Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Hamilelikteki Yüksek Yağlı Diyet Çocuklarda/Yavrularda Mental Sağlık Sorunlarına Neden Oluyor

25 Ağustos 2017

Yapılan yeni bir araştırmada, gebelikteki yüksek yağlı diyetin sadece hamileler için sağlık sorunları yaratmakla kalmayıp, yavruların beyninin ve endokrin sisteminin gelişimini değiştirdiği ve yavru davranışları üzerinde uzun vadeli bir etkiye sahip olduğu gösterildi. Çalışma, gebelik sırasında sağlıksız bir diyetin, çocuklarda kaygı ve depresyon gibi zihinsel sağlık bozukluklarıyla bağlantılı olduğuna işaret ediyor. İnsanlarda yapılmış önceki gözlem çalışmalarda, maternal obezitenin çocuklardaki zihinsel sağlık ve nörogelişimsel bozukluklarla ilişkili olduğu bulunmuştu.

Çalışmada, Oregon National Primate Araştırma Merkezinde Nörobilim Bölümü'nden araştırmacılar, maternal yüksek yağlı bir diyetin insan dışı primatlara olan etkisini test ettiler ve diyetlerini sıkı bir şekilde kontrol ettiler. Araştırmacılar toplam 65 dişi Japon makağını iki gruba ayırdılar. Gruplardan birine gebelik sırasında yüksek yağlı diyet ve diğerine kontrol diyeti uygulandı. Daha sonra 135 yavrunun anksiyete benzeri davranışını ölçtüler ve karşılaştırdılar. Gebelik sırasında yüksek yağlı bir diyetle maruz bırakılan erkeklerin ve dişilerin kontrol grubundaki kadınlara göre kaygı oranlarının ve bağımsız stereotipik davranışların daha fazla olduğunu keşfettiler. Yavrularda, beyinde merkezi serotonin sisteminin bozulması ile ilişkili olan davranış değişiklikleri ortaya kondu. Sütten kesme sonrası HFD tüketimi kaygıyı arttırdı ve bu davranış değişiklikleri, modifiye kortizol stres yanıtı ve dorsal ve medyan rafe değişime uğramış triptofan hidroksilaz-2 mRNA ekspresyonu ile birlikte, merkezi serotonin sentezinin gelişiminde bozukluklarla ilişkilendirildi. Sütten kesme sonrası HFD tüketimi, prefrontal korteksin 10. bölgesindeki serotonerjik immünreaktiviteyi azalttı. Bu sonuçlar, HFD tüketim programlarına perinatal maruz kalmanın zihinsel sağlık ve nörogelişimsel bozukluklarla ilişkili davranış bozukluklarına yol açan beyin ve endokrin sistemin gelişim programlarına işaret etmekteydi. Ayrıca sütten kesme anında kontrol diyetinin tüketilmesi ile erken bir beslenme müdahalesi, maternal HFD tüketiminin yol açtığı anksiyete artışı gibi davranış değişikliklerinin çoğunu iyileştirmek için yeterli olmadı.

Araştırmacılar, gelişmiş ülkelerdeki diyette yağ tüketimi ve maternal obezite seviyesi göz önüne alındığında, elde ettikleri bulguların gelecek kuşakların zihinsel sağlığı açısından önemli etkilere sahip olduğunu belirttiler. Gebe kadınları gebelikte yüksek yağlı diyetlerin potansiyel riskleri konusunda eğitmek ve bunları ve ailelerini destekleyerek sağlıklı seçimler yapmalarını sağlamak ve sağlıklı yaşam biçimlerini ve diyetleri teşvik eden kamu politikaları hazırlamanın gerekliliğine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jacqueline R. Thompson,  Jeanette C. Valleau,  Ashley N. Barling,  Juliana G. Franco,  Madison DeCapo,  Jennifer L. Bagley and Elinor L. Sullivan. Exposure to a High-Fat Diet during Early Development Programs Behavior and Impairs the Central Serotonergic System in Juvenile Non-Human Primates, Frontiers in Endocrinology, 21 July 2017.

Prediyabetli Üç Yetişkinden Biri Artritli

12 Eylül 2019

Günümüzde yaklaşık olarak 54 milyon Amerikalı yetişkinin artritli ve yaklaşık 84 milyon ABD'li yetişkinin prediyabetli olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, prediyabetli erişkinlerde artrit prevalansı bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu iki sağlık durumunun nasıl ilişkili olduğunu ve bunların fiziksel hareketsizlik ve obezite ile nasıl bağıntılı olduğunu anlamak amaçlandı. Araştırmacılar çalışmaları için, 2009'dan 2016'ya kadarki Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketlerinden (NHANES) verileri incelediler. Veriler, açlık plazma glukoz ölçümü ve artrit verileri içeren 20 yaş ve üstü 10.179 erişkinden gelen bilgileri içeriyordu.

Yapılan incelemede araştırmacılar, prediyabetli yetişkinler arasında artritin yıllık düzeltilmemiş prevalansının %32,0 olduğunu veya bunun da tahminen 26 milyon insana denk geldiğini gördüler. Benzer şekilde, diyabetli yetişkinler arasında yıllık düzeltilmemiş artrit prevalansı %42,0’ydi ve bu da  yaklaşık 13 milyon kişiye denk geliyordu.

Artritli ve Diyabetli Hastaların Yarısı Obez ve Hareketsiz

Araştırmacılar, artrit prevalansının prediyabetli erişkinler ve diyabetli erişkinler arasında anlamlı olarak farklı olmadığını da buldular. Bununla birlikte prevalans, prediyabetli erişkinlerde, prediyabetsiz veya diyabetsizlere göre anlamlı derecede yüksekti. Hem prediyabet hem de artritli bireyler arasında boş zamanlardaki fiziksel hareketsizlik ve obezitenin düzeltilmemiş prevalans oranları ise sırasıyla %56,5 ve %50,1’di.

Araştırmacılar Amerika Birleşik Devletleri'nde prediyabetli 3 erişkinden yaklaşık 1 tanesinde artrit olduğunu belirttiler. Her iki durumda da kişilerin en az yarısı fiziksel olarak etkin olmadığını veya obeziteye sahip olduklarını, bunun da tip 2 diyabet riskini daha da arttırdığını aktardılar. Sonuçların, klinisyenlerin artrit hastaları arasında prediyabet kontrolü yapma ihtiyacını vurguladığını söylediler.

Sağlık hizmetleri ve halk sağlığı profesyonellerinin kanıta dayalı fiziksel aktivite müdahalelerini teşvik ederek fiziksel aktivitenin artrit spesifik sınırlamalarını aşabileceklerinin altını çizdiler. Klinisyenlerin, artritle ilgili fiziksel aktivite önündeki sınırlamaların üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için kanıta dayalı artrit müdahalelerini kullanabileceklerini vurguladılar.

Ulusal Diyabet Önleme Programı'nın yaygınlaştırılmasının, artritli yetişkinler arasında tip 2 diyabet gelişme riskini potansiyel olarak azaltabileceğini ve artrit kaynaklı ağrılarını yönetmelerine yardımcı olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michelle Sandoval-Rosario et al. Prevalence of Arthritis Among Adults with Prediabetes and Arthritis-Specific Barriers to Important Interventions for Prediabetes — United States, 2009–2016, MMWR Morb Mortal Wkly Rep. November 9, 2018 / 67(44);1238–1241.

Uykusuzluk Gençlerde İntihar Düşüncelerine Yönlendiriyor Olabilir Mi?

11 Eylül 2019

Uykusuzluk ve diğer uyku bozuklukları adölesanlarda sık görülür ve genellikle bu durum daha kötü akademik performans, fiziksel ve zihinsel sağlık sorunları ve kendine zarar verme ile ilişkilidir. Bununla birlikte, adölesanlarda intihar ve uyku bozuklukları ilişkisini araştıran çalışmalarda tutarsız sonuçlar ortaya konmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, adölesanlarda uyku bozuklukları ile intihar düşünceleri, planları ve girişimleri arasındaki ilişkileri sistematik olarak gözden geçirdiler ve bu birliklerin potansiyel moderatörlerini keşfetmeyi amaçladılar.

Embase, PubMed, ProQuest ve Çin Bilgi Kaynağı Entegre Veri Tabanlarını, başlangıç tarihlerinden 19 Ekim 2018 tarihine kadar incelediler. Zaman veya dil kısıtlaması olmadan kesitsel, prospektif veya retrospektif çalışmaları seçtiler.

İntihar Düşüncesini Etkiliyor Ama Girişimleri Etkilemiyor

Araştırmacılar, 37.536 adölesanı içeren 9 kesitsel çalışma, 9.295 adölesanı içeren dört prospektif çalışma ve 80 adölesanı içeren bir retrospektif raporu meta-analize dahil ettiler. Kesitsel analizler, uyku bozukluğu olan adölesanların uyku bozukluğu olmayanlara göre intihar düşüncesi, planları ve girişimleri (havuzlanmış olasılık oranları [ORs] = 2,35, 1,58 ve 1,92) için daha yüksek risk altında olduklarını ortaya koydu.

Prospektif raporlar, adölesanlarda uyku bozukluklarının intihar düşüncesi riskini anlamlı şekilde ön gördürdüğünü, ancak intihar girişimi için bunun anlamlı olmadığını gösterdi. Bulgular ayrıca, uyku bozuklukları ve intihar girişimleri arasındaki ilişkiyi desteklemedi. Depresyon, adölesanlardaki uyku bozuklukları ve intihar düşüncesi ya da girişimleri arasındaki ilişkileri değiştirmedi. Uykusuzluk şikayeti olan adölesanlarda intihar düşüncesi riski, diğer uyku şikayetleri ile karşılaştırıldığında daha yüksekti. Yaş, kadın yüzdesi ve güvenilir uyku ölçümleri anlamlı birer belirleyiciydi.

Araştırmacılar bulguların, gençlerin intiharının önlenmesi için özellikle uykusuzluk olmak üzere uyku bozukluklarının taranmasının ve yönetilmesinin önemini kanıtladıklarını belirttiler. Adölesanlarda intihar düşüncesine karşı önleyici stratejiler geliştirilirken uyku bozukluklarının bir faktör olarak düşünülmesi gerektiğini vurguladılar. Adölesan intihar planlarında ve girişimlerinde uyku bozukluklarının nedenselliğini sağlamak için ek prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jen-Wei Liu, Yu-Kang Tu, Ying-Fan Lai, Hsin-Chien Lee, Pei-Shan Tsai, Ting-Jhen Chen, Hui-Chuan Huang, Yu-Ting Chen, Hsiao-Yean Chiu, Associations between sleep disturbances and suicidal ideation, plans, and attempts in adolescents: a systematic review and meta-analysis, Sleep, , zsz054

GBM’de Tedavi Yanıtında FET PET’in Kullanımı

11 Eylül 2019

Glioblastoma multiforme(GMB), beyin hücrelerinden kaynaklanan oldukça progresif bir kanser türüdür. Hızlı bir şekilde progrese olan bu tümörün takibinde genellikle manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılmatadır. Almanya’da yapılan prospektif bir çalışmanın amacı, konvansiyonel MRG ve O- (2-18F-floroetil) -L-tirozin (FET) PET'in bevasizumab artı lomustin (BEV / LOM) ile tedavi edilen glioblastoma hastalarında yanıt değerlendirmesi için değerini karşılaştırmaktı. Bu çalışma, bu alanda yapılan ilk çalışma oldu.

İlk basamakta radyoterapi ile birlikte veya tek başına temozolomid ile tedavi edilmiş olan 21 GBM hastası, ilk progresyondan sonra BEV / LOM ile tedavi edildi. Kontrastlı MRG ve FET-PET taramaları başlangıçta ve tedavi başladıktan 8-10 hafta sonra yapıldı. FET metabolik tümör hacimleri (MTV) ve tümör / beyin oranları ölçüldü. Progresyon tahmininde MRG ve FET-PET’in kıyaslanması için standart ölçüm metodları kullanıldı ve tek değişkenli ve çok değişkenli analizler yapıldı.

Metabolik Tümör Hacimleri En Değerli Ölçüm Olarak Görüldü

RANO kriterlerine göre değerlendirilen erken tedavi yanıtı, 9 aydan uzun süreli bir genel sağkalım için öngörücü değildi (P = 0.203), oysa tüm FET-PET parametrelerinin nispi azalması, bunu  anlamlı olarak öngördü (P <0.05). Takipteki mutlak MTV, en belirgin genel sağkalım tahminini mümkün kıldı (duyarlılık,%85; özgüllük,%88; P = 0.001). Buna göre takip sırasında mutlak bir MTV'si 5 ml'nin altında olan hastalar anlamlı şekilde daha uzun süre hayatta kaldılar (12'ye 6 ay, P <0.001), RANO kriterleri ile tanımlanan erken cevap verenler daha uzun yaşamış olsa da bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi (9'a 6 ay; P = 0.072). Takipteki mutlak MTV, çok değişkenli sağkalım analizinde de istatstiksel önemini korudu (P = 0.006).

