Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Organ alıcılarında agresif melanom gelişme olasılığı daha mı fazla?

13 Ağustos 2015

ABD Bloomberg Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan yeni bir çalışmada, transplantasyon yapılan hastalarda, transplantasyon yapılmayan hastalara kıyasla melanom gelişme olasılığının 2 kat daha fazla olduğu, melanoma bağlı ölüm riskinin ise 3 kat daha fazla olduğu gösterildi.

Transplantasyon yapılan kişilerin organ reddini önlemek üzere kullandıkları immün süpresif ilaçların bu hastaları tedavisi daha güç olan ileri evre kanserlere daha yatkın hale getirdiği gösterildi.

Çalışmada 1987-2010 yılları arasında organ transplantasyonu yapılan 139.991 hastanın verileri incelendi ve 519 melanom vakası saptandı.

Çalışmanın yürütücüsü Dr. Robbins transplantasyon yapılan kişilerde melanom olasılığının daha yüksek olduğunu bildiklerini,  fakat bu hastalarda daha az ölümcül deri kanseri formlarının gelişmesi çok muhtemel olduğundan ve dermatologlar tarafından düzenli olarak kontrol edildiklerinden bunun yoğun taramanın bir sonucu olduğunu düşündüklerini, fakat aksine transplantasyon yapılan hastalarda melanom gelişme riskinin yüksek olduğunu gördüklerini belirtti.

Araştırmacılar, bu hasta grubunda melanom görülmesinin nedeni olarak, transplantasyon sırasında verilen ve immün sistemin yeni organa saldırısını önlemek amacıyla T hücrelerini durduran ilaçları gösterdiler. Ayrıca uzun süre boyunca idame tedavisi olarak verilen bazı ajanların da ultraviyole radyasyonunun etkilerini kat kat artırdığı ve bunun da melanom gelişimine neden olabileceği gösterildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/08/150813123426.htm

Kanser Hastalarında Çekilen BT`de Koroner Kalsiyum Bulgusu

22 Kasım 2019

Kanser için yapılan her üç bilgisayarlı taramadan (BT) yaklaşık biri koroner arter kalsiyumunu (KAK) gösterir, ancak bulgu radyoloji raporunda sadece bir cümle olarak kalır ve retrospektif bir çalışma için muhteşem bir fırsat sunar. Analizler bunu önermesine rağmen  statinler veya aspirin çok az vakada reçetelenmektedir.

Yapılan çalışmada yazarlar, rapor edilen KAK'nin klinik sonuçları etkileyip etkilemediğinin araştırılmasının bir öncelik olmasının yanında, yakın zamanda potansiyel olarak kardiyotoksik kemoterapi alacak olan hastalarda koroner arter hastalığının (KAH) tedavisi için "az bilinen bir eylem fırsatı" olduğuna işaret ediyorlar. Minneapolis, Minnesota Üniversitesi’nden Dr. Matthew C. Hooks, yaptığı açıklamada "Kanserlerini değerlendirmek için BT taraması geçirmiş olan bu hastalarda, hasta için daha fazla risk teşkil etmeyen, onları daha fazla radyasyona maruz bırakmayan, elde edebileceğimiz değerli bilgiler olabilir." şeklinde konuştu. ACC 2019 bilimsel oturumda grubunun, gelecekte rapor edilecek olan koroner kateter müdahaleleri ve klinik olayların insidansı ile ilgili olarak aynı kohorttan veri topladığını söyledi.

Texas Üniversitesi Kanser Merkezi'nden Dr. Juan C. Lopez-Mattei verdiği röportajda "Tecrübelerime göre, birçok radyolog kardiyak görüntülemede bir geçmişe sahip değil ve bu uzmanların kanser hastaları ile ilgili raporlara kalp ve koroner bulguları dahil etme olasılıkları daha düşük olabilir. Bazıları koroner kalsifikasyonları rapor edebilir ancak bu konuda tutarlı değiller. Her zaman klinik bir fark yaratmayacağının farkında olarak, BT raporlarında herhangi bir KAK bulgusu içerdiğini belirtmenin, klinisyene en azından var olup olmadığının söylenmesinin kesinlikle yardımcı olacağını düşünüyorum." diye belirtti. Bunun statin veya aspirin tedavisine yol açıp açmayacağı ise çok daha büyük ve ileriye dönük bir çalışma gerektiren daha iddialı bir sorudur. Lopez-Mattei ayrıca, kanser hastalarının tesadüfi olarak tanımlanmış KAH, özellikle başka türlü şüpheli olmayan KAH için tedavi verilmesinin sonuçları iyileştirip iyileştirmeyeceğine dair neredeyse hiçbir randomize deneme kılavuzu bulunmadığını belirtti.

Hooks, mevcut analizin sadece KAK bilgisinin önemli olup olmadığı konusunda “BT taramasında bu bulgunun varlığına veya yokluğuna dayanarak tedavi önerileri ve kemoterapi önerileri yapmalı mıyız?” sorusunu ele almaya başladığını kabul etti.

Çalışmada araştırmacılar, bir antrasiklin ve/veya trastuzumab (Herceptin, Genentech/Roche) ile tedaviye başlayacak olan çeşitli kanser hastalığa sahip olanlar arasından en az 45 yaşlarında 1001 hastadan oluşan bir grubun BT taramalarını incelediler. Buldukları her bir KAK'yi Agatston skorları ile ölçtüler ve KAK'ın orijinal olarak rapor edilip edilmediğini ve herhangi bir klinik karara yol açıp açmadığını görmek için elektronik tıbbi kayıtları incelediler.

KAK, 349 hastanın taramalarında, yani kohortun %34.9’unda görülmüştür. Ancak KAK, yalnızca 178 hasta veya alt grubun %51'i için BT klinik raporlarına dahil edildi. Hooks, hastaların sadece 24'ünün bir kardiyologa sevk edildiğini, 5 hastaya aspirin reçete edildiğini ve 3'ünün bir statin için yeni reçeteler aldığını bildirdi. Diğer taraftan, 349 hastanın 56'sında (%16) KAH belgelenmişti. 152'sinde (%43.6) zaten aspirin ve 159'unda (%45.6) statin kullanım öyküsü vardı.

Belki De Bunun Arkasında Başka Mantıklı Sebepler Var

Hooks bu verilerin, yeni statin almış olan üç hastanın orijinal BT raporlarında KAK'li 178 arasında olup olmadığını söylemediğini kabul etti. Ayrıca, resmi rapordan bir KAK bulgusu çıkarmamak ve ayrıca bir statin veya aspirin reçetesi vermemek için makul nedenlerin olabileceğini belirtti. Örneğin, halihazırda statinleri olan veya bilinen koroner hastalığı olan hastalar için KAK bilgisinin belirtilmesine gerek olmadığı görülmüştür. Ek olarak statinler veya aspirin, karaciğer hastalığı, depresif trombosit işlevi, şiddetli kanama öyküsü veya agresif veya son dönem maligniteleri olan hastalar için uygun görülmeyebilir.

Gerçekten de, kanser aşaması ve diğer klinik bağlamla ilgili veriler olmadan, koroner arter kalsiyumuyla ilgili rapor vermemenin uzun süreli sağkalımı etkileyebileceği sonucuna varmak zordur. Bir hastanın, pankreas veya sarkom gibi tedavi edilmesi zor bir kanseri varsa, bunun için prognozun zayıf olması durumunda, KAK'ın tanımlanması çok az fark yaratabilir.

Öte yandan, bazı maligniteler çok tedavi edilebilir. Meme kanserleri ve lenfomalar, örneğin mevcut kohortun yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Bu yüzden birçok durumda, Lopez-Mattei, "Prognoza bağlı olarak, bir statin ve aspirine bağlamanın kesinlikle yararı olur." şeklinde açıkladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

American College of Cardiology (ACC) 2019 Scientific Session: Abstract 1331-416. To be presented March 18, 2019.

Transplant Alıcılarında Toksoplazmoz

21 Kasım 2019

Toksoplazmoz, dünya çapında  insanları ve diğer sıcakkanlı hayvanları enfekte eden zoonotik bir patojendir. Toksoplazmozun prevalansı ve klinik şiddeti coğrafi bölgelere göre değişmektedir. Birincil enfeksiyondan sonra, parazit doku kistleri içinde uykuya geçer ve ömür boyu varlığını korur. İnsanlara bulaş ise esas olarak, enfekte olmuş hayvanların dışkılarındaki oositler ile kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesinden ya da içinde kist barındıran etlerin az pişmiş olarak yenmesinden kaynaklanır. Toksoplazmoz erişkinlerde büyük ölçüde asemptomatik olmasına rağmen, her yaştaki immün yetmezliği olan hastalarda yaşamı tehdit eden bir fırsatçı enfeksiyondur. Dolayısıyla nakil hastaları da bu fırsatçı patojen açısından risk altındadır.

Günümüzde bu enfeksiyonları önleme tedbirleri donörün, alıcının veya her ikisinin transplantasyon öncesi serolojik taramasına dayanmaktadır. Bununla birlikte bu konudaki kılavuzlar ve yönetmelikler ülkeler arasında büyük ölçüde farklılık göstermektedir. Kemoprofilaksi ile ilgili olarak, Fransa'da çok merkezli bir çalışma, bu alanda tedavi yönetimi ve süresi açısından farklı uygulamalar olduğunu ortaya koymuştur. Bazı uzmanlar, sağkalım oranlarını iyileştirmek için toksoplazma reaktivasyonunun erken teşhisini amaçlayan, hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HSCT) hastaları için sıkı bir klinik ve moleküler takip protokolü önermişlerdir ancak bu stratejinin fayda maliyet oranı hala tartışılmaktadır.

Seropozitif Hastalarda Sağkalım Daha Düşük

Transplantasyon sayıları arttıkça, artan sayıda hastanın toksoplazmoz riski altına girdiği düşünülebilir. Bu riski azaltmak için neler yapılabileceğini değerlendirmek isteyen bilim insanları Avrupa'daki HSCT ve katı organ nakli (SOT; kalp, böbrek veya karaciğer) hastaları için toksoplazmoz önleme uygulamalarını, yaygınlığını ve sonuçlarını gözden geçirdiler. Bu çalışmada araştırmacılar 2010-2014 yılları arasında tanı konulan toksoplazmoz vakaları hakkındaki nakil popülasyonu ve bu hastalara uygulanan önleme kılavuzları / düzenlemeleri ve hastaların klinik verileri hakkında elektronik verileri topladılar. Buna ek olarak ülkelerin %80'inde allo-hematopoetik kök hücre vericilerinin serolojik transplantasyon taraması yapılırken %100’ünde de organ donörlerinin taranması yapıldı. SOT alıcıları 6 ülkede sistematik olarak tarandı. Erişilen verilerdeki anti-Toksoplazma kemoprofilaksi oldukça heterojendi. Çalışmada toplam 87 toksoplazmoz vakası kaydedildi (58 allo-HSCTs, 29 SOT). Araştırmacılar yaptıkları analizlerde toksoplazma seropozitif alıcılar ile allo-hematopoetik kök hücre ve karaciğer alıcılarında 6 aylık sağkalım oranının daha düşük olduğunu gördüler. Kemoproflaksi, SOT alıcıları için sonuçları iyileştirmekteydi ancak toksoplazma hala organ nakli alıcıları arasında yüksek mortalite oranlarıyla ilişkiliydi. Araştırmacılar profilaktik tedavileri standardize etmek ve hasta yönetimini optimize etmek için acil olarak yeni kılavuzlara ihtiyaç olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gangneux et al. Toxoplasmosis in Transplant Recipients Emerging Infectious Diseases 2018;24(8):1497-1504.

