Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Metastatik Kanserlere Karşı Aşı mı Geliyor?

25 Şubat 2016

Kanser immünoterapisi son yıllarda üzerinde çok çalışma yapılan ve oldukça ilgi çeken bir tedavi yöntemidir. Kanser immünoterapisinde fikir, vücudun kendi immün hücrelerinin, hastalığa sebep olan kanser hücrelerini tanımaları için aktive etmek ve kanserli hücrelere saldırması için onları eğitmektir. Toksik kemoterapötik ilaçların tüm vücuda dağılmasının yerine, kanser immünoterapisi, sadece vücudun kendi immün hücrelerini kullanarak stratejik hedeflemeye olanak sağlamaktadır. Bahsedilen, kanser için bir çeşit aşıdır. Bunu keşfetmek ve daha fazla potansiyeli göstermek için birçok klinik çalışma yapılmaktadır.

Nanoteknoloji, kanser immünoterapisine muazzam katkılar sağlamaktadır. İn-situ aşılama immünoterapi stratejisi, doğrudan lokal tümör aracılı immünosupresyonu aşmak için tanımlanan tümörleri manipüle eder ve daha sonra metastazları tedavi etmek için sistemik anti-tümör immünitesini stimüle eder.

Dartmounth’s Tıp Fakültesi Fiering laboratuvarında yapılan yeni bir çalışmada, immün sistemi stimüle etmek için adjuvan olarak boş börülce mozaik virüsü kullanıldı. Diğer pek çok aşıda olduğu gibi bu virüslerin çekirdek DNA’ları yoktu fakat immün sistem tarafından yüzeyleri sayesinde tanınabiliyorlardı.

Araştırmacılar börülce mozaik virüsünden 30nm büyüklüğündeki partikülleri inhale etmenin, farelerde melanomun metastatik akciğer kanserlerinini ve meme kanserini azalttığını keşfettiler. Aynı zamanda bu partiküllerin, derideki kolon metastatik büyümeleri ve sıvı üreten over kanserini de tedavi edebildiğini belirttiler. Araştırmacılar tam etkinin IL-12,IFN- γ, adaptif bağışıklık ve nötrofilleri gerektirdiğini eklediler.  İnhale edilen börülce mozaik virüsü partiküllerinin, anti-tümör immün yanıtın önemli bir parçası olarak,  hızla alındığını ve tümörün mikro çevresindeki nötrofilleri aktive ettiğini belirttiler. Börülce mozaik virüsü nanopartiküllerinin stabil, toksik olmayan, ilaçlar ve antijenler ile modifiye edilebilir olduklarını, bu özellikleri ile birlikte doğal immünojeniteleri ve zayıf immünojenik tümörlere karşı kanıtlanmış etkililiklerinin, börülce mozaik virüsünü metastatik kanserlere karşı çok önemli kıldığını söylediler.

 Araştırmacılar kanser hücrelerinin ölümündeki gerçek mekanizmayı henüz tam olarak çözemediklerini fakat belirli proteinleri baz aldığı göz önüne alındığında immün sistem ile ilgili olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca sistemin çok umut verici olduğunu eklediler. Yeni sistemin nanoterapötiklerin çoğunda yaşanan hasta organlara dozun ulaşmasındaki sorunları doğrudan hasta organlara uygulama ile büyük ölçüde önlediği belirtildi. Çalışmadaki ilginci bir nokta doğal bağışıklık hücresi olan nötrofiller viral enfeksiyona cevap vermesidir. Bilim adamları, doğal immün yanıtın normal dokuları koruyup neden tümörü hedef aldığının nedeninin ise henüz net olmadığını söylediler.

Börülce mozaik virüsünün mekanizmasını anlaşılması, insanlarda kullanılabilirliği ve tedavi sonuçlarını iyileştirebilirliği ile ilgili daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

 

Literatür talep et

Referanslar :

: Lizotte et al. In situ vaccination with cowpea mosaic virus nanoparticles suppresses metastatic cancer Nature Nanotechnology (2015) doi:10.1038/nnano.2015.292

Kanser İmmünoterapisinde Obezite Paradoksu

12 Nisan 2019

Yeni bir araştırmaya göre obez olmak, kanser geliştirme riskini arttırsa da paradoksal olarak, kanser hastalarında aşırı kilo, immünoterapi ilaçlarının kanser hücrelerini öldürmesine yardımcı olmaktadır.

Araştırmacılar, hem hayvanlarda hem de insanlarda, obezitenin, immün yaşlanmayı, tümör ilerlemesini ve programlanmış hücre ölüm proteini-1 (PD-1) kaynaklı T-hücre işlev bozukluğunu arttırdığını göstermişlerdir. Ayrıca obezitenin, hem tümör taşıyan farelerde hem de kanser hastalarında PD-1 / programlanmış hücre ölümü-ligand-1 (PD-L1) blokajının (kontrol noktası  blokajı) etkinliğinin artmasıyla ilişkili olduğunu göstermişlerdir.

Araştırmacılar, obez ve obez olmayan farelerde T hücre fonksiyonundaki farklılıkları incelemiş, T hücre fonksiyonunun azaldığını ve T hücreleri üzerindeki PD-1 proteininin ifadesinin, obez olmayan kontrol farelerinde olduğundan daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. 

Bağışıklık Sistemi Daha İyi Çalıştı

Çalışmada, obez hayvanlarda ve insanlarda, bağışıklık sistemlerinin daha fazla bastırıldığı bulunmuştur, ancak bir kez kontrol noktası blokajı kullanıldığıda, bağışıklık sistemleri daha iyi çalışmıştır. Bu durum obezitede bunun muhtemelen normal bir fonksiyon olduğunu göstermiştir. Obezite, inflamatuar bir durum olarak kabul edilir ve bağışıklık sistemi normalde kendini baskılar.

Obezite durumunda, bağışıklık sisteminin zayıf bir durumdan daha iyi çalışması için yeterli besin maddesine sahip olduğu görülmüş ve bu nedenle obezite çalışmalarıyla ilgili olarak başarının formülünün ne olduğu sorgulanmıştır.

Çalışma sonucunda araştırmacılar, obezite artışı ile, çoklu tümör modellerinde T hücresi yaşlanması, kısmen leptin sinyallemesi ile indüklenen daha yüksek PD-1 ekspresyonu ve fonksiyon bozukluğu ile sonuçlandığı görülmüştür. Ayrıca obezite ortamında artmış tümör progresyonu gözlemlediğini, ve bu direkt olarak olduğu gibi immünosüpresyona da bağlıydı.

