Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Organ alıcılarında agresif melanom gelişme olasılığı daha mı fazla?

13 Ağustos 2015

ABD Bloomberg Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan yeni bir çalışmada, transplantasyon yapılan hastalarda, transplantasyon yapılmayan hastalara kıyasla melanom gelişme olasılığının 2 kat daha fazla olduğu, melanoma bağlı ölüm riskinin ise 3 kat daha fazla olduğu gösterildi.

Transplantasyon yapılan kişilerin organ reddini önlemek üzere kullandıkları immün süpresif ilaçların bu hastaları tedavisi daha güç olan ileri evre kanserlere daha yatkın hale getirdiği gösterildi.

Çalışmada 1987-2010 yılları arasında organ transplantasyonu yapılan 139.991 hastanın verileri incelendi ve 519 melanom vakası saptandı.

Çalışmanın yürütücüsü Dr. Robbins transplantasyon yapılan kişilerde melanom olasılığının daha yüksek olduğunu bildiklerini,  fakat bu hastalarda daha az ölümcül deri kanseri formlarının gelişmesi çok muhtemel olduğundan ve dermatologlar tarafından düzenli olarak kontrol edildiklerinden bunun yoğun taramanın bir sonucu olduğunu düşündüklerini, fakat aksine transplantasyon yapılan hastalarda melanom gelişme riskinin yüksek olduğunu gördüklerini belirtti.

Araştırmacılar, bu hasta grubunda melanom görülmesinin nedeni olarak, transplantasyon sırasında verilen ve immün sistemin yeni organa saldırısını önlemek amacıyla T hücrelerini durduran ilaçları gösterdiler. Ayrıca uzun süre boyunca idame tedavisi olarak verilen bazı ajanların da ultraviyole radyasyonunun etkilerini kat kat artırdığı ve bunun da melanom gelişimine neden olabileceği gösterildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/08/150813123426.htm

Güneş Kremi Melanom Riskini %40 Azaltıyor

28 Kasım 2018

Melanom, 25-49 yaşlarındaki Avustralyalı erkeklerde en sık rastlanan kanser olup, 25-49 yaşlarındaki kadınlarda ise meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir. Üç Avustralyalıdan yaklaşık ikisinde, 70 yaşına geldiğinde melanom veya diğer cilt kanseri türleri teşhis edilmektedir. JAMA Dermatoloji dergisinde yayınlanmış olan yeni bir çalışma, 40 yaşın altındaki gençlerde güneş koruyucu kullanımı ile melanom riski arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışma olma özelliğine sahiptir. Çalışma, Avustralya Melanom Aile Çalışmasına katılan yaklaşık 1700 kişiden toplanan verileri analiz etti.

Düzenli Kullanımla Risk Azalıyor

Yapılan çalışma, çocukluk ve yetişkinlikte güneş koruyucu kullanımının 18-40 yaşlarındaki gençlerde melanoma karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Düzenli olarak güneş kremi kullananlar için risk, ara sıra kullananlara göre yüzde 35 - 40 oranında azaldı. Özellikle çocukluk çağında, güneşe maruz kalma ve güneş yanığının melanom riski ile ilişkisi iyi bilinmektedir ve bu çalışma güneş korumasının güneş ışığının zararlı etkilerine karşı koruyucu olduğunu göstermiştir. Düzenli güneş koruyucu kullanıcılarının demografik özellikleri incelendiğinde bu bireylerin sıklıkla İngiltere/Kuzey Avrupa kökenli, daha yüksek eğitim seviyesine, daha açık cilt pigmentasyonuna ve güçlü bir güneş yanığı geliştirme profiline sahip genç kadınlar oldukları gözlendi. İnsanlar erkek, yaşlı, daha az eğitimli veya güneş yanığı daha koyu veya daha dirençli olan bir cilde sahiplerse güneş koruyucu kullanma olasılıkları daha azdı.

Güneş koruyucuların yaygın şekilde ulaşılabilir olmasına ve güneşten korunma için önerilmesine rağmen, güneş koruyucularının kullanımını optimize etmek hala zorlayıcı bir durumdur ve kullanımları üzerindeki tartışmalar devam etmektedir. Bu çalışma, güneş kreminin etkili bir güneş koruması şekli olduğunu ve genç bir yetişkinde melanom gelişme riskini azalttığını doğrulamaktadır. Bu çalışma, melanom gelişme riskini azaltmak için UV İndeksi 3 veya daha yüksek derecelerde güneş koruyucuların hem çocukluk hem de yetişkinlik döneminde düzenli olarak uygulanmasının önemini bir kez daha göstermiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Watts CG, et al. Sunscreen Use and Melanoma Risk Among Young Australian Adults. JAMA Dermatology, 2018; DOI: 10.1001/jamadermatol.2018.1774

HCV Pozitif Donörlerden Böbrek Transplantasyonu

15 Ekim 2018

MELD (Model For End-Stage Liver Disease) döneminde eşzamanlı karaciğer-böbrek transplantasyonlarının (SLK) sayısında önemli bir artış görülmüştür. Ağustos 2017'den önce, ölen-verici böbreklerinin, diyalize giren ya da böbrek yetmezliğine sahip karaciğer yetmezliği olan hastalara tahsis edilmesine ilişkin özel bir ulusal politika yoktu. Kısa bir süre önce yeni bir SLK politikası uygulandı ve böbreklerin SLK alıcılarına tahsis edilmesi için standartlaştırılmış ulusal kılavuzlar oluşturuldu. SLK adayları, pediatrik hastalar, önceden yaşayan donörler ve yüksek duyarlılıktaki hastalar da dahil olmak üzere, yalnızca böbrek nakli alıcılarına göre öncelik almaya devam etmektedir. Bu durum, yalnızca böbrek transplantasyonu adayları için, mevcut olan havuzdaki yüksek kalitedeki böbreklerin azalmasına yol açmaktadır. Belirgin bir verici böbrek sıkıntısı mevcutken, yeni SLK yönergeleri tartışmalıdır. Çünkü yüksek kaliteli organlar, yalnızca böbrek alıcılarından uzaklaşmaktadır.

Sınırlı organ bulunabilirliğinin etkilerini azaltmaya yönelik atılacak en önemli adım, boşa çıkarılan organ sayılarını en aza indirmektir. ABD'de, aşırı doz uyuşturucu kullanımına bağlı ölümler son 15 yılda neredeyse üç katına çıkmıştır. Aşırı dozdan ölenorgan bağışçıları, 2000'de organ donörlerinin % 1,1'ini oluştururken, 2017'de bu oran % 13,4'e yükselmiştir. Aşırı dozda uyuşturucudan ölen potansiyel donörlerin dörtte biri HCV ile enfektedir. HCV için oldukça etkili ve iyi tolere edilen tedavi ile HCV-pozitif organların kullanımını genişletmek mümkündür.

Amerikalı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, Ocak 2013 ile Eylül 2017 arasında UNOS veri tabanını kullanarak SLK listeleme modelini analiz ettiler. HCV pozitif SLK bağışçıları için listelenen adayların sayısı 2013'te 398 (% 35,6), 2014'te 366 (% 31,1), 2015 yılında 331 (% 26,1), 2016 yılında 265 (% 21,2) ve Eylül 2017'de 194’tü (% 21,8). Bu düşüş, HCV seropozitif karaciğer transplantasyon adaylarındaki, 2013 yılında 2424'ten (% 38,2) 2016'da 2029'a (% 26,3) düşüşü yansıtıyordu. HCV pozitif SLK donörlerini kabul eden adayların 1009’ü (% 64,9) HCV pozitif iken 545’i (% 35,1) negatifti. Sadece HCV negatif donörlerden SLK'yı kabul eden adayların 461’i (% 11,1) HCV tanısı taşıyordu ve 3688’i (% 88,9) HCV negatifti.

Çok İyi Böbrekler HCV Nedeniyle Kullanılamıyor

Bu süre zarfında, en az bir böbreğin atıldığı HCV pozitif donörlerden yapılan 642 tek karaciğer nakli gerçekleştirildi. Atılma için en yaygın neden, mevcut bir alıcının olmamasıydı (374,% 58). Bu donörlerden alınan HCV pozitif böbreklerin ortalama KDPI'si 61 ± 20’di ve ayarlanmış KDPI ( HCV durumu çıkarılarak)  35,5 ± 18,4’tü. Ortalama donör yaşı 37,5 ± 10,9’du. Genel olarak, 918 HCV pozitif böbrek atıldı.

Araştırmacılar, HCV pozitifliğinden dolayı çok sayıda iyi kalitedeki böbreğin atıldığını belirttiler. Uygun hasta eğitimi ve bilgilendirilmiş onam ile birlikte transplantasyon sonrası HCV enfeksiyonu için son derece etkili ve güvenli doğrudan etkili antiviral (DAA) ajanların mevcudiyeti ile, HCV pozitif ve negatif alıcılar için HCV pozitif organların düşünülebileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sibulesky L, Perkins JD, Landis CS, Johnson CK. Can we mitigate the effects of simultaneous liver-kidney transplantation through increased utilization of HCV positive donors?, American Journal of Transplantation 2018.