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar FET-PET'in, tedavinin başlamasından hemen sonra BEV / LOM'a yanıt verenleri tanımlamak için yararlı olduğunu gösterdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Galldiks N. Et al, Early treatment response evaluation using FET PET compared to MRI in glioblastoma patients at first progression treated with bevacizumab plus lomustine, European Journal of Nuclear Medicine and Molecular Imaging (2018) 45:2377–2386

Uyku Apnesi Alzheimer Riskini Arttırıyor

10 Eylül 2019

Bilişsel olarak normal, yetişkinler üzerinden gerçekleştirilen kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, uyku apnesi ile yüksek tau pozitron emisyon tomografi (PET) sinyali arasında entorinal kortekste anlamlı bir ilişki bulmuşlardır.

Minnesota'daki Mayo Clinic’den Dr. Diego Z. Carvalho, verdiği demeçte, "Daha önceki prospektif çalışmalar, uyku apneli hastaların bilişsel bozulma ve demans için yüksek risk altında olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, bu konuda daha fazla kanıtı sunmakta ve bunun, beynin Alzheimer hastalığında çok duyarlı olan bir bölgesinde tau proteini birikimiyle ilgisi olabileceğini düşündürmektedir.” şeklinde konuştu.

Çalışma yaklaşmakta olan Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısında sunulacak. Araştırmacılar, nüfusa dayalı Mayo Clinic Ageing Study'den 65 yaş ve üzeri 288 bilişsel normal kişiyi hem tau-PET hem de amiloid-PET taramaları ile tanımladılar. Katılımcıların partnerlerine uyku sırasında apne ataklarına tanıklık edip etmedikleri soruldu ve 43'ü (%15) olumlu yanıt verdi.

Tanık olunan apne vakaları entorinal kortekste tau ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Uyku apnesi olan katılımcıların, beynin bu bölgesinde yaş, cinsiyet, eğitim yılı, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet, azalmış uyku, gündüz uykululuk kontrolü yapıldıktan sonra ortalama %4.5 daha yüksek tau seviyelerine sahip oldukları bulundu. Carvalho, "Uyku sırasında apne olayları gözlenen kişiler tıbbi yardım almalı ve eğer gerekirse tedaviye başlamalı.

Özellikle birinci basamak düzeyindeki sağlık profesyonelleri, hastalarına uyku bozuklukları ve özellikle apneler hakkında sorular sormalı, böylece hastalar uygun şekilde değerlendirilebilmeli ve tanı konabilmelidir. Uzun dönemli çalışmalar, sürekli pozitif hava yolu basıncı veya başka yaklaşımlar kullanarak uyku apnesinin tedavisinin tau birikimini önleyip engelleyemediğini değerlendirmelidir." diye ekledi.

Daha Kapsamlı Çalışmalar Yapılmalı

Michigan Üniversitesi Uyku Bozuklukları Merkezi'nde nöroloji profesörü ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi Neeraj Kaplish, çalışmayı sınırlı olmakla birlikte ilginç olarak nitelendirdi. Kaplish ayrıca, uykuda solunum bozukluğunun çalışılan yaş grubunda çok daha yüksek bir sıklıkta gerçekleştiğini belirtti. Alzheimer Derneği bilimsel bağlılık direktörü Rebecca Edelmayer, “Uyku ve demans şu anda oldukça popüler bir araştırma alanı, bu yüzden bu alanda giderek daha fazla çalışma yapılması güzel.

Sonuçlar belki apne ile ilgilidir belki de bir şekilde sirkadiyen ritmdeki bozulma ile ilgilidir. Birçok araştırmacı bunu anlamaya çalışmak için potansiyel mekanizmalar aramaktadır." dedi. “İyi uykunun genel olarak beyin sağlığı için iyi olduğuna dair kanıtlar var.” diyerek sözlerini bitirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sleep Apnea Tied to Higher Levels of Alzheimer Protein - Medscape

Mide Kanseri Lenfadenektomi’de Floresan Görüntüleme

10 Eylül 2019

Koreli bir araştırma ekibine göre indosiyanin yeşili (ICG) ile floresan görüntüleme gastrik kanser nedeniyle ameliyat edilen hastalarda lenfadenektomiyi etkin bir şekilde yönlendirebilir. Seul Yonsei Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışan araştırmacılar, robotik gastrektomiden bir gün önce, endoskopik peritumoral ICG'yi submukozal tabakaya enjekte ettikleri 40 hasta üzerinde çalıştılar. Yakın kızılötesi (NIR) görüntülemenin kullanılması, tüm hastalar için tam lenfadenektomi gerçekleştirmelerine ve intraoperatif olarak lenfadenektominin bütünlüğünü değerlendirmelerine izin verdi.

Sonuçlar, daha önce ICG kullanmadan aynı prosedürü uygulamış olan 40 karşılaştırılabilir tarihi kontrolün sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Genel olarak, kontrol grubunda 35,2'ye kıyasla, ICG grubunda hasta başına alınan ortalama toplam 48,9 lenf nodu vardı ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlıydı.

Nodal istasyon 2, 6, 7, 8 ve 9'da daha fazla sayıda lenf nodu alındı. Ek olarak, beş NIR grubu hastasında lenf nodu metastazı vardı ve hepsi floresandı. Bu nedenle, araştırmacılar floresan lenfografinin tam ve kapsamlı bir lenfadenektomi için gerekli tüm lenf nodlarını tanımlamak için intraoperatif olarak faydalı olabileceğini öne sürdüler.

Morbiditeyi Azaltmak Mümkün Olabilir

Rezektabl gastrik kanserli hastalar için gastrektomi sırasındaki lenfadenektominin kapsamı, cerrahi literatürde tartışılmaya devam ediyor. Gerçek bir terapötik fayda sağlar mı yoksa sadece daha kesin bir evreleme imkanı mı elde edilmiş olur konusu tartışılıyor. Açık olan şey ise, genişletilmiş lenfadenektominin daha fazla teknik beceri gerektirdiği ve artan morbidite ile ilişkili olabileceğidir.

Araştırmacılar bu çalışmada cerrahi morbiditeyi en aza indirirken geleneksel genişletilmiş lenf nodu diseksiyonu ile karşılaştırılabilir bir lenfadenektomi elde etmek için yeni görüntüleme tekniklerini daha efektif kullanmayı amaçladılar. Elde ettikleri sonuçlara göre de floresan görüntüleme sayesinde lenfadenektomi daha efektif bir şekilde yönlendirilebilir. Bu sayede hastalardaki cerrahiye ikincil morbidite minimuma indirgenebilir. Yöntemin rutin kullanıma girmesi için değerlendirilmesi önerildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fluorescent Imaging Aids Lymphadenectomy in Gastric Cancer - Medscape - Nov 21, 2018.

Akut Megakaryoblastik Lösemide Tanısal Yöntemler

09 Eylül 2019

Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL), çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinin (AML'ler) %15'ini oluşturur. Down sendromu ile ilişkili olmadığı durumlarda, AMKL kötü prognozla ilişkili yüksek riskli bir AML alt tipi olarak tanımlanır.

AMKL tanısı kemik iliğinde veya periferik kanda %20 veya daha fazla blast varlığına dayanır. Bunun en az %50'sinin ya akış sitometrisi ve / veya immünohistokimya (IHC) ile megakaryositik farklılaşma kanıtı göstermesi gerekir. AMKL vakalarının çoğunda yaygın miyelofibrozis bulunması nedeniyle kemik iliği aspirat yaymaları morfolojik blast sayımında sınırlı potansiyele sahip olabilir ve potansiyel olarak toplam blast sayısının hafife alınmasına neden olabilir.

Farklı Boyalar İncelendi

Çekirdek biyopsi materyallerinin IHC boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli rol oynar. Yapılan yeni bir çalışmanın amacı, yaygın olarak kullanılan boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamaktı. Bu sebeple CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 idi. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka yoktu.

Bu sonuçlar birlikte değerlendirildiği zaman CD42b’nin, megakaryositik soylardaki blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabileceği görüldü. CD61 ise, CD42b negatif olan nadir vakalar için kullanılabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir rol yoktur.

Bu çalışma için son yıllarda piyasaya sürülen CD41 için IHC'nin değerlendirilmemesi bir sınırlama olarak görüldü. Her ne kadar CD41, CD61 ile birlikte, FC tarafından %100 duyarlılık gösterse de, AMKL bağlamında CD41 IHC'nin duyarlılığını karakterize eden veriler literatürde çok azdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Klairmont M, et al. The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia. Am J Clin Pathol. 2018;150(5):461-467

Yatan Hastaya Grip Aşısı, Kalp Krizi Riskini Azaltıyor

09 Eylül 2019

Yapılan yeni bir çalışmada herhangi bir nedenle ABD'de hastaneye yatırılan 30 milyona yakın yetişkinden, taburcu edilmeden önce grip aşısı olanların, yıl boyunca miyokard enfarktüsü geçirme olasılıklarının %9 daha az olduğu bulundu. New York'taki Icahn Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD’ndan Dr.Mariam Khandaker: “Çalışmanın asıl mesajı; grip aşısının miyokard enfarktüsü insidansını azaltmak için birincil önleme yöntemi olarak kullanılması gerektiğidir.” dedi. Khandaker, araştırmayı ACC 2019 Bilimsel Oturumu'nda sundu. Toronto Üniversitesi’nden Dr. Jacob A. Udell, Bu çalışmanın kuşkusuz potansiyeli olan gözlemsel bir çalışma olduğunu belirtti. Ancak, çalışmada hasta yaşı veya hastaneye yatırılma nedenleri gibi faktörler hakkında ayrıntılı bilgi verilmedi. Ek olarak, grip aşısı mevsimi dışında veya sırasında kabul edilen hastalar arasında ayrım yapılmadı. INVESTED çalışması olarak bilinen çalışma için “İnsanları grip aşısının kalp aşısı olabileceği konusunda ikna etmek için bir çalışma yürütüyoruz.” yorumu yapıldı.

Khandaker: "İnfluenza, dünya çapında hastalık ve ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir ve bazı öncül çalışmalar, influenza aşılı hastaların nispeten daha az miyokard enfarktüsü geçirdiğini göstermektedir." dedi. Çalışmacılardan Udell ise "Grip ve diğer enfeksiyonların, kalp yetmezliği, kalp hastalığı veya diğer kronik hastalığı olan bireylerde kararsız plak rüptürünü tetikleyebileceğini düşünüyoruz." dedi.

Khandaker ve çalışma arkadaşları, 2014 ABD Ulusal Yatan Hasta Örneği (NIS) veritabanından, o yıl boyunca Birleşik Devletler'deki bir hastaneye kabul edilen 29.763.704 yetişkin tanımladı. Bu hastaların %1,6'sı taburcu edilmeden önce grip aşısı alırlen, %98,4'ü almadı. 2014 yılında hastaneye kaldırıldıklarında grip aşısı olan hastaların o yıl miyokard enfarktüsü geçirme olasılığı aşı olmayanlara göre daha düşüktü (%3.4'e karşılık %4.4). Miyokard enfarktüsü geçirme riski, hastanede yatarken grip aşısı olmayan hastalarda yaş, cinsiyet, ırk / etnik köken, sosyoekonomik durum, sigorta kapsamı ve hastanenin yeri, büyüklüğü ve türü için ayarlamalar yapıldıktan sonra önemli ölçüde yüksek kaldı ( düzeltilmiş oran oranı, 0,91; %95 CI, 0,87-0,96).  Dört grip mevsimi boyunca yaklaşık 9300 hastayı kayda geçirecek olan yeni çalışma ise şu an üçüncü yılında ve sonuçların 2020'de rapor edilmesi bekleniyor.

Miyokard Enfarktüsü Sonrası Aşılamanın Koruyuculuğu da Araştırılıyor

Benzer şekilde, Kanada’daki McMaster Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen, kalp yetmezliği olan hastalarda Grip Aşısının Randomize Kontrollü Çalışması, influenza aşısının kontrolle karşılaştırıldığında etkili olup olmadığını test etmek için yapılan en büyük randomize çalışmadır. Bu çalışma, 10 ülkede (Çin, Hindistan, Kenya, Mozambik, Nijerya, Filipinler, Suudi Arabistan, Uganda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Zambiya) kalp yetmezliği olan hastaları kayıt altına almakta ve her yıl grip aşısı ya da plasebo almaları için randomize etmektedir. Bu çalışmanın da nihai veri toplama işleminin aralık ayında yapılması bekleniyor. Ve son olarak, Miyokard İnfarktüsü Sonrası Grip aşısı (IAMI) çalışması, hastane içi influenza aşılamasının STEMI veya non-STEMI hastalarda ölüm ve kardiyovasküler sonuçlara etkisini değerlendirmek için bugüne kadar yapılmış en büyük randomize çalışmadır.

Çalışmanın, influenza aşısının, akut miyokard enfarktüsü sonrası ikincil önleme olarak etkinliği ile ilgili oldukça yararlı klinik veriler sağlaması beklenmektedir. Bu çalışma da Danimarka ve İsveç'te devam etmekte olup, üç grip mevsiminin kesin sonuçlarının Ağustos 2020'de açıklanması beklenmektedir.

Cilt Kanseri Bağışıklık Sistemini Nasıl Engeller?

