Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Organ alıcılarında agresif melanom gelişme olasılığı daha mı fazla?

13 Ağustos 2015

ABD Bloomberg Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan yeni bir çalışmada, transplantasyon yapılan hastalarda, transplantasyon yapılmayan hastalara kıyasla melanom gelişme olasılığının 2 kat daha fazla olduğu, melanoma bağlı ölüm riskinin ise 3 kat daha fazla olduğu gösterildi.

Transplantasyon yapılan kişilerin organ reddini önlemek üzere kullandıkları immün süpresif ilaçların bu hastaları tedavisi daha güç olan ileri evre kanserlere daha yatkın hale getirdiği gösterildi.

Çalışmada 1987-2010 yılları arasında organ transplantasyonu yapılan 139.991 hastanın verileri incelendi ve 519 melanom vakası saptandı.

Çalışmanın yürütücüsü Dr. Robbins transplantasyon yapılan kişilerde melanom olasılığının daha yüksek olduğunu bildiklerini,  fakat bu hastalarda daha az ölümcül deri kanseri formlarının gelişmesi çok muhtemel olduğundan ve dermatologlar tarafından düzenli olarak kontrol edildiklerinden bunun yoğun taramanın bir sonucu olduğunu düşündüklerini, fakat aksine transplantasyon yapılan hastalarda melanom gelişme riskinin yüksek olduğunu gördüklerini belirtti.

Araştırmacılar, bu hasta grubunda melanom görülmesinin nedeni olarak, transplantasyon sırasında verilen ve immün sistemin yeni organa saldırısını önlemek amacıyla T hücrelerini durduran ilaçları gösterdiler. Ayrıca uzun süre boyunca idame tedavisi olarak verilen bazı ajanların da ultraviyole radyasyonunun etkilerini kat kat artırdığı ve bunun da melanom gelişimine neden olabileceği gösterildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/08/150813123426.htm

Güneş Koruyucular Cildimizi Nasıl Korur?

10 Temmuz 2019

Tüm güneş kremlerinin aktif madde ve emülsiyon olmak üzere iki ana kısmı vardır. Aktif madde, güneşten korunma işini yapar. Bunlar, UV emiciler ve UV reflektörleri olarak iki kategoriye ayrılır. UV emiciler, UV radyasyonunu emen ve çok düşük bir ısı seviyesine dönüştüren kimyasallardır. UV emici kimyasallara ayrıca “organik” de denir, çünkü tüm organik maddeler için bir temel olan karbon atomları içerirler.

Bazıları, güneş yanığına neden olduğu ve cilt kanseri riskini arttırdığı bilinen spektrumun UVB kısmını emerken, diğerleri spektrumun UVA kısmını emer. Son araştırmalar, daha uzun UVA dalga boylarının sadece derinin daha derin katmanlarına nüfuz etmekle kalmayıp aynı zamanda DNA hasarına karşı bağışıklık tepkisini tehlikeye sokarak cilt kanserine de katkıda bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle, en iyi korumayı sunduğu için “geniş spektrum” etiketli güneş kremleri önerilir. UV reflektörleri çoğunlukla UV radyasyonunu emen ve dağıtan çinko oksit ve titanyum dioksit gibi oksitlerden oluşur.

Çoğu güneş koruyucuda normalde birden fazla ve genellikle altıya kadar veya daha fazla aktif bileşen bulunur. Emülsiyon etken maddeyi taşır. Genellikle, bir miktar yağ ve su, ayrıca diğer maddelerden oluşur. Bunlar ürünü korudukları için önemlidir.

SPF Ne Demektir ve Nasıl Ölçülür?

SPF güneşten korunma faktörü anlamına gelir. UV'nin ekrandan ne kadar geçtiğinin ölçüsüdür. Sayı ne kadar yüksek olursa, UV o kadar az geçer. SPF 30, otuzda bir veya UV'nin %3,3'ünün cildinize ulaşmasını izin verir. Bu, UV'nin %96,7'sini filtrelediği anlamına gelir. 50'lik bir SPF ile UV ışınlarının %98'i filtrelenir.

Ne Zaman ve Nasıl Uygulanmalıdır?

Güneşe çıkmadan yaklaşık 20 dakika önce güneş kremi uygulanması, ürünün cilde düzgün şekilde bağlanmasını sağlar. Birçok güneş kreminin iki saatte bir yeniden uygulanması ve cömertçe kullanılması önerilir. Çoğu insan, etikette iddia edilen güneşten korunmayı sağlamak için gereken güneş koruyucu miktarının çok azını kullanır. Ekstremite başına, yüze, ön ve arka gövdeye bir çay kaşığı, yani toplamda yani yedi çay kaşığı (35ml) uygun bir miktardır.

Cildi korumak için ayrıca şapkalar, gölge yerler, kıyafetler ve hatta en yüksek UV dönemlerinde iç mekanda kalmak önemlidir. Öğle saatlerine yaklaştıkça, öğleden sonra ve öğleden sonra saat 12.30 arasında UV yükselir.

Dünya Sağlık Örgütü, UV Endeksi 3 veya daha yukarı olduğunda cildin güneşten korunmasını önerir.

Literatür talep et

Referanslar :

Terry Slevin. Explainer: how does sunscreen work, what is SPF and can I still tan with it on?, The Conversation January 7, 2018

Alkol-İlişkili Karaciğer Hastalığı ve Karaciğer Transplantasyonu

09 Temmuz 2019

Alkol ilişkili karaciğer hastalığı (ALD), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki karaciğer nakli için en yaygın endikasyon olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu artışın nedenleri ve karaciğer nakli alıcıları arasında karaciğer nakli sonrası uzun dönem sonuçlar hakkındaki veriler eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada, 2002 ve 2016 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde ALD için karaciğer nakli eğilimlerini ve uzun dönem sonuçların incelenmesi amaçlandı. Araştırmacılar yaptıkları bu çok merkezli, prospektif, ulusal kohort çalışmasında, 1 Ocak 2002 ve 31 Aralık 2016 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan tüm karaciğer transplantasyonlarını değerlendirmek için Birleşik Organ Paylaşımı veri tabanındaki verileri kullandılar. Çalışmadaki ana sonuçlar, hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonu ve hepatoselüler karsinom (HCC) ile duyarlılık analizi içeren ALD için karaciğer naklinde ulusal ve bölgesel eğilimler, erken (karaciğer nakli sonrası ≤90 gün) ve geç (karaciğer nakli sonrası >90 gün) hasta ve greft sağ kalımıydı.

Daha Erken Nakil Başarıyı Arttırıyor

Çalışma kohortu, ALD'li 9.438 hasta ile HCV enfeksiyonu ve HCC endikasyonları olanlar hariç tutularak ALD'si olmayan 23.475 hasta dahil olmak üzere toplam 32.913 hastadan oluşuyordu. ALD'li hastaların ortalama yaşı 54 ve ALD'si olmayan hastaların yaş ortalaması 54'tü. ALD'li hasta grubunda ALD'si olmayan hasta grubuna göre daha fazla erkek ve beyaz vardı. ALD için karaciğer nakli oranı 2002'de %24,2'den, 2010'da %27,2'ye ve 2016'da %36,7'ye yükseldi. HCV enfeksiyonu dahil edildiğinde, ALD için karaciğer nakli oranları 2002'de %15,3, 2010'da %18,6 ve 2016'da %30,6’ydı. Bu da ALD için karaciğer naklinde %100 artışı temsil ediyordu ve bunların %48'i karaciğer nakli için bir endikasyon olarak HCV enfeksiyonunda bir azalma ile ilişkilendirildi. ALD'deki artışın büyüklüğü bölgesel olarak heterojendi ve alkolik hepatiti düşündüren hasta özelliklerinde değişikliklerle ilişkiliydi. Kümülatif ayarlanmamış 5 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalımı ALD’li grup için %79 ve ALD’si olmayanlar için %80’di. Kümülatif ayarlanmamış 10 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalım ALD’li grup için %63 ve ALD‘li olmayanlar için %68’di. Çok değişkenli analizde ALD, karaciğer nakli sonrası geç ölüm riskinin artmasıyla ilişkiliydi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, alkolik hepatit için erken karaciğer nakli yapılmasının karaciğer nakli için daha geniş ALD kabulüne yol açabileceğini gösterdiğini belirttiler. ALD'li karaciğer nakli alıcıları arasında geç sağ kalımın, ALD’li olmayan alıcılar arasında olduğundan daha düşük olduğunu ve bunun, en iyi sonuçlarla ilişkili hasta profillerini tanımlamak için gelecekteki çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Brian P. Lee, Eric Vittinghoff, Jennifer L. Dodge et al. National Trends and Long-term Outcomes of Liver Transplant for Alcohol-Associated Liver Disease in the United States,

Kalp ve Akciğer Naklinde Yüksek HLA Uyumu Sonrasında Gelişen Cilt Kanseri İle İlişkili Bulundu

08 Temmuz 2019

Büyük bir retrospektif çalışma, akciğer ve kalp nakli sonrası de novo cilt kanseri oranlarının donör ve alıcı HLA antijenlerinin iyi eşleşmesi durumunda daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Dr. Sarah T. Arron, HLA uyumsuzluğu olan akciğer ve kalp alıcılarının daha yakın eşleşmeye sahip olanlardan daha az cilt kanseri geçirdiklerini belirtti. “Bu, uyumsuz hastaların bağışıklık sisteminin, nakledilen organı korumak için gerekli olan yüksek bağışıklık bastırma seviyesine rağmen cilt kanseri hücrelerini tanımaya ve savaşmaya devam edebileceğini göstermektedir. Organ nakli alıcılarını tedavi eden internistler ve dermatologlar, torasik nakil yapılan ve iyi eşleşmiş bir organ alan hastalarda cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceğinin farkında olmalılar." şeklinde konuştu. Greft reddi riskini azaltan immün sistemi baskılayan rejimlerin, solid organ nakli alıcılarında majör bir morbidite kaynağı olarak kanser riskini arttırdığı belirtildi. Daha fazla araştırma yapmak için ekip, 2003 ve 2008 yılları arasında 10 bin 500'den fazla akciğer, kalp, pankreas, karaciğer ve böbrek alıcısı hakkındaki verileri inceledi.

