Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Mide Kanserinde PDL1 Ekspresyonu

29 Aralık 2015

Son yıllarda kanser immünolojisi ve bu immünoloji siklusunda yer alan öğeler bilim adamlarının odağında olup bu konu üzerinde bir çok çalışma yapılmaktadır. Çeşitli kanser tiplerinde yapılan çalışmalarda hücre yüzey proteini olan programlı ölüm-1 (PD-1) ve bunun ligandının (PD-L1) değişen oranlarda eksprese edildiği gösterilmiştir.

Daha önce yapılmış çalışmalarda gözlenen durum eğer tümörde PD1 veya PDL1 ekspresyonu varsa hastalığın kötü prognoza sahip olacağı yönünde. Bu sonuca farklı tümör tiplerinde yapılmış olan çalışmalarla ulaşılmıştır.

Çin merkezli yapılan bir araştırma ile gastrik kanser hastalarında da PD1 veya PDL1 ekspresyonunun kötü prognozla ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve 431 gastrik kanser hastasının tümör örnekleri immunohistokimya ile değerlendirildi. Tümörün PDL1 ekspresyonu ve intratümöral PD1 (+) hücre infiltrasyonuna bakıldı, PD1 / PDL1 ekspresyonu ve klinik ve patolojik bulgular arasındaki ilişkiler değerlendirildi.

128 hastada (%29.6) yüksek PDL1 ekspresyonu tespit edildi. PDL1 eskpresyonu olduğu tümör içi PD1(+) hücre infiltrasyonu ile onaylandı. PDL1 ekspresyonunun genel sağ kalım üzerindeki etkisini değerlendirmek için çok değişkenli analiz yöntemi uygulandı ve sonuçta yüksek PDL1 ekspresyonu ile daha kötü genel sağ kalım olduğu görüldü. İstatistiksel analizin evre II/III gastrik kanser hastalar için anlamlı olduğu ve PDL1 ekspresyonunun bu grup gastrik kanser hastalarında bağımsız bir prognostik faktör olduğu bulundu.

Son yıllarda yapılan kanser immünolojisi araştırmalarında temel odak noktası olan PD1 ve PDL1’in gastrik kanser için de önemli bir biyobelirteç olabileceği bu çalışma sonucunda kanıtlanmış oldu. Araştırıcılar daha geniş hasta popülasyonlarında ve prospektif olarak dizayn edilmiş çalışmalarla da bu ilişkinin kanıtlanması gerektiği yorumunda bulundular.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  Tamura T et al. Programmed Death-1 Ligand-1 (PDL1) Expression Is Associated with the Prognosis of Patients with Stage II/III Gastric Cancer. Anticancer Res. 2015 Oct;35(10):5369-76.

Tümörler Nasıl Evrilir?

16 Ekim 2019

Onkolojideki en büyük zorluk, tümörlerin zaman içinde değişmesi, iyi huyludan habisliğe ilerlemesi, metastatik hale gelmesi ve belirli tedavilere direnç geliştirmesidir. Bu süreç, kanser hücrelerini ve bunların mikro ortamlarını içerir ve tümör içi heterojenliği ile sonuçlanır. Temel soru, bir kanserin bir sonraki evrimsel basamağını tahmin etmenin mümkün olup olmadığıdır.

Hastalar arasında tekrarlayan genomik değişimler, kanser progresyonunun öngörülmesi için değerli olan tekrarlanan evrimsel süreçleri yansıtmaktadır. Çok bölgeli dizileme, bir tümördeki bazı genomik değişikliklerin zamanla ortaya çıkmasına izin verir, ancak hastalar arasında tekrarlanan bu değişikliklerin net bir şekilde tanımlanması önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

Kullanışlı Bir Yöntem

Yeni bir araştırmada aktarımla öğrenmeye dayanan bir makine öğrenmesi kullanılarak, kanser evrimi ve verideki gürültünün stokastik etkilerin aşılmasına ve kanser kohortlarındaki gizli evrimsel kalıpların tanımlanmasına izin veren bir yöntem geliştirildi. Akciğer, meme, renal ve kolorektal kanserden çok bölgeli sekans veri setlerine uygulandığında (178 hastanın 768 örneği), kullanılan bu yöntem, tek örnekli kohortlardaki tekrarlanan hasta alt gruplarında tekrarlanan evrimsel yörüngeleri saptadı (n = 2,935). Kullanılan yöntem, tümörlerinin nasıl evrimleştiğine dayanarak hastaları sınıflandırmak için bir araç sağladı.

Araştırma ekibi kullandığı bu yönteme REVOLVER adını verdi. Kanserde tekrarlanan evrimin tespiti, hastalık yönetimine evrimsel yaklaşımların uygulanması için kritik öneme sahiptir. Hastaların tümörlerinin tekrarlayan evrimsel paternlere dayanarak tabakalaşması, bilim insanlarına ve doktorlara habis progresyonun gelecekteki adımlarını tahmin etmede yardımcı olabilir, böylece potansiyel olarak optimal ve kişiselleştirilmiş klinik kararlar hakkında yol gösterici olabilir.

Araştırma ekibine göre REVOLVER, hem ikili hem de CCF (kanser hücresi fraksiyonu) değerleriyle birlikte kullanılabilir ve hasta başına çoklu skorlu filogenetik ağaçlar sağlayan herhangi bir yöntemle birlikte kullanılabilir. Bu yöntem geniş bir girdi verisine uyarlanabilir ve bu da daha büyük veri setleriyle kolayca kullanılabilir olmasını sağlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Caravagna G, et al. Detecting repeated cancer evolution from multi-region tumor sequencing data. Nat Methods. 2018 Sep;15(9):707-714.

Hava Kirliliği Ağız Kanseri Riskini Arttırıyor Mu?

14 Ekim 2019

Yeni yayınlanan bir makalede elde edilen bulgulara göre yüksek düzeydeki hava kirleticileri, özellikle ince partikül madde (PM2.5) ve daha az oranda ozon, ağız kanseri geliştirme riskinin artmasıyla bağlantılı olabilir.

Hava kirliliğinin, özellikle PM2.5'in solunum ve kardiyovasküler sağlığa zararlı olduğu bilinirken, ağır metaller ve petrokimyasal bitkilerden kaynaklanan emisyonların da hastalığın gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Araştırma ekibi, hava kirleticilerinin ağız kanseri gelişimindeki rollerini değerlendirmek için çeşitli ulusal veri tabanlarını inceledi. Tayvan'da 66 hava kalitesi izleme istasyonunda 2009 yılında ölçülen ortalama hava kirletici seviyelerini (bunlar: kükürt dioksit, karbon monoksit, ozon, azot monoksit, azot dioksit ve çeşitli boyutlarda ince parçacıklı madde) incelediler.

Düzey Yükseldikçe Risk Artıyor

2012-2013 yıllarında 40 yaş ve üstü, önleyici sağlık hizmetlerine başvurmuş 482.659 erkek hastanın sağlık kayıtlarını incelediler ve sigara / tütün çiğneme oranları hakkında bilgi edindiler. Bu veriyi 2009 yılına ait hava kirletici düzeylerine dair veriyle kombine ederek değerlendirdiler.

2012-2013 döneminde bu grupta 1617 ağız kanseri vakası teşhis edildi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde sigara içimi ve tütün çiğneme, riski anlamlı bir şekilde arttırıyordu. Bunun yanı sıra çok yüksek seviyede PM2.5 tespit edildi. Potansiyel olarak etkili faktörleri dikkate aldıktan sonra artan PM2.5 seviyelerinin artan ağız kanseri riski ile ilişkili olduğu sonucuna varıldı. 26.74 µg / m3'ün altındaki seviyelerle karşılaştırıldığında, 40.37 µg / m3'ün üzerinde olanlarda, ağız kanseri riski %43 artıyordu.

Ancak bu çalışma gözlemsel bir çalışma olduğu için kesin sonuca varmak mümkün değildir. PM2.5'in ne kadar miktarda ağza girdiği veya bu kirletici maddeye ne kadar süreyle maruz kalındığı hakkında da veri eksikliği vardır. Bu sebeple yapılacak olan yeni çalışmalarla bu çalışmada elde edilen sonuçların onaylanması mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yu-Hua Chu, Syuan-Wei Kao, Disline Manli Tantoh, Pei-Chieh Ko, Shou-Jen Lan, Yung-Po Liaw. Association between fine particulate matter and oral cancer among Taiwanese men. Journal of Investigative Medicine, 2018; jim-2016-000263 DOI: 10.1136/jim-2016-000263

Kalıtsal Melanomda İmmünoterapi Etkisi

11 Ekim 2019

Bir cilt kanseri olan melanomun kalıtsal olan türünde genellikle kötü bir prognoz vardır. CDKN2A geninin konjenital mutasyonları, kalıtsal cilt kanseri için bilinen en güçlü risk faktörleridir. Önceki araştırmalara göre, bu gende mutasyon taşıyan melanomlu bireylerin de kötü prognozları vardır.