Kanserli Kadınlar Doğurganlık Nasıl Korunmalı?

15 Kasım 2019

Üreme çağındaki birçok kadına her yıl kanser teşhisi konur. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2016 yılında yaklaşık 843.820 kadına kanser teşhisi kondu ve bu vakaların 89.000'inden fazlası 45 yaşın altındaydı. Kore'de, kanserli kadın hasta sayısı 2014'te 104.175’ti. 2011-2015 yılları arasında kanser tanısı alan tüm hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %70.7’ydi ve bu oran sürekli olarak daha iyiye gitmekteydi. Özellikle kemoterapi ve radyoterapinin tanı ve tedavisinde tıbbi teknolojinin gelişimi, bu kanser hastaların hayatta kalma oranını arttırmıştır. Hem kemoterapi hem de radyoterapi, foliküler azalmaya bağlı olarak yumurtalık fonksiyon kaybına neden olur. Özellikle siklofosfamid gibi alkilleyici maddeler gonadotoksiktir ve erken over yetmezliğine neden olur.

Çocuk doğurmanın mesleki veya kişisel nedenlerden dolayı ertelenmesinin sosyal eğilimlerine göre, kanserli birçok hasta henüz aile planlamasına başlamamış veya bunu tamamlamamıştır. Kadınlar için kanser tedavisine bağlı kısırlık, benlik saygısı kaybıyla ilişkili olabilir ve psikososyal sıkıntıya neden olabilir. Bu nedenle kanserli gençlerin doğurganlık potansiyellerini korumaları için fırsatların sağlanması için çaba gösterilmelidir. Endokrin fonksiyon ve doğurganlığın geri kazanılması anlamına gelen over fonksiyonunun geri kazanılması, kanserden kurtulduktan sonra üreme çağındaki kadınların yaşam kalitesini artıracaktır.

Yeni Koruma Seçenekleri

Over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu, acil kemoterapiye ihtiyaç duyan veya over stimülasyonu yapmak istemeyen kanserli erişkin hastalarda doğurganlığın korunmasında önemli bir seçenektir. Yumurtalık doku donması, kanserli prepubertal hastaların doğurganlığını korumak için tek seçenektir. Yakın tarihli bir derlemede, donmuş çözülmüş over transplantasyonunun yaklaşık 90 canlı doğuma yol açtığı ve gebe kalma oranının yaklaşık %30 olduğu bildirildi. Endokrin fonksiyon iyileşmesi, nakil sonrası 3.5 ile 6.5 ay arasında %92.9 oranında gözlenmekteydi.

Kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler, kanserden kurtulanların sayısını ve prognozunu arttırmıştır. Üreme uzmanlarına erken sevk, ergenlik öncesi ve doğurganlık çağındaki kanser hastaları için çok önemlidir. Embriyo veya oosit kriyoprezervasyonu doğurganlığın korunmasında standart yöntemdir, over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu gibi yöntemler ise henüz araştırma evresindedir. Bu yöntemlerden ikincisi, kanser tanısı almış prepubertal kızlar için tek doğurganlık koruma seçeneğidir. Yeniden implantasyondan sonra endokrin fonksiyonunun iyileşmesi iyi tespit edilmiştir ve canlı doğum oranı önemli ölçüde artmaktadır. Araştırmacılar yaptıkları incelemeye dayanarak, kanserli gençlerdeki endokrin fonksiyon ve doğurganlığı korumak amacıyla over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu kanser tedavisinden önce dikkatlice düşünülmesi gerekildiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sooyoung Kim et al. Ovarian tissue cryopreservation and transplantation in patients with cancer Obstet Gynecol Sci. 2018 Jul; 61(4): 431–442

Onkologların En Zor Sorusu – Ne Kadar Ömrüm Kaldı?

14 Kasım 2019

"Ne kadar ömrüm kaldı?" Bu, hastaları derinden etkileyen önemli bir sorudur. Günümüzde büyük veri ve çevrimiçi prognostik araçlar yardımıyla bile, immünoterapiler ve hedefli tedaviler bu soruyu cevaplamayı çok zor hale getirdi. Bu yüzden prognostik tahmin yapmak, bir bilimden çok bir sanat haline gelmiştir ve klinik deneyim ve sezgiye dayanan dikkatli, adım adım bir yaklaşım gerektiren bir durumdur.

Öncelikle Hastaların Ne Bilmek İstediğini ve Zaten Ne Bildiklerini Anlayın

Prognoz konusu, hasta ve ailesi için birçok açıdan yaklaşılması çok zor bir konudur. Hastaların %5 ila %20'si ciddi bir hastalık tanısı konduğunda prognozunu bilmek istemezler. Çoğu, neyin yanlış olduğunu bilmek ister, ancak ne kadar zamanları olursa olsun, herkes bunu bilmek istemez. Bu durum, prognozu hastadan daha fazla bilmek isteyen aile üyeleri tarafından daha karmaşık hale getirilebilir.

Bir hekimin akut miyeloid lösemili yaşlı bir hasta ile bir odada bir arada bulunup kemoterapi hakkında konuştuklarını varsayalım. Bir aile üyesi “Prognoz nedir?” diye soracak. Hastaya dönüp 'Bu duymak istediğin bir şey mi?' diye sorulduğunu düşünelim. Bunu yapmak her zaman ilginçtir, çünkü bazen hastalar bu bilgiyi isteyeceklerdir. Öte yandan çoğu zaman da hastalar bunları duymakta tereddüt etmektedirler.

Ortalamalar Değil Bireyler

Kullanılan araç ne olursa olsun, çoğu zaman iki parça bilgi sağlayacaktır: hastanın iyileşme şansı ya da kanseri tedavi edilemez ise hastanın ne kadar zamanı kaldığı. Bu sayılar kaçınılmaz olarak hasta için odak noktası haline gelecektir. Öte yandan bu sorunun sadece bir parçasıdır. Çünkü her hasta farklıdır ve bu bilgileri her bireye uyarlamak zordur. Herkesin hastalığı farklı şekilde davranır

Ne Zaman Prognoz Hakkında Bilgi Verilmeli?

Bir doktor hastanın prognozuna dair bilgi sahibi olduğunda, asıl önemli soru, ne zaman verileceği sorusudur. Buradaki ilk belirleyici, tedavi edilen kanser türüdür. Örnek olarak akut miyeloid lösemili hastalarda doktorlar hastalığın başlangıcında hastalarla ile prognoz hakkında konuşmak zorundadır. Çünkü burada kullanılan yoğun kemoterapi ile tedavi ile ilgili de önemli miktarda ölüm oranı mevcuttur. Hastalarla başlamak üzere olunan terapiden ölme şansı hakkında konuşulmazsa hastalar için bir kötülük yapıyor olabilirsiniz. Bu konuşmanın bir kısmı da tabii ki hastalığın uzun dönem prognozu ve tedavinin uzun vadeli kazançlarını içermelidir.

Diğer taraftan, Miyelodisplastik Sendromlara hastalar için zamanlama hastalığın ciddiyetine ve hastanın ne kadarını bildiğine bağlıdır. Bu anlamda, bir hastanın ne kadar zamanı kaldığı sorusunu cevaplama söz konusu olduğunda, belki de en yararlı rehber doktorun bu işi ne kadar zamandır yaptığıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

'How Long Do I Have?' Tackling Oncology's Most Difficult Question Liam Davenport August 12, 2019 Medscape

Genomik Profilleme Kanser Tedavisi Sonuçlarını Nasıl Etkiliyor?

13 Kasım 2019

Genomik tümör profillemesi, her bir hasta için özel ve hassas tedavi vermek için kullanılabilecek tümör dokularındaki birçok genomik değişikliğin tanımlanmasına imkan sağlayan yeni bir tekniktir. Bu teknolojinin kullanımı ve bunun klinik sonuçlar üzerindeki potansiyel etkisi hakkındaki veri eksikliği, Suudi Arabistan'dan bir grup araştırmacıyı bu konu ile ilgili bir çalışma yapmaya teşvik etti. Çalışma kapsamında birbirini izleyen 50 erişkin hastanın metastatik solid organ kanserli, tedavi standardına karşı dirençli olan tümör dokuları genomik olarak profillendi.

Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 56’ydı ve kadınlar hasta grubunun %76'sını oluşturuyordu. Tüm hastalar ağır şekilde tedavi edildi. Hastaların %52'si göğüs, akciğer kanseri veya yumurtalık kanseri gibi ciddi kanser türlerine sahipti. Yapılan analizlerde hastaların %88'inde en az bir genetik değişiklik tespit edildi. Tümör profilleme;

  • genel hasta popülasyonunun %58’inde,
  • meme kanseri hastalarının %87 ve
  • akciğer kanseri hastalarının %14'ünde

tedavi kararlarını yönlendirici oldu.

Daha Uzun Progresyonsuz Sağkalım

Anlamlı hastalık yanıt oranları (tam remisyon, parsiyel remisyon ve stabil hastalık), terapi kararını tümör profili tarafından yönlendirilenlere (29 hastanın 25'i; %86) ve terapi kararına genomik bulgular tarafından yönlendirilmediğine benzerdi (29 hastanın 25'i; %86, 21 hastanın 17'si; %81; P=0.72). Öte yandan, tümör profilleme sonuçlarına dayanarak tedavi kararı alındığında belirlenen medyan progresyonsuz sağkalım bulgular tarafından desteklenenler arasında anlamlı olarak daha uzun bulundu (sırasıyla 12.0 ve 5.2 ay; tehlike oranı %95 ve CI:0.32 idi [0.13-0.81]; P = 0.017). Genel sağkalım farkı tahmin edilemeyecek olsa da, 12 aylık sağkalım, desteklenen ve desteklenmeyen gruplarda sırasıyla %64 ve %53 idi.

Sonuç olarak, kanser hastalarındaki hassas tıp yaklaşımları, onkoloji topluluğu için hala önemli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Ancak bu teknolojiler özellikle ilerlemiş hastalık durumlarında yararlanılabilecek terapötik seçeneklerin sayısını arttırabilir. Araştırmacılar kendileri ve diğerleri tarafından gösterilen potansiyel faydaya rağmen, ideal istenen etkiyi elde etmek için hala uzun bir yol olduğunun altını çizdiler. Gelecekteki araştırmalar, hastalık süresince genomik profil teknolojisinin ne zaman gerçekleştirileceğine, en güvenilir ve doğrulanmış sıvı biyopsi tekniğinden yararlanarak uygun adayların seçilmesine yardımcı olan en güvenilir biyobelirteçler olan en verimli ve onaylanmış platforma hitap edebilmelidir. Uzmanlar, özellikle gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkelerdeki hastalar için tümör profili oluşturmayı daha uygun maliyetli hale getirmek için yeni yollarının araştırılması gerektiğinin önemine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ezzeldin M. Ibrahim et al. Genomic Profiling for Patients with Solid Tumors: A Single-Institution Experience Annals of Clinical Oncology doi:10.31487/j.ACO.2019.02.04 Volume 2(2): 3-7

FDA ve Flatiron Anlaştı

07 Kasım 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği'nin (ASCO) geçen yılki yıllık toplantısında, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), tedavi stratejisini yönlendirmek için kullanılan hassas onkoloji ilaçlarının güvenliliği ve etkinliği hakkında daha fazla bilgi edinmek için gerçek dünyadaki hasta verilerini kullanma yollarını ve bu yöntemlerin tanı sistemlerine ne ölçüde uygulandığını programda öne çıkardı.