Antijen Uyuşmazlığı Koruyucu Bir Etkiyle İlişkili

 Özellikle, her bir uyuşmayan alel için cilt kanseri riskinde %7 ila %8 oranında bir azalma bulundu. Alt grup analizi, HLA antijen uyumsuzluğunun akciğer alıcılarında (aHR, 0.70) ve kalp alıcılarında (aHR, 0.75) önemli bir koruma sağladığını, ancak karaciğer, böbrek veya pankreas alan hastalar için bunun geçerli olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, "Skuamöz hücreli karsinom ve melanom için aHR'ler, herhangi bir cilt kanseri için olanlara benzerdi, ancak HR, daha az sayıda olay nedeniyle melanom için istatistiksel olarak anlamlı değildi." şeklinde açıkladılar. Bu bulgular ışığında, "İyi eşleşmiş kalp ve akciğer nakli alıcılarının nakil sonrası cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceği" sonucuna varıldı. Arron, “Farklı immünosüpresif ilaçların bu bulguyu nasıl etkilediğini öğrenmek için gelecekteki çalışmalara hala ihtiyaç var.” dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Association of HLA Antigen Mismatch With Risk of Developing Skin Cancer After Solid-Organ Transplant Yi Gao, MD1; Amanda R. Twigg, MD2; Ryutaro Hirose, MD3; et al Garrett R. Roll, MD3; Amy S. Nowacki, PhD4; Edward V. Maytin, MD, PhD5; Allison T. Vidimos, RPh, MD5; Raja Rajalingam, PhD6; Sarah T. Arron, MD, PhD2 JAMA Dermatol. 2019;155(3):307-314. doi:10.1001/jamadermatol.2018.4983

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamogram şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Çocukları yine de yaşlıydı; peki ya 8 ve 11 yaşlarında ki kuzım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

Literatür talep et

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Pediatrik Transplantasyon Hastalarında Sık Görülen ve Aşı İle Önlenebilir Enfeksiyonlar

10 Haziran 2019

Pediatrik transplantasyon alıcıları immün baskılama, transplant öncesi ve sonrası aşılara suboptimal yanıt ve transplantasyon yaşamın erken yaşlarında meydana geldiyse, potansiyel inmunizasyon nedeniyle aşı ile önlenebilir enfeksiyonlara karşı risk altındadır. Bununla birlikte, bu popülasyondaki aşı ile önlenebilir enfeksiyonlardan kaynaklanan hastalık insidansı ve yükü bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, pediatrik solid organ transplantasyonu alıcılarında, nakilden sonraki ilk 5 yıl içerisinde aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar için yatış sayısını ve ilişkili morbidite, mortalite ve maliyetleri belirlemeyi amaçladılar.

Araştırmacılar, katılımcı başına 5 yıllık bir takip süresiyle 1 Ocak 2004'ten 31 Aralık 2011'e kadar geriye dönük bir kohort çalışması gerçekleştirdiler. Pediatrik Sağlık Bilgi Sistemi aracılığıyla yapılan bu çok merkezli araştırmanın katılımcıları, nakil sırasında 18 yaşından daha genç olan solid organ nakli alıcılarıydı. Analiz Temmuz 2017'de başladı.

Nakil sonrası ilk 5 yıl boyunca aşı ile önlenebilir bir enfeksiyon için hastaneye yatışlar, Uluslararası Hastalık Sınıflandırması Dokuzuncu Revizyonu ve Uluslararası Hastalık Sınıflandırması ve İlgili Sağlık Sorunları Onuncu Revizyonu, klinik modifikasyon tanı kodları kullanılarak belirlendi. Bu hastaneye yatışlar sırasında klinik bakım, sonuçlar ve maliyetlerle ilgili veriler toplandı.

Aşılama Tedavi Maliyetini Azaltıyor

Tanımlanan 6.980 transplantasyon alıcısından 3.819’u erkekti (%54,7) ve transplantasyondaki ortalama yaş 8’di. Genel olarak, 1.092 hastada (%15,6) toplam 1.490 aşı ile önlenebilir enfeksiyon vakası vardı. 1.490 vakanın 195'inde (%13,1) enfeksiyon hastanede yatış sırasında meydana geldi. Vaka ölüm oranı tüm enfeksiyonlarda %1,7 idi. Enfeksiyonun hastanede yatış sırasında meydana geldiği transplantasyonlar hariç tutulduğunda (tüm hastalar yoğun bakım ünitesine gittiğinden), 1257 hastanın 213'ü (%17,0) yoğun bakım gerektiren aşı ile önlenebilir bir enfeksiyonla hastaneye yatırıldı. Çok değişkenli analizlerde, nakil sırasında 2 yaşında daha küçük olmak ve akciğer, kalp, bağırsak veya çoklu organ nakli, aşı ile önlenebilir bir enfeksiyondan hastaneye yatma riskinin artmasıyla pozitif olarak ilişkilendirildi. Aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar ile komplike olan transplantasyon hastaneye yatışlarda, aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar ile komplike olmayan transplantasyon hastaneye yatış işlemlerine kıyasla, ortalama 120.498 dolardan daha fazla maliyet ortaya çıktı.

Araştırmacılar aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar için hastaneye yatışın, nakil sonrası ilk 5 yıl içerisinde, solid organ alıcılarının %15'inden fazlasında, genel popülasyondan 87 kat daha yüksek bir oranda meydana geldiğini belirttiler. Bu enfeksiyonlardan kaynaklanan önemli morbidite, mortalite ve maliyetlerin, tüm nakil adaylarını ve alıcılarını immünize etmenin önemini gösterdiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Amy G. Feldman, Brenda L. Beaty, Donna Curtis et al. Incidence of Hospitalization for Vaccine-Preventable Infections in Children Following Solid Organ Transplant and Associated Morbidity, Mortality, and Costs, JAMA Pediatrics 2019.

Böbrek Transplantasyonu Lupus Nefritinde Sağ Kalımı Arttırıyor

31 Mayıs 2019

Lupus nefritine bağlı son dönem böbrek hastalığı (LN-SDBH) olan hastalarda erken ölüm oranlarının yüksek olduğu bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada, Amerika Birleşik Devletleri'nde LN-SDBH hastalarda böbrek naklinin sağ kalım üzerindeki potansiyel etkisi değerlendirildi. Araştırmacılar bu ülke çapındaki kohort çalışmasında, SDBH’li neredeyse tüm hastaların ulusal veri tabanı olan Amerika Birleşik Devletleri Renal Veri Sistemini kullandılar.

İlk böbrek nakli zamanla değişen bir maruziyet olarak analiz edildi. Birincil sonuçlar tüm nedenli ve nedene özgü ölümdü. Primer analizde böbrek nakli ile ilişkili bu sonuçların tehlike oranını tahmin etmek için zamana bağlı Cox regresyon analizi kullanıldı. Ardışık kohort eşleştirmesi, zamanla değişen değişkenlerin değerlendirilmesine izin veren Medicare hastalarıyla sınırlı ikincil bir analizde kullanıldı.

Araştırmacılar çalışmalarına, yeni bir böbrek alan 5.738'i (% 59) dahil olmak üzere, 1995-2015 yılları arasında nakil için bekleyen LN-SDBH'li 9.659 hastayı dahil ettiler. Bekleme listesindeki ortalama yaş 38 ve nakil sırasında 39’du. Transplantasyon bekleyen hastaların %82’si kadın, %48'i Afro-Amerikan ve %21'i İspanyol’du. Hipertansiyon, en sık görülen komorbiditeydi ve beklemedeki hastaların %79'unu etkiledi. 973 nakil alıcısı ve transplantasyon yapılmayan 1.697 hasta takip sırasında öldü. Ölüm oranları, 1000 kişi başına sırasıyla 22,5 ve 56,3’tü (tehlike oranı: 0,29).

Kardiyovasküler Hastalık ve Enfeksiyon Nedenli Ölüm Azalıyor

Transplantasyon, bekleme listesindeki hastalar arasında azalmış tüm nedenlere bağlı ölüm (düzeltilmiş tehlike oranı: 0,30) ile ilişkiliydi. Düzeltmeden sonra, böbrek nakli ölüm riskinde %70 azalma ile ilişkilendirildi. Karşılaştırmalı risklerin hesaplanmasından sonra, böbrek nakli, kardiyovasküler ölüm için %74 daha düşük riskle ilişkilendirildi. Spesifik olarak, nakil yapılan hastalarda koroner kalp hastalığı nedeniyle ölüm riski %70 daha düşük ve inme nedeniyle ölüm riski %61 daha düşüktü. Nedene özgü mortalite için düzeltilmiş tehlike oranları, kardiyovasküler hastalık için 0,26, koroner kalp hastalığı için 0,30, enfeksiyon için 0,41 ve sepsis için 0,41’di.

Araştırmacılar böbrek transplantasyonunun, temel olarak kardiyovasküler hastalık ve enfeksiyon kaynaklı ölümlerin azalması nedeniyle sağ kalım avantajı ile ilişkilendirildiğini belirttiler. Bulguların, bu popülasyondaki sonuçları iyileştirmek adına nakil için zamanında yönlendirmenin faydasını vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jorge et al.  Renal Transplantation and Survival Among Patients With Lupus Nephritis: A Cohort Study, Ann Intern Med 2019.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

Obez Transplantasyon Alıcılarında Yağlı Karaciğerler Daha Kötü Sonuçlar Veriyor

20 Mart 2019

Transplantasyon uygulamaları, son 15 yıldan bu yana çok değişmiştir. Günümüzde özellikle genel durumu daha kötü hastaların transplantasyona girdiği izlenimi oluşmuştur. Kullanılan hemen hemen her organın kendisiyle ilişkili bazı riskleri vardır. Hangi organların hangi hastalara nakledileceğinin belirlenmesinde kullanılan veriler ise oldukça eskidir.