Önemli olarak, bu preklinik bulgular PD-1 / PD-L1 inhibitörleri ile tedavi edilen obez hastalarda belirgin şekilde iyileştirilmiş sonuçlar ortaya koyan klinik verilerle desteklenmektedir.
Literatür talep et

Referanslar :

Wang Z, et al. Paradoxical effects of obesity on T cell function during tumor progression and PD-1 checkpoint blockade. Nat Med. 2019 Jan;25(1):141-151.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Belirlendi

12 Şubat 2019

2018 Nobel Tıp Ödülü'nü takiben, immünoterapinin kanserde kullanımı üzerindeki ilgi hiç olmadığı kadar yüksek hale gelmiştir. Yeni yapılan çok uluslu bir çalışmada, bağışıklık yanıtının düzenlenmesinde kilit rol oynayabilecek TIM-3 adlı bir moleküle ışık tutulmuştur.

Araştırmacılar, TIM-3 proteininin baskılanmış veya inaktif olduğu zaman, bağışıklık sisteminin tamamen serbest hale geldiğini ve T hücrelerinin kontrol edilemeyecek kadar fazla aktive edildiğini ve bunun da ender görülen bir lenfoma türüne yol açtığını bulmuşlardır. Bu ender görülen lenfoma türü, deri altı pannikülit T lenfoma (LTSCP) olarak isimlendirilmiştir.

Araştırma ekibi tarafından, doğrudan TIM-3 proteinine etki eden iki mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonların, lenfositlerin yüzeyinde oluşup kanser hücrelerine saldırmalarını engellediği görülmüştür. Ayrıca, immün yanıtın aşırı aktivasyonu ile ilişkili bu lenfoma türünün, düşünüldüğünden daha yaygın olduğu bulunmuştur. Her iki mutasyon da hem Doğu Asya, Avustralya ve Polinezya kökenli bireylerde hem de Avrupa kökenli bireylerde saptanmıştır.

HAVCR2 Geninde Mutasyon

Bu çalışma, Kanadalı ekiplerin elde ettiği bulgularla başlamıştır. Çalışma ekibi tarafından, erkek ve kız kardeşte aynı nadir görülen lenfoma formu bulunmuştur. Genomlarını sıraladıktan sonra araştırmacılar, her iki hastanın da aynı mutasyonu, TIM-3'ü kodlayan ve ebeveynleri tarafından aktarılan HAVCR2 adlı bir gen üzerinde taşıdıklarını keşfetmişlerdir.

Avustralya ve Fransa'daki meslektaşları ile yapılan görüşmelerde, ekip aynı mutasyona sahip (Tyr82Cys) benzer hasta gruplarının da olduğunu fark etmiştir. Bu hastaların çoğu Doğu Asya ve Polinezya kökenli iken, Avrupa kökenli hastalarda aynı gen üzerinde başka bir mutasyon (Ile97Met) tespit edilmiştir. Toplamda 17 çocuk ve erişkin vaka incelenerek bu bilimsel yayın oluşturulmuştur.

İnsanlarda TIM-3 molekülünün rolü ve aynı zamanda bu molekülün malign bir patolojiden ziyade inflamatuar olarak yeniden ele alınması ve tedavide immünosupresif ilaçların kullanılmasının teşvik edilmesi için güçlü bir argüman oluşturmaktadır. Bu nadir lenfoma formundaki hastalar için, immun supresif tedavi ile elde edilen sonuçların, sitotoksik kemoterapiden çok daha iyi olduğu ve çok daha az yan etkiye neden olduğu gözlenmiştir.

Araştırmacılar şimdi, bağışıklık sisteminin vücudun kendisine yöneldiği bir hastalık olan lupus gibi otoimmün hastalıkları olan hastaların bazı TIM-3 işlev bozukluğuna sahip olup olmadığını araştırmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gayden T, et al. Germline HAVCR2 mutations altering TIM-3 characterize subcutaneous panniculitis-like T cell lymphomas with hemophagocytic lymphohistiocytic syndrome. Nature Genetics, 2018; DOI: 10.1038/s41588-018-0251-4

Kanser İmmünoterapisinin Etkinliğini Artırmak İçin Nitrojen

07 Şubat 2019

İmmünoterapi adı verilen, vücuttaki kanser hücrelerine saldırabilmek için T hücrelerinin kullanılması yöntemi, kanser hastalarına umut olmuştur. Ancak günümüzde hala hastaların azınlığı immünoterapiden yararlanmaktadır ve bu tedavinin etkisini artırmak için araştırmacılar yeni yollar aramaya devam etmektedir.

Etkinliği iyileştirmek için kullanılabilecek olan bir yöntem, hangi hastaların immünoterapiye cevap vereceğini ve neden bazılarının cevap vermediğini belirleyebilmek için biyolojik ve aktivite bazlı belirteçlerin geliştirilmesidir. Yeni bir çalışmada, Notre Dame Üniversitesi'ndeki araştırmacılar prostat kanseri modellerindeki tümörleri incelediğinde, bir amino asidin nitrasyonunun T hücresi aktivasyonunu ve T hücresinin kanseri öldürme yeteneğini engelleyebileceğini buldular.

Çalışmada, araştırma ekibi, myeloid türevli baskılayıcı hücreler (MDSC'ler) tarafından üretilen ve reaktif nitrojen türleri (RNS) olarak adlandırılan yüksek reaktif moleküllerin, tirozin kinaz olarak adlandırılan lenfosit spesifik proteinde (LCK) bir amino asidin nitrasyonuna neden olduğunu açıkladılar. Bu süreç T hücre aktivasyonu için çok önemlidir. Nitrasyon, proteinlerde tirozin adı verilen amino asit molekülüne özel bir kimyasal grup olan "nitro" eklenmesi işlemidir. Bu değişiklikten sonra, protein genel yapısını değiştirebilir ve böylece farklı işlevler sergileyebilir. MDSC'ler ise tüm tümörlerin yüzde 90'ından fazlasını oluşturan solid tümörlerde yaygındır.

Nitrasyon İle Etki Arttı

Prostat kanseri genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Bununla birlikte, agresif prostat kanseri vakaları için etkili bir tedavi yoktur. Amerikan Kanser Cemiyeti'ne göre, prostat kanseri, ABD'de akciğer kanserinin ardında erkekler için kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir.

Ekip, LCK proteinini aktif tutacak ve kanser hücrelerini öldürme işini yapmasına izin verecek olan nitrasyonu bloke etmek için tedavi yöntemlerini test etti. Tümör modellerini, RNS'yi sınırlı derecede nötralize edebilen bir immün kontrol noktası blokajı veya ürik asit ile tedavi ettiklerinde, modeller çok az tepki verdi.

Bu yöntemleri birleştirdiklerinde, RNS'yi baskılayabildiklerini ve sitotoksik T hücrelerini aktive edebileceklerini gördüler. Araştırmacılar, bir sonraki çalışmalar için hedeflerinin, çalışmayı genişletmek ve daha iyi prognoz için bu tip bir modifikasyonu tanıyabilen yeni antikorları araştırmak olduğunu belirttiler.