Metastaz yapmış olan melanomda geleneksel kemoterapiye sınırlı bir cevap vardır. Son yıllarda ise, birçok melanom hastasının iyi yanıt verdiği yeni immünolojik tedaviler ortaya çıkmıştır. Bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri adı verilen bu ilaçlar bağışıklık sisteminde fren mekanizmalarını düzenleyerek kanseri tedavi eder. James P. Allison ve Tasuku Honjo bu keşif sayesinde Fizyoloji ve Tıp alanında 2018 Nobel Ödülü’nü kazandılar.

Yeni bir çalışmada, Karolinska Enstitüsü'ndeki araştırmacılar kalıtsal CDKN2A mutasyonu ve metastatik melanomu olan bireyler için immünolojik kontrol noktası tedavisinin ne kadar etkili olduğunu incelediler. Sonuçlar, melanom hastalarının immünoterapi ile tedavi edildiği önceki büyük ölçekli çalışmalarla karşılaştırıldı.

Oldukça Başarılı Yanıt Oranları Görüldü

Araştırmacılar, metastatik melanomlu mutasyon taşıyıcıların şaşırtıcı bir şekilde immünoterapiye iyi cevap verdiğini gördüler. Çalışmaya dahil edilen 19 CDKN2A mutasyonu olan hastaların yaklaşık üçte ikisinde tümörlerin küçüldüğü ve hastaların üçte birinde ise tamamen ortadan kalktığı görüldü. Daha önceki çalışmalarda beklenen yanıt, hastaların üçte birinden fazlasının tedaviye yanıt vermesi ve tümörlerin on beş hastanın yalnızca bir tanesinde ortadan kalkmasıydı.

Araştırmacılar ayrıca CDKN2A mutasyonu olan melanom tümörlerinin CDKN2A mutasyonu olmayan tümörler ile karşılaştırıldığında daha fazla sayıda mutasyona sahip olduğunu keşfettiler. Araştırmacılara göre, iyi terapötik etkinlik için olası bir açıklama, birçok mutasyona sahip CDKN2A mutasyona uğramış tümör hücrelerinin, bağışıklık sisteminin yabancı olarak tanınmasını daha kolay bulduğu sağlıklı hücrelere benzer hale gelmesidir.

Araştırma ekibinin bu bulgulardan çıkarmış olduğu sonuç, CDKN2A mutasyonu taşıyan hastaların immünoterapiye iyi yanıt verebileceği şeklinde oldu. Bu bulgularının daha ileri faz çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Helgadottir H. Et al,. Efficacy of novel immunotherapy regimens in patients with metastatic melanoma with germline CDKN2A mutations. Journal of Medical Genetics, 2018; jmedgenet-2018-105610 DOI: 10.1136/jmedgenet-2018-105610

Ürotelyal Karsinom Yerleşimine Göre Mutasyonel Farklılıklar

08 Ekim 2019

Şimdiye kadar yapılmış olan çalışmalarda üst traktusun ürotelyal kanserlerinin çok az bir kısmı yeni nesil sekanslama yöntemleriyle incelenmiştir. Bu sebeple ABD’de yapılan yeni bir çalışmada üst traktusun ve mesanenin ürotelyal karsinomları arasındaki genomik farklılıkları araştırmak hedeflendi.

Araştırma ekibi bu amaçla ileriye dönük olarak yeni nesil sekanslama yöntemlerini kullanarak tümörleri test etti ve germline DNA ile eşleştirdi. Kohort 195 üst traktus hastasını ve 454 mesane hastasını içeriyordu. Üst traktus kanserli 29 hastada sonraki mesane kanseri öyküsü için her iki tümör de klonal ilişkilerini değerlendirmek üzere analiz edildi.

Klonal İlişki Tanımlandı

Daha yüksek üst traktus klinik durumuna ilerledikçe, RTK / RAS yolunda az değişiklik olurken, TP53 / MDM2'de daha fazla değişiklik olduğu görüldü. Mesaneye kıyasla üst traktusta, TP53, RB1 ve ERBB2 daha az sıklıkla değişmişti (sırasıyla %26'ya karşılık %46; %3'e karşılık %20, %8'e karşılık %19 Q <0,001). FGFR3 ve HRAS ise daha sık değişmişti (sırasıyla %40’a karşı %26; %12'ye karşılık %4, Q <0.001). Tümör mutasyonel yükünün, MSIsensor skorunun ve mutasyonal imzanın bütünleşik analizi temelinde, üst traktus tümörlerinin %7.2'si, MSI-yüksek / MMR-eksik (MSI-H / dMMR) olarak sınıflandırılmıştır. Üst traktus sonrası mesane rekürrensi riski FGFR3, KDM6A, CCND1 ve TP53'teki mutasyonlarla anlamlı şekilde ilişkiliydi. Aynı hastanın mesanesine karşılık gelen üst traktus tümörleriyle karşılaştırılması, klonal ilişkilerini desteklemektedir.

Üst traktus ve mesane ürotelyal karsinomları, ortak genomik değişikliklerin prevalansında önemli farklılıklar göstermektedir. Her iki tümör öyküsü olan bireylerde, mesane ve üst traktus her zaman klonal olarak ilişkiliydi. Üst traktusun genomik karakterizasyonunun mesane rekürrensi riski hakkında bilgi sağlayacağı ve Lynch sendromu ile ilişkili tümörleri tanımlayabileceği belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Audenet F, et al. Clonal relatedness and mutational differences between upper tract and bladder urothelial carcinoma, Clin Cancer Res. 2018 Oct 23. pii: clincanres.2039.2018. doi: 10.1158/1078-0432.CCR-18-2039

Kanser İlaçlarının Test Edilmesi İçin İnsan Tümörlerini Taklit Eden Yeni Bir Model

01 Ekim 2019

Miyeloid hücre lösemi-1 (MCL-1), birçok kanserin sürekli büyümesi için gerekli olan bir prostat B hücre lenfoma 2 (BCL-2) ailesin bir üyesidir. MCL-1, kanser hücrelerinin, normal olarak hasarlı veya istenmeyen hücreleri vücuttan yok eden programlanmış hücre ölümü veya apoptoz sürecinden kaçmasına izin verir. Bu kadar çok kanser hücresi hayatta kalmak için MCL-1'e bağımlı olduğu için, teorik olarak bu zayıf noktaya saldıran bir ilacın, apoptozu başarılı bir şekilde tetikleyip kanser hücrelerini yok edilebilmesi muhtemeldir.

MCL-1 inhibitörleri, birçok kan kanserinin sürekli büyümesi için gerekli olan bir proteinin yanı sıra meme kanserleri ve melanom dahil olmak üzere solid tümörler için hedeflenen bir proteini hedefleyerek çalışır. Yakın zamanda, fare MCL-1 ile karşılaştırıldığında insanlara altı kat daha yüksek afinite gösteren, oldukça spesifik bir MCL-1 inhibitörü, S63845 tarif edilmiştir. Laboratuvarda kanser hücresi ölümünü tetiklediği bilinmesine rağmen, şimdiye kadar bu ilacın gerçek yaşam hastalarında nasıl çalışacağını tahmin etmek için doğru bir araç yoktur.

Klinik Test Yapmadan Klinik Verilere Ulaşmak

Walter ve Eliza Hall Enstitüsü araştırmacıları, insan kanserlerinin karmaşıklığını taklit ederek anti-kanser ilaçlarının doğru bir şekilde genetik olarak test edilmesini sağlayan yeni bir laboratuvar modeli tasarladılar. Klinik öncesi kanser modellerinde bu ilacının etkinliğini ve tolerabilitesini doğru bir şekilde test etmek için, MCL-1'in insan homoloğu ile değiştirildiği bir insanlaştırılmış Mcl-1 (huMcl-1) fare suşu geliştirdiler. huMcl-1 fareleri, vahşi tip farelerden fenotipik olarak ayırt edilemezken MCL-1 inhibitörü S63845'e daha duyarlıydı. huMcl-1; E-Myc farelerinden dönüştürülmemiş hücreler ve lenfomalar, kontrol muadillerine göre S63845'e in vitro daha duyarlıydı. HuMcl-1, Eµ-Myc lenfoma hücreleri, huMcl-1 farelerine transplante edildiğinde, tek başına S63845 ile ve siklofosfamid ile birlikte S63845 ile tedavisi, sırasıyla, farelerin ∼%60'ında ve ∼%100'ünde uzun süreli remisyona yol açtı.

Araştırmacılar sonuçların, MCL-1 inhibitörlerini test etmek için huMcl-1 fare modelinin potansiyelini ve klinik translasyon için güvenilirliğin ve tolere edilebilirliğin kesin tahminlerini mümkün kıldığını belirttiler. Bu modeli kullanarak, hangi tip kanserlerin MCL1 inhibitörlerine duyarlı olduğu, hangi hastaların fayda sağlayacağı, hangi kombinasyon tedavilerinin en etkili olacağı ve en iyi doz rejimlerinin kullanılacağı gibi kilit soruların ele alınabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Margs S. Brennan, Catherine Chang, Lin Tai, Guillaume Lessene, Andreas Strasser, Grant Dewson, Gemma L. Kelly, Marco J. Herold. Humanized Mcl-1 mice enable accurate preclinical evaluation of MCL-1 inhibitors destined for clinical use. Blood, 2018; 132 (15): 1573.

