü formlarından biri olduğu görülmektedir. Özellikle Doğu Asya'da, tütsülenmiş gıda tüketiminin yaygın olması nedeniyle gastrik kanser insidansı son derece yüksektir. Günümüze kadar yapılmış olan çalışmalarda, gastrik kanser tanısında biyolojik belirteç olarak bir veya birkaç gen belirlenemedi ve gastrik kanser tedavisinde önemli olabilecek genlerin ayrıntılı tanımlaması yapılamadı.

Çin’de yapılan yeni bir çalışmada, normal mide dokuları ile GC dokuları arasında farklı olarak eksprese edilen genleri ayırt etmek için Gen İfade Omnibus (GEO) veritabanına yüklenen dokular, tüm genom geniş ifade profilleme dizileri ile analiz edildi. GSE13911, GSE19826 ve GSE79973, GPL570 platformunu temel aldı ve GSE29272, GPL96 platformunu temel aldı. İki platformdan farklı eksprese edilen genler taranarak bu iki platformun kesişim noktası seçildi. Bunun peşi sıra farklı laboratuvarlardan gelen sıralama verilerinde ortak olan farklı eksprese edilen genler tespit edildi. Son olarak, 384 gastrik kanser örneğinden 3 yukarı doğru düzenlenmiş ve 34 aşağı doğru düzenlenmiş farklı eksprese edilen gen elde edildi.

Çok Sayıda Gen Tespit Edildi

Aşağı doğru düzenlenmiş gen sayısı, yukarı doğru düzenlenmiş genlerin sayısından daha büyük olduğu için, aşağı düzenlenmiş farklı eksprese olan genler üzerinde işlevsel analiz ve yolak zenginleştirme analizi gerçekleştirildi. Analizin sonucunda, salgılanan fosfoprotein 1 (SPP1), sülfataz 1 (SULF1), trombospondin 2 (THBS2), ATPaz H + / K + taşıyan beta altbirimi (ATP4B), gastrik intrinsik faktör GIF) ve gastrokine 1 (GKN1) gibi gastrik kanserle ile ilişkili en önemli genler tespit edildi. Bu genlerin prognostik gücü, Oncomine veritabanında ve Kaplan-Meier plotter (KM-plotter) analizi ile doğrulandı. Ayrıca gastrik asit sekresyonu, toplayıcı kanal asit sekresyonu, azot metabolizması ve ilaç metabolizması gastrik kanser ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Bu nedenle araştırmacılara göre, bu genler ve yollar gastrik kanserli hastalarda tanı ve klinik etkileri geliştirme potansiyel hedefleri olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Fei HJ et al. Identification of significant biomarkers and pathways associated with gastric carcinogenesis by whole genome-wide expression profiling analysis. Int J Oncol. 2018 Jan 11. doi: 10.3892/ijo.2018.4243. [Epub ahead of print]

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image