Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Hemofilili Çocuklarda Tedaviye ve Önerilere Uyum ve Psikososyal Faktörler

13 Nisan 2017

Hemofili, pıhtılaşma faktör eksikliğinden kaynaklanan, kas ve eklemlerde kanamaya yol açan, primer olarak erkekleri etkileyen, nadir görülen bir genetik bozukluktur. Hemen tedavi edilmeyen kanamalar, artrite ya da sakatlıklara neden olabilmektedir. Hastalığın tedavisinde, kanama ve artropatiyi önlemeye yardımcı olan, yetersiz pıhtılaşma faktörünün infüzyonunu içeren, ömür boyu devam eden profilaktik ya da gereksinim anında tedavi rejimleri kullanılmaktadır. Eklem sağlığı ve kanamaları azaltmak için hastalara düzenli egzersiz önerilmektedir fakat yüksek temas ve çarpışma sporu gibi travmaya neden olma olasılığı bulunan fiziksel aktivitelerden kaçınılmalıdır.

Diğer kronik hastalıklarda olduğu gibi, hemofilili çocuklar ve ergenlerde, hem fiziksel aktivite hem de tedavi uyumu açısından, önerileri izleme konusunda zorluklar mevcuttur. Hemofilili gençlerin ebeveynleri, çocuklarının infüzyonunun sorumluluğunu aldıklarında tedaviye uyum artmaktadır. Hemofilili gençler tedavi sorumluluğunu kendi üstlerine aldıklarında ise, tedaviye uyum dikkat çekici şekilde azalmaktadır. Tedaviye bağlılığı ölçmek için yapılan bir ankette, 0-12 yaş arasındaki çocukların% 90'ında profilaksiye "yüksek" veya "çok yüksek" bağlılık sonucu çıkarken, 13-18 yaş grubundaki çocukların bu oran sadece % 54 bulunmuştur. Yapılan başka bir ankette ise, hemofilili gençlerin % 60'ında, durumlarını her türlü fiziksel aktiviteyi sınırlandırarak hastalık süreçlerini yönettikleri ortaya konmuştur. Diğer başka çalışmalar, hemofilili çocukların ve gençlerin yüksek oranının, arkadaşları gibi yüksek riskli sporlarla uğraştığını göstermektedir.

Planlı davranış teorisi, tedavide motivasyonu anlamak için en sık kullanılan teorilerden biridir ve bir davranışı benimseme yöneliminin, gelecekteki davranışın merkezi bir öngördürücüsü olduğuna işaret eder.  Pediatrik hastalarda, aile çoğu zaman çocuklarının tedavisinden sorumlu olduğundan, hastanın katılımını değerlendirmek güçleşir. Bununla birlikte, bir çocuğun gelecekteki önerileri takip etme yönelimini önceden değerlendirmek mümkündür. Yönelimi incelemek, bir çocuğun tedavi planına ve belirleyicilerine motivasyon düzeyini anlamaya da yardımcı olur.

Kanada’dan araştırmacılar, hemofilili çocukların ve ergenlerin, tedavi önerilerine uyum yönelimleri için psikososyal faktörleri tanımlamayı amaçlayan bir çalışma yaptılar. Planlı davranış teorisinden olası psikososyal faktörler ve önerileri takip etme yönelimleri arasındaki ilişkileri değerlendirdiler. Çalışmaya, yaşları 6-18 arasında değişen, hemofili A ve B’ye sahip 24 hasta ve ebeveynlerini dahil ettiler. Katılımcılara bir anket uyguladılar. Anket ile  planlı davranış teorisi, fiziksel aktivite ve tıbbi ilaç uyumu incelendi.

Araştırmacılar anket sonuçlarını değerlendirdiklerinde, geçmiş davranışların, tutumların ve sübjektif normların, gelecekteki tavsiye edilmeyen fiziksel aktivitelere katılma yöneliminin büyük bir bölümünü açıkladığını gördüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

S. Bérubé, et al. Understanding adherence to treatment and physical activity in children with hemophilia: The role of psychosocial factors, Pediatric Hematology and Oncology, DOI:10.1080/08880018.2016.1260669

Hemofili Karaciğer Fibrozisin Gelişimini Yavaşlatır Mı?

25 Eylül 2019

Hemofili, pıhtılaşma faktörü VIII (hemofili A) veya IX'un (hemofili B) eksikliğinden kaynaklanan, X'e bağlı resesif bir kanama bozukluğudur. 1960'lardan önce, ağır hemofili A hastalarının prognozu sadece 11 yıl ya da daha azdı. Daha sonra taze‐dondurulmuş plazma, kriyopresipitat ve son olarak plazmadan elde edilen pıhtılaşma faktörü konsantrelerinin ortaya çıkması, hemofili hastalarının yaşam süresi ve yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirmiştir. Buna karşılık tedaviler nediniyle HCV ve HIV salgını ortaya çıkmış ve 1989'da HCV'nin keşfine kadar, pıhtılaşma faktörü ürünleri ile tedavi edilen neredeyse tüm hemofili hastalarının HCV ile enfekte edildiği ortaya çıkmıştır.

HCV'nin klinik sunumu kompanse siroz ve hepatoselüler karsinom gelişimi ile fibrozise ilerleyebilen kronik karaciğer hastalığı ile karakterizedir. Hemofili hastalarında HCV enfeksiyonunu takiben karaciğer hastalığının diğerlerinden daha iyi huylu göründüğü bildirilmiştir. Doğrudan etkili anti-virallerin kullanılmasından önce, HCV enfeksiyonunun hemofili hastalarında en önemli ölüm nedenlerinden biri olduğu göz önüne alındığında bu beklenmeyen bir durumdur. HCV ile enfekte olmuş hemofili hastaları ile kanama bozukluğu olmayan HCV ile enfekte olan hastalar karaciğer fibrozisinin histolojik şiddeti açısından kaşılaştırılmış ve hemofili hastalarında histolojik enflamatuar aktivite ile fibrozis skorları anlamlı derecede düşük görülmüştür.

Yapılan yeni bir çalışmada, bir fare hemofili A modelinde kimyasal olarak indüklenmiş karaciğer fibrozisinin ilerleyişi araştırıldı.

Çalışma, normal faktör VIII düzeyleri olan 12 kontrol faresi (K) ve faktör VIII düzeyi <%1 olan 12 hemofili faresi (H) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Her bir grup, içme sularına karaciğer fibrozisini indükleyen bir organosülfür bileşiği olan tiyoasetamid karıştırılan(200 mg TAA /L; K‐TAA ve H‐TAA) ya da karıştırılmayan (K‐ H20 ve H‐H2O) alt gruplara ayrılmıştır. Farelere, sıcaklık kontrollü (12 saatlik ışık döngüsü ile) ve içinde yiyecek ve su bulunan bir ortam sağlanmıştır. Hemofili gruplarında, yaralanmaları önlemek için fareler birbirinden ayrı tutulmuştur. Uygulanan TAA'nın tam dozunu belirlemek için, farelerin tükettiği su miktarı ve ağırlıkları haftalık olarak izlenmiştir. 25 hafta sonra, fareler incelenmiş ve karaciğerleri toplanmıştır. Üç hemofilik fare (ikisi H‐H2O grubunda; biri H‐TAA grubunda iken) dış kanamalardan 25 haftadan önce beklenmedik bir şekilde ölmüş ve analize dahil edilmemiştir.

Hemofili A, Fibrozisi Yavaşlatıyor

Çalışmada toplam RNA, TriPure izolasyon reaktifi kullanılarak donmuş karaciğer dokusundan izole edilmiş, Murin Tip I kollajen alfa a 1 hepatik mRNA ekspresyon seviyeleri, gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile ölçülmüştür.

Tüm dönem boyunca ortalama TAA alımı H‐ TAA ve K‐ TAA fareleri için sırasıyla 37,9 mg/kg/gün ve 24 mg/kg/gün olmuştur. Hemofilik fareler, vücut ağırlığı başına tedavi edilen kontrol farelerinden anlamlı olarak daha yüksek bir doza maruz bırakılmıştır.

Tüm TAA ile tedavi edilmiş farelerde önemli köprüleşme fibrozisi gelişmiş,K‐ TAA farelerinde karaciğeri kesen kalın kollajen demetleri, H‐ TAA karaciğerlerinde daha ince ve eksik fibrotik skar bantları gözlenmiştir. Morfometrik analiz, kontrol grubunda (K‐ H20) %0,1 ile karşılaştırıldığında, ortalama %18,7 ile K‐ TAA farelerinde anlamlı fibrozisi doğrulamıştır. H‐ TAA fareleri, kontrollere  (H‐ H20) kıyasla (%0,1) önemli fibrozis (%2,9) geliştirmiştir. H‐ TAA farelerinde K‐ TAA grubundan anlamlı derecede düşük bir fibrozis gelişmiştir. Tip I kollajen mRNA konsantrasyonundaki artış, hepatik yıldız hücrelerinin aktivasyonundan kaynaklanan karaciğer fibrozisinin gelişmesinde erken bir olay olarak tanımlanmıştır. Tip I kollajen mRNA miktarı, H‐ TAA ve K‐ TAA grupları arasında anlamlı farklılık göstermiştir.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, hemofili A'nın karaciğer fibrozisi gelişimine karşı koruyucu bir etkisi olduğunu gösterdiğini belirtmektedirler. Bu koruyucu role, HSC'lerin aktivasyonunda trombinin oynadığı merkezi rol, doğrudan PAR aktivasyonu veya dolaylı olarak trombosit aktivasyonunun katkıda bulunduğunu düşündüklerini aktarmışlardır. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Marie‐Astrid van Dievoet,  Isabelle Leclercq, Cedric Hermans,  Catherine Lambert,  Yves Horsmans, Marc Jacquemin,  Stéphane Eeckhoudt. Does haemophilia slow down the development of liver fibrosis? Haemophilia Volume25, Issue1 January 2019.

Akut Megakaryoblastik Lösemide Tanısal Yöntemler

09 Eylül 2019

Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL), çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinin (AML'ler) %15'ini oluşturur. Down sendromu ile ilişkili olmadığı durumlarda, AMKL kötü prognozla ilişkili yüksek riskli bir AML alt tipi olarak tanımlanır.

AMKL tanısı kemik iliğinde veya periferik kanda %20 veya daha fazla blast varlığına dayanır. Bunun en az %50'sinin ya akış sitometrisi ve / veya immünohistokimya (IHC) ile megakaryositik farklılaşma kanıtı göstermesi gerekir. AMKL vakalarının çoğunda yaygın miyelofibrozis bulunması nedeniyle kemik iliği aspirat yaymaları morfolojik blast sayımında sınırlı potansiyele sahip olabilir ve potansiyel olarak toplam blast sayısının hafife alınmasına neden olabilir.

Farklı Boyalar İncelendi

Çekirdek biyopsi materyallerinin IHC boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli rol oynar. Yapılan yeni bir çalışmanın amacı, yaygın olarak kullanılan boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamaktı. Bu sebeple CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 idi. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka yoktu.

Bu sonuçlar birlikte değerlendirildiği zaman CD42b’nin, megakaryositik soylardaki blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabileceği görüldü. CD61 ise, CD42b negatif olan nadir vakalar için kullanılabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir rol yoktur.

Bu çalışma için son yıllarda piyasaya sürülen CD41 için IHC'nin değerlendirilmemesi bir sınırlama olarak görüldü. Her ne kadar CD41, CD61 ile birlikte, FC tarafından %100 duyarlılık gösterse de, AMKL bağlamında CD41 IHC'nin duyarlılığını karakterize eden veriler literatürde çok azdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Klairmont M, et al. The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia. Am J Clin Pathol. 2018;150(5):461-467

Ağır Olmayan Hemofili A ve B’de Eklem Kanama Sıklığı ve Prosedürleri

04 Eylül 2019

Hemofili A ve B, X'e bağlı koagülasyon faktörü VIII (FVIII, hemofili A) veya faktör IX (FIX, hemofili B) eksikliğinden kaynaklanan klinik olarak ayırt edilemez konjenital kanama bozukluklarıdır. Kanama fenotipi genellikle eksikliğin şiddeti ile ilgilidir. Bu nedenle, hemofili şiddeti tanımları pıhtılaşma faktörü aktivitesi (FA) ile belirlenmiştir, <%1 ağır, %1 ila %5 orta ve >%5 hafiftir. Bununla birlikte, benzer faktör seviyelerine sahip bireyler arasında, kanama paternlerindeki heterojenite uzun zamandır gözlenmektedir. Son veriler hemofili B'nin hemofili A'dan daha az şiddetli kanama fenotipiyle ilişkili olduğunu göstermektedir ancak çalışmalar arasında veriler tutarsızdır. Ek olarak, bu hastalardaki kanamaları önlemek için gerekli olan minimum faktör aktivite seviyeleri ile ilgili veriler eksiktir.

Gerçekleştirilen yeni bir çalışmada, hemofili tipi ve faktör aktivite düzeyi ile eklem kanaması ve ortopedik işlemler arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Veriler, 11 yıllık süreçte kanadıkça faktör tedavisi alan inhibitörü bulunmayan orta ve hafif hemofili A veya B hastalarından toplanmıştır. Son 6 ayda içerisindeki eklem kanamalarının sayısı ve klinik kayıtlardaki işlemlerle ilgili veriler regresyon modelleri kullanılarak analiz edilmiştir. 19.979 klinik ziyaret aracılığıyla toplanan verilerin, 3315’i hemofili A ve 1456’sı hemofili B tanılı toplam 4771 hastadan alınmıştır.