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

MELD-Na ve Acil Cerrahide Peri-operatif Sonuçlar

02 Ağustos 2018

Ocak 2016'da, Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) skoru, kreatinin, bilirubin ve uluslararası normalize orana ek olarak serum sodyum seviyelerinin eklenmesi için resmi olarak güncellendi (MELD-Na).  MELD ve perioperatif morbidite ve mortalitenin bilinen korelasyonuna ek olarak, tipik olarak kabul edilemez sonuçlarla korelasyon gösteren MELD 17’lik skor eşikleri ile, azalan sodyum seviyeleri de, karaciğer transplantasyonundan önce artan bekleme listesi mortalitesi ile kabaca doğrusal olarak ilişkilidir. Etki, MELD skorları daha düşük olan hastalarda özellikle belirgindir. Hiponatremi, karaciğer transplantasyonu ve transplant cerrahisi sonrası sağ kalımın azalmasıyla ilişkilidir. MELD-Na, bu iki ölçümü bekleme listesi mortalite ve karaciğer transplantasyonu sonuçlarını öngörmek için birleştirmektedir. MELD-Na, yeni uygulamaya konulan bir model olduğu için, transplantasyon dışı cerrahide sonuçları tahmin etme kabiliyeti tam olarak değerlendirilmemiştir.

Amerikalı araştırmacılar, transplantasyon dışı acil cerrahi girişim uygulanan sirozlu hastaların potansiyel bir klinik karar verme aracı olarak, MELD-Na skorları ve perioperatif sonuçlarını karşılaştıran bir çalışma yaptılar. Operasyon kayıtlarını ve hasta tablolarını gözden geçirerek, hem intraoperatif olaylar hem de postoperatif komplikasyonlar ve taburcu olduktan sonraki geçiş bakım ihtiyacını değerlendirdiler. Sonuçların belirgin olarak kötüleştiği ayrı bir MELD-Na skor eşiği belirlenebileceğini düşündüler.

Araştırmacılar, 2001-2013 yılları arasında merkezlerinde acil cerrahi girişim uygulanan sirozlu hastaları retrospektif olarak incelediler (n = 85). Tek değişkenli ve çok değişkenli regresyon kullanarak risk eşikleri ve peri-operatif sonuçların ön gördürücülerini belirlediler.

Kesin MELD-Na Skorları için Daha Fazla Veri Gerekli

Morbidite ve mortalite çalışma popülasyonu boyunca yüksekti, ancak 17 (postoperatif komplikasyon), 19 (30-günlük mortalite) ve 12 (taburculuk sonrası geçişe ihtiyaç) skorlarında artmış kötü sonuçlarla ilişkili bazı eşikler tespit edildi. Postoperatif komplikasyonlar, eve taburculuk için bağımsız negatif ön gördürücülerdi.

Araştırmacılar, MELD-Na’nın, hastanın karaciğer hastalık şiddetini sağa kaydırarak hastalığın MELD-Na ile daha hızlı görünmesini sağlayarak klinik olarak soyutlanmış sık skorları belirgin şekilde değiştirdiğini belirttiler. Bu tür hastalar için cerrahi veya daha konservatif yönetim tekniklerinin kullanılıp kullanılmayacağının belirlenmesinde hekimlerin verilen bir MELD-Na skoru ile ilişkili önemli riskleri tartmalarının çok önemli olduğuna dikkat çektiler. Kesin MELD-Na eşiklerinin oluşturulması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Godfrey EL, et al., MELD-Na (the new MELD) and peri-operative outcomes in emergency surgery, The American Journal of Surgery (2018), https://doi.org/10.1016/j.amjsurg.2018.04.017

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Karaciğer Transplantasyonunun Bir Sağkalım Fayda Ölçütü Olarak MELD

11 Nisan 2018

Amerikan karaciğer nakli topluluğu, aciliyet temelli (MELD) veya fayda temelli (sağkalım yararı) önceliklendirmenin karaciğer paylaşımı için daha uygun bir sistem olup olmadığını zaman zaman tartışmaktadır. Aciliyet temelli paylaşım, organı olmadan ölmesi muhtemel olan bekleme listesi adayını önceliklendirir. ABD'deki mevcut MELD tabanlı paylaşım sistemi, MELD puanı bekleme listesi mortalitesini öngördüğünden, aciliyet temelli tasarlanır. Bununla birlikte, MELD temelli paylaşım, yüksek riskli adayların sınırlı bir organ arzının genel sağ kalım yararını yeterince maksimize etmeyebileceği endişesi nedeniyle son zamanlarda incelenmiştir.

Oldukça önemli organ kaynağın kullanımını optimize etmek amacıyla, fayda temelli paylaşım şemaları önerilmiştir. Bir fayda tabanlı paylaşım sistemi, karaciğer transplantasyonundan (LT) sonra en iyi sağ kalım faydası sağlayacak olan bekleme listesi adaylarına öncelik tanır. Doğrudan sağ kalım faydası hedefleyen kompleks indeksler mümkündür, ancak mevcut MELD'e kıyasla puanlarda aşırı uyumsuzluk ve daha belirsizlik yaratan riskler üreterek karmaşık olabilir ve günümüzde uygulanan paylaşıma ciddi ve temel bir değişiklik gerektirir. Bu sebeplerden dolayı nakil topluluğu, sağ kalım faydasının doğrudan kullanımını bir paylaşım sistemi olarak kabul etmemiştir. Bunun yerine, sağ kalım göstergesi olarak MELD performansını iyileştirmeye odaklanmıştır.  MELD sağ kalım faydasının makul bir ön gördürücü ise, paylaşım sisteminde fayda temelli paylaşım ın yansıtıldığını rahatça hissetmek için hiçbir temel değişiklik yapılmamalıdır. Bu nedenle, LT'deki MELD ile ilişkili sağ kalım fayda miktarının net bir şekilde ölçülmesi, mevcut paylaşım modelinin diğer önerilen ya da tartışılan metriklere kıyasla daha güçlü olduğunu anlamak için gereklidir.

Yüksek MELD Skoru, Yüksek Sağkalım

Amerikalı araştırmacılar, ulusal kayıt verileri ve genelleştirilmiş gama parametrik modelleri kullanarak, LT ile çeşitli MELD skoru ve organ kalitesinde sağ kalım fayda miktarlarını belirlediler. 1 Ocak 2006 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 119.055 aktif yetişkin LT adayı tespit ettiler. Çok organlı nakil alan ya da statü 1 olarak sınıflandırılan ya da MELD istisnai puan alan LT adaylarını çalışmaya almadılar. Analizlere 74.196 adayı dahil ettiler. Transplantasyon olmadan beklenen relatif yaşam süresinin zaman oranlarını (TR) ve LT'den sonra kazanılan beklenen yaşam yılını hesapladılar.

MELD> 10 olan hastalarda LT’nin yaşam süresini uzattığını gördüler (TR> 1). En yüksek MELD, en uzun relatif beklenen yaşam süresi ile ilişkiliydi. MELD 11-15 için TR = 1,20, MELD 16-20 için TR: 2,49, MELD 21-25 için TR: 5,72, MELD 26-30 için 16,35, MELD 31-34 için TR: 43,21, MELD 35-40 için 128,25’ti. En yüksek MELD'ye sahip adaylar, MELD 11-15 için 0,2, 16-20 için 1,5, 21-25 için 3,5, 26-30 için 5,8, 31-34 için 6,9, 35-40 için 7,2 yıl olmak üzere daha uzun ömür kazandılar. Bu nedenle, adaylara MELD ile öncelik verilmesi, daha düşük hayatta kalma yararı olanlara göre daha yüksek bir nakil hayatta kalma oranı olan adaylara öncelik verilmesi için basit, etkili bir strateji olmaya devam etmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Luo et al. MELD as a Metric for Survival Benefit of Liver Transplantation, Am J Transplant. 2018 Jan 9.

BCC ve Lipid Profili İlişkisi

07 Nisan 2018

Günümüze kadar yapılmış olan çok sayıda çalışmada, çeşitli kanser türlerine sahip hastalarda, kırmızı kan hücresi toplam lipidlerin yağ asidi kompozisyonunda farklı değişiklikler olduğu görülmüştür. Omega-3 / omega-6 oranının ise cilt kanserine sebep olan fotokarsinogenezin genel sonucunda önemli bir rol oynadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte, şimdiye kadar bazal hücreli karsinom (BCC) hastalarında doymamış yağ asidi profilini inceleyen bir çalışma yoktu. Bu nedenle, İran merkezli yapılan yeni bir çalışmada hastane verilerine dayalı bir vaka kontrol çalışması ile, yeni tanı konan BCC hastalarında kırmızı kan hücrelerinin yağlı asit kompozisyonu araştırıldı.

Bu çalışma İran, Tahran'daki Razi Hastanesi'ndeki yeni BCC hastaları üzerinde yürütüldü. Eritrosit membranlardaki yağ asidi konsantrasyonu gaz kromatografisiyle ekstraksiyon, saflaştırma ve preparasyondan sonra nispi değerler olarak tanımlandı.

Doymamış Yağ Asitlerinde Farklılıklar Tespit Edildi

Analizler BCC hastalarında heptadekenoik asit (p = 0.010) ve oleik asidin (p <0.001) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koydu. Çoklu doymamış yağ asitleri arasında, linoleik asit ve araşidonik asit de BCC hastalarında anlamlı derecede yüksekti (p <0.001). BCC hastalarında omega-3'ün anlamlı olarak daha düşük (p = 0.040) ve omega-6'nın anlamlı olarak daha yüksek (p = 0.002) olduğu belirtildi.

Buna ek olarak, BCC hastalarında toplam çoklu doymamış yağ asidi (p <0.001) ve omega-6 çoklu doymamış yağ asitleri / omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (p = 0.002) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi.