Üç yıl önce FDA, geleneksel klinik çalışma ortamı dışındaki kaynaklardan elde edilen gerçek dünya verilerinin kanser tedavilerinin güvenliliği ve etkinliği konusunda kanıt toplamak için nasıl kullanılabileceğini araştırmak için sağlık teknolojisi şirketi Flatiron Health ile bir ortaklık kurdu.

Flatiron ile FDA ortaklığı, araştırma ve gerçek dünyadaki uygulamalardaki farklılıklar hakkında daha iyi bir görüş kazanmayı ve ilaçların piyasaya girdikten sonra güvenlik ve etkinlikleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. FDA, Flatiron'un 200'den fazla ABD kanser merkezinde tedavi gören 30.000 hastanın tanımlanmış elektronik sağlık kayıtlarını Foundation Medicine tarafından yapılan genetik testlerin sonuçları ile ilişkilendirdiği, kliniko-genomik veri tabanındaki verilerden faydalanmaktadır.

Veritabanı Yeni İmkanlara Olanak Sağlıyor

Daha önce FDA ve Flatiron, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde immünoterapinin benimsenmesini ve PD-L1 testinin kullanılmasını takip etmek için gerçek dünya verilerinin kullanımını tartışmışlardır. Kurum yetkilileri, uygulamalarda farklılıklar ve uyum sağlama hızı farkları olduğuna dikkat çekerek genel olarak, nivolumab ve pembrolizumabın 2015 yılında NSCLC'de onay almalarından bu yana, bu immünoterapilerin hızlı bir şekilde benimsendiği belirttiler.

Yakın zamanda yayınlanan bir makalede FDA, Flatiron ve Foundation Medicine'dan uzmanlar, Flatiron'un veritabanının geliştirilmesini tarif etmiş ve havuzdan toplanabilecek öğrenme türlerinden bazı örnekler sağlamışlardır. Örneğin uzmanlar, tümör tipleri arasında yüksek mikro uydu kararsızlığı oranını araştırmak için veri tabanını sorgulayabilmekteydiler.

Geçtiğimiz yıllarda FDA ilk kez, yüksek mikrosatellit instabilitesi (MSI) veya yanlış eşleşme onarım eksikliği ile karakterize gelişmiş katı tümörlere sahip hastalar için pembrolizumabı onayladığında, bir ilaç için doku agnostik bir göstergeyi onaylamış oldu. Bu süreçteki hızlandırılmış onay, yüksek MSI veya uyumsuzluk onarımı eksikliği ile karakterize 15 tip solid tümörü olan 149 hastayı kapsayan beş tek kollu çalışmadan elde edilen verilere dayandırılmıştı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Turna Ray At ASCO, FDA Discusses Use of Real-World Data Drawn From Flatiron Health's Clinico-Genomics Database Genomeweb Jun 04,2018

Kanser Hastalarında Antidepresanlar Sağkalımı Nasıl Etkiliyor?

04 Kasım 2019

Depresyon ve anksiyete kanserde sık görülür ve bu hastalarda antidepresanlar etkili bir tedavi olarak kabul edilir. Öte yandan kanser hastalarındaki antidepresan bağlılığı ile mortalite arasındaki ilişki belirsizdir. Bu alanda yapılan yeni çalışma, kanserli hastaların populasyonlu bir kohortunda antidepresana bağlılık ile tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışma kapsamında en az bir kez antidepresan alan kanserli 42.075 hastayı içeren 4 yıllık bir tarihsel kohort çalışması yapıldı. antidepresana bağlılık, uyumsuzluk (<% 20), zayıf (% 20-50), orta (% 50-80) ve iyi (>% 80) bağlılık olarak kategorize edildi. Bunlara ek olarak mortaliteyi etkileyebilecek demografik ve klinik değişkenler için düzeltilmiş çok değişkenli sağkalım analizleri yapıldı.

1.051.489 kişi-risk takibinde mortalite için düzeltilmiş tehlike oranları ilaç kullanmayan gruba kıyasla düşük, orta ve iyi bağlılık gruplarında sırasılya sırasıyla 0.89 (% 95 güven aralığı [CI]: 0.83-0.95), 0.77 (% 95 CI: 0.66-0.72) ve 0.80 (% 95 CI: 0.76-0.85) idi. Tüm örneklemin ve depresyonlu bir alt grubun analizi, kanser alt tipleri için, meme, kolon, akciğer ve prostat kanserleri için benzer örgüleri ortaya çıkardı. Fakat melanom hastaları için durum farklıydı. Erken değişkenliğin çok değişkenli tahmin edicileri arasında erkek cinsiyet (HR 1.48 [% 95 CI: 1.42-1.55]), mevcut / geçmiş sigara içme durumu (HR 1.1, [% 95 CI: 1.04-1.15]; P <.0001), düşük sosyoekonomik durum ve daha fazla fiziksel komorbidite (HR 1.1, [95% CI: 1.03-1.17]; P <.0001) vardı.

Antidepresan ve Sağkalım İlişkisini Gösteren İlk Çalışma

Araştırmacılar bu çalışmanın, antidepresan ile daha yüksek bağlılığın kanser hastalarının ülke çapında geniş bir kohortunda tüm nedenlere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkili olduğunu gösteren ilk çalışma olduğunu belirttiler. Verilerinin, kanser hastaları arasında antidepresana bağlılığı cesaretlendirmek için acil ihtiyaçlara katkıda bulunduğunu söylediler. Öte yandan bu çalışma antidepresan tedavisine uyumu takip ederken, anti-kanser tedavisine uyumu takip etmiyordu. Yine de araştırmacılar depresyon tedavisi ile uyumlu olan kişilerin tüm tedavilerle daha uyumlu oldukları olabileceğinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirttiler. Ek olarak, çalışmada antidepresanların ne için reçete edildiğine veya hastanın antidepresanlara ihtiyaç duyup duymadığına veya tedaviye nasıl cevap verdiğine dair hiçbir ayrıntı yoktu.  Araştırmacılar ölçemedikleri depresyonun ciddiyeti hakkında daha fazla bilgi edinmek istediklerini belirttiler. Bu durum da çalışmanın bir sınırlamalarından biriydi. Uzmanlar daha uzun süre yaşayan insanların yalnızca antidepresan ilaçları aldıklarını değil, aynı zamanda depresyonlarının da iyileştiği gösterilse sonuçların daha ikna edici olacağına dikkat çektiler.

Makalede, yazarlar çalışmanın sınırlamalarından birinin zihinsel sağlık teşhisine ilişkin veri eksikliği olduğunu kabul etmişlerdi. Ayrıca, sağkalım oranını azaltan bilinmeyen faktörlerin, uyumlu olmayan hastalarda daha yaygın olabileceğini de bu sınırlamalara eklediler. Araştırmacılar neoplazmanın derecelendirilmesi ve evrelendirilmesi gibi ölçülmemiş değişkenler nedeniyle hala eşlik edici faktörlerin olabileceğinin de akılda tutulması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shoval G et al. Adherence to antidepressant medications is associated with reduced premature mortality in patients with cancer: A nationwide cohort study. Depress Anxiety. 2019 Jul 22.

Kanser Tedavisi Sırasında Glikoz Alımı Kısıtlanmalı Mı?

01 Kasım 2019

Skuamöz hücreli karsinom (SCC), epitelinin skuamöz hücrelerinden kaynaklanan büyük bir malignite sınıfıdır ve dünya genelinde yılda bir milyondan fazla kanser ölümünden sorumludur. Bazı kanserler için moleküler hedefli tedaviye yönelik eğilime rağmen, SCC hastaları, henüz bu hastalıkla ilgili tespit edilebilmiş zayıf noktaların bulunmamasından dolayı bu gibi terapötik seçeneklerin uygulanmasından çok az fayda sağlamıştır. Aksine, onlarca yıllık platin bazlı kemoterapi veya radyasyon rejimleri hala birinci basamak tedavi seçenekleri olmaya devam etmekte ve bu nedenle SCC'nin benzersiz özelliklerine sınırlı özgüllüklerini korumaktadır. SCC'ler çeşitli anatomik bölgelerin tabakalı epitel katmanlarından kaynaklanır. SCC'lerin ortaya çıktığı dokuların benzersiz mikro-çevre ipuçlarına rağmen, SCC'lerin çoğu, önemli transkripsiyon düzenleyicileri p63 ve SOX2'yi içeren 3q kromozomunun amplifikasyonu gibi ortak onkogenik anormallikleri paylaşır.

Yapılan yeni bir çalışmada, hiperaktif GLUT1 aracılı glikoz akışı ile dikte edilen SCC'ler arasındaki istisnai glikoz bağımlılığının tanmlanması amaçlandı. Mekanik olarak, skuamöz soy transkripsiyon faktörleri p63 ve SOX2, SLC2A1'in intronik arttırıcı kümesini harekete geçirir. Yüksek glukoz akışı NADPH ve GSH'yi besler, böylece SCC tümörlerinde antioksidan kapasiteyi yükseltir. Ketojenik diyet ile sistemik glukoz kısıtlaması ve SGLT2 inhibitörü ile renal glukoz yeniden emiliminin inhibe edilmesi, intratumoral oksidatif stres ve tümör büyümesinin inhibisyonunu hızlandırır. Ayrıca, kan glukozunun azaltılması, SCC hücrelerinde PI3K / AKT sinyalini baskılayan kan insülin seviyelerini düşürür.

SCC’de Yüksek Glikoz Bağımlılığı

Uzmanlara göre glikozun sınırlandırılması ile sadece besin kazanımı etkilenmez, aynı zamanda, skuamöz onkogeniklik için gerekli olan metabolik, antioksidan ve tümör-içsel büyüme sinyalleme yollarını baskılayan derin bir sinerjik etki de potansiyel olarak önlenebilir. SGLT2 inhibisyonunun, diyabetik olmayan insanlarda ve CAG ile tedavi edilmiş farelerde klinik hipoglisemi olmadan iyi tolere edildiği göz önüne alındığında, FDA onaylı anti-diyabetik SGLT2 inhibitörlerinin tekrar kullanılması, mevcut tedavilerle güvenli ve etkili bir terapötik strateji kombinasyonu olarak izlenebilir ve terapötik olarak translasyona tabi tutulabilir. Araştırmacılara göre bu yaklaşım skuamöz kanserler ve SCC hastaları için terapötik çıktıların iyileştirilmesinde umut verici olabilir.

Araştırmacılar, bu araştırmaları ile, klinik olarak, SCC hastaları arasında kan glukoz konsantrasyonu ile arasında düşük sağkalımlara sebebiyet verebileceğine ilişkin güçlü bir korelasyon olduğunu gösterdiklerini belirttiler. Kısaca özetlemek gerekirse bu çalışma SCC'nin istisnai glikoz bağımlılığını tanımlamakta ve SCC’yi sistemik glikoz kısıtlaması ile güçlü bir şekilde etkilenebilecek, savunmasız bir kanser türü olduğunu öne sürmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hsieh MH et al. p63 and SOX2 Dictate Glucose Reliance and Metabolic Vulnerabilities in Squamous Cell Carcinomas. Cell Rep. 2019 Aug 13;28(7):1860-1878.e9.

Biliyer Atrezili Bebeklerde En Etkili Yaklaşım Hangisi?

30 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, biliyer atrezili bebeklerde primer karaciğer transplantasyonun, biliyer-enterik drenaja (BED) göre daha uzun süreli sağkalım ile ilişkili olduğunu buldular.