MDSC'lerin birçok solid tümörde yüksek miktarda bulunması nedeniyle araştırmacılar, prostat kanseri modellerinde bulunan sonuçların diğer solid tümörlere uygulanma olasılığının yüksek olduğunu iddia ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng S, et al. Myeloid-derived suppressor cells inhibit T cell activation through nitrating LCK in mouse cancers. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 115 (40): 10094 DOI: 10.1073/pnas.1800695115

Kanser İmmünoterapisinde NK Hücreleri

28 Ocak 2019

İmmünoterapi, günümüzde kanser tedavisinin önemli bir öğesi haline gelmiş ve çok sayıda farklı malignite türünde yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar elde edilmeye başlanmıştır. Ancak, oldukça başarılı anti-tümör etkilerine rağmen, bu ajanlara ortalama olarak hastaların sadece %25'i yanıt vermekte ve bu da aşılması gereken önemli bir durum olarak karışımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve immün direncin üstesinden gelmek için yenilikçi yolları açığa çıkarmak, kanser immünoterapisinde karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarısı büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapinin vaad ettiği başarıyı genişletmek için uygun bir aday olarak göze çarpmaktadır. Yakın zaman önce yapılmış olan bir çalışmada, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yollar belirlenmiş ve elde edilen bu bulguların kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebileceği düşünülmüştür.

Yeni Bir Yolak

Çalışmada aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterilmiştir. Transgenik fareler kullanılarak, tümör eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44’e bağlanması, tümör büyümesini sınırlandırabilmiştir. Ayrıca NKp44'ün bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla korele bulunmuştur.

Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen, immün homeostaza etki eden efektör-hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgulamaktadır. Aynı zamanda, bu ilginç sonuçların klinik uygulamasını etkileyebilecek olan klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği karmaşıklıkların altını çizmektedir.

Kanser immünoterapisi hakkında çok sayıda etkililik çalışmasının yanı sıra, daha iyi hedeflerin belirlenmesi adına yapılan bu tarz çalışmalar sayesinde, klinik etkililik düzeylerinin en üst seviyeye çekilmesi umulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Canter RJ, et al. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018 Aug 7;6(1):79. doi: 10.1186/s40425-018-0392-0.

Prostat Kanserinde Agresif Seyirle İlişkili Yeni Bir Mutasyon Keşfedildi

23 Ocak 2019

Bilim insanları tarafından, bazı genetik mutasyonlarla prostat kanserinin saldırganlığı, hastalığın gelişme riski ve hastaların daha düşük hayatta kalma oranları arasında bir bağlantı keşfedilmiştir. ANO7 olarak adlandırılan genin, prostat kanseri hastalarının teşhisini iyileştirmede hayati bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.

Günümüz teknolojisinde agresif prostat kanserini erken evrede teşhis etmenin henüz kesin bir yolu bulunmamaktadır. Bu çalışmadaki gibi genetik mutasyonların, doğru teşhis testlerinin geliştirilmesine yol açması beklenmektedir. Bu da, hastaların mümkün olan en iyi tedaviyi alacağı anlamına gelmektedir.

Araştırmacılar tarafından, 1.700 prostat kanseri hastasından gelen DNA'lar ve hastalıkla ilişkili genetik mutasyonları araştırmak için benzer sayıda sağlıklı erkek üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Daha önceki araştırmalar ANO7 geninin prostat kanseri için önemli bir gen olabileceğini gösterdiğinden, bu çalışmada da özellikle ANO7 genindeki mutasyonlar incelenmiştir. Araştırma Uluslararası Kanser Dergisi'nde yayınlanmış ve İngiltere'deki Dünya Kanser Araştırmaları, Kanser Vakfı, Finlandiya Akademisi, Sigrid Jusélius Vakfı, Turku Üniversitesi Hastanesi ve hükümet araştırma fonu tarafından finanse edilmiştir.

ANO7’de Farklı Mutasyonlar Tanımlandı

Çalışmada, ANO7 genindeki küçük genetik değişikliklerin hastanın agresif prostat kanseri geliştirme riskini arttırdığı görülmüştür. Prostat kanseri tedavisindeki en büyük ihtiyaçlardan biri saldırgan kanserleri erken dönemde teşhis edebilmektir. Bu çalışma sayesinde, ANO7 için yapılacak genetik testlerle erken evrede hastaları tespit etme umudu doğmuştur.

Araştırmada prostat kanseri gelişme riskinin yanı sıra, hastalığın şiddeti ve daha kısa sağkalım ile ilişkili özel genetik mutasyonlar da bulunmuştur. Burada ANO7'nin işlevi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak daha fazla araştırma ile hastalığın tedavisi için yeni yollar geliştirilmesi beklenmektedir.

Bu çalışma her ne kadar büyük bir nüfusa sahip olsa da, çalışmanın esas olarak Kuzey Avrupa'da beyaz bir nüfusa yönelik olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Bulguları doğrulamak için diğer demografik bilgileri de içeren daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kaikkonen E, et al. ANO7 is associated with aggressive prostate cancer. International Journal of Cancer, 2018; DOI: 10.1002/ijc.31746

MAPK/ERK Yolundaki Mutasyonlar Kanseri Nasıl Tetikliyor?

17 Ocak 2019

Sağlıklı hücreler; nasıl ve ne zaman büyüyeceği, bölüneceği ve göç edeceğini belirlemek için merkezi Ras/Erk büyüme sinyal yoluna (Ras/MAPK yolu olarak da bilinir) güvenir. Ancak bu mesajların iletilmesine dair kusurlar, hücrelerde kontrolsüz büyümeye ve agresif davranışa neden olabilir. Bu tür mutasyonlar insan kanserlerinin çoğunda bulunur ve Ras/Erk yolunu tedavi etmek kanser araştırmalarında temel hedeflerden biridir.

Yıllar süren araştırmalar Ras/Erk güdümlü kanserlerin, mutasyonların bu yolağı büyüme sinyalinde takılı şekilde bıraktığı durumlarda meydana geldiğinin düşünülmesine neden olmuştur. Bu mutasyonların geri çevrilmesine yönelik hedefli tedaviler için çaba sarf edilmiş, ancak şimdiye kadar çoğu klinik çalışma başarısız olmuştur. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada ise UCSF'de geliştirilen yüksek verimli bir teknik ile bu yol hakkında şaşırtıcı bir keşif yapılmıştır.

Optogenetik adı verilen teknik, nörolojide sıklıkla kullanılır ve bu teknik nöronların, ağlarındaki elektriksel aktivite modellerini kontrol etmesine ve çalıştırmasına izin verir. Hücrelerdeki kimyasal iletişim kalıplarını tek tek keşfetmek için bu yaklaşımı kullanan yeni araştırma, bazı Ras/Erk mutasyonlarının, hücresel büyüme sinyallerinin yoğunluğundan ziyade zamanlamayı değiştirerek kanseri tetikleyebileceğini ortaya çıkarmıştır. Çalışma aynı zamanda, sinyal zamanlamasının bulanıklaşmasının, hatalı Ras/Erk sinyalini kapatmak için tasarlanan hedeflenmiş bazı ilaçların neden paradoksal olarak yeni bir tümör oluşumu riskini yükseltebildiğini açıklamayı hedeflemektedir.