Hemofili B Hastalarında Ortopedik Girişim Daha Az

Çalışmaya yaşları 2 ila 91 arasında ve başlangıç faktör aktivite düzeyi %9 ile %49 arasında olan hastalar dahil edilmiştir. Çalışma popülasyonu, yalnızca kanadıkça tedavi alan ve çalışma süresi boyunca 2 veya daha fazla UDC (Universal Data Collection) ziyareti yapan uygun hastaları içermektedir. (1 Ocak 2000 - 31 Aralık 2010). Eklem kanaması oranları faktör aktivite aralığında heterojen ve 25-44 yaş arası erkekler arasında daha yüksek bulunmuştur. Hemofili B'li hastaların, ortopedik bir prosedür geçirmiş olması olasılığı, hemofili A’lı hastalara göre %30 daha düşük olarak bulunmuştur.

Araştırmacılar, herhangi bir faktör aktivite düzeyi için eklem kanama oranlarının hemofili A hastalarında hemofili B hastalarından daha yüksek olduğu sonucuna vardıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca, %15'lik hedef faktör aktivite seviyelerinin hemofilili erkeklerde bütün eklem kanamalarının önlemesinin muhtemel olmadığını aktarmışlardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Soucie et al.  The frequency of joint hemorrhages and procedures in nonsevere hemophilia A vs B, Blood Advances 2018 2:2136-2144.

Hemofili Hastalarında Ağrı Değerlendirmesi ve Yönetimi

21 Ağustos 2019

Hemofili, faktör VIII veya IX eksikliği sonucunda gelişen nadir bir kalıtsal kanama bozukluğudur. Eklem içi (hemartroz) ve kas içi (hematom) kanamalarla kendini gösteren bir grup hastalıktır. Faktör VIII eksikliği Hemofili A, faktör IX eksikliği ise Hemofili B olarak adlandırılır.

Hemofili hastaları erken sinovitten geri dönüşümsüz eklem hasarına kadar sorunlara yol açabilen tekrarlayan eklem kanamaları yaşarlar. Hemartrozlarla ilişkili akut ağrıdan ve artritik ve dejeneratif komplikasyonlardan kaynaklanan kronik ağrıdan muzdarip olduklarından, ağrı hastaların yaşam kalitesini ciddi şekilde etkiler.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, İtalya'da hemofili hastaları ve tedavi veren klinisyenler açısından ağrı sorunlarını değerlendirdiler. Hemofili hastaları ve uzman hekimler, sırasıyla telefon görüşmesi ve online olarak ağrı özellikleri, değerlendirmesi ve yönetimi odaklı bir ankete cevap verdiler.

Fizyoterapi Öneriliyor Fakat Tercih Edilmiyor

Çalışmaya 119 hasta (%76 ağır hemofili, %61 ≥18 yıl) ve 44 hekim dahil edildi. Hastaların %61'inde ağrı problemi hastada bildirildi. Ağrı çekmeyen grubun %70'i profilaksi alan çocuklardı. Hastalar ağrıyı kronik (%71), akut (%69) veya postoperatif (%8) olarak tanımladılar ve %65'inde ağrı şiddetli olarak değerlendirildi. Klinisyenler ağrıyı, hastalardan daha düşük oranlarda (%46) tanımladılar ve  kronik (%58), akut (%33) veya postoperatif (%21) olarak sınıflandırdılar. Ağrılar, hastaların %36'sına göre tedavi sağlayanlar tarafından sistematik olarak araştırıldı. Parasetamol (%89) büyük ölçüde en fazla reçete edilen birinci basamak ağrı tedavisiydi ve hemofili hastaları tarafından en sık kullanılan (%51) ağrı kesiciydi. Bununla birlikte, non-steroid anti-enflamatuvar ilaçlar (%24), siklo-oksijenaz-2 inhibitörleri de (%21) hastalar tarafından en çok kullanılan analjeziklerdi. Ağrıyı yönetmek için, klinisyenlerin %61'i diğer uzmanlarla işbirliği yaptığını belirttiler. Hastalara fizyoterapi sıklıkla önerildi, ancak hemofili hastaları tarafından daha az sıklıkla kullanıldı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada elde ettikleri bulgulara dayanarak ağrının, hemofili tedavi merkezi klinisyenleri tarafından yetersiz tanındığını, tatmin edici bir şekilde ele alınmadığını ve hemofilili hasta yanıtlarına kıyasla tutarsızlık ile karşılandığını belirttiler. Sistematik ağrı değerlendirmesi ve multidisipliner tedavi ve yönetim kılavuzlarının geliştirilmesinde eğitime olan ihtiyacı vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tagliaferri et al. Pain assessment and management in haemophilia: A survey among Italian patients and specialist physicians. Haemophilia. 2018 Sep;24(5):766-773.

Hemofilili Çocuklarda Profilaksinin Kemik Mineral Metabolizması Üzerine Etkisi

06 Ağustos 2019

Sistemik bir kemik hastalığı olan osteoporoz, düşük kemik mineral yoğunluğu (BMD) ve iskelet mimarisi yetersizliği ile karakterizedir. Osteoporozda kemik kırılma sıklığı, mobilite kaybı ve hatta mortalite oranları yüksek olduğu için, bu hastalık tüm dünyada önemli bir sağlık problemi olarak kabul edilmektedir. Epidemiyolojik çalışmalar, osteoporozlu tedavi edilmeyen hastalarda BMD ile kırık riski arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermiştir. Hemofilili hastalarda, hemartroz veya kronik ağrının neden olduğu immobilizasyon, D vitamini eksikliği ile birlikte daha fazla kemik rezorpsiyonuna neden olabilir.

Gerçekleştirilen yeni bir çalışmada, kalsiyum metabolizmasındaki değişiklikler ve bu değişikliklerin hemofili hastaları üzerindeki etkileri tanımlanarak profilaksinin hastalığın şiddeti ve kalsiyum metabolizması üzerindeki etkisi araştırılmıştır.

Ekim 2013 ile Haziran 2016 tarihleri arasında hastaneye başvuran, 37’si hemofili A ve 2’si hemofili B olmak üzere toplam 39 hemofili hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar başlangıçtaki Faktör VIII / IX düzeylerine göre ağır ya da orta hemofili olarak sınıflandırılmıştır. Bir önceki yıl içinde en azından bir kez profilaksi alanlar ve profilaksi almayanlar olarak ikiye ayrılmışlardır. Serum kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, 25-hidroksi D vitamini (25-OHD), parathormon ve kalsitonin düzeyleri ölçülmüştür. D vitamini eksikliği, düzeyi <20 ng/mL olarak tanımlanmıştır. Z skorları standart bir formül kullanılarak hesaplanmış olup ve Z skoru ≤ − 2 düşük BMD olarak kabul edilmiştir. BMD postero-anterior L1-L4 lomber omurgada çift enerjili x-ışını absorpsiyometrisi (DXA) ile ölçülmüştür Olguların yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi ve BMD için Z skorları ayrı ayrı hesaplanmıştır.

Kalsiyum alımı miktarı BMD'yi etkileyen risk faktörlerinden biri olduğundan, kalsiyum alımı günlük süt, yoğurt, peynir ve dondurma tüketimi sorgulamasıyla hesaplanmıştır. Ortalama 1000 mg/gün kalsiyum alımının yeterli olduğu kabul edilmiştir. Başka bir anketle fiziksel aktivite, ortalama yürüyüş süresi, spor aktiviteleri (yürüyüş, yüzme ve bisiklet) ve geçici veya kalıcı inaktif dönemler değerlendirilmiştir.

Hemofili Şiddeti Eksikliği Etkilemiyor

Çalışmaya 1,5 ila 20 yaş arası,13'ü ağır, 26'sı orta 39 hemofili hastası dahil edilmiştir. Toplamda 22 hasta profilaksi almıştır. (ağır hastaların 10/13'ü, orta hemofili hastalarının 12/26'sı). Bunlar arasında hemofili A tanılı 4 hastada (%10,3) çalışma sırasında daha yüksek oranda Faktör VIII inhibitörü (>5 Bethesda Ünitesi) saptanmıştır. Günlük fiziksel aktivite/egzersiz uyumu kabul edilebilir seviyelerde olmakla birlikte spor için ayrılan süre tüm hastalar için sınırlı olmuştur. Hastaların günlük D vitamini kaynaklarını kullanmaları ve hastaların bildirdiği günlük D vitamini alımı çoğu için yeterli olmadığı raporlanmıştır.

29 (%74,4)  hastada düşük BMD skorları ve 34 (%87,2) hastada D vitamini eksikliği gözlenmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmamasına rağmen, ağır ve orta hemofili hastaları arasında D vitamini seviyelerinde önemli bir fark bulunmuş ancak BMD açısından fark bulunmamıştır. D vitamini seviyeleri, profilaksi alan hastalarda almayanlara göre farklı olmamıştır. BMD skoru düşük olan hasta sayısı, profilaksi alan hastalarda almayanlara göre (19/22 hasta [%86], 10/17 hasta [%59]) daha yüksek bulunmuştur. Profilaksi alanlarda serum parathormon düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Parathormon ölçümleri ile Z skorları arasında negatif bir korelasyon gösterilmiştir.

Araştırmacılar, bulguların kemik kaybının saptanmasında biyokimyasal belirteçlerin kullanılabileceğini gösterdiğini belirtmiştir. Uygun egzersiz programları ile birlikte yıllık BMD ölçümleri yoluyla takip önerilebileceğini aktarmışlardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Culha et al. Impact of Prophylaxis on Bone Mineral Metabolism in Children With Hemophilia, J Pediatr Hematol Oncol 2019;41:121–123.

Hemofilide Akıllı İlaç Dönemi

18 Temmuz 2019

Hemofili, pıhtılaşma faktörü VIII (FVIII) veya faktör IX (FIX) eksikliğinden kaynaklanan kalıtsal bir kanama bozukluğudur. Hastalar art arda eklem ve kas kanaması yaşayabilir ve uzun dönemde ilerleyici eklem hasarı ve engellilik gelişebilir. Düzenli aralıklarla profilaktik olarak veya kanama ataklarına cevap olarak gerektiğinde uygulanan faktör replasman tedavisi, kanama ataklarının sıklığı ile şiddetini en aza indirebilir, komplikasyonları azaltabilir ve yaşam kalitesini iyileştirebilir. FVIII veya FIX konsantrelerinin evde hasta tarafından kendi kendine uygulanması, hemofili hastalarının tedavisinde yaygındır. Kendi kendine tedavinin oldukça etkili olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, bu tedavi maliyetlidir ve bir tıp uzmanı tarafından yakın gözetim gerektirmektedir. Ayrıca, evde bakım kavramı, hastaların ve ailelerinin, özellikle ani kanama semptomlarının ortaya çıkması durumunda infüzyonların gerekliliği ve zamanlaması ile ilgili kritik kararlar alma yeteneği gerektirmektedir.

Hasta her uygulama için tedavi nedenini ve infüzyon faktörünün miktarını ve ayrıca FVIII veya FIX konsantresinin marka adını ve parti numarasını dikkatlice belgelendirmelidir. Bu belge, tedavi hatalarını derhal belirlemek ve düzeltmek için tedavi merkezleri tarafından zorunlu tıbbi incelemeye tabi tutulur. Genel olarak, çoğu hasta merkeze yılda yalnızca iki ila dört kez gittiğinden, yalnızca kağıt günlükleri temelinde kanama ve tedavi sorunlarının tanımlanması zordur ve çoğu zaman ciddi gecikmelere neden olur. Dahası, bu belgeler genellikle eksik, sonuçsuz veya anlaşılmazdır. Bu nedenle, hedef eklemlerle ilgili, aşırı veya düşük dozla ilgili hayati bilgiler kaçırılabilmektedir. Bu durum da yetersiz tedavi veya boşa harcanmış kaynaklar ile sonuçlanabilir.

Günümüzde, el tipi elektronik cihazlar ve akıllı telefon teknolojisi, klinik yönetimin birçok alanında önemli araçlardır. Tele tıp olarak bilinen uzak hastalık yönetimi sistemleri özellikle hemofili gibi nadir hastalıkların tedavisinde faydalıdır. Smart Medication™; hastanın kendi kendine tedavisi, kanama oluşumu ve faktör konsantre kullanımının gerçek zamanlı yönetimi ve sürveyansına izin veren, hemofili hastalarının uzun süreli izlemi için akıllı telefon tabanlı yeni bir yazılım uygulamasıdır.

Akıllı İlaç ile Daha Kişisel Tedaviler

Yayınlanan yeni bir raporda, Smart Medication™ uygulamasının teknik özellikleri ve potansiyel avantajları, hemofili hastalarından toplanan gerçek hayattaki elektronik tedavi verileri değerlendirildi.

2012'den bu yana, 30 Alman hemofili tedavi merkezinden toplam 663 hasta cihazı kullandı. Gerçek zamanlı veri analizi için dokuz merkezin verileri birleştirildi. Hastalar, sırasıyla yıllık faktör tüketimi (AFC) ve yıllık eklem kanaması (AJB) için, ortalama değerlerin altında ve üstünde olma durumlarına göre dört alt gruba ayrıldılar. En büyük alt grup, düşük ortalama AFC ve AJB'si 2,25'ten düşük olan hastalardan oluşuyordu (Grup A: %42). İkinci en büyük alt grup, düşük ortalama AJB'li fakat yüksek AFC'li gruptu (Grup B: %32), bazı hastalarda kaynakların kurtarılabileceğini düşündürüyordu. Yüksek AFC'ye rağmen yüksek ortalama AJB gösteren hastaların (Grup C: %13), farmakokinetik uyarlanmış tedavi modifikasyonu veya ortopedik önlemler gibi özel tıbbi yardım gerektirebileceği düşünüldü.