09 Eylül 2019

Bağışıklık sistemi tarafından saldırıyı önlemek için cilt kanseri hücreleri tarafından kullanılan yeni bir sinyal yolu keşfedildi. Hayvan modeli ve insan doku örneklerinin analizi sonucunda ICER adlı bir proteinin önemli rol oynadığı, ICER mevcut olmadığında tümörlerin daha yavaş büyüdüğü gösterildi.

Evrim boyunca, bağışıklık sistemi vücudu dışarıdan istila eden patojenleri tespit etmek ve büyük hasara yol açmadan önce onları yok etmek için etkili mekanizmalar geliştirmiştir. Bununla birlikte, vücut aynı zamanda içerideki tehlikelere de maruz kalır. Bu tür tehditler, nihayetinde bir tümörün gelişebileceği genetik mutasyonlar halini alabilir. Fakat bu anormal hücreler, bağışıklık sistemi tarafından algılanmayı nasıl engeller? Hangi bağışıklık kaçırma mekanizmalarını kullanır? Kanser tedavisinde yeni immünoterapi yaklaşımları geliştirebilmek için önce bu mekanizmaları tanımlamak gerekir.

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Olabilir

Diğer özelliklerinin yanı sıra, kanser hücreleri çok hızlı büyüme ile karakterize edilir. Tümör hücreleri, bunun için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. Melanomlarda metabolik ciro oranının özellikle yüksek olduğunu gösteren Alman araştırmacılar, bu durumun tümör ortamının anormal bir şekilde asitleşmesine neden olduğunu gördüler. Bu asidik mikro molekül nedeniyle, tümöre göç eden makrofajlar adı verilen bazı bağışıklık hücreleri, spesifik bir anti-enflamatuar makrofaj alt tipi olan M2 makrofajlara dönüşür.

M2 makrofajları genellikle yara iyileşme süreçlerinde ve hasarlı dokunun yenilenmesinde rol oynar. Bu özellikler tümörün büyümesine de yarar. Mekanizmanın daha ayrıntılı bir analiziyle araştırmacılar, uyarılabilir cAMP erken baskılayıcı (ICER) olarak bilinen bir proteinin, M2 alt tipine makrofaj dönüşümü sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. ICER'i ortadan kaldırırlarsa veya karşılık gelen sinyal yolunu keserlerse kanserin büyümesinin yavaşladığını kanıtlayabildiler. Örnek olarak insan dokusunu kullanan benzer deneylerde de benzer sonuçlar elde ettiler.

Araştırma ekibi kanser immünoterapisi için olası güçlü bir hedef bulduklarına inanıyor ve daha ileri çalışmalarla bulgularını desteklemeyi umuyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Toszka B. et al. Tumor immunoevasion via acidosis-dependent induction of regulatory tumor-associated macrophages. Nature Immunology, 2018; 19 (12): 1319 DOI: 10.1038/s41590-018-0226-8

Kardiyovasküler Hastalık ve Mortalite ile Diyet Kolesterolü ve Yumurta Tüketimi Arasındaki İlişkiler

06 Eylül 2019

Kolesterol insan beslenmesinde yaygındır ve yumurta önemli bir kolesterol kaynağıdır. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketiminin kardiyovasküler hastalık ve mortalite ile ilişkili olup olmadığı tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, diyet kolesterol veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkileri belirlemeyi amaçladılar.

Bireysel katılımcı verileri, 25 Mart 1985 ve 31 Ağustos 2016 tarihleri arasında toplanan veriler kullanılarak 6 prospektif ABD kohortundan toplandı. Katılımcılar tarafından rapor edilen diyet verileri standart bir protokol kullanılarak uyumlu hale getirildi. Diyetteki kolesterol (mg / gün) veya yumurta tüketimi (sayı / gün) değerlendirildi. Çalışmadaki birincil sonuçlar, demografik, sosyoekonomik ve davranışsal faktörler için düzeltilmiş, ölümcül ve ölümcül olmayan koroner kalp hastalığı, felç, kalp yetmezliği ve diğer kardiyovasküler hastalık ölümlerinin tümü olmak üzere kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölümler için tüm takip süreci boyunca tehlike oranı (İK) ve mutlak risk farkıydı (ARD).

Her 300mg Kolestrol Riski Artırıyor

Araştırmacılar analize, ortalama yaşları 51,6 olan 13.299'u (%44,9) erkek ve 9.204'ü (%31,1) siyah toplam 29.615 katılımcıyı dahil ettiler. Ortalama 17,5 yıllık takip sırasında 5.400 kardiyovasküler hastalık kaynaklı ve 6.132 tüm nedenler kaynaklı ölüm meydana geldi. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişki monotonikti. Günde tüketilen her bir ilave 300 mg diyet kolesterolü, yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,17 düzeltilmiş ARD, %3,24) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,18 düzeltilmiş ARD,%4,43) ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Günde tüketilen her yarım yumurta, daha yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,06, düzeltilmiş ARD, %1,11) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,08, düzeltilmiş ARD,%1,93) ile önemli derecede ilişkiliydi. Öte yandan yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık (düzeltilmiş HR, 0,99, düzeltilmiş ARD,% −0,47) ve tüm nedenlere bağlı ölüm (düzeltilmiş HR, 1,03, düzeltilmiş ARD,%0,71) arasındaki ilişkiler diyet kolesterol tüketimi için düzeltildikten sonra anlamlı değildi.

Araştırmacılar, ABD'li yetişkinler arasında, diyet kolesterolü veya yumurtanın daha fazla tüketilmesinin, yüksek doz kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm riski ile doz-yanıt şeklinde anlamlı şekilde ilişkili olduğu sonucuna vardıklarını belirttiler. Bu sonuçların diyet rehberlerinin ve güncellemelerin geliştirilmesinde dikkate alınması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Victor W. Zhong, Linda Van Horn, Marilyn C. Cornelis et al. Associations of Dietary Cholesterol or Egg Consumption With Incident Cardiovascular Disease and Mortality, JAMA. 2019;321(11):1081-1095.

Yetişkin Oligodendrositler MS`te Miyelin Üretimini Yenileyebilir

06 Eylül 2019

Merkezi sinir sisteminde endojen remiyelinizasyonun var olduğu ve bu sürecin sinirlerde yenileme fonksiyonuna sahip olabileceği bilinmektedir. Öte yandan multipl sklerozda (MS) zamanla bu foksiyonu daha az görevini yeri getirdiği düşünülmektedir. Remiyelinizasyonu uyarmak, hem sinirlerin fonksiyonunu eski haline getirmek hem de aksonları dejenerasyondan korumak için önemli bir tedavi amacıdır.

Oligodendrositler, miyelin üreten hücreler ve sinir hücrelerinin aksonlarının miyelinlenmesinden sorumludurlar. Tek bir oligodendrosit, birden fazla aksonu miyelinleştirebilir. Olgun, miyelin üreten oligodendrositler, oligodendrosit progenitör hücreleri adı verilen daha olgunlaşmamış kök hücre benzeri hücrelerden gelişir. Bu nedenle miyelin kaybolduğunda onu kurtarmanın tek yolu, yeniden üretmek için progenitör hücrelerden yeni bir oligodendrosit elde etmektir. Bu yaklaşım günümüze kadar MS araştırmalarındaki dogma olmuştur. Remiyelinizasyona yönelik MS tedavileri, yeni miyelin üretimini indüklemek için oligodendrosit progenitör hücrelerini miyelin hasar bölgelerine almaya odaklanmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, olgun, erişkin oligodendrositlerin, multipl skleroz gibi hastalıklarda kaybedilenlerin yerini almak için miyelin üretme yeteneklerini yeniden kazanabileceği gösterilmiştir.

Araştırmacılar çalışmalarında, aksonlarında ciddi miyelin kaybına uğrayan kedi ve rhesus makakları adı verilen maymunlar olmak üzere iki büyük hayvan modeli kullandılar. Olgun oligodendrositlerin, sağlıklı aksonların internodları olarak adlandırılan miyelin bölümleriyle bağlantı kurmaları gerektiğini fark ettiler. Bu hücrelerin, eğer hala biyolojik olarak aktifse ve bu internotları koruyorsa, prosesleri bu demiyeline edilmiş segmentlere yeniden uzatabileceklerini düşündüler.

Oligodendrositlere Yeniden Miyelin Üretme Yeteneği Kazandırılabilir

Çalışmada merkezi sinir sisteminde şiddetli miyelin kaybı için bir kedi modeli kullanıldı. 2009 yılında, ışınlanmış yiyeceklerle beslenen kedilerin yaygın ve ciddi miyelin kaybı geliştiği gösterildi. Bu hayvanları düzenli bir diyete döndürmek, miyelin onarımını ve sinir hücrelerinin işlevini tetikledi. Bu yeni model, araştırmacıların, miyelin kaybını tetiklemek için kuprizon adı verilen bir toksin kullanırken fare gibi diğer hayvan modellerinde öldürülen oligodendrositlerin rolünü incelemelerine izin verdi.

Araştırmacılar, ışınlanmış yiyecekle beslenip sonrasında tekrar normal bir diyet uygulanan kedinin sinir sistemindeki miyelin kılıflarına baktılar ve miyelinin mozaik olarak düzenlendiğini buldular. Bazı aksonlarda kalın bir miyelin tabakası varken, diğerlerinde miyelin kılıfları çok inceydi.

Araştırmacılar, kalın miyelin tabakalarının embriyonik gelişim sırasında oluştuğunu ve remyelinizasyon sonrası görülmediğini, miyelinin ince tabakasının bir miyelin kaybı olayından sonra hayatta kalan oligodendrositlerden geldiğini belirttiler. Hayatta kalan yetişkin oligodendrositler, bu demiyelinizasyon bölgelerine bitişikti ve onları miyelin onarımı için muhtemel adaylar haline getiriyordu. Subakut kombine dejenerasyon adı verilen başka bir demiyelinizan hastalığın bir rhesus makak modelinden sinir dokusu örnekleri analiz edildiğinde aynı şeyler bulundu. Maymunlarda da olgunlaşmış miyelin kılıflarına bağlı tek oligodendrositler vardı.

Araştırmacılar bulguların, olgun oligodendrositlerin gerçekten de miyelin üretme kapasitelerini yeniden etkinleştirebileceğini gösterdiğini belirttiler. MS hastalarında bu sürecin yavaşlayabileceğini ve miyelin kaybının ilerlemesini azaltamadığını ya da bazı oligodendrositlerin, hücrelerin inaktif hale gelmesini sağlayarak internotlarla olan bağlantılarını kaybetmiş olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Duncan et al. The adult oligodendrocyte can participate in remyelination, PNAS December 11, 2018 115 (50) E11807-E11816.

Bir İPF Hastasının Bağımsızlık Savaşı

05 Eylül 2019

Genç bir yetişkin olarak idiyopatik pulmoner fibroz (İPF) teşhisi konulduktan sonra en büyük korkularımdan biri kişisel bağımsızlığımı kaybetmekti. Önceki yazılarımda, yıllarca düzenli olarak işe nasıl katıldığımı ve gönüllü bir rol üstlendiğimi, geniş bir arkadaş ve meslektaş ağı oluşturduğumdan bahsetmiştim. Çevremdeki bazı insanlar beni “Energizer Tavşanı” olarak nitelendirirdi, çünkü gün doğumundan gün batımına kadar meşguldüm ve bu tanım çok hoşuma gitmişti.

IPF hayatıma girdikten sonra, büyürken edindiğim bağımsız olma isteğimi yitirmekten için korktum. Günlük görevlerimin çoğunda hala kendime güvenirken, bazen IPF ilerledikçe zamanın benim aleyhime işleyip işlemediğini merak ediyordum.

Görünmez Hastalık

Bu hastalıkla ilgili en zor şeylerden biri hastalığın görünmez olmasıdır. Birçok insan bir İPF hastasının nefes almak için ne kadar mücadele ettiğini bilmiyor. Ne yazık ki, bu mücadele bazen tembellik olarak algılanıyor. Oksijen desteğimi taktığımda, birçok kişi bana yardım etmeye istekli davranıyor. Bir kapıyı açık tutuyor ya da yiyecekleri sepete koymak istiyorlar. Bu davranışlar benim için büyük ölçüde makbule geçse de işin üzücü yanı, bu yardıma yalnızca oksijen desteğini kullandığımda ihtiyacımın olmaması.

Günlük işlerimi yaparken, işe giderken, köpeğime bakarken ve yemek hazırlarken birinin yardıma ihtiyacımın olabileceğini bilmesi zor. Gerçek şu ki, iyi günlerimde bile bu işlerden herhangi birisi için her zaman yardıma ihtiyacım var.

Sürekli kendi kendime yeter olmak ve başkalarından yardım almak arasında bir denge bulmakta güçlük çekiyorum. Oksijenimi takmanın başkalarına kendimi yorgun veya nefessiz hissettiğimi bilmelerini sağladığını ve onların yardımlarını sunma olasılıklarının daha yüksek olduğunu biliyorum. Bununla birlikte, oksijeni çok sık giymek istemiyorum ve ciğerlerimin nefes almak için her zaman bu desteğe ihtiyaç duymasını istemiyorum. Korkum, akciğerlerimi her zaman oksijen kullanarak rahatlatırsam ciğerlerimin durumda daha hızlı kötüleşmesi. Bu durumda da zor olan, insanların ek oksijeni kullanmadığım zamanlarda yardıma ihtiyacım olmadığını düşünmeleridir. Bu şekilde kendime bir kötülük mü yapıyorum? Çünkü böyle davranınca diğerleri iyi olduğumu ve yardımlarına ihtiyacım olmadığını düşünüyor.