Ras/Erk yolu karmaşıktır, ancak temelinde, hücrenin dışından gelen büyüme sinyallerine yanıt olarak düşen domino taşları gibi birbirini aktive eden dört proteinin (Ras, Raf, Mek ve Erk) kaskadı vardır. Ras, hücre zarında bulunur ve gelen sinyalleri alır, sonra bu sinyalleri Raf ve Mek'e doğru iletir, onları işlemden geçirir ve çoğaltır. Nihayet Erk, sinyali hücre çekirdeğine taşır ve uygun genetik yanıtı oluşturur. 

Şimdiye dek büyüme sinyallerinin zamanlamasının hücrelerin davranışlarını nasıl etkilediği anlaşılamamıştır. Bu soruyu ele almak için, yürütülen çalışmada yeni bir optogenetik araçtan yararlanılmıştır.

Optogenetik Araçtan Faydalanıldı

Hücrelerin farklı Ras aktivasyon modellerine karşı tepkilerinin izlenmesi için, OptoSOS sistemi çok sayıda sağlıklı ve kanserli hücreye yönlendirilmiş ve bu hücrelerin farklı grupları bir laboratuvar kabındaki bir dizi küçük boşluklara yerleştirilmiştir. Bu kaplar, OptoPlate olarak adlandırılan özel olarak tasarlanmış bir cihazla aydınlatılarak, çeşitli test desenleriyle, yüzlerce farklı deneysel hücre grubu hızlı bir şekilde uyarılmış ve aynı anda bir mikroskop altında yanıtlar okunmuştur.

Bu teknikler, sağlıklı hücrelerin uzun süreli büyüme sinyallerine seçici bir şekilde tepki verdiklerini, bununla birlikte, titreşimsiz ve gürültülü sinyalleri görmezden geldiklerini ortaya çıkarmıştır. Aksine, araştırmacılar, küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) hücre hatlarının bu aralıklı gürültülü sinyalleri daha güçlü ve sürekli sinyaller olarak yorumladıklarını ve bunun da aşırı büyümeyi ve tümör oluşumunu tetiklediğini bulmuşlardır.

Bu çalışmada görüldüğü üzere yakın gelecekte, hücresel devrelerin nasıl çalıştığına ve nasıl kırıldıklarına dair daha niceliksel ve sistematik bir anlayışa ulaşmak için optogenetik gibi sorgulayıcı araçlar kullanılabilir. Bu yaklaşım, hatalı işlev içeren birçok hastalıkta neyin ters gittiğini ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bugaj LJ, et al. Cancer mutations and targeted drugs can disrupt dynamic signal encoding by the Ras-Erk pathway. Science, 2018; 361 (6405): eaao3048 DOI: 10.1126/science.aao3048

CRISPR İle Geliştirilen Kanser Hücreleri Kendi Türüne Saldırıyor

15 Ocak 2019

Kan dolaşımında dolaşan kanser hücrelerinin, köken aldıkları ana tümörleri bulabilmeleri ve bunlara geri dönebilmelerini sağlayan bir içgüdüleri vardır. Bu yeteneklerden yararlanmak için araştırmacılar, bu hareketli tümör hücrelerini, karşılaştıkları yerleşik tümör hücrelerinde ölümü tetikleyen bir proteini salgılayacak şekilde tasarladılar. Yani kanserle savaşan kanser hücreleri ürettiler.

Bu çalışma, kanserle savaşmak için kanser hücrelerini kullanan ilk çalışma oldu. Önceki çalışmalar ise, örneğin, dolaşımda olmayan tümör hücrelerine kanser öldürücü virüsler vermek için dolaşımdaki tümör hücrelerini kullanmıştır. Ancak yeni yaklaşım, saldırgan kanser hücrelerini manipüle etmek ve onlara daha fazla ihtiyaç duyulmadığında kendini imha etme yeteneği gibi daha sofistike özellikler vermek için CRISPR / Cas9 adlı bir gen düzenleme teknolojisini kullandı.

Tekniğin oluşturulması için ilk olarak, araştırmacılar birçok kanser hücresinde hücre ölümünü tetikleyebilecek bir protein araştırdılar. S-TRAIL adı verilen bir protein olan kazanan aday, çeşitli kanser hücrelerini öldürdü ve sağlıklı hücreler için toksik değildi.

İki Farklı Yöntem Başarılı Oldu

Daha sonra takım iki farklı yaklaşımı test etti. Araştırmacılar, glioblastom hücrelerindeki genleri düzenlemek için CRISPR'yi kullanarak bir çok S-TRAIL ürettiler ve daha sonra hücreleri ölümcül proteine ​​karşı hassas olan kanser hücreleri üzerinde serbest bıraktılar. Diğer bir yaklaşımda, bilim adamları S-TRAIL'in etkilerine duyarlı olan glioblastoma hücrelerini aldılar ve hücrelere protein üretmek için genleri vermeden önce bu duyarlılığı veren genleri kestiler.

Araştırmacılar, her iki çeşit mühendislik kullanılan hücrenin farelerde tümörlerin büyüklüğünü, tedaviyi almayan farelere kıyasla azalttığını gördüler. Tedavi verilen fareler de daha uzun yaşadı.

 

Her yaklaşımın artıları ve eksileri var

Araştırmacılara göre klinik bir ortamda, S-TRAIL'e henüz dirençli olmayan hücrelerin kullanılması biraz uzun zaman alabilir. Bu bekleme süresi bir çok hasta için problem oluşturabilir. S-TRAIL'e halihazırda dirençli olan standart hücrelerle inşa edilen diğer yaklaşım, hastanelere hızlı ve kolay erişim için stoklanabilir. Fakat bu hücreler bir hastaya yabancı olacağından, vücudun bunları reddetmesi daha büyük bir risk oluşturacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Reinshagen C, et al. CRISPR-enhanced engineering of therapy-sensitive cancer cells for self-targeting of primary metastatic tumors. Science Translational Medicine. Vol. 10, July 11, 2018. doi:10.1126/scitranslmed.aao3240.

Pankreas Kanseriyle İlişkili Gen Mutasyonları Tanımlandı

13 Aralık 2018

Halihazırda, çoğunlukla sadece aile öyküsü olan pankreas kanseri hastalarına tanısal amaçlı genetik testler uygulanıyor. Oysa ki bu, tüm pankreatik kanser vakalarının sadece yüzde 10'unu oluşturur. Yapılan araştırmalar, bu test yönergelerinin aile öyküsü olmayan pankreatik kanser hastalarının yüzde 90'ını dışladığını gösteriyor. Veriler aile üyelerinin kanser risklerini anlamak için DNA testi yaptırmalarını önermektedir.