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

On Kişiden Sekizi Kanser Riski Genine Sahip Olduğunu Bilmiyor

17 Eylül 2019

Jama Network Open dergisinde yayınlanan 50.000’den fazla katılımcının dahil olduğu çalışma, sık sık sağlık kontrolünden geçen kişilerin bile yüzde sekseninden fazlasının kanser riski taşıyıp taşımadığını bilmediğini söylüyor.

50.000'den fazla insanın genomik taramasıyla elde edilen sonuçlar, meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri için tanımlanabilir bir genetik risk taşıyanların %80'inden fazlasının bunu bilmediklerini gösteriyor.

Rutin taramanın yokluğunda, çoğu kişi kendisi veya aile üyelerinden birisine kanser teşhisi konduğunda BRCA1 veya BRCA2 genlerinde kanserle ilişkili varyantları taşıdıklarını öğrenir. Bunun dışında insanların rutin olarak kendi DNA varyantlarına ait bilgileri öğrenme çabaları bulunmaz.

Yale Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve çalışmanın baş araştırıcısı olan Michael Murray, yaptığı açıklamada; "İnsanların kendilerini test ettirmeleri için genellikle bir trajedi yaşamaları gerekiyor. Test seçeneğini sunmak için bir tetikleyici olarak belgelendirilmiş bir kişisel geçmişe veya aile geçmişine güvenmek maalesef işe yaramıyor. Gelecekte herkes için etkili DNA tabanlı tarama ile bu alışkanlığın değiştirilebilmesini ümit ediyoruz." şeklinde konuştu.

Çoğu İnsan Taşıdığı Riskten Habersiz

Araştırmadaki katılımcıların yaş ortalaması 60 idi. 267 hastada BRCA risk varyantı vardı, ancak bunların sadece %18'i çalışmadan haberdar edilmeden önce kanser için bu risk faktörüne sahip olduklarının farkındaydı.

BRCA pozitif olan gruptaki hastaların %16,8'inde BRCA'ya bağlı bir kanser vardı. Çalışmanın sonucundan önce ölen BRCA pozitif hastalardan oluşan grubun %47,8'inde BRCA ile ilişkili bir kanser vardı.

Risk belirlendikten sonra, erken teşhis ve önleme için çeşitli yöntemler uygulanabileceği için bu tarz tarama çalışmalarının daha rutin ve sık bir şekilde kullanılması gerektiği önerildi. Araştırma ekibi bu şekilde, kanser ve kanser ölümlerini genomik tarama yaklaşımları aracılığıyla azaltma fırsatının elde edilebileceğini belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manickam K. et al, Exome Sequencing–Based Screening for BRCA1/2 Expected Pathogenic Variants Among Adult Biobank Participants, JAMA Netw Open. 2018;1(5):e182140. doi:10.1001/jamanetworkopen.2018.2140

Tiroid Kanseri İnsidansı Neden Artıyor?

16 Eylül 2019

Tiroid ultrasonunun gittikçe daha fazla kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bölgelerde tiroid kanseri teşhisi konmasının daha muhtemel olduğu düşünülüyor. 65 yaş üstü yetişkinlerde bu artışın daha yüksek olduğu yapılan bir çalışma ile gösterildi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre 2002 ve 2013 yılları arasında ilk görüntüleme için tiroid ultrasonu giderek daha fazla kullanılıyor (P <0.001). Zaman ve demografik özellikler kontrol edildiğinde tiroid ultrasonu kullanımı tiroid kanseri insidansı ile anlamlı olarak ilişkili (P <0.001). Bu sonuçlar, papiller tiroid kanseri, lokalize papiller tiroid kanseri veya 1 cm'nin altındaki tümörleri olan lokalize papiller tiroid kanseri ile sınırlı kaldıklarında istatistiksel açıdan anlamını korumuştur.

Bu modele göre, 2003-2013 yılları arasında, 65 yaş ve üstü en az 6.594 kişi, tiroid ultrasonu kullanımının artması nedeniyle tiroid kanseri tanısı aldı. Bu çalışmanın en büyük gücü, zaman içinde alan düzeyinde görüntüleme ve alan düzeyinde tiroid kanseri insidansını değerlendirmek için iki tamamlayıcı veri tabanının (Medicare ve SEER-Medicare) kullanılmasıydı.

Sporadik Vakalar Daha Düşük Riskli

Araştırmacılara göre 65 yaş ve üstü hastalar uygun bir kohort idi, çünkü yaşlı yetişkinler hem tiroid kanseri insidansındaki en büyük değişime hem de tedavilerin sonuçları açısından en büyük risklere sahiptir. Tiroid kanseri insidansındaki benzer eğilimler daha genç erişkinlerde görülür, bu nedenle bu bulguların 65 yaşın altındaki erişkinlere genellenebilir olması olasıdır.

Araştırma ekibine göre henüz açıklığa kavuşturulmamış faktörlerden dolayı tiroid kanseri insidansında gerçek bir artış olsa da, tesadüfen saptanan bu kanserlerin büyük çoğunluğu düşük risklidir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında, doktorlar tüm tiroid nodüllerinin opere edilmesinin gerekmediğine ve zaman içinde invazif olmayan takiplerin rastlantısal olarak tespit edilen nodüllerin büyük çoğunluğu için yeterli olabileceğine dair güvence verebilir diye yorumlandı. Uygun olmayan ultrason kullanımında azalma ve nodül risk sınıflandırma araçlarının benimsenmesi yoluyla olası zararları azaltmak mümkün olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Haymart MR, et al. Thyroid Ultrasound and the Increase in Diagnosis of Low-risk Thyroid Cancer. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, https://doi.org/10.1210/jc.2018-01933

Mide Kanseri Lenfadenektomi’de Floresan Görüntüleme

10 Eylül 2019

Koreli bir araştırma ekibine göre indosiyanin yeşili (ICG) ile floresan görüntüleme gastrik kanser nedeniyle ameliyat edilen hastalarda lenfadenektomiyi etkin bir şekilde yönlendirebilir. Seul Yonsei Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışan araştırmacılar, robotik gastrektomiden bir gün önce, endoskopik peritumoral ICG'yi submukozal tabakaya enjekte ettikleri 40 hasta üzerinde çalıştılar. Yakın kızılötesi (NIR) görüntülemenin kullanılması, tüm hastalar için tam lenfadenektomi gerçekleştirmelerine ve intraoperatif olarak lenfadenektominin bütünlüğünü değerlendirmelerine izin verdi.

Sonuçlar, daha önce ICG kullanmadan aynı prosedürü uygulamış olan 40 karşılaştırılabilir tarihi kontrolün sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Genel olarak, kontrol grubunda 35,2'ye kıyasla, ICG grubunda hasta başına alınan ortalama toplam 48,9 lenf nodu vardı ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlıydı.

Nodal istasyon 2, 6, 7, 8 ve 9'da daha fazla sayıda lenf nodu alındı. Ek olarak, beş NIR grubu hastasında lenf nodu metastazı vardı ve hepsi floresandı. Bu nedenle, araştırmacılar floresan lenfografinin tam ve kapsamlı bir lenfadenektomi için gerekli tüm lenf nodlarını tanımlamak için intraoperatif olarak faydalı olabileceğini öne sürdüler.

Morbiditeyi Azaltmak Mümkün Olabilir

Rezektabl gastrik kanserli hastalar için gastrektomi sırasındaki lenfadenektominin kapsamı, cerrahi literatürde tartışılmaya devam ediyor. Gerçek bir terapötik fayda sağlar mı yoksa sadece daha kesin bir evreleme imkanı mı elde edilmiş olur konusu tartışılıyor. Açık olan şey ise, genişletilmiş lenfadenektominin daha fazla teknik beceri gerektirdiği ve artan morbidite ile ilişkili olabileceğidir.

Araştırmacılar bu çalışmada cerrahi morbiditeyi en aza indirirken geleneksel genişletilmiş lenf nodu diseksiyonu ile karşılaştırılabilir bir lenfadenektomi elde etmek için yeni görüntüleme tekniklerini daha efektif kullanmayı amaçladılar. Elde ettikleri sonuçlara göre de floresan görüntüleme sayesinde lenfadenektomi daha efektif bir şekilde yönlendirilebilir. Bu sayede hastalardaki cerrahiye ikincil morbidite minimuma indirgenebilir. Yöntemin rutin kullanıma girmesi için değerlendirilmesi önerildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fluorescent Imaging Aids Lymphadenectomy in Gastric Cancer - Medscape - Nov 21, 2018.

Cilt Kanseri Bağışıklık Sistemini Nasıl Engeller?

09 Eylül 2019

Bağışıklık sistemi tarafından saldırıyı önlemek için cilt kanseri hücreleri tarafından kullanılan yeni bir sinyal yolu keşfedildi. Hayvan modeli ve insan doku örneklerinin analizi sonucunda ICER adlı bir proteinin önemli rol oynadığı, ICER mevcut olmadığında tümörlerin daha yavaş büyüdüğü gösterildi.