Geçmişte, karaciğer nakli uygunluğu için 35 kg/m²'lik bir sınır vücut kitle indeksi (VKİ) kullanılmış ve nakil yapılmadan önce hastalardan kilo vermeleri istenmiştir. Fakat karaciğer nakli için eşik değeri gün geçtikçe bir şekilde yükselmiş ve bu eşiğin bazen 40 kg/m²'ye ulaştığı kayıtlara geçmiştir.

Bir grup araştırmacı klinik çalışmalarında, obez karaciğer alıcılar ve yüksek oranda makrosteatotik karaciğerin, normal ağırlıktaki alıcılar ve normal aralıkta makrosteatozlu karaciğerden daha kötü sonuçlar verdiğini fark etmişlerdir.

Buradan yola çıkarak araştırmacılar, başarılı nakil işleminden önce greft biyopsisi yapılan 23.504 karaciğer donörünü ve alıcısını analiz etmişlerdir. Greftlerde, biyopside steatozun en az %30 olması, yüksek oranda makrosteatotik karaciğer olarak tanımlanmıştır. Obezite, asit hacmine göre ayarlandıktan sonra 35 kg/m²'nin üzerinde bir VKİ olarak tanımlanmıştır.

Vakalar; yüksek VKİ alıcılarında yüksek makrosteatoz greftler, yüksek VKİ alıcılarında normal greftler, normal VKİ alıcılarında yüksek makrosteatoz greftler ve normal VKİ alıcılarında normal greftler olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Gruplarda genel olarak, karaciğer alıcılarının 2675'inin yüksek bir VKİ'ye sahip olduğu ve 2002 karaciğerin yüksek makrosteatotik olduğu görülmüştür

Morbid Obez Hastalarda Organlar Dikkatli Seçilmeli

Kohortlarda yaş, son evre karaciğer hastalığı modeli (MELD) skoru, nakilde serum sodyumu veya bekleme listesine harcanan zaman arasında klinik olarak anlamlı bir fark yoktur. Yüksek VKİ - yüksek makrosteatoz kohortunda greftlerin, makrosteatoz dışında, diğer kohortlara göre biraz daha düşük risk altında olduğu görülmüştür.

Çalışmada, alıcılarda yüksek VKİ; alıcı yaşı, ek donör risk faktörleri, alıcı hastalık etiyolojisi ve transplantasyonda MELD skoru için ayarlamadan sonra, 30. ve 365. günlerdeki transplantasyon sonrası mortalitenin bağımsız bir belirleyicisidir. Bu hastalardaki greftin yüksek makrosteatozu, 30. gündeki mortalitenin en güçlü bağımsız belirleyicisidir. Bulgular, bu etkinin azalarak 365 güne kadar sürdüğünü göstermiştir.

Transplantasyon sonrası tüm zaman noktalarında, mortalite, yüksek makrosteatoz-yüksek VKİ kohortunda en yüksek ve normal greft-düşük VKİ kohortunda en düşük olduğu görülmüştür. Yüksek makrosteatoz- yüksek VKİ kohortu ve diğer kohortlar arasındaki farklar, tüm zaman noktalarında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Düşük makrosteatoz - yüksek VKİ ve yüksek makrosteatoz - normal VKİ kohortları arasındaki anlamlı fark saptanmamıştır.

Araştırmacılar, çalışmalarında elde ettikleri bulgular ve diğer verilerle birlikte, kimlerde kabul edilebilir bir nakil riski olduğunun yeniden tanımlanabileceğini belirtmişlerdir. Morbid obez olan hastalarda, nakledilecek organlar hakkında çok seçici olunması gerektiğine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.medscape.com/viewarticle/904708

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Güneş Kremi Melanom Riskini %40 Azaltıyor

28 Kasım 2018

Melanom, 25-49 yaşlarındaki Avustralyalı erkeklerde en sık rastlanan kanser olup, 25-49 yaşlarındaki kadınlarda ise meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir. Üç Avustralyalıdan yaklaşık ikisinde, 70 yaşına geldiğinde melanom veya diğer cilt kanseri türleri teşhis edilmektedir. JAMA Dermatoloji dergisinde yayınlanmış olan yeni bir çalışma, 40 yaşın altındaki gençlerde güneş koruyucu kullanımı ile melanom riski arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışma olma özelliğine sahiptir. Çalışma, Avustralya Melanom Aile Çalışmasına katılan yaklaşık 1700 kişiden toplanan verileri analiz etti.

Düzenli Kullanımla Risk Azalıyor

Yapılan çalışma, çocukluk ve yetişkinlikte güneş koruyucu kullanımının 18-40 yaşlarındaki gençlerde melanoma karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Düzenli olarak güneş kremi kullananlar için risk, ara sıra kullananlara göre yüzde 35 - 40 oranında azaldı. Özellikle çocukluk çağında, güneşe maruz kalma ve güneş yanığının melanom riski ile ilişkisi iyi bilinmektedir ve bu çalışma güneş korumasının güneş ışığının zararlı etkilerine karşı koruyucu olduğunu göstermiştir. Düzenli güneş koruyucu kullanıcılarının demografik özellikleri incelendiğinde bu bireylerin sıklıkla İngiltere/Kuzey Avrupa kökenli, daha yüksek eğitim seviyesine, daha açık cilt pigmentasyonuna ve güçlü bir güneş yanığı geliştirme profiline sahip genç kadınlar oldukları gözlendi. İnsanlar erkek, yaşlı, daha az eğitimli veya güneş yanığı daha koyu veya daha dirençli olan bir cilde sahiplerse güneş koruyucu kullanma olasılıkları daha azdı.

Güneş koruyucuların yaygın şekilde ulaşılabilir olmasına ve güneşten korunma için önerilmesine rağmen, güneş koruyucularının kullanımını optimize etmek hala zorlayıcı bir durumdur ve kullanımları üzerindeki tartışmalar devam etmektedir. Bu çalışma, güneş kreminin etkili bir güneş koruması şekli olduğunu ve genç bir yetişkinde melanom gelişme riskini azalttığını doğrulamaktadır. Bu çalışma, melanom gelişme riskini azaltmak için UV İndeksi 3 veya daha yüksek derecelerde güneş koruyucuların hem çocukluk hem de yetişkinlik döneminde düzenli olarak uygulanmasının önemini bir kez daha göstermiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Watts CG, et al. Sunscreen Use and Melanoma Risk Among Young Australian Adults. JAMA Dermatology, 2018; DOI: 10.1001/jamadermatol.2018.1774

HCV Pozitif Donörlerden Böbrek Transplantasyonu

15 Ekim 2018

MELD (Model For End-Stage Liver Disease) döneminde eşzamanlı karaciğer-böbrek transplantasyonlarının (SLK) sayısında önemli bir artış görülmüştür. Ağustos 2017'den önce, ölen-verici böbreklerinin, diyalize giren ya da böbrek yetmezliğine sahip karaciğer yetmezliği olan hastalara tahsis edilmesine ilişkin özel bir ulusal politika yoktu. Kısa bir süre önce yeni bir SLK politikası uygulandı ve böbreklerin SLK alıcılarına tahsis edilmesi için standartlaştırılmış ulusal kılavuzlar oluşturuldu. SLK adayları, pediatrik hastalar, önceden yaşayan donörler ve yüksek duyarlılıktaki hastalar da dahil olmak üzere, yalnızca böbrek nakli alıcılarına göre öncelik almaya devam etmektedir. Bu durum, yalnızca böbrek transplantasyonu adayları için, mevcut olan havuzdaki yüksek kalitedeki böbreklerin azalmasına yol açmaktadır. Belirgin bir verici böbrek sıkıntısı mevcutken, yeni SLK yönergeleri tartışmalıdır. Çünkü yüksek kaliteli organlar, yalnızca böbrek alıcılarından uzaklaşmaktadır.

Sınırlı organ bulunabilirliğinin etkilerini azaltmaya yönelik atılacak en önemli adım, boşa çıkarılan organ sayılarını en aza indirmektir. ABD'de, aşırı doz uyuşturucu kullanımına bağlı ölümler son 15 yılda neredeyse üç katına çıkmıştır. Aşırı dozdan ölenorgan bağışçıları, 2000'de organ donörlerinin % 1,1'ini oluştururken, 2017'de bu oran % 13,4'e yükselmiştir. Aşırı dozda uyuşturucudan ölen potansiyel donörlerin dörtte biri HCV ile enfektedir. HCV için oldukça etkili ve iyi tolere edilen tedavi ile HCV-pozitif organların kullanımını genişletmek mümkündür.

Amerikalı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, Ocak 2013 ile Eylül 2017 arasında UNOS veri tabanını kullanarak SLK listeleme modelini analiz ettiler. HCV pozitif SLK bağışçıları için listelenen adayların sayısı 2013'te 398 (% 35,6), 2014'te 366 (% 31,1), 2015 yılında 331 (% 26,1), 2016 yılında 265 (% 21,2) ve Eylül 2017'de 194’tü (% 21,8). Bu düşüş, HCV seropozitif karaciğer transplantasyon adaylarındaki, 2013 yılında 2424'ten (% 38,2) 2016'da 2029'a (% 26,3) düşüşü yansıtıyordu. HCV pozitif SLK donörlerini kabul eden adayların 1009’ü (% 64,9) HCV pozitif iken 545’i (% 35,1) negatifti. Sadece HCV negatif donörlerden SLK'yı kabul eden adayların 461’i (% 11,1) HCV tanısı taşıyordu ve 3688’i (% 88,9) HCV negatifti.