Çoğu zaman, pankreas kanseri, vücudun diğer bölgelerine yayıldığı zamana kadar, yani geç evrelere kadar teşhis edilmez. Amerikan Kanser Derneği'nin tahminlerine göre, bu yıl 55.000 Amerikalı pankreas kanser tanısı alacak ve 44.000 kişi de hastalık sebebiyle ölecek.

Yapılan yeni bir araştırmada Mayo Clinic’te görev yapan araştırmacılar altı gende pankreas kanseri riskini önemli derecede artıran mutasyonları tanımladılar. Ancak, araştırmacılar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan hastalarda da bu genetik mutasyonları buldukları için, tüm pankreas kanseri hastaları için yeni tedavi standardı olarak genetik test yapılmasını önermektedirler.

Altı Gen Artmış Riske Yol Açıyor

Bu çalışma, tüm pankreas kanseri hastaları için bugüne kadarki en kapsamlı verileri içermektedir. Aynı zamanda bu çalışma, her bir genle ilişkili kanser riskinin büyüklüğüne dair tahminler sunan ilk çalışmadır. Bu mutasyonları sadece aile öyküsü ile açıklamak mümkün değildir. Eğer genetik test sadece ailede pankreas kanseri öyküsü olan hastalarda yapılırsa, o zaman az sayıda hastaya yarar sağlayacaktır.

Genetik testler, 2000 ve 2016 yılları arasında Mayo Clinic'te görülen 3,030 pankreas hastası üzerinde uygulandı. 21 kanser geninin test sonuçları, pankreas kanseri olmayan 123,000'den fazla hastanın benzer sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Çalışmada, artmış pankreas kanseri riskine bağlı altı gen bulundu: BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1 ve ATM. Bu genetik mutasyonlar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan kanser hastalarının % 5,2'si dahil olmak üzere tüm pankreas kanseri hastalarının yüzde 5,5'inde tanımlanmıştır.

Bu genetik mutasyonlara sahip hastalar, pankreas kanseri için daha yüksek bir risk altındadır, ancak bu, hastalık geliştirecekleri anlamına gelmez. Bu çalışmanın sonucu, pankreas kanserinin altta yatan genetik nedenleri hakkında daha iyi moleküler anlayışa sahip olunmasını sağlayacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Kanser riski, pankreas kanseri, genetik geçiş, gen, mutasyon, gen analizi, genetik tarama, BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1, ATM

İnfantil Fibrosarkomda NTRK Pozitifliği

05 Aralık 2018

Konjenital/infantil fibrosarkom pediatrik yaş grubunda görülen nadir bir tümördür. Genellikle beş yaş altı çocuklarda ve daha çok ekstremitelerde görülür. Biyolojik davranışı erişkin fibrosarkomlarından daha iyidir. Bu hastalık, iğsi hücrelerin kesişen fasikülleri ve çoğu durumda ETV6-NTRK3 gen füzyonu ile karakterizedir.

İnfantil fibrosarkomun diğer iğsi hücreli tümörlerle histolojik olarak örtüşmesi durumunda, tanı zor olabilir ve çoğu zaman moleküler onay gerektirir. Bu noktada yakın zaman önce geliştirilen bir pan-TRK antikoru, NTRK füzyonları olan tümörleri tanımlamak için umut vadediyor. Harvard araştırmacıları da yapmış oldukları çalışma ile infantil fibrosarkom için pan-TRK immünohistokimyasının tanısal açıdan potansiyelini değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışmada 15 infantil fibrosarkom dahil olmak üzere 210 olgunun tüm doku kesitleri değerlendirildi. Diğer tümör tiplerine bakıldığında beşer adet lipofibromatoz benzeri nöral tümör ve lipofibromatozis, birer adet ilkel miksoid mezenkimal tümör bebeklik dönemi (PMMTI) ve düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, on beşer adet fibröz hamartom (FHI), miyofibroma / miyofibromatozis ve desmoid tip fibromatozis ve birer adet düşük dereceli fibromiksoid sarkom, sinoviyal sarkom, iğsi hücreli rabdomiyosarkom, malign periferik sinir kılıfı tümörü, fibrosarkomatöz dermatofibrosarkom protuberans (F-DFSP) ve nodüler fasiit tespit edildi.

Pan-TRK Pozitifliği Görüldü

İmmünohistokimya, bir tavşan monoklonal pan-TRK antikoru kullanılarak gerçekleştirildi. 15 hastanın tümünde pan-TRK için immünoreaktivite ve 14’ünde diffüz immünoreaktivite (hücrelerin>% 50'si) gözlendi. Pan-TRK, beş (% 100) lipofibromatozise benzer nöral tümörde de pozitif idi. 190 histolojik kesitten, diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, beş PMMTI, beş FHI (ağırlıklı olarak ilkel miksoid spindle-hücre bileşenlerini vurgulayan), üç F-DFSP, bir düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, bir miyofibroma ve bir iğsi hücreli rabdomiyosarkom dahil olmak üzere 16 (% 8) olguda kaydedildi..

Elde edilen sonuçlara göre diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, infantil fibrosarkom için oldukça hassas ancak tamamen spesifik olmayan bir diagnostik belirteçtir ve TRK-hedefli tedavi için hasta seçiminde yardımcı olabilir. Beklendiği gibi, NTRK1 füzyonlarını barındıran lipofibromatoz benzeri nöral tümörler, yaygın pan-TRK immün reaktivitesini de gösterir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hung YP, et al. Evaluation of pan-TRK immunohistochemistry in infantile fibrosarcoma, lipofibromatosis-like neural tumour and histological mimics. Histopathology. 2018 Oct;73(4):634-644.

Kanserleşmede NK Hücreler Nasıl Bir Rol Oynuyor?

04 Aralık 2018

Kanser tedavisinde immünoterapinin önemi gün geçtikçe artmaktadır ve bir çok farklı malignitede başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bununla birlikte, anti-tümör etkileri oldukça etkileyici olmasına rağmen, hastaların ortalama sadece % 25'i yanıt vermekte ve bu sebeple aşılması gereken engeller bulunmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve bağışıklık direncini yenmek için yenilikçi yolların ortaya çıkarılması, karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarıları büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapi için de çekici bir aday olabilir. Yeni bir çalışma, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yolları belirledi ve bu bulgular kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebilir. Aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterildi. Transgenik fareler kullanılarak yapılan çalışmada, tümör-eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44 bağlanımı, tümör büyümesini sınırlandırabildi.  NKp44'ün de bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla koreleydi.

NK Hücreleri Potansiyel Adaylar Olabilir

PDGF-DD izoformunun neden bazı kanserlerde upregüle olduğunu ve NK hücrelerinin bir hedefi olarak seçildiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen immün homeostaza etki etmekle birlikte hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgularken, aynı zamanda, bu klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği klinik uygulamaları etkileyebilecek karmaşıklıkların altını çiziyor.

Bu etkinin kanser tedavisine uygulanacak kadar güçlü olup olmadığı bilinmemekle birlikte, NK hücrelerinin ve kanser biyolojisinin karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda, yenilikçi tedavilerin geliştirilebilmesi için elde edilen bulgular oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Robert J. Canter, William J. Murphy. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018; 6: 79.