Mücadeleyi Anlamak

İPF ile yaşayan hastaların bakıcılarına, arkadaşlarına veya aile üyelerine, birçoğumuzun bu görünmez hastalık ile karşılaştığı mücadeleyi anlamanıza yardımcı olmak için bu makaleyi yazmak istedim. Bağımsızlığımızı mümkün olduğu kadar uzun süre korumak istiyoruz ve ciğerlerimizi güçlü kalmaya zorlamak istiyoruz, bu da bazen ek oksijeni kullanmamak anlamına geliyor. Bu, yardımınıza ihtiyacımız olmadığı anlamına gelmez. Hala enerjimizden daha fazla tasarruf etmemize izin veren, halen yapabildiğimiz görevlerin herhangi birinde yardımdan memnuniyet duyarız.

Hastalığım ilerledikçe, eskiden yaptığım bazı işler zorlaştı ve yardım istemeyi öğrenmek zorunda kaldım. En çok zorlandığım şey bağımsızlığımı elimde tutmak, öte yandan yardıma ihtiyacım olmadığının varsayılması da beni üzüyor. Bu durumun sadece benim değil, bütün İPF hastalarının sorunu olduğunu düşünüyorum.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

When the Desire for Independence Backfires for Adults with IPF JUNE 20, 2019 by Charlene Marshall Pulmonary Fibrosis News

Gece Nöbetleri ve Sağlıksız Yaşam Tarzı Diyabet Riskini Arttırır Mı?

04 Eylül 2019

İki uzun vadeli prospektif sağlık çalışmasına katılan 140.000'den fazla hemşireyle ilgili veriler yeni bir yayında birleştirildi. Elde edilen sonuçlara göre gece vardiyasında çalışan kişilerin tip 2 diyabet riski her 5 yılda bir yaklaşık %30 oranında artıyor.

Sigara içmek, yüksek bir vücut kitle indeksine (BMI) veya kötü bir diyete sahip olmak gibi sağlıksız yaşam tarzı faktörlerine sahip olmak, hastalık riskini iki katından fazla arttırıyor.

Bununla birlikte, hem sağlıksız bir yaşam tarzı olan hem de 5 yıldan fazla dönüşümlü gece / gündüz vardiyasında çalışan kadınlar, bu faktörler olmayan kadınlara göre tip 2 diyabet geliştirmek için 2,83 kat daha fazla riske sahiptir ve iki faktörün birlikteliği %11'lik bir ek risk oluşturur.

Araştırmacılar sonuçlarını açıklamak için "birkaç olası mekanizma" olduğuna inanıyorlar. Onlara göre uyku kaybı ve sirkadiyen ritmin bozulması bağırsak mikrobiyotasını bozabilir ve diyet / fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı davranışları ise bağırsak mikrobiyal çeşitliliği ve metabolitleri etkileyebilir.

Artmış Kronik Hastalık Riski

Gece vardiyası çalışması ve tip 2 diyabet riski üzerindeki sağlıksız yaşam tarzı faktörlerinin ortak ilişkilerini incelemek için ekip, 1976'da başlayan Hemşirelerin Sağlık Çalışması (NHS) ve 1989'da başlatılan NHS II'nin verilerini inceledi.

Toplam 238.278 kadının kayıtlı olduğu her iki çalışmada da, temel araştırma sonrasında her 2 yılda bir tıbbi ve yaşam tarzı bilgilerini güncelleme anketleri gönderildi. Ayrıca, katılımcılar her 4 yılda bir güncellenen bir gıda sıklığı anketi doldurdular. Takip oranları %90'dan fazlaydı.

Her iki çalışmada da, aynı aydaki gündüz ve akşam vardiyalarına ek olarak, ayda üç veya daha fazla gece vardiyası olarak tanımlanan dönen vardiya çalışmasında daha fazla zaman geçiren kadınların, diğer kadınlara göre daha fazla oranda sigara tiryakisi olduğu ve vücut kitle indekslerinin daha fazla olduğu görüldü.

BMI'ye göre ayarlanan havuzlanmış çok değişkenli regresyon analizinde, gece vardiyasında çalışan kadınların, gece vardiyasında çalışamayan kadınlara karşı tip 2 diyabet geliştirme riskinin arttığını, 1 ila 5 yıllık gece vardiyaları için 1.04, 1.09, 5 ila 9 yıl ve 10 yıl veya daha uzun süre 1,16 (P <0,01 için) olduğu bulundu.

Sağlıksız yaşam tarzının kronik hastalık riskini arttırdığı düşüncesi bu çalışma ile de tekrar onaylanmış oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shan Z, et al. Rotating night shift work and adherence to unhealthy lifestyle in predicting risk of type 2 diabetes: results from two large US cohorts of female nurses. BMJ. 2018;363:k4641

Ağır Olmayan Hemofili A ve B’de Eklem Kanama Sıklığı ve Prosedürleri

04 Eylül 2019

Hemofili A ve B, X'e bağlı koagülasyon faktörü VIII (FVIII, hemofili A) veya faktör IX (FIX, hemofili B) eksikliğinden kaynaklanan klinik olarak ayırt edilemez konjenital kanama bozukluklarıdır. Kanama fenotipi genellikle eksikliğin şiddeti ile ilgilidir. Bu nedenle, hemofili şiddeti tanımları pıhtılaşma faktörü aktivitesi (FA) ile belirlenmiştir, <%1 ağır, %1 ila %5 orta ve >%5 hafiftir. Bununla birlikte, benzer faktör seviyelerine sahip bireyler arasında, kanama paternlerindeki heterojenite uzun zamandır gözlenmektedir. Son veriler hemofili B'nin hemofili A'dan daha az şiddetli kanama fenotipiyle ilişkili olduğunu göstermektedir ancak çalışmalar arasında veriler tutarsızdır. Ek olarak, bu hastalardaki kanamaları önlemek için gerekli olan minimum faktör aktivite seviyeleri ile ilgili veriler eksiktir.

Gerçekleştirilen yeni bir çalışmada, hemofili tipi ve faktör aktivite düzeyi ile eklem kanaması ve ortopedik işlemler arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Veriler, 11 yıllık süreçte kanadıkça faktör tedavisi alan inhibitörü bulunmayan orta ve hafif hemofili A veya B hastalarından toplanmıştır. Son 6 ayda içerisindeki eklem kanamalarının sayısı ve klinik kayıtlardaki işlemlerle ilgili veriler regresyon modelleri kullanılarak analiz edilmiştir. 19.979 klinik ziyaret aracılığıyla toplanan verilerin, 3315’i hemofili A ve 1456’sı hemofili B tanılı toplam 4771 hastadan alınmıştır.

Hemofili B Hastalarında Ortopedik Girişim Daha Az

Çalışmaya yaşları 2 ila 91 arasında ve başlangıç faktör aktivite düzeyi %9 ile %49 arasında olan hastalar dahil edilmiştir. Çalışma popülasyonu, yalnızca kanadıkça tedavi alan ve çalışma süresi boyunca 2 veya daha fazla UDC (Universal Data Collection) ziyareti yapan uygun hastaları içermektedir. (1 Ocak 2000 - 31 Aralık 2010). Eklem kanaması oranları faktör aktivite aralığında heterojen ve 25-44 yaş arası erkekler arasında daha yüksek bulunmuştur. Hemofili B'li hastaların, ortopedik bir prosedür geçirmiş olması olasılığı, hemofili A’lı hastalara göre %30 daha düşük olarak bulunmuştur.

Araştırmacılar, herhangi bir faktör aktivite düzeyi için eklem kanama oranlarının hemofili A hastalarında hemofili B hastalarından daha yüksek olduğu sonucuna vardıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca, %15'lik hedef faktör aktivite seviyelerinin hemofilili erkeklerde bütün eklem kanamalarının önlemesinin muhtemel olmadığını aktarmışlardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Soucie et al.  The frequency of joint hemorrhages and procedures in nonsevere hemophilia A vs B, Blood Advances 2018 2:2136-2144.

NSCLC`de Alektinib: ALEX Çalışma Verileri Güncellendi

04 Eylül 2019

Alektinib, ilerlemiş ya da krizotinib tedavisinie rağmen ilerleyen ya da buna tolerans göstermeyen ALK pozitif küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarında iyi aktivite gösteren, anaplastik lenfoma kinazın (ALK) oldukça seçici ve güçlü bir inhibitörüdür.

Bu çalışmada, ALEX çalışmasından gelen güncellenmiş etkinlik ve güvenlik verileri, yaklaşık 10 aylık bir takip süresinin ve EML4-ALK füzyon varyantı ile yapılan etkinliğin keşfedici analizi ile sonuçlarından bahsedilmiş ve füzyon varyant tipinin ALK inhibitörleri üzerinde alektinibin krizotinib'den üstün özellikleri tartışılmıştır.

Global randomize ALEX 2 Faz III çalışması, ALK pozitif KHDAK tedavisi olan hastalarda tedavi için krizotinib ile karşılaştırıldığında, alektinibin etkinlik ve güvenlilik bakımından üstünlüğünü göstermiştir.

ALK-pozitif hastalık, kromozomun yapısal olarak değişmesine ve yapısal olarak aktif ALK füzyon proteinlerinin ekspresyonuna yol açan onkojen bir değişimin varlığı ile karakterize edilir. En yaygın ALK füzyon partneri, EML4 genidir; her ikisi de kromozom 2'nin kısa koluna yerleştirilmiştir. ALK geninin kesme noktası ekzon 20'de (A20) meydana gelirken, EML4 kesme noktası füzyon proteini varyantları oluşturmak adına farklılık gösterir. 15'ten fazla EML4-ALK füzyon varyantı tanımlanmıştır; en yaygın varyantlar:

  • 1 (% 43, EML4 sınır değeri ekson 13),
  • 2 (% 6, EML4 sınır değeri ekson 20) ve
  • 3a / b'dir (% 40, EML4 sınır değeri ekson 6a / b).

Retrospektif analizler, belirli EML4-ALK varyantlarının ekspresyonunun, potansiyel olarak spesifik sekonder ALK direnç mutasyonları geliştirme eğilimini etkileyerek, ALK inhibitörlerine cevap olarak, ALK pozitif KHDAK'li hastaların sağladığı fayda seviyesini etkileyebileceğini göstermiştir. Bir çalışmada, birinci hatta krizotinib ile tedavi edilen varyant 1'li  hastaların, diğer EML4-ALK varyantlarına sahip olanlardan daha uzun PFS'ye sahip oldukları, ikinci hatta lorlatinib ile tedavi edilen EML4-ALK varyant 3'e sahip olan hastaların 9'unun, varyant 1'den önemli ölçüde daha uzun PFS sahip olduğu rapor edildi.

Önceki veri setinde ALEX çalışması, tedavi edilmemiş, ALK-pozitif ilerlemiş küçük hücreli olmayan akciğer kanseri (ALK + NSCLC) hücrelerinde alektinib, krizotinib’e göre daha üstün progresyonsuz sağkalım (PFS) göstermiştir.

Retrospektif analizler, 4-ALK (EML4-ALK) varyantı gibi ekinoderm mikrotubule bağlı proteinin, ALK inhibitör tedavisinde görülen yararı etkileyebileceğini göstermektedir.

Daha uzun takip süresinde, tedavi edilmemiş ALK pozitif KHDAK'de araştırmacı tarafından değerlendirilen PFS'de alektinib'in krizotinib'e karşı üstünlüğü, ilk analizlerden daha fazladır. Alektinib PFS, ORR ve DOR, bazal EML4-ALK varyantından etkilenmedi, varyant alt tipler boyunca krizotinib'den daha üstün olmaya devam etti. Alektinib, daha uzun tedavi süresine rağmen krizotinib'den daha iyi tolere edildi.

Bununla birlikte mevcut kanıtlar sınırlıdır; EML4-ALK varyantının alektinib de dahil olmak üzere ALK inhibitörleri ile tedavi etkinliği üzerindeki etkisi üzerine randomize klinik çalışma verisi eksikliği vardır ve bu yönde yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Updated Efficacy and Safety Data and Impact of the EML4-ALK Fusion Variant on the Efficacy of Alectinib in Untreated ALK-positive Advanced Non-small-cell Lung Cancer in the Global Phase III ALEX Study ; D. Ross Camidge,a,† Rafal Dziadziuszko,b,† Solange Peters,c Tony Mok,d Johannes Noe,e Malgorzata Nowicka,e Shirish M. Gadgeel,f Parneet Cheema,g Nick Pavlakis,h Filippo de Marinis,i Byoung Chul Cho,j Li Zhang,k Denis Moro-Sibilot,l Ting Liu,e Walter Bordogna,e Bogdana Balas,e Barbara Müller,e Alice T. Shawm,*

MS ile İlişkili Yorgunlukta Suçlu Bulundu: Obstrüktif Uyku Apnesi

02 Eylül 2019

Yapılan yeni araştırmalarda, yaygın olarak görülen yorgunluk semptomunu yaşayan multipl sklerozlu (MS) hastalar arasında obstrüktif uyku apnesinin (OSA) yaygın olduğu gösterildi.