Geçmişte, nakil yapılan bebeklerdeki yüksek ölüm oranı, bu tedavi yaklaşımının, BED tedavisi başarısız olan hastalar için ayrılan bir kurtarma prosedürüne ek olarak konumlanmasına neden olmuştu. Ancak, nakil yapılan bebeklerin post-op bakımındaki gelişmeler sayesinde bir grup bebekte doğrudan nakil yaklaşımının uygulanmasına imkan sağladı.

Güncel imkanlar ışığında bu iki yaklaşımı tekrar karşılaştırmayı amaçlayan araştırmacılar, 1990 ila 2015 yıllarını kapsayan Kaliforniya eyalet sağlık verilerinde,

  • 65 gün medyan yaşlı BED yapılan 313 hasta ve
  • 313 primer transplantasyon yapılan 313 hastaya ait bilgileri incelediler.

Birincil nakil grubu, BED grubuna göre daha yüksek üç aylık bir mortalite oranına sahipti. Öte yandan altı ay ve sonrasında, yine BED grubuna kıyasla ölüm oranları anlamlı derecede düşüktü (HR: 0,19). Bu duruma ek olarak, daha sonra nakil yapılan 147 BED hastasında (%46.9), birincil nakil grubundan önemli ölçüde daha yüksek bir ölüm oranı vardı (HR, 0.43).

Daha Uzun Sağkalım

Çalışma süresi boyunca karaciğer dağılımındaki önemli değişikliklerden dolayı, araştırmacılar 2002'den itibaren alıcılardaki sağkalımı karşılaştırdılar. Bu durum kurtarma karaciğer nakli yapılan hastaları kapsasa bile, birincil transplantasyon hastalarındaki üstünlük görülmeye devam etmiştir. Beklendiği gibi, araştırmacılar, daha önceki ve sonraki dönemler arasında BED tedavisi alan hastaların hayatta kalmasında önemli bir gelişme kaydedilmediğini belirttiler.

Bilim insanları biliyer atrezili bebeklerde şu anki pediatrik karaciğer transplantasyonunun mükemmel sonuçları ile, karaciğer yetmezliği gerektiren, yüksek oranda eşlik eden başarısızlık oranıyla birlikte hepatik portoenterostomi yoluyla biliyer drenajın, hala herkes için ilk tercih edilen tedavi seçeneği olup olmadığının tekrar tartışılması gerektiğini belirttiler.

Araştırmacılar her ne kadar bulgularının transplantasyonun BED’ten daha yüksek sağkalımlı bir tedavi olduğunu gösterse de bu yöntemin her bebek için uygun olmadığının altını çizdiler. Bu yüzden hangi hastaların biliyer drenaj prosedüründen en fazla faydalanabileceğini ve hangilerinin doğrudan birincil karaciğer nakline kadar ilerlemesini belirlemek için ileriye dönük çok merkezli çalışmaların yapılması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Elyse LeeVan et al. Biliary-Enteric Drainage vs Primary Liver Transplant as Initial Treatment for Children With Biliary Atresia JAMA Surg. Published online September 12, 2018

Yüksek Riskli Donörlerden Gelen Kalpler, Bekleme Listesinden Daha İyi Bir Seçenek Olabilir

21 Ekim 2019

Hastalık aktarma riski yüksek olan donör kalpleri, donör havuzunun giderek artan bir kısmını temsil etmektedir. Şu anda, yaklaşık 5 donör kalbin 1'i (%19,5) özellikle HIV, hepatit B veya hepatit C virüsünün enfeksiyon riski yüksek donörlerden gelmektedir. Mortalite riski farklı zaman noktalarında farklı olan bir analizde ortalama sağ kalım, yüksek riskli kalbi kabul eden grup için 4,31 yıl iken etmeyen grup için bu oran 3,84’tür.

Yapılan yeni bir çalışmada, hastalığın bulaşma riskinin artması nedeniyle donör kalbini reddetmenin kötü bir hamle olabileceği gösterildi. Yeni yayınlanan retrospektif çalışmada, 1 yıllık sağ kalım HIV veya hepatit B veya C virüsü ile enfeksiyon riski yüksek olan bir kişiden donör kalbi kabul eden hastalarda %92,1 iken; transplantasyonu reddeden kişilerde bu oran %81,3’tü ve çalışmada bu yararın tekliften sonraki 5 yıl boyunca da devam ettiği görüldü.

Araştırmacılar çalışma bulgularına dayanarak riskli bir kalp teklif edildiğinde, bunu reddederek bekleme listesinde kalmanın daha riskli bir seçenek olduğunu ileri sürdüler. Yüksek riskli bir kalbin, riskli olmayan bir donör kalbiyle eşzamanlı olarak sunulması nadir olduğu için, seçim genellikle yüksek riski olan allogrefti kabul etmek veya başka bir teklif yapılmadan önce belirsiz bir süre için bekleme listesinde kalmak yönündeydi.

Bakış Açısı Değişmeli

Araştırmacılar, 2007 ile 2017 arasında artmış riskli bir donör kalp allogrefti için teklif almış, izole edilmiş yetişkin kalp nakli adaylarına bakarak, Birleşik Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) kayıtlarından elde edilen verileri analiz ettiler. 10.851 aday için sunulan 2602 artmış riskli allogreft hakkındaki verileri değerlendirdiler. Tüm adaylar bir allogreft teklifi almıştı. Yüksek riskli kalbi reddedenlerin %58'i yüksek riskli olmayan bir donör kalbi almaya devam etti, %2,4'üne daha sonra yüksek riskli donör nakli yapıldı, %7,9'u ölüm veya hastalık ilerlemesi nedeniyle bekleme listesinden alındı ve %21,1’i tekliften 1 yıl sonra hala bir kalp bekliyordu.

Araştırmacılar, bu popülasyonda hala geri kazanılabilecek çok sayıda organ olduğunu ve bir nakil topluluğu olarak bakış açısının düşük riskli bağışçılardan artmış risk yönetimi için değiştirmeye başlamanın önemli olduğunu belirttiler. Bu donörlerin kurtarılamazlığını tetikleyen şeyin belirsizlik olduğunu, çünkü gerçek serokonversiyon riskinin düşük olduğunu vurguladılar. Bilim insanları HIV için %0,1'den daha az bulaşma riski olduğunun ve günümüzde bunu tedavi etmek için çok iyi ilaçlar olduğunun da altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michael S. Mulvihill, Morgan L. Cox, Muath Bishawi, Asishana A. Osho, Babatunde A. Yerokun, Cameron R. Wolfe, Adam D. DeVore, Chetan B. Patel, Matthew G. Hartwig, Carmelo A. Milano and Jacob N. Schroder. Decline of Increased Risk Donor Offers on Waitlist Survival in Heart Transplantation, J Am Coll Cardiol. Volume 72, Issue 19, November 2018.

Tümörler Nasıl Evrilir?

16 Ekim 2019

Onkolojideki en büyük zorluk, tümörlerin zaman içinde değişmesi, iyi huyludan habisliğe ilerlemesi, metastatik hale gelmesi ve belirli tedavilere direnç geliştirmesidir. Bu süreç, kanser hücrelerini ve bunların mikro ortamlarını içerir ve tümör içi heterojenliği ile sonuçlanır. Temel soru, bir kanserin bir sonraki evrimsel basamağını tahmin etmenin mümkün olup olmadığıdır.

Hastalar arasında tekrarlayan genomik değişimler, kanser progresyonunun öngörülmesi için değerli olan tekrarlanan evrimsel süreçleri yansıtmaktadır. Çok bölgeli dizileme, bir tümördeki bazı genomik değişikliklerin zamanla ortaya çıkmasına izin verir, ancak hastalar arasında tekrarlanan bu değişikliklerin net bir şekilde tanımlanması önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

Kullanışlı Bir Yöntem

Yeni bir araştırmada aktarımla öğrenmeye dayanan bir makine öğrenmesi kullanılarak, kanser evrimi ve verideki gürültünün stokastik etkilerin aşılmasına ve kanser kohortlarındaki gizli evrimsel kalıpların tanımlanmasına izin veren bir yöntem geliştirildi. Akciğer, meme, renal ve kolorektal kanserden çok bölgeli sekans veri setlerine uygulandığında (178 hastanın 768 örneği), kullanılan bu yöntem, tek örnekli kohortlardaki tekrarlanan hasta alt gruplarında tekrarlanan evrimsel yörüngeleri saptadı (n = 2,935). Kullanılan yöntem, tümörlerinin nasıl evrimleştiğine dayanarak hastaları sınıflandırmak için bir araç sağladı.

Araştırma ekibi kullandığı bu yönteme REVOLVER adını verdi. Kanserde tekrarlanan evrimin tespiti, hastalık yönetimine evrimsel yaklaşımların uygulanması için kritik öneme sahiptir. Hastaların tümörlerinin tekrarlayan evrimsel paternlere dayanarak tabakalaşması, bilim insanlarına ve doktorlara habis progresyonun gelecekteki adımlarını tahmin etmede yardımcı olabilir, böylece potansiyel olarak optimal ve kişiselleştirilmiş klinik kararlar hakkında yol gösterici olabilir.

Araştırma ekibine göre REVOLVER, hem ikili hem de CCF (kanser hücresi fraksiyonu) değerleriyle birlikte kullanılabilir ve hasta başına çoklu skorlu filogenetik ağaçlar sağlayan herhangi bir yöntemle birlikte kullanılabilir. Bu yöntem geniş bir girdi verisine uyarlanabilir ve bu da daha büyük veri setleriyle kolayca kullanılabilir olmasını sağlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Caravagna G, et al. Detecting repeated cancer evolution from multi-region tumor sequencing data. Nat Methods. 2018 Sep;15(9):707-714.

Kalıtsal Melanomda İmmünoterapi Etkisi

11 Ekim 2019

Bir cilt kanseri olan melanomun kalıtsal olan türünde genellikle kötü bir prognoz vardır. CDKN2A geninin konjenital mutasyonları, kalıtsal cilt kanseri için bilinen en güçlü risk faktörleridir. Önceki araştırmalara göre, bu gende mutasyon taşıyan melanomlu bireylerin de kötü prognozları vardır.

Metastaz yapmış olan melanomda geleneksel kemoterapiye sınırlı bir cevap vardır. Son yıllarda ise, birçok melanom hastasının iyi yanıt verdiği yeni immünolojik tedaviler ortaya çıkmıştır. Bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri adı verilen bu ilaçlar bağışıklık sisteminde fren mekanizmalarını düzenleyerek kanseri tedavi eder. James P. Allison ve Tasuku Honjo bu keşif sayesinde Fizyoloji ve Tıp alanında 2018 Nobel Ödülü’nü kazandılar.

Yeni bir çalışmada, Karolinska Enstitüsü'ndeki araştırmacılar kalıtsal CDKN2A mutasyonu ve metastatik melanomu olan bireyler için immünolojik kontrol noktası tedavisinin ne kadar etkili olduğunu incelediler. Sonuçlar, melanom hastalarının immünoterapi ile tedavi edildiği önceki büyük ölçekli çalışmalarla karşılaştırıldı.

Oldukça Başarılı Yanıt Oranları Görüldü

Araştırmacılar, metastatik melanomlu mutasyon taşıyıcıların şaşırtıcı bir şekilde immünoterapiye iyi cevap verdiğini gördüler. Çalışmaya dahil edilen 19 CDKN2A mutasyonu olan hastaların yaklaşık üçte ikisinde tümörlerin küçüldüğü ve hastaların üçte birinde ise tamamen ortadan kalktığı görüldü. Daha önceki çalışmalarda beklenen yanıt, hastaların üçte birinden fazlasının tedaviye yanıt vermesi ve tümörlerin on beş hastanın yalnızca bir tanesinde ortadan kalkmasıydı.