Çok İyi Böbrekler HCV Nedeniyle Kullanılamıyor

Bu süre zarfında, en az bir böbreğin atıldığı HCV pozitif donörlerden yapılan 642 tek karaciğer nakli gerçekleştirildi. Atılma için en yaygın neden, mevcut bir alıcının olmamasıydı (374,% 58). Bu donörlerden alınan HCV pozitif böbreklerin ortalama KDPI'si 61 ± 20’di ve ayarlanmış KDPI ( HCV durumu çıkarılarak)  35,5 ± 18,4’tü. Ortalama donör yaşı 37,5 ± 10,9’du. Genel olarak, 918 HCV pozitif böbrek atıldı.

Araştırmacılar, HCV pozitifliğinden dolayı çok sayıda iyi kalitedeki böbreğin atıldığını belirttiler. Uygun hasta eğitimi ve bilgilendirilmiş onam ile birlikte transplantasyon sonrası HCV enfeksiyonu için son derece etkili ve güvenli doğrudan etkili antiviral (DAA) ajanların mevcudiyeti ile, HCV pozitif ve negatif alıcılar için HCV pozitif organların düşünülebileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sibulesky L, Perkins JD, Landis CS, Johnson CK. Can we mitigate the effects of simultaneous liver-kidney transplantation through increased utilization of HCV positive donors?, American Journal of Transplantation 2018.

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

MELD-Na ve Acil Cerrahide Peri-operatif Sonuçlar

02 Ağustos 2018

Ocak 2016'da, Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) skoru, kreatinin, bilirubin ve uluslararası normalize orana ek olarak serum sodyum seviyelerinin eklenmesi için resmi olarak güncellendi (MELD-Na).  MELD ve perioperatif morbidite ve mortalitenin bilinen korelasyonuna ek olarak, tipik olarak kabul edilemez sonuçlarla korelasyon gösteren MELD 17’lik skor eşikleri ile, azalan sodyum seviyeleri de, karaciğer transplantasyonundan önce artan bekleme listesi mortalitesi ile kabaca doğrusal olarak ilişkilidir. Etki, MELD skorları daha düşük olan hastalarda özellikle belirgindir. Hiponatremi, karaciğer transplantasyonu ve transplant cerrahisi sonrası sağ kalımın azalmasıyla ilişkilidir. MELD-Na, bu iki ölçümü bekleme listesi mortalite ve karaciğer transplantasyonu sonuçlarını öngörmek için birleştirmektedir. MELD-Na, yeni uygulamaya konulan bir model olduğu için, transplantasyon dışı cerrahide sonuçları tahmin etme kabiliyeti tam olarak değerlendirilmemiştir.

Amerikalı araştırmacılar, transplantasyon dışı acil cerrahi girişim uygulanan sirozlu hastaların potansiyel bir klinik karar verme aracı olarak, MELD-Na skorları ve perioperatif sonuçlarını karşılaştıran bir çalışma yaptılar. Operasyon kayıtlarını ve hasta tablolarını gözden geçirerek, hem intraoperatif olaylar hem de postoperatif komplikasyonlar ve taburcu olduktan sonraki geçiş bakım ihtiyacını değerlendirdiler. Sonuçların belirgin olarak kötüleştiği ayrı bir MELD-Na skor eşiği belirlenebileceğini düşündüler.

Araştırmacılar, 2001-2013 yılları arasında merkezlerinde acil cerrahi girişim uygulanan sirozlu hastaları retrospektif olarak incelediler (n = 85). Tek değişkenli ve çok değişkenli regresyon kullanarak risk eşikleri ve peri-operatif sonuçların ön gördürücülerini belirlediler.

Kesin MELD-Na Skorları için Daha Fazla Veri Gerekli

Morbidite ve mortalite çalışma popülasyonu boyunca yüksekti, ancak 17 (postoperatif komplikasyon), 19 (30-günlük mortalite) ve 12 (taburculuk sonrası geçişe ihtiyaç) skorlarında artmış kötü sonuçlarla ilişkili bazı eşikler tespit edildi. Postoperatif komplikasyonlar, eve taburculuk için bağımsız negatif ön gördürücülerdi.

Araştırmacılar, MELD-Na’nın, hastanın karaciğer hastalık şiddetini sağa kaydırarak hastalığın MELD-Na ile daha hızlı görünmesini sağlayarak klinik olarak soyutlanmış sık skorları belirgin şekilde değiştirdiğini belirttiler. Bu tür hastalar için cerrahi veya daha konservatif yönetim tekniklerinin kullanılıp kullanılmayacağının belirlenmesinde hekimlerin verilen bir MELD-Na skoru ile ilişkili önemli riskleri tartmalarının çok önemli olduğuna dikkat çektiler. Kesin MELD-Na eşiklerinin oluşturulması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Godfrey EL, et al., MELD-Na (the new MELD) and peri-operative outcomes in emergency surgery, The American Journal of Surgery (2018), https://doi.org/10.1016/j.amjsurg.2018.04.017

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Karaciğer Transplantasyonunun Bir Sağkalım Fayda Ölçütü Olarak MELD

11 Nisan 2018

Amerikan karaciğer nakli topluluğu, aciliyet temelli (MELD) veya fayda temelli (sağkalım yararı) önceliklendirmenin karaciğer paylaşımı için daha uygun bir sistem olup olmadığını zaman zaman tartışmaktadır. Aciliyet temelli paylaşım, organı olmadan ölmesi muhtemel olan bekleme listesi adayını önceliklendirir. ABD'deki mevcut MELD tabanlı paylaşım sistemi, MELD puanı bekleme listesi mortalitesini öngördüğünden, aciliyet temelli tasarlanır. Bununla birlikte, MELD temelli paylaşım, yüksek riskli adayların sınırlı bir organ arzının genel sağ kalım yararını yeterince maksimize etmeyebileceği endişesi nedeniyle son zamanlarda incelenmiştir.

Oldukça önemli organ kaynağın kullanımını optimize etmek amacıyla, fayda temelli paylaşım şemaları önerilmiştir. Bir fayda tabanlı paylaşım sistemi, karaciğer transplantasyonundan (LT) sonra en iyi sağ kalım faydası sağlayacak olan bekleme listesi adaylarına öncelik tanır. Doğrudan sağ kalım faydası hedefleyen kompleks indeksler mümkündür, ancak mevcut MELD'e kıyasla puanlarda aşırı uyumsuzluk ve daha belirsizlik yaratan riskler üreterek karmaşık olabilir ve günümüzde uygulanan paylaşıma ciddi ve temel bir değişiklik gerektirir. Bu sebeplerden dolayı nakil topluluğu, sağ kalım faydasının doğrudan kullanımını bir paylaşım sistemi olarak kabul etmemiştir. Bunun yerine, sağ kalım göstergesi olarak MELD performansını iyileştirmeye odaklanmıştır.  MELD sağ kalım faydasının makul bir ön gördürücü ise, paylaşım sisteminde fayda temelli paylaşım ın yansıtıldığını rahatça hissetmek için hiçbir temel değişiklik yapılmamalıdır. Bu nedenle, LT'deki MELD ile ilişkili sağ kalım fayda miktarının net bir şekilde ölçülmesi, mevcut paylaşım modelinin diğer önerilen ya da tartışılan metriklere kıyasla daha güçlü olduğunu anlamak için gereklidir.

Yüksek MELD Skoru, Yüksek Sağkalım

Amerikalı araştırmacılar, ulusal kayıt verileri ve genelleştirilmiş gama parametrik modelleri kullanarak, LT ile çeşitli MELD skoru ve organ kalitesinde sağ kalım fayda miktarlarını belirlediler. 1 Ocak 2006 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 119.055 aktif yetişkin LT adayı tespit ettiler. Çok organlı nakil alan ya da statü 1 olarak sınıflandırılan ya da MELD istisnai puan alan LT adaylarını çalışmaya almadılar. Analizlere 74.196 adayı dahil ettiler. Transplantasyon olmadan beklenen relatif yaşam süresinin zaman oranlarını (TR) ve LT'den sonra kazanılan beklenen yaşam yılını hesapladılar.

MELD> 10 olan hastalarda LT’nin yaşam süresini uzattığını gördüler (TR> 1). En yüksek MELD, en uzun relatif beklenen yaşam süresi ile ilişkiliydi. MELD 11-15 için TR = 1,20, MELD 16-20 için TR: 2,49, MELD 21-25 için TR: 5,72, MELD 26-30 için 16,35, MELD 31-34 için TR: 43,21, MELD 35-40 için 128,25’ti. En yüksek MELD'ye sahip adaylar, MELD 11-15 için 0,2, 16-20 için 1,5, 21-25 için 3,5, 26-30 için 5,8, 31-34 için 6,9, 35-40 için 7,2 yıl olmak üzere daha uzun ömür kazandılar. Bu nedenle, adaylara MELD ile öncelik verilmesi, daha düşük hayatta kalma yararı olanlara göre daha yüksek bir nakil hayatta kalma oranı olan adaylara öncelik verilmesi için basit, etkili bir strateji olmaya devam etmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Luo et al. MELD as a Metric for Survival Benefit of Liver Transplantation, Am J Transplant. 2018 Jan 9.

BCC ve Lipid Profili İlişkisi

07 Nisan 2018

Günümüze kadar yapılmış olan çok sayıda çalışmada, çeşitli kanser türlerine sahip hastalarda, kırmızı kan hücresi toplam lipidlerin yağ asidi kompozisyonunda farklı değişiklikler olduğu görülmüştür. Omega-3 / omega-6 oranının ise cilt kanserine sebep olan fotokarsinogenezin genel sonucunda önemli bir rol oynadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte, şimdiye kadar bazal hücreli karsinom (BCC) hastalarında doymamış yağ asidi profilini inceleyen bir çalışma yoktu. Bu nedenle, İran merkezli yapılan yeni bir çalışmada hastane verilerine dayalı bir vaka kontrol çalışması ile, yeni tanı konan BCC hastalarında kırmızı kan hücrelerinin yağlı asit kompozisyonu araştırıldı.

Bu çalışma İran, Tahran'daki Razi Hastanesi'ndeki yeni BCC hastaları üzerinde yürütüldü. Eritrosit membranlardaki yağ asidi konsantrasyonu gaz kromatografisiyle ekstraksiyon, saflaştırma ve preparasyondan sonra nispi değerler olarak tanımlandı.