Bellek T Hücrelerinin Kanser İmmünolojisinde Rolü

20 Kasım 2018

CD8 + T lenfositler, anti-tümör etki gösteren önemli hücrelerdir. Çoğu kanser immünoterapi yaklaşımı, malign hücrelere özgü gelişen sitotoksik T lenfositleri (CTL) çoğaltmaya çalışır. Son zamanlarda tanımlanan bellek CD8 + T hücrelerinin, doku-yerleşik bellek T (TRM) hücreleri olarak adlandırılan alt popülasyonu, periferik dokularda yerleşir ve dolaşıma girmezler. Bu T hücresi alt kümesi, Runx3 +, Notch +, Hobit +, Blimp1 +, BATF +, AHR +, EOMESneg ve Tbetlow gibi transkripsiyon faktörleri profiline sahip özel ve bağımsız bir bellek T hücre soyu olarak kabul edilir. 

Solid tümörler de dahil olmak üzere lenfoid olmayan dokularda TRM hücrelerinin tutulmasında büyük rol oynayan CD103 (aE (CD103) -7) ve CD49a (VLA-1 veya α1.1) integrinleri ve C-tipi lektin CD69'un ekspresyonu ile tanımlanır. CD103 epitelyal hücre markerı e-kaderine bağlanır, böylece epitelyal tümör bölgelerinde malign hücrelerle yakın temasta yer ve tutulumu desteklenmektedir. 

TRM ve İmmünoterapi Başarısı

CD103 - e-kaderin etkileşimi, özellikle, kanser hücreleri üzerindeki ICAM-1 ekspresyonu eksik olduğunda, hedef hücre ölümüne yol açan litik granüllerin polarize ekzositozu için gereklidir. TRM hücreleri ayrıca yüksek seviyelerde sitotoksik özelliklerini destekleyen granzim B, IFNy ve TNFa eksprese eder. Dahası, doku dendritik hücrelerini hedefleyen lokal immünizasyon yolu ve çevresel faktörlerin (yani TGF-β, IL-33 ve IL-15) varlığı, bu T hücresi alt tipinin farklılaşmasını teşvik eder. 

Hem spontan tümör modellerinde hem de aşılanmış tümörlerde, doğal TRM hücreleri veya kanser aşısı ile tetiklenen TRM, tümör büyümesini doğrudan kontrol etmektedir. Bu sonuçlara göre, akciğer kanseri de dahil olmak üzere çeşitli kanserlerde TRM infiltrasyonu, CD8 + T hücrelerinden bağımsız olarak hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde daha iyi klinik sonuçlara yol açmaktadır. 

TRM hücreleri ayrıca, ağırlıklı olarak PD-1, CTLA-4 ve Tim-3 gibi kontrol noktası reseptörlerini eksprese eder. Akciğer kanserinden izole edilen TRM hücreleri üzerindeki nötralize edici antikorlarla PD-1 blokajı, otolog tümör hücrelerine karşı sitolitik aktiviteyi arttırır. Bu nedenle, TRM hücreleri, tümör immün sürveyansında önemli bileşenleri temsil ediyor gibi görünmektedir. 

Kanser aşıları veya diğer immünoterapötik yaklaşımlarla TRM indüksiyonu bu tedavilerin başarısı için kritik olabilir. Bu veriler, TRM hücrelerinin çeşitli kanserlerde immün kontrol noktası inhibitörlerinin başarısında rol oynayabileceklerini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mami-Chouaib F, et al. Resident memory T cells, critical components in tumor immunology. J Immunother Cancer. 2018 Sep 4;6(1):87. doi: 10.1186/s40425-018-0399-6.

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Karaciğer Kanserinde Likit Biyopsinin Önemi

27 Temmuz 2018

Hepatosellüler kanser (HCC) günümüzde mortalite açısından bakıldığında üçüncü sırada gelmektedir. Bu hastalığın tedavisindeki en önemli kısıtlar arasında ameliyat sırasındaki yetersiz diseksiyon ve ilaç tedavisi açısından hedef alınabilecek mutasyon tespitinin yetersiz olması sayılabilir. Son yıllarda birçok kanser türünde hedefe yönelik tedaviler ön plana çıkmış olsa da HCC için bu çok mümkün olmamış ve geleneksel tedavi yöntemleri kullanılmaya devam etmiştir.

HCC’de geçmişte yapılmış olan çalışmalarda TP53 ve CTNNB1 gibi DNA tamiri, hücre siklusu progresyonu ve kromatin yeniden modellenmesi ile ilgili genler ön planda bulunmuştur. Tüm genom analizi yapılan çalışmalarda hedef alınabilecek olan mutasyonların tümörlerin %28’inde bulunduğu görüldü.

Oncogene dergisinin son sayısında sunulan bir çalışmada kanda dolaşan serbest DNA (ctDNA) sekanslaması ile erken evre HCC kanseri hastalarında doku profillemesi ile önemli bir miktarda konkordans görüldü ve hedefe yönelik tedavilerin bulunduğu JAK1, PDGFRB ve BRAF gibi mutasyonlar da tespit edilebildi.

Likit Biyopsinin Önemi

Diğer malignitelere kıyasla HCC’de likit biyopsinin önemi oldukça fazla olabilir. Çünkü tanının histolojik konfirmasyonuna nadiren ihtiyaç duyulacaktır ve bu test sayesinde klinisyenlerin tedavi kararı verme sırasında elleri güçlenebilir.

Tümör rezeksiyonu, ablasyon veya karaciğer transplantasyonu gibi radikal tedaviler sonrasında HCC’ye spesifik olan somatik varyantların takibi sayesinde relapsın erken tanınması ve sağkalım sürelerinin de uzaması mümkün olabilir. Birçok radikal ve palyatif tedavinin yanısıra ct-DNA bu amaçla kullanılacak çok önemli bir aday olarak göze çarpıyor.

Ct-DNA günümüzde tüm maligniteler için genomik bilgiye ulaşılmasında önemli bir kaynak haline gelirken, sunulan son çalışmalarda elde edilen veriler HCC’de de biyomarker belirlenmesi, ve tanısal ve prediktif uygulamalar için de ct-DNA’nın aktif olarak kullanılabileceğini gösteriyor. Yapılacak prospektif çalışmalar sonucunda bu bulguların onaylanması önemlidir. Bu sayede HCC’de hedefe yönelik tedavilerin kullanılması da önem kazanacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

J. Pinato, David. (2018). Circulating-free tumour DNA and the promise of disease phenotyping in hepatocellular carcinoma. Oncogene. 10.1038/s41388-018-0262-8.