Araştırmacılar ayrıca CDKN2A mutasyonu olan melanom tümörlerinin CDKN2A mutasyonu olmayan tümörler ile karşılaştırıldığında daha fazla sayıda mutasyona sahip olduğunu keşfettiler. Araştırmacılara göre, iyi terapötik etkinlik için olası bir açıklama, birçok mutasyona sahip CDKN2A mutasyona uğramış tümör hücrelerinin, bağışıklık sisteminin yabancı olarak tanınmasını daha kolay bulduğu sağlıklı hücrelere benzer hale gelmesidir.

Araştırma ekibinin bu bulgulardan çıkarmış olduğu sonuç, CDKN2A mutasyonu taşıyan hastaların immünoterapiye iyi yanıt verebileceği şeklinde oldu. Bu bulgularının daha ileri faz çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Helgadottir H. Et al,. Efficacy of novel immunotherapy regimens in patients with metastatic melanoma with germline CDKN2A mutations. Journal of Medical Genetics, 2018; jmedgenet-2018-105610 DOI: 10.1136/jmedgenet-2018-105610

Akut Alkolik Hepatitte Erken Karaciğer Transplantasyonu

07 Ekim 2019

Şiddetli akut alkolik hepatit (SAH), yüksek kısa süreli mortalite ile ilişkilidir ve ne yazık ki bu hastalarda medikal tedavi önemli bir sağ kalım avantajı sunamamaktadır. Avrupa'daki bir pilot çalışmada araştırmacılar ciddi komorbiditeler yokluğunda uygun psikososyal desteğe sahip olan SAH'lı dikkatle seçilmiş hastalarda karaciğer transplantasyonunun, tekrar içkiye başlama riski düşük olan hastalar için açık bir sağ kalım yararı sağladığını göstermiştir. Bu cesaret verici sonuçlara rağmen, ABD'de 6 aylık “içkisizlik” öyküsü olmayan SAH hastaları için karaciğer nakli tartışmalıdır.

Birleşik Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) kayıtları kullanılarak, SAH ve alkolik sirozlu karaciğer nakli alıcıları arasında nakil sonrası sonuçları gösterilmiştir. ABD'de artan alkolik karaciğer hastalığı yüküyle birlikte, kuruma özgü ve konsorsiyum temelli protokollerin ön sonuçları, SAH'li hastalarda erken (6 aydan daha kısa süre içkisizlik) karaciğer nakli cerrahisi ile 1 yıllık nakil sonrası sağ kalım önermiştir. SAH ile karşılaştırıldığında, ilaca bağlı karaciğer hasarı nedeniyle akut karaciğer yetmezliği olan hastalar sunum başlangıcında benzer bir keskinliğe sahiptir ve karaciğer nakli ameliyatı için listelenmeden önce benzer psiko-sosyal kaygılarla da karşılaşabilirler. Bununla birlikte, ABD'deki mevcut sağlık politikaları, ilaca bağlı karaciğer hasarı nedeniyle akut karaciğer yetmezliği için olduğu gibi SAH'lı  hastalara öncelik vermemektedir.

ABD'de karaciğer nakli yapılan SAH ile listelenen hastalar ve ilaca bağlı karaciğer hasarına bağlı olarak akut karaciğer yetmezliği olan hastalar arasında geçici eğilimler ve ilgili karaciğer nakli sonuçlarını inceleyen bir çalışma yapıldı. Araştırmacılar, UNOS veri tabanını kullanarak, ABD'de 2011'den 2016'ya kadar, SAH ya da ilaca bağlı karaciğer hasarı ile ilişkili akut karaciğer yetmezliği ile ilgili primer bir tanı ile karaciğer nakli için listelenen tüm hastaları analiz ettiler. İlaca bağlı karaciğer hasarı için listelenen hastalar ayrıca asetaminofen (APAP) ve APAP olmayan kohortlara da kategorize edildi. Akut viral hepatit veya bilinmeyen etiyoloji için listelenen hastalar dahil, akut karaciğer yetmezliği olan diğer tüm hastalar hariç tutuldu.

Bekleme Süresi Mortaliteyi Artırıyor

2011'den 2016'ya kadar, SAH tanısı konan karaciğer nakli bekleme listesine 186 hasta kaydedildi. Bu SAH bekleme listesi kayıt sahiplerinden %67,7'si karaciğer nakli ameliyatı geçirmişti. Buna karşılık, karaciğer nakli bekleme listesinde yeni kayıtlı hastaların APAP'li %36,3'ü ve APAP’siz %58,2'si karaciğer ameliyatı geçirmişti. SAH'li hastalarda karaciğer nakli için ortalama süre 10 gündü. Karaciğer nakil merkezlerinin sayısı, 2011 yılında 10 merkezden, 2016 yılında 27 merkeze yükselmişti. Sonuç olarak, SAH ile ilgili yıllık karaciğer nakli ile kaydedilen hastaların sayısı, 2011'de 14’den 2016 yılında 58'e yükselmişti. APAP'li hastalar ağırlıklı olarak kadındı ve karaciğer nakli bekleme listesine kayıt sırasında daha ciddi karaciğer hastalığı geçirmişti. Karaciğer nakli bekleme listesi kaydı sırasında, SAH'lı hastalarda MELD skoru> 26 olan hastaların yaklaşık dörtte üçünün ortalama MELD skoru 32’ydi. SAH'lı hastalarda APAP’li ve APAP’siz hastalara kıyasla kayıt sırasında şiddetli hepatik ensefalopati prevalansı daha yüksekti. APAP hastalarının SAH'ye göre 7 günlük, 15 günlük ve 30 günlük karaciğer nakli bekleme listesi mortalitesinin daha yüksek olduğu not edildi. Transplantasyon sonrası bir ve üç yıllık sağ kalım oranları üç grup arasında karşılaştırılabilirdi. Özellikle, SAH'nin nakil sonrası hayatta kalma oranı 3 yıldaki APAP’li ve APAP’sizleri aştı.

Araştırmacılar ABD'de SAH için karaciğer naklinin sürekli arttığını ve SAH için karaciğer transplantasyonunun, benzer 1 ve 3 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalım ile ve ilaca bağlı karaciğer hasarına bağlı akut karaciğer yetmezliğine benzer 30 günlük bekleme listesi ölümüyle ilişkili olduğunu gösterdiklerini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Puneet Puri, George Cholankeril, Thomas Y. Myint, Aparna Goel, Shiv Kumar Sarin, Ann M. Harper, Aijaz Ahmed. Early Liver Transplantation Is a Viable Treatment Option in Severe Acute Alcoholic Hepatitis, Alcohol Alcohol. 2018;53(6):716-718.

Antibiyotik Dirençli Enfeksiyonların Miktarı Artıyor

01 Ekim 2019

Yeni yayınlanan bir çalışma, Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Bölgesi'nde (AB / EEA) antibiyotiğe dirençli bakteriyel enfeksiyonlardan 33.000'den fazla kişinin öldüğünü bildirdi. Bu enfeksiyonların tahmini yükü 2007'den bu yana ikiye katlandı ve bu yük influenza, tüberküloz ve HIV'in toplam yüküne benzer bir seviyeye ulaştı.

Araştırmacılar, Avrupa Antimikrobiyal Direnç Gözetleme Ağı 2015 verilerinden 16 antibiyotik direnç-bakteri kombinasyonu ile enfeksiyonların insidansını tahmin ettiler. Beş enfeksiyon türüne yönelik hastalık sonuçları modellerini geliştirmek için sistematik literatür incelemeleri ve simülasyonlarını kullandılar.

Dört Bakteri Türü Yaygın Görüldü

Araştırmacılar, 2015 yılında antibiyotiğe dirençli bakterilerle 671,689 (%95 belirsizlik aralığı [UI], 583,148 - 763,966) enfeksiyon olduğunu tahmin ediyorlar. Bunların %63,5'i sağlık hizmeti ile bağlantılıydı ve 100.000 nüfus başına %72,4'üne (33,110'un 23,976'sı) atfedilebilen ölüme neden oldu. Bu bulgu, antibiyotiğe dirençli bakterilere sahip enfeksiyonların sağlığa etkilerinin ağırlıklı olarak hastanelerde ve diğer sağlık kurumlarında ortaya çıktığını göstermektedir. Genel olarak, antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlar, tahmini 33.110 (%95 UI, 28,480 - 38, 430) atfedilebilir ölümden sorumluydu.

Antibiyotiğe dirençli enfeksiyonların insidansı, 100.000 popülasyonda 131 (%95 UI, 113 - 149) idi ve 100.000 popülasyonda 6.44 (%95 UI, 5.54 - 7.48) ölümle ilişkilendirildi. Dört antibiyotiğe dirençli bakteri sağlık üzerinde en büyük etkiye sahipti. 

Bunlar:

  • Üçüncü kuşak sefalosporin dirençli Escherichia coli,
  • Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA),
  • Karbapenem dirençli Pseudomonas aeruginosa ve
  • Üçüncü kuşak sefalosporin dirençli Klebsiella pneumoniae.

1 yaşından küçük bebekler en yüksek yükü yaşarken, bunu 65 yaş ve üstü olanlar izler. Tahmini yük, diğer AB ve EEA ülkeleri ile karşılaştırıldığında, İtalya ve Yunanistan'da önemli ölçüde yüksek bulunmuştur. Bu yük tahminleri, halk sağlığı karar vericileri için bulaşıcı hastalıklara yönelik girişimlere öncelik veren yararlı bilgiler sağlamaktadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cassini A, et al. Attributable deaths and disability-adjusted life-years caused by infections with antibiotic-resistant bacteria in the EU and the European Economic Area in 2015: a population-level modelling analysis. Lancet Infect Dis. 2019 Jan;19(1):56-66.

Kanser İlaçlarının Test Edilmesi İçin İnsan Tümörlerini Taklit Eden Yeni Bir Model

01 Ekim 2019

Miyeloid hücre lösemi-1 (MCL-1), birçok kanserin sürekli büyümesi için gerekli olan bir prostat B hücre lenfoma 2 (BCL-2) ailesin bir üyesidir. MCL-1, kanser hücrelerinin, normal olarak hasarlı veya istenmeyen hücreleri vücuttan yok eden programlanmış hücre ölümü veya apoptoz sürecinden kaçmasına izin verir. Bu kadar çok kanser hücresi hayatta kalmak için MCL-1'e bağımlı olduğu için, teorik olarak bu zayıf noktaya saldıran bir ilacın, apoptozu başarılı bir şekilde tetikleyip kanser hücrelerini yok edilebilmesi muhtemeldir.

MCL-1 inhibitörleri, birçok kan kanserinin sürekli büyümesi için gerekli olan bir proteinin yanı sıra meme kanserleri ve melanom dahil olmak üzere solid tümörler için hedeflenen bir proteini hedefleyerek çalışır. Yakın zamanda, fare MCL-1 ile karşılaştırıldığında insanlara altı kat daha yüksek afinite gösteren, oldukça spesifik bir MCL-1 inhibitörü, S63845 tarif edilmiştir. Laboratuvarda kanser hücresi ölümünü tetiklediği bilinmesine rağmen, şimdiye kadar bu ilacın gerçek yaşam hastalarında nasıl çalışacağını tahmin etmek için doğru bir araç yoktur.

