Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

MS’de Huzursuz Bacak Sendromu

29 Ekim 2016

MS, merkezi sinir sistemini etkileyen ve özellikle genç erişkin nüfusta yaygın görülen demiyelinizan bir hastalıktır. MS hastalarında eşlik edebilen diğer bir problem de huzursuz bacak sendromu olup, hastaların yaşam kalitesi üzerinde ek bir yük oluşturabilir.

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde görev yapmakta olan Doç. Dr. Murat Terzi, MS’de huzursuz bacak sendromu görülme sıklığını ve bunun MS hastalarının semptomları ve yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini inceledi. Çalışmanın sonuçları ise bu sene Londra’da düzenlenen ECTRIMS Kongresi’nde paylaşıldı.

Çalışmada McDonalds kriterlerine göre MS tanısı almış 177 hasta ile birlikte 163 sağlıklı gönüllü incelendi. MS hastalarının klinik ve demografik karakteristikleri hasta anamnezinden ve MS ayaktan tedavi alan hasta veritabanından alındı. Hasta kayıtları ve hastane otomasyon sisteminden hastaların son 6 aydaki tam kan sayımı, demir, ferritin, serbest T3, serbest T4, TSH, kreatinin, B12 vitamini ve folik asit değerleri alındı. Hastalar ve kontrol grubundaki gönüllüler halsizlik ciddiyet skalası, Beck depresyon skalası ve huzursuz bacak sendromu olanlar için de RLS ciddiyet değerlendirme skalası ile değerlendirildiler.

MS grubunda 59 hastada (%33,3) ve kontrol grubunda 21 kişide (%12,9) huzursuz bacak sendromu tespit edildi. İki grup arasındaki huzursuz bacak sendromu varlığı ve ortalama skoru istatistiksel açıdan farklılık gösterdi (p<0.001). Halsizliğin(p<0.001) ve depresyonun da (p=0.003) hasta grubunda daha fazla olduğu tespit edildi.

Huzursuz bacak sendromu olan MS hastalarında EDSS ortalaması, ortalama atak sayısı, halsizlik ve depresyonun diğer hastalara göre daha fazla olduğu görüldü (p< 0.05). Ayrıca optik nörit, tetraparezi, parestezi ve tremor da huzursuz bacak sendromu olan hastalarda daha fazla görüldü.

Çalışma sonucuna göre huzursuz bacak sendromu MS’e yüksek oranda eşlik edebiliyor ve hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen semptomları da artırabiliyor. Halsizlik ve depresyonun da MS hastalarında yaygın olduğu bu çalışma ile bir kez daha gösterilmiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Murat Terzi. Restless leg syndrome and multiple sclerosis. ECTRIMS Online Library. Terzi M. Oct 11, 2014; 64616

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

Beyin Atrofisi MS`li Hastalarda Engellilik İlerlemesiyle İlişkili

05 Ağustos 2019

Beyin atrofi değerlendirmesi, nörodejenerasyon ve engellilik ilerlemesi ile ilişkisi nedeniyle multipl sklerozda (MS) önemli bir biyolojik belirteçtir. Beyin atrofisi hastalıkta erken dönemde gelişir, doğal seyri boyunca devam eder. Lezyon yükünden kısmen bağımsızdır, normal yaşlanma ile karşılaştırıldığında daha hızlıdır ve fiziksel ile bilişsel engelliliğin ilerlemesinin öngörücüsüdür. Bu nedenle, MR görüntüleme ile beyin atrofi ölçümleri, hastalık modifiye edici tedavinin etkisini belirlemek için önemli bir biyolojik belirteç olarak birçok faz 3 klinik çalışmaya dahil edilmiştir.

Günümüzde beyin atrofi değerlendirmesinin, klinik rutine dahil edilmesi ve bireysel hasta tedavisinin izlemine dahil edilmesinin çok önemli bir gereksinim olduğuna ilişkin kanıtlar artmaktadır. Daha kişiselleştirilmiş, hasta merkezli tedavi seçimlerinin yapıldığı hastalık modifiye edici tedavinin, beyin atrofisi üzerindeki etkisinin izlenmesine duyulan ilgi ve ihtiyaç da bulunmaktadır. Bununla birlikte, klinik bir rutinde beyin atrofisinin ölçülmesinde sayısız zorluk vardır. Zamanla beyin hacmindeki değişimlerin güvenilir bir şekilde ölçülmesi için hastaların görüntülemesinin aynı tarayıcı ile yapılması gerektiği iyi bilinmektedir. Ancak klinik rutinde bu çok zordur. Şu anda, gerçek dünyadaki bir ortamda beyin atrofisinin ölçülmesinin fizibilitesini ve klinik sonuçlarla ilişkisini araştıran uzun dönem, büyük bir kohort çalışması yoktur.

Yapılan yeni bir çalışmada, 5 yıl boyunca klinik bir rutinde takip edilen MS ve klinik izole sendromlu hastalardan oluşan büyük bir kohortta, beyin atrofi ölçümünün ve engellilik ilerlemesi ile ilişkisinin fizibilitesini araştırmak amaçlandı.

Lateral Ventrikül Değerlendirilmeli

Araştırmacılar, retrospektif olarak 1514'ü MS’li, 137'si klinik izole sendromlu ve 164'ü sağlıklı birey olmak üzere toplam 1815 kişiyi değerlendirdiler. Analize dahil edilen 11.794 MRG beyin taramasından 843 MRG 3T ve 3371 MRG 1,5T tarayıcıda gerçekleştirilmişti. Tüm hastalara çalışmanın tüm zaman noktalarında 3D T1WI ve T2-FLAIR muayeneleri yapıldı. Tüm beyin hacmi değişiklikleri, 3D T1WI üzerinde SIENA / SIENAX kullanılarak yüzde beyin hacmi değişimi / normalize beyin hacmi değişimi ve T2-FLAIR üzerinde  ise NeuroSTREAM kullanılarak yüzde lateral ventrikül hacmi değişimi ile ölçüldü.

Protokol değişiklikleri, düşük tarama kalitesi, artefaktlar ve anatomik varyasyonlar nedeniyle, yüzde beyin hacmi değişikliği katılımcıların %36,7'sinde, normalize beyin hacmi değişiminin yüzdesi %19,2'sinde ve lateral ventrikül hacmindeki değişimin yüzdesi %3,3’ünde başarısız oldu. Yıllık beyin hacmi değişiklikleri, MS ile sağlıklı bireyler arasında beyin volümü değişimi yüzdesi, normalize beyin hacmi değişimi yüzdesi ve lateral ventrikül hacmi değişimi yüzdesi açısından anlamlı derecede farklıydı. MS'li hastalarda, karışık etkiler modeli analizi, engellilik ilerlemesinin, yüzde beyin hacmi değişikliği ve normalize edilmiş beyin hacmindeki %21,9'luk bir yıllık düşüş ve lateral ventrikül hacmindeki %33'lük bir artışla ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, tüm beyin hacmi ölçümlerinin, MS ve sağlıklı bireylerde farklılaştığını ve engellilik ilerlemesi ile ilişkilendirildiğini, bununla birlikte lateral ventrikül hacmi değerlendirmesinin en uygun olanı olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ghione et al. Brain Atrophy Is Associated with Disability Progression in Patients with MS followed in a Clinical Routine, AJNR Am J Neuroradiol 39:2237– 42 Dec 2018.

Alzheimer Teşhisinde Yeni Bir Yöntem

01 Ağustos 2019

Alzheimer hastalığının teşhisi ve izlenmesinde kullanılmak ve ayrıca yeni ilaçların geliştirilmesinde yardımcı olmak amacıyla tau proteinine bağlanan yeni bir radyoaktif izleyici molekül geliştirildi. Roche tarafından geliştirilen 18F-RO-948 olarak bilinen bileşik, iki makaleye konu oldu.

İlk makalede, araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan 12 hasta, 7 genç sağlıklı kontrol ve beyin PET taramaları için 5 yaşlı sağlıklı kontrolle çalıştılar. Tam vücut taraması için ise 6 yaşlı sağlıklı kontrol daha çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın ilk bölümünde, üç belirlenmiş tau izleyici test edildi: 11C-RO-963, 11C-RO-643 ve 18F-RO-948. Test edilen bu izleyiciler arasında 18F-RO-948 en iyi sonuçları gösterdi.

Araştırmanın ikinci bölümünde araştırmacılar, 18F-RO-948'i, 5 Alzheimer hastası ve 5 yaşlı kontrol hastası üzerinde ek beyin görüntüleme ile test ettiler. Tau proteininin ilerleyişini değerlendirmek için 16 ay boyunca takip yapıldı.

İki Çalışmada Benzer Sonuçlar

Çalışmanın üçüncü bölümünde, tüm vücut taramasından geçirilen altı yaşlı kontrol hastası incelendi. Araştırmacılar, izleyicilerin beyin tarafından ne kadar iyi alındığını, dokuya ne kadar iyi nüfuz ettiklerini ve tau proteinine ne kadar spesifik bağlandıklarını değerlendirmek için beynin 80 farklı bölgesine baktılar.

Sağlıklı beyinlerin çok az iz bıraktığını ya da hiç iz bırakmadığını gördüler. Oysa Alzheimer'lı olanların beyinlerinde, daha önce bildirilen postmortem verilerle tutarlı olan beyin bölgelerinde izleyici bulunduğu görüldü.

İkinci makalede, ekip Alzheimer hastalığı olan 11 hasta, 5 genç bilişsel normal kontrol ve 5 yaşlı bilişsel normal kontrol olan hastalardaki 18F-RO-948 tau bağlanmasının detaylı miktarı incelendi ve bileşiğin tekrarlanabilir sonuçlar gösterdiği doğrulandı.

Bu sonuçlarla bu radyoakyif izleyicinin Alzheimer hastalığı tanısında kullanılabilecek bir bileşik olduğu kanıtlanmış oldu. Bu izleyicinin Alzheimer patofizyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlaması ve daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine yol göstermesi umuluyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wong DF, et al. Characterization of 3 Novel Tau Radiopharmaceuticals, 11C-RO-963, 11C-RO-643, and 18F-RO-948, in Healthy Controls and in Alzheimer Subjects. J Nucl Med 2018 59:1869-1876

Kubawara H, et al. Evaluation of 18F-RO-948 PET for Quantitative Assessment of Tau Accumulation in the Human Brain. J Nucl Med. 2018;59: 1877-1884.

Multipl Skleroz Risk Faktörleri Başlangıçtaki Heterojenliğe Katkıda Bulunuyor

29 Temmuz 2019

Nörodejeneratif ve otoimmün bir hastalık olan multipl skleroz (MS), hem genetik hem de çevresel risk faktörleriyle ilişkilidir. Yapılan çalışmalarda her hastanın yaş, bozulmuş fonksiyonel alan sayısı (NIFD'ler; yürüme ve dengeden fonksiyonlar, görme, yorgunluk veya uzuv uyuşukluğu veya ağrı), ikinci nüks zamanı (TT2R gibi) ve erken nüks aktivitesi (ERA) gibi hastalığın başlangıcındaki özelliklerinin MS aktivitesini ve ilerlemesini öngörmede yardımcı olabileceği gösterilmiştir.

Multipl sklerozun fenotipik prezentasyonu ile uzun dönem sonuçlar öngörülebilmektedir. Öte yandan MS başlangıcında heterojenliğe katkıda bulunan faktörler hakkında çok az şey bilinmektedir. Zamansallık göz önüne alındığında, MS risk faktörlerinin de hastalığın başlangıcına yakın sunumunu etkilemesi muhtemeldir.

Case Western Reserve Üniversitesi’nden araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, hastalığın değişkenliği ve ilerlemesinde rol oynayan mekanizmaları tam olarak belirlemek için, bu faktörlerin erken hastalık sunumuna bilinen bağlantılarla etkisini araştırdılar.

Çalışmada, ABD'li bir MS popülasyonundan elde edilen klinik kayıtları içeren bir açık erişim kaynağı olan Accelerated Cure Project Repository’den 1.515 kişiden toplanan verileri analiz ettiler. Her hastalık sonucunun her bir ölçüt ile olan ilişkisini değerlendirmek için makine öğrenmesi ve matematiksel modeller kullandılar. Hastaların çoğu kadındı (%77,9) ve relapsing-remitting MS (RRMS) tanısı aldı. Çalışmada, başlangıçta ortalama yaşları 33,4 idi ve ikinci nüks için ortalama süresi 3,6 yıldı.

Daha Genç ve Daha Obez Hastalar Riskli

HLA-DRB1 * 15: 01, GRS ve sigara kullanımı önceki AOO ile ilişkili bulundu.  NIFD'ler için relapsing-remitting MS ve düşük SES'li olanlar artmış NIFD'lere sahipti. Tekrarlayan remisyon vakaları arasında, başlangıçta daha yaşlı, obez olan ve çok odaklı hastalık sunumuna sahip olanlarda TT2R daha kısa, ERA başlangıçta daha genç olanlarda ve obez olanlarda daha büyüktü.

Araştırmacılar elde ettikleri bulgulara dayanarak, yaş, genetik profiller, obezite ve sigara içme durumu gibi bireysel özelliklerin hastalık prezentasyonunda heterojenliğe katkıda bulunduğunu ve erken hastalık seyri gelişimini düzenlediğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Farren B.S. Briggs, Justin C. Yu, Mary F. Davis, Jinghong Jiangyang, Shannon Fu, Erica Parrotta, Douglas D. Gunzler, Daniel Ontaneda. Multiple sclerosis risk factors contribute to onset heterogeneity, Multiple Sclerosis and Related Disorders February 2019 Volume 28, Pages 11–16.

MS’teki Astrosit Yanıtları Bir Genetik Risk Alleli Tarafından Yönlendiriliyor

26 Temmuz 2019

Multipl skleroz (MS) gelişimi için risk faktörü olan 200'den fazla genetik varyant tanımlanmıştır. Bunların birçoğu, bağışıklık sisteminin aşırı reaktif yanıtına aracılık eden hücreler olan lenfositlerdeki değişikliklerle ilişkilidir. Bununla birlikte, genetik varyantların aynı zamanda merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) işlevini ve beyin hücrelerini etkileyip etkilemediği belirsizdir.