Bu çalışmada yeni BCC hastalarında n-6 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin yüksek ve n-3 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin ise düşük olduğu gösterildi. Ayrıca sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında doymamış yağ asidi dağılımında bazı farklılıkların olduğu belirtildi. Bu çalışma, BCC gelişiminde lipidlerin önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Rahrovani F. et al. Erythrocyte Membrane Unsaturated (Mono and Poly) Fatty Acids Profile in Newly Diagnosed Basal Cell Carcinoma Patients. Clin Nutr Res. 2018 Jan;7(1):21-30

Cilt Kanseri İnsidansı Artış Gösteriyor

05 Nisan 2018

Merkel hücreli karsinom, nadir görülen bir cilt kanseri türüdür ve her yıl birkaç bin kişiyi etkilemektedir. Bu sayı melanomun etkilediği onbinlere kıyasla oldukça düşük kalıyor. Ancak, diğer cilt kanserleri kadar yaygın olmamasına rağmen, Merkel hücreli karsinom çok agresif ve genellikle ölümcül bir hastalıktır ve yeni araştırmalara göre daha yaygın hale gelmektedir. Melanom ile karşılaştırıldığında, Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma ihtimali çok daha yüksek, bu yüzden insanların bunun farkında olması önemlidir. ABD’li araştırmacılar Ulusal Kanser Enstitüsü'nden SEER-18 kayıt defterindeki verileri inceledikten sonra, bu kanser türünün son yıllarda beklenenden daha fazla arttığını tespit ettiler.

2000-2013 yılları arasında rapor edilen Merkel hücreli karsinom vakalarının sayısının yüzde 95 oranında arttığı görüldü. Bu oran melanom için yüzde 57 ve diğer kötü huylu tümörler için yüzde 15 olarak hesaplandı.  Araştırma ekibi, ABD’deki mevcut nüfus trendlerine dayanarak Merkel hücreli karsinom vaka sayısının 2013'teki yaklaşık 2,500 vakadan 2025'te 3,200'ün üzerine çıkacağını öngörüyor. Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom da erkeklerde, beyaz ırkta ve 50 yaşından büyük insanlarda daha sık görülmektedir. Araştırmacılar ABD nüfusunun yaşlanmasının, Merkel hücreli karsinomda artışa neden olduğuna inanıyorlar, çünkü bu kanser yaşlı bireylerde daha yaygındır.

Erken Teşhis ve Tedavi Edilmezse Agresif Seyrediyor

Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom erken teşhis edildiğinde en iyi prognoza sahiptir. Hastalık erken aşamalarında başarıyla tedavi edilebilirken tanıda geç kalınırsa, hızla büyüyebilir ve metastaz yapması muhtemel oldukça agresif bir kanser türüdür. Son birkaç yılda ortaya çıkan immünoterapi tedavilerinin önceki kemoterapi tedavilerine kıyasla hayatta kalma oranlarını önemli oranda iyileştirmesine rağmen, metastatik Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma potansiyeli hala yüksek.

Merkel hücreli karsinom, melanomdan farklı olarak ciltte koyu bir ben olarak görülmez. Bunun yerine, kırmızı, mor veya cilt renginde olan bir yumru gibi gözükür. Bu yumru hızlı büyüme eğilimindedir ve kist veya folikülitlerin aksine yumuşamaz. Bu sebeple özellikle cildinizdeki diğer lekelerden farklı veya hızlı büyüyen yeni, olağan dışı bir büyüme fark ederseniz, en kısa zamanda bir dermatoloğa görünmenizde fayda var.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180216174658.htm

Karaciğer Transplantasyonunda Akut Böbrek Hasarı ve Kombine Sıcak İskemi Süresi

17 Mart 2018

Karaciğer transplantasyonunda donör sıkıntısının üstesinden gelmek için dolaşım ölümünden sonra bağış (DCD) greftleri giderek artmaktadır. Bununla birlikte, bu marjinal greftlerin kullanımı, primer fonksiyon bozukluğu, erken allogreft disfonksiyonu ve iskemik kolanjiyopati ile ilişkili olup greft sağ kalımı oranları bozulmaktadır. Bu komplikasyonlar, ek donör sıcak iskemi zamanının (DWIT) sonucudur ve hepatik iskemi /reperfüzyon hasarında (IRI) artışa neden olur. Böbrek, hepatik IRI'dan mustarip olduğu bilinen bir organdır ve akut böbrek hasarı (AKI) da DCD greftleri kullanıldığında daha sık görülür. Genel olarak, AKI, karaciğer greft alıcılarının % 75'ini etkiler ve kronik böbrek hastalığı ve sağ kalım oranlarının bozulması ile ilişkilidir.

DCD karaciğerlerinin ilave DWİT'leri, agonal faz (yaşam desteğinin geri çekilmesi - dolaşımın durması) ve asistolik faz (dolaşımın durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere 2 periyoda ayrılabilir. DWIT'nin uzunluğu üzerinde çeşitli faktörler etkilidir. Hayati parametrelerin seyri ve agonel fazın uzunluğu bağışçılar arasında çok değişkendir ve asistolik fazın uzunluğu kurumsal ve ulusal protokollere bağlıdır. Agonal ve asistolik fazın her ikisinin de uzunluğu iskemik kolanjiyopatinin postoperatif gelişimi ve greft sağ kalım oranları ile ilişkilidir.

Farklı WIT'lerin hepatik IRI'ye ve AKI gelişimine etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Dahası, her bir transplantasyonda ayrı fazların uzunluğu değişir ve daha önce birlikte değerlendirilmemiştir. Uzun dönem sonuçlar üzerine AKI'nın negatif etkisi bu konuda daha fazla araştırmayı gerekli kılmaktadır.

WIT – AKI İlişkisi

Bir grup araştırmacı, bu farklı dönemlerde sıcak iskeminin DCD karaciğer transplantasyonunda postoperatif AKI gelişimine olan etkisini araştırmak amacıyla, 368 DCD greft alıcısı ile 2 merkezli retrospektif bir çalışma yaptılar. Donör sıcak iskemi süresini (DWIT), agonal faz (yaşam desteğinden çekilme - kardiyak arrest) ve asistolik faz (kalp durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere ikiye ayırdılar. DWIT ve alıcı sıcak iskemi zamanı (RWIT) toplamı olarak tanımlanan kombine sıcak iskemi süresi (kombine WIT)olarak adlandırılan yeni bir sıcak iskemi periyodu ortaya çıkardılar.

Alıcıların % 65'inde AKI, % 41'inde şiddetli AKI görüldü (KDIGO evre 2/3). Kombine WIT'in uzunluğu AKI şiddetiyle, AKI olmayan alıcılarda 61 dakika, en şiddetli AKI'ya sahip olan alıcılarda 69 dakika olmak üzere anlamlı derecede arttı. Çok değişkenli analizde, kombine WIT'nin süresinin uzatılması, şiddetli AKI gelişme riski ile ilişkiliydi (her ekstra dakikada 1.032). Soğuk iskemi süresinin şiddetli AKI ile ilişkisi saptanmadı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kalisvaart et al. The impact of combined warm ischemia time on development of acute kidney injury in donation after circulatory death liver transplantation: Stay within the golden hour, Transplantation. 2018 Jan 11.

Vitaminler Cilt Kanseri Riskini Azaltıyor

09 Mart 2018

Skuamöz hücreli karsinom, kronik güneşe maruziyet ile ilişkilidir ve yüz, eller ve kafa derisinde daha sık görülür. Cilt kanserinin en ölümcül şekli olan melanom, güneş yanığı, özellikle de gençken güneş yanıklarıyla ilişkilidir. UV radyasyonu, skuamöz hücreli ve bazal hücre gibi belirli cilt kanseri riskinizi artırır. Ancak bu kanserler arasında bile önemli farklılıklar mevcuttur ve uygun güneş maruziyeti bazı durumlarda zararlı olmak yerine faydalı olabilir.

UV ışınları cildinize dokunduğunda metabolize olan D vitamininin yalnızca ölümcül form veya cilt kanseri olan melanom riskinizi değil aynı zamanda en yaygın kanser türlerini de azalttığı gösterilmiştir. D vitamini cildimizde aktive olur ve aktive edilmiş D vitamini cildimizdeki genleri etkiler ve ultraviyole ışının neden olduğu anormallikleri önler. Sonuç olarak, güneşten kaçınma paradoksal olarak cilt kanserini tetikleyen faktör haline gelir.

Düzenli olarak güneş kremi uygulayarak cildimizdeki vitamin D aktivasyonunu etkili bir şekilde önlediğimizden, doğal olarak sağlayacağı korumayı engelleyebiliriz. Kanıtlar akıllı bir stratejinin, cildimizin pembeye dönmesinden kısa bir süre önce bol miktarda çıplak derinin korumasız güneşe maruz kalmasını sağlamak ve daha sonra ince bir giysi tabakası ile örtmek olduğunu önermektedir. Ayrıca, uzun süre açık havada olduğumuzda, yüzünüzdeki cildin zarar görme eğilimi daha yüksek olduğu için D vitamini depolarına çok fazla katkı sağlamayacağı için geniş bir şapka takmak da akıllıca olacaktır.

UV Maruziyetine Karşı Koruma

Avustralyalı araştırmacılara göre, B3 vitamini (nikotinamid) de belirli cilt kanserlerine yatkın hastalarda koruma sağlayabilir. Araştırmacılar hipotezlerini, daha önce son derece yaygın ve yavaş ilerleyen ve melanomdan daha az ciddi olan skuamöz hücreli ya da bazal hücreli karsinom olmak üzere deri kanseri tanısı konmuş 386 kişi üzerinde test ettiler.  Katılımcılara, bir yıl boyunca günde iki 500 mg vitamin B3 hapı veya plasebo verdiler. B3 vitamini alanlara bir yıl sonra yüzde 23 daha az kanser tanısı kondu. Haplar ayrıca aktinik keratoz adı verilen kanser öncesi lezyonların sayısını azalttı. Dokuz aylık tedaviden sonra nikotinamid alan gönüllüler arasında bu lezyonlar yüzde 20 azaldı. Nikotinamid kullananlar yaklaşık üç ayda sonuç almaya başladılar. Bununla birlikte, korunma vitamini almayı bıraktıklarında kayboldu.