Araştırmacılar, Smart Medication™’ın, tedavi merkezlerinin tedavi değişikliklerine ihtiyacı olan hastaların hızlı bir şekilde tanımlanmasını ve böylece hasta ziyaretlerinden önce kişiselleştirilmiş tedavi değişikliklerinin planlanmasını sağladığını belirttiler. Artan gerçek yaşam verilerinin, veri analizini kolaylaştırdığını ve kaynak dağıtımının optimizasyonunda önemli bir rol oynayabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mondorf et al. Smart Medication™, an Electronic Diary for Surveillance of Haemophilia Home Care and Optimization of Resource Distribution, Hamostaseologie. 2019 Jan 8.

Hemofili Hastalarında Obezite Sıklığı ve Faktör VIII Tüketimi Üzerindeki Potansiyel Etkileri

03 Temmuz 2019

Son yıllarda, gelişmiş ülkelerdeki aşırı kilo ve obezite giderek artan tıbbi ve ekonomik bir yük haline gelmiştir. Almanya'da 3-17 yaş arası çocukların yaklaşık %20'si fazla kilolu veya obezdir. Yüksek kalori alımı, fiziksel aktivitenin azalması, sosyal statü ve aile durumu fazla kilolu olmak için önemli risk faktörleridir.

Hemofili A, kanamayı arttıran nadir bir pıhtılaşma bozukluğudur. Genel popülasyonda olduğu gibi, hemofili hastalarında fazla kilo ve obezite insidansı artmaktadır. Hemofili hastalarında vücut kitle indeksinin, hedef eklemlerin gelişmesi ve eklem hareket açıklığı sınırlamaları riski ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bazı araştırmacılar, fazla kilolu hemofili hastaları için daha yüksek bir kanama eğilimi olduğunu öne sürmüşlerdir, ancak bu veriler başka çalışmalarla doğrulanmamıştır. Fazla kilolu hemofili hastasında daha yüksek endojen trombin potansiyeli, faktör VIII seviyeleri, faktör VIII geri kazanımı, von Willebrand faktörü seviyeleri ve plazminojen aktivatör inhibitör-1 seviyeleri nedeniyle artan koagülatör etkiler bazı kohortlarda kanama eğiliminde azalmayı açıklayabilir.

Fazla kilolu hemofili hastalarında tedavi, spontan kanamaları (profilaksi) veya akut kanamaları (talep üzerine tedavi) önlemek için faktör VIII veya IX replasmanına dayanır. Doz, kg vücut ağırlığı başına uluslararası birimlerde yapılır. Yayınlanan veriler, bu ikame rejiminin, fazla kilolu hemofili hastalarında faktör VIII maruziyetinin artmasına ve doz aşımına yol açabileceğini ve dolayısıyla normal veya ideal vücut ağırlığı başına belirlenen uluslar arası dozun tartışıldığını göstermektedir. Daha büyük yaş grubu için veriler mevcutken, fazla kilolu hemofili A çocuklarda ve genç erişkin hastalarda aşırı kilo ve obezite prevalansına ilişkin veriler, Almanya'da bu hasta grubundaki faktör tüketimi veya kanama komplikasyonları ile ilgili veriler mevcut değildir. Bu nedenle yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, fazla kilolu hemofili A hastalarında fazla kilo ve obezite prevalansını araştırmayı ve fazla kilolu ve normal kilolu hastalarda faktör VIII tüketimi ve kanama oranlarını karşılaştırmayı amaçladılar.

Daha Düşük Aktivite, Daha Az Kanama

Araştırmacılar çalışmalarında, 7 Alman hemofili merkezinde, ağır hemofili A tanısı olan ve inhibitör öyküsü olmayan 254 genç (<30 yaş ortalama: 13 yaş) arasında %25,2 fazla kilo ve obezite prevalansı tespit ettiler. Vücut ağırlığına dayanan ortalama faktör VIII dozu normal kilolu hastalarda, fazla kilolu veya obez hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksekti. Bu, faktör VIII farmakokinetiği, fiziksel aktivite ve önceden var olan hemofilik artropatiye dayanan kişiselleştirilmiş bir doz rejiminin, sadece vücut ağırlığına dayalı rejimin yerine uygulanması gerektiğini gösteriyordu.

Normal kilolu hastalara göre obezlerde gözlenen kanama oranları anlamlı farklılık göstermedi. Araştırmacılar, düşük kanama oranlarının, fazla kilolu hastalarda düşük aktivite veya beklenen yüksek faktör VIII plazma seviyelerinden kaynaklanabileceğini düşündüler. Hemofili hastalarında fazla kilo/obezite prevalansının artması nedeniyle, bireyselleştirilmiş hemofili tedavisi ve kilo verme programları için disiplinler arası bir yaklaşımın, bu hasta grubu için optimal ve ekonomik tedavi için yardımcı olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Olivieri et al. Prevalence of Obesity in Young Patients with Severe Haemophilia and Its Potential Impact on Factor VIII Consumption in Germany, Hamostaseologie. 2019 Feb 5.

Konjenital Kanama Bozukluğu Olan Hastalarda Endoskopi Kanama Riski

26 Haziran 2019

Hemofili A ve hemofili B, sırasıyla faktör VIII ve faktör IX eksikliğine yol açan otozomal resesif kanama bozuklukları olup, hastaları spontan, travmatik ve müdahaleyle ilişkili kanamaya yatkınlaştırır. Bu bozuklukları olan bazı hastalar, faktör düzeylerine, kanama öyküsüne ve müdahale tipine bağlı olarak replasman tedavisi veya anti-fibrinolitik tedaviye ihtiyaç duyarlar.

Von Willebrand hastalığı baskın olarak penetrasyon, ekspresyon ve şiddette değişkenlik gösteren otozomal dominant veya ko-dominant kalıtım paternine sahiptir. Von Willebrand hastalığına sahip semptomatik bireylerin prevalansı 1000'de 1'e yakındır.

Nüfus tabanlı kolorektal kanser taraması veya sürveyans kolonoskopileri artık daha uzun süre hayatta kalan yaşlı fazla kilolu hemofili hastaları için de daha sık gereklidir. Amerikan Gastrointestinal Endoskopi Derneği, genel kanama riskine göre sindirim sistemi endoskopik prosedürlerini düşük ve yüksek riskli prosedürlere ayırmıştır. Düşük riskli prosedürler arasında mukozal biyopsi olan veya olmayan tanısal gastroskopi ile kolonoskopi ve endoskopik ultrason bulunur.

Yüksek riskli endoskopik prosedürler, hastaneye yatış, transfüzyon, endoskopik tedavi veya cerrahi gerektiren kanama olarak tanımlanan majör kanama potansiyeli ile ilişkilidir. Bu işlemlerin bazıları polipektomi, sfinkterotomili ERCP ve endoskopik varis ligasyonu içerir.

Von Willebrand hastaları için, Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü'nün kılavuz ilkeleri, biyopsi olmadan endoskopi yapılan hastaların, endoskopi öncesi tek bir Von Willebrand faktörü tedavisi ile tedavi edilmesini önerir. Profilaktik tedavi, hastalığın ciddiyetine bağlı olarak DDAVP veya Von Willebrand faktörü konsantresi olabilir. Bununla birlikte, polipektomi, endoskopik varis ligasyonu ve biliyer sfinkterotomi gibi daha yüksek kanama riskiyle ilişkili endoskopik prosedürlerin profilaksisi için kanıta dayalı bir kılavuz yoktur. Optimal pik faktör seviyeleri ve faktör replasman tedavisinin süresi, hemofili hastalarında endoskopik işlem geçirmeyen hastalarda belirsizliğini korumaktadır.

Deneyimli Ekip Riski Normale İndiriyor

McGill Üniversitesi araştırmacıları, kalıtsal pıhtılaşma eksikliği olan hastalarda endoskopi sonrası 72 saat içindeki kanama olaylarının oranını belirlemek amacıyla yeni bir çalışma yaptılar. Çalışmaya gastrointestinal endoskopik prosedürler uygulanan hemofili A veya B hastaları, Von Willebrand hastaları, faktör VII eksikliği ve faktör XI eksikliği olan yetişkin hastalar dahil edildi. Birincil sonuç endoskopi sonrası 72 saatlik kanama hızıydı. Çalışma kapsamında 48 hastaya toplam 104 endoskopi yapıldı. Hemofili A (endoskopilerin %45,3'ü) en sık görülen kanama bozukluğuydu ve bunu sırasıyla Von Willebrand (%38,5), faktör XI eksikliği (%8,7), hemofili B (%4,8) ve faktör VII eksikliği (%2,9) takip ediyordu. Tüm hastalar, gerektiğinde yerine getirilen periferik tedavi protokolleri ile Hemofili Tedavi Merkezi tarafından gözden geçirildi. Çalışmadaki hastalarda tespit edilen toplam 72 saatlik kanama oranı %0,96’ydı. Kolonoskopik polipektomi sonrası kanama oranı, yüksek riskli endoskopi (kolonoskopik polipektomi dahil) için genel popülasyon oranı ile karşılaştırıldığında %0,3 - %10'luk genel popülasyon oranına kıyasla 1/21’di (%4,8).

Araştırmacılar, konjenital kanama bozuklukları olan hastalarda endoskopi kanama riskinin, kanama bozukluklarında deneyimli bir ekip tarafından hemostatik olarak yönetildiğinde genel popülasyona göre anlamlı olarak yüksek olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tomaszewski et al. Low endoscopy bleeding risk in patients with congenital bleeding disorders, Haemophilia. 2019;1–7

Çocuk Acil Servislerinde Optimal Pıhtılaşma Faktörü Dozu Nasıl Olmalı?

14 Haziran 2019

Hemofili, faktör VIII (hemofili A) veya faktör IX'un (hemofili B) konjenital eksikliğinden kaynaklanan nadir görülen kalıtsal kanama bozukluğudur. Kanama yönetiminin çoğunluğu evde meydana gelse de, bazı hastalar akut kanamalar veya yaralanmalar için acil servislerine ihtiyaç duyar. Kanama dönemi sırasında uygun doz tedavisinin zamanında uygulanması morbidite ve mortaliteyi azaltmak için önemlidir. Acil servis bakımı, artan standartlar ve uzun yarı ömürlü faktör tedavileri, flakon büyüklüğü mevcudiyetinde sabit değişkenlik, hemofili A ve hemofili B için dozaj farklılıkları ve tedavi maliyeti nedeniyle zordur.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, bir kalite iyileştirme projesi ile Nationwide Childrens Hospital ana kampüs acil servisine travmatik ve spontan kanama ile gelen pediatrik hastalarda acil servisteki faktör dozajının doğruluğunu tespit etmeyi, ideal dozajın önündeki engelleri aşmayı ve optimal faktör doz kullanımı arttırmayı amaçladılar. Araştırmacılar özellikle alt-optimal faktör dozajının bazal olarak 4-15 başvuruda uygulandığı durumlarda hemofili acil servis hasta ziyaretlerinin sayısını arttırmaya çalıştılar.

Hasta Bakımı ve Kaynak Yönetimi için Önemli

Eylül 2015 ile Ağustos 2016 arasında faktör konsantrasyonu gerektiren yaralanmalarla acil serviste görülen hemofili A veya B tanılı tüm hastalarda bir grafik incelemesi yapıldı. Yaralanmalar %50 faktör düzeltmesi gerektiren minör veya %100 faktör düzeltme gerektiren majör yaralanmalar olarak sınıflandırıldı. Optimal dozaj aralığı, yaralanma derecesi için kurumsal rehber hedefinin %90-120'si olarak tanımlandı. Her hasta için öngörülen optimal doz aralığı, uygulanan gerçek doz ile karşılaştırıldı.

Başlangıç verileri, başvuruların %70'inde en uygun dozaj aralığının kullanıldığını gösterdi. Hemofili A veya B hastaları arasında, aralık dışı dozaj sıklığı açısından fark yoktu. Kullanılan pıhtılaşma faktörü konsantresi türleri arasında da aralık dışı dozaj sıklığı açısından fark yoktu. Kalite iyileştirme müdahalelerinin başlamasından sonra, aralık dışı dozaj arasında 15 hedefini aşarak 16 başvuruda gerçekleştirildi.

Araştırmacılar, optimal pıhtılaşma faktörü dozlamasının, hasta bakımı ve kaynak yönetimi için önemli olduğunu belirttiler. Kalite iyileştirme müdahalelerinin, acil serviste görülen hemofili hastaları için artan doğru faktör dozlamasını teşvik ettiğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Meghan Drayton Jackson, Michael W. Dunn, Michael A. Storey, Amy L. Dunn. Increasing optimal coagulation factor dosing in the paediatric emergency department: A quality improvement study, Haemophilia. 2019;1–6.

Orak Hücreli Anemi İçin Yeni Tarama Testi

11 Haziran 2019

Orak hücreli anemi, sahra altı Afrika'da yaygındır. Bazı bölgelerde doğumların %3'ünü etkiler ve çok yüksek mortalite ile ilişkilidir. Sınırlı kaynağın bulunduğu bölgelerde birçok vaka teşhis edilmez, çünkü hastalığın tanısı için standart yöntemler sofistike ekipman ve güvenilir elektrik altyapısı gerektirir.