NF-κB, MS de dahil olmak üzere otoimmünitede kritik bir rol oynar. Allelik MS risk varyantlarının %18'inin NF-κB sinyalizasyon yolağını etkilediği veya kesiştiği tahmin edilmektedir. Daha önce NF-KB'nin, aktive edildiğinde bağışıklık sisteminin hücrelerini çekebilecek kimyasal maddeler olan bir kemo-çekici madde kaynağı haline gelen astrositleri aktive edebildiği gösterildi. Ayrıca, önceki iki çalışma da, NF-κB aracılı astrositlerin aktivasyonunun inhibe edilmesinin, immün hücrelerin merkezi sinir sistemine sızdığınıve MS'i incelemek için kurulmuş bir deneysel otoimmün ensefalomiyelit (EAE) fare modelindeki hasarı azalttığı bulundu.

Yale Üniversitesi'nden araştırmacılar, lenfositlerde NF-κB olarak adlandırılan önemli bir otoimmünite mediyatörünün ekspresyonunu arttıran rs7665090G adlı belirli bir MS risk varyantının astrositlerin fonksiyonunu nasıl değiştirebileceğini araştırdılar.

Araştırmacılar çalışmada matür bir insan hücresinin indüklenmiş pluripotent kök hücrelere (iPSC'ler) yeniden programlanabileceği bir teknik kullandılar. Risk varyantını rs7665090GG ya da rs7665090AA olarak adlandırılan koruyucu bir varyantı taşıyan 12 MS hastasından ve sağlıklı kontrollerden iPSC'den türetilmiş astrositler ürettiler.

Araştırmacılar, bu hücreleri NF-KB'yi aktive eden iki molekül ile tedavi ederek, risk varyantını taşıyan astrositlerin önemli ölçüde daha fazla NF-κB aktivasyonuna sahip olduğunu gördüler. Ayrıca, risk varyantını taşıyan astrositlerin, lenfositlerin işe alımını ve aktivasyonunu kolaylaştıran birkaç NF-κB hedef genin artmış seviyesine sahip olduğunu gözlemlediler.

Araştırmacılar risk varyantının gerçek MS vakalarında etkili olup olmadığını belirlemek için, riskli veya koruyucu varyant taşıyan ölen MS hastalarından, beynin beyaz maddesinde açık lezyonları olan toplam 10 beyin örneğini analiz ettiler.

Genetik Varyant MSS Hücrelerini Etkiliyor

Risk varyantı için pozitif lezyonlardaki genişlemiş astrositler, in vitro iPSC türevli astrositlerde görülene benzer şekilde, NF-κB-hedef genlerin seviyelerinde artış gösterdi. Lezyonların yakınında ve normal beyaz maddede bulunan aktif olmayan astrositler düşük NF-κB sinyal seviyeleri gösterdi. Ayrıca, koruyucu değişkenle karşılaştırıldığında, immün T hücrelerinin sayısı (yani CD3 pozitif T hücreleri), risk değişkenli lezyonlarda anlamlı olarak daha yüksekti.

Araştırmacılar çalışmalarının, ilk kez MS riskiyle ilişkili genetik varyantların doğrudan MSS hücre fonksiyonlarını bozduğuna dair kanıtlar sağladığını belirttiler. Ayrıca bozulan MSS hücre fonksiyonunun, yerel otoimmün enflamasyonun kurulmasına yardımcı olduğunu da ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ponath et al. Enhanced astrocyte responses are driven by a genetic risk allele associated with multiple sclerosis, Nature Communications volume 9, Article number: 5337 (2018).

MS’te Gıda Alerjileri, Artmış Hastalık Aktivitesi İle İlişkili Mi?

23 Temmuz 2019

Polen, çimen veya toz akarları gibi çevresel tetikleyicilere, bazı ilaçlara veya yiyeceklere karşı alerji, multipl skleroz (MS) için potansiyel risk faktörleri olarak önerilmiştir. Ancak, şu ana kadar bu konuda yapılmış çalışmalardan elde edilen mevcut veriler yetersizdir.

Yapılan yeni bir çalışmada, hasta tarafından bildirilmiş alerjik durum öyküsü ile MS klinik ve MRG aktivitesi arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Brigham and Women’s Hospital’daki CLIMB araştırmasına katılan 1349 hastayı değerlendirdiler. Katılımcılar çevre, gıda ve ilaç alerjileri üzerine kendi kendilerine uyguladıkları bir anket doldurdular.

Hastaların ortalama hastalık süresi 16 yıldı. Katılımcılar arasında 427 hastanın bilinen alerjisi yoktu. 922'sinin ise bir veya daha fazla alerjisi vardı. Hastalar, çevresel alerji (586 hasta), yiyecek alerjisi (238 hasta), ilaç alerjisi (574) ve bilinen alerji yok (NKA) olmak üzere dört alerji grubuna ayrıldı. Klinik (atak sayısı, genişletilmiş sakatlık durum ölçeği (EDSS), MS şiddeti skoru (MSSS) ve radyolojik değişkenler (gadolinyum tutan lezyonlar ve lezyon miktarı) ve bunların farklı alerji grupları veya NKA'lılarla olan ilişkileri değerlendirildi.

Sonucu etkileyebilecek diğer faktörler için istatistiksel olarak ayarlama yapıldıktan sonra, sonuçlar gıda alerjileri rapor eden hastaların, bilinen alerjisi olmayan hastalardan %27 daha yüksek kümülatif sayıda nüks yaşadıklarını gösterdi.

Gıda Alerjisi Olanlarda 2 Kattan Fazla Lezyon

Gıda alerjisi grubundaki hastalar, NKA grubuna kıyasla kümülatif atak sayısında 1,38 kat daha fazla bir orana sahiplerdi. Bu fark düzeltilmiş analizde hala dikkat çekiciydi (1,27). Besin alerjisi grubunda MRG'de gadolinyum-tutan lezyonlara sahip olma olasılığı iki katdan fazlaydı (OR 2,53). Çevresel ve ilaç alerjisi grupları, NKA grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık göstermedi. EDSS ve MSSS, herhangi bir alerjiden etkilenmedi.

Araştırmacılar, açık bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi kuramayan bir gözlem çalışması olmasına rağmen, yaptıkları çalışmanın gıda alerjileri ve MS alevlenmeleri arasında olası bir ilişki olduğunu öne sürdüğünü belirttiler. Diğer alerji türlerinin bu ilişkiyi göstermemesinin, bağırsak bakterileri ile bağışıklık sistemi veya nörolojik hastalıklar arasında belirli bir bağlantı olabileceği fikrini desteklediğini söylediler. Bulguların doğrulanması ve MS için yeni tedavi edici  ve önleyici stratejilerin geliştirilebilmesinde temel biyolojik mekanizmaları araştırmak için ileriye dönük prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fakih et al. Food allergies are associated with increased disease activity in multiple sclerosis, Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry.  http://dx.doi.org/10.1136/jnnp-2018-319301

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

SMA’lı Erişkinler Kendilerini Nasıl Hissediyor?

17 Temmuz 2019

Proksimal spinal müsküler atrofi (SMA), sağ kalım motor nöronu-1 (SMN) geninin homozigot fonksiyon kaybının neden olduğu otozomal resesif motor nöron bozukluğudur. SMA prevalansının 100.000 kişide 1–2, insidansının 100.000 canlı doğumda 8-10 civarında olduğu tahmin edilmektedir. SMA; aksiyel, respiratuar ve proksimal kas gruplarında baskın olan progresif kas güçsüzlüğü ile karakterizedir. Tanı yaşı ve motor kilometre taşlarının başarısına bağlı olarak dört farklı SMA tipi tanımlanmıştır. Çalışmalar, uzun dönemde motor gelişimdeki blokajı fonksiyonel azalmanın takip ettiğini göstermiştir. Erken başlangıçlı SMA için yaşam beklentisi azalır, ancak 18 aylıktan sonra tanı alan hastalarda sağ kalım etkilenmeyebilir.

SMA yavaş yavaş ilerleyen kas güçsüzlüğü, aktivite ve katılımda kısıtlamalara yol açar. Fiziksel dezavantajlarına rağmen hastaları doyurucu bir yaşamda desteklemek için, hastaların refahına katkıda bulunan veya onları tehdit eden faktörleri anlamak hayati önem taşır. Nöromüsküler bozukluğu olan hastalarda psikolojik ihtiyaç memnuniyetinin refah üzerindeki etkisi daha önce hiç araştırılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, SMA'lı hastalarda psikolojik iyilik halini incelemek ve iyiliğin psikolojik ihtiyaç doyumuyla ilişkisini araştırmak amaçlandı. Araştırmacılar bu kesitsel çalışmada, Uluslararası İşlevsellik Sınıflandırması modelini ve öz belirtimi (self-determinasyon - kendi kaderini tâyin etme) teorik birer çerçeve olarak kullandılar.

Kişiye Özel Tedavi için Psikolojiyi Anlamak Şart

Çalışmada SMA'lı yetişkinlerden bir anket doldurmaları istendi. Psikolojik iyilik halini değerlendiren araçlar arasında Yaşam Memnuniyeti Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Olumlu ve Olumsuz Etki Ölçeği yer alıyordu. Katılımın (Uluslararası İşlevsellik Modelinin Sınıflandırılması modeli), özerklik, yeterlilik ve ilintililik (öz belirtim teorisi) karşılanmasının refah düzeyine olan katkısını araştırmak için hiyerarşik çizgisel regresyon analizleri yapıldı.

Çalışma kapsamında doksan iki katılımcı (%67) anketi tamamladı. Psikolojik iyilik hali, sağlıklı referans örnekleriyle karşılaştırılabilir düzeydeydi. Psikolojik iyilik hali, sosyodemografik değişkenler veya hastalık özellikleriyle ilişkili değildi. Bununla birlikte, katılımdan memnun olma ve özerklik, yeterlilik ve ilintililik duygusuyla yakından ilişkiliydi.

Araştırmacılar bu çalışma ile, SMA'lı bireylerin refahını anlama konusunda psikolojik ihtiyaçlarla olan ilişkinin açığa çıkarıldığını belirttiler. Hastaların psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasının desteklenmesinin, bu hastalar için kişi merkezli bir bakımın hedefi olması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Maarten J. Fischer, Fay-Lynn Asselman, Esther T. Kruitwagen-van Reenen, Marjolein Verhoef, Renske I. Wadman, Johanna M. A. Visser-Meily, W. Ludo van der Pol & Carin D. Schröder (2019): Psychological well-being in adults with spinal muscular atrophy: the contribution of participation and psychological needs, Disability and Rehabilitation, DOI: 10.1080/09638288.2018.1555864

Duchenne Musküler Distrofili Çocuklar “Speckle-Tracking” Ekokardiyografi ile İncelendi

16 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisinin (DMD) prognozu, kalp yetmezliği ile ilişkilidir. “Speckle-tracking” ekokardiyografik (STE) görüntüleme, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin erken tespitinde göz önünde bulundurulması gereken invazif olmayan fonksiyonel bir biyolojik belirteç olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, STE analizi, bu güne kadar özellikle DMD'li presemptomatik çocuklarda, prospektif kontrollü bir çalışmada değerlendirilmemiştir. Ayrıca hiçbir çalışma üç farklı displasmanın hepsinde (longutidunal, radyal ve sirkumferansiyal) ve her iki ventrikülde STE analizini kullanmamıştır.

Yapılan yeni bir prospektif kontrollü çalışmada araştırmacılar, DMD'li çocuklarda sol ve sağ ventriküllerin global ve segmental STE analizini yapmayı ve sağlıklı yaştaki kontrol bireylerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırmayı amaçladılar. Çalışmaya 1:2 vaka kontrol tasarımında 36'sı DMD'li (ortalama yaş, 11+3,8 yıl) ve 72'si yaş uyumlu kontrolden oluşan toplam 108 erkek dahil edildi. Sol ve sağ ventriküller için konvansiyonel ekokardiyografik değişkenler toplandı. STE analizleri sol ventrikül için longitudinal, radyal ve sirkumferansiyal yerleşimlerde ve sağ ventrikül için serbest duvar longitudinal yerleşimlerinde gerçekleştirildi. Araştırmacılar ayrıca DMD'li çocukların yaşının, iki boyutlu aksın evrimi üzerindeki etkisini, modellerde DMD yaşı etkileşimi terimi ekleyerek incelediler.

Konvansiyonel EKG Farkı Tespit Edemiyor

Konvansiyonel ekokardiyografik ölçümler her iki grupta da normaldi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu DMD grubunda %45 ile %76 arasında (ortalama,%63+ 6) ve kontrol grubunda %55 ile %76 arasında (ortalama,%64 + 5) değişti. Global sol ventrikül aksın ortalama ölçümleri, DMD grubunda longutidunal (-%16,8 + 3,9'a karşılık  -%20,6 + 2,6), radyal (%22,7 + 11,3’e karşılık %31,7 + 14) ve sirkumferansiyal (% -16,5 + 3,8 ve % -20,3 + 3,1) yerleşimleri için anlamlı olarak daha kötü bulundu. DMD'li çocuklarda yaşla birlikte global sol ventrikül longutidunal aksın azalması, kontrol deneklerine göre yılda %0,34 daha belirgindi. Sol ventrikül inferolateral ve anterolateral segmentleri, özellikle bazal bölgede bozuldu. Konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonları ve STE analizi normal ve DMD'li çocuklar ve kontrol grubu arasında farklı değildi.

Araştırmacılar, DMD'li çocuklarda normal Sol ventrikül fonksiyonuna rağmen bozulmuş Sol ventrikül aksın varlığının, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin önlenmesinde gelecekteki pediatrik ilaç araştırmaları için önemli bir perspektif oluşturduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amedro et al. Speckle-Tracking Echocardiography in Children With Duchenne Muscular Dystrophy: A Prospective Multicenter Controlled Cross-Sectional Study, (Journal of the American Society of Echocardiography 2018).

