Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Orak Hücreli Anemi İçin Yeni Tarama Testi

11 Haziran 2019

Orak hücreli anemi, sahra altı Afrika'da yaygındır. Bazı bölgelerde doğumların %3'ünü etkiler ve çok yüksek mortalite ile ilişkilidir. Sınırlı kaynağın bulunduğu bölgelerde birçok vaka teşhis edilmez, çünkü hastalığın tanısı için standart yöntemler sofistike ekipman ve güvenilir elektrik altyapısı gerektirir.

Orak hücre hastalığı, hastalığın prevalansını belirlemek için araştırılan ilk Afrika ülkelerinden biri olan Uganda'da yıllık çocuk ölümlerinin % 20'sini oluşturmaktadır. Hidroksiüre, antibiyotikler ve immünizasyonlarla tedaviyi içeren profilaktik müdahale programlarının dünyanın gelişmiş bölgelerinde uygulandığı ve orak hücre hastalığından ölümleri büyük ölçüde azalttığı gösterilmiştir.

Bu ölçümler sahra altı Afrika'da da uygun maliyetli bir şekilde kullanılabilir, ancak bu bölgelerdeki sorun hastalığın genellikle teşhis edilmemesidir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde, yeni doğanlar orak hücre hastalığı taramasından geçirilirken, böyle bir tarama Uganda'da veya Afrika'nın başka bir yerinde yaygın olarak uygulanmamaktadır.

Mevcut altın standart tanı yöntemleri, laboratuvar ekipmanı ve testleri yapmak için yüksek eğitimli personel gerektirir. Bu testler çok miktarda kana ihtiyaç duyar, bu yüzden test başına maliyet çoğu ülke için uygun değildir.

Bir Damla Kan ve 10 Dakika ile Tanı Mümkün

Amerikan Hematoloji Derneği (ASH) 2018'de sunulan yeni bir çalışmada, 2 dolardan daha az bir maliyeti olan ve yalnızca küçük bir damla kana ihtiyaç duyan ve yaklaşık 10 dakika içinde yapılabilecek, Afrika'daki orak hücre teşhisinin dinamiklerini dramatik bir şekilde değiştirebilecek yeni bir test tanıtıldı.

HemoTypeSC denilen bu test, 1000 küçük çocuk kohortunda, 1000 fenotipin 998'ini doğru bir şekilde tanımladı. Ucuz bir lateral akış immünoessay testi olan HemoTypeSC için, sadece 1,5 μL tam kan damlasında hemoglobin (Hbs) A, S ve C'yi tespit etmek için monoklonal antikorlar kullanılıyor.

Çalışmadaki çocukların çoğunluğu (%84,5) 5 yaş ya da daha küçüktü. İlk analizde HemoTypeSC, %99,8 genel doğruluk gösterdi. Bunlar, HbAA olarak doğru tanımlanmış 720 örnekten 720‘si (%100), HbAS olarak doğru tanımlanmış 182 örnekten 182'si (%100) ve HbSS olarak doğru tanımlanmış 98'den 96'sından (%98) oluşuyordu. İki uyumsuz numunenin her ikisi de elektroforez ile HbSS iken HemoTypeSC tarafından HbAS olarak tanımlandı. Bununla birlikte, iki hasta tekrar test edildiğinde, zaten orak hücre hastalığı teşhisi konduğu ve yakın zamanda transfüzyon geçirdikleri açıklandı.

İkincil bir analiz yapıldığında, uyumsuz iki örnek HbSS için gerçek pozitif örnekler ve HbAS için gerçek negatif örnekler olarak dahil edildi. Böylece HemoTypeSC'nin, genel duyarlılık, özgüllük, pozitif kestirim değeri ve %100 negatif kestirim değeri için taranan tüm hastalar için 1000 fenotipten 1000'inin doğru bir şekilde tanımlandığı tespit edildi.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Nankanja et al. LBA-3 Implementation of a Sickle Cell Disease Screening Initiative in Uganda with HemoTypeSCTM, American Society of Hematology (ASH) 2018.

Çocuk Acil Servislerinde Optimal Pıhtılaşma Faktörü Dozu Nasıl Olmalı?

14 Haziran 2019

Hemofili, faktör VIII (hemofili A) veya faktör IX'un (hemofili B) konjenital eksikliğinden kaynaklanan nadir görülen kalıtsal kanama bozukluğudur. Kanama yönetiminin çoğunluğu evde meydana gelse de, bazı hastalar akut kanamalar veya yaralanmalar için acil servislerine ihtiyaç duyar. Kanama dönemi sırasında uygun doz tedavisinin zamanında uygulanması morbidite ve mortaliteyi azaltmak için önemlidir. Acil servis bakımı, artan standartlar ve uzun yarı ömürlü faktör tedavileri, flakon büyüklüğü mevcudiyetinde sabit değişkenlik, hemofili A ve hemofili B için dozaj farklılıkları ve tedavi maliyeti nedeniyle zordur.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, bir kalite iyileştirme projesi ile Nationwide Childrens Hospital ana kampüs acil servisine travmatik ve spontan kanama ile gelen pediatrik hastalarda acil servisteki faktör dozajının doğruluğunu tespit etmeyi, ideal dozajın önündeki engelleri aşmayı ve optimal faktör doz kullanımı arttırmayı amaçladılar. Araştırmacılar özellikle alt-optimal faktör dozajının bazal olarak 4-15 başvuruda uygulandığı durumlarda hemofili acil servis hasta ziyaretlerinin sayısını arttırmaya çalıştılar.

Hasta Bakımı ve Kaynak Yönetimi için Önemli

Eylül 2015 ile Ağustos 2016 arasında faktör konsantrasyonu gerektiren yaralanmalarla acil serviste görülen hemofili A veya B tanılı tüm hastalarda bir grafik incelemesi yapıldı. Yaralanmalar %50 faktör düzeltmesi gerektiren minör veya %100 faktör düzeltme gerektiren majör yaralanmalar olarak sınıflandırıldı. Optimal dozaj aralığı, yaralanma derecesi için kurumsal rehber hedefinin %90-120'si olarak tanımlandı. Her hasta için öngörülen optimal doz aralığı, uygulanan gerçek doz ile karşılaştırıldı.

Başlangıç verileri, başvuruların %70'inde en uygun dozaj aralığının kullanıldığını gösterdi. Hemofili A veya B hastaları arasında, aralık dışı dozaj sıklığı açısından fark yoktu. Kullanılan pıhtılaşma faktörü konsantresi türleri arasında da aralık dışı dozaj sıklığı açısından fark yoktu. Kalite iyileştirme müdahalelerinin başlamasından sonra, aralık dışı dozaj arasında 15 hedefini aşarak 16 başvuruda gerçekleştirildi.

Araştırmacılar, optimal pıhtılaşma faktörü dozlamasının, hasta bakımı ve kaynak yönetimi için önemli olduğunu belirttiler. Kalite iyileştirme müdahalelerinin, acil serviste görülen hemofili hastaları için artan doğru faktör dozlamasını teşvik ettiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Meghan Drayton Jackson, Michael W. Dunn, Michael A. Storey, Amy L. Dunn. Increasing optimal coagulation factor dosing in the paediatric emergency department: A quality improvement study, Haemophilia. 2019;1–6.

Çocukluktaki Lenfomadan Sonra Kanser Gelişim Riski İncelendi

21 Mayıs 2019

Pediatrik Hodgkin lenfoma tedavisi görüp hayatta kalanlar, sonraki yıllarda solid tümörler için yüksek risk altındadır. Bu yüksek risk on yıllarca devam eder. Çok uluslu yapılan yeni bir çalışmada uzun süreli takiple bu riskin ne kadar yüksek olduğu değerlendirildi.

Yeni çalışmada, 1979 yılında kurulan çok uluslu “Geç Etkiler Çalışma Grubu” kohortunun uzun süreli bir takibi yapıldı. Bu çalışma, 1955-1979 yılları arasında Hodgkin lenfomalı 1136 hastayı da içeren kanser tanısı almış çocukları ve ergenleri (≤16 yaş) takip etmişti. Bu çalışmada ortanca takip süresi şu an 26.5 yıla ulaşmıştır ve bu, ortanca izleminin 17 yıl olduğu 2001'deki son güncellemeden bu yana çok daha uzun bir süredir. 

Çalışmaya göre, Hodgkin lenfoma tanısı konduktan 40 yıl sonra takip eden herhangi bir solid malign neoplazmın kümülatif insidansı %26,4 idi. Hodgkin lenfoma hasta kohortunda 162 hastada toplam 196 solid malign neoplazm geliştiği not edildi. Bu bireylerin genel popülasyona kıyasla katı bir solid malign neoplazm geliştirme riski 14 kat artmıştı.

Radyoterapi, Riski Arttıran Temel Etken

Radyoterapi, en sık görülen dört solid tümör olan meme, akciğer, kolon ve tiroid ile ilişkiliydi. Günümüzde pediatrik Hodgkin lenfoma tedavisi kesinlikle değişti. Örneğin, radyasyon alanı gibi radyasyon dozu da azaltıldı. Ancak çalışmaya dahil edilmiş olan çocuklarda çok daha yüksek dozlarda ve geniş alana yayılan radyoterapi uygulanmıştı.

Çalışma, hastanın yaşının ve radyasyona maruz kalan vücut bölgesinin daha sonra sekonder kanser gelişimi için yüksek risk oluşturduğunu gösterdi. Kadınlardaki meme kanseri için risk faktörleri, 10-16 yaşları arasında Hodgkin lenfoma tanısı ve göğüs radyoterapisi ile tedavi idi. Göğüs radyoterapisi, 10 yaşından küçük olan erkeklerde akciğer kanseri gelişme riskini anlamlı şekilde arttırmıştı. Abdominal ya da pelvik radyoterapi alanlarda ise kolon kanseri gelişme riski yükselmişti. Boyun bölgesinden radyoterapi alan kadınlarda da tiroid kanseri geliştirme riskinin arttığı görüldü.

Araştırmacılar bu sonuçların göz önünde bulundurulması ve çocukluk çağında Hodgkin lenfoma tedavisi alanların uzun dönemde dikkatli bir şekilde izlenmesi gerektiğini önerdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Holmqvist AS, et al. Risk of solid subsequent malignant neoplasms after childhood Hodgkin lymphoma-identification of high-risk populations to guide surveillance: A report from the Late Effects Study Group. Cancer. 2018 Dec 17. doi: 10.1002/cncr.31807. [Epub ahead of print]

Subkutan Rituksimab Foliküler Lenfoma`da da Etkili Bulundu

03 Mayıs 2019

İntravenöz rituksimab, B hücreli non-Hodgkin lenfomada tedavi standardıdır ve 1 ila 5-6 saat arasında bir uygulama süresi vardır. Rituksimab’ın subkutan formülasyonu ile, hastaların tedavi yükü azaltılıp sağlık hizmetlerinde kaynak kullanımı arttırılabilmektedir. Bu sebeple yapılan SABRINA ismi verilen çalışmada foliküler lenfoma hastalığında, subkutan rituksimabın intravenöz rituksimaba göre farmakokinetik non-inferiorite, etkinlik ve güvenlilik verilerinin gösterilmesi amaçlanmıştır.

SABRINA, 30 ülkedeki 113 merkezde iki aşamalı uygulanan, randomize, açık etiketli bir faz 3 çalışmasıdır. Çalışmaya dahil edilen hastalar 18 yaş ve üzerifir ve histolojik açıdan onaylanmış, daha önce tedavi edilmemiş, CD20 pozitif 1, 2 veya 3a foliküler lenfoma tanısına sahiptir.

Hastalar, 375 mg/ intravenöz rituksimab veya 1400 mg subkutan rituksimab artı kemoterapi (altı ila sekiz siklus siklofosfamit, doksorubisin, vinkristin ve prednizon [CHOP] veya 8 siklus siklofosfamid, vinkristin ve prednizon [CVP]) kollarına rastgele atanmışlardır (1:1). İndüksiyon sırasında her 3 haftada bir ve ardından 8 haftada bir rituksimab uygulanmıştır. Aşama 2 için birincil sonlanım noktası, indüksiyonun sonunda genel yanıt olarak belirlenmiştir (yani, doğrulanmış tam cevap, doğrulanmamış tam cevap ve kısmi cevap). Çalışmaya dahil edilen tüm popülasyonda etkinlik analizleri yapılmıştır.