Orak hücre hastalığı, hastalığın prevalansını belirlemek için araştırılan ilk Afrika ülkelerinden biri olan Uganda'da yıllık çocuk ölümlerinin % 20'sini oluşturmaktadır. Hidroksiüre, antibiyotikler ve immünizasyonlarla tedaviyi içeren profilaktik müdahale programlarının dünyanın gelişmiş bölgelerinde uygulandığı ve orak hücre hastalığından ölümleri büyük ölçüde azalttığı gösterilmiştir.

Bu ölçümler sahra altı Afrika'da da uygun maliyetli bir şekilde kullanılabilir, ancak bu bölgelerdeki sorun hastalığın genellikle teşhis edilmemesidir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde, yeni doğanlar orak hücre hastalığı taramasından geçirilirken, böyle bir tarama Uganda'da veya Afrika'nın başka bir yerinde yaygın olarak uygulanmamaktadır.

Mevcut altın standart tanı yöntemleri, laboratuvar ekipmanı ve testleri yapmak için yüksek eğitimli personel gerektirir. Bu testler çok miktarda kana ihtiyaç duyar, bu yüzden test başına maliyet çoğu ülke için uygun değildir.

Bir Damla Kan ve 10 Dakika ile Tanı Mümkün

Amerikan Hematoloji Derneği (ASH) 2018'de sunulan yeni bir çalışmada, 2 dolardan daha az bir maliyeti olan ve yalnızca küçük bir damla kana ihtiyaç duyan ve yaklaşık 10 dakika içinde yapılabilecek, Afrika'daki orak hücre teşhisinin dinamiklerini dramatik bir şekilde değiştirebilecek yeni bir test tanıtıldı.

HemoTypeSC denilen bu test, 1000 küçük çocuk kohortunda, 1000 fenotipin 998'ini doğru bir şekilde tanımladı. Ucuz bir lateral akış immünoessay testi olan HemoTypeSC için, sadece 1,5 μL tam kan damlasında hemoglobin (Hbs) A, S ve C'yi tespit etmek için monoklonal antikorlar kullanılıyor.

Çalışmadaki çocukların çoğunluğu (%84,5) 5 yaş ya da daha küçüktü. İlk analizde HemoTypeSC, %99,8 genel doğruluk gösterdi. Bunlar, HbAA olarak doğru tanımlanmış 720 örnekten 720‘si (%100), HbAS olarak doğru tanımlanmış 182 örnekten 182'si (%100) ve HbSS olarak doğru tanımlanmış 98'den 96'sından (%98) oluşuyordu. İki uyumsuz numunenin her ikisi de elektroforez ile HbSS iken HemoTypeSC tarafından HbAS olarak tanımlandı. Bununla birlikte, iki hasta tekrar test edildiğinde, zaten orak hücre hastalığı teşhisi konduğu ve yakın zamanda transfüzyon geçirdikleri açıklandı.

İkincil bir analiz yapıldığında, uyumsuz iki örnek HbSS için gerçek pozitif örnekler ve HbAS için gerçek negatif örnekler olarak dahil edildi. Böylece HemoTypeSC'nin, genel duyarlılık, özgüllük, pozitif kestirim değeri ve %100 negatif kestirim değeri için taranan tüm hastalar için 1000 fenotipten 1000'inin doğru bir şekilde tanımlandığı tespit edildi.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nankanja et al. LBA-3 Implementation of a Sickle Cell Disease Screening Initiative in Uganda with HemoTypeSCTM, American Society of Hematology (ASH) 2018.

Hemofilide Lupus Antikoagülanlarının Etkisi

25 Mart 2019

Hemofili hastalarının tedavisi sırasında VIII ve IX pıhtılaşma faktörlerine nötralize edici antikorların gelişimi, tedavide önemli bir sorun ve zorluk olmasının yanı sıra morbidite ve mortalitenin artmasına neden olur. Hemofili A hastalarının yaklaşık %25-30'unda FVIII inhibitörlerinin gelişmesi riski vardır. Bu inhibitörlerin yanı sıra lupus antikoagülan (LA), faktör IX (FIX), von Willebrand faktörü ve kazanılmış FVIII inhibitörleri gibi bazı inhibitörlerin daha hızlı etki gösterdiği bilinmektedir.

Hemofilide LA varlığı ve koagülasyon analizlerindeki etkileşimleri iyi bilinmektedir. Faktör VIII (FVIII) inhibitörlerinin etkisi genellikle zamana ve sıcaklığa bağlıdır ancak Lupus antikoagülanları hızlı etki gösteren inhibitörlerdir.

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, LA varlığında progresif ve progresif olmayan spesifik FVIII inhibitörlerinin laboratuvar tespitindeki zorlukları incelenmiştir.

Laboratuvarda Saptamak Mümkün

Çalışmada 2012'den 2015'e kadar 4900 hemofili A hastası inhibitör için taranmıştır. Tüm örneklerde aPTT bazlı inhibitör tarama testleri ve Nijmegen modifiye Bethesda testi (NBA) gerçekleştirilmiştir. Hızlı etki gösteren inhibitörü olan hastalarda ELISA ile LA testi gerçekleştirilmiş ve FVIII inhibitörleri değerlendirilmiştir.

İlk tarama testlerinde inhibitörler için pozitif olan 451 hastadan 398 hastada klasik ve progresif FVIII inhibitörleri gözlenirken, 53'ünde 1:1 NPP ve hasta plazması karışımlarında / kısmi düzeltmede hızlı etki eden inhibitör görüldü. 27 hastada, FVIII ve FIX aktiviteleri <%1 olduğundan tanı koymada güçlük yaşandı. Hızlı etki eden inhibitörü olan 48 hemofili A hastasının 42'sinde LA'nın pozitif olduğu görüldü. 4 hastada NBA'da sadece yanlış pozitif sonuç veren LA saptanırken, 38 hastada LA ve FVIII inhibitörlerinin kombinasyonu bulundu. 6 hastanın LA negatif olduğu ve sadece FVIII için hızlı etki eden inhibitörlere sahip oldukları görüldü. İmmün tolerans indüksiyonu başlatılan 8 hemofili A hastasının 5'i (% 62.5) hızlı etki eden inhibitörler için de pozitif bulundu.

Elde edilen bulgular, LA testi ile birlikte ELISA veya kromojenik analizler sayesinde, eş zamanlı LA bulunan hastalarda doğru laboratuvar teşhisi sağlanabileceğini göstermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patil R, et al. Role of lupus anticoagulants in immediate acting inhibitor positivity in congenital haemophilia A patients. Thromb Res. 2018 Oct 18;172:29-35. doi: 10.1016/j.thromres.2018.10.015. [Epub ahead of print]

Hemofilide Egzersizin Yeri

19 Mart 2019

Hemofili tanısı ile hayatını sürdüren kişilerde, kanama riskinden dolayı spor ve yorucu egzersiz çoğunlukla hekimler tarafından önerilmemektedir. Ancak günlük düzenli yapılan egzersizin genel sağlık üzerine olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu sebeple yayınlanan yeni bir derlemede, egzersizin artılarını ve eksilerini araştıran çalışmalar sunuldu ve düzenli egzersizin hemofilideki yeri tartışılmıştır.

Fiziksel aktivite ve sporun genel popülasyondaki olumlu etkisi herkes tarafından kabul edilir. Sporun kas kapasitesini ve dayanıklılığını arttırdığı, kardiyovasküler hastalık riskini azalttığı, bağışıklık sisteminin işlevini iyileştirdiği, ancak belki de en önemlisi yaşam kalitesini arttırdığı gösterilmiştir. Hemofilide ise egzersiz, kanama riskine karşı potansiyel faydaları olan iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Tekrarlanan eklem kanaması, kanama rezorbe edildiğinde ağrı ve hareketsizlik periyoduna neden olarak, özellikle uyluk kaslarında kas atrofisine yol açar.

Egzersizin Pozitif Etkisi Görüldü

Hemofili hastalarında egzersizin etkisini araştırmış olan çoğu çalışma düşük geçerliliğe sahip olsa da, var olan randomize çalışmalar bize hemofili hastalarının kas fonksiyonunun, dayanıklılığının ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi açısından egzersizden fayda gördüklerini göstermektedir. Bu çalışmaların sonuçları derinlemesine incelendiği zaman artan kanama oranlarının bir sorun oluşturmadığı görülmektedir.

Yazarlar ayrıca, farklı ülkelerdeki genel nüfusa kıyasla hemofili hastalarının mevcut fiziksel durumunu analiz eden çalışmaları da gözden geçirmişlerdir. Son olarak, egzersizin global ve spesifik koagülasyon faktörleri üzerindeki etkisi hakkındaki güncel bilgileri inceleyen araştırma ekibi, egzersizin hem sağlıklı kişilerde hem de hemofili B ve hafif/orta hemofili A hastalarında faktör VIII seviyelerini arttırdığını göstermişlerdir.

Trombin oluşumu veya tromboelastogram ile değerlendirilen global koagülasyon kapasitesini inceleyen araştırma ekibi, ağır hemofili A veya hemofili B’de egzersiz sonrası bunun arttığına dair herhangi bir kanıt bulamadılar.

Bu çalışmada elde edilen veriler ışığında araştırma ekibi, doktor kontrolünde yapılacak olan egzersizin hemofili hastalarında sağlık düzeylerini iyileştirici önemli pozitif etkileri olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zetterberg E, et al. Impact of Exercise on Hemophilia. Semin Thromb Hemost. 2018 Nov;44(8):787-795.

Hemofili Hastası Fetüs ve Bebeklerde Tedavi Yönetimi Nasıl Olmalı

04 Mart 2019

Hemofili A ve B sırasıyla koagülasyon faktörü VIII ve faktör IX’un konjenital eksiklikleridir. Her iki hastalık da en yaygın kalıtsal kanama bozuklukları arasındadır. Hemofili hastası yenidoğanlarda intrakraniyal ve ekstrakraniyal kanama, sekel riski ve diğer kanama komplikasyonları artmaktadır. Bu nedenle bu muhtemel komplikasyonların önlenmesi, tespiti ve tedavisi doğum sırasında ve sonrasında kritik öneme sahiptir.

Hemofili hastası bir bebeğin güvenli bir şekilde doğması birçok kritik karar ve önemli planlama gerektirir. Bununla birlikte, deneyimli klinisyenler hemofili hastası yenidoğanları tedavi etmekte güçlük çekmektedirler. Bunun nedeni bu durumda alınması gereken kararlar ile ilgili hala eldeki verilerin ve bilimsel kanıtların yeterli olmamasıdır.

Hemofili hastası yenidoğanlar intrakraniyal kanama, ekstrakraniyal kanama ve diğer kanama komplikasyonları açısından risk altındadır. Hemofili hastası yenidoğanın sağlıklı ve güvenli bir şekilde doğması, gebelikten önce başlayabilen ve hamilelik, doğum ve yenidoğan döneminde devam eden karmaşık bir süreçtir. Bu süreç, bebeğin ebeveynleri ve genetik danışmanları, doğum uzmanları, neonatologlar, çocuk doktorları, radyologlar, hematologlar ve hemofili alanında uzmanlaşmış hemşirelerin de dahil olduğu çok çeşitli sağlık profesyonellerini içermektedir. Bu multidisipliner yaklaşım hemofilili yenidoğanların doğumlarının göreceli nadirliği ve alınacak kararları netleştirmek için gerekli olan yüksek kaliteli kanıtların olmaması nedeniyle, bu alanda pratik uygulamada önemli farklılıklar vardır.

Multidisipliner Yaklaşım Kritik

Hemofili alanında uzmanlaşmış bir grup bilim insanı tarafından, doğum öncesi danışmanlıktan doğum sonrası planlamayı yapmaya kadarki süreci içeren hasta bakım kararları ile ilgili mevcut seçenekleri açıklayan multidisipliner bir yaklaşım geliştirilmiştir. Araştırmacılar önerilerinde, tercih edilen doğum şekli, nörogörüntüleme testlerinin uygun kullanımı ve zamanlaması ve yenidoğan döneminde pıhtılaşma faktörü konsantrelerinin uygun kullanımı da dahil olmak üzere bir takım önemli belirsizlik ve tartışma alanlarını ön plana çıkarmışlardır. Kılavuzda sunulan yaklaşım, klinisyenlere planlama ve tedavi yönetiminde yardımcı olmayı hedeflerken, araştırmacılar hemofili yenidoğanların bakımını optimize etmek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurgulamışlardır.

Hemofili hastası bir bebeğe sağlıklı bir doğum sağlamak için, hemofili tedavi merkezilerinde multidisipliner “Klinik ve Uygulamalı Tromboz / Hemostaz” ekibinin uzmanlığını içeren hazırlık çok önemlidir. Çalışmada, hazırlanan kılavuz ile klinisyenlere hamilelik, doğum ve yenidoğan dönemi için planlama konusunda kapsamlı bir yaklaşım sunulduğu belirtilmiştir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Moorehead PC et al. A Practical Guide to the Management of the Fetus and Newborn With Hemophilia. Clin Appl Thromb Hemost. 2018 Oct 29:1076029618807583.