Duchenne Musküler Distrofisi’nde Yoga Etkisi

12 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisi (DMD) ilerleyici bir kas bozukluğudur. Kardiyak bozukluk, DMD'li çocuklarda en sık görülen ikinci ölüm nedenidir. DMD’li çocukların %10 ila %20'si kalp yetmezliği nedeniyle ölmektedir. Yapılan önceki çalışmalarda kalp hızı değişkenliğinin (HRV), kardiyo-otonomik fonksiyonun bir ön gördürücüsü olduğu gösterilmiştir.

Tıbbi yönetimin yanı sıra, fiziksel egzersiz şeklindeki fizyoterapi, fiziksel fonksiyonların sürdürülmesi için hayati rehabilitasyon stratejilerinden biri olarak kabul edilir. Egzersizin rolü, kardiyak fonksiyonların modülasyonunda incelenmiştir ve sağlıklı bireylerde artmış kardiyak vagal modülasyonun eşlik ettiği bir istirahat bradikardisi yarattığı bulunmuştur.

Yardımcı tedavi olarak yoga, mevcut egzersiz programına ek olarak evde bile izlenebilecek basit bir uygulama olarak kabul edilir. Yoga, farklı yaş gruplarındaki normal bireylerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme ile ilişkilendirilmiştir. Farklı yoga modülleri ve fiziksel egzersiz kullanan sağlıklı gönüllülerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme belgelenmiştir. Bununla birlikte, DMD çocuklarında yoga ile ek tedavinin HRV'yi modüle etme etkisi araştırılmamıştır. Yoga uygulamalarının kardiyo-otonom fonksiyonlar üzerindeki etkisi çeşitli nörolojik durumlarda gösterilmiştir ve DMD'de faydalı olabilir.

Ek Tedavi Olarak Kullanılabilir

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, DMD’li çocuklarda yoganın fizik tedaviye ek bir tedavi olarak etkisi değerlendirildi. Çalışmada DMD'li 124 hasta yoga ile birlikte fizyoterapiye veya yalnızca fizyoterapiye randomize edildi. Hastalara evde fizyoterapi ve yoga uygulamaları önerildi. Uyum, 3 aylık takip aralığında seri olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda yatar pozisyonda istirahatte normal olarak değerlendirilen elektrokardiyogram kaydedildi. HRV parametreleri zaman ve frekans alanlarında hesaplandı. HRV başlangıçta ve 3 ay ila 1 yıl arasında kaydedildi. Uzun dönem takibi analiz etmek için tekrarlanan ölçümlü ANOVA yöntemi kullanıldı.

Çalışmada fizyoterapi protokolü ile NN'nin standart sapması, ardışık NN'in karekökü orjinali, toplam güç, düşük frekans, yüksek frekans normalleştirilmiş birimler (HFnu) ve sempatovagal denge çeşitli zaman noktalarında iyileşti ve bu iyileşme 6-9 ay sürdü. Fizyoterapi ve yoga protokolü çalışma periyodunun son 3 ayında HFnu'da iyileşme gösterdi ve diğer tüm parametreler 1 yıla kadar stabildi. Her iki grubun da DMD'de kalp fonksiyonlarını geliştirdiği gözlendi. Bununla birlikte gruplar arasında gözlenen değişikliklerde anlamlı bir fark görülmedi.

Araştırmacılar yoğun fizyoterapi ve yoga ile birlikte fizyoterapinin, özellikle de ev temelli program da, DMD'de, HRV'yi korumak ve sürdürmek için bir tedavi stratejisi olarak faydalı olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pradnya et al.  Effect of Yoga as an Add-on Therapy in the Modulation of Heart Rate Variability in Children with Duchenne Muscular Dystrophy, Int J Yoga. 2019 Jan-Apr; 12(1): 55–61.

Nörologlara Göre Mutluluğun Sırrını Ne?

10 Temmuz 2019

Nörobilim araştırmalarının yalnızca küçük bir kısmı iyimserlik ve şefkat üzerine odaklanmıştır. Fonksiyonel nöro-görüntüleme çalışmaları sürekli olarak medial prefrontal kortekste, anterior insula, OFC ve ACC'de aktivite göstermektedir. Bu bölgelerdeki yolaklar, ödül ve yürütücü fonksiyon merkezleriyle daha fazla etkileşime girmektedir. Biyolojik belirteçler, bazı olumlu özelliklerin geliştirilmesinden ve gereken eğitim yoğunluğundan en fazla yararlanabilecek olanların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Araştırmacılar dikey tarama çalışmalarının, pozitif özellik gelişiminin gelişimsel yönü ve müdahale için önemli fırsat pencereleri hakkında bilgi üretebileceğini düşünüyorlar.

Bu özelliklerin hedefe yönelik uygulamalardan elde edilen, duygusal ve davranışsal sağlığa faydaları giderek daha belirgin hale gelmektedir. Yine de, bu özelliklerin en iyi nasıl tanımlanacağı konusu ile ilgili detaylar için daha fazla çalışma gerekmektedir. Farklı gelişim aşamalarında olumlu özellikler oluşturmanın en etkili yollarının neler olduğu, olumlu özellikler oluşturmak için evrensel sağlığı geliştirme çabalarının faydalı ve uygun maliyetli olup olmadığı sorularının cevapları önemlidir. Uygun doz ve eğitim süresinin ne olduğu, ikincil ve üçüncül önleme düzeylerinde, olumlu özelliklerde eğitim almanın kimin için uygun olacağı ve bunun en iyi nasıl uygulanacağı konusunda daha az şey bilinmektedir.

Ebeveyn ve Çocuklarda Şefkat İnşa Etmek

İnsanlara şefkat pratikleri, iyimserlik egzersizleri ve diğer olumlu özelliklerin reçete edilmesi ve bunu takiben gençler ve ailelerde iyi olma durumundaki gelişimin ölçülmesi bilim insanları için zorlayıcıdır. Genel sağlık ve özellikle beyin sağlığı için verilen bilimsel destek, psikiyatrik çalışmalarda sağlığın teşviki, hastalığın önlenmesi ve müdahale gibi kanallarla şefkatin arttırılması argümanına dahil edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, ebeveyn ve çocuklardaki şefkat inşaası, olumlu özellikleri ve ilişkileri beslemek, sağlıklı aileleri ve genel durum iyileşmelerini desteklemek için çok sayıda ampirik desteğe sahip olan pozitif ebeveynlik uygulamaları için bir temel oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte, şefkatin ve onun alt bileşenlerinin biyolojik belirteçleri, duygusal ve davranışsal zorluklar için risk altında olanları belirlemeye hizmet edebilir ve bu, şefkat uygulamasını da içeren uygun desteklere daha erken ve daha iyi hedeflenmiş yönlendirme ile sonuçlanır.

Otizm, davranış bozukluğu ve anksiyete gibi tanımlanmış hastalıkları olan bireylerde şefkatin beslenmesi ile araştırmacılar bu hassas noktaların üstesinden gelmek için gereken pozitif duyguları ve sosyal bağlantıları destekleyen sinirsel devrenin güçlendirebileceğini ve böylelikle bu hastalardaki patolojik durumun azaltılabileceğini belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Andrew J. Rosenfeld. The Neuroscience of Happiness and Well-Being, Child Adolesc Psychiatric Clin N Am 28 (2019) 137–146.

Nöromyelitis Optika Spektrum Bozukluğunda Dinlenme Durumundaki Fonksiyonel MRG Bulguları

08 Temmuz 2019

Neuromyelitis optica spektrum bozukluğu (NMOSD), merkezi sinir sisteminin enflamatuar bir hastalığı olup, optik sinirler, omurilik ve spesifik beyin alanları gibi yüksek aquaporin 4 (AQP4) ekspresyonu olan bölgelerde şiddetli nükslerle karakterizedir. NMOSD'li hastaların %43-70'inde, beyin MRG anormallikleri, temel olarak yüksek AQP4 ekspresyonu olan bölgelerde, kortikospinal kanallarda ve ayrıca spesifik olmayan lezyonları olan derin beyaz maddede bildirilmiştir. Bununla birlikte, difüzyon tensör görüntüleme kullanılarak, normal görünen beyaz madde anormallikleri, çoğunlukla optik radyasyonlarda ve kortikospinal yollarda tarif edilmiştir. DTI'deki bu anormallikler, multipl skleroz (MS) hastalarının normal görünen beyaz maddesinde de bulunur, ancak kortikosinal yollar ile sınırlı değildir. NMOSD ve MS'de, beyaz madde difüzyon değişiklikleri ile Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeğiyle (EDSS) değerlendirilen engellilik arasında bir ilişki olduğu bildirilmiştir.

MS hastaları için yapılan önceki çalışmalarda, istirahat durumunda fonksiyonel MRI’da (rs-fMRI'da), sınırlı sayıda beyin bölgesinde fonksiyonel bağlantı değişiklikleri bildirilmiş ancak küresel bir beyin bütünlüğü sağlanmıştır. fMRI ile benzer sonuçlar, beyin bölgelerinin işlevsel bağlantısındaki modifikasyon ile MS'teki engellilik arasında bir korelasyon göstermiştir. NMOSD’li hastaların beyin fonksiyonel bağlantıları ile engellilik derecesi arasındaki ilişki hala belirsizliğini korumaktadır.

Grafik teorisi, beyin ağı topolojisini bölgesel kortikal ve subkortikal düğümlerin grafikleri olarak tanımlamak için kullanılan matematiksel bir modeldir. Bu yaklaşım, düğümlerin işlevsel organizasyonunu, etkileşimlerin gücünü ve bilgi işlem etkinliğini değerlendirerek birkaç bölge arasındaki etkileşimi analiz eder. rs-fMRI çalışmaları, insan beyni ağının oldukça bağlı hub düğümleriyle küçük dünya topolojisine sahip olduğunu göstermiştir. Bu yapı sayesinde, beyin özelleşmiş ve entegre bilgileri işleyebilmektedir. Küçük dünya topolojisi komatoz hastalarda ve diğer nörolojik hastalıklarda korunur.

Engelliliğe Rağmen Plastisite Korunuyor

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, NMOSD hastaları ve sağlıklı bireylerde, rs-fMRI'da fonksiyonel bağlantıları grafik teorisi kullanarak karşılaştırdılar.

Çalışmaya, 12 NMOSD hastası ve yaş-cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı kişi dahil edildi. Her düğümün rolünü ölçmek için derece, global verimlilik, kümeleme ve modülerlik gibi bir metrik kümesi kullanılarak, grafik teorisi analizi kullanıldı. Hastalarda beyin bölgelerinin sağlıklılara göre anormal bağlantı profilini özetlemek için bir hub bozulma indeksi κ tanımlandı. NMOSD'deki küresel ağ organizasyonu açısından, küçük- dünya topolojisi tüm ortalama ölçümlerle ilgili önemli bir değişiklik olmadan korunmuştu. Bununla birlikte, görsel ağlar ve sensorimotor ağ, yüksek bireyler arası değişkenlik ile azalmış bağlantı gösterdi. Hub bozulma endeksi κ, EDSS ile koreleydi.

Araştırmacılar bulguların, EDSS kullanılarak  değerlendirilen engellilik ile rs-fMRI grafik metodolojisi kullanılarak değerlendirilen nöronal yeniden yapılanma arasında bir ilişki olduğunu gösterdiğini belirttiler. Fonksiyonel bağlantılar lokal değişikliklere rağmen normal bir küresel topolojik yapının korunması, engelliliğe cevap olarak beyin plastisitesini gösteriyor gibi görünmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Bigaut K, Achard S, Hemmert C, Baloglu S, Kremer L, Collongues N, et al. (2019) Restingstate functional MRI demonstrates brain network reorganization in neuromyelitis optica spectrum disorder (NMOSD). PLoS ONE 14(1): e0211465.

MS’teki Engelliliği Yapısal Ağlardaki Bozulmalar ile Tahmin Edebilir Miyiz?

02 Temmuz 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin kronik bir hastalığıdır. Enflamasyon ve demiyelinizasyon relapsing-remitting MS'te (RRMS) baskınken, nörodejenerasyon ilerleyici evrelerde (primer progresif MS - PPMS, sekonder progresif MS - SPMS) daha belirgindir. Konvansiyonel MRG teknikleriyle elde edilen ölçümler hastaların engelliliği ile tam bir korelasyon göstermediğinden, gri madde atrofisi ve beyaz madde lezyonları dışındaki anormalliklerin bilişsel işlev bozukluğu ile de ilişkili olduğunu gösteren daha ileri teknikler kullanılmaktadır. Etkilenen en yaygın bilişsel alan bilgi işleme hızıdır ve SDMT (Symbol Digit Modalities Test) ile değerlendirilir. Ambulasyon durumuna özellikle vurgu yapan nörolojik bozukluk, yaygın olarak kullanılan başka bir ölçüm olan Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği (EDSS) ile değerlendirilir.

Patolojideki topolojik değişiklikleri incelemek için beyin ağı analizi kullanılmaktadır. MS için difüzyon kaynaklı ağların, fiziksel sakatlıkla ilişkili olarak etkinliğinin azaldığı gösterilmiştir ve bu ağ değişikliklerinin bilişsel işlevi korumakla ilgili olduğu düşünülmektedir. Ağ ölçümlerinin rutin görüntüleme ölçümlerinin ötesinde engelliliği açıklayıp açıklamadığı bilinmemektedir. Bu sadece bir çalışmada ele alınmıştır, ancak bu çalışmada sadece motor ağı verimliliği kullanılmıştır. Son zamanlarda yapılan teknik çalışmalar, aerodinamik çalışmaların teknolojik doğruluğunu arttırarak, ağ çalışmalarında en son teknolojilerin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu teknikler henüz MS'e uygulanmamıştır.