Kollar Arasında Benzer Etki

15 Şubat 2011 ve 15 Mayıs 2013 tarihleri ​​arasında, 205 hasta intravenöz rituksimab ve 205 hasta ise subkutan rituksimab kollarına rastgele atanmıştır. Araştırmacılar tarafından değerlendirilen indüksiyonun sonunda verilen toplam yanıt, intravenöz grupta %84,9 (%95 CI 79,2-89,5) ve subkutan grupta %84,4 (78,7-89,1) olarak hesaplanmıştır.

Advers etkilerin görülme sıklığı her iki grupta da benzer bulunmuştur. Derece 3 veya daha yüksek derecelerdeki advers olayların sıklığının da benzer olduğu görülmüştür. En sık görülen derece 3 veya daha yüksek advers olay, intravenöz grupta 44 hastada (%21) ve subkutan grupta 52 hastada (%26) meydana gelen nötropenidir. Ciddi advers olaylar, intravenöz grupta 72 (%34), subkutan grupta 73 (%37) hastada görülmüştür. Uygulamaya bağlı reaksiyonlar intravenöz grupta 73 hastada (%35) ve subkutan grupta 95 hastada (%48) meydana gelmiştir (başlıca derece 1 veya 2 lokal enjeksiyon bölgesi reaksiyonları).

SABRINA çalışmasında elde edilen verilere göre intravenöz ve subkutan rituksimabın benzer etkinlik ve güvenlik profilleri vardır ve subkutan kullanımıyla yeni güvenlik kaygıları oluşmamıştır. Subkutan uygulamanın, kemoterapi ile birlikte verildiğinde rituksimabın anti-lenfoma aktivitesini riske atmayacağı görülmüştür.

Literatür talep et

Referanslar :

Davies A, et al. Efficacy and safety of subcutaneous rituximab versus intravenous rituximab for first-line treatment of follicular lymphoma (SABRINA): a randomised, open-label, phase 3 trial. Lancet Haematol. 2017 Jun;4(6):e272-e282.

Hastaların Tercihi Subkutan Rituksimab

25 Nisan 2019

Daha önce tedavi edilmemiş CD20 + diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) veya foliküler lenfoma (FL) hastalarında rituksimab standart tedavi olarak kullanılmaktadır. İntravenöz (IV) kullanıma alternatif olarak üretilen subkutan (SC) formülasyonun kıyaslandığı PrefMab isimli çalışmada hasta tercihi ve memnuniyeti değerlendirilmiştir.

Çalışmaya katılan hastalarda iki programa göre 8 siklus rituksimab kullanılmıştır: A Koluna 1 siklus rituksimab IV (375 mg/) ve 3 siklus rituksimab SC (1400 mg) verildikten sonra 4 siklus rituksimab IV kullanılmıştır. B Koluna ise 4 kez rituksimab IV (375 mg/) verildikten sonra 4 siklus rituksimab SC (1400 mg) kullanılmıştır. Rituksimabın yanı sıra her iki kola da 6-8 siklus kemoterapi (merkez pratiğine göre siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon (CHOP), siklofosfamid, vinkristin, prednison (CVP) veya bendamustin) verilmiştir. SC veya IV kullanımı için 6 ve 8. sikluslarda “Hasta Tercih Anketi” (PPQ) kullanılarak hastaların tercihleri değerlendirilmiştir. Hasta memnuniyeti ve uyumu ise, “Kanser Tedavisi Memnuniyet Anketi” (CTSQ) ve “Rituksimab Uygulama Memnuniyeti Anketi” (RASQ) ile 4. ve 8. sikluslarda değerlendirilmiştir.

SC İle Memnuniyet Daha Yüksek

Birincil veri kesimi tarihi itibariyle (19 Ocak 2015) tedavi amaçlı popülasyon 743 hastadan oluşmuştur. Çoğunluğu DBBHL'ye (%63) sahiptir ve hasta karakteristikleri kollar arasında benzerdir. 8. siklusta, PPQ'yu tamamlayan hastaların %1'i SC rituksimab’ı tercih etmiştir. Bu tercih, tedavi sırasından veya hastalık tipinden etkilenmemiştir. RASQ ile ölçülen hasta memnuniyeti de SC için daha yüksek bulunmuştur. CTSQ skorlarının ise kollar arasında benzer olduğu saptanmıştır. Advers olaylar genel olarak uygulama yolları arasında dengeli dağılmış ve yeni güvenlik sinyalleri tespit edilmemiştir.

CD20 + DBBHL veya FL'ı daha önce tedavi edilmemiş hastalarda yapılan bu çalışma, SC rituksimab’ın IV’ye göre daha fazla tercih edildiğini göstermiştir. Rituksimab tedavisi ile hasta memnuniyeti, SC uygulama ile genellikle daha yüksek bulunmuştur.

Literatür talep et

Referanslar :

Rummel M, et al. Preference for subcutaneous or intravenous administration of rituximab among patients with untreated CD20+ diffuse large B-cell lymphoma or follicular lymphoma: results from a prospective, randomized, open-label, crossover study (PrefMab). Ann Oncol. 2017 Apr 1;28(4):836-842.

Subkutan ve İntravenöz Rituksimab Kıyaslandı

17 Nisan 2019

İntravenöz (IV) yolla kullanılan rituksimab ve kemoterapi, tek başına kemoterapiye göre daha etkili bir tedavi seçeneği olduğu için, diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) ve foliküler lenfoma (FL) için tedavi standardıdır. Günümüzde yanıt oranı, progresyonsuz ve genel sağkalım gibi birincil tedavi hedeflerine ek olarak, tedaviyi basitleştirmek ve tedavi yükünü azaltmak da hastalar ve sağlık hizmeti sağlayıcıları için önemli amaçlardır. Subkutan ilaç uygulaması da bu amaçları gerçekleştirmeye yönelik olarak uygulamayı basitleştirme, hastalar için tedavi yükünü azaltma ve tedavi tesisinde kaynak kullanımını azaltma potansiyeline sahiptir.

Yapılan uluslararası ve çok merkezli yeni bir çalışmada, rituksimabın subkutan formülasyonunun üretilmesi ile, ilaç hazırlama ve uygulamasının basitleştirilip kısaltılması ve tedavi yükünün azaltılması hedeflenmiştir. MabEase adı verilen çalışmada, DBBHL tedavisi alan naif hastalarda kemoterapi ile birlikte kullanılan subkutan rituksimabın etkinliği, güvenliği ve hasta memnuniyeti incelenmiştir.

Subkutan Rituksimab İle Hasta Memnuniyeti Daha Fazla

Çalışmaya dahil edilen hastalar 2:1 oranında subkutan rituksimab (ilk siklusta intravenöz 375 mg / m2; 2-8. sikluslar arasında subkutan 1.400 mg) veya intravenöz rituksimab (8 siklus boyunca 375 mg / m2) artı siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin ve prednizon kollarına randomize edilmiştir. Birincil sonlanım noktası, araştırmacı tarafından değerlendirilen tam yanıt / onaylanmamış tam yanıt olarak belirlenmiştir. İkincil sonlanım noktaları ise güvenlilik, tedavi memnuniyeti, zaman tasarrufu ve sağkalım olarak belirlenmiştir.

576 randomize hastanın 572'sine (378’ine subkutan; 194’üne intravenöz) tedavi uygulanmıştır. İndüksiyon sonu tam yanıt / onaylanmamış tam yanıt oranları subkutan için %50.6 ve intravenöz için %42.4 olarak hesaplanmıştır. 35 aylık takip sonrasında ortanca genel, olaysız ve progresyonsuz sağkalım görülmemiştir.

Güvenlilik profili de hem subkutan hem de intravenöz rituksimab için benzer bulunmuştur. Enjeksiyon bölgesi reaksiyonları, beklendiği üzere subkutan enjeksiyonlarında daha yaygın olmuştur (%5,7'ye karşı %0). Subkutan rituksimab ile günlük yaşam, uygunluk ve memnuniyet skorlarının daha iyi olduğu görülmüştür. “Kanser Tedavisi Memnuniyet Anketi” skorları iki kol için benzer sonuçlar vermiştir. Medyan uygulama süresi (6 dakikaya karşılık 2,6 ila 3,0 saat), sandalye / yatak ve hastanede genel geçirilen zamanlar subkutan rituksimabta daha kısa bulunmuştur.

MabEase çalışması sonucunda elde edilen sonuçlara göre; intravenöz ve subkutan rituksimabın benzer etkinlik ve güvenliliğe sahip olduğu, ancak hasta memnuniyeti ve zaman tasarrufu açısından subkutan rituksimabın daha iyi bir seçenek olabileceği görülmüştür.

Literatür talep et

Referanslar :

Lugtenburg P, et al. Efficacy and safety of subcutaneous and intravenous rituximab plus cyclophosphamide, doxorubicin, vincristine, and prednisone in first-line diffuse large B-cell lymphoma: the randomized MabEase study. Haematologica. 2017 Nov;102(11):1913-1922.

Hemofilide Lupus Antikoagülanlarının Etkisi

25 Mart 2019

Hemofili hastalarının tedavisi sırasında VIII ve IX pıhtılaşma faktörlerine nötralize edici antikorların gelişimi, tedavide önemli bir sorun ve zorluk olmasının yanı sıra morbidite ve mortalitenin artmasına neden olur. Hemofili A hastalarının yaklaşık %25-30'unda FVIII inhibitörlerinin gelişmesi riski vardır. Bu inhibitörlerin yanı sıra lupus antikoagülan (LA), faktör IX (FIX), von Willebrand faktörü ve kazanılmış FVIII inhibitörleri gibi bazı inhibitörlerin daha hızlı etki gösterdiği bilinmektedir.

Hemofilide LA varlığı ve koagülasyon analizlerindeki etkileşimleri iyi bilinmektedir. Faktör VIII (FVIII) inhibitörlerinin etkisi genellikle zamana ve sıcaklığa bağlıdır ancak Lupus antikoagülanları hızlı etki gösteren inhibitörlerdir.

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, LA varlığında progresif ve progresif olmayan spesifik FVIII inhibitörlerinin laboratuvar tespitindeki zorlukları incelenmiştir.

Laboratuvarda Saptamak Mümkün

Çalışmada 2012'den 2015'e kadar 4900 hemofili A hastası inhibitör için taranmıştır. Tüm örneklerde aPTT bazlı inhibitör tarama testleri ve Nijmegen modifiye Bethesda testi (NBA) gerçekleştirilmiştir. Hızlı etki gösteren inhibitörü olan hastalarda ELISA ile LA testi gerçekleştirilmiş ve FVIII inhibitörleri değerlendirilmiştir.

İlk tarama testlerinde inhibitörler için pozitif olan 451 hastadan 398 hastada klasik ve progresif FVIII inhibitörleri gözlenirken, 53'ünde 1:1 NPP ve hasta plazması karışımlarında / kısmi düzeltmede hızlı etki eden inhibitör görüldü. 27 hastada, FVIII ve FIX aktiviteleri <%1 olduğundan tanı koymada güçlük yaşandı. Hızlı etki eden inhibitörü olan 48 hemofili A hastasının 42'sinde LA'nın pozitif olduğu görüldü. 4 hastada NBA'da sadece yanlış pozitif sonuç veren LA saptanırken, 38 hastada LA ve FVIII inhibitörlerinin kombinasyonu bulundu. 6 hastanın LA negatif olduğu ve sadece FVIII için hızlı etki eden inhibitörlere sahip oldukları görüldü. İmmün tolerans indüksiyonu başlatılan 8 hemofili A hastasının 5'i (% 62.5) hızlı etki eden inhibitörler için de pozitif bulundu.

Elde edilen bulgular, LA testi ile birlikte ELISA veya kromojenik analizler sayesinde, eş zamanlı LA bulunan hastalarda doğru laboratuvar teşhisi sağlanabileceğini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Patil R, et al. Role of lupus anticoagulants in immediate acting inhibitor positivity in congenital haemophilia A patients. Thromb Res. 2018 Oct 18;172:29-35. doi: 10.1016/j.thromres.2018.10.015. [Epub ahead of print]

Hemofilide Egzersizin Yeri

19 Mart 2019

Hemofili tanısı ile hayatını sürdüren kişilerde, kanama riskinden dolayı spor ve yorucu egzersiz çoğunlukla hekimler tarafından önerilmemektedir. Ancak günlük düzenli yapılan egzersizin genel sağlık üzerine olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu sebeple yayınlanan yeni bir derlemede, egzersizin artılarını ve eksilerini araştıran çalışmalar sunuldu ve düzenli egzersizin hemofilideki yeri tartışılmıştır.