Evrim boyunca, bağışıklık sistemi vücudu dışarıdan istila eden patojenleri tespit etmek ve büyük hasara yol açmadan önce onları yok etmek için etkili mekanizmalar geliştirmiştir. Bununla birlikte, vücut aynı zamanda içerideki tehlikelere de maruz kalır. Bu tür tehditler, nihayetinde bir tümörün gelişebileceği genetik mutasyonlar halini alabilir. Fakat bu anormal hücreler, bağışıklık sistemi tarafından algılanmayı nasıl engeller? Hangi bağışıklık kaçırma mekanizmalarını kullanır? Kanser tedavisinde yeni immünoterapi yaklaşımları geliştirebilmek için önce bu mekanizmaları tanımlamak gerekir.

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Olabilir

Diğer özelliklerinin yanı sıra, kanser hücreleri çok hızlı büyüme ile karakterize edilir. Tümör hücreleri, bunun için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. Melanomlarda metabolik ciro oranının özellikle yüksek olduğunu gösteren Alman araştırmacılar, bu durumun tümör ortamının anormal bir şekilde asitleşmesine neden olduğunu gördüler. Bu asidik mikro molekül nedeniyle, tümöre göç eden makrofajlar adı verilen bazı bağışıklık hücreleri, spesifik bir anti-enflamatuar makrofaj alt tipi olan M2 makrofajlara dönüşür.

M2 makrofajları genellikle yara iyileşme süreçlerinde ve hasarlı dokunun yenilenmesinde rol oynar. Bu özellikler tümörün büyümesine de yarar. Mekanizmanın daha ayrıntılı bir analiziyle araştırmacılar, uyarılabilir cAMP erken baskılayıcı (ICER) olarak bilinen bir proteinin, M2 alt tipine makrofaj dönüşümü sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. ICER'i ortadan kaldırırlarsa veya karşılık gelen sinyal yolunu keserlerse kanserin büyümesinin yavaşladığını kanıtlayabildiler. Örnek olarak insan dokusunu kullanan benzer deneylerde de benzer sonuçlar elde ettiler.

Araştırma ekibi kanser immünoterapisi için olası güçlü bir hedef bulduklarına inanıyor ve daha ileri çalışmalarla bulgularını desteklemeyi umuyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Toszka B. et al. Tumor immunoevasion via acidosis-dependent induction of regulatory tumor-associated macrophages. Nature Immunology, 2018; 19 (12): 1319 DOI: 10.1038/s41590-018-0226-8

Kemik Metastazında Farklı Bir Yolak

29 Ağustos 2019

Yapılan yeni bir çalışmada kanser hücrelerinin kemiğe metastaz yapmasını muhtemel kılan karmaşık bir sinyal yolu tarif edildi. Bu keşif sayesinde bu yolağa uygun ilaç tedavisi geliştirilebilir ve metastatik hastalığın yayılması durdurulabilir. Çalışmada elde edilen bulgular Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Araştırma ekibinin geçmişte yapmış oldukları çalışmada (Cancer Cell. 2015; 27: 193-210), kanser hücrelerinin ve osteojenik hücrelerin (osteoblastlar veya bunların öncülleri) kemik mikrometastazlarının ilerlemesini teşvik etmek için mTOR sinyalini aktive ettiği gösterilmişti.

Kanser hücreleri ve kemik hücreleri arasındaki etkileşimi taklit edebildikleri deneysel bir sistemle çalışan ekip, osteojenik hücrelerin ve kanser hücrelerinin, boşluk kavşakları yoluyla fiziksel bir bağlantı kurduklarını belirledi. Bu bağlantı kalsiyumun osteojenik hücrelerden kanser hücresine geçtiği bir tünel gibi çalışmaktaydı.

Mikrometastazları Önlemek Mümkün Olabilir

Araştırma ekibi bu bulguyu destekleyecek şekilde, kemikte metastazı teşvik edebilen tümör hücrelerinin erken büyümesini destekleyen şeyin kalsiyum transferi olduğunu belirtti. Bu yeni tanımlanan mekanizma, önceden tanımlanmış olan mTOR sinyalizasyonunun rolüne katkıda bulunan yeni bir mekanizmadır.

Ekip bu bulgularını desteklemek üzere bir sıra tedavi alternatifi denedi. Bu tedavi alternatifleri ile kemik metastazının önlenip önlenemeyeceği incelendi.

Boşluk kavşakları boyunca gerçekleşen kalsiyum transferinin yanı sıra mTOR yolağının aktivitesini bloke etmek, kanser hücrelerinin ölmesine ya da büyümekte zorlanmasına neden oldu, çünkü bunlar osteojenik hücrelerin desteğinden yoksundu. Bu gözlem, kemik metastaz riskini azaltmak için ilaçlarla hedef alınabilecek mikrometastazlarda potansiyel bir yol olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu çalışmalarda kullanılan ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi tarafından başka endikasyonlar için onaylandığını belirttiler. Ancak kemikte mikrometastaz tedavisi için teklif edilmeden önce hala yapılması gereken birkaç adım vardır. Elde edilen bulgularıoldukça değerli olsa da bu bulguların büyük katılımlı faz 3 çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang H, et al. The Osteogenic Niche Promotes Early-Stage Bone Colonization of Disseminated Breast Cancer Cells. Cancer Cell. Published online November 12, 2018.

İmmünoterapiyle İlişkili Kolite Karşı Fekal Transplantasyon

27 Ağustos 2019

Kanser immünoterapisi günümüzde bir çok kanser türünün tedavisinde kullanılmaya başlandı. Ancak hastaların bir kısmında iyi tedavi yanıtının yanı sıra yönetilmesi gereken advers etkiler de oluşabiliyor. Kolit de, bu tedavileri alan hastaların %40'ında meydana gelebilecek ciddi bir olumsuz olaydır.

Yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre immünoterapi sonucu kolit gelişen kanser hastalarında semptomlar fekal mikrobiyota transplantasyonu ile iyileşebilir. ABD'li araştırmacılar, Nature Medicine'de yayınlanan bir makalede, iki hastada bu yaklaşımla başarılı olduklarını bildirdiler. İki hastada da, immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımıyla ilişkili olarak kolit meydana gelmişti.

İki Hastaya Ait Veri Yayınlandı

Her iki hastada da, fekal mikrobiyota transplantasyonu, immün kontrol noktası inhibitörleri ile ilişkili kolitin tamamen iyileşmesini sağladı. Endoskopik değerlendirme ile elde edilen bu önemli iyileşmeler kanıtlandı ve bağırsak mikrobiyotasındaki olumlu değişiklikler bu iyileşmeye eşlik etti.

Bu hastalarda kolitin iyileşmesi transplantasyon tedavisinden sonra klinik ve endoskopik olarak doğrulanabilmiş oldu. Araştırma ekibi bu sonuçlara dayanarak kanser immünoterapisi ile ilişkili kolit için fekal mikrobiyota transplantasyonunun birinci basamak tedavi olarak değerlendirilmesi gerektiğini, çünkü güvenli, hızlı ve uzun süreli bir etkiye yol açtığını vurguladılar.

Araştırmacılar diğer bir grup hastaya da mikrobiyota transplantasyonu yaptılar ve benzer sonuçlar elde ettiler. Bu vakalar vaka serisine dahil edilmedi çünkü bu vakalar için nihai mikrobiyom analizi henüz mevcut değildi. Vakalar arasında tutarlı bir başarı paterni olduğunu belirten araştırmacılar, sonraki basamakta faz çalışmalarına geçeceklerini belirttiler.

İmmünoterapi ile ilişkili kolit rutin olarak, kendileri de ciddi advers olaylara yol açabilen kortikosteroidler ve/veya tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) inhibitörleri dahil immünosüpresif tedavi ile yönetilir. Diğer bir yaklaşım ise, immünoterapiyi durdurmaktır. Araştırma ekibine göre fekal mikrobiyota transplantasyonu sayesinde daha etkili ve kesin bir çözüm bulmak mümkün olabilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang Y, et al. Fecal microbiota transplantation for refractory immune checkpoint inhibitor-associated colitis. Nat Med. 2018 Dec;24(12):1804-1808.

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

Obezite Kanser Riskini Arttırıyor Mu?

20 Ağustos 2019

Vücut ağırlığı fazla olan kişilerin oranı çoğu ülkelerde ve tüm nüfus gruplarında hızlı bir şekilde artarken, bu artıştaki temel sebep çok az egzersiz ve çok sağlıksız beslenme olarak görülüyor. Neredeyse tüm ülkelerde aşırı vücut ağırlığındaki eşzamanlı artışın, büyük ölçüde besin açısından fakir ancak kalori açısından yüksek gıdaları teşvik eden küresel gıda sistemindeki değişiklikler ve fiziksel aktivite için fırsatların azalması sebebiyle olduğu düşünülüyor.