Klinik Test Yapmadan Klinik Verilere Ulaşmak

Walter ve Eliza Hall Enstitüsü araştırmacıları, insan kanserlerinin karmaşıklığını taklit ederek anti-kanser ilaçlarının doğru bir şekilde genetik olarak test edilmesini sağlayan yeni bir laboratuvar modeli tasarladılar. Klinik öncesi kanser modellerinde bu ilacının etkinliğini ve tolerabilitesini doğru bir şekilde test etmek için, MCL-1'in insan homoloğu ile değiştirildiği bir insanlaştırılmış Mcl-1 (huMcl-1) fare suşu geliştirdiler. huMcl-1 fareleri, vahşi tip farelerden fenotipik olarak ayırt edilemezken MCL-1 inhibitörü S63845'e daha duyarlıydı. huMcl-1; E-Myc farelerinden dönüştürülmemiş hücreler ve lenfomalar, kontrol muadillerine göre S63845'e in vitro daha duyarlıydı. HuMcl-1, Eµ-Myc lenfoma hücreleri, huMcl-1 farelerine transplante edildiğinde, tek başına S63845 ile ve siklofosfamid ile birlikte S63845 ile tedavisi, sırasıyla, farelerin ∼%60'ında ve ∼%100'ünde uzun süreli remisyona yol açtı.

Araştırmacılar sonuçların, MCL-1 inhibitörlerini test etmek için huMcl-1 fare modelinin potansiyelini ve klinik translasyon için güvenilirliğin ve tolere edilebilirliğin kesin tahminlerini mümkün kıldığını belirttiler. Bu modeli kullanarak, hangi tip kanserlerin MCL1 inhibitörlerine duyarlı olduğu, hangi hastaların fayda sağlayacağı, hangi kombinasyon tedavilerinin en etkili olacağı ve en iyi doz rejimlerinin kullanılacağı gibi kilit soruların ele alınabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Margs S. Brennan, Catherine Chang, Lin Tai, Guillaume Lessene, Andreas Strasser, Grant Dewson, Gemma L. Kelly, Marco J. Herold. Humanized Mcl-1 mice enable accurate preclinical evaluation of MCL-1 inhibitors destined for clinical use. Blood, 2018; 132 (15): 1573.

Akut Böbrek Hasarlı Böbreklerin Nakli Yapılabilir Mi?

23 Eylül 2019

Yeni sonuçlanan çok merkezli ve birkaç yılı kapsayan bir gözlemsel çalışmada akut böbrek hasarı olan ölü donörlerin böbreklerinin nakillerde kullanımının güvenli olduğunu ortaya koydu. Uzmanlar bu bulguların nakil için kullanılabilecek çok daha fazla organa erişim imkanı sağlayabileceğini düşünüyorlar.

Ölü donörlerden gelen böbrek teklifini kabul etme kararının genellikle karmaşık olduğunu belirten araştırmacılar bu kararın birden fazla donöre, böbrek ve alıcı faktörüne ve ayrıca birçok lojistik kaygıya bağlı olabileceğini belirttiler. Çalışmadaki bulgular, akut böbrek hasarlı donörlerden gelen böbreklerin kullanılmasının şu anki uygulamanın bir parçası olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, bu durumun bu tür nakillerin birinci yılı sonrası sonuçları nedeniyle olumsuz olarak etkilenmesiyle oluştuğunu öne sürdüler. Bu yüzden de akut böbrek hasarının en ağır hallerine sahip donörlerden gelen böbrek nakillerinde alıcılardaki sonuçları daha iyi tespit etmek için ilave araştırma yapılması gerektiği düşüncesi ile çalışmayı başlattılar.

Yapılan çalışmaya 1679 olası donör dahil edildi ve bu donörlerin 1298’i (2430 tek böbrek nakli alıcısı) sonuç analizlerine dahil edildi. Analizdeki dışlama nedenlerine böbrek nakli, eksik laboratuvar değerleri veya 16 yaşından küçük donör yaşı dahil değildi. Genel olarak, 585 (%24) böbrek, hiçbiri diyaliz gerektirmeyen akut böbrek hasarlı (n = 322) donörlerdendi. Akut böbrek hasarlı donörlerin siyah tenli olma ve altta yatan hipertansiyona sahip olma olasılıkları daha yüksekti ve akut böbrek hasarı bulunmayanlara kıyasla daha yüksek ortalama böbrek donör profili indeksine (KDPI) sahiplerdi. Akut böbrek hasarlı donörlerden böbrek alanların yaşları daha büyüktü. Araştırmacılar, akut böbrek hasarından etkilenen donörlerden gelen böbreklerin daha uzun ortalama soğuk iskemi süresine sahip olduklarını, makine perfüzyonuna maruz kalma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu ve biraz daha fazla insan lökosit antijen uyuşmazlığına sahip olduklarını belirttiler.

Azalmış Allogreft Sağkalımı ile İlişkili Değil

Çalışmaya dahil edilen kohort toplam 9479 hasta-yıl ve medyan takip süresi 4.0 yıl (çeyrekler arası aralık, 3.0-5.0 yıl) takip edildi. Çalışmada 402 ölüm ve 313 ölüm sansürlü greft başarısızlığı dahil olmak üzere toplam 623 (%26) tüm nedenli greft başarısızlığı meydana geldi. Tüm nedenlere bağlı greft yetmezliği; akut böbrek hasarı olmayan donörlerden gelen böbrekleri alan 475 (%26) böbrek alıcısı ve akut böbrek hasarı olan donörlerden gelen böbrekleri alan 475 (%25) böbrek alıcısında önemli ölçüde farklılık göstermedi (P=0,94). Araştırmacılar, bağışçının akut böbrek hasarı aşamasına göre kümülatif insidans eğrileri, birinci yılda akut böbrek hasarı evresi olan donörlerdeki böbreklerde, güven aralıkları sadece 85 böbrekte daha geniş olmasına rağmen, greft yetmezliği riskinde artış olduğunu tespit ettiler.

Araştırmada ilk yıl içindeki tüm nedenlere bağlı greft yetmezliğinin, donör akut böbrek hasarı evreleri arasında anlamlı farklılık göstermediği görüldü. Araştırmacılar sonuçlarını KDPI, soğuk iskemi süresi, kardiyak ölüm sonrası bağış, genişletilmiş kriterler, böbrek makinesi perfüzyonu, donör alıcı cinsiyet kombinasyonları, gecikmiş greft fonksiyonu ve pre-emptif transplant durumu gibi faktörlere göre ayarlandı.

Araştırmacılar ABD’de yaptıkları, ölü bir donör böbrek nakli kohortunu baz alan bu çok merkezli çalışmada, akut böbrek hasarlı donör böbreklerini kullanma konusundaki mevcut uygulamanın azalmış allogreft sağkalımı ile ilişkili olmadığını gösterdiler ve çalışmalarının sınırlı donör kaynağının daha iyi kullanılması için nakil bekleyen hastalar için yeni fırsatlar oluşturduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Isaac E. Hall et al. Deceased-donor acute kidney injury is not associated with kidney allograft failure Kidney International (2019) 95, 199–209

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

On Kişiden Sekizi Kanser Riski Genine Sahip Olduğunu Bilmiyor

17 Eylül 2019

Jama Network Open dergisinde yayınlanan 50.000’den fazla katılımcının dahil olduğu çalışma, sık sık sağlık kontrolünden geçen kişilerin bile yüzde sekseninden fazlasının kanser riski taşıyıp taşımadığını bilmediğini söylüyor.

50.000'den fazla insanın genomik taramasıyla elde edilen sonuçlar, meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri için tanımlanabilir bir genetik risk taşıyanların %80'inden fazlasının bunu bilmediklerini gösteriyor.

Rutin taramanın yokluğunda, çoğu kişi kendisi veya aile üyelerinden birisine kanser teşhisi konduğunda BRCA1 veya BRCA2 genlerinde kanserle ilişkili varyantları taşıdıklarını öğrenir. Bunun dışında insanların rutin olarak kendi DNA varyantlarına ait bilgileri öğrenme çabaları bulunmaz.

Yale Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve çalışmanın baş araştırıcısı olan Michael Murray, yaptığı açıklamada; "İnsanların kendilerini test ettirmeleri için genellikle bir trajedi yaşamaları gerekiyor. Test seçeneğini sunmak için bir tetikleyici olarak belgelendirilmiş bir kişisel geçmişe veya aile geçmişine güvenmek maalesef işe yaramıyor. Gelecekte herkes için etkili DNA tabanlı tarama ile bu alışkanlığın değiştirilebilmesini ümit ediyoruz." şeklinde konuştu.

Çoğu İnsan Taşıdığı Riskten Habersiz

Araştırmadaki katılımcıların yaş ortalaması 60 idi. 267 hastada BRCA risk varyantı vardı, ancak bunların sadece %18'i çalışmadan haberdar edilmeden önce kanser için bu risk faktörüne sahip olduklarının farkındaydı.

BRCA pozitif olan gruptaki hastaların %16,8'inde BRCA'ya bağlı bir kanser vardı. Çalışmanın sonucundan önce ölen BRCA pozitif hastalardan oluşan grubun %47,8'inde BRCA ile ilişkili bir kanser vardı.

Risk belirlendikten sonra, erken teşhis ve önleme için çeşitli yöntemler uygulanabileceği için bu tarz tarama çalışmalarının daha rutin ve sık bir şekilde kullanılması gerektiği önerildi. Araştırma ekibi bu şekilde, kanser ve kanser ölümlerini genomik tarama yaklaşımları aracılığıyla azaltma fırsatının elde edilebileceğini belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manickam K. et al, Exome Sequencing–Based Screening for BRCA1/2 Expected Pathogenic Variants Among Adult Biobank Participants, JAMA Netw Open. 2018;1(5):e182140. doi:10.1001/jamanetworkopen.2018.2140

Tiroid Kanseri İnsidansı Neden Artıyor?

16 Eylül 2019

Tiroid ultrasonunun gittikçe daha fazla kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bölgelerde tiroid kanseri teşhisi konmasının daha muhtemel olduğu düşünülüyor. 65 yaş üstü yetişkinlerde bu artışın daha yüksek olduğu yapılan bir çalışma ile gösterildi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre 2002 ve 2013 yılları arasında ilk görüntüleme için tiroid ultrasonu giderek daha fazla kullanılıyor (P <0.001). Zaman ve demografik özellikler kontrol edildiğinde tiroid ultrasonu kullanımı tiroid kanseri insidansı ile anlamlı olarak ilişkili (P <0.001). Bu sonuçlar, papiller tiroid kanseri, lokalize papiller tiroid kanseri veya 1 cm'nin altındaki tümörleri olan lokalize papiller tiroid kanseri ile sınırlı kaldıklarında istatistiksel açıdan anlamını korumuştur.

Bu modele göre, 2003-2013 yılları arasında, 65 yaş ve üstü en az 6.594 kişi, tiroid ultrasonu kullanımının artması nedeniyle tiroid kanseri tanısı aldı. Bu çalışmanın en büyük gücü, zaman içinde alan düzeyinde görüntüleme ve alan düzeyinde tiroid kanseri insidansını değerlendirmek için iki tamamlayıcı veri tabanının (Medicare ve SEER-Medicare) kullanılmasıydı.

Sporadik Vakalar Daha Düşük Riskli

Araştırmacılara göre 65 yaş ve üstü hastalar uygun bir kohort idi, çünkü yaşlı yetişkinler hem tiroid kanseri insidansındaki en büyük değişime hem de tedavilerin sonuçları açısından en büyük risklere sahiptir. Tiroid kanseri insidansındaki benzer eğilimler daha genç erişkinlerde görülür, bu nedenle bu bulguların 65 yaşın altındaki erişkinlere genellenebilir olması olasıdır.