Kanserde Yeni Nesil Sekanslama Tedavi Maliyetini Düşürüyor

24 Temmuz 2018

2018 ASCO Yıllık Toplantısı öncesinde ortaya konan bulgulara göre, metastatik olmayan küçük hücreli akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için yeni nesil sekanslama (NGS) kullanımı sayesinde, ABD’deki Medicare ve Medicaid Services (CMS) kurumları 1,4 milyon ile 2,1 milyon dolar arasında tasarruf edebilir. Bulgular ayrıca NGS'nin ticari sigorta sağlayıcılarını 250.000 $ 'dan fazla tasarruf ettirdiğini gösterdi.

Çalışma, bir karar analitik modeli kullanılarak metastatik KHDAK olan hastalarda genomik değişikliklerin saptanması için sıralı tek gen testi modaliteleri ile karşılaştırıldığında NGS'nin ekonomik etkisini araştırmıştır.

Medicare ve ticari sağlık planlarına dahil bir milyon hipotetik yeni tanı konmuş hasta modele dahil edildi. Modeldeki girdiler, uygun hastaları, CMS'nin testler için ticari birim maliyetlerini, test sonuçlarının zamanını ve yeniden biyopsi oranlarının tahminlerini içermekteydi.

Günümüzde KHDAK için hedefe yönelik FDA onaylı tedavilere sahip 4 genomik değişiklik vardır: EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF mutasyonları. Bunların yanı sıra klinik çalışmalarda değerlendirilen MET, HER2, RET ve NTRK gibi birçok başka genomik değişiklik vardır.

Çalışmaya dahil edilen dört genetik test stratejisi NGS, ardışık test, dışlayıcı test ve paneldi. Bir hasta bu testlerden birine geçtikten sonra değişiklik için pozitif olursa, hedefe yönelik tedaviye geçti. Negatif ise hasta standart tedavi aldı.

NGS Tüm Mutasyonları Eş Zamanlı Test Ediyor

Cleveland Clinic'te tıp fakültesi profesörü Pennell “Bizim sonuçlarımız, diğer tüm stratejilere kıyasla NGS testi ile ilişkili önemli maliyet tasarruflarının olduğunu gösterdi. NGS, sıralı veya dışlayıcı testlerden daha hızlı bir geri dönüş süresine sahipti; bu da akciğer kanseri hastaları için tedaviyi mümkün olduğunca çabuk aldıklarından emin olmak için kritik derecede önemliydi. Bir ay veya daha uzun süre beklemek artık hastalar için uygun değil çünkü bu tedaviler çok iyi çalışıyorlar ve akciğer kanseri hastaları ise tedavisiz kaldıklarında çok çabuk kötüleşiyorlar" dedi.

NGS, diğerleri arasında EGFR, ALK, ROS1, BRAF, KRAS, MET, HER2, RET ve NTRK1 gen değişikliklerini eşzamanlı olarak test edebilen tek bir testtir.

Sıralı testler ilk olarak EGFR mutasyonlarını tanımladı ve bu sonuçlar alındıktan sonra hastalar ya tedaviye alında ya da bir sonraki teste devam edildi, belirli sayıda hasta ise tükenmiş doku nedeniyle rebiopsi gerektirecek şeklinde değerlendirildi. Dışlayıcılık testi de sıralı teste benzerdi, ancak farklı olarak KRAS mutasyonlarının test edilmesi ile başladı. Bu en yaygın mutasyon olduğundan, pozitif olan hastaların % 25'i daha fazla teste gerek duymadan dışarıda bırakılabilir.

Üçüncü test modalitesi, tek gen testlerinin hepsinin sırayla değil, aynı anda yapıldığı paneldi. Özellikle, tek gen testi sadece FDA onaylı tedavilere (EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF) yol açan değişikliklere odaklandı. Pennell, bu ilk testler yapıldıktan sonra, hastaların %50'sinin klinik araştırmaya yol açabilecek potansiyel değişiklikler için daha geniş testlere gittiğini söyledi.

NGS İle Daha Kısa Sürede ve Daha Maliyet Etkin Şekilde Test Sonucuna Ulaşmak Mümkün

NGS ile sonuçlar 2 haftada alınabilirken sıralı ve dışlayıcı testlerle bu süre ortalama 4,7 ve 4,8 haftaydı. Tabii her test sonrası eldeki dokunun tükenmesi riski de mevcuttur ve bu durumda rebiyopsi gerekebilmektedir.

Zaman alıcı olarak kabul edilen sıralı tek gen testlerine ek olarak, çoğu kez tekrarlanan bir biyopsi gerektiren doku ve DNA kullanma potansiyeli vardır. NGS testi tek seferde yapılabilir, bu da en kısa geri dönüş süresine neden olur.

1 milyon üyeli sağlık planı için, araştırmacılar 2066 testin CMS tarafından ödeneceğini ve 156'sının ticari sigortacılar tarafından karşılanacağını ileri sürdü. Bu veri, ABD'de metastatik KHDAK olan kişilerin yaş ve sayısına dayanmaktadır. Araştırmacılar, CMS geri ödeme yöntemini kullanarak, dışlayıcıya karşı 1,393,678 $, ardışık olana karşı 1.530.869 $ ve panele karşı 2,140,795 $ 'lık tasarruf sağladığını belirtti.

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Kanser Immunolojisi ve Biyobelirteçler

28 Ocak 2016

Kanser tedavisinde geçmişte herhangi bir seçici özelliği olmayan kimyasal kemoterapi ilaçları kullanılmaktayken bunların yerini artık hedefe yönelik olarak kullanılan ilaçlar almaya başladı. Kimyasal ilaç üretimi yerini biyolojik ilaç üretimine bıraktı. Son yıllarda ise kanser immunoterapisi ve özellikle de immün kontrol noktası inhibitörlerinin önemi artmaya ve bu konuda çok sayıda çalışma yapılmaya başlandı.

Bu tarz hedefe yönelik ilaçların daha etkili kullanılabilmesi, hasta seçiminde çok önemli rolü olan biyobelirteçlerin geliştirilmesi ile mümkün olmaktadır.

İmmun kontrol noktası inhibitörleri arasında özellikle programlı ölüm 1 (PD-1) ve programlı ölüm ligandı 1 (PD-L1) ön plana çıktı ve bunların inhibisyonu ile çok sayıda kanser türünde başarılı sonuçlar alınabileceği ortaya atıldı. Ancak yapılan çalışmalarda bu noktaları inhibe etmenin her ne kadar faydalı sonuçlar oluşturduğu gösterilse de bu etki tüm popülasyonda homojen olarak görülmüyor.

PD-1 ve PD-L1 inhibitörleri ile yapılan çeşitli klinik çalışmalarda görüldü ki prediktif bir biyobelirteç belirlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. İmmunohistokimya ile PD-L1 ekspresyonu tespit edilen hastalarda daha yüksek yanıt oranları ve sağ kalım sürelerinin elde edildiği gösterildi. Bu sebeple bu testin doğru hasta popülasyonu seçiminde kullanılması gerektiği önerilmeye başlandı.