Fiziksel aktivite ve sporun genel popülasyondaki olumlu etkisi herkes tarafından kabul edilir. Sporun kas kapasitesini ve dayanıklılığını arttırdığı, kardiyovasküler hastalık riskini azalttığı, bağışıklık sisteminin işlevini iyileştirdiği, ancak belki de en önemlisi yaşam kalitesini arttırdığı gösterilmiştir. Hemofilide ise egzersiz, kanama riskine karşı potansiyel faydaları olan iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Tekrarlanan eklem kanaması, kanama rezorbe edildiğinde ağrı ve hareketsizlik periyoduna neden olarak, özellikle uyluk kaslarında kas atrofisine yol açar.

Egzersizin Pozitif Etkisi Görüldü

Hemofili hastalarında egzersizin etkisini araştırmış olan çoğu çalışma düşük geçerliliğe sahip olsa da, var olan randomize çalışmalar bize hemofili hastalarının kas fonksiyonunun, dayanıklılığının ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi açısından egzersizden fayda gördüklerini göstermektedir. Bu çalışmaların sonuçları derinlemesine incelendiği zaman artan kanama oranlarının bir sorun oluşturmadığı görülmektedir.

Yazarlar ayrıca, farklı ülkelerdeki genel nüfusa kıyasla hemofili hastalarının mevcut fiziksel durumunu analiz eden çalışmaları da gözden geçirmişlerdir. Son olarak, egzersizin global ve spesifik koagülasyon faktörleri üzerindeki etkisi hakkındaki güncel bilgileri inceleyen araştırma ekibi, egzersizin hem sağlıklı kişilerde hem de hemofili B ve hafif/orta hemofili A hastalarında faktör VIII seviyelerini arttırdığını göstermişlerdir.

Trombin oluşumu veya tromboelastogram ile değerlendirilen global koagülasyon kapasitesini inceleyen araştırma ekibi, ağır hemofili A veya hemofili B’de egzersiz sonrası bunun arttığına dair herhangi bir kanıt bulamadılar.

Bu çalışmada elde edilen veriler ışığında araştırma ekibi, doktor kontrolünde yapılacak olan egzersizin hemofili hastalarında sağlık düzeylerini iyileştirici önemli pozitif etkileri olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Zetterberg E, et al. Impact of Exercise on Hemophilia. Semin Thromb Hemost. 2018 Nov;44(8):787-795.

ALL’de Doğum Kilosu Riski Artırıyor Mu?

14 Mart 2019

Her yıl yaklaşık 2400 ABD'li çocuk ve ergene akut lenfoblastik lösemi (ALL) tanısı konmaktadır. Hastalığın etiyolojisi hala belirsiz olmasına rağmen yüksek doğum kilosunun ALL oluşum riskini arttırdığı düşünülmektedir. Ancak ABD’deki çeşitli eyaletlerde daha önceden yapılmış olan toplum tabanlı çalışmalarda doğum ağırlığının ALL riskini etkilediği tespit edilememiştir.

Yeni tamamlanan bir çalışma ise, veri toplama başlamadan önce Louisville Üniversitesi'ndeki kurumsal inceleme kurulları ve Kentucky, Arizona ve Illinois'deki eyalet sağlık birimleri tarafından onaylandı. Vakalar, kendi eyaletlerinde yaşayan popülasyona dayalı kanser kayıtlarının tespit ettiği, beşinci doğum günlerinden önce ALL tanısı almış çocuklar arasından seçildi. ALL tanısı almış olan 90 vaka (4:1) aynı ilçede ya da yaklaşık aynı gün doğmuş, aynı cinsiyet, ırk ve etnik kökene ait 360 kontrolle eşleştirildi.

Çalışmada elde edilen verilere göre; doğumda 4 kilogramdan daha ağır olan çocuklar, yaşamlarının ilk 5 yılında, bütün ırklar ve her iki cins birleşik bir analizde göz önünde bulundurarak, yüksek oranda ALL riskine sahipti (OR 1.28,% 95 CI 1.01-1.61).

Hispanik Kızlarda Risk Artışı Mevcut

Bu risk artışı Hispanik olmayan beyazlarda (OR 1.77,% 95 CI 1.27-2248), hem erkek çocuklar (OR 1.57,% 95 CI 1.01-2.45) hem de kızlar (OR 2.10,% 95 CI 1.26–3.52) arasında istatistiksel olarak anlamlıydı. Hispanik erkeklerde (OR 1.35,% 95 CI 0.80-2.29) de benzer bir artış vardı (istatistiksel olarak anlamsız), ancak Hispanik kızlar için risk artışı olmadığı görüldü (OR 0.41,% 95 CI 0.12-1.38). Bunun tersine, doğum ağırlığının 2.5 kilogramdan az olması, kızlar arasında (OR 0.56,% 95 CI 0.32-0.99) azalan ALL riski ile ilişkiliydi, ancak erkekler açısından risk azalması yoktu (OR 1.08,% 95 CI 0.68-1.73). Ne yüksek ne de düşük doğum ağırlığı, Hispanik olmayan siyahlar arasında veya cinsiyetten bağımsız olarak diğer ırkların Hispanik olmayan bireyleri arasında ALL riski ile ilişki göstermedi.

Elde edilen veriler, 5 yaşından küçük, ancak sadece Hispanik olmayan beyazlarda, makrozomi ile çocukluk çağı ALL arasında önceden bildirilmiş olan ilişkiyi doğrulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Groves FD et al. Birth Weight and Risk of Childhood Acute Lymphoblastic Leukemia in Arizona, Illinois, and Kentucky. South Med J. 2018 Oct;111(10):579-584.

Bazı AML Hastaları Kök Hücre Nakli Sonrası Neden Nüks Ediyor?

08 Mart 2019

Günümüzde hematopoetik kök hücre nakli (HSCT), akut miyeloid lösemili (AML) hastalar için büyük oranda yarar sağlayabilmektedir. Ancak bazı hastalarda relaps görülme ihtimali mevcuttur. ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre, relaps yaşayan hastalarda AML'ye özgü yeni mutasyonlar edinilmez; aksine nüks, adaptif (spesifik) veya doğal (spesifik olmayan) bağışıklık ile ilişkili yolakların düzenlenmesi yoluyla gerçekleşir.

Çalışma sonuçları, AML hücrelerinin tekrarlayan genetik mutasyonların bir sonucu olarak "gizli moda" girmediğini gösterdi ve bağışıklık üzerindeki değişikliklerin bir tetikleyici unsur olabildiği görüldü. Bu sebeple, AML'de yeni bir tedavi yaklaşımı olabilecek olan interferon-gama kullanılarak süreci tersine çevirmenin mümkün olabileceği düşünülmüştür.

Araştırma ekibi; AML ile ilk başvurduklarında alınan ve nüks yaşadıktan sonra alınan toplam 15 hastadan elde edilen eşleştirilmiş numunelerde ekzom dizileme gerçekleştirdi. Ekzom dizilimi ayrıca, kemoterapiyi takiben nüks yaşayan 20 hastanın ikinci bir eşleştirilmiş örnek grubu üzerinde de gerçekleştirildi.

Ekzom diziliminin karşılaştırması, mutasyonel kazanç veya kayıp spektrumunun, iki eşleştirilmiş numune setinde benzer olduğunu gösterdi. Yani transplant sonrası nüksün, AML'ye özgü yeni mutasyonların edinilmesinden veya immün ile ilişkili yapısal değişikliklerden kaynaklanmadığı kanıtlandı.

Bağışıklık ile İlgili Genlerde Bir Düzenlenme Mevcut

Araştırmacılar nakil sonrası nükslerden elde edilen numunelerin RNA analizini yaparken, adaptif veya doğal bağışıklık ile bağlantılı yollarla ilişkili bir dizi genin düzensizliğini gözlemlediler. Bunlar; HLA-DPA1, HLA-DPB1, HLA-DQB1 ve HLA-DRB1 gibi genlerde aşağı regülasyon yollarında tespit edildi. Bu genler MHC sınıf II'ye aittir ve bağışıklık sisteminin kanser hücrelerinin tanıması ile ilişkilidir.

Dizilimde, bu genlerin seviyeleri başlangıçta elde edilen eşleştirilmiş numunelerde görülen seviyelere göre 3 ila 12 kat daha düşük çıktı. Bu gözlemler, kök hücre nakli ile bağlantılı yolun düzensizliğini gösterdi. Transplantta nüks yaşayan 34 hastanın 17'sinde akım sitometrisi ve immünohistokimya, nükste MHC sınıf II ekspresyonunun azaldığını doğruladı.

Çalışmaya göre, kanser bu hastalarda nüks ettiğinde, aslında bir tür gizli modda geri dönmüştür. Bu gizli lösemi hücreleri, donörün T hücrelerinin onları tanımlamak için kullandığı proteinlerden yoksundur. Donörün bağışıklık hücreleri artık lösemi hücrelerini tespit edemediğinde, T hücreleri onları yok edemez.

Araştırmacılar, nüks eden AML'de diğer DNA mutasyonlarının mı yoksa alternatif anahtar mekanizmalarının mı daha baskın olabileceğini belirlemek için daha fazla sayıda hastayı içeren ileri çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Matthew J. Christopher et al, Why Do Some AML Patients Relapse After Stem Cell Transplant?, N Engl J Med. Published October 31, 2018.a

Hemofili Hastası Fetüs ve Bebeklerde Tedavi Yönetimi Nasıl Olmalı

04 Mart 2019

Hemofili A ve B sırasıyla koagülasyon faktörü VIII ve faktör IX’un konjenital eksiklikleridir. Her iki hastalık da en yaygın kalıtsal kanama bozuklukları arasındadır. Hemofili hastası yenidoğanlarda intrakraniyal ve ekstrakraniyal kanama, sekel riski ve diğer kanama komplikasyonları artmaktadır. Bu nedenle bu muhtemel komplikasyonların önlenmesi, tespiti ve tedavisi doğum sırasında ve sonrasında kritik öneme sahiptir.

Hemofili hastası bir bebeğin güvenli bir şekilde doğması birçok kritik karar ve önemli planlama gerektirir. Bununla birlikte, deneyimli klinisyenler hemofili hastası yenidoğanları tedavi etmekte güçlük çekmektedirler. Bunun nedeni bu durumda alınması gereken kararlar ile ilgili hala eldeki verilerin ve bilimsel kanıtların yeterli olmamasıdır.

Hemofili hastası yenidoğanlar intrakraniyal kanama, ekstrakraniyal kanama ve diğer kanama komplikasyonları açısından risk altındadır. Hemofili hastası yenidoğanın sağlıklı ve güvenli bir şekilde doğması, gebelikten önce başlayabilen ve hamilelik, doğum ve yenidoğan döneminde devam eden karmaşık bir süreçtir. Bu süreç, bebeğin ebeveynleri ve genetik danışmanları, doğum uzmanları, neonatologlar, çocuk doktorları, radyologlar, hematologlar ve hemofili alanında uzmanlaşmış hemşirelerin de dahil olduğu çok çeşitli sağlık profesyonellerini içermektedir. Bu multidisipliner yaklaşım hemofilili yenidoğanların doğumlarının göreceli nadirliği ve alınacak kararları netleştirmek için gerekli olan yüksek kaliteli kanıtların olmaması nedeniyle, bu alanda pratik uygulamada önemli farklılıklar vardır.

Multidisipliner Yaklaşım Kritik

Hemofili alanında uzmanlaşmış bir grup bilim insanı tarafından, doğum öncesi danışmanlıktan doğum sonrası planlamayı yapmaya kadarki süreci içeren hasta bakım kararları ile ilgili mevcut seçenekleri açıklayan multidisipliner bir yaklaşım geliştirilmiştir. Araştırmacılar önerilerinde, tercih edilen doğum şekli, nörogörüntüleme testlerinin uygun kullanımı ve zamanlaması ve yenidoğan döneminde pıhtılaşma faktörü konsantrelerinin uygun kullanımı da dahil olmak üzere bir takım önemli belirsizlik ve tartışma alanlarını ön plana çıkarmışlardır. Kılavuzda sunulan yaklaşım, klinisyenlere planlama ve tedavi yönetiminde yardımcı olmayı hedeflerken, araştırmacılar hemofili yenidoğanların bakımını optimize etmek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurgulamışlardır.

Hemofili hastası bir bebeğe sağlıklı bir doğum sağlamak için, hemofili tedavi merkezilerinde multidisipliner “Klinik ve Uygulamalı Tromboz / Hemostaz” ekibinin uzmanlığını içeren hazırlık çok önemlidir. Çalışmada, hazırlanan kılavuz ile klinisyenlere hamilelik, doğum ve yenidoğan dönemi için planlama konusunda kapsamlı bir yaklaşım sunulduğu belirtilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Moorehead PC et al. A Practical Guide to the Management of the Fetus and Newborn With Hemophilia. Clin Appl Thromb Hemost. 2018 Oct 29:1076029618807583.