Doymamış Yağ Asitlerinde Farklılıklar Tespit Edildi

Analizler BCC hastalarında heptadekenoik asit (p = 0.010) ve oleik asidin (p <0.001) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koydu. Çoklu doymamış yağ asitleri arasında, linoleik asit ve araşidonik asit de BCC hastalarında anlamlı derecede yüksekti (p <0.001). BCC hastalarında omega-3'ün anlamlı olarak daha düşük (p = 0.040) ve omega-6'nın anlamlı olarak daha yüksek (p = 0.002) olduğu belirtildi.

Buna ek olarak, BCC hastalarında toplam çoklu doymamış yağ asidi (p <0.001) ve omega-6 çoklu doymamış yağ asitleri / omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (p = 0.002) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi.

Bu çalışmada yeni BCC hastalarında n-6 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin yüksek ve n-3 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin ise düşük olduğu gösterildi. Ayrıca sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında doymamış yağ asidi dağılımında bazı farklılıkların olduğu belirtildi. Bu çalışma, BCC gelişiminde lipidlerin önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Rahrovani F. et al. Erythrocyte Membrane Unsaturated (Mono and Poly) Fatty Acids Profile in Newly Diagnosed Basal Cell Carcinoma Patients. Clin Nutr Res. 2018 Jan;7(1):21-30

Cilt Kanseri İnsidansı Artış Gösteriyor

05 Nisan 2018

Merkel hücreli karsinom, nadir görülen bir cilt kanseri türüdür ve her yıl birkaç bin kişiyi etkilemektedir. Bu sayı melanomun etkilediği onbinlere kıyasla oldukça düşük kalıyor. Ancak, diğer cilt kanserleri kadar yaygın olmamasına rağmen, Merkel hücreli karsinom çok agresif ve genellikle ölümcül bir hastalıktır ve yeni araştırmalara göre daha yaygın hale gelmektedir. Melanom ile karşılaştırıldığında, Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma ihtimali çok daha yüksek, bu yüzden insanların bunun farkında olması önemlidir. ABD’li araştırmacılar Ulusal Kanser Enstitüsü'nden SEER-18 kayıt defterindeki verileri inceledikten sonra, bu kanser türünün son yıllarda beklenenden daha fazla arttığını tespit ettiler.

2000-2013 yılları arasında rapor edilen Merkel hücreli karsinom vakalarının sayısının yüzde 95 oranında arttığı görüldü. Bu oran melanom için yüzde 57 ve diğer kötü huylu tümörler için yüzde 15 olarak hesaplandı.  Araştırma ekibi, ABD’deki mevcut nüfus trendlerine dayanarak Merkel hücreli karsinom vaka sayısının 2013'teki yaklaşık 2,500 vakadan 2025'te 3,200'ün üzerine çıkacağını öngörüyor. Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom da erkeklerde, beyaz ırkta ve 50 yaşından büyük insanlarda daha sık görülmektedir. Araştırmacılar ABD nüfusunun yaşlanmasının, Merkel hücreli karsinomda artışa neden olduğuna inanıyorlar, çünkü bu kanser yaşlı bireylerde daha yaygındır.

Erken Teşhis ve Tedavi Edilmezse Agresif Seyrediyor

Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom erken teşhis edildiğinde en iyi prognoza sahiptir. Hastalık erken aşamalarında başarıyla tedavi edilebilirken tanıda geç kalınırsa, hızla büyüyebilir ve metastaz yapması muhtemel oldukça agresif bir kanser türüdür. Son birkaç yılda ortaya çıkan immünoterapi tedavilerinin önceki kemoterapi tedavilerine kıyasla hayatta kalma oranlarını önemli oranda iyileştirmesine rağmen, metastatik Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma potansiyeli hala yüksek.

Merkel hücreli karsinom, melanomdan farklı olarak ciltte koyu bir ben olarak görülmez. Bunun yerine, kırmızı, mor veya cilt renginde olan bir yumru gibi gözükür. Bu yumru hızlı büyüme eğilimindedir ve kist veya folikülitlerin aksine yumuşamaz. Bu sebeple özellikle cildinizdeki diğer lekelerden farklı veya hızlı büyüyen yeni, olağan dışı bir büyüme fark ederseniz, en kısa zamanda bir dermatoloğa görünmenizde fayda var.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180216174658.htm

Karaciğer Transplantasyonunda Akut Böbrek Hasarı ve Kombine Sıcak İskemi Süresi

17 Mart 2018

Karaciğer transplantasyonunda donör sıkıntısının üstesinden gelmek için dolaşım ölümünden sonra bağış (DCD) greftleri giderek artmaktadır. Bununla birlikte, bu marjinal greftlerin kullanımı, primer fonksiyon bozukluğu, erken allogreft disfonksiyonu ve iskemik kolanjiyopati ile ilişkili olup greft sağ kalımı oranları bozulmaktadır. Bu komplikasyonlar, ek donör sıcak iskemi zamanının (DWIT) sonucudur ve hepatik iskemi /reperfüzyon hasarında (IRI) artışa neden olur. Böbrek, hepatik IRI'dan mustarip olduğu bilinen bir organdır ve akut böbrek hasarı (AKI) da DCD greftleri kullanıldığında daha sık görülür. Genel olarak, AKI, karaciğer greft alıcılarının % 75'ini etkiler ve kronik böbrek hastalığı ve sağ kalım oranlarının bozulması ile ilişkilidir.

DCD karaciğerlerinin ilave DWİT'leri, agonal faz (yaşam desteğinin geri çekilmesi - dolaşımın durması) ve asistolik faz (dolaşımın durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere 2 periyoda ayrılabilir. DWIT'nin uzunluğu üzerinde çeşitli faktörler etkilidir. Hayati parametrelerin seyri ve agonel fazın uzunluğu bağışçılar arasında çok değişkendir ve asistolik fazın uzunluğu kurumsal ve ulusal protokollere bağlıdır. Agonal ve asistolik fazın her ikisinin de uzunluğu iskemik kolanjiyopatinin postoperatif gelişimi ve greft sağ kalım oranları ile ilişkilidir.

Farklı WIT'lerin hepatik IRI'ye ve AKI gelişimine etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Dahası, her bir transplantasyonda ayrı fazların uzunluğu değişir ve daha önce birlikte değerlendirilmemiştir. Uzun dönem sonuçlar üzerine AKI'nın negatif etkisi bu konuda daha fazla araştırmayı gerekli kılmaktadır.

WIT – AKI İlişkisi

Bir grup araştırmacı, bu farklı dönemlerde sıcak iskeminin DCD karaciğer transplantasyonunda postoperatif AKI gelişimine olan etkisini araştırmak amacıyla, 368 DCD greft alıcısı ile 2 merkezli retrospektif bir çalışma yaptılar. Donör sıcak iskemi süresini (DWIT), agonal faz (yaşam desteğinden çekilme - kardiyak arrest) ve asistolik faz (kalp durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere ikiye ayırdılar. DWIT ve alıcı sıcak iskemi zamanı (RWIT) toplamı olarak tanımlanan kombine sıcak iskemi süresi (kombine WIT)olarak adlandırılan yeni bir sıcak iskemi periyodu ortaya çıkardılar.

Alıcıların % 65'inde AKI, % 41'inde şiddetli AKI görüldü (KDIGO evre 2/3). Kombine WIT'in uzunluğu AKI şiddetiyle, AKI olmayan alıcılarda 61 dakika, en şiddetli AKI'ya sahip olan alıcılarda 69 dakika olmak üzere anlamlı derecede arttı. Çok değişkenli analizde, kombine WIT'nin süresinin uzatılması, şiddetli AKI gelişme riski ile ilişkiliydi (her ekstra dakikada 1.032). Soğuk iskemi süresinin şiddetli AKI ile ilişkisi saptanmadı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kalisvaart et al. The impact of combined warm ischemia time on development of acute kidney injury in donation after circulatory death liver transplantation: Stay within the golden hour, Transplantation. 2018 Jan 11.

Vitaminler Cilt Kanseri Riskini Azaltıyor

09 Mart 2018

Skuamöz hücreli karsinom, kronik güneşe maruziyet ile ilişkilidir ve yüz, eller ve kafa derisinde daha sık görülür. Cilt kanserinin en ölümcül şekli olan melanom, güneş yanığı, özellikle de gençken güneş yanıklarıyla ilişkilidir. UV radyasyonu, skuamöz hücreli ve bazal hücre gibi belirli cilt kanseri riskinizi artırır. Ancak bu kanserler arasında bile önemli farklılıklar mevcuttur ve uygun güneş maruziyeti bazı durumlarda zararlı olmak yerine faydalı olabilir.

UV ışınları cildinize dokunduğunda metabolize olan D vitamininin yalnızca ölümcül form veya cilt kanseri olan melanom riskinizi değil aynı zamanda en yaygın kanser türlerini de azalttığı gösterilmiştir. D vitamini cildimizde aktive olur ve aktive edilmiş D vitamini cildimizdeki genleri etkiler ve ultraviyole ışının neden olduğu anormallikleri önler. Sonuç olarak, güneşten kaçınma paradoksal olarak cilt kanserini tetikleyen faktör haline gelir.

Düzenli olarak güneş kremi uygulayarak cildimizdeki vitamin D aktivasyonunu etkili bir şekilde önlediğimizden, doğal olarak sağlayacağı korumayı engelleyebiliriz. Kanıtlar akıllı bir stratejinin, cildimizin pembeye dönmesinden kısa bir süre önce bol miktarda çıplak derinin korumasız güneşe maruz kalmasını sağlamak ve daha sonra ince bir giysi tabakası ile örtmek olduğunu önermektedir. Ayrıca, uzun süre açık havada olduğumuzda, yüzünüzdeki cildin zarar görme eğilimi daha yüksek olduğu için D vitamini depolarına çok fazla katkı sağlamayacağı için geniş bir şapka takmak da akıllıca olacaktır.