Hemofilide Gen Tedavisi ve İmmüntolerans

28 Şubat 2019

Pıhtılaşma faktörü VIII (FVIII) veya IX (FIX) eksikliği sonucu görülen kalıtımsal koagülasyon bozuklukları, sırasıyla Hemofili A ve Hemofili B olarak adlandırılmaktadır. İnsanlarda FVIII ve FIX için her iki gen de X kromozomunda yer alır ve hemofili A insidansı (1: 5000 erkek doğum) hemofili B insidansından (1: 30,000 erkek doğum) daha yüksektir. Günümüzde bu hastalıkların geleneksel tedavisi, homeostazın sürdürülebilmesi için plazma veya rekombinant kaynaklı rekombinant pıhtılaşma faktörlerinin düzenli infüzyonlarına dayanmaktadır. Bu alanda sunulan terapötik gelişmelere rağmen, inhibitör olarak adlandırılan eksik faktöre karşı vücudun geliştirdiği alloantikorlar, daha önce tedavi edilmemiş ağır hemofili A hastalarında %20-30 oranında, hemofili B hastalarında ise %1-5 oranında görülmektedir. Hem pıhtılaşma faktörlerinin yarılanma ömrlerinin kısa olması hem de inhibitor gelişimi hemofili hastalarının tedavisinde, sağlık harcamalarını ve hasta morbiditesini önemli ölçüde arttırdığı için aşılması zor bir durum oluşturmaktadır.

Bir grup araştırıcı tarafından, inhibitör gelişimini genetik yönden incelemek için bir analiz gerçekleştirilmiştir. İnhibitörler hemofili A'da daha sık meydana geldiğinden ve bunların oluşumundan sorumlu mekanizmalar hemofili A ve hemofili B arasında farklı olduğundan,  incelemelerde esas olarak hemofili A hastalarına uygulanan immüntolerans üzerine odaklanılmıştır. Geleneksel hemofili tedavisi, eksik pıhtılaşma faktörünün tekrarlanan infüzyonuna dayanmaktadır. Bu tedavi hayat boyu sürer, pahalıdır ve nötralize edici antikorların oluşumuyla sonuçlanabilir. Dolayısıyla tedavinin başarısız olmasına neden olur ve daha yüksek dozda ikame ilacı gerektirir.

Gen ve hücre terapileri, mutasyona uğramış genin, fizyolojik ekspresyonunu destekleyen ve nötralize edici antikor gelişimini önleyen kesin ve uzun süreli bir düzelme sağlama avantajını sunmaktadır. Bu nedenle gerçekleştirilen araştırmada değiştirilen faktöre karşı bağışıklık yanıtını önlemek ve hatta ortadan kaldırmak için gösterilen en son yaklaşımlara odaklanılmıştır

Devam eden klinik çalışmaların ve klinik öncesi çalışmaların gösterdiği cesaret verici verilere rağmen, immün toleransın korunması açısından gen tedavilerinin uzun süreli güvenliliğini ve etkililiğini sağlamak için daha kapsamlı araştırmalar gereklidir.

Klinik Uygulama Örnekleri Mevcut

Araştırmacılar yakın gelecekte, genom düzenleme için geliştirilen yeni yaklaşımların hemofili tedavisine de yansıtılabileceğini düşünmektedirler. Programlanabilir nükleazlar (Örn: TALEN, CRISPR / Cas9) kullanılarak hücrelerin ve organizmaların manipülasyonları, sürekli olarak gelişen bir alandır ve bu teknoloji günümüzde klinik uygulamalarda kullanılmaya başlanmıştır. İnsan iPSC'leri (indüklenmiş pluripotent kök hücreleri) üzerinde yapılan bir araştırma, FVIII genindeki spesifik inversiyonların uygulanabilirliğini göstermiştir. Guanet ve arkadaşları da CRISPR / Cas9 aracılığı ile FIX genini in vivo olarak düzeltmeyi başarmışlardır. Araştırmacılar sonrasında bir fare modelinde Cas9elements'ın AAV enjeksiyonuna karşı çıplak DNA'yı karşılaştırmışlardır. Bu olguda gördükleri daha düşük düzeltme verimine rağmen karaciğer toksisitesinin yokluğundan dolayı daha iyi bir genel terapötik etki kaydetmişlerdir. Daha yakın zamanlarda yine CRISPR / Cas9 uygulanması sayesinde yenidoğan farelerde FIX geninin düzeltilebildiği gösterilmiştir. Bu örnek, özellikle gen modifikasyon terapilerinden dışlanmış genç hastalarda olası bir tedavi umudu vermesi açısından önemlidir. Araştırmacılar, son yıllarda gen terapisi girişimleri için geliştirilen yeni stratejiler ve güvenlik ve etkinlik açısından hızlı iyileşmeler gösteren grupların sayısı ile yakın gelecekte daha fazla hasta bir gen manipülasyonu yaklaşımı ile tedavi edileceğini ön görmektedirler. Kısa vadede tam bir güvenlilik değerlendirmesi yapılamayacak olsa da, tek bir infüzyon ile pıhtılaşma faktörlerinin istikrarlı ve güvenli bir şekilde salgılanabilmesi, dolayısıyla bu hastalarda morbiditede ve hastanın yaşam kalitesinde büyük bir iyileşme sağlayacak olması, gen tedavisini çekici bir hedef haline getirmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Borsotti C et al. New technologies in gene therapy for inducing immune tolerance in hemophilia A. Expert Rev Clin Immunol. 2018 Dec;14(12):1013-1019.

Hemofili Tedavilerinin Saklama Koşulları Hasta Tercihini Nasıl Etkiliyor?

21 Şubat 2019

Hemofili A, pıhtılaşma faktörü VIII (FVIII) eksikliği ile karakterize, X'e bağlı resesif kalıtılan bir kanama bozukluğudur. Ağır hemofili formunda eklemlerde, kaslarda veya yumuşak dokularda yüksek spontan kanama riski vardır. Ağır hemofili A hastalarının profilaktik tedaviden yarar gördükleri bilinmektedir ve çoğu hasta spontan kanamayı önlemek için haftada iki veya üç kez intravenöz FVIII tedavisi uygulamaktadır. Hastaların geri kalanı da sadece kanadıkça tedavi görür, bu da FVIII'ı sadece kanamayı durdurmak için uyguladıkları anlamına gelmektedir. Ağır hemofili hastalarında profilaksinin faydaları kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, tedavi uygulamaları ülkeler arasında büyük farklılıklar gösterir ve hemofili bakımına erişim dünya çapında tek tip değildir.

Farklı bir tedavi alanındaki, büyüme hormonu tedavisi ile ilgili yakın tarihli bir çalışma, hastaların, seçim sahibi olduklarında enjeksiyonla ilgili zorluklar nedeniyle saklama koşulları esnek olan ürünleri tercih ettiklerini ve oda sıcaklığında stabil olan büyüme hormonu ürünlerinin daha kısa enjeksiyon süreleri ve daha iyi tedavi bağlılığı ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışma ayrıca, bu durumun daha az ilaç israfı ve hastaların günlük aktivitelerin daha az kısıtlamasına olanak sağladığını saptamıştır.

Benzer bir durumun hemofili alanında da olup olmadığını görmek isteyen bir grup araştırmacı, orta/ağır hemofili A tanısı konmuş hastalar tarafından faktör VIII (FVIII) ürünlerinin kullanımının anlaşılması, ürünlerin saklama koşullarının etkisi ve bunun algılanan öneminin değerlendirilmesi amacıyla bir çalışma yapmışlardır.

Orta/ağır hemofili A hastalarında FVIII ürünlerinin kullanımının anlaşılması, ürünlerin saklama koşullarının etkisi ve bunun algılanan öneminin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen çalışmaya yedi ülkeden 200 hasta dahil edilmiştir. 
 
Veriler, altı ülkede 30 dakikalık bir yüz yüze görüşme ile toplanırken yedinci ülkede bir web tabanlı anket aracılığıyla toplanmıştır. Çalışmada kullanılan anket ile FVIII ürünleri ile ilişkili altı özelliğin, ürünün seçimi üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Veri toplamanın yapısı ve akışı, potansiyel yanlılığı ortadan kaldırmak için tasarlanmıştır.

Saklama Koşulları Yaşamı Kısıtlıyor

Çalışmadaki katılımcıların üçte ikisi rekombinant FVIII ürünleri kullanıyordu. Sadece %17'si mevcut FVIII ürünlerinden memnun değilken, katılımcıların  yaklaşık %40'ı özellikle uygulama sıklığı ve seyahat sırasında yaşanan saklama sorunlarından şikayetçiydi. Çoğu hasta çalışma sırasında günlük aktivitelerinde, özellikle de seyahat ve sporda karşılaştıkları kısıtlamalardan bahsetmekteydi. Hastaların çoğu (%85), ilaçlarını buzdolabında saklıyor ve bu grubun %88'i her zaman orada saklanmasının gerektiğine inanıyordu. Bu hastalar, ilaçlarını oda sıcaklığında saklayan hastalara kıyasla genel olarak tedavilerinden daha az memnunlardı, saklama sıcaklığı konusunda daha fazla endişelilerdi, günlük aktivitelerde daha fazla kısıtlama hissediyorlardı ve ilaçlarının hazırlanması ve enjeksiyonu için daha fazla zaman harcıyorlardı.

Bileşik analizler, FVIII'in kökeninin (plazma kaynaklı ve rekombinant), tüm cevaplayıcılar arasında ürün seçiminin en güçlü etkeni olduğunu, bunu takiben saklama koşullarındaki esnekliğinin (sıcaklık), sulandırma cihazının ve uygulama sıklığının olduğunu göstermiştir. Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, ürünlerin etkililiği ve güvenilirliğini araştırmadıklarının özellikle altını çizmişlerdir.

FVIII ürünlerinin soğutulması, daha fazla hasta memnuniyeti ve günlük aktivitelerde daha az kısıtlama ile ilişkili bulunmuştur. Bilim insanlarına göre; etkililik ve güvenlilik etkilenmezse, FVIII'i oda sıcaklığında saklamanın, ürünün seçimi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabileceği bu çalışma ile görülmüştür. Araştırmacılar sadece birkaç hastanın FVIII'in soğutulmadan saklanabileceğinin farkında olduğunu ve hemofiliyi tedavi eden sağlık çalışanlarının bu bilgiyi (ürünün endikasyonuna göre değişken olarak)  hasta ile paylaşmasının gerekliliğinin altını çizmişlerdir. Bu yaklaşımın, hastalara seyahat ederken daha fazla esneklik sunabileceği ve hastaların rekonstitüsyonu için daha az zaman gerektireceği düşünülmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tischer et al. Patient preferences in the treatment of hemophilia A: impact of storage conditions on product choice Patient Prefer Adherence. 2018; 12: 431–441. Published online 2018 Mar 26.

Erişkin Hemofili Hastalarında Anksiyete ve Depresyon Belirtileri Önlenebilir Mi?

13 Kasım 2018

Hemofili, duygusal stresin artmasına ilişkin bazı klinik ve psikososyal zorluklarla ilişkilidir. Bu zorluklar optimal bakım kapsamında hemofili hastalarının psikososyal sağlığına verilen önemi pekiştirerek sağlık sonuçlarına etki etmektedir Sosyodemografik (örn. Yaş, cinsiyet) ve hastalığa bağlı (örneğin şiddet) özellikler, kronik ağrı hastalarında psikolojik belirtilerde artış ile ilişkilidir ve bu da yüksek duygusal stres için potansiyel risk faktörleri olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, bu özelliklerin çok değişkenli hiyerarşik lojistik regresyon analizlerinde yaş ve eğitim gibi demografik ve hastalık şiddeti ve eklem hasarı gibi klinik değişkenler kontrol edildikten sonra belirlenmesi, klinik müdahale için sınırlı bir değere sahiptir. Anksiyete ve depresyonla ilişkili değişkenleri tanımlamak, hemofili hastalarında duygusal iyilik halini teşvik etmeyi amaçlayan önleyici müdahalelerin geliştirilmesi için bir kanıt temeli sağlayabilir.

Portekiz’de gerçekleştirilmiş olan bir çalışmada,  yetişkin hemofili A hastalarında anksiyete ve depresyon belirtilerinin varlığına bağlı olarak değiştirilebilir faktörler değerlendirilmiştir.

Daha Fazla Kanama, Daha Fazla Depresyon

Portekiz’de gerçekleştirilmiş olan kesitsel ve gözlemsel çalışmada klinik ve psikososyal değişkenlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya hemofili A ve B olmak üzere toplam 102 hasta dahil edilmiştir. Daha yüksek anksiyete ve depresyon belirtileri gösteren hemofili hastalarının, bir önceki yıl daha fazla acil başvurusuna, daha fazla akut kanamaya, daha fazla etkilenen eklem ve ağrıya ve daha kötü yaşam kalitesine sahip oldukları görülmüştür. Çok değişkenli hiyerarşik lojistik regresyon analizlerinde demografik (yaş, eğitim) ve klinik değişkenler (hastalık şiddeti ve eklem hasarı) kontrol edildikten sonra, mesleki durum ve ağrı müdahalesi, anksiyete ve depresyon belirtileri ile anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, fiziksel aktivite ve hemofili kaynaklı sonuçların algılanması da depresyon belirtileri ile önemli ölçüde ilişkili olan temel faktörler olarak ortaya çıkmıştır.

Araştırıcılar elde ettikleri bulguların, hemofili hastalarında anksiyete ve depresyon ile ilişkili faktörler hakkında ki bilgiyi arttırdığını belirtmişler ve duygusal stresi azaltmaya, iyilik halini teşvik etmeye ve bu hastalar arasında hemofili ile ilişkili sağlık sonuçlarını iyileştirmeye yönelik müdahale hedeflerinin önemine dikkat çekmişlerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pinto PR, Paredes AC, Moreira P, et al. Emotional distress in haemophilia: Factors associated with the presence of anxiety and depression symptoms among adults. Haemophilia. 2018;00:1–10.