Araştırmacılar, bulguların yorgunluk bildiren MS'li kişilerde tanı konmamış OSA'nın yaygın olduğunu vurguladığını belirtiyorlar. MS'te obstrüktif uyku apnesini değerlendirmek için türünün en büyüğü olan çalışmaya, Güney Shore Nörolojik İlişkiler merkezinde, gece boyunca yorgunluk semptomları bildiren ve gece polisomnografi uyku çalışmalarına katılan MS'li 292 hasta dahil edildi. Hastaların %81,4'ü kadın ve yaş ortalaması 47’ydi.

Gece polisomnografi sonuçları, hastaların %61'inde (177), Apne-Hipopne İndeksi skoru 5 veya daha yüksek olarak tanımlanan obstrüktif uyku apnesi olduğunu gösterdi. Genel popülasyonla uyumlu olarak, OSA yaşla birlikte önemli ölçüde artıyordu. OSA, 30 yaşın altındakilerin sadece %26'sında gözlenirken, oran 30 ila 40 yaş arasındakilerde %52, 40 ila 50 yaş arasında %58, 50 ila 60 arasında %73 ve 60 yaş üstünde %82'ye yükseliyordu. Aşırı kilolu veya obez olanların %71'i (BMI 28 veya daha yüksek) OSA'ya sahipken, BMI'si 28’den düşük olan hastaların %57'si OSA'ya sahipti. MS semptom şiddeti açısından, EDSS skoru 0 ile 2,5 arasında olanların %57'si, EDSS 3,0 ila 5,5 olanların %63’ü ve EDSS skorları 6,0 ile 8,0 arasında olanların %89'u OSA'ya sahipti.

Uykuyu İyileştirmenin Faydaları

OSA oranları uzun dönemde hastalık süresiyle birlikte arttı. MS süresi 5 yıldan az olanlarda ve 5-10 yıl arası olanlarda OSA oranı aynı kaldı. 10 ila 15 yıl arasındaki hastalık süresi için oran %67'ye yükseldi ve 15 yıldan fazla hastalık süresi için OSA %72 olarak gözlendi.

Araştırmacılar aynı kohortun ayrı bir analizinde, rapor edilen 292 yorgunluk vakasından %55'inin Epworth Uykululuk Skalası (ESS) puanının 10'dan düşük olduğunu ve %45'inin 10'dan daha yüksek (uyku bozukluklarının varlığını gösterir) olduğunu buldular. MS hastalarının OSA'lı %61'i arasından %82’si, 36 veya daha yüksek bir Yorgunluk Şiddeti Ölçeği (FSS) skoru olarak tanımlanan yüksek yorgunluğa sahipti.

Araştırmacılar, OSA'nın Sürekli Pozitif Havayolu Basıncı (CPAP) tedavisi gibi tedavilere iyi yanıt verdiğini ve uyku apnesinin, MS tedavisindeki sıkıntıların nispeten küçük bir parçası gibi görünse de, uykudaki herhangi bir iyileştirmenin gerçekten de önemli faydaları olabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mr. Jared Srinivasan et al. Fatigue, Patient Reported Outcomes, and Sleep Apnea in People with Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 2019  06:00 PM - 08:00 PM

Migren, Kuru Göz Sendromu İle İlişkili Bulundu

02 Eylül 2019

Yürütülen yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre migreni olan hastalar genel popülasyondan daha çok kuru göz hastalığına sahipler. Araştırmacılar, iki koşul arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizma açık olmasa da, bağlantıyı açıklayabilecek bazı altta yatan inflamatuar süreçlerden şüpheleniyorlar. Önceki araştırmalar, kuru göz hastalığı ve migren arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştür, ancak bugüne kadarki bulgular tutarlı değildir.

Bu geriye dönük, populasyon temelli araştırma gözyaşı kanallarinda bozukluk ile migren ağrıları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için tasarlandı. Araştırmacılar, 1 Mayıs 2008 - 31 Mayıs 2018 tarihleri ​​arasında üniversitenin oftalmoloji kliniklerinden birinde 72.969 yetişkin üzerinde çalıştılar. Bunlardan 5352'sine (%7.3) migren ve 9638'ine (%13.2) kuru göz hastalığı tanısı kondu. Hastalar yaş grubuna ve cinsiyete göre ayarlandıktan ve göz kuruluğu ile ilgili kafa karıştırıcı faktörleri (örneğin, bazı ilaçlar, otoimmün hastalıklar ve cerrahi prosedürler) olan hastalar hariç tutulduktan sonra, migren hastalarına kuru göz hastalığı teşhisi konulmuş olma olasılığı migreni olmayan hastalardan daha yüksekti. Kadın cinsiyet ve ileri yaş, bağlantıyı daha da arttırıyordu. Yanıltabilecek faktörlere göre ayarlama yapılmadan önce, tüm yaş gruplarında kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenirken, ayarlamadan sonra, her iki cinsiyetteki 65 yaş ve üstü hastalarda kuru göz hastalığı ve migren arasında anlamlı ilişki gözlendi. Araştırmacılar, ilerleyen yaşla ilişkinin artışının önceki araştırmalarla tutarlı olduğunu belirtiyorlar.

Kadınlarda ve Yaşlılarda Bağlantı Daha Güçlü

"İleri yaş ve kadın cinsiyet, hormonal ve yaşa bağlı değişikliklerden kaynaklanan kuru göz hastalığı gelişimi için risk faktörüdür. Ayrıca, kafa karıştırıcı değişkenleri hesaba katmadan önce, tüm yaş gruplarındaki kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olması, kadınlarda migren görülme sıklığının yüksek olduğu da düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir."

Yazarlar, enflamatuar süreçlerin hem migren hem de kuru göz hastalığında rol oynadığını ve bunun ikisi arasındaki ilişkiyi açıklayabileceğini belirttiler. Örneğin, migren, C-reaktif protein ve interlökin-10 seviyelerinin yanı sıra nörojenik enflamatuar aracılar tarafından tetiklenen bir olaylar dizisine bağlanmıştır. Yazarlar, kuru göz hastalığındaki T-lenfosit aracılı inflamatuar değişikliklerin nörovasküler dokuda benzer olayları tetikleyerek migren baş ağrılarının gelişmesine ve ilerlemesine yol açabileceğini söylüyorlar. Trigeminal ganglion aktivitesinin de ortak bir mekanizma olabileceğini savunuyorlar.

Çalışmanın retrospektif tasarımı ile ilgili kısıtlamalarına rağmen, bulgular migren ve kuru göz hastalığı arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. Yazarlar, "Sonuçlarımız kadın cinsiyetinin ve ileri yaşın bu bağlantının gücünü belirlemede önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Migren şikayeti olan hastalara bakan doktorlar, bu hastaların eşlik eden kuru göz hastalığı riski altında olabileceğinin farkında olmalıdır." diyerek sonuçları aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Association Between Dry Eye Disease and Migraine Headaches in a Large Population-Based Study Omar M. Ismail, BS1; Zachary B. Poole, BS1; Shane L. Bierly, BS

Fekal Gizli Kan Testi Gerçekten Etkili Mi?

02 Eylül 2019

Fekal gizli kan testi günümüzde kolorektal kanser (KRK) taramasında rutin olarak önerilen testlerden biridir. Yeni tamamlanan bir çalışmada bu testin ne kadar etkili olduğu değerlendirildi.

Finlandiya fekal gizli kan tarama programı (2004-2011), 60 ila 69 yaşları arasındaki 320.000'den fazla erkek ve kadında yürütüldü. Katılımcılar rastgele tarama ve kontrol kollarına atandılar. 2015 yılında yayınlanan bu çalışmadan elde edilen sonuçlarda, önceki birkaç randomize tarama çalışmasında elde edilen bulguların aksine, iki kol arasındaki KRK mortalitesi açısından bir fark bulunmadı. Yeni tamamlanan çalışmada ise araştırma ekibi mortalitenin ötesindeki farklılıkları inceledi.

Yapılan analize göre fekal gizli kan testinin erkeklerde birkaç farklı sonucu iyileştirmede etkili olduğu, ancak kadınlarda etkili olmadığı görüldü. Sol taraf tümörleri olan erkeklerde bu test özellikle faydalıydı. Bu alt grupta, fekal gizli kan taraması daha iyi genel sağkalım, daha düşük radikal olmayan rezeksiyon oranları ve postoperatif kemoterapiye azaltılmış bir ihtiyaç görüldü. Bununla birlikte, bu yararlar kadınlarda veya sağ taraflı tümörleri olan erkeklerde görülmedi.

Bulguların Ayrıntıları

Çalışmadaki 321.311 kişiden, tarama kolunda 743, kontrol kolunda 617 KRK vakası tespit edildi. Tarama grubundaki hastaların, tüm tümörün başarılı bir şekilde çıkarılmasını deneyimleme olasılığı daha yüksek, kemoterapi gerektirme olasılığı daha düşük ve acil ameliyat geçirme olasılığı daha düşüktü.

Kontrol grubunda, tarama grubundaki hastalara göre %50 daha fazla acil ameliyat, %40 daha fazla tümör eksizyonu ve %20 daha fazla kemoterapi tedavisi uygulandı. KRK, kadınlarda erkeklere göre daha azdı: %0.34'e karşılık %0.50 (risk oranı [RR], 0.82). Kadınların sağ yerleşimli tümörlere sahip olma olasılığı erkeklere göre daha yüksekti (%32.0'a karşılık %21.3 (RR, 1.51).

Kontrol kolunda sağkalım, KRK'li erkeklerde tarama kolunda olduğundan daha kötüydü (HR, 1.31), ancak kadınlarda farklı değildi (HR, 1.07). Ancak sağkalım yararı sağ taraf tümörleri olan erkeklerde görülmedi (HR, 1.19). Sağkalım oranları kadınlarda tümörün lokasyonundan etkilenmedi. Erkekler arasında, 5 yıllık genel sağkalım oranları, tarama kolunda %68.8, kontrol kolunda %61.5 idi. Kadınlar arasında, oranlar sırasıyla %70.7 ve %71.5 idi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Koskenvuo L, et al. Sex differences in faecal occult blood test screening for colorectal cancer. Br J Surg. Published online November 21, 2018.

Julius Sezar Mini-İnmelerden Mi Muzdaripti?

29 Ağustos 2019

Yeni yapılan bir araştırmaya göre ünlü Roma diktatörü ve generali Julius Sezar'ı rahatsız eden sağlık sorunları mini inmelerden kaynaklanıyor olabilir. Roma imparatorluğunun yükselişinde etkili olan büyük askeri liderin baş dönmesi, sersemlik hissi, his kaybı ve zaman zaman düşmesine neden olan ekstremite zayıflığına kadar birçok tıbbi rahatsızlıktan muzdarip olduğu bilinmekteydi. Bu konu ile ilgili en bilinen olayların birinde Sezar’ın, 46BC'deki Thapsus savaşında yere yıkıldığı ve emniyete alınmak zorunda kalındığı bilinmektedir. Sezar'ın biyografisini anlatan Yunan tarihçisi Plutarch, düşüşün epilepsi atağı olduğunu ileri sürmüştür.

Bu konu ile ilgili tanı esrarengizliğini yüzyıllar boyu korundu. Bunun sebebi çağın alimleri tarafından düşünülen sıtma nöbetleri, ağır migren atakları veya Mısır’daki askeri harekat sırasında yakalandığı parazitik bir beyin enfeksiyonu gibi ayırıcı tanıların yetersiz kalmasıydı.

Ancak Londra Imperial College'deki doktorlar, yaptıkları yeni bir araştırmada Yunan ve Roma yazılarında açıklanan belirtilerin tamamen farklı bir tanıya işaret ettiğini iddia ettiler. Araştırmacılar, Julius Sezar'ın geç başlangıçlı epilepsiden muzdarip olmasındansa, fiziksel olarak zarar veren ve zihinsel durumundaki değişiklikleri tetikleyen bir dizi mini inmeye sahip olduğuna inandıklarını belirttiler.

Milattan önce 100 yılında doğan Sezar, siyasi sistemde hızla yükseldi, Galya'yı fethetti ve silahlı olarak Rubicon nehrini geçerek sonuçta onu Roma'nın diktatörü yapan iç savaşı ateşledi. Ancak, 15 Mart MÖ44'te Senato'da öldürüldüğü zaman yönetimi sona erdi.