UV Maruziyetine Karşı Koruma

Avustralyalı araştırmacılara göre, B3 vitamini (nikotinamid) de belirli cilt kanserlerine yatkın hastalarda koruma sağlayabilir. Araştırmacılar hipotezlerini, daha önce son derece yaygın ve yavaş ilerleyen ve melanomdan daha az ciddi olan skuamöz hücreli ya da bazal hücreli karsinom olmak üzere deri kanseri tanısı konmuş 386 kişi üzerinde test ettiler.  Katılımcılara, bir yıl boyunca günde iki 500 mg vitamin B3 hapı veya plasebo verdiler. B3 vitamini alanlara bir yıl sonra yüzde 23 daha az kanser tanısı kondu. Haplar ayrıca aktinik keratoz adı verilen kanser öncesi lezyonların sayısını azalttı. Dokuz aylık tedaviden sonra nikotinamid alan gönüllüler arasında bu lezyonlar yüzde 20 azaldı. Nikotinamid kullananlar yaklaşık üç ayda sonuç almaya başladılar. Bununla birlikte, korunma vitamini almayı bıraktıklarında kayboldu.

Araştırmacılar, aşırı UV maruziyetinin neden olduğu DNA hasarının onarılmasına ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine nikotinamidin yardımcı olduğunu ve cilt kanserine yatkınlığı olanlara tavsiye edildiğini belirttiler. Genel popülasyonda cilt kanserine karşı koruma sağlayıp sağlayamayacağının ise hala bilinmediğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Make Vitamin D Not UV A Priority, Skin Cancer Foundation

ILTS’nin Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonu Rehberi

24 Şubat 2018

Canlı donor karaciğer transplantasyonu (LDLT), ölen bağışçı karaciğerlerinin yetersizliği nedeniyle önemli bir strateji olarak dünyada artan şekilde uygulanmaktadır. Uluslararası Karaciğer Transplantasyonu Derneği (ILTS), LDLT'yi çevreleyen uzman görüşleri, fikir birliği ve en iyi uygulamalardan oluşan bir koleksiyon sağlamak amacıyla bir kılavuz oluşturmuştur. Öneriler, Ulusal Tıp Kütüphanesi'ndeki donör transplantasyon endeksli literatürün, Öneri Kararlarının Değerlendirilmesi, Geliştirilmesi ve Değerlendirme metodolojisinin derecelendirmesini kullanarak yapılan bir analizden geliştirilmiştir. Doktorlar tarafından kullanılmak üzere hazırlanan bu öneriler, canlı donor karaciğer transplant alıcılarının bakımının tanı, tedavi ve önleyici yönlerine özel yaklaşımları desteklemektedir.

Öneriler:

  • Dünyadaki farklı kademelerde kadavra karaciğer greftlerinin bulunabilirliği, LDLT alıcısı seçim kriterlerini etkiler. Yüksek aciliyet LDLT, Asya'da LDLT için birincil endikasyondur ve kabul edilebilir sonuçlar ile gerçekleştirilebilirken, batı ülkelerinde LDLT genellikle daha düşük bir hastalık keskinliği olan hastalar için ayrılmıştır.
  • LDLT, HCC'li hastaların bekleme listesinden ayrılmasının önemli ölçüde azaltmaktadır. Milano kriterlerinin ötesinde daha ileri HCC'ye sahip hastalar LDLT'den yarar görebilirlerse de, bu ölçütlerin ne derece uzatılabileceği üzerinde fikir birliği yoktur.
  • Retransplantasyon, Budd-Chiari sendromu ve portal ven trombozu, deneyimli LDLT merkezlerinde LDLT için mutlak kontraendikasyon değildir.
  • “Small-for-Size Sendromunda (SFSS) greft hasarı ve işlev bozukluğu yalnızca greft boyutunun bir yansıması değil aynı zamanda greft kalitesi ve greft hiperperfüzyonuna neden olan alıcı portal hipertansiyon derecesi ile de ilgilidir.
  • SFSS'nin erken tanısı, önlenmesi ve yönetimi için portal ven ve hepatik arter hemodinamikleri izlenmesi önemlidir.
  • Splenik arter ligasyonu/embolizasyonu veya diğer portosistemik şantlarla portal in-flow modülasyonu SFSS'nin önlenmesi ve tedavisinde etkilidir.
  • Klinik çalışmaların eksikliği nedeniyle portal akışın modülasyonu için farmakolojik ajanların rolü bilinmemektedir.
  • Seçilen donör / alıcı kombinasyonlarında sol lob yetişkinden yetişkine LDLT başarıyla uygulanabilir.
  • Hepatik venöz out-flow artışı, greft fonksiyonunu optimize etmek için çok önemlidir ve birçok cerrahi tekniklerle başarılabilir.
  • Sol lob greft LDLT'sinde kaudat lob tutulumu ve revaskülarizasyon SFSS'yi önlemeye yardımcı olabilir.
  • LD greftlerinin çoklu hepatik arterlerinin rekonstrüksiyonunun, vaka bazında mı yoksa bir rutini mi temsil etmesi gerektiği konusunda fikir birliği yoktur.
  • Safra kanalı bölünme bölgesine birden fazla safra kanal anastomozu önlemek için özel dikkat gösterilmelidir.
  • Sağ karaciğer LDLT’si, verici-alıcı büyüklüğü eşleştirmesinin dayattığı kısıtlamayı aşabilir ve yetişkin LDLT'sinde aktif merkezlerde kullanılan en yaygın grefttir.
  • Başarılı bir sonuç için optimal hepatik venöz outflow anahtardır. Sağ karaciğer greftini boşaltmak için 5 mm'den büyük majör venöz dalları korumak ve yeniden yapılandırılması önerilir.
  • Karaciğer arter anastomozu için cerrahi alan büyütme (ya ameliyat mikroskopu ya da cerrahi döngüler aracılığıyla) kullanılmalıdır.
  • Kanal-kanal anastomozu, safra kanalı rekonstrüksiyonu için tercih edilen bir tekniktir.
  • Biliyer komplikasyonları azaltmak için dış veya iç safra stentlerinin rolü belirsizdir.
  • Çift-graftlı LDLT, yüksek oranda uzmanlaşmış LDLT merkezlerinde, verici/alıcı uyumsuzluğu engelleyici olduğunda tek sınıf LDLT'ye önemli bir alternatif sunmaktadır.
  • Çift-graftlı LDLT, sınırda gelecek karaciğer kalıntısı olan bağışçılar sağ lob alımından kaçınılarak vericinin güvenliğini artırabilir.
  • Oldukça uzmanlaşmış merkezlerde uygulandığında, genel sağ kalım oranı ile çift-greft ve tek greft alıcıları arasındaki uzun dönem komplikasyon insidansı ve şiddeti arasında herhangi bir fark yoktur.
  • LDLT sonuçlarına hacminin etkisi göz önüne alındığında, LDLT'ye giren nakil programlarının yanı sıra LDLT'yi sporadik olarak uygulayan programlar, öğrenme eğrisinin hasta sonuçları üzerindeki etkisini azaltmak için önlemler almayı düşünmelidir.
  • LDLT alıcılarının karın içi kanamaların gelişimi için perioperatif evredeki erken aşamalarda izlem ve HAT önerilir.
  • Red oranları LDLT ve DDLT alıcılarında benzerdir ve bu nedenle LD'ye karşı DD'ye dayalı bağışıklık baskılama protokollerinin modifikasyonu önerilir.
  • Biliyer sızıntılar, LDLT alıcılarında daha yaygındır. Yönetim, klinik tabloya dayanmaktadır ve gözlem, perkütan dren yerleşimi, safra stentlemesi ve / veya ameliyat müdahalesi içerebilir.
  • SFSS sendromu, LDLT'de daha sık görülür. Allogreft seçimi, giriş modifikasyonunun potansiyel kullanımı ve çıkışın optimizasyonu, SFSS insidansını azaltmak için kullanılması gereken stratejilerdir.
  • Anastomozlu safra yolları darlıkları LDLT'yi takiben daha sıktır ve endoskopik / perkütan balon dilatasyonu ve stent veya operatif revizyon ile başarıyla idare edilebilir.
  • Tekrarlayan hastalık (özellikle HCC, hepatit C virüsü) LDLT'de DDLT'ye kıyasla daha yaygın görülmemektedir
  • Canlı karaciğer transplantasyonu, pediatrik popülasyonda karaciğer transplantasyonunun mükemmel bir sonucu olan yerleşmiş bir formudur.
  • Pediyatrik LDLT'de yapılan işlerde, aile dinamikleri göz önüne alınmalıdır (örneğin, ailenin birden fazla çocuğu olabileceği veya uygun vericinin ailenin birincil geçim kaynağı olması durumunda).
Literatür talep et

Referanslar :

Miller et al. The International Liver Transplantation Society Living Donor Liver Transplant Recipient Guideline,Transplantation 2017;101: 938–944.

Alkol Melanom Riskini Artırıyor Mu?

24 Şubat 2018

Son yıllarda yapılan birçok çalışma alkol alımıyla malign melanom riski arasındaki ilişkiyi araştırmış ve çelişkili sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunu açıklığa kavuşturmak için bir grup araştırmacı 30 Haziran 2017'ye kadar yayınlanan çalışmalarda alkol tüketimi (genel ve içeceğin türü) ile melanom riski arasındaki ilişkiyi inceleyen bir literatür taraması ve doz yanıt meta-analizi gerçekleştirdi.

Çalışmada özet rölatif risk (SRR) ve% 95 güven aralıkları (% 95 GA) hesaplamak için en olası tahmin ile rasgele etki modelleri kullanıldı.