Hemofili Hastalarında 3D Yürüyüş Analizinin Klinik Önemi

06 Kasım 2018

Hemofili, pıhtılaşma faktörü VIII’in (hemofili A) veya IX’un (hemofili B) konjenital eksikliği ile karakterizedir. Hemofilinin en önemli komplikasyonlarından biri eklem kanamalarıdır. Ayak bileği ve diz en çok etkilenen eklemlerdir. İlk kanamalar, yaklaşık 2 yaşında, erken dönemde ortaya çıkar. Enağır formlarda, tekrarlayan hemartrozlar, erken kas güçsüzlüğü ve atrofi, kıkırdak hasarı ve kronik sinoviti indükleyerek sonuçta yürüme güçlüğü ile ilişkili eklem hasarına yol açar. Eklem sağlığı genellikle klinik muayene, klinik skor ve görüntüleme ile değerlendirilir. Direk grafiler sadece daha ilerlemiş eklem hasarına ilişkin belirtilerinin saptanmasına izin verir ve erken değişiklikler hakkında bilgi sağlayamaz. MRG, eklem değişikliklerinde erken belirtileri saptamaya yönelik olarak kullanılmaktadır, ancak maliyeti ve sınırlı erişilebilirliği nedeniyle rutin pratikte kullanımı zor hâle gelmektedir.

Son zamanlarda, artropati durumunda, karmaşık kas iskelet sistemi bozukluklarında daha fonksiyonel bir yaklaşım olan enstrümantal yürüme analizi (GA) geliştirilmiştir.. GA, hemofili hastalığında özellikle önemlidir çünkü ağırlık taşıma durumlarında birkaç eklemin değerlendirilmesine izin verir.  Bu konuda çocuk ya da yetişkin hemofili hastalarında az sayıda çalışma yayınlanmıştır. GA'nın önemi, yeni tedavi yaklaşımlarına yol açabilecek erken hasarlarda bile, mekansal, kinematik ve kinetik yürüme özellikleri hakkında kesin bilgi sağlamaktır.

Uzun Süren ve Maliyetli Bir Süreç

Yürüyüş analizi, özellikle pediatrik popülasyonda, invaziv olmayan ve iyi tolere edilen bir muayene ile erken yürüme değişikliklerinin saptanmasına olanak sağlar. Yetişkin çağda, bu teknik, zaten artropatisi olduğu bilinen hastalarda yürüme kötüleşmesinin tespit edilmesine yardımcı olmak için yararlı olabilir. Bununla birlikte, sürecin uzun sürmesi ve pahalı ekipmanlara ihtiyaç duyulması rutin kullanım olasılığını sınırlandırmaktadır. Ayrıca, özel merkezlerle sınırlı olan bir yürüyüş laboratuvarı gerektiren ekolojik olmayan bir değerlendirmedir. Bununla birlikte, 3DGA, yürüme sırasında geri dönüşü olmayan eklem hasarı ve klinik kötüleşmeden önce ve bu nedenle profilaksi rejimini adapte etmek için erken yürüme bozukluğunu saptamak için ilginç ve klinik olarak uygun bir araç olarak düşünülebilir. 3DGA,  hemofili hastalarının başlangıç değerlendirmesinde ve daha sonra  takibi sırasında da kullanılabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

A. Fouasson-Chailloux, Y. Maugars, C. Vinatier, M. Trossaert, P. Menu, F. Rannou, J. Guicheux, M. Dauty. Clinical relevance of 3D gait analysis in patients with haemophilia, Haemophilia. 2018;1–8.

Hemofili Tedavisini Hasta Merkezli Değerlendirmek

10 Ekim 2018

Sağlık hizmetlerinde bütçe kısıtlamaları, ilaç ve diğer müdahalelere ilişkin harcamalar ve finansman kararlarına yönelik yöntem ve politikaların önemini artırmıştır. Kaynak tahsisinin optimize edilmesine
odaklanılmasındaki amaç,  ekonomik değeri en üst düzeye çıkarmaktır. Hemofili, bir sağlık hizmetinin
ekonomik değerini belirlerken çok sayıda faktörün değerlendirilmesini gerektiren nadir bir hastalıktır.
Birçok sağlık hizmeti önceliği için kaynak ayırmak zorunda olan karar vericiler, hemofilide
gerçekleştirilen müdahalelerin hastalar için sonuçları nasıl etkilediğine dair objektif bir anlayıştan yararlanmalıdırlar.
    Tedavi edici tarafından, yapılan ekonomik değerlendirmeler hasta merkezli olmalıdır. Hemofilide bu
durum sağ kalımla başlar ve eklem kanamalarında ve artropatide azalma, hastaneye yatış/cerrahiden
kaçınma, ağrı yönetimi, mobilitede iyileşme, topluma katkı ve yaşam süresine kadar uzanır.
Direkt maliyetler; ilaçlar, kapsamlı sağlık hizmetleri, hastaneye yatış ve acil servis ziyaretleri, yatarak
ya da ayakta tedavi prosedürleri gibi doğrudan sağlık harcamalarını kapsamaktadır. İndirekt maliyetler
içinde ise, hasta ve aile yakınlarının harcadıkları zaman, ulaşım ve dolaylı olarak azalmış/kayıp
verimlilik bulunmaktadır.
    Hemofilide sağlık hizmetlerinin değerlendirilmesi için küresel uygulanabilirliği olan bir yapı geliştirmek
amacıyla gerçekleştirilen bir çalışmada, uluslararası, multidisipliner bir uzman paneli tarafından,
Porter'ın modeline dayanan, üç aşamalı, hasta merkezli bir sistem organize edilmiştir.

Çok Aşamalı Değerlendirme

1. aşama, fonksiyon veya aktivite ölçümleri yanında, elde edilen ya da korunan sağlık durumunu,
hemofili spesifik kanama sıklığını, kas-iskelet sistemi komplikasyonlarını ve yaşamı tehdit eden
kanamaları içermektedir.

2. aşama, iyileşme süreci, iyileşme zamanı ve iş/okuldan uzak kalınan zaman gibi sonuçları
içermektedir, ayrıca inhibitör gelişimi, patojen bulaşı/enfeksiyonlar, ortopedik müdahale gibi tedavinin
olumsuz yanları da dahil edilmiştir.

3. aşama, 0 kanama ile ölçülen sağlıklı yaşamın sürdürülebilirliği, üretkenlik ve zaman geçtikçe iyi
sağlık ile ölçülmektedir, uzun vadede potansiyel olumsuz sonuçlar ise yetersiz veya uygun olmayan
tedavi ile yaşa bağlı komplikasyonları içermektedir.

    Araştırmacılar, hemofili sağlık bakımının, çeşitli hasta tipleri ve sağlık sistemleri arasında birçok hasta
merkezli sonuçları etkileyebileceğini ve bu sistemin, birçok paydaş tarafından ekonomik değer bazlı
karar vermeyi bilgilendirmek için bu sonuçları düzenleyeceğini ve standartlaştırılmış sonuç kümesinin
daha da iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için temel oluşturacağını belirtmişlerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

B. O’Mahony, G. Dolan, D. Nugent, C. Goodman. Patient-centred value framework for haemophilia, Haemophilia. 2018;1–7.

Anksiyete Hemofili Hastalarında Kanamayı Artırıyor Mu?

09 Ekim 2018

Anksiyete, bilinmeyen tehditler veya iç çatışmalar gibi stresli durumlarda ortaya çıkan normal bir yanıttır. Kaygı, endişe ve sinirlilik duygularını kapsar ve genellikle korku ve uyarılmışlıkla ilişkilidir. Akut strese maruziyet, otonomik ve nöroendokrin aktivasyonu ile takip edilir, bu da savaş ya da kaç cevabı için hayati öneme sahiptir.

Anksiyete, faktör VIII, fibrinojen ve von Willebrand faktör seviyeleri ile trombosit agregasyonunda artış  ile karakterizedir. Akut anksiyetenin protrombotik bir durum olması beklenebilir, fakat akut zihinsel stres, endotelyal ve kromaffin hücrelerinden doku plazminojen aktivatörü (tPA) salgılanmasına neden olduğundan, fibrinolizis prokoagülan uyaranların etkisini yok eder. Savaş ya da kaç cevabına eşlik eden prokoagülan değişikliklerinin, potansiyel yaralanmalar durumunda kanama riskini azalttığı, fibrinoliz aktivasyonunun ise, yaralanmalardan önce intravasküler trombüs oluşumunu önlemek için hemostaz aktivasyonunu önlediği söylenebilir. Akut anksiyeteli hastalar, hiperkoagülasyon ve hiperfibrinolizis arasındaki denge bozulduğunda kanamaya veya tromboza eğilimlidir. Akut anksiyete hemofili veya von Willebrand hastalığında kanama riskini arttırmakla kalmaz, aynı zamanda birçok rapor, hemostatik bozukluklarda kanama kontrolünde hipnoz gibi anksiyolitik müdahalelerin etkili olduğunu göstermiştir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Silvia Hoirisch-Clapauch. Anxiety-Related Bleeding and Thrombosis, Seminars in Thrombosis & Hemostasis 2018 May 3.

Hemofilide Hedef Eklem Varlığı Yaşam Kalitesini Azaltıyor

05 Temmuz 2018

Eklem hasarı hemofili hastalarında görülen önemli bir komplikasyondur ve ağır hemofili hastaları için en kötü semptomlardan biri olarak kabul edilmektedir. Birleşik Krallık’ta gerçekleştirilen bir çalışmada, hedef eklemler gibi hemofili komplikasyonlarının, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi (HRQOL) üzerine etkilerini tanımlamak amaçlanmıştır.

İnhibitörsüz hemofili hastalarına ilişkin veriler, “Avrupa'daki Hemofili Maliyeti - Sosyoekonomik Bir Anket” (CHESS) çalışması ile, beş Avrupa ülkesindeki (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) ağır hemofili A ve B'de hastalık maliyeti değerlendirmesi çalışmalarından alınmıştır

Ayrıca hekimler, 1285 erişkin hastaya ilişkin klinik ve sosyodemografik bilgiler sağlamışlardır. Bu hastaların 551’i EQ-5D dahil olmak üzere ilgili anketleri doldurmuşlardır EQ-5D indeks skoru ile hedef eklem durumu (CHESS çalışmasında kronik sinovit olarak tanımlanan alanlar) arasındaki ilişkiyi araştırmak için bir model geliştirilmiştir ve bu model sosyodemografik özellikler ile komorbiditeler de dahil olmak üzere hastalara ilişkin değişkenler açısından düzeltilmiştir.

 

Hedef Eklem Varlığı Yaşam Kalitesini Oldukça Olumsuz Etkiliyor

515 hastanın EQ-5D yanıtları elde edilmiştir ve toplamda 692 hedef eklem kaydı yapılmıştır. Hedef eklemi olmayan hastalar için EQ-5D indeksi ortalaması 0.875 (standart sapma [SD] 0.179); bir ya da daha fazla hedef eklemi olan hastalar için ise 0,731 (SD 0.285) olarak bulunmuştur.  Bir ya da daha fazla hedef eklem bulunması, hedef eklem olmamasına kıyasla daha düşük endeks skorları ile ilişkili olmuştur (ortalama marjinal etki (AME) -0.120; SD 0.0262; p <0.000).

Bu çalışma, kronik sinovit varlığının ağır hemofili hastası erişkinler için sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi üzerinde anlamlı bir olumsuz etkisi olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, hemofili bakımında hedef eklem oluşumunun önlenmesi, erken tanısı ve tedavisi klinisyenler ve hastalar için önemli bir husustur.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

O'Hara J, et al. The impact of severe haemophilia and the presence of target joints on health-related quality-of-life. Health Qual Life Outcomes. 2018 May 2;16(1):84.

Çocuklarda Kanama Bozukluğu ve Beyin Kanaması Riski

30 Mayıs 2018

Kalıtsal kanama bozukluğu olan çocuklarda intrakraniyal kanama, potansiyel olarak hayatı tehdit eden bir komplikasyondur ve terapötik açıdan değerlendirildiği zaman da çok önemli bir zorluktur. 2003 ile 2015 yılları arasında Birleşik Krallık’ta hastaların kayıt altına alınmış olduğu bir çalışmada kalıtsal kanama bozukluğu olan 16 yaş ve altındaki çocuklarda görülen intrakraniyal kanamaların özelliklerini, yönetimini ve sonuçlarını tanımlamak amaçlandı. Bu çalışmayla Birleşik Krallık hemofili merkezlerinde tedavi edilen çocukların retrospektif analizi yapıldı.

İntrakraniyal kanama ile başvuran 66 çocuğun % 82'sinde hemofili A veya B,% 3'ünde Von Willebrand Hastalığı ve% 15'inde nadir bir kalıtsal kanama bozukluğu vardı. Vakaların % 91'inde ciddi bir kanama bozukluğu mevcuttu. Hemofili A ve B için intrakraniyal kanama oranları 1000 hastada yılda 6.4 ve 4.2 idi. Olgularda medyan yaş 4 aydı (% 33 yenidoğan, % 91’i 2 yaştan küçük çocuk).

İntrakraniyal Kanamanın Yıkıcı Sonuçları Var

Yenidoğanlardan 11’inde doğum spontan vajinal (SV), 6'sında destekli, 4'ünde sezaryen şeklindeyken, 1'inde bilinmiyordu. Hemofilili çocuklarda SV doğuma kıyasla destekli doğumda intrakraniyal kanama riski 10.6 kat daha fazla idi. Travma > 2 yaş çocuklarda (% 67), 1 aydan 2 yaşa kadar olan çocuklara (% 18; P = .027) göre daha yaygındı. İntrakraniyal kanamadan önce, çocukların sadece %4,5'i profilaktik tedavi alıyordu. Hemofilililerin % 6'sında inhibitör vardı. İlk replasman tedavisinin medyan süresi 15 gündü. Mortalite %13.5 idi. Nörolojik sekel, intraserebral kanamayı takiben daha yaygın olarak görüldü ve hayatta kalanların %39'unda meydana geldi. Hemofilililerin %52’si daha sonra bir FVIII inhibitörü geliştirdi.