Şimdiye kadar, Sezar'ın kardiyovasküler hastalıktan muzdarip olduğu veya felç geçirme olasılığı devlet ve özel işlerinde gözlenen iyi hali nedeniyle büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak yeni yapılan çalışmada araştırmacılar, bir dizi mini inmenin dönemin alimleri tarafından kaydedilen olayları açıklayabileceğini iddia ettiler. Yaşamının sonuna doğru, Sezar depresyona yakalanmıştı ve kişiliği, muhtemelen felçten kaynaklanan beyin hasarı nedeniyle değişmişti. Bir mini inmenin de Sezar’ın, Cicero’nun sonraki yıllarda konuşmasına verdiği duygusal tepkilere yol açmış olabileceği düşünüldü. Sezar'ın ten rengi değişmiş, bedeni sallanmaya başlamış ve büyük hatipleri dinlerken elindeki bir avuç dolusu belgeyi yere düşürmüştür. Sezarın epilepsi hastası olduğu iddialarının temelsiz olduğunu söyleyen araştırmacılar kendi teorilerinin daha basit ve akla yatkın olduğunu belirttiler.

Doktorlar,  Yaşlı Pliny tarafından aktarılan; Sezar’ın hem babasının hem de büyük babasının ayakkabılarını giyerken hiçbir sebep olmadan ölmesinin teorilerini desteklediklerini düşünüyorlar. Araştırmacılar makalelerinde bu ölümlerin de inme veya kalp krizinin nedeniyle olmasının daha muhtemel göründüğünü iddia ediyorlar. Araştırmacılara göre bu durum, Sezar aktif bir yaşam tarzına sahip olmuş ve bir Akdeniz diyetinden faydalanmış olsa bile, ek olarak kardiyovasküler hastalığa genetik yatkınlık olasılığı olduğunu göstermektedir.

Ayrıca Sezar'ın hükümdarlık döneminde, epilepsinin “kutsal bir hastalık” olduğu düşünülmüş ve kendisini ve  seçtiği varisi Octavianus'un hastalıktan muzdarip olduğunu iddia etmek için uygun görülmüş olabilir. Araştırmacılar Sezar’ın saygınlığını sağlamak adına geçirilen inmeler ile ilgili çok az ayrıntılı bilgi bulunduğunu ve teorilerinin tarihin daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Galassi, F.M. & Ashrafian Has the diagnosis of a stroke been overlooked in the symptoms of Julius Caesar? Neurol Sci (2015) 36: 1521.

Klinik Kararlarda Yapay Zeka İçin Yönetmelik

29 Ağustos 2019

Yeni yayınlanan bir raporda yazarlarının endişesi, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından yapılan bazı düzenlemeler nedeniyle, bazı klinik karar destek sistem (CDS) türlerinin tıbbi cihaz olarak kabul edilmemesiydi. Raporda yapay zeka-etkin CDS yazılımını etkileyen en etkili yasal güncellemenin, FDA’nın tıbbi cihazlar olarak düzenlenen yazılımlar için ön hazırlık programı olduğunu söylendi.

Duke-Margolis'te yönetici ortak olan ve beyaz kağıt üzerine ortak yazar olan Christina Silcox şunları söyledi: “Yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, klinisyenlerin halk sağlığını ve klinik sonuçları iyileştirirken daha hızlı bir şekilde doğru teşhise ulaşmalarına yardımcı olma potansiyeline sahiptir. Yapay zekanın sağlık hizmetindeki potansiyelini gerçekleştirmek için güvenli ve etkili inovasyonu yavaşlatan düzenleyici, yasal, veri ve benimseme zorluklarının ele alınması gerekiyor. ”

Raporda, paydaşların ele alması gereken güvenli ve etkili yapay zeka-etkin tanı destek yazılımının geliştirilmesi, düzenlenmesi ve benimsenmesi konusundaki öncelikli endişelere işaret edilmektedir.

• Bu teknolojilerin benimsenmesi için kanıt ihtiyacı: Bu kanıtlara yazılımın hasta sonuçları, bakım kalitesi, toplam bakım maliyetleri ve iş akışı üzerindeki etkisini; klinisyenlerin yararlı ve güvenilir bulduğu şekilde yazılımın kullanılabilirliği ve bilgileri sağlamadaki etkinliği ve bu ürünlerin otoriteler tarafından kullanımı için geri ödeme potansiyeli ile ilgili kanıtlar dahildir.

• Bu ürünlerin etkin hasta risk değerlendirmesi: Bir yazılım, ürününün nasıl çalıştığını açıklayan bilgilerle ve yazılımı eğitmek için kullanılan popülasyon türleriyle birlikte gelmelidir. Bu tür bilgiler, klinisyenler bu yazılımı kullandığında hastalar için risk değerlendirmesinde klinisyenlerin üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ürün etiketlemenin yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir ve sürekli öğrenmeye karşı kilitli modellerin riskleri ve faydaları tartışılmalıdır.

 Yapay zeka​ sistemlerinin etik olarak eğitilmiş ve esnek olmasını sağlamak: Yazılım geliştirmek için kullanılan eğitim verilerinin getirebileceği önyargıyı azaltmak için en iyi yöntemler, veriye dayalı yapay zeka yöntemleriyle geliştirilen yazılımların mevcut klinik önyargıları sürdürmemesini veya daha da kötüleştirmemesini sağlamak için kritik öneme sahiptir. Ek olarak; geliştiricilerin, yazılımlarının gerektirdiği veri girişlerinin, ürünlerinin yetiştirilmesinde algoritmaları eğitmek için kullanılan verileri sağlayan orijinal ayardan farklı olan ayarlara nasıl ölçeklenebilirliğini etkileyebileceğini değerlendirmeleri gerekecektir. Son olarak, hasta mahremiyetini en iyi şekilde nasıl koruyacağımızı belirlemek için en iyi uygulamalar ve potansiyel olarak yeni paradigmalara ihtiyaç vardır.

Raporun yazarları yapay zekayı; tanısal hata önleme ve diğer CDS türlerinde temel bir bileşen olarak, etkili, etik ve güvenli bir şekilde dahil etmek için çaba sarf eden geliştiriciler, düzenleyiciler, klinisyenler, politika yapıcılar ve diğer paydaşlar için bir kaynak olarak hizmet etmeyi amaçladıklarını belirttiler.

Raporda ayrıca şu anda güvenli, etkili yapay zeka sağlık hizmeti yeniliğini engelleyen ve kısa vadeli öncelikleri içeren büyük zorluklara dikkat çekiliyor:

• Yönetmeliklerde Netlik: 21. Yüzyıl Tedavileri Yasası, yazılım sistemlerinin bir girdi önerisine ulaşmak için girdi verilerinin nasıl analiz edildiğini açıklayıp açıklamadığına bağlı olarak FDA yetkilisinden bazı klinik karar yazılımı türlerini kaldırmıştır. Hastaları doğrudan teşhis eden veya tedavi eden yazılım, bir klinisyenin karar vermesi için destek veya kaynak görevi gören yazılımdan daha yüksek risk altında kabul edilir. Ürünlerin bir öneride bulunmak için girdi verilerini nasıl kullandığı hakkında daha fazla bilgi veren yazılıma karşı, sağlayıcılar “kara kutu” adı verilen yazılımı kullandıklarında, FDA'nın hastalara yönelik riskleri nasıl değerlendireceği konusunda daha fazla düzenleyici açıklığa ihtiyaç vardır.

• Veri Erişimi ve Gizliliği: Yazılım yenilikçilerinin, yazılımı “eğitmek” için büyük hacimli klinik verilere erişmesi gerekir. Ancak bu veriler gerçek dünyada kullanılan girdi verilerinin kalitesi ile tutarlı olmalıdır. Hasta gizliliğini korumak için veri standartlarını iyileştirmek ve verilerin birlikte çalışabilirliğini arttırmak kritik öneme sahip olacaktır.

• Değer Ortaya Koyma: Kamuya açık ve özel kapsama alanı ve sağlayıcının geri ödemesi, bu teknolojilerin benimsenmesini sağlayacak ve yatırım getirisini arttıracaktır. Ancak yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, sağlayıcı sistem verimliliğinde iyileştirmeler gösterebilmeli ve sağlayıcıların kilit sonuç ve maliyet ölçütlerini karşılamalarını sağlamalıdır. Yararlı bir ilk adım, hangi klinik karar destek yazılımı özelliklerinin ve performans sonuçlarının ödeyiciler tarafından en çok değerleneceğini ve performans kazanımlarını kanıtlamak için gerekli olan kanıt türlerini belirlemek olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nqaba Matshazi Report: Policy Rethink Needed On Bringing AI Into Clinical Decision Making Healthcare WeeklyFebruary 13, 2019

Kemik Metastazında Farklı Bir Yolak

29 Ağustos 2019

Yapılan yeni bir çalışmada kanser hücrelerinin kemiğe metastaz yapmasını muhtemel kılan karmaşık bir sinyal yolu tarif edildi. Bu keşif sayesinde bu yolağa uygun ilaç tedavisi geliştirilebilir ve metastatik hastalığın yayılması durdurulabilir. Çalışmada elde edilen bulgular Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Araştırma ekibinin geçmişte yapmış oldukları çalışmada (Cancer Cell. 2015; 27: 193-210), kanser hücrelerinin ve osteojenik hücrelerin (osteoblastlar veya bunların öncülleri) kemik mikrometastazlarının ilerlemesini teşvik etmek için mTOR sinyalini aktive ettiği gösterilmişti.

Kanser hücreleri ve kemik hücreleri arasındaki etkileşimi taklit edebildikleri deneysel bir sistemle çalışan ekip, osteojenik hücrelerin ve kanser hücrelerinin, boşluk kavşakları yoluyla fiziksel bir bağlantı kurduklarını belirledi. Bu bağlantı kalsiyumun osteojenik hücrelerden kanser hücresine geçtiği bir tünel gibi çalışmaktaydı.

Mikrometastazları Önlemek Mümkün Olabilir

Araştırma ekibi bu bulguyu destekleyecek şekilde, kemikte metastazı teşvik edebilen tümör hücrelerinin erken büyümesini destekleyen şeyin kalsiyum transferi olduğunu belirtti. Bu yeni tanımlanan mekanizma, önceden tanımlanmış olan mTOR sinyalizasyonunun rolüne katkıda bulunan yeni bir mekanizmadır.

Ekip bu bulgularını desteklemek üzere bir sıra tedavi alternatifi denedi. Bu tedavi alternatifleri ile kemik metastazının önlenip önlenemeyeceği incelendi.

Boşluk kavşakları boyunca gerçekleşen kalsiyum transferinin yanı sıra mTOR yolağının aktivitesini bloke etmek, kanser hücrelerinin ölmesine ya da büyümekte zorlanmasına neden oldu, çünkü bunlar osteojenik hücrelerin desteğinden yoksundu. Bu gözlem, kemik metastaz riskini azaltmak için ilaçlarla hedef alınabilecek mikrometastazlarda potansiyel bir yol olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu çalışmalarda kullanılan ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi tarafından başka endikasyonlar için onaylandığını belirttiler. Ancak kemikte mikrometastaz tedavisi için teklif edilmeden önce hala yapılması gereken birkaç adım vardır. Elde edilen bulgularıoldukça değerli olsa da bu bulguların büyük katılımlı faz 3 çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang H, et al. The Osteogenic Niche Promotes Early-Stage Bone Colonization of Disseminated Breast Cancer Cells. Cancer Cell. Published online November 12, 2018.

Fibromiyaljide Beyin Enflamasyonu İlk Kez Gösterildi

27 Ağustos 2019

Fibromiyalji yaygın kas-iskelet sistemi ağrısı, yorgunluk ve bilişsel zorluklarla karakterize, az anlaşılmış bir kronik hastalıktır. Fibromiyalji, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre yaklaşık 4 milyon ABD yetişkinini etkilemektedir. Bulguların kanıtlanması nöro-enflamasyon için bir rol öne sürse de, hiçbir çalışma fibromiyaljide doğrudan beyin glial aktivasyonu kanıtı sunmamıştır.

Yapılan yeni bir araştırmada araştırmacılar, aktif mikroglia ve astrositlerde yükselen bir protein olan translokatör proteinine (TSPO) bağlanan [11C] PBR28 kullanarak bir Pozitron Emisyon Tomografi (PET) çalışması yaptılar. İstatistiksel gücü ve genellenebilirliği arttırmak için, bağımsız olarak iki ayrı kurumda toplanan veri kümelerini birleştirdiler. Farklı glial hücre tiplerinin fibromiyaljiye katkılarını ayırmak için, KI'da daha küçük bir örneklem öncelikle astrositik sinyali yansıttığı düşünülen [11C] -L-deprenil-D2 PET ile tarandı.

31 fibromiyalji hastası ve 27 sağlıklı kontrol [11C] PBR28 PET kullanılarak incelendi. 11 fibromiyalji hastası ve 11 sağlıklı kontrol, [11C]-L-deprenil-D2 PET kullanılarak tarandı. Standartlaştırılmış alım değerleri oksipital korteks sinyali (SUVR) ile normalize edildi ve dağıtım hacmi [11C] PBR28 verilerinden hesaplandı. [11C]-L-deprenil-D2, λ k3 kullanılarak ölçüldü. PET görüntüleme ölçümleri gruplar arasında farklılık gösterdiğinde klinik değişkenlerle karşılaştırıldı.