Araştırmacılar, aşırı UV maruziyetinin neden olduğu DNA hasarının onarılmasına ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine nikotinamidin yardımcı olduğunu ve cilt kanserine yatkınlığı olanlara tavsiye edildiğini belirttiler. Genel popülasyonda cilt kanserine karşı koruma sağlayıp sağlayamayacağının ise hala bilinmediğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Make Vitamin D Not UV A Priority, Skin Cancer Foundation

ILTS’nin Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonu Rehberi

24 Şubat 2018

Canlı donor karaciğer transplantasyonu (LDLT), ölen bağışçı karaciğerlerinin yetersizliği nedeniyle önemli bir strateji olarak dünyada artan şekilde uygulanmaktadır. Uluslararası Karaciğer Transplantasyonu Derneği (ILTS), LDLT'yi çevreleyen uzman görüşleri, fikir birliği ve en iyi uygulamalardan oluşan bir koleksiyon sağlamak amacıyla bir kılavuz oluşturmuştur. Öneriler, Ulusal Tıp Kütüphanesi'ndeki donör transplantasyon endeksli literatürün, Öneri Kararlarının Değerlendirilmesi, Geliştirilmesi ve Değerlendirme metodolojisinin derecelendirmesini kullanarak yapılan bir analizden geliştirilmiştir. Doktorlar tarafından kullanılmak üzere hazırlanan bu öneriler, canlı donor karaciğer transplant alıcılarının bakımının tanı, tedavi ve önleyici yönlerine özel yaklaşımları desteklemektedir.

Öneriler:

  • Dünyadaki farklı kademelerde kadavra karaciğer greftlerinin bulunabilirliği, LDLT alıcısı seçim kriterlerini etkiler. Yüksek aciliyet LDLT, Asya'da LDLT için birincil endikasyondur ve kabul edilebilir sonuçlar ile gerçekleştirilebilirken, batı ülkelerinde LDLT genellikle daha düşük bir hastalık keskinliği olan hastalar için ayrılmıştır.
  • LDLT, HCC'li hastaların bekleme listesinden ayrılmasının önemli ölçüde azaltmaktadır. Milano kriterlerinin ötesinde daha ileri HCC'ye sahip hastalar LDLT'den yarar görebilirlerse de, bu ölçütlerin ne derece uzatılabileceği üzerinde fikir birliği yoktur.
  • Retransplantasyon, Budd-Chiari sendromu ve portal ven trombozu, deneyimli LDLT merkezlerinde LDLT için mutlak kontraendikasyon değildir.
  • “Small-for-Size Sendromunda (SFSS) greft hasarı ve işlev bozukluğu yalnızca greft boyutunun bir yansıması değil aynı zamanda greft kalitesi ve greft hiperperfüzyonuna neden olan alıcı portal hipertansiyon derecesi ile de ilgilidir.
  • SFSS'nin erken tanısı, önlenmesi ve yönetimi için portal ven ve hepatik arter hemodinamikleri izlenmesi önemlidir.
  • Splenik arter ligasyonu/embolizasyonu veya diğer portosistemik şantlarla portal in-flow modülasyonu SFSS'nin önlenmesi ve tedavisinde etkilidir.
  • Klinik çalışmaların eksikliği nedeniyle portal akışın modülasyonu için farmakolojik ajanların rolü bilinmemektedir.
  • Seçilen donör / alıcı kombinasyonlarında sol lob yetişkinden yetişkine LDLT başarıyla uygulanabilir.
  • Hepatik venöz out-flow artışı, greft fonksiyonunu optimize etmek için çok önemlidir ve birçok cerrahi tekniklerle başarılabilir.
  • Sol lob greft LDLT'sinde kaudat lob tutulumu ve revaskülarizasyon SFSS'yi önlemeye yardımcı olabilir.
  • LD greftlerinin çoklu hepatik arterlerinin rekonstrüksiyonunun, vaka bazında mı yoksa bir rutini mi temsil etmesi gerektiği konusunda fikir birliği yoktur.
  • Safra kanalı bölünme bölgesine birden fazla safra kanal anastomozu önlemek için özel dikkat gösterilmelidir.
  • Sağ karaciğer LDLT’si, verici-alıcı büyüklüğü eşleştirmesinin dayattığı kısıtlamayı aşabilir ve yetişkin LDLT'sinde aktif merkezlerde kullanılan en yaygın grefttir.
  • Başarılı bir sonuç için optimal hepatik venöz outflow anahtardır. Sağ karaciğer greftini boşaltmak için 5 mm'den büyük majör venöz dalları korumak ve yeniden yapılandırılması önerilir.
  • Karaciğer arter anastomozu için cerrahi alan büyütme (ya ameliyat mikroskopu ya da cerrahi döngüler aracılığıyla) kullanılmalıdır.
  • Kanal-kanal anastomozu, safra kanalı rekonstrüksiyonu için tercih edilen bir tekniktir.
  • Biliyer komplikasyonları azaltmak için dış veya iç safra stentlerinin rolü belirsizdir.
  • Çift-graftlı LDLT, yüksek oranda uzmanlaşmış LDLT merkezlerinde, verici/alıcı uyumsuzluğu engelleyici olduğunda tek sınıf LDLT'ye önemli bir alternatif sunmaktadır.
  • Çift-graftlı LDLT, sınırda gelecek karaciğer kalıntısı olan bağışçılar sağ lob alımından kaçınılarak vericinin güvenliğini artırabilir.
  • Oldukça uzmanlaşmış merkezlerde uygulandığında, genel sağ kalım oranı ile çift-greft ve tek greft alıcıları arasındaki uzun dönem komplikasyon insidansı ve şiddeti arasında herhangi bir fark yoktur.
  • LDLT sonuçlarına hacminin etkisi göz önüne alındığında, LDLT'ye giren nakil programlarının yanı sıra LDLT'yi sporadik olarak uygulayan programlar, öğrenme eğrisinin hasta sonuçları üzerindeki etkisini azaltmak için önlemler almayı düşünmelidir.
  • LDLT alıcılarının karın içi kanamaların gelişimi için perioperatif evredeki erken aşamalarda izlem ve HAT önerilir.
  • Red oranları LDLT ve DDLT alıcılarında benzerdir ve bu nedenle LD'ye karşı DD'ye dayalı bağışıklık baskılama protokollerinin modifikasyonu önerilir.
  • Biliyer sızıntılar, LDLT alıcılarında daha yaygındır. Yönetim, klinik tabloya dayanmaktadır ve gözlem, perkütan dren yerleşimi, safra stentlemesi ve / veya ameliyat müdahalesi içerebilir.
  • SFSS sendromu, LDLT'de daha sık görülür. Allogreft seçimi, giriş modifikasyonunun potansiyel kullanımı ve çıkışın optimizasyonu, SFSS insidansını azaltmak için kullanılması gereken stratejilerdir.
  • Anastomozlu safra yolları darlıkları LDLT'yi takiben daha sıktır ve endoskopik / perkütan balon dilatasyonu ve stent veya operatif revizyon ile başarıyla idare edilebilir.
  • Tekrarlayan hastalık (özellikle HCC, hepatit C virüsü) LDLT'de DDLT'ye kıyasla daha yaygın görülmemektedir
  • Canlı karaciğer transplantasyonu, pediatrik popülasyonda karaciğer transplantasyonunun mükemmel bir sonucu olan yerleşmiş bir formudur.
  • Pediyatrik LDLT'de yapılan işlerde, aile dinamikleri göz önüne alınmalıdır (örneğin, ailenin birden fazla çocuğu olabileceği veya uygun vericinin ailenin birincil geçim kaynağı olması durumunda).
Literatür talep et

Referanslar :

Miller et al. The International Liver Transplantation Society Living Donor Liver Transplant Recipient Guideline,Transplantation 2017;101: 938–944.

Alkol Melanom Riskini Artırıyor Mu?

24 Şubat 2018

Son yıllarda yapılan birçok çalışma alkol alımıyla malign melanom riski arasındaki ilişkiyi araştırmış ve çelişkili sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunu açıklığa kavuşturmak için bir grup araştırmacı 30 Haziran 2017'ye kadar yayınlanan çalışmalarda alkol tüketimi (genel ve içeceğin türü) ile melanom riski arasındaki ilişkiyi inceleyen bir literatür taraması ve doz yanıt meta-analizi gerçekleştirdi.

Çalışmada özet rölatif risk (SRR) ve% 95 güven aralıkları (% 95 GA) hesaplamak için en olası tahmin ile rasgele etki modelleri kullanıldı.

Alkol Tüketimi ile Risk Artıyor

1986-2016 yılları arasında yayınlanan 20 bağımsız çalışma (10.555 melanom olgusu ve 1.6 milyondan fazla kişiden oluşan kontrol grubu) analizde kapsandı ve bunlardan altısı prospektif bir kohort çalışma dizaynına sahipti. Fenotipik özelliklere göre 11 çalışmada ve güneş ışığına maruz kalma için 9 çalışmada ayarlama gerçekleştirildi. Alkol tüketiminin melanom riski ile orta derecede ilişkili olduğu görüldü: SRR, mevcut alkol alımının en yüksek ve en düşük kategorisinde olanlar için 1.29 (% 95 GA 1.14-1.45) ve toplu alım miktarı için 1.96 (% 95 CI 1.02-3.76, I2 =% 0) idi. Doz tepki analizinde, günlük alkol alımındaki 10 g artış ile ilişkili risk artışları 1.07 (% 95 GA 1.03-1.11) olarak hesaplandı. Risk tahminleri, cinsiyet, çalışma tasarımı ve karıştırıcılar için ayarlamalara göre farklılık göstermedi; araştırmalar arasında heterojenite kabul edilebilirdi ve yayın yanlılığı hakkında bir kanıt bulunamadı.