Aşırı kilo ve obezitenin kesin olarak meme, kolon ve rektum, uterus, özofagus, safra kesesi, böbrek, karaciğer, yumurtalık, pankreas, mide ve tiroid, beyin ve omurilik ve kan hücrelerini etkileyen 13 kanser riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterildi. Daha yakın zamanlarda, bazı araştırmalar aşırı kilonun prostat tümörlerinin yanı sıra ağız ve boğaz kanserleri riskini de arttırdığını gösterdi.

Sağlıklı Kilo Düzeyini Korumak Önemli

Yeni bir global çalışmada elde edilen bulgular ise oldukça çarpıcı. Aşırı vücut ağırlığı, dünyadaki tüm kanser vakalarının yaklaşık %4'ünden ve gelişmekte olan ülkelerde daha da fazla malignite teşhisi oranından sorumludur. Buna göre 2012 itibariyle, aşırı vücut ağırlığı, her yıl dünya çapında teşhis edilen yaklaşık 544.300 kansere neden olmuştur.

Aşırı kilolu ve obez kişiler düşük gelirli ülkelerde kanser vakalarının sadece %1'ine katkıda bulunurken, bazı yüksek gelirli Batı ülkelerinde ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde teşhis edilen kanserlerin %7 ila 8'ini oluşturuyorlar.

Birçok insan obezite ve kanser arasındaki ilişkiyi bilmiyor. Ancak sağlıklı kilo düzeyini korumaya çalışmak önemlidir ve kanser riskini azaltabilir. Ancak kilolu ve obez olan insanların oranı 1970'lerden bu yana dünya genelinde artmaktadır. 2016 yılı itibariyle yetişkinlerin %40'ı ve okul çağındaki çocukların %18'i aşırı kilolu veya obezdi, bu da yaklaşık 2 milyar yetişkin ve 340 milyon çocuk anlamına gelmektedir. Sunulan rapor, obezite ile mücadelede ve küresel kanser yükünü azaltmanın bir yolu olarak sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını teşvik eden politikalara gereksinimi tekrar göstermiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sung H, et al. Global patterns in excess body weight and the associated cancer burden. CA Cancer J Clin. 2018 Dec 12. doi: 10.3322/caac.21499. [Epub ahead of print]

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

Kanser Hücresinin Salgıladığı CXCL11 , CD8 T hücrelerinin İnfiltrasyonunu Teşvik Etti

06 Ağustos 2019

İmmünoterapi ile birlikte kombine edilmiş kemoterapi, günümüzde akciğer kanseri müdahalesindeki ana eğilim haline gelmiştir. Bununla birlikte, kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirsizliğini korumaktadır ve bu çalışmada kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmada, Docetaxel'in anti-tümör immün yanıtını arttırabildiği bir mekanizma gösterildi. Ek olarak, Docetaxel ile tedavi edilen hastaların tümör dokularında ölçülen CXCL11 seviyelerinin artması, CXCL11'in hastalarda sistemik bir immün yanıt ortaya çıkarmada rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Tümöre infiltre olmuş CD8 T hücreleri, Docetaxel tedavisinden sonra akciğer kanseri hastalarında artmış, apoptozun aktivasyonunu ve akciğer karsinom hücrelerinin ortaya çıkardığı lökosit çekişini vurgulayan anahtar olaylar olarak HMGB1 ve CXCL11 salınımını belirlemiştir.

Çalışmanın Detayları; HMGB1 ve CXCL11 Ekspresyonu Arttıkça Sağkalım Oranı da Artıyor

Docetaxel'nin, kemokin reseptörü ligand CXCL11'in tümör mikro ortamında ekspresyonunu düzenlediğini ve ardından CD8  T hücre salımını arttırdığını bulundu. Docetaxel tedavisi, HMGB1 salınımını ROS bağımlı bir şekilde önemli ölçüde arttırdı. Rekombinant protein HMGB1, CXCL11'in salınımını in vitro NF-κB aktivasyonu ile uyardı. Docetaxel ile muamele edilmiş farelerdeki tümörler, HMGB1 ve CXCL11'in daha yüksek ekspresyonunu, daha fazla HER2-CAR T hücresi infiltrasyonu ve kontrole göre azalmış ilerleme sergilemiştir. Artan HMGB1 ve CXCL11 ifadeleri, akciğer kanseri hastalarının uzun süreli genel sağkalımları ile pozitif korelasyon gösterdi.

Sonuçlar, Docetaxel'in, HMGB1 ve CXCL11 salgılanmasını artırarak tümör mikro ortamına CD8 T hücresi alımını indüklediğini, böylece HMGB1-CXCL11 ekseninin modüle edilmesinin küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi için faydalı olabileceğini gösteren anti-tümör etkinliğini arttırdığını göstermektedir.

Bu sonuçlar, akciğer kanserli hastalarda Docetaxel tedavisinden sonra anti-tümör bağışıklık tepkilerini ölçmek için ek klinik çalışmaların tasarımını da desteklemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer-cell-secreted CXCL11 promoted CD8 T cells infiltration through Docetaxel- induced-release of HMGB1 in NSCLC ; Qun Gao1,2, Shumin Wang1, Xinfeng Chen1,2, Shaoyan Cheng1, Zhen Zhang1, Feng Li1, Lan Huang1, Yang Yang3, Bin Zhou4, Dongli Yue2, Dan Wang1, Ling Cao1, Nomathamsanqa Resegofetse Maimela1, Bin Zhang5, Jane Yu6, Liping Wang2,8* and Yi Zhang

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

HER2 Pozitif Mide Kanserinde Likid Biyopsi İle Direnç Tespiti

25 Temmuz 2019

Mide kanserlerinin yaklaşık %23'ü HER2 pozitiftir ve bu pozitiflik saptanan tümörlerde hedefe yönelik olarak trastuzumab tedavisi kullanılır. Ancak bu tümörlerin bir kısmında tedavi sırasında trastuzumaba sınırlı bir yanıt görülebilir ve ilaca karşı direnç hızla gerçekleşir. Şu anda, trastuzumab direncinin altında yatan mekanizma belirsizliğini korumaktadır ve direncin üstesinden gelmek için stratejilere acilen ihtiyaç duyulmaktadır.

Çinli bir araştırma ekibi, mide kanserli 78 hastadan (46 HER2+ ve 32 HER2–) katı tümör biyopsileri ve ve likid (plazma) biyopsiler arasındaki moleküler değişiklikler açısından tutarlılığı değerlendirmek amacıyla 416 kansere bağlı gen panelini sekansladılar. Ayrıca, trastuzumab tedavisi sırasındaki direnci takip etmek ve belirlenen aday direnç genlerini doğrulamak için HER2+ olan 24 hastadan toplanan 97 seri plazma numunesinin longitudinal analizlerini yaptılar.

Çeşitli Genetik Göstergeler Tanımlandı

HER2 somatik kopya numarası değişiklikleri (SCNA), floresan in situ hibridizasyon verileriyle oldukça tutarlı idi ve tespit edilen HER2 kopya sayısı varyasyonu, tümör gerileme ve ilerlemesini öngörmede plazma karsinoembriyonik antijen seviyesinden daha iyiydi. Doğal bir şekilde trastuzumab direncine sahip hastaların çoğu, progresyon sırasında başlangıç değerine kıyasla yüksek HER2 SCNA'ya sahipken, kazanılmış dirençli hastalarda ise HER2 SCNA azaldı.

PIK3CA / R1 / C3 veya ERBB2 / 4 mutasyonları, dirence büyük ölçüde katkıda bulunup kötü progresyonsuz sağkalıma yol açarken, ERBB4 S774G mutasyonu ise trastuzumab'a duyarlılığı arttırdı. Araştırmacılar ayrıca NF1'i dirençle ilgili bir gen olarak tanımlamış ve onaylamış ve başka bir HER2 inhibitörü ile ya da MEK / ERK inhibitörü ile kombinasyonun trastuzumab direncinin üstesinden gelebileceğine dair kanıt buldular.

Çalışmada çeşitli kısıtlar olduğu bilinse de dolaşımdaki tümör DNA'sının (ctDNA) sıvı biyopsisinin, mide kanserinde olası trastuzumab direncini izlemek için kullanılabileceği gösterilmiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang D,  et al. Liquid biopsies to track trastuzumab resistance in metastatic HER2-positive gastric cancer Gut Published Online First: 29 September 2018. doi: 10.1136/gutjnl-2018-316522

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Tümör Mutasyon Yükü İmmünoterapi için Biyobelirteç Olabilir mi?