Hemofilide Gen Tedavisi ve İmmüntolerans

28 Şubat 2019

Pıhtılaşma faktörü VIII (FVIII) veya IX (FIX) eksikliği sonucu görülen kalıtımsal koagülasyon bozuklukları, sırasıyla Hemofili A ve Hemofili B olarak adlandırılmaktadır. İnsanlarda FVIII ve FIX için her iki gen de X kromozomunda yer alır ve hemofili A insidansı (1: 5000 erkek doğum) hemofili B insidansından (1: 30,000 erkek doğum) daha yüksektir. Günümüzde bu hastalıkların geleneksel tedavisi, homeostazın sürdürülebilmesi için plazma veya rekombinant kaynaklı rekombinant pıhtılaşma faktörlerinin düzenli infüzyonlarına dayanmaktadır. Bu alanda sunulan terapötik gelişmelere rağmen, inhibitör olarak adlandırılan eksik faktöre karşı vücudun geliştirdiği alloantikorlar, daha önce tedavi edilmemiş ağır hemofili A hastalarında %20-30 oranında, hemofili B hastalarında ise %1-5 oranında görülmektedir. Hem pıhtılaşma faktörlerinin yarılanma ömrlerinin kısa olması hem de inhibitor gelişimi hemofili hastalarının tedavisinde, sağlık harcamalarını ve hasta morbiditesini önemli ölçüde arttırdığı için aşılması zor bir durum oluşturmaktadır.

Bir grup araştırıcı tarafından, inhibitör gelişimini genetik yönden incelemek için bir analiz gerçekleştirilmiştir. İnhibitörler hemofili A'da daha sık meydana geldiğinden ve bunların oluşumundan sorumlu mekanizmalar hemofili A ve hemofili B arasında farklı olduğundan,  incelemelerde esas olarak hemofili A hastalarına uygulanan immüntolerans üzerine odaklanılmıştır. Geleneksel hemofili tedavisi, eksik pıhtılaşma faktörünün tekrarlanan infüzyonuna dayanmaktadır. Bu tedavi hayat boyu sürer, pahalıdır ve nötralize edici antikorların oluşumuyla sonuçlanabilir. Dolayısıyla tedavinin başarısız olmasına neden olur ve daha yüksek dozda ikame ilacı gerektirir.

Gen ve hücre terapileri, mutasyona uğramış genin, fizyolojik ekspresyonunu destekleyen ve nötralize edici antikor gelişimini önleyen kesin ve uzun süreli bir düzelme sağlama avantajını sunmaktadır. Bu nedenle gerçekleştirilen araştırmada değiştirilen faktöre karşı bağışıklık yanıtını önlemek ve hatta ortadan kaldırmak için gösterilen en son yaklaşımlara odaklanılmıştır

Devam eden klinik çalışmaların ve klinik öncesi çalışmaların gösterdiği cesaret verici verilere rağmen, immün toleransın korunması açısından gen tedavilerinin uzun süreli güvenliliğini ve etkililiğini sağlamak için daha kapsamlı araştırmalar gereklidir.

Klinik Uygulama Örnekleri Mevcut

Araştırmacılar yakın gelecekte, genom düzenleme için geliştirilen yeni yaklaşımların hemofili tedavisine de yansıtılabileceğini düşünmektedirler. Programlanabilir nükleazlar (Örn: TALEN, CRISPR / Cas9) kullanılarak hücrelerin ve organizmaların manipülasyonları, sürekli olarak gelişen bir alandır ve bu teknoloji günümüzde klinik uygulamalarda kullanılmaya başlanmıştır. İnsan iPSC'leri (indüklenmiş pluripotent kök hücreleri) üzerinde yapılan bir araştırma, FVIII genindeki spesifik inversiyonların uygulanabilirliğini göstermiştir. Guanet ve arkadaşları da CRISPR / Cas9 aracılığı ile FIX genini in vivo olarak düzeltmeyi başarmışlardır. Araştırmacılar sonrasında bir fare modelinde Cas9elements'ın AAV enjeksiyonuna karşı çıplak DNA'yı karşılaştırmışlardır. Bu olguda gördükleri daha düşük düzeltme verimine rağmen karaciğer toksisitesinin yokluğundan dolayı daha iyi bir genel terapötik etki kaydetmişlerdir. Daha yakın zamanlarda yine CRISPR / Cas9 uygulanması sayesinde yenidoğan farelerde FIX geninin düzeltilebildiği gösterilmiştir. Bu örnek, özellikle gen modifikasyon terapilerinden dışlanmış genç hastalarda olası bir tedavi umudu vermesi açısından önemlidir. Araştırmacılar, son yıllarda gen terapisi girişimleri için geliştirilen yeni stratejiler ve güvenlik ve etkinlik açısından hızlı iyileşmeler gösteren grupların sayısı ile yakın gelecekte daha fazla hasta bir gen manipülasyonu yaklaşımı ile tedavi edileceğini ön görmektedirler. Kısa vadede tam bir güvenlilik değerlendirmesi yapılamayacak olsa da, tek bir infüzyon ile pıhtılaşma faktörlerinin istikrarlı ve güvenli bir şekilde salgılanabilmesi, dolayısıyla bu hastalarda morbiditede ve hastanın yaşam kalitesinde büyük bir iyileşme sağlayacak olması, gen tedavisini çekici bir hedef haline getirmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Borsotti C et al. New technologies in gene therapy for inducing immune tolerance in hemophilia A. Expert Rev Clin Immunol. 2018 Dec;14(12):1013-1019.

DBBHL’de Kaç Siklus CHOP Verilmeli

27 Şubat 2019

Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), ortalama yaşı 65 olan hastalarda ortaya çıkar ve asıl odaklanılan nokta hastalardaki kür oranlarının artmasıdır. İyi prognoza sahip genç hastalar için standart tedavi, her 21 günde bir verilen altı siklus R-CHOP’tur (rituksimab, siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin ve prednisolon).

Yeni veriler, bu hastaların iki döngü CHOP'dan kurtarılabileceğini göstermektedir. Rituksimabın altı siklus verilmeye devam ettiği, CHOP’un ise 4 siklus verildiği hastalar, standart altı siklus R-CHOP'den sonra görülenlere benzer klinik sonuçlar vermiştir. Bu yeni veriler Alman FLYER çalışmasıyla elde edilidi.

Düşük Riskli Hastalarda Benzer Klinik Fayda Görüldü

FLYER çalışmasının sonuçları, dört CHOP siklusu uygulananlarda 3 yıllık progresyonsuz sağkalımın (PFS) %96 olduğunu ve bu değerin altı siklus CHOP ile görülen %94'ten farklı olmadığını gösterdi. Olaysız 3 yıllık sağkalım oranları her iki grupta aynı olmuş ve karşılık gelen 3 yıllık sağkalım oranları %99 ve %98 olarak belirlendi.

FLYER çalışması DBBHL hastalarının bir alt grubunda gerçekleştirildi: En düşük risk taşıyan hastalar ( Uluslararası Prognostik İndeks [IPI] 0; yaş ≤ 60 yıl; kalıcı hastalık olmayan grup hastalar). Bu, toplam DBBHL hasta popülasyonunun yaklaşık %10'unu temsil etmektedir. Bu sebeple çalışmaya hasta alımı 10 yıl devam ettirildi. Bu yüzden elde edilen sonuçlar DBBHL hastalarının çoğunluğu için geçerli değildir.

DBBHL'lı hastaların çoğu en düşük risk kategorisinde değildir. Bu sebeple elde edilen sonuçlar bu gruba ekstrapole edilmemelidir. Araştırmada sorgulanmak istenen, agresif lenfomada doğru kemoterapi miktarının ne kadar olduğudur. Tüm hastaların R-CHOP'a ihtiyacı olup olmadığı, yoksa; daha az kemoterapi siklusu ile yeterli hastalık kontrolü sağlanabilen bir grup hastanın olup olmadığıdır.

Çalışma ile düşük riskli hastalarda benzer klinik sonuçlar elde edilirken genel hematolojik olmayan advers olaylar üçte bir oranında azaltılmıştır. Bu, hastalar için önemli ve anlamlı bir faydadır. Araştırmacılar, kemoterapi sikluslarının azaltılmasının uzun vadeli yan etkileri azaltmaya yardımcı olup olmayacağını belirlemek için hastaları 5 yıl daha takip etmeye karar verildi.

Literatür talep et

Referanslar :

American Society of Hematology (ASH) 2018. Presented December 2, 2018. Abstract 781.

Hemofili Tedavilerinin Saklama Koşulları Hasta Tercihini Nasıl Etkiliyor?

21 Şubat 2019

Hemofili A, pıhtılaşma faktörü VIII (FVIII) eksikliği ile karakterize, X'e bağlı resesif kalıtılan bir kanama bozukluğudur. Ağır hemofili formunda eklemlerde, kaslarda veya yumuşak dokularda yüksek spontan kanama riski vardır. Ağır hemofili A hastalarının profilaktik tedaviden yarar gördükleri bilinmektedir ve çoğu hasta spontan kanamayı önlemek için haftada iki veya üç kez intravenöz FVIII tedavisi uygulamaktadır. Hastaların geri kalanı da sadece kanadıkça tedavi görür, bu da FVIII'ı sadece kanamayı durdurmak için uyguladıkları anlamına gelmektedir. Ağır hemofili hastalarında profilaksinin faydaları kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, tedavi uygulamaları ülkeler arasında büyük farklılıklar gösterir ve hemofili bakımına erişim dünya çapında tek tip değildir.

Farklı bir tedavi alanındaki, büyüme hormonu tedavisi ile ilgili yakın tarihli bir çalışma, hastaların, seçim sahibi olduklarında enjeksiyonla ilgili zorluklar nedeniyle saklama koşulları esnek olan ürünleri tercih ettiklerini ve oda sıcaklığında stabil olan büyüme hormonu ürünlerinin daha kısa enjeksiyon süreleri ve daha iyi tedavi bağlılığı ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışma ayrıca, bu durumun daha az ilaç israfı ve hastaların günlük aktivitelerin daha az kısıtlamasına olanak sağladığını saptamıştır.

Benzer bir durumun hemofili alanında da olup olmadığını görmek isteyen bir grup araştırmacı, orta/ağır hemofili A tanısı konmuş hastalar tarafından faktör VIII (FVIII) ürünlerinin kullanımının anlaşılması, ürünlerin saklama koşullarının etkisi ve bunun algılanan öneminin değerlendirilmesi amacıyla bir çalışma yapmışlardır.

Orta/ağır hemofili A hastalarında FVIII ürünlerinin kullanımının anlaşılması, ürünlerin saklama koşullarının etkisi ve bunun algılanan öneminin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen çalışmaya yedi ülkeden 200 hasta dahil edilmiştir. 
 
Veriler, altı ülkede 30 dakikalık bir yüz yüze görüşme ile toplanırken yedinci ülkede bir web tabanlı anket aracılığıyla toplanmıştır. Çalışmada kullanılan anket ile FVIII ürünleri ile ilişkili altı özelliğin, ürünün seçimi üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir. Veri toplamanın yapısı ve akışı, potansiyel yanlılığı ortadan kaldırmak için tasarlanmıştır.

Saklama Koşulları Yaşamı Kısıtlıyor

Çalışmadaki katılımcıların üçte ikisi rekombinant FVIII ürünleri kullanıyordu. Sadece %17'si mevcut FVIII ürünlerinden memnun değilken, katılımcıların  yaklaşık %40'ı özellikle uygulama sıklığı ve seyahat sırasında yaşanan saklama sorunlarından şikayetçiydi. Çoğu hasta çalışma sırasında günlük aktivitelerinde, özellikle de seyahat ve sporda karşılaştıkları kısıtlamalardan bahsetmekteydi. Hastaların çoğu (%85), ilaçlarını buzdolabında saklıyor ve bu grubun %88'i her zaman orada saklanmasının gerektiğine inanıyordu. Bu hastalar, ilaçlarını oda sıcaklığında saklayan hastalara kıyasla genel olarak tedavilerinden daha az memnunlardı, saklama sıcaklığı konusunda daha fazla endişelilerdi, günlük aktivitelerde daha fazla kısıtlama hissediyorlardı ve ilaçlarının hazırlanması ve enjeksiyonu için daha fazla zaman harcıyorlardı.