Yapılan yeni kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, yapısal beyin ağı ölçümlerinin, atrofi ölçümleri ve beyaz cevher lezyonlarının ötesinde, MS'te klinik bozukluk ve bilgi işlem hızı ile daha iyi korelasyon gösterip göstermediğini değerlendirdiler.

Çalışmaya 51 sağlıklı kontrol ve 58 relapsing-remitting, 28 primer progresif ve 36 sekonder progresif olmak üzere 122 MS hastası dahil edildi. Yapısal beyin ağları difüzyon ağırlıklı MRG'lerden yeniden yapılandırıldı. Ağ yoğunluğu, verimlilik ve kümeleme katsayısını yansıtan standart ölçütler türetildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Klinik engelliliği (Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği  - EDSS) ve bilgi işleme hızını (Sembol Haneli Modalite Testi - SDMT)  açıklayan ağ ölçütlerinin, yalnızca geleneksel MRI ölçümleriyle karşılaştırıldığında katkısını araştırmak için ve daha iyi EDSS ve SDMT'yi açıklayan en iyi istatistiksel modeli belirlemek için kademeli doğrusal regresyon analizleri kullanıldı.

Erkeklerde Risk Daha Fazla

Kontrollere kıyasla, MS'te ağ verimliliği ve kümeleme katsayısı azalırken, bu ölçümler relapsing-remitting MS hastalarına göre sekonder progresif MS’te de azaldı. Yapısal ağ ölçütleri, klinik ve bilgi işleme disfonksiyonu için istatistiksel modeller tarafından açıklanan varyansı arttırdı. EDSS için en iyi model, azalan ağ yoğunluğunun, genel verimlilik ve artan yaşın artan klinik sakatlık ile ilişkili olduğunu gösterdi. SDMT için en iyi model, daha düşük derin gri madde hacminin, azalmış verimlilik ve erkek cinsiyetin daha kötü bilgi işlem hızı ile ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar,  gruplar arasında yapısal topolojik değişiklikler olduğunu belirttiler. Ağ yoğunluğu ve genel verimliliğin, ağ dışı ölçümlerin üzerinde engelliliği açıkladığını aktardılar. Bunun, ağ ölçümlerinin MS patolojisi hakkında klinik olarak ilişkili bilgiler sağlayabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Charalambous et al. Structural network disruption markers explain disability in multiple sclerosis, J Neurol Neurosurg Psychiatry 2018;0:1–8.

Kadınlarda Alzheimer Neden Daha Yaygındır?

25 Haziran 2019

Yeni araştırmalar, kadınların TAU ilişkili Alzheimer hastalığı gibi nörolojik değişiklikler açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermektedir. Araştırmacılar, Harvard Yaşlanma Beyin Çalışması (HABS) ve Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişimi olmak üzere iki çalışmadan elde edilen, 55 ve 94 yaşları arasında 300'e yakın normal kişi üzerinde değerlendirme yaptılar. Çalışmada katılımcıların tau ve beta-amiloid (Aβ) incelemesi için pozitron emisyon tomografi (PET) taramasına girmeleri gerekiyordu. Yüksek amiloid yükü olan kadınlar, benzer amiloid yükü olan erkeklerle karşılaştırıldığında, özellikle entorinal kortekste daha fazla tau patolojisi sergiledi. Bu fark, yaşlandıkça yıpranmanın arttığı entorinal kortekste belirgindi ve hafıza kaybı belirginleştikçe korteks boyunca yayılmaya başladı. Çalışma JAMA Nöroloji’de çevrimiçi yayınlandı.

Kadınlar Daha Yüksek Risk Altında

Çalışma yazarlarından Sperling, "Daha önceki çalışmalarımız, kadın ve erkeklerin, Alzheimer'ın presemptomatik evrelerinde, amiloid PET görüntülemesi ile değerlendirilen benzer amiloid plak seviyelerine sahip olduğunu ileri sürdü." şeklinde konuştu. Çalışmanın bu fark için potansiyel mekanizmalardan birini - nörofibrillerde tau seviyelerini araştırmak için tasarlandığını ve belirli bir amiloid miktarı için daha hızlı bilişsel bir düşüş gösterme eğiliminde olduğunu belirtti. Yazarlar, APOE at4’teki Aβ yükü bağlamında bölgesel tau birikimindeki cinsiyet farklılıklarının aydınlatılmasına çok az dikkat edildiğini belirtti. Bu nedenle, cinsiyetin bölgesel tau PET ile global AP PET arasındaki iyi tanımlanmış kesitsel ilişkiyi değiştirmedeki etkisini incelemek istediler. Ek olarak, cinsiyet ve APOE ε4'ün bölgesel tau PET'i etkilemek için ne derece etkileşime girebileceğini araştırmaya çalıştılar. Sperling, “Neden kadınların genel olarak daha yüksek tau düzeylerine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu çalışma, kadınların daha fazla nörodejenerasyon ile amiloidin etkilerine daha duyarlı olabileceğini öne sürüyor.” dedi. Çalışmaya dahil olmayan Alzheimer Derneği Bilimsel Programlar ve Sosyal Yardımlar Direktörü, Keith Fargo, çalışmayı “çok iyi” ve “önemli” bir çalışma olarak nitelendirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sex Differences in the Association of Global Amyloid and Regional Tau Deposition Measured By Positron Emission Tomography in Clinically Normal Older Adults Rachel F. Buckley, PhD; Elizabeth C. Mormino, PhD; Jennifer S. Rabin, Phd

MS Hastalarında 10 Yılık NfL ve MRG Sonuçları Karşılaştırıldı

19 Haziran 2019

Nörofilaman hafif zincirleri (NfL) aksonların bir bileşenidir ve multipl sklerozda hastalık aktivitesinin önemli bir biyolojik işareti olarak ortaya çıkmaktadır. NfL, serumda oldukça hassas bir tek molekül dizisi (SIMOA) bazlı bir deney kullanılarak ölçülebilir. Serum NfL düzeylerinin korelasyonu ve uzun dönem sonuçları hakkında sınırlı bilgi vardır. Bu yüzden bir grup araştırmacı multipl sklerozda (MS) 10 yıllık klinik ve MRG sonuçlarını öngörmede yıllık serum NfL değerlerini incelemeyi amaçladı.

Çalışma için bilim insanları, merkezleri olan Brigham ve Kadın Hastanesi'nde MS hastalığındaki Kapsamlı Uzunlamasına Araştırmalar çalışmasında, hastalığın başlamasından 5 yıl geçmiş olan ve 10 yıl geriye kadar kan örnekleri olan hastaların kayıtlarını belirlediler (n = 122). Serum NfL, tek bir molekül dizisi (SIMOA) tahlili kullanılarak ölçüldü. Otomatik bir süreç ise, 10. yıl yüksek çözünürlüklü 3T MRI taramalarından beyin T2 hiperintens lezyon hacmini (T2LV) ve beyin parankimal fraksiyonunu (BPF) ölçtü. Ortalama yıllık NfL ve 10 yıllık klinik / MRG sonuçları arasındaki korelasyon; Spearman'ın korelasyonu, tek değişkenli ve çok değişkenli doğrusal regresyon modelleri kullanılarak değerlendirildi.

Lezyon Yükü ve Atrofi Tahmin Edilebilir

Ortalama yıllık NfL değerleri, ortalama 1-5 yıl NfL değerleri (ayarlanmamış p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01) ve 10 yıllık ortalama değerleri içeren 10 yıl BPF ile negatif olarak ilişkilendirildi. Ortalama yıllık NfL değerlerinin doğrusal regresyon analizleri T2LV ile çoklu ilişkilendirme, özellikle ortalama 1-5 NfL (düzeltilmemiş p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01). BPF varyansı ve T2LV'nin yaklaşık %15-20'si erken ortalama yıllık NfL seviyelerinden tahmin edilebileceğini gösterdi. Ayrıca, ortalama yıllık NfL seviyeleri ile yorgunluk skoru 1 ile 10 arasında artmış, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermiştir. Bununla birlikte, ortalama NfL ölçümleri bu kohortta 10 yıl EDSS, SDMT veya T25FW ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar MS'in klinik başlangıcından sonraki ilk birkaç yıl boyunca ölçülen serum NfL değerlerinin, 10 yıllık MRG beyin lezyonu yükü ve atrofi öngörüsüne katkıda bulunduğu belirttiler ve NfL’nin MS’in seyrini ön görmek için değerleri bir parametre olabileceğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tanuja Chitnis, MD et al. Neurofilament Light Chain Serum Levels Correlate with 10-Year MRI Outcomes in Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 201906:00 PM - 08:00 PM

SMA Hastaları için bir Gerçek Yaşam Verisi Platformu

12 Haziran 2019

Spinal müsküler atrofiden (SMA) etkilenen hastalarda sağ kalım ve yaşam kalitesinin, son on yılda bakımdaki değişiklikler nedeniyle iyileştiği düşünülmektedir. Ayrıca, moleküler patolojinin daha iyi anlaşılması ile SMA için hedefe yönelik tedaviler geliştirilmiştir. 2016 ve 2017 yıllarında, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da küçük bir pediatrik SMA hastaları alt grubunda, kontrollü klinik araştırmalara dayanarak tüm SMA türlerinin tedavisi için onaylanan tedavi seçenekleri mevcuttur. Tedavi ve bakımı optimize etmek ve düzenleyicilere, ödeme yapanlara ve SMA topluluğuna sonuç verileri sağlamak için tedavi edilen ve tedavi edilmeyen SMA hastalarını gerçek hayattaki bir ortamda izlemek için sistemler gerekir.

Yakın geçmişte yapılan bir çalışma ile SMA’lı hastaların gerçek yaşam sonuç verilerini toplamak adına bir platform oluşturuldu. Araştırmacılar, bu platform kapsamında, prospektif, çok merkezli, randomize olmayan bir kayıt ve sonuç çalışması yürütmeyi amaçladılar. Platform, mevcut tüm SMA hastaları için, hastalığa özgü SMA kaydı olarak gerçek tedavi rejimlerinden bağımsız olarak veriler toplamaktadır. Bu amaçla, Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından görülen SMA hastaları için çevrimiçi bir platform sağlandı. Uluslararası bir iş birliği ve veri paylaşımını sağlamak için, veri maddeleri standartlaştırıldı ve SMA kayıtları uluslararası fikir birliği ile uyumlu hale getirildi. Veri analizinin, ticari ortaklardan bağımsız olarak yapılmasına karar verildi.

Ülkeler Arası İş Birliği

Araştırmacılar,  platform sayesinde gerçek hayattaki sonuç verilerinin geniş bir SMA hasta yelpazesinde değerlendirilmesinin, doğal tarihin ve ilaç tedavisinin etkisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına dikkat çektiler. Bunun ayrıca, bu hastalar için bakım standartlarını gözden geçirmek ve uygulamak için çok önemli olduğunu vurguladılar. Veri tabanının bilişim sisteminin, SMA hastalarının bakımı için uluslararası standartlara uygun konsensüs uyarınca önerilerin uygulanmasına yardımcı olacağını belirttiler. SMA hastalarıyla deneyimlerini paylaşmak ve veri tabanının altyapısını kullanarak araştırma projelerini teşvik etmek için Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki nöromüsküler merkezler için bir ağ oluşturmak için çalıştıklarını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pechmann et al. SMArtCARE - A platform to collect real-life outcome data of patients with spina muscular atrophy, Orphanet Journal of Rare Diseases (2019) 14:18.

Spinal Müsküler Atrofi: Nasıl Taranmalı ve Kimi Tedavi Etmeli?

29 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkili yıkıcı bir nöromüsküler hastalıktır. Son yıllarda, hastalık modifiye edici ve sağ kalımı uzatan tedaviler geliştirilmiştir. Bununla birlikte, hastalara geç tanı konmakta ve tedaviler sıklıkla motor nöron dejenerasyonunun ileri aşamalarında uygulandığından sınırlı etkiler göstermektedir. Erken tanı, tedavi izlemi için güvenilir biyolojik belirteçler ve tarama yöntemlerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.

Günümüzde presemptomatik evrelerde çocukları belirleme yöntemi yeni doğan tarama programlarıdır. Ancak, her çocuk doğumdan kısa bir süre sonra semptom geliştirmez, bu da kime tedavi verileceği ve tedaviye ne zaman başlanacağı sorusunu gündeme getirir. Hastalığın ilerlemesinin izlemi, yönetimi kişiselleştirmek için gereklidir.

Tarama yöntemleri şu anda klinik çalışmalarda değerlendirilmektedir ve erken tanı için fırsatlar sunulmaktadır. Fenotip ve SMN2 kopya sayıları arasındaki uyuşmazlığın yanı sıra, hastalığın ciddiyetine katkıda bulunan birçok genetik ve epigenetik değiştirici ile birlikte yüksek kopya sayılarına sahip asemptomatikten ciddi derecede etkilenen hastalar ve düşük kopya sayısına sahip hafif etkilenen bireyler arasındaki uyumsuzluk dikkate alındığında, yalnızca SMN2 kopya numaralarına dayanarak, pahalı ve invaziv SMA tedavilerinin başlatılmasına karar verilmesi tatmin edici görünmemektedir. Ayrıca, semptomatik hastalar için daha önce gösterilen verileri onaylayan yakın zamanda yayınlanan NURTURE çalışmasının ara sonuçlarına göre, SMN2 kopya numarası presemptomatik SMA bireyleri için tedaviye yanıt konusunda hiçbir prognostik değer içermemektedir. Güvenilir prediktif biyolojik belirteçlerin yokluğunda, SMN protein seviyelerinin ve genetik ve epigenetik değiştiricilerin değerlendirilmesi, hastalık şiddeti hakkında en azından bir miktar bilgi sağlar. Etkilenen çocukları potansiyel olarak hayat kurtarıcı tedavilerden mahrum etmeden önce üçten fazla SMN2 kopyası olan vakalarda düşünülmelidir.