11 Temmuz 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerine (ICI) yanıtı tahmin eden bir biyobelirteç arayışı, uzun süredir devam eden bir arayıştır. Şimdiye kadar, üzerinde en çok çalışılan biyobelirteçler programlanmış hücre ölümü 1 reseptör ligandı (PD-L1) ve tümör mutasyon yüküdür (TMB), ancak her ikisi de farklı derecelerde başarı göstermiştir. Yeni bir makale, TMB'nin potansiyel bir pantümör biyobelirteci olarak kullanılmasını ve yüksek TMB ile genel sağkalım arasında ve farklı kanser tipleri arasında immün kontrol noktası inhibisyonuna cevap olarak anlamlı bir ilişki olduğunu bildirmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nden Robert M. Samstein “Çalışmamız, TMB'nin immünoterapi yanıtını öngören pan-kanser biyobelirteç olma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir." şeklinde konuştu. Morris, şu ana kadar yüksek TMB ile ICI'ye yanıt arasındaki ilişkinin, melanom, akciğer kanseri ve mesane kanseri üzerine yapılmış küçük klinik çalışmalarda görüldüğünü belirtti. Bu son çalışmada ortaya çıkan önemli bir nokta da, her kanser için farklı değerler ile ifade edilen yüksek TMB tanımının irdelenmesiydi. Yale Üniversitesi'nden David Rimm çalışma ile ilgili şunları söyledi: "Özellikle TMB'nin 'prediktif değil prognostik değerine odaklanıldığı için alışmadan çok etkilendim. Bu, araştırmacıların çeşitli kanser türlerinde TMB'yi inceledikleri geniş ve kapsamlı bir rapor."

Tümör Mutasyon Yükü NGS ile İncelendi

Araştırmacılar, ICI ile tedaviden sonra MSK-IMPACT testi kullanılarak ölçülen adsız somatik TMB yükünü incelediler. Çalışma, tümörleri MSK-IMPACT ile profillendirilen ve en az bir doz ICI tedavisi alan 1662 hastayı içeriyordu. Bunlardan 1446'sında (%94) evre IV veya metastatik hastalık mevcuttu. Hastalar tekli veya kombinasyon halinde ICI aldılar: Hastaların %9'u anti-CTLA-4 immünoterapisi, %76'sı anti-PD-1 / PD-L1 immünoterapisi ve %16'sı bu iki immünoterapinin bir kombinasyonunu aldılar. Genel sağkalım, ilk ICI dozundan başlayarak ölüm veya son takip süresine kadar ölçüldü. Ortanca takip süresi 19 aydı. Bu çalışmada TMB; DNA'nın megabaz başına mutasyon sayısı olarak tanımlandı. Her tümör tipinde, TMB alt grubu yüzdelik olarak belirlendi.

Sonuçlar, tüm kanser türlerinde ICI'ye klinik yararının öngörüsü olan yüksek TMB'yi tanımlayan evrensel bir sayı olmadığını gösterdi. Düşük TMB'den yüksek olan kesme noktası, her tümör tipi için farklı olabilmekteydi. TMB ile progresyonsuz sağkalım ve NSCLC, melanom, özofagogastrik kanser, SCCHN ve RCC için objektif cevap oranları arasında da anlamlı bir ilişki olduğu gösterildi. Son olarak, tümörler MSK-IMPACT ile incelenmiş, ancak ICI almayan 5371 hastada yüksek TMB ile artmış genel sağkalım arasında ilişki bulunamadı.

Samstein ve arkadaşları, “Heterojen bir kohortta genel sağkalım ile anlamlı bir ilişkinin bulunması, öngörülen bir biyobelirteç olarak TMB'nin sağlamlığını vurgulamaktadır, bu nedenle klinik olarak anlamlı olabileceğini düşündürmektedir.” diyerek sözlerini noktaladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tumor mutational load predicts survival after immunotherapy across multiple cancer types Robert M. Samstein, Chung-Han Lee, […]Luc G. T. Morris Nature Genetics volume 51, pages202–206 (2019)

Yeni 3D Görüntüleme Tekniği, Pankreas Kanserlerinin Nasıl Başladığını Ortaya Koyuyor

05 Temmuz 2019

Geliştirilen yeni bir görüntüleme yöntemi, araştırmacıların doku biyopsilerinden daha fazla bilgi edinmesine yardımcı olabilir ve pankreas kanserleri için yeni tedaviler geliştirilmesine yol açabilir. Bu teknik, Francis Crick Enstitüsü'ndeki bilim adamları tarafından geliştirilmiştir ve sonuçları Nature'da yayınlanmaktadır. Çalışma, Avrupa Araştırma Konseyi ve Cancer Research UK, Tıbbi Araştırma Konseyi ve Wellcome'dan çekirdek fonlarla desteklenmiştir.

Pankreas midemizin arkasında bulunan ve sindirimde rol oynayan önemli bir organdır. Onu diğer sindirim organlarına bağlayan bir kanal ağına dayanır ve en yaygın pankreas kanserleri kanallarda bulunur. Bununla birlikte, şimdiye kadar açıklanamayan bir çeşit anormal şekil içeren bu duktal kanserlerin 2B dilimlerini görmek mümkün olmuştur.

Araştırma makalesinin baş yazarı Dr. Hendrik Messal, “Pankreas kanserinin kökenlerini araştırmak için altı yıl boyunca kanser biyopsilerini üç boyutlu olarak analiz etmek üzere yeni bir yöntem geliştirmek için çalıştık. Bu teknik, kanal duvarlarında kanserlerin geliştiğini ve kanalın boyutuna bağlı olarak kanserin ya içeriye ya da dışarıya doğru büyüdüğünü ortaya koydu. Bu, on yıllardır 2D dilimlerinde gördüğümüz gizemli şekil farklılıklarını açıklıyor.” ifadesinde bulundu.

Gelişmekte olan kanserleri üç boyutlu analiz ederek ekip, duktal hücrelerden kaynaklanan iki farklı tipte kanser oluşumunu tanımladı: “endofitik” kanallara dönüşen tümörler ve dışa doğru büyüyen “egzofitik” tümörler. Kanser hücrelerinin belirli bir şekilde büyümesini neyin sağladığını bulmak için, ayrıntılı 3D görüntüleri analiz ettiler ve Crick'teki karmaşık bilgisayar modellerini oluşturan biyofizikçilerle birlikte çalıştılar.

Makalenin ortak yazarı biyofizikçi Dr. Silvanus Alt, “Doku şeklini anlamak için bireysel hücre geometrisini tanımlayan kanalların simülasyonunu yaptık. Model ve deneysel sonuçlar, kanalın çapı yaklaşık bir milimetrelik ellide birinden, yani yaklaşık yirmi mikrometreden az olduğunda kanserin dışa doğru büyüdüğünü doğruladı." dedi.

Çalışma, Dr. Axel Behrens ve Dr. Guillaume Salbreux liderliğinde Crick'teki iki araştırma grubu arasındaki disiplinlerarası bir işbirliği ile mümkün oldu. Axel'in grubu kök hücreler ve pankreas kanseri üzerinde çalışırken, Guillaume biyolojik süreçleri anlamak için fiziği kullanmaya odaklandı.

Ekip ayrıca tekniği diğer organlara da uyguladı ve akciğerlerin, solunum yollarındaki kanserlerin ve karaciğerdeki kanalların aynı şekilde davrandığını tespit etti. Bu, ekibin keşfettiği mekanizmanın pankreasa özgü olmadığını ve diğer kanserler için de geçerli olduğunu göstermektedir.

Guillaume Salbreux, “Hem veriler hem de modellerimiz, iki farklı tümör büyüme mekanizmasının tamamen sistemin doğal fiziğine bağlı olduğunu gösteriyor. Çoğu kanserde olduğu gibi, duktal pankreas kanseri, bölünmeye başlayan tek bir kusurlu hücre ile başlar. Çok hızlı bir şekilde, sadece birkaç hücre olduğunda, tümörün kanal çapına bağlı olarak hem içeriye hem dışarıya doğru büyümeye başladığını tespit ettik. Temel süreç, kanserlerin vücudun birçok farklı yerinde nasıl büyüdüğünü daha iyi anlamamıza yardımcı olacak.” şeklinde açıklama yaptı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hendrik A. Messal, Silvanus Alt, Rute M. M. Ferreira, Christopher Gribben, Victoria Min-Yi Wang, Corina G. Cotoi, Guillaume Salbreux, Axel Behrens. Tissue curvature and apicobasal mechanical tension imbalance instruct cancer morphogenesis. Nature, 2019; DOI: 10.1038/s41586-019-0891-2

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamografi şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Onun çocukları yaşça büyüktü; peki ya 8 ve 11 yaşlarındaki kızım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

HIV Pozitif Kanser Hastalarında İmmün Kontrol Noktası İnhibitörleri Ne Kadar Güvenli?

02 Temmuz 2019

Çeşitli ileri evre kanserli HIV pozitif hastalarda, bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri (ICI'ler) etkili görünmektedir ve yeni bir sistematik incelemeye göre bu hastalar için ekstra risk bulunmamaktadır. Washington DC'deki Georgetown Üniversitesi'nden Dr. Chul Kim "HIV enfeksiyonu olan hastalarda ileri evre kanser tedavisi için ICI kullanımı yeni bir güvenlik riski ile ilişkilendirilmemiştir ve bu ilaçlar HIV pozitif hasta popülasyonunda güvenli ve etkili tedavi seçeneğidir." şeklinde konuştu. ICI'ler, birçok metastatik kanser için tedavinin temeli haline gelmiştir, ancak HIV enfeksiyonu olan hastalar genellikle klinik çalışmaların dışında bırakılmıştır.