Bileşik analizler, FVIII'in kökeninin (plazma kaynaklı ve rekombinant), tüm cevaplayıcılar arasında ürün seçiminin en güçlü etkeni olduğunu, bunu takiben saklama koşullarındaki esnekliğinin (sıcaklık), sulandırma cihazının ve uygulama sıklığının olduğunu göstermiştir. Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, ürünlerin etkililiği ve güvenilirliğini araştırmadıklarının özellikle altını çizmişlerdir.

FVIII ürünlerinin soğutulması, daha fazla hasta memnuniyeti ve günlük aktivitelerde daha az kısıtlama ile ilişkili bulunmuştur. Bilim insanlarına göre; etkililik ve güvenlilik etkilenmezse, FVIII'i oda sıcaklığında saklamanın, ürünün seçimi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabileceği bu çalışma ile görülmüştür. Araştırmacılar sadece birkaç hastanın FVIII'in soğutulmadan saklanabileceğinin farkında olduğunu ve hemofiliyi tedavi eden sağlık çalışanlarının bu bilgiyi (ürünün endikasyonuna göre değişken olarak)  hasta ile paylaşmasının gerekliliğinin altını çizmişlerdir. Bu yaklaşımın, hastalara seyahat ederken daha fazla esneklik sunabileceği ve hastaların rekonstitüsyonu için daha az zaman gerektireceği düşünülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tischer et al. Patient preferences in the treatment of hemophilia A: impact of storage conditions on product choice Patient Prefer Adherence. 2018; 12: 431–441. Published online 2018 Mar 26.

Erişkin Hemofili Hastalarında Anksiyete ve Depresyon Belirtileri Önlenebilir Mi?

13 Kasım 2018

Hemofili, duygusal stresin artmasına ilişkin bazı klinik ve psikososyal zorluklarla ilişkilidir. Bu zorluklar optimal bakım kapsamında hemofili hastalarının psikososyal sağlığına verilen önemi pekiştirerek sağlık sonuçlarına etki etmektedir Sosyodemografik (örn. Yaş, cinsiyet) ve hastalığa bağlı (örneğin şiddet) özellikler, kronik ağrı hastalarında psikolojik belirtilerde artış ile ilişkilidir ve bu da yüksek duygusal stres için potansiyel risk faktörleri olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, bu özelliklerin çok değişkenli hiyerarşik lojistik regresyon analizlerinde yaş ve eğitim gibi demografik ve hastalık şiddeti ve eklem hasarı gibi klinik değişkenler kontrol edildikten sonra belirlenmesi, klinik müdahale için sınırlı bir değere sahiptir. Anksiyete ve depresyonla ilişkili değişkenleri tanımlamak, hemofili hastalarında duygusal iyilik halini teşvik etmeyi amaçlayan önleyici müdahalelerin geliştirilmesi için bir kanıt temeli sağlayabilir.

Portekiz’de gerçekleştirilmiş olan bir çalışmada,  yetişkin hemofili A hastalarında anksiyete ve depresyon belirtilerinin varlığına bağlı olarak değiştirilebilir faktörler değerlendirilmiştir.

Daha Fazla Kanama, Daha Fazla Depresyon

Portekiz’de gerçekleştirilmiş olan kesitsel ve gözlemsel çalışmada klinik ve psikososyal değişkenlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya hemofili A ve B olmak üzere toplam 102 hasta dahil edilmiştir. Daha yüksek anksiyete ve depresyon belirtileri gösteren hemofili hastalarının, bir önceki yıl daha fazla acil başvurusuna, daha fazla akut kanamaya, daha fazla etkilenen eklem ve ağrıya ve daha kötü yaşam kalitesine sahip oldukları görülmüştür. Çok değişkenli hiyerarşik lojistik regresyon analizlerinde demografik (yaş, eğitim) ve klinik değişkenler (hastalık şiddeti ve eklem hasarı) kontrol edildikten sonra, mesleki durum ve ağrı müdahalesi, anksiyete ve depresyon belirtileri ile anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, fiziksel aktivite ve hemofili kaynaklı sonuçların algılanması da depresyon belirtileri ile önemli ölçüde ilişkili olan temel faktörler olarak ortaya çıkmıştır.

Araştırıcılar elde ettikleri bulguların, hemofili hastalarında anksiyete ve depresyon ile ilişkili faktörler hakkında ki bilgiyi arttırdığını belirtmişler ve duygusal stresi azaltmaya, iyilik halini teşvik etmeye ve bu hastalar arasında hemofili ile ilişkili sağlık sonuçlarını iyileştirmeye yönelik müdahale hedeflerinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Pinto PR, Paredes AC, Moreira P, et al. Emotional distress in haemophilia: Factors associated with the presence of anxiety and depression symptoms among adults. Haemophilia. 2018;00:1–10.

Hemofili Hastalarında 3D Yürüyüş Analizinin Klinik Önemi

06 Kasım 2018

Hemofili, pıhtılaşma faktörü VIII’in (hemofili A) veya IX’un (hemofili B) konjenital eksikliği ile karakterizedir. Hemofilinin en önemli komplikasyonlarından biri eklem kanamalarıdır. Ayak bileği ve diz en çok etkilenen eklemlerdir. İlk kanamalar, yaklaşık 2 yaşında, erken dönemde ortaya çıkar. Enağır formlarda, tekrarlayan hemartrozlar, erken kas güçsüzlüğü ve atrofi, kıkırdak hasarı ve kronik sinoviti indükleyerek sonuçta yürüme güçlüğü ile ilişkili eklem hasarına yol açar. Eklem sağlığı genellikle klinik muayene, klinik skor ve görüntüleme ile değerlendirilir. Direk grafiler sadece daha ilerlemiş eklem hasarına ilişkin belirtilerinin saptanmasına izin verir ve erken değişiklikler hakkında bilgi sağlayamaz. MRG, eklem değişikliklerinde erken belirtileri saptamaya yönelik olarak kullanılmaktadır, ancak maliyeti ve sınırlı erişilebilirliği nedeniyle rutin pratikte kullanımı zor hâle gelmektedir.

Son zamanlarda, artropati durumunda, karmaşık kas iskelet sistemi bozukluklarında daha fonksiyonel bir yaklaşım olan enstrümantal yürüme analizi (GA) geliştirilmiştir.. GA, hemofili hastalığında özellikle önemlidir çünkü ağırlık taşıma durumlarında birkaç eklemin değerlendirilmesine izin verir.  Bu konuda çocuk ya da yetişkin hemofili hastalarında az sayıda çalışma yayınlanmıştır. GA'nın önemi, yeni tedavi yaklaşımlarına yol açabilecek erken hasarlarda bile, mekansal, kinematik ve kinetik yürüme özellikleri hakkında kesin bilgi sağlamaktır.

Uzun Süren ve Maliyetli Bir Süreç

Yürüyüş analizi, özellikle pediatrik popülasyonda, invaziv olmayan ve iyi tolere edilen bir muayene ile erken yürüme değişikliklerinin saptanmasına olanak sağlar. Yetişkin çağda, bu teknik, zaten artropatisi olduğu bilinen hastalarda yürüme kötüleşmesinin tespit edilmesine yardımcı olmak için yararlı olabilir. Bununla birlikte, sürecin uzun sürmesi ve pahalı ekipmanlara ihtiyaç duyulması rutin kullanım olasılığını sınırlandırmaktadır. Ayrıca, özel merkezlerle sınırlı olan bir yürüyüş laboratuvarı gerektiren ekolojik olmayan bir değerlendirmedir. Bununla birlikte, 3DGA, yürüme sırasında geri dönüşü olmayan eklem hasarı ve klinik kötüleşmeden önce ve bu nedenle profilaksi rejimini adapte etmek için erken yürüme bozukluğunu saptamak için ilginç ve klinik olarak uygun bir araç olarak düşünülebilir. 3DGA,  hemofili hastalarının başlangıç değerlendirmesinde ve daha sonra  takibi sırasında da kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

A. Fouasson-Chailloux, Y. Maugars, C. Vinatier, M. Trossaert, P. Menu, F. Rannou, J. Guicheux, M. Dauty. Clinical relevance of 3D gait analysis in patients with haemophilia, Haemophilia. 2018;1–8.

Hemofili Tedavisini Hasta Merkezli Değerlendirmek

10 Ekim 2018

Sağlık hizmetlerinde bütçe kısıtlamaları, ilaç ve diğer müdahalelere ilişkin harcamalar ve finansman kararlarına yönelik yöntem ve politikaların önemini artırmıştır. Kaynak tahsisinin optimize edilmesine
odaklanılmasındaki amaç,  ekonomik değeri en üst düzeye çıkarmaktır. Hemofili, bir sağlık hizmetinin
ekonomik değerini belirlerken çok sayıda faktörün değerlendirilmesini gerektiren nadir bir hastalıktır.
Birçok sağlık hizmeti önceliği için kaynak ayırmak zorunda olan karar vericiler, hemofilide
gerçekleştirilen müdahalelerin hastalar için sonuçları nasıl etkilediğine dair objektif bir anlayıştan yararlanmalıdırlar.
    Tedavi edici tarafından, yapılan ekonomik değerlendirmeler hasta merkezli olmalıdır. Hemofilide bu
durum sağ kalımla başlar ve eklem kanamalarında ve artropatide azalma, hastaneye yatış/cerrahiden
kaçınma, ağrı yönetimi, mobilitede iyileşme, topluma katkı ve yaşam süresine kadar uzanır.
Direkt maliyetler; ilaçlar, kapsamlı sağlık hizmetleri, hastaneye yatış ve acil servis ziyaretleri, yatarak
ya da ayakta tedavi prosedürleri gibi doğrudan sağlık harcamalarını kapsamaktadır. İndirekt maliyetler
içinde ise, hasta ve aile yakınlarının harcadıkları zaman, ulaşım ve dolaylı olarak azalmış/kayıp
verimlilik bulunmaktadır.
    Hemofilide sağlık hizmetlerinin değerlendirilmesi için küresel uygulanabilirliği olan bir yapı geliştirmek
amacıyla gerçekleştirilen bir çalışmada, uluslararası, multidisipliner bir uzman paneli tarafından,
Porter'ın modeline dayanan, üç aşamalı, hasta merkezli bir sistem organize edilmiştir.

Çok Aşamalı Değerlendirme

1. aşama, fonksiyon veya aktivite ölçümleri yanında, elde edilen ya da korunan sağlık durumunu,
hemofili spesifik kanama sıklığını, kas-iskelet sistemi komplikasyonlarını ve yaşamı tehdit eden
kanamaları içermektedir.

2. aşama, iyileşme süreci, iyileşme zamanı ve iş/okuldan uzak kalınan zaman gibi sonuçları
içermektedir, ayrıca inhibitör gelişimi, patojen bulaşı/enfeksiyonlar, ortopedik müdahale gibi tedavinin
olumsuz yanları da dahil edilmiştir.

3. aşama, 0 kanama ile ölçülen sağlıklı yaşamın sürdürülebilirliği, üretkenlik ve zaman geçtikçe iyi
sağlık ile ölçülmektedir, uzun vadede potansiyel olumsuz sonuçlar ise yetersiz veya uygun olmayan
tedavi ile yaşa bağlı komplikasyonları içermektedir.

    Araştırmacılar, hemofili sağlık bakımının, çeşitli hasta tipleri ve sağlık sistemleri arasında birçok hasta
merkezli sonuçları etkileyebileceğini ve bu sistemin, birçok paydaş tarafından ekonomik değer bazlı
karar vermeyi bilgilendirmek için bu sonuçları düzenleyeceğini ve standartlaştırılmış sonuç kümesinin
daha da iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için temel oluşturacağını belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

B. O’Mahony, G. Dolan, D. Nugent, C. Goodman. Patient-centred value framework for haemophilia, Haemophilia. 2018;1–7.

Anksiyete Hemofili Hastalarında Kanamayı Artırıyor Mu?

09 Ekim 2018

Anksiyete, bilinmeyen tehditler veya iç çatışmalar gibi stresli durumlarda ortaya çıkan normal bir yanıttır. Kaygı, endişe ve sinirlilik duygularını kapsar ve genellikle korku ve uyarılmışlıkla ilişkilidir. Akut strese maruziyet, otonomik ve nöroendokrin aktivasyonu ile takip edilir, bu da savaş ya da kaç cevabı için hayati öneme sahiptir.