Bu meta-analizde elde edilen bulgular alkol tüketiminin artan melanom riski ile orta derecede ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak karıştırıcı faktörler ve olası önyargı göz ardı edilmemelidir. Bu bulguları doğrulamak, farklı alkol kaynaklarının rolünü açıklığa kavuşturmak ve bilinen melanom risk faktörleri ile olan etkileşimi araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Gandini S et al. Alcohol, alcoholic beverages, and melanoma risk: a systematic literature review and dose-response meta-analysis. Eur J Nutr. 2018 Jan 11. doi: 10.1007/s00394-018-1613-5. [Epub ahead of print]

Solaryum Kullanımı Melanom Riskini Arttırıyor mu?

19 Şubat 2018

Cilt kanseri oranlarında gözlenen artış ışığında, yapay UV radyasyonunun insanlarda malign melanoma neden olup olmadığı çok sayıda çalışmada ele alınmıştır. Dermatolog Jörg Reichrath tarafından koordine edilen uluslararası bir araştırma ekibi, ilgili çalışmalar için MEDLINE ve ISI Web of Science veri tabanlarını kapsamlı bir şekilde araştırdılar ve sonuçları sistematik bir meta-analizle incelediler. Araştırmacılar, 'hiç' solaryum kullanmayanlara kıyasla 'şimdiye kadar' kullananları karşılaştırdıklarında artmış melanom riski ile ilgili zayıf bir ilişki buldular fakat çalışmalarına meta analizlerine dahil ettikleri bilimsel araştırmalarda önemli eksiklikler tespit ettiler. Daha önce yayınlanan sonuçların birçoğu, nedenselliğe destek vermeyen kalitesiz verilere sahip gözlemsel araştırmalara dayanmaktaydı. Çalışmaya katılanların alt gruplarını değerlendirdiklerinde, diğer faktörlerin rol oynayabileceğini gözlemlediler. Örneğin, solaryum kullanımını, kendilerini güneşlenerek aşırı derecede doğal güneş radyasyonuna maruz bırakarak, güneş yanıklarına daha sık maruz kalma eğilimi gösteren ve bu nedenle daha yüksek bir melanom riskine sahip olan "güneşe tapanlar" için bir belirteç olabilirdi.

Yeterli Veri Yok

Araştırmacılar, ikinci yayınlarında yakın zamanda AB ve DSÖ tarafından yayınlanan iki rapor hakkında eleştirel bir değerlendirme yaptılar. Bu raporlar, solaryumlarda UV ışınlarının hem bazal hücre karsinoması, kutanöz skuamöz hücreli karsinom gibi melanom dışı cilt kanseri ve melanom cilt kanserinin belirgin bir oranından sorumlu olduğunu gösteriyordu. Dahası, otuz yaş altındaki hastalarda bulunan melanomların büyük bir yüzdesinin solaryuma maruz kalma riskinden kaynaklandığını belirtiyordu. Bu raporlara göre, solaryumlardan UV ışınlarına maruz kalma için güvenli bir sınır yoktu. Profesör Jörg Reichrath ve meslektaşları ise, bu raporların ardındaki iki komitenin görüşlerini, eksik, dengesiz ve eleştirel olmayan mevcut bilimsel literatürün değerlendirilmesine dayanıyor şeklinde değerlendirdiler. Bu raporların sonuçlarının, veriler tarafından yeterince desteklenmediğini vurguladılar. Profesör Reichrath, alandaki bilimsel verinin mevcut durumunun, ılımlı solaryum kullanımının malign melanoma riski taşıdığı sonucuna varmaya izin vermediğini belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

1.Burgard et al. Solarium Use and Risk for Malignant Melanoma: Meta-analysis and Evidence-based Medicine Systematic Review. Anticancer Research, 2018 DOI: 10.21873/anticanres.12339

2.Reichrath et al. A Critical Appraisal of the Recent Reports on Sunbeds from the European Commission's Scientific Committee on Health, Environmental and Emerging Risks and from the Word Health Organization. Anticancer Research, 2018 DOI: 10.21873/anticanres.12330

Karaciğer Transplantasyonundan Sonraki 24 Saatte Ölümle İlişkili Faktörler

18 Ocak 2018

Avrupa Karaciğer Çalışmaları Derneği ve Amerika Karaciğer Hastalıkları Araştırma Birliği'nden gelen raporlar, karaciğer transplantasyonunda son 25 yıldaki sonuçların istikrarlı bir şekilde iyileştiğini gösteriyor. 2014'te, sağ kalım oranları ameliyattan bir yılda % 96'ya, on yılda % 70'e ulaştı. Akut rejeksiyona bağlı greft kaybı azalmaya devam ederken, ilk operatif yılda enfeksiyonlar ve perioperatif cerrahi komplikasyonlar ölümlerin veya greft kayıplarının yaklaşık % 60'ını oluşturmaktadır.

Amerika’dan araştırmacılar, kadavra ortotopik karaciğer transplantasyonu için sunulan son dönem karaciğer hastalığına sahip yetişkin hastalarda 24 saatlik mortalite ve özellikle intrakardiyak ve pulmoner tromboemboli (ICPTE)  nedeniyle ölümle ilişkili alıcı risk faktörlerini inceleyen bir çalışma yaptılar. Standart Transplant Analizi ve Araştırma elektronik veri tabanı dosyalarını retrospektif olarak incelediler. 2002-2013 yılları arasında Organ Alımı ve Transplantasyon Ağı'ndan elde edilen 65308 erişkin karaciğer transplant alıcılarının elektronik dosyalarını değerlendirdiler. Mortalite, ICPTE'nin yıkımı nedeniyle 24 saatlik mortalite riskini tahmin etmek için çok değişkenli lojistik regresyon modelinin analizi ve mortalite neden analizini kullandılar. Perioperatif mortalite, verici ve alıcı demografik bilgiler, verici ölüm nedeni, greft iskemi zamanı, alıcı son evre karaciğer hastalığının etiyolojisi, fonksiyonel durum, komorbiditeler ve laboratuar değerlerini incelediler.

Ameliyat Sonrası İlk 24 Saat Mortalite %1,3

Araştırmacılar, 41.324 hastayı dahil ettiler. 38.293 kişi (% 92,6’sı) nakilden 30 gün sonra hayatta kaldı. Postoperatif mortalite 24 saatte 547 (% 1,3)  ve sonraki 30 gün içinde 2484’tü (% 6,0). Kontrolsüz kanama (57 hasta,% 0,14), yıkıcı ICPTE (54 hasta,% 0,13) ve primer greft başarısızlığı (49 hasta,% 0,12) 24 saatlik mortaliteye en çok ve eşit oranda katkıda bulundu. ICPTE için çok değişkenli regresyon analizinde alıcıların pulmoner emboli, portal ven trombozu, fonksiyonel durum (Karnofsky skoru) b20, preoperatif ventilatör desteği, diyabet ve Asya etnik kökeni ile ilgili geçmişi, dikkat çekici bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Bu risk faktörleri, yıkıcı bir ICPTE'nin; c-istatistiği 0.70 genel riskini hesaplamak için bir indeks olarak ifade edildi.

Araştırmacılar, yıkıcı ICPTE’nin, yetişkin kadavra karaciğer transplantasyonundan sonra 24 saatlik ölüm oranına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Fukazawa et al. Factors associated with mortality within 24 h of liver transplantation: An updated analysis of 65,308 adult liver transplant recipients between 2002 and 2013, Journal of Clinical Anesthesia 44 (2018) 35–40.

Vitaminler Cilt Kanseri Riskini Azaltabilir

15 Ocak 2018

Skuamöz hücreli karsinom, kronik güneşe maruziyet ile ilişkilidir ve yüz, eller ve kafa derisinde daha sık görülür. Cilt kanserinin en ölümcül şekli olan melanom, güneş yanığı, özellikle de gençken güneş yanıklarıyla ilişkilidir. UV radyasyonu, skuamöz hücreli ve bazal hücre gibi belirli cilt kanseri riskinizi artırır. Ancak bu kanserler arasında bile önemli farklılıklar mevcuttur ve uygun güneş maruziyeti bazı durumlarda zararlı olmak yerine faydalı olabilir.

UV ışınları cildinize dokunduğunda metabolize olan D vitamininin yalnızca ölümcül form veya cilt kanseri olan melanom riskinizi değil aynı zamanda en yaygın kanser türlerini de azalttığı gösterilmiştir. D vitamini cildimizde aktive olur ve aktive edilmiş D vitamini cildimizdeki genleri etkiler ve ultraviyole ışının neden olduğu anormallikleri önler. Sonuç olarak, güneşten kaçınma paradoksal olarak cilt kanserini tetikleyen faktör haline gelir.

Düzenli olarak güneş kremi uygulayarak cildimizdeki vitamin D aktivasyonunu etkili bir şekilde önlediğimizden, doğal olarak sağlayacağı korumayı engelleyebiliriz. Kanıtlar akıllı bir stratejinin, cildimizin pembeye dönmesinden kısa bir süre önce bol miktarda çıplak derinin korumasız güneşe maruz kalmasını sağlamak ve daha sonra ince bir giysi tabakası ile örtmek olduğunu önermektedir. Ayrıca, uzun süre açık havada olduğumuzda, yüzünüzdeki cildin zarar görme eğilimi daha yüksek olduğu için D vitamini depolarına çok fazla katkı sağlamayacağı için geniş bir şapka takmak da akıllıca olacaktır.