Yeni Hedef: Glial Modülasyon

Sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında fibromiyalji hastalarında en yaygın frontal ve parietal lobların medial ve lateral duvarlarında belirgin olan [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'de yaygın kortikal yükselmeler gösterildi ve düşüş olmadı. Hiçbir bölge, [11C] -L-deprenil-D2 sinyalinde, hastalarda yüksek [11C] PBR28 sinyalini gösterenler de dahil olmak üzere önemli grup farklılıkları göstermedi. [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'deki yükselişler, hem uzamsal olarak (yani örtüşen bölgelerde gözlendi) hem de birkaç alanda büyüklük açısından da korelasyon gösterdi. Araştırmada, düzeltilmemiş analizlerde, fibromiyalji hastalarında subjektif yorgunluk dereceleri, ön ve arka orta singulat kortekslerde daha yüksek [11C] PBR28 SUVR ile ilişkiliydi. SUVR, başka herhangi bir klinik değişkenle anlamlı şekilde ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, fibromiyalji patofizyolojisinde glial aktivasyonun rolünü destekleyen ilk in vivo kanıtları sunduğunu belirttiler. [11C] PBR28 sinyalindeki yükselmelere, artan [11C]-L-deprenil-D2 sinyalinin de eşlik etmediği göz önüne alındığında, verilerin mikrogliaların değil, astrositlerin bu bölgelerde TSPO yükselmesine neden olabileceğini gösterdiğini aktardılar. Genel olarak, bulguların fibromiyalji için potansiyel bir tedavi stratejisi olarak glial modülasyonu desteklediğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S.Albrecht et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation, Brain Behav Immun. 2018.

Fotoyaşlanmaya Karşı PRP İşe Yarar Mı?

27 Ağustos 2019

Yapılan yeni çalışmalar sonucunda araştırmacılar, plasebo ile karşılaştırıldığında, trombosit bakımından zengin plazmanın (PRP) tek bir enjeksiyonunun, tedavi edilenlerin algısında fotoyaşlanma işaretlerini azaltabileceğini öne sürdüler

Chicago'daki Northwestern Üniversitesi’nde görev yapmakta olan araştırmacılar, bu amaçla bir yanakta 3 mL PRP enjeksiyonu ve diğer yanakta normal salin enjeksiyonu alan Glogau sınıf II veya daha yüksek iki taraflı yanak rititleri bulunan 19 hastayı (ortalama yaş, 46; 17 kadın) incelediler.

Doktorların değerlendirmesinde PRP ile plasebo arasında objektif bir fark görülmedi. Tedavilere maskelenmiş iki dermatolog tarafından derecelendirilen ortalama fotoğraf skorları, bazal veya iki hafta, üç ay veya altı ayda ince çizgiler için PRP ile normal salin arasında anlamlı bir fark göstermedi. Benzer şekilde, benekli pigmentasyon, cilt pürüzlülüğü veya cilt sertliği için herhangi bir zaman noktasında önemli bir fark görülmedi.

Asıl Fark Hasta Algısında

Bununla birlikte hastaların algısında durum farklı oldu. Altı ayda, katılımcılar PRP ile tedavi edilen tarafı doku (anlamlı kendi kendine değerlendirme puanı, 5 puanlık bir ölçekte 2.00 ve 1.21) ve kırışıklıklar (1.74 ve 1.21) için anlamlı olarak daha iyileşmiş olarak değerlendirdiler.

Tedavi ile ilişkili olmayan advers olaylar gözlemlendiğinde, 18 hastada kızarıklık, 16'da şişlik, 14'te morluk ve birinde pruritus, birinde cilt ölçeklenmesi ve birinde cilt kuruluğu idi. Hiçbir katılımcı 12 ayda herhangi bir advers olay bildirmedi.

Tipik olarak, hastalar birkaç ayda bir PRP tedavisi alırlar. Çalışma, PRP'nin bazı yararlarının en az altı ay boyunca görülebileceğini göstermektedir, ancak bu değişikliklerin ortadan kalkıp kaybolacağı bilinmemektedir. Yani, cevaplanmamış en büyük sorulardan biri, PRP ile elde edilen olumlu sonuçların ne kadar süreceğidir.

Bu sorunun ileride yapılacak çalışmalarla cevaplanması, doktorlara hastaları ne kadar sık tedavi etmemiz gerektiğini söyleyecektir. Bu da, hastaların yıllık maliyet ve ziyaret sayısını anlamalarına yardımcı olacak, böylece PRP'nin buna değer olup olmadığına karar verilebilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alam M, et al. Effect of Platelet-Rich Plasma Injection for Rejuvenation of Photoaged Facial Skin: A Randomized Clinical Trial. JAMA Dermatol. 2018 Dec 1;154(12):1447-1452.

İmmünoterapiyle İlişkili Kolite Karşı Fekal Transplantasyon

27 Ağustos 2019

Kanser immünoterapisi günümüzde bir çok kanser türünün tedavisinde kullanılmaya başlandı. Ancak hastaların bir kısmında iyi tedavi yanıtının yanı sıra yönetilmesi gereken advers etkiler de oluşabiliyor. Kolit de, bu tedavileri alan hastaların %40'ında meydana gelebilecek ciddi bir olumsuz olaydır.

Yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre immünoterapi sonucu kolit gelişen kanser hastalarında semptomlar fekal mikrobiyota transplantasyonu ile iyileşebilir. ABD'li araştırmacılar, Nature Medicine'de yayınlanan bir makalede, iki hastada bu yaklaşımla başarılı olduklarını bildirdiler. İki hastada da, immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımıyla ilişkili olarak kolit meydana gelmişti.

İki Hastaya Ait Veri Yayınlandı

Her iki hastada da, fekal mikrobiyota transplantasyonu, immün kontrol noktası inhibitörleri ile ilişkili kolitin tamamen iyileşmesini sağladı. Endoskopik değerlendirme ile elde edilen bu önemli iyileşmeler kanıtlandı ve bağırsak mikrobiyotasındaki olumlu değişiklikler bu iyileşmeye eşlik etti.

Bu hastalarda kolitin iyileşmesi transplantasyon tedavisinden sonra klinik ve endoskopik olarak doğrulanabilmiş oldu. Araştırma ekibi bu sonuçlara dayanarak kanser immünoterapisi ile ilişkili kolit için fekal mikrobiyota transplantasyonunun birinci basamak tedavi olarak değerlendirilmesi gerektiğini, çünkü güvenli, hızlı ve uzun süreli bir etkiye yol açtığını vurguladılar.

Araştırmacılar diğer bir grup hastaya da mikrobiyota transplantasyonu yaptılar ve benzer sonuçlar elde ettiler. Bu vakalar vaka serisine dahil edilmedi çünkü bu vakalar için nihai mikrobiyom analizi henüz mevcut değildi. Vakalar arasında tutarlı bir başarı paterni olduğunu belirten araştırmacılar, sonraki basamakta faz çalışmalarına geçeceklerini belirttiler.

İmmünoterapi ile ilişkili kolit rutin olarak, kendileri de ciddi advers olaylara yol açabilen kortikosteroidler ve/veya tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) inhibitörleri dahil immünosüpresif tedavi ile yönetilir. Diğer bir yaklaşım ise, immünoterapiyi durdurmaktır. Araştırma ekibine göre fekal mikrobiyota transplantasyonu sayesinde daha etkili ve kesin bir çözüm bulmak mümkün olabilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang Y, et al. Fecal microbiota transplantation for refractory immune checkpoint inhibitor-associated colitis. Nat Med. 2018 Dec;24(12):1804-1808.

Dünya Sağlık Örgütü Önlenemez Bir Grip Salgınına Karşı Uyardı

26 Ağustos 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yakın zamanda yaptığı açıklamada, dünyanın kaçınılmaz bir şekilde grip salgınıyla karşı karşıya kalacağını ve ciddi risklere yol açabilecek bu salgına hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi. Viral hastalıklarla savaşmak ve potansiyel bir küresel salgının önüne geçmek için küresel bir planın ana hatlarını çizen WHO, bir sonraki grip salgınının "an meselesi" olduğunu söyledi. WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, "Grip salgını tehdidi her zaman mevcuttur, dikkatli ve hazırlıklı olmalıyız - büyük bir grip salgınınının maliyeti, gribi önleme maliyetinden çok daha ağır olacaktır." şeklinde konuştu.

Dünyadaki son grip salgını 2009 ve 2010 yıllarında dünyaya yayılan H1N1 virüsünden kaynaklanmıştır. Bu salgınla ilgili yapılan araştırmalar, dünya çapında beş kişiden en az birinin ilk yılda enfekte olduğunu ve ölüm oranının yüzde 0,02 olduğunu göstermiştir. Küresel sağlık uzmanları ve WHO, daha ölümcül bir grip virüsünün bir gün hayvanlardan insana sıçraması, yüz binlerce kişiyi enfekte etmesi riski olduğu konusunda uyardı.

Salgına Yönelik Planlar Yapılmalı

Grip virüsleri sürekli değişiyor ve dünya genelinde mevsimsel salgınlarda her yıl yaklaşık bir milyar insanı enfekte ediyor. Bu enfeksiyonların yaklaşık 3 ila 5 milyonu ciddi vakalardır, bu da 290.000 ila 650.000 arasında grip kaynaklı ölüme yol açmaktadır. Aşılar bazı vakaların önlenmesine yardımcı olabilir ve WHO özellikle sağlık bakımı alanında çalışanlar ve yaşlı, çok genç ve kronik hastalığı olan bireyler için yıllık aşılama önerisinde bulunmaktadır. Bugüne kadarki en kapsamlı WHO planı olarak tanımlanan plan, popülasyonları mevsimsel grip salgınlarından mümkün olduğu kadar koruyabilmenin yanı sıra bir salgına hazırlıklı olmaya yönelik önlemleri de içermektedir. WHO, ana hedefinin, bütün hükümetleri ulusal bir grip planı geliştirmeye ve daha etkili aşılar gibi gribin önlenmesi, tespit edilmesi, kontrol edilmesi ve tedavi edilmesine yönelik daha iyi araçlar geliştirmeye teşvik ederek dünya genelinde sürveyans ve müdahale kapasitelerinin ve antiviral ilaçların geliştirilmesi olduğunu söyledi.

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

MS`te Şekerli İçecekler Engelliliği Nasıl Etkiliyor?

26 Ağustos 2019

Yıllardır diyetin multipl sklerozda (MS) hastalık ilerlemesi ile ilişkisi merak edilmiş ve tartışılmıştır. Bununla birlikte, olası bir bağlantıyı kesin olarak açıklamak için çok az bilimsel çalışma yapılmıştır. MS hastaları genellikle diyetin ve belirli yiyeceklerin hastalıklarının ilerlemesini nasıl etkileyeceğini bilmek istemektedirler.

Yapılan yeni bir araştırmanın ön sonuçları, şekerle tatlandırılmış içeceklerin tüketimi ile multipl sklerozlu hastalarda daha yüksek engellilik arasında olası bir ilişki olduğunu gösteriyor. Çalışmanın sonuçlarının Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısı'nda sunulması planlanıyor.

Araştırmacılar, diyet değerlendirmesi ve nörolojik muayene yapılan ortalama yaşları 44 olan ve %73’ü kadın MS'li 135 kişiden kesitsel verileri analiz ettiler. Her katılımcı için, 8 (en düşük kalite) ile 40 (en yüksek kalite) arasında değişen Hipertansiyonu Durdurmak için Diyet Yaklaşımları (DASH) diyet puanını hesapladılar. Toplam DASH skorları ile DASH bileşen skorları ve engellilik durumu (Genişletilmiş Engellilik Durumu Ölçeği [EDSS] ile) arasındaki ilişkiyi değerlendirdiler. Katılımcıların 30'unda ağır engellilik vardı (EDSS ≥6).

5 Kat Daha Yüksek Şiddetli Engellilik

Genel DASH puanları sakatlık durumu ile ilişkili değildi. Bununla birlikte, bireysel DASH skor bileşenlerine göre, şekerle tatlandırılmış içecek alımının en yüksek çeyreğinde bulunanların (günde ortalama 290 kalori alım), bu içecekleri nadiren içenlere oranla şiddetli engelliliğe sahip olma olasılıkları beş kat daha yüksekti. Diğer DASH diyet bileşenleri engellilik durumu ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, şekerle tatlandırılmış içecekler ile MS'in ilerlemesi arasında ilk defa bir ilişki tanımlandığını belirttiler. Genel diyetle MS ilerlemesi arasında bir bağlantı bulamadıklarını, ancak gazlı içecekler, aromalı meyve suları ve tatlandırılmış çay ve kahve içenler ile bir ilişki bulduklarını aktardılar.

Araştırmacılar çalışma sonucunda katılımcı sayısının küçük olması ve kesitsel bir tasarım kullanmaları nedenleriyle, nedensel bağlar oluşturamadıklarını söylediler. Şekerle tatlandırılmış içeceklerin yüksek tüketiminin MS'te daha kötü sonuçlara yol açıp açmadığının ya da daha şiddetli bir hastalığın hastaların sağlıklı bir diyet izlemesini engelleyip engellemediğinin ayırt edilmesinin henüz mümkün olmadığını vurguladılar. Herhangi bir nedensellik kanıtlamak için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sugary Drinks Linked to Higher Disability in MS - Medscape - Mar 07, 2019.