Tedavi edilmeyen bireylerin tedaviye başlamaları için en uygun zamanı yakalamak için nasıl izleneceği tam bir soru işaretidir. SMA NBS Multidisipliner Çalışma Grubu, yaşa göre değerlendirilen EMG, CMAP, miyometri, fizik muayene ve HFMSE ve 6‐dakika yürüme testi (6MWT) gibi motor fonksiyon testlerinin, dört ve daha fazla SMN2 kopyası olan bireyler için düzenli klinik takip ziyaretleri sırasında önermektedir. Yakın zamanda, ambulan SMA hastalarında fenotipik ciddiyeti tahmin etmede 6MWT'nin yüksek duyarlılığı gösterilmiştir. Benzer şekilde, uylukların kantitatif MRG'sindeki duyarlı değişiklikler güçlü izlem aracı olarak bildirilmiştir.

Etkilenen bireyler için potansiyel olarak yıkıcı sonuçlar doğuracak olan tedavi başlangıcında kritik fırsat penceresini kaçırmamak için, tıbbi bakımı optimize etmek ve tedavi edilmeyen bireylere yönelik daha hassas testler geliştirmek için ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

SMN Seviyeleri Ölçülmeli

Tedaviyi ayarlamak ve sonucu optimize etmek için tedavi izlemi gereklidir. Elektrofizyolojik çalışmalar ve SMN protein seviyelerinin ölçülmesi, tedavi izlemi için olanaklar sağlar. Şu anda mevcut olan biyolojik belirteçlerin değerine ilişkin tutarsız bulgular nedeniyle, yeni aday arayışı her zamankinden daha zorlayıcıdır. Bu, oral yoldan verilen küçük moleküller, intravenöz ve intratekal adenovirüs kaynaklı SMN1 gen replasman tedavileri gibi yeni terapötiklerin değerlendirilmesi için devam eden ve yaklaşmakta olan klinik çalışmaların ışığında daha da önem kazanmaktadır. Bu yeni yöntemlerle tedavi edilen hasta kohortlarının izlenmesi ve klinik olarak karşılaştırılması, özellikle zorlu hale gelecektir, çünkü klinik sonuçları en üst düzeye çıkarmak için spesifik tedavi ajanlarının ve farklı uygulama yollarının yararlarını değerlendirmek, hastalık ilerlemesi durumunda tedavi yönetimi ayarlamak ve ekleme ve kombinasyon tedavilerini göz önünde bulundurmak için sınır değerleri tanımlamak adına ince subklinik değişikliklerin saptanması gerekir. Yeni biyolojik belirteçleri tanımlamak için umut vaat eden yaklaşımlar, aday biyolojik belirteçleri taramak için yararlı bir hedefsiz araç sağlayan “omik” çalışmalarından gelebilir. Ancak, sonuçların yorumlanması genellikle zordur. Bugüne kadar hastalığa özgü biyolojik belirteçler tespit edilememiştir.

Sonuç olarak, yeni tarama yöntemleri, hastalığın ciddiyetini öngören stratejiler ve terapötik izleme olanak sağlayan aday biyolojik belirteçler tanımlanmakta ve geliştirilmektedi. Bununla birlikte, bu tekniklerin hepsi sınırlamalar göstermektedir ve bunların hiçbiri SMA patolojisinin karmaşıklığını tam olarak yansıtmamaktadır. SMA'da tanı, hastalık tahmini ve tedavi izlemi için daha doğru yöntemler belirlemek ve bireysel doz önerileri oluşturmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Afshin Saffari, Stefan Kölke,  Georg F. Hoffmann, Markus Weiler, Andreas Ziegler. Novel challenges in spinal muscular atrophy – How to screen and whom to treat?, Annals of Clinical and Translational Neurology 2019; 6(1): 197–205.

Nöromiyelitis Optika Spektrum Bozukluklarında Görme Bozukluğu

27 Mayıs 2019

Nöromiyelitis optika (NMO), esas olarak optik sinir ve omurilik veya merkezi sinir sistemini (MSS) etkileyen enflamatuar bir sendromdur. NMO'nun klinik, laboratuvar ve görüntüleme özellikleri genellikle multipl sklerozdan (MS) ayırt edilebilir ve NMO'lu hastalar, kötü prognoz ve servikal miyelit varlığında yüksek solunum yetmezliği riski eşliğinde tekrarlayan optik nörit (ON) veya miyelit ile birlikte olma eğilimindedir.

Optik nörit, optik sinirde enfeksiyon, otoimmün hastalıklar ve demiyelinizan lezyonlar gibi çeşitli nedenlerden dolayı oluşan enflamasyondur. Optik nöritin tipik klinik belirtileri, perioküler ağrı, görme kaybı ve diskromatopsidir. Optik nörit ayrıca sürekli retina yapısal hasarına ve azalmış retinal perfüzyona neden olabilir. Erişkin optik nöritin büyük çoğunluğu, diğer nörolojik semptomlar veya sistemik hastalıklar olmadan, subakut, tek taraflı, ağrılı görme kaybı özelliklerine sahip idiyopatik veya demiyelinizandir. Demiyelinizan optik nörit, tipik olarak, MS ve NMO dahil olmak üzere enfeksiyöz veya enflamatuar durumlardan kaynaklanır. Hem MS hem de NMO'da aksonal dejenerasyon, NMO'da astrositik hasar vardır.

NMO spektrum bozuklukları (NMOSD); miyelit, ON veya her ikisinin aynı anda varlığı ile sürekli tekrar eder ve hastaların %90'ından fazlasında tahmin edilemez bir şekilde ortaya çıkar. MS'in aksine, NMO hastalarının büyük bir kısmı (%30-50) diğer otoimmün hastalıkların özelliklerini sergilemektedir.

NMO ve NMO spektrum bozuklukları (NMOSD), yüksek patojenlikleri, yüksek relaps riski ve enflamatuar MSS sendromu olarak kötü prognozları nedeniyle dikkat çekmiştir. Anti-akuaporin-4 antikorunun (AQP4-IgG), geleneksel NMO ve AQP4-IgG-pozitif optik nörit dahil olmak üzere NMOSD hastalarının çoğunda tespit edilebilecek ana patojen olduğu konusunda fikir birliği vardır. Serum negatif NMOSD hastalarında miyelin oligodendrosit glikoprotein (MOG) antikorları patojenik faktörler olarak kabul edilir.

Yeni Tedavi Seçeneklerine İhtiyaç Var

Her ne kadar NMO'nun birçok özelliği MS'inkilere benzer olsa da, MS'de kullanılan interferon-beta / glatiramer asetat ve natalizumab gibi bazı immünoterapiler NMO hastaları için zararlıdır. Buna karşılık, steroidler, terapötik plazma değişimi, immünoglobulinler, azatiyoprin, mikofenolat mofetil, nitoksantron, siklofosfamid gibi immünosüpresif tedaviler dahil olmak üzere diğer tedaviler bu hastalığın tedavisinde etkilidir.

Şu anda, NMO optik nöritli (NMO-ON) hastalar yaygın tedavilerden pek fayda görmemektedir. NMO-ON ile ilgili çalışmaların sınırlaması, hayvan modellerinin yetersizliğidir. Karmaşık patoloji ve görsel sistemin spesifik özellikleri, refrakter NMO-ON'a katkıda bulunur. Bu nedenle, NMOSD'de ON için başarılı tedaviler geliştirmek için daha ileri çalışmalar gereklidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wu Y, Zhong L, Geng J, Visual impairment in neuromyelitis optica spectrum disorders (NMOSD), Journal of Chemical Neuroanatomy (2019).

Beyin Ameliyatında Singulum Demetinin Stimülasyonunun Etkileri

22 Mayıs 2019

Uyanık nöroşirürji; dil, birincil duyusal modaliteler ve motor fonksiyon gibi temel işlevleri destekleyen beyin dokusunu tanımlamak ve korumak için, hastaların konuşmalarını ve görsel veya sözlü sorulara cevap vermelerini gerektirir. Ameliyat sırasında kritik beyin fonksiyonlarının en iyi şekilde korunması için hastaların uyanık olması gerekir. Böylece ameliyat sırasında doktorlar hastalarla konuşabilir, dil becerilerini değerlendirebilir ve rezeksiyondan kaynaklanan bozuklukları saptayabilirler. Öte yandan bu prosedürler hastaların kaygılanması nedeniyle kötü tolere edilir ve bu durumu engellemek için kullanılan akut anksiyolitik ilaçlar tipik olarak sedasyona neden olur ve kortikal fonksiyonu bozar.

Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları beyinde, elektriksel olarak uyarıldığında kahkahalara neden olan, ardından uyanık beyin ameliyatı sırasında bile sakinlik ve mutluluk duygusu uyandıran bir fokal yolak keşfettiler.

Çalışmada, standart yatarak tedavi intrakraniyal elektrot izlemi sırasında araştırma testinden geçen epilepsili bir hastada, sol dorsal anterior singulum demetinin doğrudan elektriksel stimülasyonunun güvenilir bir pozitif uyarılmış etki ve anksiyoliz ortaya çıkardığı tespit edildi. Bu etkiler sübjektif ve nesnel davranışsal ölçümler kullanılarak ölçüldü ve stimülasyonun lokal ve uzak sinirsel aktivitedeki sağlam değişiklikleri uyardığı tespit edildi.

Çalışmaya dahil edilen hastada epilepsinin tedavisinde güvenli rezeksiyon sınırlarını doğrulamak için uyanık bir kraniyotomi prosedürü gerekliydi. İşlem sırasında, singulum demeti stimülasyonu pozitif etkiyi arttırdı ve kaygıyı azalttı. Böylelikle hastanın intravenöz anestetik / anksiyotik ilaçları kesildi ve bilişsel testleri başarılı bir şekilde tamamlandı. Singulum stimülasyonunu başlatıldığında, hasta  hemen mutlu ve rahat hissettiğini bildirdi, ailesi hakkında şakalar yaptı ve uyanıklık prosedürünü başarıyla tolere edebildi. Ardından davranış yanıtları, korpus kallosumun genu üzerinde ön dorsal singulum demeti boyunca yaklaşık 1 cm'lik bir alana yerleştirilen anatomik olarak benzer elektrot yerleşimleri bulunan iki hastada tekrarlandı.

Diğer Beyin Cerrahilerinde de Uygulanabilir

Araştırmacılar, ilk elektrot yerleştirme yerlerinin, beyin aktivitesini kaydetmek ve ilk hastanın nöbetlerinin başlangıcını bulmak için seçildiğini söylediler. Başlangıçta singulum demetini uyarmak için kullanılan elektrotun beyinde standarttan farklı bir şekilde yerleştirildiğini belirttiler. İlk hastanın önceki ameliyatlarından dolayı farklı bir yörünge gerekliydi. Yaklaşım geriden yapıldı bu da daha geniş çapta singulum demetinin örneklenmesine ve bu nedenle elektriksel stimülasyon için erişilebilir olmasına yol açtı.

Araştırmacılar, epilepsili 3 hastanın singulum demeti stimülasyonuna güçlü bir anksiyolitik tepki gösterdiğini belirttiler. Tanımladıkları prosedürün, epilepsinin yanı sıra, beyin tümörleri için uygulanan cerrahilerde de potansiyel olarak uygulanabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kelly R. Bijanki, Joseph R. Manns, Cory S. Inman, Ki Sueng Choi, Sahar Harati, Nigel P. Pedersen, Daniel L. Drane, Allison C. Waters, Rebecca E. Fasano, Helen S. Mayberg, Jon T. Willie. Cingulum stimulation enhances positive affect and anxiolysis to facilitate awake craniotomy. Journal of Clinical Investigation, 2018.

SMA İçin Yeni Bir Kan Testi Geliştirildi

09 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), müsküler atrofiye ve solunum yetmezliğine yol açan nöronal dejenerasyon ile ilerleyici bir nöromüsküler otozomal resesif kalıtsal hastalıktır. SMA, “survival motor nöron” geni olan SMN1'in ekzon 7’yi içeren homozigot delesyonlarından kaynaklanır ve bu da SMN proteini seviyelerinde bir azalmaya yol açar. İkinci bir SMN geninin (SMN2) varlığı, SMN1 tarafından üretilen SMN kaybını kısmen telafi edebilir. Genellikle, bir kişide ne kadar çok SMN2 geni kopyalanırsa hastalık o kadar az şiddetli olur.

Sadece bir mutasyona uğramış SMN1 kopyasına sahip kişiler hastalığı geliştirmezken, mutasyona uğramış geni çocuklarına aktarabilirler ve bu kişiler taşıyıcı olarak adlandırılırlar. SMA en ölümcül genetik hastalıklardan biri olduğundan ve 100 kişide 40 ila 1 taşıyıcı sıklığı olduğu için, taşıyıcıları tanımlamak, aile planlamasında yetişkinlerin genetik danışmanlığı için gereklidir.

Tanımlama, sadece bir kopyası taşıyıcı olarak kabul edilen kişilerde (1/0 taşıyıcı olarak adlandırılır), SMN1 ekson 7 kopya sayısının doğru bir şekilde belirlenmesine dayanır. Bununla birlikte bazı taşıyıcılar, kromozomlarından birinde SMN1 eksonu 7'sinden yoksundur. Bunun yerine, başka bir kromozomda (2/0 taşıyıcı) iki adet SMN1 ekzon 7 kopyası vardır ve bunlar yanlış taşıyıcılar olarak tanımlanabilirler. 2/0 taşıyıcıları tanımlamak için, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonu dahil olmak üzere bir kromozomda iki SMN1 kopyasının varlığına ilişkin spesifik mutasyonların varlığı araştırılabilir.

SMA’da yeni doğan taraması için standart bir yöntem yoktur ve ideal bir yöntem etkilenen yeni doğanları SMA taşıyıcılarından ayırt edebilmeli, ayrıca SMA tipini ve hastalığın ciddiyetini tahmin etmek için SMN2 kopya sayısını ölçebilmelidir.

Çoklu ligasyon prob amplifikasyonu (MLPA) ve gerçek zamanlı kantitatif PCR (qPCR), SMN1 delesyonlarını tespit edebilir. Ancak, qPCR normalizasyona veya standart eğrilere ihtiyaç duyar ve MLPA, kurumuş kan lekelerinden (DBS'ler) elde edilebilenlerin üstünde DNA konsantrasyonları gerektirir.