Ancak unutulmaması gereken noktalardan biri mevcut testler arasında değerlendirme yapıldığında metodoloji açısından ve PD-L1 ekspresyonu açısından bir heterojenite olduğu görülüyor. Bu da bu biyobelirteçin daha da geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Sonuç olarak PD-1 ve PD-L1 hedeflenmesi gereken önemli immün kontrol noktaları olmasına rağmen uygun hastalarda daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşmak kaliteli biyobelirteçlerle mümkün olabilecektir. Mevcutta kullanılmakta olan immunohistokimyasal yöntemler seçici olsa da daha iyisi hedeflenmelidir.

Literatür talep et

Referanslar :

 Adam J. et al. [PD-L1 expression: An emerging biomarker in non-small cell lung cancer] Ann Pathol. 2016 Jan 14. pii: S0242-6498(15)00221-7

Mide Kanserinde PDL1 Ekspresyonu

29 Aralık 2015

Son yıllarda kanser immünolojisi ve bu immünoloji siklusunda yer alan öğeler bilim adamlarının odağında olup bu konu üzerinde bir çok çalışma yapılmaktadır. Çeşitli kanser tiplerinde yapılan çalışmalarda hücre yüzey proteini olan programlı ölüm-1 (PD-1) ve bunun ligandının (PD-L1) değişen oranlarda eksprese edildiği gösterilmiştir.

Daha önce yapılmış çalışmalarda gözlenen durum eğer tümörde PD1 veya PDL1 ekspresyonu varsa hastalığın kötü prognoza sahip olacağı yönünde. Bu sonuca farklı tümör tiplerinde yapılmış olan çalışmalarla ulaşılmıştır.

Çin merkezli yapılan bir araştırma ile gastrik kanser hastalarında da PD1 veya PDL1 ekspresyonunun kötü prognozla ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve 431 gastrik kanser hastasının tümör örnekleri immunohistokimya ile değerlendirildi. Tümörün PDL1 ekspresyonu ve intratümöral PD1 (+) hücre infiltrasyonuna bakıldı, PD1 / PDL1 ekspresyonu ve klinik ve patolojik bulgular arasındaki ilişkiler değerlendirildi.

128 hastada (%29.6) yüksek PDL1 ekspresyonu tespit edildi. PDL1 eskpresyonu olduğu tümör içi PD1(+) hücre infiltrasyonu ile onaylandı. PDL1 ekspresyonunun genel sağ kalım üzerindeki etkisini değerlendirmek için çok değişkenli analiz yöntemi uygulandı ve sonuçta yüksek PDL1 ekspresyonu ile daha kötü genel sağ kalım olduğu görüldü. İstatistiksel analizin evre II/III gastrik kanser hastalar için anlamlı olduğu ve PDL1 ekspresyonunun bu grup gastrik kanser hastalarında bağımsız bir prognostik faktör olduğu bulundu.

Son yıllarda yapılan kanser immünolojisi araştırmalarında temel odak noktası olan PD1 ve PDL1’in gastrik kanser için de önemli bir biyobelirteç olabileceği bu çalışma sonucunda kanıtlanmış oldu. Araştırıcılar daha geniş hasta popülasyonlarında ve prospektif olarak dizayn edilmiş çalışmalarla da bu ilişkinin kanıtlanması gerektiği yorumunda bulundular.

Literatür talep et

Referanslar :

  Tamura T et al. Programmed Death-1 Ligand-1 (PDL1) Expression Is Associated with the Prognosis of Patients with Stage II/III Gastric Cancer. Anticancer Res. 2015 Oct;35(10):5369-76.

NK Hücrelerinin Tümör Hücrelerini Yok Edici Etkisini Arttırmak Mümkün Mü?

29 Kasım 2015

İmmün sistemimiz tıpkı enfeksiyonları kontrol altına aldığı gibi, kanser hücrelerinin oluşumu ve çoğalmasını da kontrol altında tutmakla sorumludur. Vücudumuzda her gün bazı hücreler kanser hücresi olma potansiyeline sahip çoğul hücrelere dönüşür ve düzgün çalışan immün sistemimiz bu hücreleri tanıyıp yok eder.  Bundan yola çıkarak son yıllarda kanser tedavisi için immünoterapi kullanımı gündeme gelmiştir. Tümör tedavisinde immünoterapi uygulamaları büyük umut vaat etmektedir. Kanser hastalarında mortalitenin en büyük nedenlerinden biride metastazlardır. Tümör metastazlarının engellenmesi kanser tedavisinde başarı oranını arttıracaktır. Son yıllarda araştırmacılar buna yönelik çalışmaları arttırdılar. Avusturya Bilim Akademisi Moleküler Biyoloji Enstitüsü’nden bir gurup araştırmacı yaptıkları bir çalışmanın sonuçlarıyla, metastazların önlenmesinde immün sistemi uyandıran yeni ajanların kullanılmasına olanak sağlayacak yeni bir mekanizmanın varlığını gösterdiler.

Avustralya’dan ve Almanya’dan araştırmacılar, Cbl-b adı verilen bir molekülün, natural killer (NK) hücrelerinin kanseri reddetmesinde moleküler bir engelleyici gibi davrandığını gördüler. Bu molekülün inaktive edilmesi yoluyla NK hücrelerinin tümör hücrelerini yok edici etkisinin arttırılabildiğini gösterdiler. Ayrıca metastatik tümörlere karşı NK hücre aktivitesinin yine bu molekül tarafından engellendiğini buldular.

Almanya’daki Max Planck Derneği Lead Discovery Center araştırmacılarıyla birlikte, NK hücrelerindeki Cbl-b tarafından düzenlenen TAM reseptörlerine karşı inhibitör bir molekül geliştirdiler. Bu molekülü kullanarak TAM reseptörlerini bloke edip, melanom ve meme kanserindeki metastaz progresyonu azalttılar.

Yapılan bu çalışma sonuçları ayrıca 50 yıldan uzun süredir açıklanamamış bir mekanizmayı da aydınlatmış oldu. Dünyada kullanılan en yaygın antikoagülan olan varfarinin model sistemlerinde tümör metastazlarını azalttığı biliniyordu fakat varfarinin bunu hangi mekanizma ile yaptığı açıklanamıyordu. Bu çalışma ile NK hücrelerinde tanımlanan Cbl-b/TAM reseptör yolağının inhibisyonu yoluyla, varfarinin anti-metastatik etkilere sahip olduğunu gösteren moleküler bir açıklama sağlandı. Aynı zamanda varfarinin kanser tedavisinde kullanımının yeniden araştırılması fikri de ortaya çıkarıldı.

Araştırmacılara göre, kanser hastalarını öldüren asıl neden metastazlar ve bu metastazları önlemek için doğal bağışıklık sistemini güçlendiren Cbl-b veya TAM inhibitörlerinin geliştirilmesi mümkün görünüyor. Bulguları ilerletmek ve oluşabilecek yan etkileri görmek için daha fazla araştırmanın yürütülmesine ihtiyaç var.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.nature.com

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image