UV Maruziyetine Karşı Koruma

Avustralyalı araştırmacılara göre, B3 vitamini (nikotinamid) de belirli cilt kanserlerine yatkın hastalarda koruma sağlayabilir. Araştırmacılar hipotezlerini, daha önce son derece yaygın ve yavaş ilerleyen ve melanomdan daha az ciddi olan skuamöz hücreli ya da bazal hücreli karsinom olmak üzere deri kanseri tanısı konmuş 386 kişi üzerinde test ettiler.  Katılımcılara, bir yıl boyunca günde iki 500 mg vitamin B3 hapı veya plasebo verdiler. B3 vitamini alanlara bir yıl sonra yüzde 23 daha az kanser tanısı kondu. Haplar ayrıca aktinik keratoz adı verilen kanser öncesi lezyonların sayısını azalttı. Dokuz aylık tedaviden sonra nikotinamid alan gönüllüler arasında bu lezyonlar yüzde 20 azaldı. Nikotinamid kullananlar yaklaşık üç ayda sonuç almaya başladılar. Bununla birlikte, korunma vitamini almayı bıraktıklarında kayboldu.

Araştırmacılar, aşırı UV maruziyetinin neden olduğu DNA hasarının onarılmasına ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine nikotinamidin yardımcı olduğunu ve cilt kanserine yatkınlığı olanlara tavsiye edildiğini belirttiler. Genel popülasyonda cilt kanserine karşı koruma sağlayıp sağlayamayacağının ise hala bilinmediğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Make Vitamin D Not UV A Priority, Skin Cancer Foundation

Çocukluk Çağında Melanom

05 Ocak 2018

Çocuklarda melanom çok nadirdir ve tüm melanomların sadece% 1-3'ünü oluşturur. Pediatrik melanom, genç erişkinler arasında önemli ve giderek artan bir sorundur. Özellikle kızlarda artan bir riskten söz etmek mümkün olup, gövde ve bacaklarında melanom lezyonları oluşma eğilimi görülür. Lezyonun boyutuna bağlı doğuştan melanositik bir nevüs olası malign transformasyon nedeniyle gelişen çocukluk melanomu için risk faktörlerinden biridir. Çocukluk çağı melanom potansiyel olarak ölümcül bir hastalıktır. Melanom için cerrahi eksizyon ilk tercih edilen tedavi yöntemidir.

Klinisyenler konjenital melanositik nevüs çocuklarında olası malign dönüşümün farkında olmalılar çünkü erken tanı ve tedavi prognozu iyileştirir. Pediatrik bir hastada pigmente bir lezyonu değerlendirirken melanom şüphesi akılda tutulmalıdır. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir vaka bildiriminde çocukluk çağında melanom geçiren bir hastanın uzun dönem sonuçları paylaşıldı. Konjenital nevus ile doğan, 6 yaşında metastatik çocukluk çağı malign kafa derisi melanom tanısı konan bir olgu sunuldu. Söz konusu hastaya cerrahi ablasyon ve rekonstrüksiyon yapıldı ve rekürrens olmaksızın 26 yıl hayatta kaldığı görüldü. Bu olgu, çocukluk çağında melanomun uzun süreli sağkalımı için umut verici bir temsiliyet taşımaktadır.

Çocukluk çağında melanom her ne kadar akla ilk gelen tanılardan olmasa da uzun süreli bu tarz bir tedavi başarısı için erken tanının önemi tabi ki yadsınamaz. Bu noktada klinisyenlere ciddi bir iş düşüyor. Cilt kanseri ve çocuklarda risk faktörleri ile ilgili şu bilgiler önemlidir:

• Güneşe maruz kalmanın yaklaşık% 40-60'ı 20 yaşından önce gerçekleşir.

• Güneş yanığı güneşte 15 dakika içinde olabilir, ancak kızarıklık ve rahatsızlık birkaç saat sonra fark edilebilir.

• Sık yanıklar cilt kanserine neden olabilir.

• Korunmasız güneşe maruz kalma, ben ve çilleri bulunan ve açık saçlı veya cilt kanseri öyküsü olan çocuklar için daha tehlikelidir.

• Herhangi bir yaşta 5'ten fazla güneş yanığı olması halinde, melanom riski iki katına çıkabilir.

• Melanom, 15-29 yaşlarındaki genç erişkinler için kanserin ikinci en yaygın formudur.

• 11-19 yaş arasındaki çocuklarda melanom insidansı, 1973'ten 2001'e yılda yaklaşık% 3 artmıştır. Melanom insidans hızı, çevresel UV radyasyonu ile pozitif yönde ilişkilidir.

• Melanom 15-19 yaş grubunda teşhis konan tüm kanserlerin yaklaşık% 7'sini oluşturur

Literatür talep et

Referanslar :

Larsen AK et al. Long-term Survival after Metastatic Childhood Melanoma. Plast Reconstr Surg Glob Open. 2014 Jul 9;2(6):e163. doi: 10.1097/GOX.0000000000000122. eCollection 2014 Jun.

Share 35 Uygulaması ve Karaciğer Transplantasyonu

02 Ocak 2018

2002'de Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) puanlama sistemi için model uygulanması, ölü donör karaciğer organ bağışında gerekli yeniden düzenlemede, aday bekleme listesi önceliği, karaciğer nakli (KT) yapılmaması durumunda tahmini 3 aylık ölüm riski ile belirlenmiştir. MELD sisteminin uygulanmasından bu yana, transplantasyonda ortalama MELD puanı, kademeli olarak artan bekleme listesi adaylarının hastalık derecesine paralel olarak, yıllık bazda artmıştır. Birleşmiş Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) veri tabanına göre, 2002'de, tüm yetişkin KT alıcılarının %4'ünden biraz daha fazlasında MELD puanı 40 ya da daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. 2014 yılına gelindiğinde, bu nüfus için nakil sayısı yaklaşık % 12'ye yükselmiştir ve bu karaciğer transplantasyonunu bekleyen çok sayıda aday ve ölü donör organlarının yetersizliği arasındaki artan dengesizliği yansıtmaktadır. Bu dengesizlik, donör spesifik alan (DSA) içindeki adaylara, vericinin DSA'sının dışında bulunan ancak donör bölgesi içinde olan, potansiyel olarak kritik derecede kötü olan adaylardan önce, DSA'larında tedarik edilen ölü donör karaciğerleri için öncelik verilen organ dağıtım sistemi ile daha da güçlenmiştir. Ülkenin yüksek nüfuslu metropol bölgelerinde, alıcıları mümkün olan en yüksek MELD skoru 40 ile nakletmek rutin hale gelmiştir.

2013 yılında, bu krizi hafifletmek ve en zorlu KT adaylarına organ erişimini artırmak için UNOS, bir bölgedeki MELD skoru 35 veya daha yüksek olan tüm hastalara, vericinin DSA'sında 35'in altındaki bir MELD puanına sahip yerel adaylardan daha öncelik verildiği, bir bölgesel Share 35 politikası uygulamıştır. Transplantasyon sırasında Share 35’in, MELD puanı 40 veya daha yüksek olan alıcıların transplantasyonu üzerindeki etkisinin ulusal analizi, sonuçlarda küçük ancak önemli bir genel iyileşme olduğunu ortaya koymuştur. Organ donörü sıkıntısı, özellikle de rekabetin en fazla olduğu ve alıcıların transplantasyon öncesinde Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) skoru 40'a ulaşan Birleşik Devletlerin bölgelerinde devam etmektedir. Son derece rekabetçi bölgelerdeki Share 35'in faydaları kolektif ulusal tecrübeyi incelerken küçümsenebilir.

Share 35 Bekleme Sürelerini Azaltıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları tek merkezli analizde, Share 35 uygulamasında sonra MELD 40 ve üzeri alıcılarda karaciğer transplantasyonunun sonuçlarını incelediler. 21 Nisan 2002 tarihinden 15 Mayıs 2015 tarihine kadar MELD skoru 40 veya daha yüksek olan 207 karaciğer nakli alıcılarının retrospektif analizini yaptılar.

Araştırmacılar, çok değişkenli analizde, MELD 40 ya da daha yüksek karaciğer transplantasyonunda greft sağ kalımının en güçlü belirleyicisi olarak Share 35'in uygulanmasını tanımladılar. 1 yıllık greft sağ kalımını Share 35 sonrasın %94 iken Share 35 öncesi % 75 buldular. Alıcılar transplantasyona kadar Share 35 sonrası (10 gün), Share 35 öncesine göre (16 gün) daha az zaman bekledi ve daha az hasta nakilden önce 28 günden fazla hastanede yatırıldı (% 6'ya karşılık % 18). Çok değişkenli analizde, listeye alındığında şeker hastalığı olan alıcılar, nakil sonrası hasta mortalitesinin güçlü öngörücüsü olarak tanımlandı.

Araştırmacılar, Share 35 politikasının uygulanmasının, organ erişimini geliştirerek ve aday bekleme sürelerini en aza indirgeyerek sonuçlar üzerinde belirgin bir etkiye sahip olduğunu belirttiler. Share 35 sonrasında, 40 veya daha yüksek bir MELD skoruna ulaşan alıcıların, 1 yıllık greft sağ kalımında iyileşme sağladıklarını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Nekrasov et al. Improvement in the Outcomes of MELD ≥ 40 Liver Transplantation: An Analysis of 207 Consecutive Transplants in a Highly Competitive DSA, Transplantation 2017;101: 2360–2367.