Anksiyete, faktör VIII, fibrinojen ve von Willebrand faktör seviyeleri ile trombosit agregasyonunda artış  ile karakterizedir. Akut anksiyetenin protrombotik bir durum olması beklenebilir, fakat akut zihinsel stres, endotelyal ve kromaffin hücrelerinden doku plazminojen aktivatörü (tPA) salgılanmasına neden olduğundan, fibrinolizis prokoagülan uyaranların etkisini yok eder. Savaş ya da kaç cevabına eşlik eden prokoagülan değişikliklerinin, potansiyel yaralanmalar durumunda kanama riskini azalttığı, fibrinoliz aktivasyonunun ise, yaralanmalardan önce intravasküler trombüs oluşumunu önlemek için hemostaz aktivasyonunu önlediği söylenebilir. Akut anksiyeteli hastalar, hiperkoagülasyon ve hiperfibrinolizis arasındaki denge bozulduğunda kanamaya veya tromboza eğilimlidir. Akut anksiyete hemofili veya von Willebrand hastalığında kanama riskini arttırmakla kalmaz, aynı zamanda birçok rapor, hemostatik bozukluklarda kanama kontrolünde hipnoz gibi anksiyolitik müdahalelerin etkili olduğunu göstermiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Silvia Hoirisch-Clapauch. Anxiety-Related Bleeding and Thrombosis, Seminars in Thrombosis & Hemostasis 2018 May 3.

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Lenfoid Malignitelerin İnsidans ve Prevalansı İncelendi

11 Eylül 2018

ABD’de yapılan yeni bir çalışmada adolesan ve genç erişkinlerde (15-39 yaşları arasında tanımlanan AYA) ve erişkin hastalarında (> 39 yaş) lenfoma insidansı ve sağkalımı Gözlem, Epidemiyoloji ve Son Sonuçlar (SEER) verileri kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

2000 ile 2014 yılları arasında 431 721 lenfoma vakası SEER'e rapor edildi ve bunların % 9'unu AYA hastaları oluşturmaktaydı. AYA grubunda en yüksek yaşa göre insidans oranı klasik Hodgkin lenfoma [HL; 100 000 kişi-yılda 3 · 4; % 95 güven aralığı (CI), 3 · 38-3 · 49] ardından diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL; 1 · 56,% 95 CI, 1 · 53-1 · 60) ve erişkinler için plazma hücreli neoplazmlar (14 · 17, 95% CI, 14 · 07-14 · 27), DLBCL (13 · 86,% 95 CI, 13 · 76-13 · 96) ve kronik lenfositik lösemi (CLL; 13 · 19,% 95) CI, 13 · 09-13 · 29] olarak raporlandı.

Dağılım Yaşa Göre Farklılaşıyor

HL, AYA'lar için lenfoma vakalarının% 42'sini oluşturdu, ancak bu oran yetişkinlerde sadece % 4'dü. AYA'lar ve yetişkinler arasında DLBCL oluşumu sırasıyla % 18 ve % 20 idi. AYA'ların % 28'i, ve yetişkinlerin % 9'u evre II hastalığa sahipti ve AYA'ların % 21'i ile karşılaştırıldığında, yetişkinlerin % 10'unun B semptomları olduğu görülmüştür.

Ekstranodal hastalık AYA'larda (% 33) erişkinlerden (% 59) daha azdı. Genel olarak, lenfoma olan AYA hastaları erişkinlere göre daha iyi 2 ve 5 yıllık görece sağkalım oranlarına (RSR) sahiptir. HL ve DLBCL ile sınırlı olduğunda, AYA hastalarının RSR'si yetişkin RSR'yi aşmaktadır.

Bu çalışma, toplumdaki adölesan ve genç erişkinlerle erişkinler arasındaki hematolojik malignite dağılımını göstermesi açısından önem taşımaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Blum KA, et al. Incidence and outcomes of lymphoid malignancies in adolescent and young adult patients in the United States. Br J Haematol. 2018 Aug 10. doi: 10.1111/bjh.15532. [Epub ahead of print]

Hemofilide Hedef Eklem Varlığı Yaşam Kalitesini Azaltıyor

05 Temmuz 2018

Eklem hasarı hemofili hastalarında görülen önemli bir komplikasyondur ve ağır hemofili hastaları için en kötü semptomlardan biri olarak kabul edilmektedir. Birleşik Krallık’ta gerçekleştirilen bir çalışmada, hedef eklemler gibi hemofili komplikasyonlarının, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi (HRQOL) üzerine etkilerini tanımlamak amaçlanmıştır.

İnhibitörsüz hemofili hastalarına ilişkin veriler, “Avrupa'daki Hemofili Maliyeti - Sosyoekonomik Bir Anket” (CHESS) çalışması ile, beş Avrupa ülkesindeki (Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık) ağır hemofili A ve B'de hastalık maliyeti değerlendirmesi çalışmalarından alınmıştır

Ayrıca hekimler, 1285 erişkin hastaya ilişkin klinik ve sosyodemografik bilgiler sağlamışlardır. Bu hastaların 551’i EQ-5D dahil olmak üzere ilgili anketleri doldurmuşlardır EQ-5D indeks skoru ile hedef eklem durumu (CHESS çalışmasında kronik sinovit olarak tanımlanan alanlar) arasındaki ilişkiyi araştırmak için bir model geliştirilmiştir ve bu model sosyodemografik özellikler ile komorbiditeler de dahil olmak üzere hastalara ilişkin değişkenler açısından düzeltilmiştir.

 

Hedef Eklem Varlığı Yaşam Kalitesini Oldukça Olumsuz Etkiliyor

515 hastanın EQ-5D yanıtları elde edilmiştir ve toplamda 692 hedef eklem kaydı yapılmıştır. Hedef eklemi olmayan hastalar için EQ-5D indeksi ortalaması 0.875 (standart sapma [SD] 0.179); bir ya da daha fazla hedef eklemi olan hastalar için ise 0,731 (SD 0.285) olarak bulunmuştur.  Bir ya da daha fazla hedef eklem bulunması, hedef eklem olmamasına kıyasla daha düşük endeks skorları ile ilişkili olmuştur (ortalama marjinal etki (AME) -0.120; SD 0.0262; p <0.000).

Bu çalışma, kronik sinovit varlığının ağır hemofili hastası erişkinler için sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi üzerinde anlamlı bir olumsuz etkisi olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, hemofili bakımında hedef eklem oluşumunun önlenmesi, erken tanısı ve tedavisi klinisyenler ve hastalar için önemli bir husustur.

Literatür talep et

Referanslar :

O'Hara J, et al. The impact of severe haemophilia and the presence of target joints on health-related quality-of-life. Health Qual Life Outcomes. 2018 May 2;16(1):84.

Adolesanlar ve Genç Erişkinlerde Non-Hodgkin Lenfoma

29 Haziran 2018

Non-Hodgkin lenfoma (NHL), adolesanlarda ve genç erişkinlerde (AYA) yüksek insidansı olan heterojen malign lenfoid maligniteler grubudur. Çocuk ve erişkinlere göre, AYA hastalarının (15-39 yaş arası hastalar) klinik prezentasyonu, biyolojik sınıflandırması ve sonuçları açısından önemli farklılıklar tanımlanmıştır. AYA’lar arasında NHL'ler, zor fark edilen klinik ve biyolojik özelliklere sahip NHL alt tipleri içinde farklı hastalık antiteleri ve yaşa göre farklı sonuçlar sunarlar. Bu özel popülasyonda tutarsız tedavi yaklaşımları, farmakodinamik değişkenlik ve psikososyal engeller de önemlidir.

NHL, AYA’larda bildirilen tüm kanserlerin yaklaşık % 8'ini oluşturur ve erkeklerde biraz daha sık görülür. Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL), AYA’larda en sık görülen histolojik alt türü temsil eder ve bunu anaplastik büyük hücreli lenfoma (ALCL) izler. Ek olarak, primer mediastinal büyük B-hücreli lenfoma (PMBL) ve natural killer (NK) / T hücreli lenfoma dahil olmak üzere birçok nadir lenfoma, AYA yaş grubunda en büyük insidansa sahiptir. AYA’lardaki NHL'nin, ırk / etnik köken dağılımındaki en büyük farklılığı, en çok Hispanik ve Asya / Pasifik Adalılarında meydana gelen NK / T hücreli lenfomalardır. Beş yıllık sağ kalım oranları, NHL'li AYA hastalarında histolojik alt tipler arasında farklılık gösterir, en yüksek sağ kalım oranına mukoza ile ilişkili lenfoid doku lenfomaları ve en düşük sağ kalım oranına NK / T hücreli NHL sahiptir.

Gençlerde Alkol, Sigara ve Uyuşturucu Kullanımı Tedaviyi Etkiliyor

NHL'li AYA hastalarında bilinen fizyolojik ve davranışsal değişiklikler tedavi sonuçlarına önemli ölçüde katkıda bulunma potansiyeline sahiptir. İlaçlara uyum özellikle adolesanlar arasında düşüktür. Bu sadece tedaviye yanıtı etkilemekle kalmaz, aynı zamanda sonuç verilerinin analizine de karmaşıklık katar. Adolesan yaş grubunda tedaviye erişim, tanı gecikmesi ve düşük klinik çalışma kaydı da optimal tedaviyi engeller. NHL'li AYA hastalarında kanser ilaçlarının farmakolojisinde önemli varyasyonlar, tedavi yanıtını ve advers olayların insidansını etkileme potansiyeline sahiptir. Kilo artışı ve vücut kompozisyonundaki değişiklikler dağılım hacmini, plazma konsantrasyonunu ve ilaç klirensini etkiler. Karaciğer ve böbreğin büyüklüğünde ve olgunluğundaki değişim, ilaç metabolizmasını ve sekresyon kapasitesini etkiler. Ergenlik döneminde büyüme hormonu salgılanmasında artışların da ilaç metabolizmasını etkilediği gösterilmiştir. Önemli olarak, alkol, tütün ve yasadışı uyuşturucular ve oral kontraseptif kullanımının, beklenen kemoterapötik ve destekleyici ilaç farmakodinamiğini değiştirme potansiyeli vardır.

NHL'li AYA hastalarda prognoz mükemmeldir. NHL ile sağ kalım iyileşmiş olsa da, kür oranları düşük kalmaktadır. Klinik sunum, histoloji ve sonuç spektrumu çocuklar ve yetişkinlere göre farklılık gösterir. Özellikle bu özel popülasyona odaklanan hastalık sınıflandırmasının, tedavi stratejilerinin ve destekleyici bakım önlemlerinin uyarlanması teşvik edilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hochberg et al. NHL in adolescents and young adults: A unique population, Pediatr Blood Cancer. 2018;e27073.

Çocuklarda Kanama Bozukluğu ve Beyin Kanaması Riski

30 Mayıs 2018

Kalıtsal kanama bozukluğu olan çocuklarda intrakraniyal kanama, potansiyel olarak hayatı tehdit eden bir komplikasyondur ve terapötik açıdan değerlendirildiği zaman da çok önemli bir zorluktur. 2003 ile 2015 yılları arasında Birleşik Krallık’ta hastaların kayıt altına alınmış olduğu bir çalışmada kalıtsal kanama bozukluğu olan 16 yaş ve altındaki çocuklarda görülen intrakraniyal kanamaların özelliklerini, yönetimini ve sonuçlarını tanımlamak amaçlandı. Bu çalışmayla Birleşik Krallık hemofili merkezlerinde tedavi edilen çocukların retrospektif analizi yapıldı.

İntrakraniyal kanama ile başvuran 66 çocuğun % 82'sinde hemofili A veya B,% 3'ünde Von Willebrand Hastalığı ve% 15'inde nadir bir kalıtsal kanama bozukluğu vardı. Vakaların % 91'inde ciddi bir kanama bozukluğu mevcuttu. Hemofili A ve B için intrakraniyal kanama oranları 1000 hastada yılda 6.4 ve 4.2 idi. Olgularda medyan yaş 4 aydı (% 33 yenidoğan, % 91’i 2 yaştan küçük çocuk).

İntrakraniyal Kanamanın Yıkıcı Sonuçları Var

Yenidoğanlardan 11’inde doğum spontan vajinal (SV), 6'sında destekli, 4'ünde sezaryen şeklindeyken, 1'inde bilinmiyordu. Hemofilili çocuklarda SV doğuma kıyasla destekli doğumda intrakraniyal kanama riski 10.6 kat daha fazla idi. Travma > 2 yaş çocuklarda (% 67), 1 aydan 2 yaşa kadar olan çocuklara (% 18; P = .027) göre daha yaygındı. İntrakraniyal kanamadan önce, çocukların sadece %4,5'i profilaktik tedavi alıyordu. Hemofilililerin % 6'sında inhibitör vardı. İlk replasman tedavisinin medyan süresi 15 gündü. Mortalite %13.5 idi. Nörolojik sekel, intraserebral kanamayı takiben daha yaygın olarak görüldü ve hayatta kalanların %39'unda meydana geldi. Hemofilililerin %52’si daha sonra bir FVIII inhibitörü geliştirdi.