Araştırma ekibine göre henüz açıklığa kavuşturulmamış faktörlerden dolayı tiroid kanseri insidansında gerçek bir artış olsa da, tesadüfen saptanan bu kanserlerin büyük çoğunluğu düşük risklidir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında, doktorlar tüm tiroid nodüllerinin opere edilmesinin gerekmediğine ve zaman içinde invazif olmayan takiplerin rastlantısal olarak tespit edilen nodüllerin büyük çoğunluğu için yeterli olabileceğine dair güvence verebilir diye yorumlandı. Uygun olmayan ultrason kullanımında azalma ve nodül risk sınıflandırma araçlarının benimsenmesi yoluyla olası zararları azaltmak mümkün olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Haymart MR, et al. Thyroid Ultrasound and the Increase in Diagnosis of Low-risk Thyroid Cancer. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, https://doi.org/10.1210/jc.2018-01933

Cilt Kanseri Bağışıklık Sistemini Nasıl Engeller?

09 Eylül 2019

Bağışıklık sistemi tarafından saldırıyı önlemek için cilt kanseri hücreleri tarafından kullanılan yeni bir sinyal yolu keşfedildi. Hayvan modeli ve insan doku örneklerinin analizi sonucunda ICER adlı bir proteinin önemli rol oynadığı, ICER mevcut olmadığında tümörlerin daha yavaş büyüdüğü gösterildi.

Evrim boyunca, bağışıklık sistemi vücudu dışarıdan istila eden patojenleri tespit etmek ve büyük hasara yol açmadan önce onları yok etmek için etkili mekanizmalar geliştirmiştir. Bununla birlikte, vücut aynı zamanda içerideki tehlikelere de maruz kalır. Bu tür tehditler, nihayetinde bir tümörün gelişebileceği genetik mutasyonlar halini alabilir. Fakat bu anormal hücreler, bağışıklık sistemi tarafından algılanmayı nasıl engeller? Hangi bağışıklık kaçırma mekanizmalarını kullanır? Kanser tedavisinde yeni immünoterapi yaklaşımları geliştirebilmek için önce bu mekanizmaları tanımlamak gerekir.

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Olabilir

Diğer özelliklerinin yanı sıra, kanser hücreleri çok hızlı büyüme ile karakterize edilir. Tümör hücreleri, bunun için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. Melanomlarda metabolik ciro oranının özellikle yüksek olduğunu gösteren Alman araştırmacılar, bu durumun tümör ortamının anormal bir şekilde asitleşmesine neden olduğunu gördüler. Bu asidik mikro molekül nedeniyle, tümöre göç eden makrofajlar adı verilen bazı bağışıklık hücreleri, spesifik bir anti-enflamatuar makrofaj alt tipi olan M2 makrofajlara dönüşür.

M2 makrofajları genellikle yara iyileşme süreçlerinde ve hasarlı dokunun yenilenmesinde rol oynar. Bu özellikler tümörün büyümesine de yarar. Mekanizmanın daha ayrıntılı bir analiziyle araştırmacılar, uyarılabilir cAMP erken baskılayıcı (ICER) olarak bilinen bir proteinin, M2 alt tipine makrofaj dönüşümü sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. ICER'i ortadan kaldırırlarsa veya karşılık gelen sinyal yolunu keserlerse kanserin büyümesinin yavaşladığını kanıtlayabildiler. Örnek olarak insan dokusunu kullanan benzer deneylerde de benzer sonuçlar elde ettiler.

Araştırma ekibi kanser immünoterapisi için olası güçlü bir hedef bulduklarına inanıyor ve daha ileri çalışmalarla bulgularını desteklemeyi umuyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Toszka B. et al. Tumor immunoevasion via acidosis-dependent induction of regulatory tumor-associated macrophages. Nature Immunology, 2018; 19 (12): 1319 DOI: 10.1038/s41590-018-0226-8

Kemik Metastazında Farklı Bir Yolak

29 Ağustos 2019

Yapılan yeni bir çalışmada kanser hücrelerinin kemiğe metastaz yapmasını muhtemel kılan karmaşık bir sinyal yolu tarif edildi. Bu keşif sayesinde bu yolağa uygun ilaç tedavisi geliştirilebilir ve metastatik hastalığın yayılması durdurulabilir. Çalışmada elde edilen bulgular Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Araştırma ekibinin geçmişte yapmış oldukları çalışmada (Cancer Cell. 2015; 27: 193-210), kanser hücrelerinin ve osteojenik hücrelerin (osteoblastlar veya bunların öncülleri) kemik mikrometastazlarının ilerlemesini teşvik etmek için mTOR sinyalini aktive ettiği gösterilmişti.

Kanser hücreleri ve kemik hücreleri arasındaki etkileşimi taklit edebildikleri deneysel bir sistemle çalışan ekip, osteojenik hücrelerin ve kanser hücrelerinin, boşluk kavşakları yoluyla fiziksel bir bağlantı kurduklarını belirledi. Bu bağlantı kalsiyumun osteojenik hücrelerden kanser hücresine geçtiği bir tünel gibi çalışmaktaydı.

Mikrometastazları Önlemek Mümkün Olabilir

Araştırma ekibi bu bulguyu destekleyecek şekilde, kemikte metastazı teşvik edebilen tümör hücrelerinin erken büyümesini destekleyen şeyin kalsiyum transferi olduğunu belirtti. Bu yeni tanımlanan mekanizma, önceden tanımlanmış olan mTOR sinyalizasyonunun rolüne katkıda bulunan yeni bir mekanizmadır.

Ekip bu bulgularını desteklemek üzere bir sıra tedavi alternatifi denedi. Bu tedavi alternatifleri ile kemik metastazının önlenip önlenemeyeceği incelendi.

Boşluk kavşakları boyunca gerçekleşen kalsiyum transferinin yanı sıra mTOR yolağının aktivitesini bloke etmek, kanser hücrelerinin ölmesine ya da büyümekte zorlanmasına neden oldu, çünkü bunlar osteojenik hücrelerin desteğinden yoksundu. Bu gözlem, kemik metastaz riskini azaltmak için ilaçlarla hedef alınabilecek mikrometastazlarda potansiyel bir yol olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu çalışmalarda kullanılan ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi tarafından başka endikasyonlar için onaylandığını belirttiler. Ancak kemikte mikrometastaz tedavisi için teklif edilmeden önce hala yapılması gereken birkaç adım vardır. Elde edilen bulgularıoldukça değerli olsa da bu bulguların büyük katılımlı faz 3 çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang H, et al. The Osteogenic Niche Promotes Early-Stage Bone Colonization of Disseminated Breast Cancer Cells. Cancer Cell. Published online November 12, 2018.

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

Obezite Kanser Riskini Arttırıyor Mu?

20 Ağustos 2019

Vücut ağırlığı fazla olan kişilerin oranı çoğu ülkelerde ve tüm nüfus gruplarında hızlı bir şekilde artarken, bu artıştaki temel sebep çok az egzersiz ve çok sağlıksız beslenme olarak görülüyor. Neredeyse tüm ülkelerde aşırı vücut ağırlığındaki eşzamanlı artışın, büyük ölçüde besin açısından fakir ancak kalori açısından yüksek gıdaları teşvik eden küresel gıda sistemindeki değişiklikler ve fiziksel aktivite için fırsatların azalması sebebiyle olduğu düşünülüyor.

Aşırı kilo ve obezitenin kesin olarak meme, kolon ve rektum, uterus, özofagus, safra kesesi, böbrek, karaciğer, yumurtalık, pankreas, mide ve tiroid, beyin ve omurilik ve kan hücrelerini etkileyen 13 kanser riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterildi. Daha yakın zamanlarda, bazı araştırmalar aşırı kilonun prostat tümörlerinin yanı sıra ağız ve boğaz kanserleri riskini de arttırdığını gösterdi.

Sağlıklı Kilo Düzeyini Korumak Önemli

Yeni bir global çalışmada elde edilen bulgular ise oldukça çarpıcı. Aşırı vücut ağırlığı, dünyadaki tüm kanser vakalarının yaklaşık %4'ünden ve gelişmekte olan ülkelerde daha da fazla malignite teşhisi oranından sorumludur. Buna göre 2012 itibariyle, aşırı vücut ağırlığı, her yıl dünya çapında teşhis edilen yaklaşık 544.300 kansere neden olmuştur.

Aşırı kilolu ve obez kişiler düşük gelirli ülkelerde kanser vakalarının sadece %1'ine katkıda bulunurken, bazı yüksek gelirli Batı ülkelerinde ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde teşhis edilen kanserlerin %7 ila 8'ini oluşturuyorlar.

Birçok insan obezite ve kanser arasındaki ilişkiyi bilmiyor. Ancak sağlıklı kilo düzeyini korumaya çalışmak önemlidir ve kanser riskini azaltabilir. Ancak kilolu ve obez olan insanların oranı 1970'lerden bu yana dünya genelinde artmaktadır. 2016 yılı itibariyle yetişkinlerin %40'ı ve okul çağındaki çocukların %18'i aşırı kilolu veya obezdi, bu da yaklaşık 2 milyar yetişkin ve 340 milyon çocuk anlamına gelmektedir. Sunulan rapor, obezite ile mücadelede ve küresel kanser yükünü azaltmanın bir yolu olarak sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını teşvik eden politikalara gereksinimi tekrar göstermiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sung H, et al. Global patterns in excess body weight and the associated cancer burden. CA Cancer J Clin. 2018 Dec 12. doi: 10.3322/caac.21499. [Epub ahead of print]

Daha Erken Canlı Donör Böbrek Değerlendirmesinin Sonuçları Ne Olur?

09 Ağustos 2019

Son dönem böbrek hastalığı olan uygun hastalar için, canlı donör böbrek nakli, hastanın sağ kalımını ve yaşam kalitesini arttırır ve diyalizle karşılaştırıldığında sağlık maliyetlerini düşürür. Bu, bir alıcının nakil öncesinde diyalize harcadığı süreyi önlemenin veya en aza indirmenin en umut verici yoludur. Ancak, mevcut standartlara göre yaşayan bir böbrek donör değerlendirmesini tamamlamak zaman ve çaba gerektirir. Pek çok bağışçı adayı ve planlanan alıcıları için bu değerlendirmeyi tamamlama süresi şu anda çok uzundur, bu da hastalar ve sağlık sistemi için istenmeyen bazı sonuçlar doğurabilir. Bu olası sonuçlar şu şekildedir:

  1. Potansiyel alıcıya hastalık veya ölüm nedeniyle nakil yapılamayabilir.
  2. Alıcı olması gerekenden daha uzun süre diyalizde kalabilir, bu da transplantasyon sonrası olumsuz sonuçlara, düşük yaşam kalitesine, diyalizle ilgili devam eden komplikasyon riskine ve daha yüksek sağlık maliyetlerine neden olabilir.
  3. Alıcı donör onaylanmadan önce diyalize başlayabilir, bu önleyici transplantasyonun yararlarını tehlikeye atabilir, yaşam kalitesini düşürür ve sağlık maliyetlerini arttırır.
  4. Alıcı, yaşayan bir donörün tespit edilmesi durumunda normalde başka bir alıcının yararlanabileceği ölü bir donörden gelen böbreği alabilir. Kötü zamanlanmış veya uzun süren yaşayan donör böbrek değerlendirmesi, bu olumsuz sonuçların herhangi birine katkıda bulunabilir.