Alkol Tüketimi ile Risk Artıyor

1986-2016 yılları arasında yayınlanan 20 bağımsız çalışma (10.555 melanom olgusu ve 1.6 milyondan fazla kişiden oluşan kontrol grubu) analizde kapsandı ve bunlardan altısı prospektif bir kohort çalışma dizaynına sahipti. Fenotipik özelliklere göre 11 çalışmada ve güneş ışığına maruz kalma için 9 çalışmada ayarlama gerçekleştirildi. Alkol tüketiminin melanom riski ile orta derecede ilişkili olduğu görüldü: SRR, mevcut alkol alımının en yüksek ve en düşük kategorisinde olanlar için 1.29 (% 95 GA 1.14-1.45) ve toplu alım miktarı için 1.96 (% 95 CI 1.02-3.76, I2 =% 0) idi. Doz tepki analizinde, günlük alkol alımındaki 10 g artış ile ilişkili risk artışları 1.07 (% 95 GA 1.03-1.11) olarak hesaplandı. Risk tahminleri, cinsiyet, çalışma tasarımı ve karıştırıcılar için ayarlamalara göre farklılık göstermedi; araştırmalar arasında heterojenite kabul edilebilirdi ve yayın yanlılığı hakkında bir kanıt bulunamadı.

Bu meta-analizde elde edilen bulgular alkol tüketiminin artan melanom riski ile orta derecede ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak karıştırıcı faktörler ve olası önyargı göz ardı edilmemelidir. Bu bulguları doğrulamak, farklı alkol kaynaklarının rolünü açıklığa kavuşturmak ve bilinen melanom risk faktörleri ile olan etkileşimi araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Gandini S et al. Alcohol, alcoholic beverages, and melanoma risk: a systematic literature review and dose-response meta-analysis. Eur J Nutr. 2018 Jan 11. doi: 10.1007/s00394-018-1613-5. [Epub ahead of print]

Solaryum Kullanımı Melanom Riskini Arttırıyor mu?

19 Şubat 2018

Cilt kanseri oranlarında gözlenen artış ışığında, yapay UV radyasyonunun insanlarda malign melanoma neden olup olmadığı çok sayıda çalışmada ele alınmıştır. Dermatolog Jörg Reichrath tarafından koordine edilen uluslararası bir araştırma ekibi, ilgili çalışmalar için MEDLINE ve ISI Web of Science veri tabanlarını kapsamlı bir şekilde araştırdılar ve sonuçları sistematik bir meta-analizle incelediler. Araştırmacılar, 'hiç' solaryum kullanmayanlara kıyasla 'şimdiye kadar' kullananları karşılaştırdıklarında artmış melanom riski ile ilgili zayıf bir ilişki buldular fakat çalışmalarına meta analizlerine dahil ettikleri bilimsel araştırmalarda önemli eksiklikler tespit ettiler. Daha önce yayınlanan sonuçların birçoğu, nedenselliğe destek vermeyen kalitesiz verilere sahip gözlemsel araştırmalara dayanmaktaydı. Çalışmaya katılanların alt gruplarını değerlendirdiklerinde, diğer faktörlerin rol oynayabileceğini gözlemlediler. Örneğin, solaryum kullanımını, kendilerini güneşlenerek aşırı derecede doğal güneş radyasyonuna maruz bırakarak, güneş yanıklarına daha sık maruz kalma eğilimi gösteren ve bu nedenle daha yüksek bir melanom riskine sahip olan "güneşe tapanlar" için bir belirteç olabilirdi.

Yeterli Veri Yok

Araştırmacılar, ikinci yayınlarında yakın zamanda AB ve DSÖ tarafından yayınlanan iki rapor hakkında eleştirel bir değerlendirme yaptılar. Bu raporlar, solaryumlarda UV ışınlarının hem bazal hücre karsinoması, kutanöz skuamöz hücreli karsinom gibi melanom dışı cilt kanseri ve melanom cilt kanserinin belirgin bir oranından sorumlu olduğunu gösteriyordu. Dahası, otuz yaş altındaki hastalarda bulunan melanomların büyük bir yüzdesinin solaryuma maruz kalma riskinden kaynaklandığını belirtiyordu. Bu raporlara göre, solaryumlardan UV ışınlarına maruz kalma için güvenli bir sınır yoktu. Profesör Jörg Reichrath ve meslektaşları ise, bu raporların ardındaki iki komitenin görüşlerini, eksik, dengesiz ve eleştirel olmayan mevcut bilimsel literatürün değerlendirilmesine dayanıyor şeklinde değerlendirdiler. Bu raporların sonuçlarının, veriler tarafından yeterince desteklenmediğini vurguladılar. Profesör Reichrath, alandaki bilimsel verinin mevcut durumunun, ılımlı solaryum kullanımının malign melanoma riski taşıdığı sonucuna varmaya izin vermediğini belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

1.Burgard et al. Solarium Use and Risk for Malignant Melanoma: Meta-analysis and Evidence-based Medicine Systematic Review. Anticancer Research, 2018 DOI: 10.21873/anticanres.12339

2.Reichrath et al. A Critical Appraisal of the Recent Reports on Sunbeds from the European Commission's Scientific Committee on Health, Environmental and Emerging Risks and from the Word Health Organization. Anticancer Research, 2018 DOI: 10.21873/anticanres.12330

Karaciğer Transplantasyonundan Sonraki 24 Saatte Ölümle İlişkili Faktörler

18 Ocak 2018

Avrupa Karaciğer Çalışmaları Derneği ve Amerika Karaciğer Hastalıkları Araştırma Birliği'nden gelen raporlar, karaciğer transplantasyonunda son 25 yıldaki sonuçların istikrarlı bir şekilde iyileştiğini gösteriyor. 2014'te, sağ kalım oranları ameliyattan bir yılda % 96'ya, on yılda % 70'e ulaştı. Akut rejeksiyona bağlı greft kaybı azalmaya devam ederken, ilk operatif yılda enfeksiyonlar ve perioperatif cerrahi komplikasyonlar ölümlerin veya greft kayıplarının yaklaşık % 60'ını oluşturmaktadır.

Amerika’dan araştırmacılar, kadavra ortotopik karaciğer transplantasyonu için sunulan son dönem karaciğer hastalığına sahip yetişkin hastalarda 24 saatlik mortalite ve özellikle intrakardiyak ve pulmoner tromboemboli (ICPTE)  nedeniyle ölümle ilişkili alıcı risk faktörlerini inceleyen bir çalışma yaptılar. Standart Transplant Analizi ve Araştırma elektronik veri tabanı dosyalarını retrospektif olarak incelediler. 2002-2013 yılları arasında Organ Alımı ve Transplantasyon Ağı'ndan elde edilen 65308 erişkin karaciğer transplant alıcılarının elektronik dosyalarını değerlendirdiler. Mortalite, ICPTE'nin yıkımı nedeniyle 24 saatlik mortalite riskini tahmin etmek için çok değişkenli lojistik regresyon modelinin analizi ve mortalite neden analizini kullandılar. Perioperatif mortalite, verici ve alıcı demografik bilgiler, verici ölüm nedeni, greft iskemi zamanı, alıcı son evre karaciğer hastalığının etiyolojisi, fonksiyonel durum, komorbiditeler ve laboratuar değerlerini incelediler.

Ameliyat Sonrası İlk 24 Saat Mortalite %1,3

Araştırmacılar, 41.324 hastayı dahil ettiler. 38.293 kişi (% 92,6’sı) nakilden 30 gün sonra hayatta kaldı. Postoperatif mortalite 24 saatte 547 (% 1,3)  ve sonraki 30 gün içinde 2484’tü (% 6,0). Kontrolsüz kanama (57 hasta,% 0,14), yıkıcı ICPTE (54 hasta,% 0,13) ve primer greft başarısızlığı (49 hasta,% 0,12) 24 saatlik mortaliteye en çok ve eşit oranda katkıda bulundu. ICPTE için çok değişkenli regresyon analizinde alıcıların pulmoner emboli, portal ven trombozu, fonksiyonel durum (Karnofsky skoru) b20, preoperatif ventilatör desteği, diyabet ve Asya etnik kökeni ile ilgili geçmişi, dikkat çekici bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Bu risk faktörleri, yıkıcı bir ICPTE'nin; c-istatistiği 0.70 genel riskini hesaplamak için bir indeks olarak ifade edildi.

Araştırmacılar, yıkıcı ICPTE’nin, yetişkin kadavra karaciğer transplantasyonundan sonra 24 saatlik ölüm oranına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Fukazawa et al. Factors associated with mortality within 24 h of liver transplantation: An updated analysis of 65,308 adult liver transplant recipients between 2002 and 2013, Journal of Clinical Anesthesia 44 (2018) 35–40.

Vitaminler Cilt Kanseri Riskini Azaltabilir

15 Ocak 2018

Skuamöz hücreli karsinom, kronik güneşe maruziyet ile ilişkilidir ve yüz, eller ve kafa derisinde daha sık görülür. Cilt kanserinin en ölümcül şekli olan melanom, güneş yanığı, özellikle de gençken güneş yanıklarıyla ilişkilidir. UV radyasyonu, skuamöz hücreli ve bazal hücre gibi belirli cilt kanseri riskinizi artırır. Ancak bu kanserler arasında bile önemli farklılıklar mevcuttur ve uygun güneş maruziyeti bazı durumlarda zararlı olmak yerine faydalı olabilir.

UV ışınları cildinize dokunduğunda metabolize olan D vitamininin yalnızca ölümcül form veya cilt kanseri olan melanom riskinizi değil aynı zamanda en yaygın kanser türlerini de azalttığı gösterilmiştir. D vitamini cildimizde aktive olur ve aktive edilmiş D vitamini cildimizdeki genleri etkiler ve ultraviyole ışının neden olduğu anormallikleri önler. Sonuç olarak, güneşten kaçınma paradoksal olarak cilt kanserini tetikleyen faktör haline gelir.