Sonuç olarak intrakraniyal kanama, şiddetli kalıtsal kanama bozukluğu olan çocuklarda, yaşamın ilk 2 yılında ve profilaksi almayan çocuklarda sık olarak görülmektedir. İntrakraniyal kanama bu hastalarda genellikle belgelenmiş travma olmaksızın ortaya çıkar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chalmers EA. et al. Intracranial haemorrhage in children with inherited bleeding disorders in the UK 2003-2015: A national cohort study. Haemophilia. 2018 Apr 10. doi: 10.1111/hae.13461. [Epub ahead of print]

Hemofilide Programlı Spor Terapisi

05 Nisan 2018

Spor ve egzersiz terapisi, günümüzde çok sayıda farklı hastalıkların tedavi planına daha fazla entegre olmaya başladı. Bu terapinin yararları üzerine çok sayıda yüksek kalitede kanıtlar elde edilmiş olsa da kardiyovasküler hastalıklarda veya nadir görülen hastalıklar için bir tedavi seçeneği olarak spor terapisi kavramından bahsetmek henüz mümkün değildir.

Son on sekiz yıl içinde Almanya’daki Wuppertal Üniversitesi’nde spor hekimliği araştırmacıları durumu analiz ederek bir model, içerikle "Programlı Spor Terapisi" (PST) kavramını geliştirdiler. Bu modeli nadir hastalıkların önemli bir grubunu oluşturan hemofilili insanların tedavisine eklemek ilk hedefleri odu. Birçok çalışma, hemofilili insanlarda motor becerilerin azaldığını göstermiştir ve sağlıklı insanlarla arada oluşan fark ise yıllar içerisinde arış göstermektedir. Bu ilerlemeyi azaltmanın tek yolu, hemofilili insanların gereksinimlerine uyarlanmış uygun bir tedavidir.

Programlı Spor Terapisi Tüm Nadir Hastalıklar İçin Model Olabilir

Hemofili, özellikle, spor tedavileri ve fizyoterapi birlikte düzenli bir şekilde koordine edilmelidir ve ilk olarak kanama sonrası akut faz ve sonrasında akut faz bittikten sonraki döneme uyarlanmalıdır. Tüm farklı zorlukları dikkate alan bir model, araştırma ekibinin önerdiği dişli çark modeli olabilir.

Hemofili nadir görülen bir hastalık olduğundan, klasik grup terapilerinin uygulanmasının çoğu zaman imkansız olmasına yol açar ve bu yüzden yeni eğitim kavramları gereklidir. Gözetimli özerk bir ev eğitimi ile birlikte spor terapi kampları kombinasyonu ile PST, temel becerileri geliştirmek ve hemofilili insanlar ve belki de diğer nadir hastalıkları olan hastalarda bireysel durumu iyileştirmek için yardımcı olur. Toplanacak olan deneyim ve bilimsel veriler "Programlı Spor Terapisi (PST)" nin başarısını kanıtlayacaktır ve hatta bu model diğer nadir hastalıklar için bir model olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hilberg T. Programmed Sports Therapy (PST) in People with Haemophilia (PwH) "Sports Therapy Model for Rare Diseases". Orphanet J Rare Dis. 2018 Mar 5;13(1):38.

Hemofilili Erişkinlerde Hareket Tarzı Farklılaşıyor

30 Mart 2018

Hemofili, kanama pıhtılaşma bozukluğuna yol açan kronik bir hastalıktır ve eklem içine kanamaların yaygın olması sebebiyle hemofili hastalarında hareket bozukluğu da gözlemlenebilmektedir. Hemofili olan erişkin kişilerin hareket davranışları konusunda günümüze kadar sınırlı sayıda araştırma yayınlanmıştır. Hipoteze göre fiziksel aktiviteden kaçınılması ve daha sedanter bir yaşam sürülmesinin daha zayıf fiziksel işlevlere neden olduğu varsayılmaktadır.

Hollanda merkezli yapılan yeni bir araştırmada hemofili hastası olan ve sağlıklı yetişkinler arasındaki hareket davranışındaki farklılıkları belirlemek amaçlandı. Elde edilen bulgular Hemophilia dergisinin Mart 2018 sayısında yayınlandı.

Hareket davranışı bir akselerometre kullanılarak, yatmak, oturmak, ayakta durmak, yürümek, koşmak ve bisiklete binmek gibi aktivitelerle değerlendirildi. Aktivitelere harcanan süre, hemofili hastaları ve sağlıklı yetişkinler arasında, faaliyetler için harcanan toplam süre ve olarak harcanan zamanın yüzdesi kullanılarak karşılaştırıldı.

Hemofili Şiddeti Arttıkça Hareket Azalıyor

Çalışmaya 115 hemofili hastası (ortalama yaş 42.8 ± 15.1, şiddetli 42.1 ± 13.6) ve 98 sağlıklı yetişkin (yaş ortalaması 41.9 ± 15.5) dahil edildi. Elde edilen sonuçlar, ciddi hemofili hastalarında, oturma ve durma süresinin sağlıklı yetişkinlerden daha fazla oturduğunu gösterdi (sırasıyla 4.5 [CI 0.6-8.4] ve 4.2 [CI 1.8-6.6] saat / hafta) Yine ciddi hemofili hastalarının sağlıklı erişkinlere göre daha az yürüdüğü ve koştuğu da görüldü(sırasıyla 3.4 [CI 1.4-5.3] saat ve 33.6 [CI 19.0-41.7] dak / hafta) . Hafif / orta hemofilili hastalar ise, sağlıklı yetişkinlerden daha fazla ayakta durmaktadır (3,3 [CI 0,1-6,4] saat / hafta). Bu farklılıklara giyme süresi yüzdesi olarak bakıldığında ise ortadan kaybolduğu görüldü.

Çalışmanın sonuçlarına göre şiddetli hemofilili erişkinlerin hareket davranışı, daha az yürüme ve daha az koşma nedeniyle, sağlıklı yetişkinlerden farklıdır. Diğer faaliyetler ve duruşlarda ya da hareket davranışlarının gün içinde dağılımı arasında ise fark bulunmadı. Hafif / orta hemofilili yetişkinler ve sağlıklı yetişkinler arasında ise anlamlı bir farklılık bulunmadı.

Literatür talep et

Referanslar :

Timmer MA. et al. Movement behaviour in adults with haemophilia compared to healthy adults. Haemophilia. 2018 Mar 1. doi: 10.1111/hae.13441. [Epub ahead of print]

Hemofilide Kişiselleştirilmiş Yaklaşım İçin Veriyi Anlamak

27 Mart 2018

Hemofili hastaları için eklem hastalığına bağlı ağrı ve fonksiyonel bozukluklar büyük problemlerdir ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi (HRQoL), demografik ve tedaviye bağlı özelliklerle tanımlanan gruplara göre değişebilir. ABD’li hastalarda yapılan P-FiQ çalışmasında bu farklılıklar derinlemesine incelendi.

HRQoL'deki genel farklılıkları, P-FiQ çalışma alt grupları arasındaki ağrı, fonksiyon ve eklem durumlarını değerlendirmek amacıyla araştırmacılar yeni bir analiz yaptılar ve bulgularını yayınladılar.

Hemofili ve eklem ağrısı / kanaması öyküsü olan erişkin erkeklerde ağrı öyküsü hasta tarafından bildirilen sonuçlar çeşitli anketler kullanılarak değerlendirildi. Bu amaçla çalışmada kullanılan anketler EQ-5D-5L, Kısa Ağrı Envanteri v2 Kısa Formu (BPI), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ve Hemofili Aktiviteleri Listesi (HAL) idi ve ayrıca isteğe bağlı olarak eklem durumu da (Hemofili Ortak Sağlık Puanı v2.1 [HJHS] kullanılarak) değerlendirildi. Sonuçlar, katılımcı karakteristiklerine göre alt gruplar arasında analiz edildi.

Çeşitli Eşlik Eden Faktörler Yaşam Kalitesini Düşürüyor

Çalışmaya dahil edilen hemofili olan toplam 381 erişkin erkek için, medyan yaş 34'dü. EQ-5D-5L indeksi, BPI ağrı şiddeti / girişim, HAL genel skoru ve HJHS'de daha kötü skorlar genellikle üniversite eğitimi, işsizlik, hastanın bildirdiği hem akut hem de kronik ağrı ve hastanın bildirdiği anksiyete / depresyon ile ilişkiliydi.

Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre, eğitim düzeyi yüksek olan, işsiz, akut ve kronik ağrıya sahip, anksiyete / depresyona sahip olanların HRQoL ölçümleri tutarlı olarak daha düşüktü. Bu faktörlerin hastalık sonuçları ile ilişkisinin daha iyi anlaşılması, bireyselleştirilmiş hasta yönetimini geliştirebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Batt K. et al. Patient-reported outcomes and joint status across subgroups of US adults with hemophilia with varying characteristics: Results from the Pain, Functional Impairment, and Quality of Life (P-FiQ) study. Eur J Haematol. 2018 Apr;100 Suppl 1:14-24.

Hemofilide Yaşam Kalitesi ve Artropatiyle İlişkisi

18 Ekim 2017

Son yıllarda hemofili tedavisinde sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi çıktıları daha fazla rol oynamaya başladı. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, Yunan hemofili hastalarında yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ve genel popülasyonun verileriyle kıyaslanması hedeflendi. Bunun yanı sıra, artropatinin hastaların yaşam kalitesini nasıl etkileyeceği de incelendi.

Çalışmaya dahil edilmiş olan 109 yetişkin hasta sosyal işlevsellik (SF-36) ve Haem-A-QoL anketlerini tamamladılar. Artropati hem Hemofili Dünya Federasyonu klinik skoru ve Pettersson radyolojik skoru ile değerlendirildi.

Tüm Alt Ölçeklerde Bozulma Görüldü

Haem-A-QoL'nin en çok zarar gören alanları spor / boş zaman (SL) ve fiziksel sağlık (PH) bulguları olup sırasıyla ortalama puanlar 61.2 ve 42.2 olarak ölçüldü. Hastalar, özellikle rol fiziksel (RPH), bedensel ağrı (BP) ve genel sağlık (GH) alt ölçeklerinde, tüm SF-36 alanlarında toplum örnekleminden istatistiksel olarak anlamlı düşük ortalama skorlar verdiler. Haem-A-QoL alt ölçekleri arasında, SL ve PH, hem ortopedik skorlar kullanıldığında artropati şiddeti ile güçlü bir şekilde ilişkili bulundu (p <.001) ve yaşa göre ayarlandıktan sonra istatistiksel anlamlılığı korudu (p <.05).

Ortopedik durumun zayıf olması da bazı SF-36 alt ölçekleri ile negatif ilişkili gösterdi. Bununla birlikte, bu korelasyonların hiçbiri yaşa göre düzeltme yapıldıktan sonra da devam etmedi.

Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre Yunanistan'daki toplum verileriyle karşılaştırıldığında, hemofili olan hastalar, tüm yaşam kalitesi alt ölçeklerinde bozulma gösterdiler. Bu etki özellikle RPH, BP ve GH alt ölçeklerinde daha belirgindi. Sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi artropatiden ciddi olarak etkilenirken, esas olarak fiziksel skorların etkilendiği görüldü. Hastalığa özgü Haem-A-QoL aracının kullanımı, yaşam kalites, ve hemofilik artropati arasında ek bağlantılar yakalayabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Varaklioti A et al. Health-Related Quality of Life and Association With Arthropathy in Greek Patients with Hemophilia. Clin Appl Thromb Hemost. 2017 Jan 1:1076029617733041. doi: 10.1177/1076029617733041. [Epub ahead of print]

Hemofilide Beyin Kanamasını Engellemek İçin Profilaksi

02 Ekim 2017

İntrakranial kanama hemofilinin önemli kanama komplikasyonlarından bir tanesidir. Bu kanamalar mortalite riski taşımaktadırlar ve uzun dönemli morbiditeye neden olabilmektedirler. Birçok seride İKK sonrası hastalarda yüksek oranda nörolojik sekel gözlendiği bildirilmiştir. Bu hastalarda uzun dönemli sekel riski yaklaşık %50-60 olarak bildirilmektedir. Hemofilide profilaksi genellikle eklem sonuçları üzerine odaklanmaktadır ve profilaksinin İKK üzerine etkisi daha az bilinmektedir.