Mayo Clinic araştırmacıları, SMA için yeni doğanları taramak ve SMA taşıyıcılarını tanımlamak için, DBS ve diğer dokularda SMN1 delesyonlarının ve SMN2 kopya numarası değişiminin eşzamanlı tespiti için bir multiplex, droplet digital PCR (ddPCR) metodu geliştirdiler. SMN1, SMN2 ve RPP30 konsantrasyonları, bir Bio-Rad AutoDG ve QX200 ddPCR sistemi ile aynı anda ölçüldü. Toplam 1530 DBS ve 12 SMA hastası test edildi.

Hızlı ve Spesifik Bir Test

Test, tüm SMA hastalarında hiçbir SMN1 ekzon 7 veya iki ya da üç SMN2 kopyası olmadığını tespit etti ve yeni doğanlarda SMA'yı saptamak için klinik kullanımını doğruladı. On üç kişide bir kopya SMN1 ekzon 7 vardı ve bu kişiler taşıyıcı olarak kabul edildiler. Tüm SMA'ya neden olan mutasyonlar ekzon 7 delesyonu ile ilgili olmadığından, araştırmacılar ayrıca kurumuş kan lekelerinde SMN1 Sanger dizilimi adı verilen diğer SMN1 mutasyon tiplerini tespit etmek için bir yöntem geliştirdiler. Yöntem, SMA ile ilişkili semptomlar gösteren iki kişide SMA'ya neden olduğu kesin olan mutasyonları doğru bir şekilde saptadı.

Araştırmacılar, bir kişinin beş SMN1 kopyasına sahip olduğunu belirttiler. Bu, üç SMN1 kopyası olan insanlar arasında SMA 3/0 taşıyıcılarının potansiyel varlığını ortaya koydu. SMA taşıyıcı testini geliştirmek ve SMA 2/0 taşıyıcılarının tanımlanmasını dahil etmek için, aynı yöntemi, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonunun varlığını tespit etmek için de kullandılar. Test, test edilen 125 kişi arasında iki SMA 2/0 taşıyıcıyı başarıyla tanımladı.

Araştırmacılar, geliştirdikleri yöntemler ile spinal müsküler atrofi için yeni doğanları taramak ve taşıyıcıları tanımlamak için hızlı ve spesifik bir kan testi ortaya koyduklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Noemi Vidal-Folch, Dimitar Gavrilov, Kimiyo Raymond, Piero Rinaldo, Silvia Tortorelli, Dietrich Matern, Devin Oglesbee. Multiplex Droplet Digital PCR Method Applicable to Newborn Screening, Carrier Status, and Assessment of Spinal Muscular Atrophy,  Clinical Chemistry 2018.

SMA Hastaları için Robotik Kol

02 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), ilerleyici ve simetrik kas zayıflığına yol açarak paraliziye neden olabilen bir hastalıktır. Yeme ve içme gibi günlük aktiviteler, ekstremitelerin istemli hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş hastalar için son derece zorlayıcıdır ve bu hastalar için tam zamanlı bakım kaçınılmazdır.

Teknolojik gelişmeler, sınırlı hareket kabiliyeti veya total paralizili hastaların kısmen bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olacak bazı yaklaşımlar sağlamıştır. Robotik kollar gibi yardımcı cihazlar bir joystick ile veya joystick kullanamayan hastalarda beyin bilgisayar ara yüzleri (BCI) ile kontrol edilebilmektedir. Yüzey elektromiyografisi (sEMG), bu kasların elektriksel aktivitesini tespit etmek, kaydetmek ve yorumlamak için kasların cilt yüzeyine yerleştirilen elektrik sensörlerini kullanan, invazif olmayan bir prosedürdür. Nöromüsküler hastalıklar için tanısal bir araç olarak kullanılmasının yanı sıra, protez alanında; kas aktivitesinin kayıtlarının kullanıldığı protetik ellerin, kolların ve bacakların kontrolünde ve günlük işlerin yapılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bu tür robotlar uzuvların fonksiyonel hareketini tam olarak gerçekleştirmek için yeterli olmasalar da, SMA hastaları da dahil olmak üzere hareket kabiliyeti sınırlı ve paralizisi olan kişilerin rezidüel elektriksel aktivitesinde ve uzvun kontrol edilmesinde kullanılabilirler. sEMG tabanlı bir arayüz, yardımcı bir robotik cihazın kontrol edilmesinde ve rezidüel elektriksel kas impulsları olan felçli insanlarda günlük görevlerin yerine getirilmesinde uygulanabilir, non-invaziv bir yaklaşım olma potansiyeline sahiptir.

Almanya Oberpfaffenhofen'deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları, sEMG tabanlı bir ara yüz tarafından kontrol edilen hafif bir robotik kolun SMA hastalarının günlük işlerini yapmalarına yardımcı olup olamayacağını değerlendirdiler.

Robot Kol ile Görevler Yerine Getirildi

SEMG tabanlı yardımcı sistem, hemen hemen hiç istemli bacak hareketi olmayan ancak istemli kas aktivasyonu ile ilişkili elektriksel uyarıların hala sEMG ile tespit edilebildiği SMA tip 2'si olan 49 yaşındaki iki kadında test edildi. Bir kadın hastalık nedeniyle skolyoza sahipti ve tüm deneyleri yatakta yatarken yapmayı tercih etti, diğer kadın tekerlekli sandalyede oturdu.

Araştırmacılar, Eight Delsys Trigno kablosuz EMG sensörünü katılımcıların sağ kollarına yerleştirildiler ve robotik kol–el (beş parmaklı bir DLR-HIT HAND ile donatılmış bir DLR Hafif Ağırlıklı Robot III) sağ kolu temsil etti. sEMG tabanlı yardımcı sistemin performansı, Kutu ve Blok Testinin modifiye bir versiyonu ve Eylem Araştırma Kol Testi (ARAT) olmak üzere iki onaylanmış değerlendirme testiyle dört gün üst üste değerlendirildi.

Kutu ve Blok Testinde, kadınlardan beş adet bloğu bir kutudan almaları ve 10 cm'lik bir duvarın üzerinden başka bir kutuya taşımaları beklendi. ARAT ile çalışmada 19 orijinal maddeden sadece dokuz tutma ve kavrama maddesi değerlendirildi.

Sonuçlar, her iki katılımcının da, sEMG tabanlı yardımcı sistemi kullanarak, robot kolu kesin bir şekilde kontrol edebildiklerini, ulaşma ve kavrama görevlerini gerçekleştirebildiklerini gösterdi. Her iki kadın da robotik sistemi kullanarak günlük bir iş yapmayı başardı. Her biri bir masadan bir şişe aldı, ağzına yaklaştırdı, pipetle içecek içti ve masaya geri koydu.

Araştırmacılar, her iki görevin de yerine getirilmesinin, sağlıklı insanlar veya protez ile benzer bir sistem kullanan kişiler tarafından elde edilenden çok daha uzun sürdüğünü belirttiler. Düzenli eğitimin bu görevlerin tamamlanma sürelerini önemli ölçüde azaltabileceğini ancak günlük eğitimin görev performansı üzerindeki etkisini değerlendirmek için ek uzun dönem çalışmalar yapılması gerektiğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Annette Hagengruber ve Jörn Vogel. Functional Tasks Performed by People with Severe Muscular Atrophy Using an sEMG Controlled Robotic Manipulator, IEEE Explore 2018.

MS’te Hızlı Spinal Kord Atrofisi Neyin Habercisi?

30 Nisan 2019

Multipl skleroz (MS) araştırmasında bilim insanlarının önüne çıkan önemli zorluklardan biri, hastalığın ilerleyici doğasını anlamaktır. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ölçümleri, hastalığın ilerlemesi ve engelliliğin işe yarar belirteçlerini sağlayabilir. Tüm radyografik ölçümler arasında omurilik alanı, MS engelliliği ile en güçlü korelasyonu gösterir ve relapsing remitting (RR) hastalık alt tipinden progresif tipin ayrılmasına olanak tanır.

Bir grup bilim insanı beyin ölçümüne ek olarak, sekonder ilerleyici MS'e (SPMS) dönüşümü ön görmek için omurilik atrofisinin kullanımını araştırdılar.

Bu tek merkezli gözlemsel çalışmada, 12 yıllık gözlem döneminde SPMS evresine geçen 54 RRMS’li hasta demografik ve klinik kriterlere dayanarak gözlem süresince RRMS evresinde kalan 54 RRMS’li hasta ile eşleştirildi. Buna ek olarak, çalışma başında yaş ve cinsiyet açısından demografik olarak benzer 54 sağlıklı kontrol de ekip tarafından değerlendirildi. Araştırmacılar beyin MRG'sinden, beyin hacmini ve omurilik bölgesini 12 yıl boyunca C1 seviyesinde analiz ettiler ve dönüşüm öncesi iki grup arasında ayrım yapma potansiyellerini değerlendirdiler.

Bulgular 4 Yıl Önce Tespit Edilebiliyor

SPMS geliştiren bireyler, SPMS'ye dönüşmeyen RRMS eşleşmelerine kıyasla, bir SP aşamasına girmeden önce, spinal kord atrofi hızlarının (-%2.15 / yıl, standart hata (SE) 0.19) olduğunu gösterdi (-%0.74/yıl, %0.19, p <0.0001). Veriler, bu farkın SPMS'ye geçmeden en az dört yıl önce mevcut olduğu yönünde idi. Beyin atrofisi ve beyaz cevher lezyonlarının ölçümleri ise gruplar arasında farklılık göstermedi.

Çalışmada, dönüşümden önceki yüksek servikal korddaki yıllık atrofi oranı, tekrarlayan bir sekonderden sekonder progresif bir evreye dönüşen MS hastalarında, popülasyonlar arasında çok az örtüşme olanlara göre belirgin olarak daha yüksekti. Aslında, bu farklılıklar SPMS'ye geçmeden dört yıl öncesine kadar tespit edilebilmekteydi.

Buna karşılık, T1 ve T2 lezyon hacimleri ve bazal ve zaman içindeki bölgesel ve global beyin hacimleri dahil olmak üzere beyin analizinden elde edilen tüm ölçüler, tekrarlayandan ilerleyici bir evreye dönüşmeyen MS hastaları arasında farklılık göstermemekteydi.

Araştırmacılar verilerin, yıllık servikal kord dokusu kaybının SPMS'ye dönüşümde olası bir dönüşüm göstergesi olduğunu ve şu anda mevcut görüntüleme belirteçleri arasında en güçlü gösterge olduğunu gösterdiğini belirttiler. Bu nedenle, C1 düzeyindeki servikal atrofi hızı, genetik, epidemiyolojik ve bağışıklık değişkenlerinin MS üzerindeki rolünü incelemek ve tedavinin klinik çalışmalarda uzun vadeli etkisini ölçmek için prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Antje Bischof Accelerated Cord Atrophy Precedes Conversion to Secondary Progressive Disease in Relapsing Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Abstract #P157 Thursday, February 28, 2019  02:20 PM - 02:30 PM

Akut Multipl Sklerozda Meningeal Enflamasyon ve Kortikal Demiyelinizasyon

04 Nisan 2019

Multipl skleroz (MS), enflamasyon, demiyelinizasyon ve nörodejenerasyon ile karakterize, oldukça değişken ve yaşamı değiştiren bir hastalıktır. MS tipik olarak, akut enflamasyon nöbetleri ve yeni, aktif, demiyelinizan lezyonların nörolojik bozulma ile ilişkili olduğu bir tekrarlayan hastalık ortaya çıkarır. Gri madde (GM) lezyonları hastalığın tüm aşamalarında ortaya çıkar ve kortikal GM patolojisinin boyutu klinik olarak kesin MS'e dönüşümü öngörür ve bilişsel ve sekonder progresif MS ile ilişkilidir. Leptomeninkslerin enflamatuar hücreleri (T ve B lenfositleri, plazma hücreleri ve makrofajlar) sayıca artmakta, yarı-düzenlenmiş lenfoid benzeri bir yapı gösterebilmektedir ve tipik olarak derin serebral sulkusta görülmektedir, ancak aynı zamanda serebellum ve omuriliğin leptomeninkslerinde de fark edilmiştir.

Diğer otoimmün hastalıklarda görülen ektopik B hücreli foliküllere benzeyebilen lenfoid benzeri yapılar (LLS'ler), MS modellerinde ve postmortemde sekonder progresif MS vakalarının yaklaşık %40'ında gözlenir. Progresif MS vakaları yüksek leptomeningeal immün hücre infiltrasyonu barındırır ve LLS'ler, erken başlangıçlı, daha kısa ve daha agresif bir hastalık seyri ve daha hızlı birikmiş sakatlıkla ilişkilidir. Daha yakın bir zamanda, lenfosit ve lenfoid neogenezinde önemli olan immün mediyatörlerin varlığının, yoğun olan neokortikal atrofi ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile görülebilen kortikal lezyon riski altında olan erken MS'li hastaları kuvvetle öngördüğü de gösterilmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık değiştirici tedavilerin ortaya çıkmasından önce tanı konan ve ölen kısa hastalık süresi olan MS olgularının ölüm sonrası bir kohortunu analiz ettiler. Kortikal lezyonların ve nöronal kaybın akut MS'in bir özelliği olup olmadığını ve leptomeningeal enflamasyonun klinik hastalığın ilk evrelerinde belirgin bir patolojik özellik olup olmadığını araştırdılar.

Erken Dönem Biyolojik Belirteçler

Kısa hastalık süreli MS hastaları(n = 12, ortalama hastalık süresi = 2 yıl), progresif MS hastaları (n = 21, hastalık süresi = 25 yıl), hastalıksız kontroller (n = 11) ve diğer nörolojik enflamatuar hastalık kontrollerinden (n = 6) doku blokları kantitatif olarak immünohistokimya, immünofloresans ve in situ hibridizasyon ile analiz edildi.