BCC Epidemiyolojisi

26 Aralık 2017

Cilt kanserlerinden, bazal hücreli karsinomu (BCC) günümüzde en sık görülen kanserdir ve sıklığı giderek artmaktadır. Ciltte epidermis ile dermis bileşkesinde bazal hücrelerden veya ciltin aksesuar elemanlarının (kıl folikülü ter bezleri, yağ bezleri) iç yüzünü kaplayan bazal hücrelerden kaynaklandığı için bu ismi almıştır. BCC genellikle güneşe maruz kalan alanlarda oluşur. Tüm BCC’lerin %85’i baş ve boyunda ve %30’u burunda gelişir. Sıklıkla kıl follikülerinin bulunduğu cilte yerleşir, yavaş gelişir, vücudun diğer bölgelerine metastaz yapmaz, ancak vücudun diğer bölgelerine metastaz yaptığı çok nadir görülür. Hastaların % 95’i 40-79 yaş arasındadır. Kadın ve erkeklerde hemen hemen aynı oranda görülür. Hayati riski olmamakla birlikte tedavisi ve takibi önemlidir. Çok fazla uzun süre ihmal edilmiş BCC çevre dokulara, çene kemikleri, göz küresi ve beyine yayılım gösterebilir.

BCC, yavaş büyür ve lokal olarak agresif seyreder. Yüksek insidansa rağmen iyi kalitede epidemiyolojik verilere ulaşmak çok mümkün olamıyor. Bu nedenle, Birleşik Krallık'ta bir ilçede (Dorset) 10 yıl ara ile aralarında kıyaslama yapılan iki ayrı yıllık BCC sıklığı hakkında retrospektif bir çalışma düzenlendi.

BCC İnsidansında Artış İzlendi

Elde edilen sonuçlara göre 2006'da 2455 hasta ve 2016'da 3797 hasta vardı ve yeni teşhislere göre insidans 459.99 ve 491.92 / 100.000 kişi-yıl olarak gerçekleşti. Erkek: kadın oranı her iki yılda da 1: 071'dir. Baş ve boyun en yaygın yerleşim alanıydı; yanak, burun ve alın en yaygın alt bölgelerdi.

Bu veriler BCC insidansında önemli bir artışı göstermektedir ve İngiltere için önceki rapor edilen oranlardan çok daha yüksektir. Daha sıkı yerel ve ulusal kayıt sistemleri kurularak BCC'nin izlenmesi ve bunların sağlık bakım sistemlerine koruyucu stratejiler planlamasına ve en etkili tedaviyi sağlamasına yardımcı olması gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Devine C et al. Epidemiology of basal cell carcinoma: a 10-year comparative study. Br J Oral Maxillofac Surg. 2017 Dec 15. pii: S0266-4356(17)30746-5. doi: 10.1016/j.bjoms.2017.11.018. [Epub ahead of print]

BCC’de Fibroblast Aktivasyonu

27 Ekim 2017

Dünya geneline bakıldığı zaman ciltteki kutanöz bazal hücreli karsinomun (BCC) en yaygın kanser olduğu görülmektedir. Bu kanser türünde BCC, lokal olarak invazivdir ve çevredeki stromal mikro ortam, tümör gelişimi için önem taşımaktadır. Ayrıca bilinmektedir ki mikro ortamdaki kanserle ilişkili fibroblastlar (CAF), çeşitli tümörlerdeki tümör büyümesi için şarttır, ancak BCC’deki rolleri ise  tam olarak anlaşılamamıştır.

mRNA Ekspresyonu NGS İle Kıyaslandı

Çalışmada yüzde görülen BCC ve kontrol amaçlı olarak peritümöral bölgeden ve kalçadan gelen cilt değerlendirildi. Yeni nesil sekanslama (NGS) ile BCC ve peritümoural cilt arasındaki mRNA ekspresyonu karşılaştırıldı. NGS sonuçlarını doğrulamak ve CAF ile ilişkili sitokin ve kemokinleri araştırmak için qRT-PCR, immünohistokimyasal ve immünofloresan boyama uygulandı.

NGS, hücre içi matris bileşenlerini kodlayan BCC'de 65 genin CAF ile ilişkili matris yeniden biçimlendirmesini işaret eden yukarı doğru regülasyonunu ortaya koydu. qRT-PCR, BCC'de CAF belirteçleri FAP-α, PDGFR-β ve prolil-4-hidroksilazın artmış mRNA ekspresyonunu gösterdi. Peritümoural ciltte de PDGFR-β ve prolil-4-hidroksilazın yüksek ekspresyonunu sergiledi ancak FAP-α için bu tarzda bir ekspresyon görülmedi Kalçadan alınan kontrol cildinde ise herhangi bir ekspresyon görülmedi. BCC ve peritümöral ciltte CAF'a bağlı kemokinler olan CCL17, CCL18, CCL22, CCL25, CXCL12 ve IL6 için benzer şekilde yüksek ekspresyon tespit edildi, ancak bu durum kalça derisinde yoktu. İmmunofloresan ile inceleme, FAP-α ve PDGFR-β ve CXCL12 ve CCL17 arasındaki korelasyonu ortaya koydu.

CAF Peritümöral Ciltte Aktive

Sonuçta görüldü ki matris yeniden modellemesi, BCC'nin en belirgin moleküler özelliğidir. CAF'ler BCC stromasında mevcuttur ve tümör progresyonu ve bağışıklık baskılamasında (CXCL12, CCL17) yer alan kemokinlerin artmış ekspresyonuyla ilişkilidir. Tümörlerin yakınında kronolojik olarak güneşe maruz kalan deri kaynaklı fibroblastlar da CAF'lerin benzeri olan gen ekspresyon paternlerini göstermektedir. Güneşe maruz kalmayan bölgelerden alınan kontrol cildinde ise böyle bir durum yoktur.

Literatür talep et

Referanslar :

Omland SH et al. Cancer associated fibroblasts (CAFs) are activated in cutaneous basal cell carcinoma and in the peritumoural skin. BMC Cancer. 2017 Oct 7;17(1):675. doi: 10.1186/s12885-017-3663-0.

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Böbrek Transplantasyonunda Hibrid Perfüzyonun Gecikmiş Greft Fonksiyonu Üzerine Etkisi

25 Ekim 2017

Gecikmiş greft fonksiyonu (DGF), transplantasyondan sonra önemli bir prognostik faktördür. Rejeksiyon ve enfeksiyon gibi yüksek komplikasyon oranları, azalmış uzun dönem greft sağ kalım oranı, uzamış hastanede yatış süresi ve yüksek maliyetler ile ilişkilidir. Brezilya'da ölen bağışçılardan alınan böbrek nakillerinin % 50 ila % 80'i DGF ile sonuçlanmaktadır. Brezilya'daki bu sorun çoğunlukla 20 saatten uzun olan statik soğuk iskemi zamanı (CIT) ve beyin ölümünden sonra vericilerin yetersiz bakımından kaynaklanmaktadır. Beyin ölümünden sonra vericinin bakımı genellikle kalabalık olan kamusal yoğun bakım ünitelerinde mümkün değildir ve kalifiye profesyoneller veya vericiler için bakım görevlisi bulunmamaktadır. Buna ek olarak, genişletilmiş ölçütlere sahip bağışçıların kullanımı (UNOS EÇG sistemi kriterleri) artmaktadır. Bunlar halen Brezilya'daki bağışçıların % 20-30'unu oluşturur ve DGF oranının artmasına katkıda bulunmaktadır. Brezilya'da, uzun CIT, organların bağışı ve bunların lojistiğine bağlıdır. CIT'yi azaltmak için, laboratuar uyumluluk testini, alıcıların hazırlığı ve transplantasyon merkezine erken gelişleri optimize etmek gereklidir.

Yapılan çalışmalar, nakil sonrası birinci ve üçüncü yılda DGF'nin azaltılmış riski ve daha iyi greft sağ kalımı gibi sonuçlarda, makine perfüzyonunun (MP) statik soğuk saklama yönteminden (CS) daha iyi sonuçlar verdiğini göstermiştir. Bu bulgular, hem standart donör organlarda hem de donörler tarafından genişletilmiş kriterlere sahip organlarda gözlenmiştir.

Hibrit Perfüzyon Nakil Sonuçlarını İyileştirebilir mi?

Brezilya’dan araştırmacılar, CIT sonrası MP’nin, nakil hastalarının sonuçlarını iyileştirip iyileştirmediğini anlamak için bir çalışma yaptılar. Merkezlerinde DGF oranı %70-80 gibi yüksek oranlardaydı ve böbrekleri nakil için genellikle 22 saatten daha uzun süreli CIT sonrasında alıyorlardı. Böbrekler merkeze gelişlerinden önce uzun süreli statik soğuk depolamadan sonra MP'ye bağlanıyordu.

Araştırmacılar, CIT sonrası MP ile korunmuş (Hybrid Perfusion - HP)  böbrek nakli yapılan hastalarda, DGF insidansını, süresini ve hastane kalış süresini analiz ettiler. Şubat 2013 ile Temmuz 2014 arasında nakledilen, HP ile korunmuş 54 ölen bağışçı böbreğini çalışmalarına dahil ettiler ve bunları Kasım 2008'den Mayıs 2012'ye kadar CS ile korunmuş 101 böbrek nakli ile karşılaştırdılar. HP grubunda DGF insidansının %61,1 iken CS grubunda % 79,2, ortalama DGF süresinin HP grubunda 5 gün iken CS grubunda 11 gün ve ortalama hastanede yatış süresinin HP grubunda 13 iken CS grubunda 18 gün olduğunu gördüler. Makine perfüzyonuyla gözlemlenen DGF'deki düşüş, 50 yaşın üzerindeki vericilerde görülmedi. Çok değişkenli analizde CIT için düzeltilmiş DGF için risk faktörleri, donör yaşı ve MP kullanımının yokluğuydu.