Yediklerini Kaydet, Daha Fazla Kilo Ver

23 Ağustos 2019

Kişilerin kalori alımlarını izlemesi davranışsal zayıflama tedavisinin değerli bir bileşenidir. Bununla birlikte bu yaklaşıma olan uyum zamanla hızlı bir şekilde azalır, böylece suboptimal tedavi sonuçlarına yol açar. Yeni yapılan bir çalışma, diyet öz-izleme ilişkisindeki düşüşü hafifletmeyi amaçlayan yeni bir davranışsal kilo kaybı müdahalesini incelemeyi amaçladı.

GoalTracker isimli bu çalışma otomatik bir randomize kontrollü çalışmadır. Katılımcılar fazla kilolu veya obeziteye sahip yetişkinlerdi (n=105; 21-65 yaş; vücut kitle indeksi, VKİ, 25-45 kg/m2) ve MyFitnessPal akıllı telefon uygulamasını kullanarak 12 haftalık tek başına kilo kaybı müdahalesi için rastgele seçildi. Bu gruplar sırasıyla;

  • Haftalık dersler, eylem planları ve geri bildirimlerle hem kilo hem de diyetin günlük izlemesi yapılanlar (Eşzamanlı),
  • 4. haftaya kadar olan ağırlık, ardından aynı davranışsal bileşenlerle (Sıralı) diyet eklenenler ve 
  • Sadece diyet (Yalnızca Uygulama) ile izlenenler

şeklinde idi. Tüm gruplara, başlangıç ​​ağırlığının %5'ini 12 hafta boyunca kaybetme, özel bir kalori hedefi ve uygulama içi otomatik hatırlatmalar verildi. Katılımcılar çevrimiçi ve çevrimdışı yöntemlerle çalışmaya dahil edildi. Ağırlık bilgisi başlangıçta birey bazında, 1. ve 3. aylarda kalibre edilmiş teraziler kullanılarak, 6. ayda da kendi kendine raporlama yoluyla toplandı. Ek olarak bir uygulama programlama arayüzü yardımıyla MyFitnessPal'dan objektif kendi kendini izleyen etkileşim verileri de alındı. Bağlılık, izlemenin yapıldığı haftada gün sayısı olarak tanımlandı ve diyet girdileri günlük ≥800 kcal ise sayıldı. Diğer değerlendirme verileri bireysel çevrimiçi öz raporlama anketleri aracılığıyla toplandı.

Diyet Tipi Bağlılığı Etkilemiyor

Başlangıçta, katılımcıların (84/100 kadın) ortalama yaş (SD) 42.7 (11.7) yıl ve VKİ 31.9 (SD 4.5) kg/m2 idi. Üçte biri (33/100) etnik olarak azınlık gruplardandı. Çalışma sırasında 5 katılımcı uygun bulunmadı. Geriye kalan 100 katılımcının %84'ü (84/100) 1 aylık ve %76'sı (76/100) ise 3 aylık ziyaretleri tamamladı. İşleme amaçlı analizlerde;

  • Sıralı kol (ortalama -2.7 kg,% 95 CI -3.9 ila -1.5),
  • Yalnızca uygulama kolu (-2.4 kg, -3.7 ila -1.2; P=.78) ve
  • Eşzamanlı kol” (-2.8 kg, -4.0 ila -1.5; P=.72)  

arasında 3 ayda ağırlık değişiminde bir fark yoktu. Katılımcıların diyet süresince kendini izleme haftalık medyan gün sayısı sıralı kolda 1,9 gün; eş zamanlı kolda 5.3 gün ve sadece uygulama kolunda 2.9 gündü. Diyet veya ağırlık takibinin yapıldığı gruplar arasında diyet bağlılığı açısından bir fark tespit edilemedi.

Araştırmacılar diyetin izlenme sırasına bakılmaksızın, bireylere özel hedefler ve bir mobil uygulamanın kullanılmasının, klinik olarak önemli kilo kaybına neden olabileceğini öne sürdüler. Bağımsız dijital sağlık tedavilerinin, daha düşük yoğunluklu bir yaklaşım arayanlar için uygun bir seçenek olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patel ML et al. Comparing Self-Monitoring Strategies for Weight Loss in a Smartphone App: Randomized Controlled Trial. JMIR Mhealth Uhealth. 2019 Feb 28;7(2):e12209.

KRK Tedavisinde Bekle ve Gör Yöntemi İşe Yarıyor Mu?

23 Ağustos 2019

Bekle ve gör yönetimi, neoadjuvan kemoradyoterapiden sonra klinik tam cevap veren rektal kanserli hastalara büyük pelvik cerrahiden kaçınmak için bir fırsat sağlayabilmesi nedeniyle kullanılmaktadır. Ancak, cerrahi rezeksiyon ile tedavi edilen hastalarla karşılaştırıldığında, lokal büyümeye ilişkin belirsizlikler nedeniyle henüz standart bir yöntem olarak kabul görmemektedir.

İngiltere’den bir araştırma ekibi kemoterapiye klinik tam yanıttan sonra lokal büyümeyi etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla bir meta analiz yapmak için 11 farklı çalışmadan elde edilen verileri kullandı. Çalışmaya ortanca takip süresi 38 ay olan 602 hasta (12,4 ay ile 60 ay arası) alındı. İki yıllık toplam lokal büyüme insidansı %21 idi ve çalışmalar arasında yüksek düzeyde bir heterojenite vardı.

Evre Arttıkça Risk Artıyor

Lokal büyüme riskinin artmasıyla ilişkili tek faktör klinik T (cT) evresinin artmasıydı. 2008'den sonra tedavi edilen hastalar arasında, iki yıllık kümülatif lokal yeniden büyüme insidansı evre cT1 ve cT2 tümörlerinde %19'dan cT3 için %31'e ve cT4 için %37'ye kadar yükselmiştir.

Kurtarma operasyonu geçiren 137 hasta arasında 131'i R0 statüsüne ulaştı. Lokal büyüme sonrası üç yıllık sağkalım, kurtarma operasyonu geçirenlerde %80, kurtarma tedavisi almayanlarda ise %55 idi. Genel olarak, beş yıllık sağkalım %87 ve beş yıllık büyüme göstermeyen hastalıksız sağkalım %81 idi. Üç yıllık uzak metastaz insidansı %9 idi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre artan tümör evresi, bekle ve gör yöntemiyle tedavi edilen kemoradyoterapiyi takiben klinik tam yanıtı olan hastalarda rektal kanser lokal büyümesi için daha yüksek bir risk oluşturur. Bu çalışmanın klinik önemi ile ilgili olarak, bekle ve gör için uygun olmayan bir hasta alt grubu tespit edilemedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Chadi SA, et al. Factors affecting local regrowth after watch and wait for patients with a clinical complete response following chemoradiotherapy in rectal cancer (InterCoRe consortium): an individual participant data meta-analysis. Lancet Gastroenterol Hepatol. 2018 Dec;3(12):825-836.

MS`te Astım Prevalansı Üç Kat Yüksek

23 Ağustos 2019

Multipl skleroz (MS) ve astım günlük hayatı olumsuz yönde etkileyen karmaşık multifaktöriyel hastalıklardır. MS tedavisi, depresyon ve anksiyeteden yorgunluk ve hipertansiyona kadar değişen bir dizi komorbidite ile komplike olabilir, ancak MS'te kronik akciğer hastalığı ve astım prevalansı ile ilgili veriler çelişkilidir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar yaş, cinsiyet ve ırk açısından MS hastalarında astım prevalansını tanımlamayı amaçladılar. IBM Explorys EPM veri tabanında bulunan 56,6 milyon Amerikalı için Amerika Birleşik Devletleri nüfusuna dayalı, kesitsel bir elektronik sağlık kaydı bilgisi çalışması yaptılar. MS tanısı olan (N = 141.880) ve MS tanısı olmayan (N = 56.416.790) kohortlarda astım prevalansını yaş, cinsiyet ve ırk bazında değerlendirdiler.

80 Yaş Üstü Hastalarda Daha Sık

Çalışmanın bulgularına göre astım prevalansı MS'li kişilerde yaş, cinsiyet ve ırk alt popülasyonları boyunca genel popülasyondan anlamlı olarak daha yüksekti. Yaş ve cinsiyet gibi faktörler için düzeltildikten sonra, astım prevalansı MS'li hastalarda %19,6 iken kontrollerde %6,6'ydı. MS'te astım prevalans oranı MS olmayanlarda görülenden 2.97 kat daha yüksekti. Yani yaş ve cinsiyete göre düzeltildiğinde astım, MS'te üç kat daha yaygındı. MS kohortunda, yaş ile ilgili olarak astım prevalansı, gençler ve yaşlılar arasında en büyük astım prevalansıyla U şeklinde bir dağılıma sahipti. 30 yaşın altındaki MS'li hastalarda, astım oranları %20'nin üzerindeydi ve 80 yaş ve üstü olanlar arasında astım prevalansı %15 ila %30 arasında değişmekteydi. Bu, MS tanısı olmayan kohortta gözlenen oldukça düzgün dağılımdan önemli ölçüde farklıydı (prevalans aralığı %4 -9). Alt gruplarda MS tanısı olan ve olmayanlarda astım prevalansında anlamlı farklılıklar görüldü. Kadınlarda, MS'li olanlarda astım prevalansı %17,4’e karşılık, MS olmayanlarda %8,6'ydı. Erkeklerde, karşılık gelen oranlar %13,4'e karşılık %6,3’tü. Afrika kökenli Amerikalılar arasında astım prevalansı MS'li hastalarda %18,5 ve MS tanısı olmayanlarda %10,9’du.

Araştırmacılar astımın, MS'li kişilerde genel nüfusa göre, özellikle de genç ve yaşlılarda, cinsiyet ve ırktan bağımsız olarak, oldukça yaygın olduğunu belirttiler. Sonuçların, artan MS komorbidite literatürüne katkıda bulunduğunu ve kapsamlı MS hasta bakımının bir parçası olarak komorbidite yönetimine duyulan ihtiyacı vurguladığını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

EddieHill, Hesham Abboud, Farren B.S.Briggs. Prevalence of asthma in multiple sclerosis: A United States population-based study, Multiple Sclerosis and Related Disorders Volume 28, February 2019, Pages 69-74.

Sanal Gerçeklik Yardımı ile Çocuklarda Ameliyat Sonrası Ağrı Azaltılabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Hipnoz ve sanal gerçeklik, preoperatif anksiyetenin yanı sıra akut ve kronik ağrının yönetimi için etkili bir araç olarak görünmektedir. Yeni yapılan retrospektif çalışma ile skolyoz ameliyatı geçiren çocuklarda sanal gerçeklik hipnoz (Virtual Rehab: VRH) desteğinin postoperatif ağrı ve opioid tüketimine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.

Etik kurul onayından sonra skolyoz ameliyatı planlanan çocuklar ve ebeveynlerin çalışmaya katılmak üzere onamları alındı. Mayıs 2017'den bu yana çalışmanın yapıldığı merkezde skolyoz ameliyatı geçiren tüm çocuklar, normal ameliyat sonrası ağrı yönetimine ek olarak ameliyat sonrası VRH desteği (HypnoVR®, kask Samsung Galaxy S7 Gear VR®) aldılar. Postoperatif ilk 72. periyotta, 20 dakika boyunca günde bir kez bir VRH seansı gerçekleştirildi. Aynı prosedürü Mayıs 2017'den önce VRH desteği olmadan gören çocuklar kontrol grubuna dahil edildi. Toplanan veriler arasında, ameliyat sonrası günlük maksimum ağrı skorları, toplam opioid dozu, ameliyat sonrası kusma ataklarının sayısı, ağrı ve / veya kaygı için ek tedavi talebi, oral alım zamanı, idrar sondası çıkarma zamanı, ayağa kalkma ve hastanede kalış süresi mevcuttu.

VRH ile Daha Az Opioid

Çalışmaya 21 çocuk dahil edildi. Gruplar demografik özellikler bakımından benzerdi. VRH grubunda anksiyete, total postoperatif opioid tüketimi ve kusma insidansı, idrar sondası çıkarma zamanı ve ayağa kalkma süresi için anlamlı derecede daha az bir tedavi ihtiyacına sahipti. Hastanede kalış süresinde ise fark yoktu (kontrol grubunda 137.7 saat, HVR grubunda 125.5 saat).

Araştırmacılar bilindiği kadarıyla, bunun çocuklarda VHR'nin postoperatif kullanımını değerlendiren ilk çalışma olduğunu ileri sürdüler ve çalışmanın bulgularının cesaret verici olduğunu söylediler. Öte yandan  gelecekteki daha büyük randomize kontrollü çalışmalar ile bulguların doğrulanmasının gerekliliğinin de altını çizdiler. Araştırmacılar hem miktar hem de süre bakımından opioid tüketimini azaltabilecek her şeyin anlamlı olduğunu, VRH’nin bu yönden etkili göründüğünü ve kesinlikle bir yan etkisinin olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anne Sophie Guilbert, M.D et al. Effect of Virtual Reality Hypnosis on Postoperative Pain and Morphine Consumption after Surgery for Scoliosis: A Retrospective Evaluation in Children Anesthesiology 2018 A2375 October 14, 2018 10/14/2018 3:30:00 PM - 10/14/2018 5:00:00 PM Room North, Room 22

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image