Düzenli olarak güneş kremi uygulayarak cildimizdeki vitamin D aktivasyonunu etkili bir şekilde önlediğimizden, doğal olarak sağlayacağı korumayı engelleyebiliriz. Kanıtlar akıllı bir stratejinin, cildimizin pembeye dönmesinden kısa bir süre önce bol miktarda çıplak derinin korumasız güneşe maruz kalmasını sağlamak ve daha sonra ince bir giysi tabakası ile örtmek olduğunu önermektedir. Ayrıca, uzun süre açık havada olduğumuzda, yüzünüzdeki cildin zarar görme eğilimi daha yüksek olduğu için D vitamini depolarına çok fazla katkı sağlamayacağı için geniş bir şapka takmak da akıllıca olacaktır.

UV Maruziyetine Karşı Koruma

Avustralyalı araştırmacılara göre, B3 vitamini (nikotinamid) de belirli cilt kanserlerine yatkın hastalarda koruma sağlayabilir. Araştırmacılar hipotezlerini, daha önce son derece yaygın ve yavaş ilerleyen ve melanomdan daha az ciddi olan skuamöz hücreli ya da bazal hücreli karsinom olmak üzere deri kanseri tanısı konmuş 386 kişi üzerinde test ettiler.  Katılımcılara, bir yıl boyunca günde iki 500 mg vitamin B3 hapı veya plasebo verdiler. B3 vitamini alanlara bir yıl sonra yüzde 23 daha az kanser tanısı kondu. Haplar ayrıca aktinik keratoz adı verilen kanser öncesi lezyonların sayısını azalttı. Dokuz aylık tedaviden sonra nikotinamid alan gönüllüler arasında bu lezyonlar yüzde 20 azaldı. Nikotinamid kullananlar yaklaşık üç ayda sonuç almaya başladılar. Bununla birlikte, korunma vitamini almayı bıraktıklarında kayboldu.

Araştırmacılar, aşırı UV maruziyetinin neden olduğu DNA hasarının onarılmasına ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine nikotinamidin yardımcı olduğunu ve cilt kanserine yatkınlığı olanlara tavsiye edildiğini belirttiler. Genel popülasyonda cilt kanserine karşı koruma sağlayıp sağlayamayacağının ise hala bilinmediğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Make Vitamin D Not UV A Priority, Skin Cancer Foundation

Çocukluk Çağında Melanom

05 Ocak 2018

Çocuklarda melanom çok nadirdir ve tüm melanomların sadece% 1-3'ünü oluşturur. Pediatrik melanom, genç erişkinler arasında önemli ve giderek artan bir sorundur. Özellikle kızlarda artan bir riskten söz etmek mümkün olup, gövde ve bacaklarında melanom lezyonları oluşma eğilimi görülür. Lezyonun boyutuna bağlı doğuştan melanositik bir nevüs olası malign transformasyon nedeniyle gelişen çocukluk melanomu için risk faktörlerinden biridir. Çocukluk çağı melanom potansiyel olarak ölümcül bir hastalıktır. Melanom için cerrahi eksizyon ilk tercih edilen tedavi yöntemidir.

Klinisyenler konjenital melanositik nevüs çocuklarında olası malign dönüşümün farkında olmalılar çünkü erken tanı ve tedavi prognozu iyileştirir. Pediatrik bir hastada pigmente bir lezyonu değerlendirirken melanom şüphesi akılda tutulmalıdır. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir vaka bildiriminde çocukluk çağında melanom geçiren bir hastanın uzun dönem sonuçları paylaşıldı. Konjenital nevus ile doğan, 6 yaşında metastatik çocukluk çağı malign kafa derisi melanom tanısı konan bir olgu sunuldu. Söz konusu hastaya cerrahi ablasyon ve rekonstrüksiyon yapıldı ve rekürrens olmaksızın 26 yıl hayatta kaldığı görüldü. Bu olgu, çocukluk çağında melanomun uzun süreli sağkalımı için umut verici bir temsiliyet taşımaktadır.

Çocukluk çağında melanom her ne kadar akla ilk gelen tanılardan olmasa da uzun süreli bu tarz bir tedavi başarısı için erken tanının önemi tabi ki yadsınamaz. Bu noktada klinisyenlere ciddi bir iş düşüyor. Cilt kanseri ve çocuklarda risk faktörleri ile ilgili şu bilgiler önemlidir:

• Güneşe maruz kalmanın yaklaşık% 40-60'ı 20 yaşından önce gerçekleşir.

• Güneş yanığı güneşte 15 dakika içinde olabilir, ancak kızarıklık ve rahatsızlık birkaç saat sonra fark edilebilir.

• Sık yanıklar cilt kanserine neden olabilir.

• Korunmasız güneşe maruz kalma, ben ve çilleri bulunan ve açık saçlı veya cilt kanseri öyküsü olan çocuklar için daha tehlikelidir.

• Herhangi bir yaşta 5'ten fazla güneş yanığı olması halinde, melanom riski iki katına çıkabilir.

• Melanom, 15-29 yaşlarındaki genç erişkinler için kanserin ikinci en yaygın formudur.

• 11-19 yaş arasındaki çocuklarda melanom insidansı, 1973'ten 2001'e yılda yaklaşık% 3 artmıştır. Melanom insidans hızı, çevresel UV radyasyonu ile pozitif yönde ilişkilidir.

• Melanom 15-19 yaş grubunda teşhis konan tüm kanserlerin yaklaşık% 7'sini oluşturur

Literatür talep et

Referanslar :

Larsen AK et al. Long-term Survival after Metastatic Childhood Melanoma. Plast Reconstr Surg Glob Open. 2014 Jul 9;2(6):e163. doi: 10.1097/GOX.0000000000000122. eCollection 2014 Jun.

Share 35 Uygulaması ve Karaciğer Transplantasyonu

02 Ocak 2018

2002'de Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) puanlama sistemi için model uygulanması, ölü donör karaciğer organ bağışında gerekli yeniden düzenlemede, aday bekleme listesi önceliği, karaciğer nakli (KT) yapılmaması durumunda tahmini 3 aylık ölüm riski ile belirlenmiştir. MELD sisteminin uygulanmasından bu yana, transplantasyonda ortalama MELD puanı, kademeli olarak artan bekleme listesi adaylarının hastalık derecesine paralel olarak, yıllık bazda artmıştır. Birleşmiş Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) veri tabanına göre, 2002'de, tüm yetişkin KT alıcılarının %4'ünden biraz daha fazlasında MELD puanı 40 ya da daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. 2014 yılına gelindiğinde, bu nüfus için nakil sayısı yaklaşık % 12'ye yükselmiştir ve bu karaciğer transplantasyonunu bekleyen çok sayıda aday ve ölü donör organlarının yetersizliği arasındaki artan dengesizliği yansıtmaktadır. Bu dengesizlik, donör spesifik alan (DSA) içindeki adaylara, vericinin DSA'sının dışında bulunan ancak donör bölgesi içinde olan, potansiyel olarak kritik derecede kötü olan adaylardan önce, DSA'larında tedarik edilen ölü donör karaciğerleri için öncelik verilen organ dağıtım sistemi ile daha da güçlenmiştir. Ülkenin yüksek nüfuslu metropol bölgelerinde, alıcıları mümkün olan en yüksek MELD skoru 40 ile nakletmek rutin hale gelmiştir.

2013 yılında, bu krizi hafifletmek ve en zorlu KT adaylarına organ erişimini artırmak için UNOS, bir bölgedeki MELD skoru 35 veya daha yüksek olan tüm hastalara, vericinin DSA'sında 35'in altındaki bir MELD puanına sahip yerel adaylardan daha öncelik verildiği, bir bölgesel Share 35 politikası uygulamıştır. Transplantasyon sırasında Share 35’in, MELD puanı 40 veya daha yüksek olan alıcıların transplantasyonu üzerindeki etkisinin ulusal analizi, sonuçlarda küçük ancak önemli bir genel iyileşme olduğunu ortaya koymuştur. Organ donörü sıkıntısı, özellikle de rekabetin en fazla olduğu ve alıcıların transplantasyon öncesinde Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) skoru 40'a ulaşan Birleşik Devletlerin bölgelerinde devam etmektedir. Son derece rekabetçi bölgelerdeki Share 35'in faydaları kolektif ulusal tecrübeyi incelerken küçümsenebilir.

Share 35 Bekleme Sürelerini Azaltıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları tek merkezli analizde, Share 35 uygulamasında sonra MELD 40 ve üzeri alıcılarda karaciğer transplantasyonunun sonuçlarını incelediler. 21 Nisan 2002 tarihinden 15 Mayıs 2015 tarihine kadar MELD skoru 40 veya daha yüksek olan 207 karaciğer nakli alıcılarının retrospektif analizini yaptılar.

Araştırmacılar, çok değişkenli analizde, MELD 40 ya da daha yüksek karaciğer transplantasyonunda greft sağ kalımının en güçlü belirleyicisi olarak Share 35'in uygulanmasını tanımladılar. 1 yıllık greft sağ kalımını Share 35 sonrasın %94 iken Share 35 öncesi % 75 buldular. Alıcılar transplantasyona kadar Share 35 sonrası (10 gün), Share 35 öncesine göre (16 gün) daha az zaman bekledi ve daha az hasta nakilden önce 28 günden fazla hastanede yatırıldı (% 6'ya karşılık % 18). Çok değişkenli analizde, listeye alındığında şeker hastalığı olan alıcılar, nakil sonrası hasta mortalitesinin güçlü öngörücüsü olarak tanımlandı.

Araştırmacılar, Share 35 politikasının uygulanmasının, organ erişimini geliştirerek ve aday bekleme sürelerini en aza indirgeyerek sonuçlar üzerinde belirgin bir etkiye sahip olduğunu belirttiler. Share 35 sonrasında, 40 veya daha yüksek bir MELD skoruna ulaşan alıcıların, 1 yıllık greft sağ kalımında iyileşme sağladıklarını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Nekrasov et al. Improvement in the Outcomes of MELD ≥ 40 Liver Transplantation: An Analysis of 207 Consecutive Transplants in a Highly Competitive DSA, Transplantation 2017;101: 2360–2367.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image