Kortikal GM demiyelinizasyonu bazı akut MS vakalarında yaygındı (total kortikal GM'in %1-48'i) ve subpial lezyonlar en sık görülen tipti (%62). Subpial lezyonlu olgularda aktive edilmiş (CD68 +) mikroglia / makrofaj sayısı artmış, akut MS normal görünümünde ve lezyon GM'de kontrol grubuna göre nöronların yoğunluğu anlamlı derecede azalmıştı. Akut MS’li 12 olgunun 4'ünde anlamlı meningeal enflamasyon ve lenfoid benzeri yapılar görüldü. Meningeal enflamasyonun derecesi mikroglial / makrofaj aktivasyonu ile koreleydi, ancak kortikal demiyelinasyon alanıyla ilişkili değildi.

Araştırmacılar, kortikal demiyelinizasyon, nöronal kayıp ve meningeal enflamasyonun akut MS'in belirgin patolojik özellikleri olduğunu ve sonucu daha iyi tahmin etmek için bu patolojinin erken biyolojik belirteçlerini belirlenmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Bevan et al. Meningeal inflammation and cortical demyelination in acute multiple sclerosis, Ann Neurol. 2018 Dec;84(6):829-842.

SMA ve ALS Moleküler Seviyede Birbiri ile İlişkili Mi?

03 Nisan 2019

Motor nöron hastalıklarında, bozulan moleküler yolakları anlamak büyük önem taşımaktadır. Amyotrofik lateral skleroz (ALS) ve spinal müsküler atrofi (SMA) motor kasları etkileyen nörodejeneratif hastalıklardır. Günümüzde motor nöron dejenerasyonunda yer alan moleküler mekanizmaları anlamak için büyük çaba sarf edilmektedir.  Daha önceki araştırmalar, bu hastalıkların ortak klinik ve nöropatolojik özellikler taşıdığını göstermektedir.

ALS’de, DNA ve RNA'ya bağlanan ve gen transkripsiyonuna katılan proteinleri kodlayan 25'ten fazla gen tanımlanmıştır.

Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gen transkripsiyonunu kolaylaştırmak için transkripsiyon faktörlerine bağlanan Aktifleştirici Sinyal Kointegrator 1 (ASC-1) adlı bir molekülün, ALS ve SMA’ya dahil olan proteinler için bir “faaliyet merkezi” görevi yaptığını gösterdiler. Her iki hastalığın düşünülenden daha yakın ilişkili olduğunu öne sürdüler.

Araştırmacılar çalışmalarında ALS'ye odaklandılar ve RNAP II / U1 snRNP mekanizması içindeki dört ALS-etkenli RNA / DNA bağlama proteininin (FUS, EWSR1, TAF15 ve MATR3) fonksiyonlarını araştırdılar. Bu dört proteini üretmeyen hücre hatları oluşturmak için CRISPR-Cas9 adlı bir genom düzenleme aracı kullandılar.

ASC-1 Mutasyonları Hastalığa Neden Oluyor

Araştırma sonuçlarına göre, ALS'ye neden olan bu proteinlerin her biri spesifik bir fonksiyona sahip olmasına rağmen, hepsinin ASC-1'i gen transkripsiyonundan sorumlu protein kompleksine almak için gerekli olduğu bulundu. İlginç bir şekilde, ASC-1'deki transkripsiyon kompleksinin oluşumunu bloke eden genetik mutasyonlar, ciddi bir SMA formuyla ilişkiliydi. Ayrıca SMA’ya dahil olan çeşitli RNA / DNA bağlanma proteinlerinin aynı zamanda transkripsiyon kompleksinin bileşenleri olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, bu motor nöron hastalıklarında rol oynayan çok sayıda proteinin transkripsiyon mekanizmalarında bulunduğu gözleminin, bu mekanizmanın işlev gördüğü yolakların, bu hastalıkların patogenezinin altında yatıyor olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Bu mekanizmada bulunan birçok ALS / SMA proteinin, DNA hasar yanıtında (DDR) rol oynadığını, bu nedenle, ALS / SMA patogenezinin olası bir nedeninin, transkripsiyon mekanizmasında bu DDR kompleksleri / proteinleri arasındaki etkileşimlerin kaybına bağlı olarak DDR'nin bozulması olabileceğini aktardılar. ASC-1 kompleksiyle ilgili yeni gözlemlerin, ALS ve SMA'nın moleküler düzeyde önceden düşünülenden daha kapsamlı bir şekilde bağlantılı olduğunu gösterdiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Chi et al. The neurodegenerative diseases ALS and SMA are linked at the molecular level via the ASC-1 complex, Nucleic Acids Research, Volume 46, Issue 22, 14 December 2018, Pages 11939–11951.

T hücreleri Enfeksiyon Durumunda Asetilkolin Üretiyor

02 Nisan 2019

İnsan T-hücresi reseptörünü klonlamakla tanınan kanser bilimci Dr. Tak Mak önderliğinde yapılan bu yeni araştırmada, bağışıklık hücrelerinin enfeksiyonlarla savaşmak için beyin kimyasalları ürettiği gösterildi. Araştırma, Dr. Mak'ın 2011’de yayınlanan çalışmasının bulgularına dayanıyordu. Bu çalışmada ilk kez bağışıklık hücrelerinin asetilkolin yapabileceğini göstermişti.

Nöral devreler, potansiyel olarak zarar verebilecek enflamasyonu önlemek için sitokin üretimini düzenler. Enfeksiyon sırasında, bağışıklık sisteminin T hücreleri asetilkolin sentezler. Asetilkolin, beyinde bir nörotransmitter olarak işlev görür ve öğrenmeyi ve hafızayı kontrol eder. Bağışıklık sisteminde, bu klasik beyin kimyasalını yapan T hücreleri, kan dolaşımından dışarı çıkabilir ve dokularda enfeksiyonlarla savaşmak için harekete geçebilmektedir.

Araştırmacılar, nörotransmiter asetilkolinin, viral enfeksiyon sırasında saldırı altındaki dokulara girişlerini kolaylaştırmak için T-hücreleri tarafından üretildiğini, bu hücrelerinde virüs bulaşmış hücreleri öldürdüğünü gösterdiler.

Araştırmacılar çalışmada, genetik olarak T hücrelerinde nörotransmitteri üretme yeteneğine sahip olmayan bir fare tasarladılar ve farenin bu eksiklik ile kronik virüs enfeksiyonlarını kontrol edemediğini buldular. Bununla, immün hücrelerin bu beyin kimyasalına ihtiyaç duyduğuna dair kesin genetik kanıtlar elde ettiler.

Kanserlerde ve Otoimmün Hastalıklarda Mekanizma Farklı

Araştırmacılar bulguların, kanser, viral enfeksiyonlar ve otoimmün durumlar dahil olmak üzere birçok hastalığa incelemek için tamamen yeni bir mercek sağladığını belirttiler. Kanserlerde ise, tümörlerin genellikle savunması kırılamayan bağışıklık hücreleri ile çevrili olduğunu ve bunun belki de bağışıklık hücrelerinin yeterli miktarda asetilkolin üretmemesiyle ilişkili olabileceğini aktardılar ve bu durumda, immün nörotransmitter üretimini arttırma stratejilerinin yararlı olabileceğini vurguladılar.

Bu durumun tam tersi bir durum romatoid artrit veya multipl skleroz gibi otoimmün hastalıklarda, otoimmün T hücrelerinin kendi dokularına saldırdığı durumlarda oluşmaktadır. Araştırmacılar bu hastalıklarda, nörotransmitter sinyalizasyonundaki bir azalmanın, eklemleri veya merkezi sinir sistemini işgal eden immün hücreleri bastırabileceğini belirttiler.

Araştırmacılar, bir sonraki araştırmalarının amacının immün hücreler ve hastalıklı organlar arasındaki çapraz haberleşemeyi kolaylaştıran anahtar reseptörleri belirlemek ve hedeflemek olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

M. Rosas-Ballina, P. S. Olofsson, M. Ochani, S. I. Valdes-Ferrer, Y. A. Levine, C. Reardon, M. W. Tusche, V. A. Pavlov, U. Andersson, S. Chavan, T. W. Mak, K. J. Tracey. Acetylcholine-Synthesizing T Cells Relay Neural Signals in a Vagus Nerve Circuit. Science, 2011; 334 (6052): 98.

Mikroglialar Enflamasyon Sırasında Farklı Yanıtlar Veriyor

15 Mart 2019

Beyin, kendine özgü bağışıklık hücreleri ve mekanizmaları olan, vücudun geri kalanından farklı ve eşsiz bir organdır. Mikroglialar ise nöral çevreyi aktif olarak destekleyen, savunan ve modüle eden merkezi sinir sisteminin yerleşik, konusunda uzmanlaşmış fagositleridir. Mikroglia; enfeksiyonlara, toksinlere veya kirleticilere karşı yanıt verir ve böylece nöronal sağlığı destekleyip normal beyin işlevini sağlar. Mikroglia, homeostatik bozulmaları algılayabilir ve çevre ile merkezi sinir sistemi arasındaki bağışıklık tepkilerini koordine edebilir. İşlevsel olmayan mikroglial yanıtların Alzheimer, Parkinson ve multipl sklerozun yanı sıra beyin kanseri gibi kronik nörolojik hastalıkları kötüleştirdiği düşünülmektedir. Bununla birlikte, akut nöro-enflamatuar süreçler sırasındaki etkileri çoğunlukla belirsizdir. Akut enflamasyon, kronik enflamasyon ve/veya nörodejeneratif süreçlerle sonuçlanabilecek olan erken evreyi temsil eder. Bu nedenle, bu çok erken pertürbasyon fazındaki mikroglial yanıtların, hücrelerin rolü ve adaptif kapasiteleri hakkında önemli bilgiler sağlayabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, erken akut enflamatuvar koşullar altında mikroglial yanıtların heterojenitesini ortaya koymanın yanı sıra, enflamasyonun iyileşmesine katkıda bulunabilecek ve kronik bir faza neden olan bir hastalığa girmekten kaçınabilecek potansiyel yararlı ipuçlarını aydınlatmak amaçlandı. Çalışmada araştırmacılar tek hücreli RNA dizilimi ve çok renkli flow sitometrinin bir kombinasyonunu kullanarak, akut bir enfeksiyonu taklit eden ve beyindeki enflamasyon sinyallerini tetikleyen bir bakteriyel bileşen olan lipopolisakkarit enjekte edilmiş farelerin beyninde mikrogliayı kapsamlı bir şekilde profillediler. Modern tek hücreli dizileme ve çok renkli flow sitometri ile birlikte kullanıldığında bu model, transkriptomik seviyede mikroglia aktivasyonunun ayrıntılı bir şekilde belirlenmesine olanak sağladı.

Farklı Enflamatuvar Kaynaklı İzler

Araştırmacılar, tipik mikroglial homeostatik imzanın belirgin bir küresel down-regülasyonunu ve aynı anda enflamasyonla klasik olarak aktive edilen genlerin up-regülasyonunu gözlemlediler. Daha fazla literatür taraması yapıldığında, akut sistemik enflamasyon altındayken, mikroglianın nörodejeneratif hastalıklarla ilişkili profillerden açıkça farklı olan oldukça aktif bir durum sunduğu görüldü. Çalışmada ayrıca, aktive hücreler arasında öngörülemeyen heterojenlik fark edildi. Araştırmacılar, reaktif bir mikroglia alt kümesinin, lipopolisakkaritin neden olduğu enflamatuvar uyaranlara karşı daha az duyarlı olabileceğini veya kısmen aktif durumdan geri dönebileceğini ileri sürdüler. 

Çalışmada elde edilen bulgular, enflamatuvar koşullarda mikroglia yanıtlarının heterojen olduğunu ve nörodejeneratif hastalıklar bağlamında açıklanan cevaplardan açıkça farklı olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, enflamatuvar koşullar altındaki mikroglianın tek hücreli transkriptomik profilinden elde edilen bu sonuçların, beyin bozukluklarına verilen spesifik yanıtları netleştirecek yeni kaynakların kurulmasına katkıda bulunacağını ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Carole Sousa, Anna Golebiewska, Suresh K Poovathingal, Tony Kaoma, Yolanda PiresAfonso, Silvia Martina, Djalil Coowar, Francisco Azuaje, Alexander Skupin, Rudi Balling, Knut Biber, Simone P Niclou, Alessandro Michelucci. Singlecell transcriptomics reveals distinct inflammationinduced microglia signatures. EMBO reports, 2018; 19 (11): e46171.

Olağandışı Metabolizmalı Kök Hücreler MS’le Mücadelede Tedavi Yaklaşımı Olabilir

14 Mart 2019

İnsan mezenkimal kök hücreleri (hMSC'ler), çevresel uyarıcılara cevaben konakçı bağışıklık sisteminin birden fazla bileşenini koordine ederek kısmen endojen doku onarımını teşvik eder. Son çalışmalar, hMSC'lerin metabolik olarak heterojen olduğunu ve doku onarımının biyokimyasal taleplerini desteklemek için metabolizmayı aktif bir şekilde yeniden yapılandırdığını göstermiştir. Bununla birlikte hMSC'lerin, immünomodülatör özelliklerini desteklemek için enerji metabolizmalarını nasıl düzenledikleri büyük ölçüde bilinmemektedir. 

HMSC'ler, rejeneratif tıp alanında potansiyel bir hücre tedavisi olarak yoğun ilgi görmektedir. Bu tip kök hücreler, yetişkin donörlerin kan, kemik ve yağ dokusundan sağlanabilmesi kolaylığı ve birkaç doku türünü yeniden oluşturma kapasiteleriyle bilinir.

Yakın zamanlarda yapılan bir çalışmada, hMSC'lerin doku tamiri özelliklerinin, immün yanıtları modüle etme yeteneklerine ve yaralı bölgedeki enflamasyonun giderilmesine yardımcı olmalarına dayandığı öne sürülmüştür. Bunun gerçekleşmesi için hMSC'lerin, enerji üretmek için mevcut besinleri kullanma şeklini değiştirmek de dahil olmak üzere yerel mikro ortama adapte olmaları gerekir.