HIV Pozitifliği ICI Tedavisine Engel Değil

Çalışmada araştırmacılar, vaka raporlarından 73 hasta hakkında veri topladılar. Hastaların çoğu (%90.4) erkekti ve yaş ortalaması yaklaşık 56 idi. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri en sık görülen malignite idi (%34.2), bunu melanom (%21.9) ve Kaposi sarkomu (%12.3) takip ediyordu. Hastaların çoğu (%84.9) anti-PD1 tedavisi ile tedavi edildi. ICI genel olarak iyi tolere edildi, 70 hastanın 6'sında (%8.6) not edilen derece 3 veya daha yüksek immün ilişkili advers olayla HIV yükü veya CD4 hücre sayısı arasında hiçbir ilişki yoktu. ICI'den önce tespit edilemeyen HIV yükü olduğu bilinen 28 hastadan 26’sında, HIV baskı altında kaldı. Yanıtları bildirilen 45 hastada, objektif yanıt akciğer kanseri için %30, melanom için %27 ve Kaposi sarkomu için %63 idi. Araştırmacılar, "Devam etmekte olan birkaç olası klinik çalışma, HIV ile enfekte kanser hastalarında ICI tedavisinin güvenliği ve etkinliğine daha fazla ışık tutacaktır." açıklamasını yaptılar. Bu noktada, “HIV enfeksiyonunun varlığı, ICI tedavisinin etkinliğindeki herhangi bir farkla ilişkili görünmüyor.” sonucuna varıldı.

Ohio'daki Cleveland Clinic'teki hematoloji ve tıbbi onkoloji bölümünden Profesör Dr. Brian I. Rini, “Bu çalışma, kontrol noktası inhibitörleri ile tedavi uygulamasının yaygınlaştırılması açısından önemlidir." şeklinde konuştu. İncelemede yer almayan Dr. Rini, “Klinik araştırmacılar olarak, bilimsel mantıktan ziyade korkuya dayalı olarak HIV gibi hasta popülasyonlarına karşı sıklıkla önyargılıyız ve bu hasta gruplarını dışlıyoruz.” dedi. Verilerin, gerçek dünyadaki hasta alt gruplarının klinik çalışmalara dahil edilmesinin, ilaç geliştirme sürecinin daha erken safhasında olması gerektiğini gösterdiği belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Safety and Efficacy of Immune Checkpoint Inhibitor Therapy in Patients With HIV Infection and Advanced-Stage Cancer A Systematic Review Michael R. Cook, MD1; Chul Kim, MD, MPH

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Tüm Kanser Hastaları Hepatite Karşı Taranmalı mı?

26 Haziran 2019

Yeni bir çalışmada "kanser ve tanısı konmamış hepatit virüsü enfeksiyonları olan büyük bir hasta rezervuarı" bulundu ve yeni tanı almış tüm kanser hastalarının hepatit açısından taranması gerekip gerekmediği sorusu yeniden gündeme getirildi. Yeni Tanılı Kanser Hastalarında Viral Tarama (S1204) çalışması 3051 hastayı içermiştir ve %6.5'inin daha önce hepatit B virüsü (HBV) ile enfekte olduğunu, %0,6'sının kronik HBV enfeksiyonu, %2,4'ünün hepatit C (HCV) enfeksiyonu geçirdiğini ve %1,1'inin HIV ile enfekte olduğunu göstermiştir. Çalışma 17 Ocak'ta JAMA Onkoloji'de çevrimiçi yayınlandı. Kayıt sırasında hastaların %87,3'ü daha önce HBV ile enfekte olduklarını bilmiyordu. Benzer şekilde, kronik HBV enfeksiyonu vakalarının %42,1'i, HCV enfeksiyonu vakalarının %31,0'ı ve HIV enfeksiyonu vakalarının %5,9'u teşhis edilmemişti. "HBV veya HCV enfeksiyonu olan kanser hastaları, viral reaktivasyon ve potansiyel olarak yaşamı tehdit edici klinik sonuçlar için risk altındadır." diyen Scott D. Ramsay, "Çoğu hastada enfeksiyon için bilinen bir risk faktörü yoktu, bu da tarama için mevcut risk bazlı modellerin yetersiz olabileceğini gösteriyor." sözlerini ekledi.

Kanser tedavisi öncesi HBV ve HCV için tarama düşünülebilir

 Araştırmacılar bununla birlikte, tanı konmamış HIV enfeksiyonunun düşük oranının, yeni teşhis edilmiş kanser hastalarının HIV için evrensel olarak taranmasını desteklemeyebileceği sonucuna varıyorlar. Kanser tanılı hastalarda HBV, HCV ve HIV enfeksiyonu için evrensel tarama rutin olarak yapılmamaktadır. Dahası, böyle bir taramanın kullanımı onkologlar arasında tartışmalı olmaya devam etmektedir. Ramsay, “Bu sonuçlar onkoloji topluluğunda hepatit taraması yapmamız gerekip gerekmediği hakkında yeni kanıtlar sağladı" sözlerini kullandı. Araştırmacılar, evrensel taramaların karaciğer yetmezliği ve böbrek hastalığı gibi hepatit komplikasyonlarını önleyebileceğini söylüyorlar. CD20 pozitif T hücreli lenfomaları ve lösemileri tedavi etmek için kullanılan rituksimab (Rituxan, Genentech, Biogen Idec) gibi immünosupresif kanser ilaçları, bazı virüslerin yeniden aktifleşmesine ve çoğalmasına neden olabilir. Yazarlar “Gizli enfeksiyonu olan kişilerdeki çoğu kanser tedavisi ile ilişkili ciddi advers olayların gerçek riski bilinmediğinden, kanser tedavisini geciktirmenin veya değiştirmenin olası yararları spekülatif olmaya devam ediyor.” diye düşünüyorlar.

Houston, Teksas’daki MD Anderson Kanser Merkezinde Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Doçent Dr. Torres, bu 18-merkezli değerlendirme çalışması ile ilgili “Tüm kanser hastalarının HBV ve HCV için taranması gerektiği konusunda yazarlarla hemfikiriz. Artık evrensel tarama için itici güç, yalnızca bir değil, birçok akademik ve kanser merkezinden geliyor” sözlerini kullandı. Torres, Anderson Kanser Merkezi’nde, HBV, HCV ve HIV için evrensel taramanın, 2007'den beri hematolojik hizmetlerde standart uygulama olduğunu sözlerine ekledi. "Bu, rituksimabın hepatit B reaktivasyonu ile ilişkili olduğu tespit edildikten sonra başladı." dedi. 2016 yılında Anderson Kanser Merkezi'nde HCV enfeksiyonu taraması, solid tümörlü hastaları da kapsayacak şekilde genişletildi. Torres, vakaların büyük çoğunluğuna yeni tanı konduğunu ve Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da maliyet analizleri sunan kısa süre önce yayınlanan üç makalenin, toplumdaki evrensel HCV taramasının maliyet etkin olduğunu gösterdiğini söyledi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Prevalence of Hepatitis B Virus, Hepatitis C Virus, and HIV Infection Among Patients With Newly Diagnosed Cancer From Academic and Community Oncology Practices Scott D. Ramsey, MD, PhD1; Joseph M. Unger, PhD2,3; Laurence H. Baker, DO JAMA Oncol. 2019;5(4):497-505. doi:10.1001/jamaoncol.2018.6437

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Tedavisinde Kontrol Noktası İnhibitörleri ve Kardiyotoksisite

31 Mayıs 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) küresel veritabanının kapsamlı bir analizi, miyokardit, perikardiyal hastalıklar, aritmi ve vasküliti, rutin klinik uygulamada immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımıyla ilişkili kalp toksisiteleri arasında tanımlamıştır. Bu kardiyotoksisiteler erkeklerde kadınlardan daha sık görülmektedir. Akciğer kanserli hastalarda perikardiyal hastalıklar daha sık iken (%56), ilerlemiş melanomlu hastalarda miyokardit (%41) ve vaskülit (%60) daha sık bulunmuştur. Miyokardit, perikardiyal hastalık ve vaskülit kaynaklı ölümlerin  bu hasta gruplarında sırasıyla %50,%21 ve %6'sında gerçekleştiği bildirilmiştir. Bu olayların çoğu immün kontrol noktası inhibitörlerinin tedavisi sırasında erken dönemde ortaya çıkmıştır. 12 Kasım’da Lancet Oncology’de çevrimiçi yayınlanan çalışma, daha önce yayınlanmış yazışmaların bir uzantısı şeklindedir. “Bilgimize göre, WHO farmakovijilans veritabanından kişiselleştirilmiş raporlanabilir olayların analizi yoluyla şu ana kadar immün kontrol noktası inhibitörleriyle ilişkili kardiyovasküler irAE'lerin [bağışıklık ilişkili advers olaylar] en büyük ve en geniş klinik karakterizasyonununu yazar Javid J. Moslehi sundu. Sonuçlar, immün kontrol noktası inhibitörleriyle ilişkili miyokardit, perikardiyal hastalıklar ve vaskülit ile ilişkili hastalıkların görülme sıklığını göstermektedir, bu da klinisyenlerin hastalarda bu potansiyel toksisitelere karşı dikkatli olmaları gerektiğini göstermektedir." dedi.