Sonuç olarak intrakraniyal kanama, şiddetli kalıtsal kanama bozukluğu olan çocuklarda, yaşamın ilk 2 yılında ve profilaksi almayan çocuklarda sık olarak görülmektedir. İntrakraniyal kanama bu hastalarda genellikle belgelenmiş travma olmaksızın ortaya çıkar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Chalmers EA. et al. Intracranial haemorrhage in children with inherited bleeding disorders in the UK 2003-2015: A national cohort study. Haemophilia. 2018 Apr 10. doi: 10.1111/hae.13461. [Epub ahead of print]

Hemofilide Programlı Spor Terapisi

05 Nisan 2018

Spor ve egzersiz terapisi, günümüzde çok sayıda farklı hastalıkların tedavi planına daha fazla entegre olmaya başladı. Bu terapinin yararları üzerine çok sayıda yüksek kalitede kanıtlar elde edilmiş olsa da kardiyovasküler hastalıklarda veya nadir görülen hastalıklar için bir tedavi seçeneği olarak spor terapisi kavramından bahsetmek henüz mümkün değildir.

Son on sekiz yıl içinde Almanya’daki Wuppertal Üniversitesi’nde spor hekimliği araştırmacıları durumu analiz ederek bir model, içerikle "Programlı Spor Terapisi" (PST) kavramını geliştirdiler. Bu modeli nadir hastalıkların önemli bir grubunu oluşturan hemofilili insanların tedavisine eklemek ilk hedefleri odu. Birçok çalışma, hemofilili insanlarda motor becerilerin azaldığını göstermiştir ve sağlıklı insanlarla arada oluşan fark ise yıllar içerisinde arış göstermektedir. Bu ilerlemeyi azaltmanın tek yolu, hemofilili insanların gereksinimlerine uyarlanmış uygun bir tedavidir.

Programlı Spor Terapisi Tüm Nadir Hastalıklar İçin Model Olabilir

Hemofili, özellikle, spor tedavileri ve fizyoterapi birlikte düzenli bir şekilde koordine edilmelidir ve ilk olarak kanama sonrası akut faz ve sonrasında akut faz bittikten sonraki döneme uyarlanmalıdır. Tüm farklı zorlukları dikkate alan bir model, araştırma ekibinin önerdiği dişli çark modeli olabilir.

Hemofili nadir görülen bir hastalık olduğundan, klasik grup terapilerinin uygulanmasının çoğu zaman imkansız olmasına yol açar ve bu yüzden yeni eğitim kavramları gereklidir. Gözetimli özerk bir ev eğitimi ile birlikte spor terapi kampları kombinasyonu ile PST, temel becerileri geliştirmek ve hemofilili insanlar ve belki de diğer nadir hastalıkları olan hastalarda bireysel durumu iyileştirmek için yardımcı olur. Toplanacak olan deneyim ve bilimsel veriler "Programlı Spor Terapisi (PST)" nin başarısını kanıtlayacaktır ve hatta bu model diğer nadir hastalıklar için bir model olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hilberg T. Programmed Sports Therapy (PST) in People with Haemophilia (PwH) "Sports Therapy Model for Rare Diseases". Orphanet J Rare Dis. 2018 Mar 5;13(1):38.

Hemofilili Erişkinlerde Hareket Tarzı Farklılaşıyor

30 Mart 2018

Hemofili, kanama pıhtılaşma bozukluğuna yol açan kronik bir hastalıktır ve eklem içine kanamaların yaygın olması sebebiyle hemofili hastalarında hareket bozukluğu da gözlemlenebilmektedir. Hemofili olan erişkin kişilerin hareket davranışları konusunda günümüze kadar sınırlı sayıda araştırma yayınlanmıştır. Hipoteze göre fiziksel aktiviteden kaçınılması ve daha sedanter bir yaşam sürülmesinin daha zayıf fiziksel işlevlere neden olduğu varsayılmaktadır.

Hollanda merkezli yapılan yeni bir araştırmada hemofili hastası olan ve sağlıklı yetişkinler arasındaki hareket davranışındaki farklılıkları belirlemek amaçlandı. Elde edilen bulgular Hemophilia dergisinin Mart 2018 sayısında yayınlandı.

Hareket davranışı bir akselerometre kullanılarak, yatmak, oturmak, ayakta durmak, yürümek, koşmak ve bisiklete binmek gibi aktivitelerle değerlendirildi. Aktivitelere harcanan süre, hemofili hastaları ve sağlıklı yetişkinler arasında, faaliyetler için harcanan toplam süre ve olarak harcanan zamanın yüzdesi kullanılarak karşılaştırıldı.

Hemofili Şiddeti Arttıkça Hareket Azalıyor

Çalışmaya 115 hemofili hastası (ortalama yaş 42.8 ± 15.1, şiddetli 42.1 ± 13.6) ve 98 sağlıklı yetişkin (yaş ortalaması 41.9 ± 15.5) dahil edildi. Elde edilen sonuçlar, ciddi hemofili hastalarında, oturma ve durma süresinin sağlıklı yetişkinlerden daha fazla oturduğunu gösterdi (sırasıyla 4.5 [CI 0.6-8.4] ve 4.2 [CI 1.8-6.6] saat / hafta) Yine ciddi hemofili hastalarının sağlıklı erişkinlere göre daha az yürüdüğü ve koştuğu da görüldü(sırasıyla 3.4 [CI 1.4-5.3] saat ve 33.6 [CI 19.0-41.7] dak / hafta) . Hafif / orta hemofilili hastalar ise, sağlıklı yetişkinlerden daha fazla ayakta durmaktadır (3,3 [CI 0,1-6,4] saat / hafta). Bu farklılıklara giyme süresi yüzdesi olarak bakıldığında ise ortadan kaybolduğu görüldü.

Çalışmanın sonuçlarına göre şiddetli hemofilili erişkinlerin hareket davranışı, daha az yürüme ve daha az koşma nedeniyle, sağlıklı yetişkinlerden farklıdır. Diğer faaliyetler ve duruşlarda ya da hareket davranışlarının gün içinde dağılımı arasında ise fark bulunmadı. Hafif / orta hemofilili yetişkinler ve sağlıklı yetişkinler arasında ise anlamlı bir farklılık bulunmadı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Timmer MA. et al. Movement behaviour in adults with haemophilia compared to healthy adults. Haemophilia. 2018 Mar 1. doi: 10.1111/hae.13441. [Epub ahead of print]

Hemofilide Kişiselleştirilmiş Yaklaşım İçin Veriyi Anlamak

27 Mart 2018

Hemofili hastaları için eklem hastalığına bağlı ağrı ve fonksiyonel bozukluklar büyük problemlerdir ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi (HRQoL), demografik ve tedaviye bağlı özelliklerle tanımlanan gruplara göre değişebilir. ABD’li hastalarda yapılan P-FiQ çalışmasında bu farklılıklar derinlemesine incelendi.

HRQoL'deki genel farklılıkları, P-FiQ çalışma alt grupları arasındaki ağrı, fonksiyon ve eklem durumlarını değerlendirmek amacıyla araştırmacılar yeni bir analiz yaptılar ve bulgularını yayınladılar.

Hemofili ve eklem ağrısı / kanaması öyküsü olan erişkin erkeklerde ağrı öyküsü hasta tarafından bildirilen sonuçlar çeşitli anketler kullanılarak değerlendirildi. Bu amaçla çalışmada kullanılan anketler EQ-5D-5L, Kısa Ağrı Envanteri v2 Kısa Formu (BPI), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ve Hemofili Aktiviteleri Listesi (HAL) idi ve ayrıca isteğe bağlı olarak eklem durumu da (Hemofili Ortak Sağlık Puanı v2.1 [HJHS] kullanılarak) değerlendirildi. Sonuçlar, katılımcı karakteristiklerine göre alt gruplar arasında analiz edildi.

Çeşitli Eşlik Eden Faktörler Yaşam Kalitesini Düşürüyor

Çalışmaya dahil edilen hemofili olan toplam 381 erişkin erkek için, medyan yaş 34'dü. EQ-5D-5L indeksi, BPI ağrı şiddeti / girişim, HAL genel skoru ve HJHS'de daha kötü skorlar genellikle üniversite eğitimi, işsizlik, hastanın bildirdiği hem akut hem de kronik ağrı ve hastanın bildirdiği anksiyete / depresyon ile ilişkiliydi.

Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre, eğitim düzeyi yüksek olan, işsiz, akut ve kronik ağrıya sahip, anksiyete / depresyona sahip olanların HRQoL ölçümleri tutarlı olarak daha düşüktü. Bu faktörlerin hastalık sonuçları ile ilişkisinin daha iyi anlaşılması, bireyselleştirilmiş hasta yönetimini geliştirebilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Batt K. et al. Patient-reported outcomes and joint status across subgroups of US adults with hemophilia with varying characteristics: Results from the Pain, Functional Impairment, and Quality of Life (P-FiQ) study. Eur J Haematol. 2018 Apr;100 Suppl 1:14-24.

Hemofilide Yaşam Kalitesi ve Artropatiyle İlişkisi

18 Ekim 2017

Son yıllarda hemofili tedavisinde sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi çıktıları daha fazla rol oynamaya başladı. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, Yunan hemofili hastalarında yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve genel popülasyonun verileriyle kıyaslanması hedeflendi. Bunun yanı sıra, artropatinin hastaların yaşam kalitesini nasıl etkileyeceği de incelendi.

Çalışmaya dahil edilmiş olan 109 yetişkin hasta sosyal işlevsellik (SF-36) ve Haem-A-QoL anketlerini tamamladılar. Artropati hem Hemofili Dünya Federasyonu klinik skoru ve Pettersson radyolojik skoru ile değerlendirildi.

Tüm Alt Ölçeklerde Bozulma Görüldü

Haem-A-QoL'nin en çok zarar gören alanları spor / boş zaman (SL) ve fiziksel sağlık (PH) bulguları olup sırasıyla ortalama puanlar 61.2 ve 42.2 olarak ölçüldü. Hastalar, özellikle rol fiziksel (RPH), bedensel ağrı (BP) ve genel sağlık (GH) alt ölçeklerinde, tüm SF-36 alanlarında toplum örnekleminden istatistiksel olarak anlamlı düşük ortalama skorlar verdiler. Haem-A-QoL alt ölçekleri arasında, SL ve PH, hem ortopedik skorlar kullanıldığında artropati şiddeti ile güçlü bir şekilde ilişkili bulundu (p <.001) ve yaşa göre ayarlandıktan sonra istatistiksel anlamlılığı korudu (p <.05).

Ortopedik durumun zayıf olması da bazı SF-36 alt ölçekleri ile negatif ilişkili gösterdi. Bununla birlikte, bu korelasyonların hiçbiri yaşa göre düzeltme yapıldıktan sonra da devam etmedi.

Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre Yunanistan'daki toplum verileriyle karşılaştırıldığında, hemofili olan hastalar, tüm yaşam kalitesi alt ölçeklerinde bozulma gösterdiler. Bu etki özellikle RPH, BP ve GH alt ölçeklerinde daha belirgindi. Sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi artropatiden ciddi olarak etkilenirken, esas olarak fiziksel skorların etkilendiği görüldü. Hastalığa özgü Haem-A-QoL aracının kullanımı, yaşam kalites, ve hemofilik artropati arasında ek bağlantılar yakalayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Varaklioti A et al. Health-Related Quality of Life and Association With Arthropathy in Greek Patients with Hemophilia. Clin Appl Thromb Hemost. 2017 Jan 1:1076029617733041. doi: 10.1177/1076029617733041. [Epub ahead of print]

Hemofilide Beyin Kanamasını Engellemek İçin Profilaksi

02 Ekim 2017

İntrakranial kanama hemofilinin önemli kanama komplikasyonlarından bir tanesidir. Bu kanamalar mortalite riski taşımaktadırlar ve uzun dönemli morbiditeye neden olabilmektedirler. Birçok seride İKK sonrası hastalarda yüksek oranda nörolojik sekel gözlendiği bildirilmiştir. Bu hastalarda uzun dönemli sekel riski yaklaşık %50-60 olarak bildirilmektedir. Hemofilide profilaksi genellikle eklem sonuçları üzerine odaklanmaktadır ve profilaksinin İKK üzerine etkisi daha az bilinmektedir.

Avrupa’da gerçekleştirilen çok merkezli bir çalışmada, hemofili hastası çocuklarda intrakranial kanamanın analiz edilmesi amaçlanmıştır ve farklı profilaksi rejimleri ile İKK sekelleri değerlendirilmiştir. Retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen çalışmaya 20 ülkeden 33 hemofili merkezi katılmıştır. Çalışmaya 1993-2014 yılları arasında doğmuş olan, inhibitörsüz ağır hemofili A ya da B hastası çocuk ve adölesanlar dahil edilmiştir. Hastalar, infüzyon sıklıkları ve dozlarına göre tam profilaksi, kısmi profilaksi ve profilaksi almayan olmak üzere 3 grupta kategorize edilmişlerdir. Çalışmaya toplamda 1515 çocuk dahil edilmiştir ve 8038 hasta yılını aşan izlemde 29 intrakranial kanama vakası bildirilmiştir. Profilaksi grubunda intrakranial kanama insidansı, 0.00033 kanama/hasta yılı olarak hesaplanmıştır. Bu oran profilaksi uygulanmayan grupta gözlenen 0.017 kanama/hasta yılı oranına kıyasla anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (RR 50 · 06; P<0 001). Kısmi profilaksi uygulanan grupta bu oran 0,0050 kanama/hasta yılı olarak hesaplanmıştır ve yine tam profilaksi grubunda gözlenen oranın anlamlı şekilde daha düşük olduğu görülmüştür (RR 14,92, P = 0,007).