Bilim adamları, enflamatuar koşullar altında bu hücrelerin, aerobik glikoliz olarak adlandırılan bir merkanizmaya sahip olduğunu buldular. Bu mekanizmaya göre, bu hücreler enerji üretmek için oksijen ile birlikte tek başına şeker (glikoz) kullanırlar. HMSC'ler bu tür enerji üreten mekanizmaları kullandıklarında enflamasyonu önleme yetenekleri artar. Normal olarak, insan hücreleri sadece oksijen sınırlı olduğunda glikoliz kullanmayı tercih eder. Ancak son araştırmalar, hücrelerin bu süreci düşünüldüğünden daha sık kullandığını ve çeşitli hücresel fonksiyonlara bağdaştığını gösterdi.

Yapılan çalışmada, insan mezenkimal kök hücrelerinin enflamasyonla savaşmak için manipüle edilebileceği ve multipl skleroz (MS) gibi enflamatuar hastalıkları tedavi etmek için bir hücre tedavisi olarak kullanılabileceği gösterildi. Çalışmada, immün aktivasyon sırasında hMSC metabolik yeniden yapılandırması araştırılmış ve hMSC metabolik durumunun immünomodülatör özelliklerini önemli ölçüde etkilediğine dair kanıt sağlandı. 

Araştırmacılar, laboratuarda yetişen hMSC'leri interferon gama (IFN γ) olarak adlandırılan doğal bir enflamatuar tetikleyiciye maruz bıraktı ve bu uyaranlara nasıl cevap verdiklerine baktılar. Hücrelerin, metabolizmalarını, antienflamatuar kimyasal haberciler veya sitokin salınımlarına neden olan ve immün hücre büyümesini (özellikle T hücreleri adı verilen aktif immün hücrelerin çoğalması) inhibe eden glikolizise doğru değiştirdiğini gördüler.

Araştırmacılar, çeşitli hastalıklarda immünomodülatör özelliklerini ve tedavi etkinliğini arttırmak için hMSC'lerin metabolizmasından faydalanmanın mümkün olabileceğini düşünüyorlar. Gelecekte, bu hücrelerin enflamasyon ile mücadele kapasitesinin MS benzeri hastalıkları tedavi etmek için kullanılıp kullanılamayacağını görmek için hayvan modellerini incelemeyi planlıyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yijun Liu, Xuegang Yuan,  Nathalie Muñoz,  Timothy M. Logan,  Teng Ma. Commitment to Aerobic Glycolysis Sustains Immunosuppression of Human Mesenchymal Stem Cells, Stem Cells Translational Medicine 2018.

Multipl Sklerozun Engellilikle İlişkili Lipoprotein Belirteçleri

08 Mart 2019

Bozulmuş lipit metabolizması kronik enflamatuar bozuklukların bir özelliğidir. Bazı araştırmalar, kandaki artmış lipit seviyeleri ile yüksek MS hastalığı aktivitesi arasında, MS hastalarında engelliliği ölçmek için kullanılan Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği'nde (EDSS) kötüleşen bir ilişki olduğunu göstermektedir.

Lipitler, kanda lipoproteinler adı verilen karmaşık protein ve lipit agregatlarında taşınır. Lipoproteinler, trigliserit, kolesterol ve fosfolipid olmak üzere bir lipit ve protein karışımını içerir. Bir lipoprotein protein yüküne göre ne kadar fazla lipit içerirse yoğunluğu o kadar düşük olur. Lipoproteinleri şilomikronlar, çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) olmak üzere dört ana gruba ayrılır. Şilomikronlar ve VLDL vücuttaki hücrelere trigliseritleri iletir. LDL ve HDL lipoproteinleri kolesterol taşır. LDL'nin işlevi, hücrelere kolesterol sağlamakken, HDL vücuttaki aşırı kolesterolü uzaklaştırmak için kolesterolü elimine edecek olan karaciğere taşır.

Imperial College London'dan bir araştırma ekibi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırarak, RRMS hastalarında MS ile kandaki lipit konsantrasyonu arasındaki ilişkiyi araştırdılar. Ayrıca, kandaki lipit seviyelerinin enflamasyon belirteçleriyle nasıl ilişkili olduğunu saptamaya çalıştılar.

Araştırmacılar, plazma örneklerini 27 RRMS hastasından (ortanca EDSS, 1,5, aralık 1-7) ve 31 sağlıklı kontrolden topladılar. Lipoprotein alt sınıflarındaki lipitlerin konsantrasyonları NMR spektrumlarından belirlendi. Plazma sitokinleri, MesoScale Discovery V-PLEX kiti kullanılarak ölçüldü. İlişkiler çok değişkenli doğrusal regresyon kullanılarak test edildi. Hastalar en az üç ay boyunca hastalık değiştirici tedaviler veya steroidlerle tedavi görmemiş ve çalışmaya başlamadan önce en az bir ay boyunca nüks gözlenmemiş bireyler arasından seçildi.

Araştırmacılar hem RRMS hastalarının kan örneklerine hem de VLDL ve HDL fraksiyonlarına ayrı ayrı bakarak sağlıklı kontrolleri analiz ettiler. VLDL ve HDL lipoproteinlerindeki lipid içeriğinin MS hastalarında sağlıklı deneklerden daha yüksek olduğu, RRMS hastalarında ise 23 farklı lipit konsantrasyonunun daha yüksek olduğu bulundu. Bu 23 lipitten 13'ünün MS hastalarında sağlıklı gönüllülerden 1,3 kat daha yüksek olduğu görüldü.

Araştırmacılar ayrıca, VLDL-2 fraksiyonundaki lipitlerin (kolesterol ve serbest kolesterol), RRMS hastalarında EDSS sakatlık skorları ile korele olduğunu, yani konsantrasyonları arttıkça engellilik puanının kötüleştiğini saptadılar. Dahası, VLDL-2 fraksiyonundaki serbest kolesterol; enflamasyona dahil oldukları bilinen sinyalizasyon molekülleri (sitokinler) kemokin (C-C motifi) ligand 17 ve interlökin-17 seviyeleri ile yüksek derecede ilişkili bulundu.

Araştırmacılar, VLDL alt fraksiyonları içindeki spesifik lipid konsantrasyonlarının hem RRMS hastalarındaki engellilik hem de pro-enflamatuar plazma sitokin düzeyleriyle ilişkili olduğunu kanıtladıklarını belirttiler. Bulguların, lipit düşürücü ilaçların enflamatuar hastalıklara olan klinik yararlarının plazma lipid konsantrasyonlarını azaltarak gerçekleştirilebileceğini gösterdiğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

A. R. Gafson, T. Thorne, C. I. J. McKechnie, B. Jimenez, R. Nicholas & P. M. Matthews. Lipoprotein markers associated with disability from multiple sclerosis, Scientific Reportsvolume 8, Article number: 17026 (2018).

Glandüler Ateş Virüsünü Hedef Alan Tedavi, MS Semptomlarını da İyileştiriyor

01 Mart 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin ilerleyici demiyelinizasyonu ve engellilik ile karakterize kronik enflamatuar bir hastalığıdır. Epstein-Barr (EBV) virüsü, MS patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. MS hastalarında yüksek anti-EBV titreleri bildirilmiştir.

Epstein-Barr virüsünün, MS'in olası bir nedeni olduğundan şüphelenilirken, glandüler ateşi olan kişilerin nörodejeneratif durumu geliştirme ihtimalinin daha yüksek olduğu fark edilmiştir. Çok sayıda çalışma, hemen hemen her MS hastasının virüsü taşıdığını ve taşıyıcı olmayanların hastalığı neredeyse hiç geliştirmediğini doğrulamaktadır..

Çoğu glandüler ateş atağından sonra, virüsün, B hücreleri üzerinde sorun yaratmadan uykuda kaldığı düşünülmektedir. Ancak artan kanıtlar, virüs bulaşmış B hücrelerinin, beyin ve omurgasını istila etmesine izin verdiğini göstermektedir. 

Bu enfekte olmuş bağışıklık hücrelerinin, sinirlerin etrafındaki koruyucu kılıfa saldırarak MS'te görülen belirgin hasarlara yol açabileceğini düşünen bir grup araştırmacı, daha önce MS'li insanların beyinlerinde yüksek düzeyde Epstein-Barr virüsü bulmuşlardır.

Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada,  Epstein-Barr virüsünü kontrol etmek için bağışıklık sistemlerini teşvik ederek MS'li insanlara yardım edip edemeyeceklerini test etmektedirler.

Bu görüş ilk olarak 2013 yılında, 42 yaşındaki Avustralyalı bir erkek MS hastasında ilk defa test edilmiştir. Araştırmacılar hastada T hücreleri adı verilen bağışıklık hücrelerinin bir alt kümesini izole etmiş, onları Epstein-Barr virüsünü tanımak ve yok etmek için eğitmiş, sonra bu hücreleri hastanın kan dolaşımına geri enjekte etmektedirler. Hasta işlemden sonra daha az yorgun hissettiğini ve daha az ağrılı bacak spazmı yaşadığını, el fonksiyonunun ve iş üretkenliğinin arttığını bildirmiştir.

Bu umut vaat eden sonuçları takip eden araştırmacılar, progresif MS’li 10 kişide aynı yaklaşımı test etmektedirler. Yedi kişi artan enerji ve günlük aktivite yapma kabiliyetinin yanı sıra daha iyi konsantrasyon, zihinsel netlik, vizyon ve denge dahil olmak üzere iyileşmeler bildirmektedirler. Dört kişide, immünoglobulin G adı verilen MS ile ilişkili bir proteinin seviyesi düşmüştür. Çalışmadaki hiçbir katılımcı ciddi yan etki bildirmemiştir.

Araştırmacılar bulguların, Epstein-Barr virüsünün MS'te rol oynadığı görüşünü güçlendirdiğini belirtmişlerdir. Bazı insanların bağışıklık sistemlerinin virüsü diğerlerinden daha iyi yönetebilmelerinin genetik nedenleri olabileceğini aktarmaktadırlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pender et al. Epstein-Barr virus–specific T cell therapy for progressive multiple sclerosis, JCI Insight 2018.

Multipl Sklerozda Giyilebilir Cihazların Rolü

26 Şubat 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin multifaktöriyel demiyelinizan bir hastalığıdır ve genç erişkinlerde, genellikle 20 ila 40 yaşları arasında, özellikle kadınlarda en sık görülen nörolojik hastalıktır. Birkaç fonksiyonel sistemi içeren geniş bir belirti ve bulgu yelpazesi ile karakterizedir. Özellikle spastisite, yorgunluk, kas güçsüzlüğü, denge problemleri ve anormal yürüme mekaniği, hem üst hem de alt ekstremite içerebilecek motor fonksiyon bozukluklarından sorumludur. Bunun bir sonucu olarak, MS’li kişilerin fonksiyonel bağımsızlığı ve yaşam kalitesi kaçınılmaz olarak etkilenir.

MS'te yürüme bozukluğu prevalansı %41 ile %75 arasındadır. MS'li kişilerde yürüme kapasitesini değerlendirmek için hasta raporlu sonuçlar (PRO) ve performansa dayalı testler kullanılmaktadır. Bununla birlikte yürüme testleri; yürüme mesafesi, hızı ve dayanıklılığını değerlendirmek için bazı dezavantajlara sahiptir; yeterli bir fiziksel alan ve eğitimli personel gerektirir.

Bu testlerin bir diğer önemli sınırı da gerçek dünyada hasta performansını temsil etmemeleridir. Günlük yaşamdaki yürüme kapasitesini değerlendirmek için PRO'lar kullanılabilir, ancak PRO'larda yürüme testleri ve objektif performans ölçütleri arasındaki korelasyon çok tartışmalı bir konudur. Aslında, hem performansa dayalı testlerin hem de objektif ölçümlerin sonuçları yürüme performansı için PRO'ları yansıtamamıştır. Sonuç olarak, MS'in hastanın günlük yaşamındaki etkisini izlemek için her gün alınan objektif ölçümlere ihtiyaç vardır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, MS'li hastalar üzerinde farklı giyilebilir cihazları incelemişlerdir. Araştırmacılar, MS'li kişilerin günlük yaşamındaki düşme, yorgunluk, hareketsiz yaşam tarzı, egzersiz ve uyku kalitesini değerlendirmek için faydalı olabilecek akıllı telefonlara ve giyilebilir cihazlara yerleştirilmiş farklı hareket sensörlerini analiz etmektedirler.

Araştırmacılar tarafından, bu cihazların; kullanım kolaylığı, güvenilirlik, yaygın olarak bulunabilirlik ve farklı işletim sistemlerini desteklemeleri gibi avantajlarının yanı sıra bazı dez avantaj ve sınırlamaların olduğunu gözlemlenmektedir. Çalışmaya göre bu cihazlar; sensör türleri, vücuttaki konum ve engellilikten kaynaklanan ambulasyon sırasında anormal hareketler nedeniyle değişken doğruluk; unutkanlık veya isteksizlik nedeniyle kullanıcı bağlılığı; güç tüketimi ve şarj; yerleşim veya çevre nedeniyle gürültüye duyarlılık; güvenilirlik, mahremiyet ve güvenlik nedeniyle veri yönetimi gibi çeşitli sınırlamalara sahiptirler. 

Araştırmacılar bu sınırlamaların üstesinden gelmek için planlanan gelecekteki çalışmaların ve MS'te uygulama için standart protokollerin geliştirilmesinin, farklı MS merkezleri aracılığıyla hastaların yönetimini geliştirmek ve standardize etmek için faydalı olacağını belirtmektedirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Maddalena Sparaco, Luigi Lavorgna, Renata Conforti, Gioacchino Tedeschi and Simona Bonavita. The Role of Wearable Devices in Multiple Sclerosis, Multiple Sclerosis International Volume 2018, Article ID 7627643, 7 pages.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image