Avrupa’da gerçekleştirilen çok merkezli bir çalışmada, hemofili hastası çocuklarda intrakranial kanamanın analiz edilmesi amaçlanmıştır ve farklı profilaksi rejimleri ile İKK sekelleri değerlendirilmiştir. Retrospektif ve prospektif olarak gerçekleştirilen çalışmaya 20 ülkeden 33 hemofili merkezi katılmıştır. Çalışmaya 1993-2014 yılları arasında doğmuş olan, inhibitörsüz ağır hemofili A ya da B hastası çocuk ve adölesanlar dahil edilmiştir. Hastalar, infüzyon sıklıkları ve dozlarına göre tam profilaksi, kısmi profilaksi ve profilaksi almayan olmak üzere 3 grupta kategorize edilmişlerdir. Çalışmaya toplamda 1515 çocuk dahil edilmiştir ve 8038 hasta yılını aşan izlemde 29 intrakranial kanama vakası bildirilmiştir. Profilaksi grubunda intrakranial kanama insidansı, 0.00033 kanama/hasta yılı olarak hesaplanmıştır. Bu oran profilaksi uygulanmayan grupta gözlenen 0.017 kanama/hasta yılı oranına kıyasla anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (RR 50 · 06; P<0 001). Kısmi profilaksi uygulanan grupta bu oran 0,0050 kanama/hasta yılı olarak hesaplanmıştır ve yine tam profilaksi grubunda gözlenen oranın anlamlı şekilde daha düşük olduğu görülmüştür (RR 14,92, P = 0,007).

Kanadıkça tedavi alan grupta, İKK ortaya çıkan çocukların %8’inde (2/24) mortalite, %33'ünde ise entellektüel/davranışsal sorunlar, parezi ve epilepsi gibi uzun dönemli sekeller ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak bu geniş ölçekli, çok merkezli pediatri çalışmasında kanadıkça tedavi edilen ağır hemofili hastalarında intrakranial kanamanın klinik olarak önemli ve hatta fatal bir durum olduğu, profilaksi alan çocuklarda ise nadiren ortaya çıktığı gözlenmiştir. Profilaksi İKK’ya karşı neredeyse tamamen koruyucu olmuştur ve İKK sonrası sekel gelişimi sadece profilaksi almayan hastalarda ortaya çıkmıştır.

Literatür talep et

Referanslar :

Andersson NG et al. Intracranial haemorrhage in children and adolescents with severe haemophilia A or B - the impact of prophylactic treatment. Br J Haematol. 2017 Jul 12. doi: 10.1111/bjh.14844. [Epub ahead of print]

Hemofili A Hastalarında Kanama ve Eşlik Eden Morbiditeler İncelendi

25 Eylül 2017

Hemofili A hastalığı faktör 8 eksikliğine bağlı olarak gelişen ve kanamalarla kendini gösteren genetik geçişli bir hastalıktır. Genellikle erken çocukluk döneminde tanı konulan bu hastalıkta hemofili bakımındaki güncel gelişmeler sebebiyle özellikle ciddi hastalığı olmayan gruptaki hastalar için ileri yaşlara kadar kaliteli bir yaşam sürmek mümkün olabilmektedir. Kanama tipi ve sıklığının yaşla birlikte değişebileceği ve yaşlı hastalarda eşlik eden hastalıklar ve eşlik eden ilaçlar kullanımından etkilenebileceği hipotezi ileri sürülmüştür.

Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada hemofili A hastalarındaki, kanama paterni değişiklikleri, eşlik eden hastalıklar, eşlik eden ilaç kullanımı, kanama alanları ve hasta mortalitesi ile ilgili bir araştırma yapıldı. Çalışmaya 60 yaşın üzerindeki hastalar dahil edildi. Retrospektif çok merkezli bir veri toplama çalışması olan bu çalışmada, Almanya, Avusturya ve İsviçre'de bulunan Tromboz ve Hemaostaz Araştırma Derneği önder oldu. Çalışmaya ortalama yaşı 69 olan ve %29’u ciddi hastalığa sahip 185 hemofili hastası dahil edildi. Ciddi hemofili olan hastaların % 30'unda düzenli profilaksi yapıldı. Toplam yıllık kanama oranı 2.49, şiddetli hemofilide ise 5.61 olarak hesaplanan hastalarda çoğunlukla kaynak eklem kanamalarıydı. Hipertansiyon en sık rastlanan komorbidite idi, ancak 70 yaşından büyük hastalarda genel popülasyona göre çok daha az sıklıkta meydana geldi; Hastaların% 12'sinde iskemik kalp hastalığı vardı ve hastaların% 13'ü antikoagülan veya antitrombosit tedavi almaktaydı. Gözlem döneminde, ciddi hemofili olan hastaların% 17'sinde kanama semptomları sıklığı artış gösterdi ve bu, antitrombosit veya antikoagülan ilaçların kullanımı ile anlamlı derecede ilişkiliydi.

Hemofilili ileri yaş hastalarda yapılan bu çalışma hasta popülasyonunun en sık rastlanan komorbiditesinin hipertansiyon olduğunu gösterdi. İskemik kalp hastalığının yanı sıra antitrombosit veya antikoagülan tedavi önemli bir grup hastada görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Miesbach W et al. Co-morbidities and bleeding in elderly patients with haemophilia-A survey of the German, Austrian and Swiss Society of Thrombosis and Haemostasis Research (GTH). Haemophilia. 2017 Jun 21. doi: 10.1111/hae.13296. [Epub ahead of print]

Hemofilik Artropati Erken Tespitinde USG

12 Eylül 2017

İtalyan araştırmacıların yazdığı son derleme yazısında, hemofili hastalarında, hastalık aktivitesi bulguları ve dejeneratif hasarlara odaklanarak, eklem durumunun değerlendirilmesi için ABD'nin USG kullanımı hakkında ayrıntılı geniş literatür kanıtları incelendi.

Fiziksel muayene değerlendirme puanlarının (örneğin, Gilbert Ortopedik Joint Skoru-WFH-ve Hemofili Ortak Sağlık Skoru-HJHS) duyarlılık ve özgüllüğünün erken, subklinik eklem anormalliklerinin belirlenmesinde çok etkili olmadığı ve eklem hasarının ciddiyetinin , hemofili hastalarında eklem tutulumunu değerlendirmek ve hastalığın ilerlemesini izlemek için klinik muayeneye bir tamamlayıcı olarak radyografi ve manyetik rezonans (MR) görüntüleme kullanımı önerilmiştir . Bununla birlikte, radyografi ileri artropatik değişiklikleri saptayabilir, ancak erken hastalık işaretlerini tanımada zayıf bir değere sahiptir.

MR görüntüleme, hastalık aktivitesinin bulgularını ortaya çıkarmak için oldukça duyarlı kabul edilebilir ve eklem yüzeylerinin kapsamlı olarak değerlendirilmesi için etkilidir ancak tek bir çalışmada birden fazla eklemi değerlendiremez, muayene zamanı 25-30 dakikadan daha kısa olamaz ve ileri osteoartiritte özellikle de dirsek seviyesinde değerlendirme zor olabilir ve hasta için rahatsızlık verebilir. 

Ultrasonun ise (USG), hastalığın aktivitesini (yani, eklem efüzyonu ve sinovyal hipertrofi) ve dejeneratif hasarları (yani, osteo-kondral değişiklikler) hastalığın şiddetini arttıran skorlama ölçekleri vasıtasıyla en ilgili biyolojik belirteçleri saptayarak niceleyebilir nitelikte olduğu kanıtlanmıştır.Akut kanama atağı dışında USG, neredeyse tamamen asemptomatik olan eklemlerde sinovyal hipertrofi ve osteokondral değişiklikleri değerlendirmek için mükemmel bir tanı aracı olduğu kanıtlanmıştır.

Araştırmacıların beklentisine göre,  hemofili uzmanlarının rutin klinik muayenesinin bir parçası olarak USG kullanması, ek maliyetlerden kurtulmayı ve ve görüntüleme departmanlarına gönderilerek uzun süre bekleyen hasta listelerinden kaçınmayı sağlayacak ve hastalara daha erken ve etkili müdahale etme şansını oluşturacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Di Minno MND, et al. Ultrasound for Early Detection of Joint Disease in Patients with Hemophilic Arthropathy. J Clin Med. 2017 Jul 31;6(8). pii: E77. doi: 10.3390/jcm6080077.

Hemofili Hastalarında Kardiyovasküler Risk ve Endotel Fonksiyonu

11 Temmuz 2017

Son on yılda, hemofili, kardiyovasküler hastalıktan ötürü mortaliteye karşı olası koruyucu bir faktör olarak düşünülmüştür. Çok sayıda retrospektif çalışma, hemofili popülasyonunda genel popülasyondan daha düşük bir kardiyovasküler mortalite oranını ortaya koymuştur.

Sistematik bir incelemede, genel popülasyona göre hemofiliye sahip hastalarda, arteriyel tromboz nedenli mortalitede anlamlı olmayan bir azalma bildirilmiştir. Hemofilide azalmış kardiyovasküler mortalite mekanizmalarının, azaltılmış tromboz oluşumu ve plak stabilitesi olduğu önerilmiştir. Bununla birlikte, hemofilinin aterosklerotik plak gelişimine karşı koruyucu etkileri konusunda çelişkili kanıtlar bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda, sağlıklı kontrollere kıyasla hemofiliye sahip hastalarda benzer aterosklerotik yük gösterilirken, bazılarında ise asemptomatik aterosklerotik plak oluşumuna karşı hemofili koruyucu bir etki olarak gösterilmiştir. Hemofiliye sahip hastalarda geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinin yaygınlığı genel popülasyondan benzer veya daha yüksektir. Hemofili için kardiyovasküler mortalitede gözlemlenen azalmanın nedenleri net değildir. Hemofiliye sahip hastalarda endotel fonksiyonlarındaki farklılıklar aterosklerotik riski üzerinde potansiyel bir değiştirici faktörü olabileceği düşünülmektedir.

Aterosklerozun fizyolojik, ölçülebilir bir öncülü olan endotel disfonksiyonu, aterosklerotik olayların bağımsız öngörücüsü olarak bilinmektedir. Makrovasküler endotele bağımlı fonksiyon, bir elastik arterinin akış aracılı dilatasyonu (FMD) ile değerlendirilebilir. Mikrovasküler endotel disfonksiyonu, makrovasküler endotel disfonksiyonuna göre kardiyovasküler risk için daha iyi bir belirteç olarak tanımlanmıştır. Hemofilide mikrovasküler endotel fonksiyonunu değerlendiren herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Hemofilili hastalardaki makrovasküler endotel fonksiyonu üzerine yayınlanan iki rapor çelişkili sonuçlara sahiptir.

Kanada’dan bir grup araştırmacı, yaptıkları prospektif çalışmada; hemofili hastaları ile sağlıklı kontroller arasında endotelyal fonksiyonda bir farklılık olup olmadığını ve hemofili popülasyonundaki endotel ifonksiyonunun vasküler sonuçlara etkisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladılar. Araştırmacılar, British Columbia ve Güney Alberta hemofili tedavi merkezlerinden hemofili A veya B’ye sahip erişkin erkekleri, yaş ve kardiyovasküler risk faktörlerine göre sağlıklı erkek kontrollerle eşleştirdiler. Makrovasküler endotel fonksiyonunu, brakiyal arter akım aracılı dilatasyon (FMD) ve nitrogliserin aracılı dilatasyon (NMD) ile ve mikrovasküler endotel fonksiyonu, hiperemik hız zaman integrali (VTİ) ile değerlendirdiler. Hemofili ve endotel fonksiyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için çok değişkenli lineer regresyon kullanıldı. Araştırmacılar çalışmalarına, hemofili A ve B’ye sahip toplam 81 hasta ve 243 kontrol dahil ettiler. Hemofiliye sahip hastaların, kontrollere kıyasla benzer bir FMD ve NMD'ye sahip olduklarını buldular. Bununla birlikte,  çok değişkenli analizde hemofilinin yüksek FMD ile ilişkili olduğunu gördüler. Hemofili tipine ve şiddetine bakılmaksızın, tek değişkenli ve çok değişkenli analizlerde hemofili anlamlı derecede düşük VTİ ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, hemofiliye sahip erişkin erkeklerde, sağlıklı kontrollere kıyasla mikrovasküler endotel fonksiyonlarının daha düşük olduğunu gösterdiklerini, bununla beraber hemofili popülasyonunda endotel disfonksiyonunun kardiyovasküler olaylara etkisini değerlendirmek için gelecek çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sun et al.  Adult males with haemophilia have a different macrovascular and microvascular endothelial function profile compared with healthy controls, Haemophilia. 2017;1–7.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image