Kanadıkça tedavi alan grupta, İKK ortaya çıkan çocukların %8’inde (2/24) mortalite, %33'ünde ise entellektüel/davranışsal sorunlar, parezi ve epilepsi gibi uzun dönemli sekeller ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak bu geniş ölçekli, çok merkezli pediatri çalışmasında kanadıkça tedavi edilen ağır hemofili hastalarında intrakranial kanamanın klinik olarak önemli ve hatta fatal bir durum olduğu, profilaksi alan çocuklarda ise nadiren ortaya çıktığı gözlenmiştir. Profilaksi İKK’ya karşı neredeyse tamamen koruyucu olmuştur ve İKK sonrası sekel gelişimi sadece profilaksi almayan hastalarda ortaya çıkmıştır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Andersson NG et al. Intracranial haemorrhage in children and adolescents with severe haemophilia A or B - the impact of prophylactic treatment. Br J Haematol. 2017 Jul 12. doi: 10.1111/bjh.14844. [Epub ahead of print]

Hemofili A Hastalarında Kanama ve Eşlik Eden Morbiditeler İncelendi

25 Eylül 2017

Hemofili A hastalığı faktör 8 eksikliğine bağlı olarak gelişen ve kanamalarla kendini gösteren genetik geçişli bir hastalıktır. Genellikle erken çocukluk döneminde tanı konulan bu hastalıkta hemofili bakımındaki güncel gelişmeler sebebiyle özellikle ciddi hastalığı olmayan gruptaki hastalar için ileri yaşlara kadar kaliteli bir yaşam sürmek mümkün olabilmektedir. Kanama tipi ve sıklığının yaşla birlikte değişebileceği ve yaşlı hastalarda eşlik eden hastalıklar ve eşlik eden ilaçlar kullanımından etkilenebileceği hipotezi ileri sürülmüştür.

Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada hemofili A hastalarındaki, kanama paterni değişiklikleri, eşlik eden hastalıklar, eşlik eden ilaç kullanımı, kanama alanları ve hasta mortalitesi ile ilgili bir araştırma yapıldı. Çalışmaya 60 yaşın üzerindeki hastalar dahil edildi. Retrospektif çok merkezli bir veri toplama çalışması olan bu çalışmada, Almanya, Avusturya ve İsviçre'de bulunan Tromboz ve Hemaostaz Araştırma Derneği önder oldu. Çalışmaya ortalama yaşı 69 olan ve %29’u ciddi hastalığa sahip 185 hemofili hastası dahil edildi. Ciddi hemofili olan hastaların % 30'unda düzenli profilaksi yapıldı. Toplam yıllık kanama oranı 2.49, şiddetli hemofilide ise 5.61 olarak hesaplanan hastalarda çoğunlukla kaynak eklem kanamalarıydı. Hipertansiyon en sık rastlanan komorbidite idi, ancak 70 yaşından büyük hastalarda genel popülasyona göre çok daha az sıklıkta meydana geldi; Hastaların% 12'sinde iskemik kalp hastalığı vardı ve hastaların% 13'ü antikoagülan veya antitrombosit tedavi almaktaydı. Gözlem döneminde, ciddi hemofili olan hastaların% 17'sinde kanama semptomları sıklığı artış gösterdi ve bu, antitrombosit veya antikoagülan ilaçların kullanımı ile anlamlı derecede ilişkiliydi.

Hemofilili ileri yaş hastalarda yapılan bu çalışma hasta popülasyonunun en sık rastlanan komorbiditesinin hipertansiyon olduğunu gösterdi. İskemik kalp hastalığının yanı sıra antitrombosit veya antikoagülan tedavi önemli bir grup hastada görüldü.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Miesbach W et al. Co-morbidities and bleeding in elderly patients with haemophilia-A survey of the German, Austrian and Swiss Society of Thrombosis and Haemostasis Research (GTH). Haemophilia. 2017 Jun 21. doi: 10.1111/hae.13296. [Epub ahead of print]

Hemofilik Artropati Erken Tespitinde USG

12 Eylül 2017

İtalyan araştırmacıların yazdığı son derleme yazısında, hemofili hastalarında, hastalık aktivitesi bulguları ve dejeneratif hasarlara odaklanarak, eklem durumunun değerlendirilmesi için ABD'nin USG kullanımı hakkında ayrıntılı geniş literatür kanıtları incelendi.

Fiziksel muayene değerlendirme puanlarının (örneğin, Gilbert Ortopedik Joint Skoru-WFH-ve Hemofili Ortak Sağlık Skoru-HJHS) duyarlılık ve özgüllüğünün erken, subklinik eklem anormalliklerinin belirlenmesinde çok etkili olmadığı ve eklem hasarının ciddiyetinin , hemofili hastalarında eklem tutulumunu değerlendirmek ve hastalığın ilerlemesini izlemek için klinik muayeneye bir tamamlayıcı olarak radyografi ve manyetik rezonans (MR) görüntüleme kullanımı önerilmiştir . Bununla birlikte, radyografi ileri artropatik değişiklikleri saptayabilir, ancak erken hastalık işaretlerini tanımada zayıf bir değere sahiptir.

MR görüntüleme, hastalık aktivitesinin bulgularını ortaya çıkarmak için oldukça duyarlı kabul edilebilir ve eklem yüzeylerinin kapsamlı olarak değerlendirilmesi için etkilidir ancak tek bir çalışmada birden fazla eklemi değerlendiremez, muayene zamanı 25-30 dakikadan daha kısa olamaz ve ileri osteoartiritte özellikle de dirsek seviyesinde değerlendirme zor olabilir ve hasta için rahatsızlık verebilir. 

Ultrasonun ise (USG), hastalığın aktivitesini (yani, eklem efüzyonu ve sinovyal hipertrofi) ve dejeneratif hasarları (yani, osteo-kondral değişiklikler) hastalığın şiddetini arttıran skorlama ölçekleri vasıtasıyla en ilgili biyolojik belirteçleri saptayarak niceleyebilir nitelikte olduğu kanıtlanmıştır.Akut kanama atağı dışında USG, neredeyse tamamen asemptomatik olan eklemlerde sinovyal hipertrofi ve osteokondral değişiklikleri değerlendirmek için mükemmel bir tanı aracı olduğu kanıtlanmıştır.

Araştırmacıların beklentisine göre,  hemofili uzmanlarının rutin klinik muayenesinin bir parçası olarak USG kullanması, ek maliyetlerden kurtulmayı ve ve görüntüleme departmanlarına gönderilerek uzun süre bekleyen hasta listelerinden kaçınmayı sağlayacak ve hastalara daha erken ve etkili müdahale etme şansını oluşturacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Di Minno MND, et al. Ultrasound for Early Detection of Joint Disease in Patients with Hemophilic Arthropathy. J Clin Med. 2017 Jul 31;6(8). pii: E77. doi: 10.3390/jcm6080077.

Hemofili Hastalarında Kardiyovasküler Risk ve Endotel Fonksiyonu

11 Temmuz 2017

Son on yılda, hemofili, kardiyovasküler hastalıktan ötürü mortaliteye karşı olası koruyucu bir faktör olarak düşünülmüştür. Çok sayıda retrospektif çalışma, hemofili popülasyonunda genel popülasyondan daha düşük bir kardiyovasküler mortalite oranını ortaya koymuştur.

Sistematik bir incelemede, genel popülasyona göre hemofiliye sahip hastalarda, arteriyel tromboz nedenli mortalitede anlamlı olmayan bir azalma bildirilmiştir. Hemofilide azalmış kardiyovasküler mortalite mekanizmalarının, azaltılmış tromboz oluşumu ve plak stabilitesi olduğu önerilmiştir. Bununla birlikte, hemofilinin aterosklerotik plak gelişimine karşı koruyucu etkileri konusunda çelişkili kanıtlar bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda, sağlıklı kontrollere kıyasla hemofiliye sahip hastalarda benzer aterosklerotik yük gösterilirken, bazılarında ise asemptomatik aterosklerotik plak oluşumuna karşı hemofili koruyucu bir etki olarak gösterilmiştir. Hemofiliye sahip hastalarda geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinin yaygınlığı genel popülasyondan benzer veya daha yüksektir. Hemofili için kardiyovasküler mortalitede gözlemlenen azalmanın nedenleri net değildir. Hemofiliye sahip hastalarda endotel fonksiyonlarındaki farklılıklar aterosklerotik riski üzerinde potansiyel bir değiştirici faktörü olabileceği düşünülmektedir.

Aterosklerozun fizyolojik, ölçülebilir bir öncülü olan endotel disfonksiyonu, aterosklerotik olayların bağımsız öngörücüsü olarak bilinmektedir. Makrovasküler endotele bağımlı fonksiyon, bir elastik arterinin akış aracılı dilatasyonu (FMD) ile değerlendirilebilir. Mikrovasküler endotel disfonksiyonu, makrovasküler endotel disfonksiyonuna göre kardiyovasküler risk için daha iyi bir belirteç olarak tanımlanmıştır. Hemofilide mikrovasküler endotel fonksiyonunu değerlendiren herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Hemofilili hastalardaki makrovasküler endotel fonksiyonu üzerine yayınlanan iki rapor çelişkili sonuçlara sahiptir.

Kanada’dan bir grup araştırmacı, yaptıkları prospektif çalışmada; hemofili hastaları ile sağlıklı kontroller arasında endotelyal fonksiyonda bir farklılık olup olmadığını ve hemofili popülasyonundaki endotel ifonksiyonunun vasküler sonuçlara etkisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladılar. Araştırmacılar, British Columbia ve Güney Alberta hemofili tedavi merkezlerinden hemofili A veya B’ye sahip erişkin erkekleri, yaş ve kardiyovasküler risk faktörlerine göre sağlıklı erkek kontrollerle eşleştirdiler. Makrovasküler endotel fonksiyonunu, brakiyal arter akım aracılı dilatasyon (FMD) ve nitrogliserin aracılı dilatasyon (NMD) ile ve mikrovasküler endotel fonksiyonu, hiperemik hız zaman integrali (VTİ) ile değerlendirdiler. Hemofili ve endotel fonksiyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için çok değişkenli lineer regresyon kullanıldı. Araştırmacılar çalışmalarına, hemofili A ve B’ye sahip toplam 81 hasta ve 243 kontrol dahil ettiler. Hemofiliye sahip hastaların, kontrollere kıyasla benzer bir FMD ve NMD'ye sahip olduklarını buldular. Bununla birlikte,  çok değişkenli analizde hemofilinin yüksek FMD ile ilişkili olduğunu gördüler. Hemofili tipine ve şiddetine bakılmaksızın, tek değişkenli ve çok değişkenli analizlerde hemofili anlamlı derecede düşük VTİ ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, hemofiliye sahip erişkin erkeklerde, sağlıklı kontrollere kıyasla mikrovasküler endotel fonksiyonlarının daha düşük olduğunu gösterdiklerini, bununla beraber hemofili popülasyonunda endotel disfonksiyonunun kardiyovasküler olaylara etkisini değerlendirmek için gelecek çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sun et al.  Adult males with haemophilia have a different macrovascular and microvascular endothelial function profile compared with healthy controls, Haemophilia. 2017;1–7.

Faktör VIII İnhibitör Gelişimi ve IL-10 Gen Polimorfizmi

28 Haziran 2017

Hemofili A hastalarında Faktör VIII'e (FVIII) karşı inhibitörlerin geliştirilmesi tedavinin ciddi bir komplikasyonudur. İnterlökin-10 (IL-10) da dahil olmak üzere birçok sitokinin inhibitör gelişimini etkileyebileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte, günümüze kadar yayınlanmış olan literatür verileri bu ilişkiyi ispatlamak için yeterli değildir. Mısır merkezli yapılan yeni bir çalışma ile hemofili hastalarında FVIII inhibitörü oluşumu ile IL10-1082A / G polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlandı. Çalışmanın bulguları geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Çalışmaya dahil edilen hastalar, Bethesda yöntemini kullanarak FVIII inhibitörleri açısından tarandı. IL10-1082A / G polimorfizmi, polimeraz zincir reaksiyonu kısıtlama fragmanı uzunluğu polimorfizmi  ile tespit edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalardan altısında (% 12) inhibitör gelişti. Ancak IL10-1082A / G genotipleri, hastalık şiddeti veya tedavi ile ilişkili değişkenler (alınan FVIII tipi, tedavi rejimi, FVIII'e ilk maruz kalma yaşı ve replasman tedavisi sıklığı) bakımından inhibitör pozitif ve negatif hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır .

Bu Mısırlı hemofili grubunda FVIII inhibitörü oluşumu ile  IL10-1082A / G polimorfizmi arasında, hastalık şiddeti veya tedavi değişkenlerinden herhangi biri açısından korelasyon görülmedi. Yani IL-10 gen polimorfizmi ile faktör 8 inhibitörü oluşumu arasında herhangi bir ilişki olmadığı görüldü.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sadek H, et al. The Development of FVIII Inhibitors in Relation to IL10 Gene Polymorphism in Hemophilia AEgyptian Pediatric Patients. Fetal Pediatr Pathol. 2017 Jun;36(3):184-189. doi: 10.1080/15513815.2017.1281363. Epub 2017 Feb 22.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image