İmmünoterapi bir köşetaşı

ICI'lerin kanser tedavisi için bir köşe taşı olduğuna dikkat çeken yazarlar, bu ilaçların kardiyotoksisite riski ile ilişkili olduğu gerçeğinin, bu moleküllerin otoimmüniteyi modüle edebileceğini öne sürdüğünü göstermektedir. Bu tür toksisitelerin ortaya çıkmasının sürpriz olmadığına, bu toksisitelerin bazılarının hayvan çalışmalarında da görüldüğüne dikkat çekti. Bu rapor ile birlikte, doktorlar artık kardiyak ilişkili IRA'lar hakkında daha çok bilgi sahibi olmalıdır ve bu IRA’lar ile ilgili endişelerin immün kontrol noktası inhibitörlerinin kanser hastalarında kullanımını etkilemesi muhtemel olmaması gerektiği ifade edilmiştir. Memorial Sloan Kettering (MSK) Kanser Merkezinde  görevli Dr.Michael A. Postow, “Kardiyotoksisite nadir görülen ve korkutucu bir yan etki olsa da, uygulama kalıplarımın hiç değişmediğini düşünmüyorum. Hala immünoterapiden potansiyel olarak önemli ölçüde fayda sağlayabilecek ve onları yakından takip edebileceğim hastaları tedavi ediyorum.” Şeklinde konuştu. “Kardiyovasküler öyküsü olan veya daha yüksek kardiyotoksisite riski altında olan hastaların, sadece başka hiçbir seçenek olmadığında immünoterapi alması gerektiğini düşünmüyorum.” dedi. Gainor benzer duyguları dile getirdi. Bu toksisitelerin ortaya çıkmasının klinik uygulamasını etkilemeyeceğini söyledi. "Ancak, ICI'leri kullanırken, yeni semptomları olan hastalar hakkında daha kapsamlı düşünmeliyiz" diye ekledi. Gainor, onkologların, mide bulantısı ve kusma gibi kemoterapinin yan etkilerine alıştıklarını açıkladı. "Buna karşın, immün kontrol noktası inhibitörleriyle tedavi farklı olabilir. İmmün kontrol noktası inhibitörleri neredeyse tüm organ sistemlerini etkileyebilir ve bu toksisitelerin yan etkileri o kadar kesin değildir" dedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cardiovascular toxicities associated with immune checkpoint inhibitors: an observational, retrospective, pharmacovigilance study Joe-Elie Salem, MD Ali Manouchehri, MD Melissa Moey, MD Bénédicte Lebrun-Vignes, MD Lisa Bastarache, BS Prof Antoine Pariente, MD et al.

Geçmeyen Boğaz Ağrısı Larinks Kanseri Bulgusu Olabilir

29 Mayıs 2019

Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre geçmeyen boğaz ağrısına nefes darlığı, yutma güçlüğü ya da kulak ağrısı eşlik ediyorsa, bu durum larinks kanserinin işareti olabilir.

Exeter Üniversitesi öncülüğünde yürütülen ve 800’den fazla hastaya larinks kanseri tanısının konduğu çalışmada geçmeyen boğaz ağrısına nefes darlığı, yutma güçlüğü ya da kulak ağrısı semptomlarından birinin eşlik etmesi halinde kanser riski %5’in üzerinde bulunmuştur ve bu değer, tek başına ses kısıklığındaki %2,7’lik riskten çok daha büyüktür.

Günümüzde NICE rehberleri geçmeyen ses kısıklığı ya da boğazda açıklanamayan kitle gibi durumlarda kanser araştırması yapılmasını önermektedir. Bu yeni çalışma ise doktorlara hangi semptomların kombinasyonunun varlığında kanserden şüphelenerek ileri tetkik düşünmeleri gerektiği yönünde daha geniş bilgi sağlamaktadır. Araştırmacılardan Profesör Willie Hamilton, “NICE rehberi yayınlandığında birinci basamak hekimlerine yeterli rehberlik sağlanmamıştı. Bu çalışma, bir doktora ses kısıklığı ya da geçmeyen boğaz ağrısı şikayeti ile başvurmanın larinks kanseri açısından araştırmanın gerekliliğini ortaya koymakla birlikte, daha önce düşük riskli olarak düşünülen bazı semptom kombinasyonlarının ciddiyetini de göz önüne sermiştir.” şeklinde konuştu. Çalışma Birleşik Krallık’taki 600’den fazla birinci basamak hekiminin hasta kayıtları üzerinden yürütüldü.

Her yıl 1700’den fazla insan larinks kanseri teşhisi almaktadır ve bunların %80’i erkektir. Larinks kanseri görülme sıklığı son 20 yılda üçte bir oranında artmıştır. Larinks kanseri, alkol ve tütün ürünleri tüketimi ile doğrudan bağlantılı bulunmuştur.

Çalışmanın baş yazarı Dr.Elizabeth Shephard, İngiltere’nin kanser sağkalım oranlarında Avrupa'nın genelinden daha geride olduğunu, bu ve bunun gibi çalışmaların baş boyun kanserleri ile ilgili güncel önerilerin geliştirilmesi gerektiğini tekrar hatırlattığını belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Elizabeth A Shephard, Molly AL Parkinson, William T Hamilton. Recognising laryngeal cancer in primary care: a large case–control study using electronic records. British Journal of General Practice, 2019; bjgp19X700997 DOI: 10.3399/bjgp19X700997

Pankreas Kanseri Riski Obeziteyle Artıyor

29 Nisan 2019

Obezitenin birçok kronik sağlık sorununa yol açabildiği bilinmektedir. Kanser riski de obeziteye bağlı artış gösterebilmektedir. İsrail’de yapılan ulusal bir çalışma, ergenlik döneminde şişman olan kişilerin yaşamlarında daha sonra pankreas kanseri gelişme riskinin yaklaşık 4 kat arttığını göstermiştir. Obezite sınırını geçmeyen ancak fazla kilolu olanlarda ise 2 kat risk artışı saptanmıştır.

Çalışmada, 23 yıl boyunca takip edilen yaklaşık 1.8 milyon ergenlik döneminde olan kişilerin verileri analiz edilmiştir. Araştırmacılar iki büyük İsrail veritabanını birbirine bağlamışlardır. Bunlardan biri, 16-19 yaşları arasındaki İsrail Yahudi ergenlerinin, geç ergenlik döneminde askerlik hizmetine uygunluklarını belirlemek için zorunlu olarak edildikleri muayene bulgularının girildiği veri tabanıdır. Diğeri ise yalnızca doğrulanmış pankreas adenokarsinomu raporlarının yer aldığı İsrail Ulusal Kanser Kayıt Veri Tabanı'dır.

Analiz için araştırmacılar, vücut kitle endeksi değerlerini Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından belirlenen sınıflandırma yüzdelik grupları halinde gruplamışlardır: <5 yüzdelik düşük ağırlık; 5 ila <85 yüzdelik referans grubu ("normal" ağırlık); 85 ila 95 yüzdelik fazla kilolu; ve yüzde 95 veya üstü obez olarak kabul edilmiştir.

Yüksek Kilo İle Risk Artışı

Çalışmaya 1.794.570 bireyin (1.087.358 erkek; 707.212 kadın) analizi dahil edilmiştir. Katılımcıların başlangıç muayenesi sırasındaki yaş ortalaması 17'dir. CDC-BMI sınıflamasına göre, 54.224 kişi (%3) obez ve 140.467 kişi (%7.8) fazla kiloludur. Ortalama 23.3 yıllık takip süresinden sonra (44.563.618 kişi-yıl), 551 pankreas kanseri vakası tespit edilmiştir (erkekler arasında 423, kadınlar arasında 128). Tanı sırasındaki medyan yaş ise 51'dir.

Pankreas kanseri için tehlike oranları aşağıdaki gibi bulunmuştur (parantez içinde %95 güven aralığı belirtilmiştir):

  • Genel popülasyondaki obez kişiler için: 3.89 (2.76 - 5.50)
  • Genel popülasyondaki aşırı kilolu kişiler için: 1.68 (1.27 - 2.21)
  • Obez erkekler için: 3.67 (2.52 - 5.34)
  • Fazla kilolu erkekler için: 1.86 (1.36 - 2.45)
  • Obez kadınlar için: 4.07 (1.78 - 9.29)
  • Fazla kilolu kadınlar için: 1.21 (0.66 - 2.26)

Araştırmacılara göre obezite, pankreas kanserinin patogenezinde değiştirici bir faktör olarak bulunan ve inflamasyon spektrumunun bir parçası olarak düşünülmesi gereken metabolik sendromun bir bileşenidir. Bu sebeple bu risk artışı değerleri beklenilen sonuçları yansıtmaktadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zohar L, et al. Adolescent overweight and obesity and the risk for pancreatic cancer among men and women: a nationwide study of 1.79 million Israeli adolescents. Cancer. 2019 Jan 1;125(1):118-126. doi: 10.1002/cncr.31764. Epub 2018 Nov 12.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image