2,7 Milyon Tasarruf

Yapılan yeni bir çalışmada bir grup araştırmacı, Nisan 2006 ile Mart 2014 tarihleri arasında değerlendirmeleri başlayan ve organlarını bağışlayan, Kanada'daki 5 organ nakli merkezinden 887 canlı böbrek donörünü incelediler. Araştırmacılar, bir dizi varsayımsal senaryo kullanarak daha kısa süren, yaşayan bir bağışçı değerlendirmesi tamamlama ve bağış işleminin; pre-emptif nakil sayısı, diyaliz için harcanan süre, önlenmiş diyaliz maliyetlerinden kaynaklı sağlık maliyetlerindeki tasarruf (2016 ABD doları) ve ek nakil sayısı üzerindeki etkisini değerlendirdiler.

Çalışma döneminde, donör nakli 3 ay önce olduğunda, sağlık sistemi alıcı başına ortalama 12,55 dolar tasarruf sağlayacaktı. 21 alıcı tamamen diyalizden kaçınabilirdi ve her yıl 57 ek nakil (%26 artış) gerçekleşebilirdi. Her yıl Ontario, Kanada'da yapılan 220 yaşayan böbrek nakli nakli için bu, yıllık toplam 2,7 milyon ABD Doları tutarında maliyet tasarrufu anlamına gelmekteydi.

Araştırmacılar, canlı donör adaylarının ve planlanan alıcılarının daha kısa zamanda değerlendirilmesinin, nakil için böbrek arzını arttırabileceğini belirttiler. İyileştirilmiş değerlendirme verimliliğinin, daha fazla önleyici nakil ve önlenmiş diyaliz maliyetleri ile sağlık hizmeti maliyetlerinde önemli tasarruf sağlayabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Habbous et al. Potential Implications of a More Timely Living Kidney Donor Evaluation, American Journal of Transplantation. 2018;18(11):2719-2729.

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Güneş Koruyucular Cildimizi Nasıl Korur?

10 Temmuz 2019

Tüm güneş kremlerinin aktif madde ve emülsiyon olmak üzere iki ana kısmı vardır. Aktif madde, güneşten korunma işini yapar. Bunlar, UV emiciler ve UV reflektörleri olarak iki kategoriye ayrılır. UV emiciler, UV radyasyonunu emen ve çok düşük bir ısı seviyesine dönüştüren kimyasallardır. UV emici kimyasallara ayrıca “organik” de denir, çünkü tüm organik maddeler için bir temel olan karbon atomları içerirler.

Bazıları, güneş yanığına neden olduğu ve cilt kanseri riskini arttırdığı bilinen spektrumun UVB kısmını emerken, diğerleri spektrumun UVA kısmını emer. Son araştırmalar, daha uzun UVA dalga boylarının sadece derinin daha derin katmanlarına nüfuz etmekle kalmayıp aynı zamanda DNA hasarına karşı bağışıklık tepkisini tehlikeye sokarak cilt kanserine de katkıda bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle, en iyi korumayı sunduğu için “geniş spektrum” etiketli güneş kremleri önerilir. UV reflektörleri çoğunlukla UV radyasyonunu emen ve dağıtan çinko oksit ve titanyum dioksit gibi oksitlerden oluşur.

Çoğu güneş koruyucuda normalde birden fazla ve genellikle altıya kadar veya daha fazla aktif bileşen bulunur. Emülsiyon etken maddeyi taşır. Genellikle, bir miktar yağ ve su, ayrıca diğer maddelerden oluşur. Bunlar ürünü korudukları için önemlidir.

SPF Ne Demektir ve Nasıl Ölçülür?

SPF güneşten korunma faktörü anlamına gelir. UV'nin ekrandan ne kadar geçtiğinin ölçüsüdür. Sayı ne kadar yüksek olursa, UV o kadar az geçer. SPF 30, otuzda bir veya UV'nin %3,3'ünün cildinize ulaşmasını izin verir. Bu, UV'nin %96,7'sini filtrelediği anlamına gelir. 50'lik bir SPF ile UV ışınlarının %98'i filtrelenir.

Ne Zaman ve Nasıl Uygulanmalıdır?

Güneşe çıkmadan yaklaşık 20 dakika önce güneş kremi uygulanması, ürünün cilde düzgün şekilde bağlanmasını sağlar. Birçok güneş kreminin iki saatte bir yeniden uygulanması ve cömertçe kullanılması önerilir. Çoğu insan, etikette iddia edilen güneşten korunmayı sağlamak için gereken güneş koruyucu miktarının çok azını kullanır. Ekstremite başına, yüze, ön ve arka gövdeye bir çay kaşığı, yani toplamda yani yedi çay kaşığı (35ml) uygun bir miktardır.

Cildi korumak için ayrıca şapkalar, gölge yerler, kıyafetler ve hatta en yüksek UV dönemlerinde iç mekanda kalmak önemlidir. Öğle saatlerine yaklaştıkça, öğleden sonra ve öğleden sonra saat 12.30 arasında UV yükselir.

Dünya Sağlık Örgütü, UV Endeksi 3 veya daha yukarı olduğunda cildin güneşten korunmasını önerir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Terry Slevin. Explainer: how does sunscreen work, what is SPF and can I still tan with it on?, The Conversation January 7, 2018

Alkol-İlişkili Karaciğer Hastalığı ve Karaciğer Transplantasyonu

09 Temmuz 2019

Alkol ilişkili karaciğer hastalığı (ALD), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki karaciğer nakli için en yaygın endikasyon olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu artışın nedenleri ve karaciğer nakli alıcıları arasında karaciğer nakli sonrası uzun dönem sonuçlar hakkındaki veriler eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada, 2002 ve 2016 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde ALD için karaciğer nakli eğilimlerini ve uzun dönem sonuçların incelenmesi amaçlandı. Araştırmacılar yaptıkları bu çok merkezli, prospektif, ulusal kohort çalışmasında, 1 Ocak 2002 ve 31 Aralık 2016 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan tüm karaciğer transplantasyonlarını değerlendirmek için Birleşik Organ Paylaşımı veri tabanındaki verileri kullandılar. Çalışmadaki ana sonuçlar, hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonu ve hepatoselüler karsinom (HCC) ile duyarlılık analizi içeren ALD için karaciğer naklinde ulusal ve bölgesel eğilimler, erken (karaciğer nakli sonrası ≤90 gün) ve geç (karaciğer nakli sonrası >90 gün) hasta ve greft sağ kalımıydı.

Daha Erken Nakil Başarıyı Arttırıyor

Çalışma kohortu, ALD'li 9.438 hasta ile HCV enfeksiyonu ve HCC endikasyonları olanlar hariç tutularak ALD'si olmayan 23.475 hasta dahil olmak üzere toplam 32.913 hastadan oluşuyordu. ALD'li hastaların ortalama yaşı 54 ve ALD'si olmayan hastaların yaş ortalaması 54'tü. ALD'li hasta grubunda ALD'si olmayan hasta grubuna göre daha fazla erkek ve beyaz vardı. ALD için karaciğer nakli oranı 2002'de %24,2'den, 2010'da %27,2'ye ve 2016'da %36,7'ye yükseldi. HCV enfeksiyonu dahil edildiğinde, ALD için karaciğer nakli oranları 2002'de %15,3, 2010'da %18,6 ve 2016'da %30,6’ydı. Bu da ALD için karaciğer naklinde %100 artışı temsil ediyordu ve bunların %48'i karaciğer nakli için bir endikasyon olarak HCV enfeksiyonunda bir azalma ile ilişkilendirildi. ALD'deki artışın büyüklüğü bölgesel olarak heterojendi ve alkolik hepatiti düşündüren hasta özelliklerinde değişikliklerle ilişkiliydi. Kümülatif ayarlanmamış 5 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalımı ALD’li grup için %79 ve ALD’si olmayanlar için %80’di. Kümülatif ayarlanmamış 10 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalım ALD’li grup için %63 ve ALD‘li olmayanlar için %68’di. Çok değişkenli analizde ALD, karaciğer nakli sonrası geç ölüm riskinin artmasıyla ilişkiliydi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, alkolik hepatit için erken karaciğer nakli yapılmasının karaciğer nakli için daha geniş ALD kabulüne yol açabileceğini gösterdiğini belirttiler. ALD'li karaciğer nakli alıcıları arasında geç sağ kalımın, ALD’li olmayan alıcılar arasında olduğundan daha düşük olduğunu ve bunun, en iyi sonuçlarla ilişkili hasta profillerini tanımlamak için gelecekteki çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brian P. Lee, Eric Vittinghoff, Jennifer L. Dodge et al. National Trends and Long-term Outcomes of Liver Transplant for Alcohol-Associated Liver Disease in the United States,

Kalp ve Akciğer Naklinde Yüksek HLA Uyumu Sonrasında Gelişen Cilt Kanseri İle İlişkili Bulundu

08 Temmuz 2019

Büyük bir retrospektif çalışma, akciğer ve kalp nakli sonrası de novo cilt kanseri oranlarının donör ve alıcı HLA antijenlerinin iyi eşleşmesi durumunda daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Dr. Sarah T. Arron, HLA uyumsuzluğu olan akciğer ve kalp alıcılarının daha yakın eşleşmeye sahip olanlardan daha az cilt kanseri geçirdiklerini belirtti. “Bu, uyumsuz hastaların bağışıklık sisteminin, nakledilen organı korumak için gerekli olan yüksek bağışıklık bastırma seviyesine rağmen cilt kanseri hücrelerini tanımaya ve savaşmaya devam edebileceğini göstermektedir. Organ nakli alıcılarını tedavi eden internistler ve dermatologlar, torasik nakil yapılan ve iyi eşleşmiş bir organ alan hastalarda cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceğinin farkında olmalılar." şeklinde konuştu. Greft reddi riskini azaltan immün sistemi baskılayan rejimlerin, solid organ nakli alıcılarında majör bir morbidite kaynağı olarak kanser riskini arttırdığı belirtildi. Daha fazla araştırma yapmak için ekip, 2003 ve 2008 yılları arasında 10 bin 500'den fazla akciğer, kalp, pankreas, karaciğer ve böbrek alıcısı hakkındaki verileri inceledi.

Antijen Uyuşmazlığı Koruyucu Bir Etkiyle İlişkili

 Özellikle, her bir uyuşmayan alel için cilt kanseri riskinde %7 ila %8 oranında bir azalma bulundu. Alt grup analizi, HLA antijen uyumsuzluğunun akciğer alıcılarında (aHR, 0.70) ve kalp alıcılarında (aHR, 0.75) önemli bir koruma sağladığını, ancak karaciğer, böbrek veya pankreas alan hastalar için bunun geçerli olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, "Skuamöz hücreli karsinom ve melanom için aHR'ler, herhangi bir cilt kanseri için olanlara benzerdi, ancak HR, daha az sayıda olay nedeniyle melanom için istatistiksel olarak anlamlı değildi." şeklinde açıkladılar. Bu bulgular ışığında, "İyi eşleşmiş kalp ve akciğer nakli alıcılarının nakil sonrası cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceği" sonucuna varıldı. Arron, “Farklı immünosüpresif ilaçların bu bulguyu nasıl etkilediğini öğrenmek için gelecekteki çalışmalara hala ihtiyaç var.” dedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Association of HLA Antigen Mismatch With Risk of Developing Skin Cancer After Solid-Organ Transplant Yi Gao, MD1; Amanda R. Twigg, MD2; Ryutaro Hirose, MD3; et al Garrett R. Roll, MD3; Amy S. Nowacki, PhD4; Edward V. Maytin, MD, PhD5; Allison T. Vidimos, RPh, MD5; Raja Rajalingam, PhD6; Sarah T. Arron, MD, PhD2 JAMA Dermatol. 2019;155(3):307-314. doi:10.1001/jamadermatol.2018.4983

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image