Araştırmacılar,  HP'nin kullanımının böbrek fonksiyonunun daha hızlı iyileşmesine ve hastanede kalış süresinin kısalmasına katkıda bulunduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ana Cristina Carvalho Matos, Lúcio Roberto Requiao Moura, Milton Borrelli Jr, Mario Nogueira Jr, Gabriela Clarizia, Paula Ongaro, Marcelino Souza Durao Jr, and Alvaro Pacheco-Silva. Impact of Machine Perfusion after Long Static Cold Storage on Delayed Graft Function Incidence and Duration and Time to Hospital Discharge, Am J Transplant. 2015; 15 (suppl 3).

Sitomegalovirüs Enfeksiyonunda Bir Gizem Perdesi Daha Aralandı

18 Ekim 2017

Belirli sitomegalovirüs (CMV) epitoplarının kronik CD8+ bellek T hücre enflasyonuna neden oluduğu bilinmektedir. Ancak CD4 bellek T hücre  enflasyonunundaki kapsamı iyi incelenmemiştir. İnsan CMV'sine (HCMV) özgü CD4+ T hücreleri, HIV + HCMV + deneklerinde yükselmiştir. HCMV epitopuna spesifik CD4+ T hücre bellek enflasyonunun HIV enfeksiyonu sırasında meydana gelip gelmediğini belirlemek için, bir grup araştırmacı HCMV plazma viremisine sahip, HLA- DR7 +  uzun dönem ilerlemesi olmayan HIV deneklerinde dolaşan CD4+ T hüceleri karakterize etmede glikoprotein B DYSNTHSTRYV (DYS) epitopu ile yüklü HLA-DR7 (DRB1 * 07: 01) tetramerlerini kullandılar.

HCYS ile spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsör, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi. Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'den oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlanmadan değil, çok işlevli idi ve yüksek ex vivo granzyme B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR seviyeleri gösteriyordu; ancak daha az co-expresse CD38 + ve HLA-DR + idi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğine işaret etmektedir.

CMV CD4+ T Hücrelerini Nasıl Etkiliyor?

DYS spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsörleri, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi.

Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'ten oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlı değil, çok işlevliydiler ve yüksek ex vivo granzim B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR aktivitesine sahiptiler. Öte yandan bu hücreler daha az CD38 + ve HLA-DR + eksprese etmekteydi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğini önermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Abana et al. Cytomegalovirus (CMV) Epitope–Specific CD4+ T Cells Are Inflated in HIV+ CMV+ Subjects The Journal of Immunology, 2017.

Kore’de Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonunda Bağışçı Güvenliği Araştırıldı

03 Ekim 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT), son dönem karaciğer hastalığı için tercih edilen bir tedavi yöntemidir fakat kadavra bağışçıların yetersizliği hala sorun teşkil etmektedir. Canlı donör karaciğer transplantasyonu (LDLT), 1988 yılında pediatrik alıcılar ve 1993 yılında yetişkin alıcılar ile yapıldığından beri, LDLT dünya çapında yaygın şekilde kullanılmaya başlanmış ve kadavradan karaciğer transplantasyonuna (DDLT) etkin ve hayat kurtarıcı bir alternatif haline gelmiştir. LDLT, DDLT'ye göre, organın doğrudan bulunabilirliği, düşük alıcı morbiditesi olan elektif cerrahi ve birincil disfonksiyon insidansı gibi belirgin avantajlara sahiptir. LDLT, alıcılar için iyi sonuçlar alınmasına rağmen çok karmaşık bir cerrahi prosedürdür ve verici güvenliği kaygı konusu olmaya devam etmektedir.

Yapılan çalışmalarda, sağlıklı karaciğer vericileri için mortalite ve morbidite oranlarının % 0 ile % 67 arasında değiştiğini bildirilmiştir. Risk faktörlerini daha iyi anlamak ve LDLT için komplikasyon oranlarını doğru bir şekilde belirlemek için büyük ölçekli prospektif kohort araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Kore’den araştırmacılar, Koreli karaciğer vericileri arasındaki morbidite ve komplikasyon risklerini, ulusal olarak temsili bir Koreli hasta kohortundan prospektif olarak toplanan verileri kullanarak araştırdılar. 2014 yılında ülke çapında bir organ nakli kayıt sistemi olan Koreli Organ Transplantasyonu Kayıt Sistemi oluşturuldu. Araştırmacılar, Nisan 2014 ile Aralık 2015 tarihleri ​​arasında 832 yaşayan karaciğer bağışçısının prospektif olarak toplanan verilerini gözden geçirdiler. Bağışçıları 59 kişiden oluşan sol lob grubu ve 773 kişiden oluşan sağ lob grubu olmak üzere ikiye ayırdılar ve greft tipleri ile kalan karaciğer hacimleri ve komplikasyonları arasındaki ilişkileri incelediler. Ortalama takip süresi 19 aydı. Çalışma süresi boyunca, 553 erkek ve 279 kadın karaciğer bağışladı ve karaciğer bağışından dolayı ölümle karşılaşılmadı. Genel, safra ve majör komplikasyon (grade III) oranları sırasıyla % 9,3, % 1,7 ve % 1,9’du. Greft tipleri ve kalan karaciğer hacmi, genel, biliyer ve majör komplikasyon oranları bakımından anlamlı olarak farklıydı. Major komplikasyonları olan 16 hastanın 9'unda (% 56,3) biliyer komplikasyonlar (2 biliyer striktür ve 7 safra kaçağı) mevcuttu. Karaciğer bağışından 6 ay sonra 832 donörden ortalama aspartat transaminaz, alanin aminotransferaz ve toplam bilirubin düzeyleri sırasıyla 23.968.1 IU / L, 20.9611.3 IU / L ve 0.860.4 mg / dL’ydi.

 Araştırmacılar, canlı karaciğer vericilerinde biliyer komplikasyonların en sık karşılaşılan morbidite tipleriolduğunu ve canlı donör hepatektominin minimal ve kolaylıkla kontrol edilen komplikasyonlar ile başarıyla uygulanabildiğini belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Lee et al. Donor Safety in Living Donor Liver Transplantation: The Korean Organ Transplantation Registry Study, Liver Transplantation 23 999–1006 2017.

Domates Tüketimi Cilt Kanseri Riskini Azaltıyor

29 Eylül 2017

Amerikan Kanser Derneği’ne göre, melanom dışı cilt kanserleri tüm kanserler arasında en yaygın olan kanser türüdür ve 2012'de 5,4 milyon vaka bildirilmişti. Bu sayı her yıl meme, prostat, akciğer ve kolon kanserlerinin toplamından daha fazladır. Düşük ölüm oranına rağmen, bu kanserler maliyetli ve görsel açıdan rahatsız edici olup oranları artmaktadır. Tükettiğimiz gıdaların bazı kanser türlerine karşı koruyucu olabileceği teorisi domatesler ve cilt kanseri için de geçerlidir. Bu teorinin arkasındaki rasyonel domateslere rengini veren pigment bileşikleri olan karotenoidlerin cildi UV ışığına karşı koruyabileceğine dayanmaktadır. Bu teoriyi test etmek isteyen ABD’li bilim insanları fareler üzerinde çalıştılar.

Geçmişteki insan klinik denemeleri, zamanla domates yedikten sonra insanların derisinde biriken karotenoidler sayesinde UV ışığın olumsuz etkilerinden korunulduğunu ve güneş yanıklarının azaldığını gösteriyor. Domateslerde birincil karotenoid olan likopenin, bu pigmentler içinde en etkili antioksidan olduğu gösterildi. Yeni çalışmada, Ohio State araştırmacıları, kurutulmuş kırmızı domateslerle beslenen yalnızca erkek farelerde tümör büyümesinde azalma olduğunu buldu. Önceki araştırmalarda biyolojik olarak elde edilebilen likopenin daha yüksek olduğu gösterilen mandolin domatesleri ile beslenenlerde ise, kontrol grubuna göre daha az tümör olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.

Önceki araştırmalar, erkek farelerin UV'ye maruz kaldıktan sonra erken dönemde tümörler geliştirdiğini ve tümörlerinin daha çok, daha büyük ve daha agresif olduğunu ortaya koymuş olsa da kurutulmuş domatesle beslenen erkek farelerde cilt kanseri gelişme oranı kontrol grubuna göre %50 azalmıştı. Dişi farelerde ise herhangi bir değişiklik görülmedi. Kurutulmuş domateslerle görülen bu etki, domatesin içinde likopen dışındaki bazı maddelerin de kansere karşı koruyucu olabileceğini düşündürüyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Cooperstone JL et al. Tomatoes protect against development of UV-induced keratinocyte carcinoma via metabolomic alterations. Scientific Reports, 2017; 7 (1) DOI: 10.1038/s41598-017-05568-7

Karaciğer Transplantasyonunda VKİ İle Genel Sağ Kalım İlişkisi Yeniden Araştırıldı

28 Eylül 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT) son dönem karaciğer hastalığı olan hastalarda kesin tedavi yöntemidir. Çalışmalar, LT sonrası mortalite için risk faktörlerinin donör yaşı, soğuk iskemi süresi, Birleşmiş Devletler İçin Organ Paylaşımı Acil Durum Ağı (1, 2A, 2B veya 3) (United Network for Organ Sharing Urgency Status) ve alıcı vücut kitle indeksi (VKİ) olduğu gösterilmiştir. Alıcı VKİ’si ve transplantasyon sanrası sonuçlar arasında çelişkili sonuçlar bildiren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bazı çalışmalar, aşırı düşük VKİ'ye sahip olan LT alıcılarının daha yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulurken, bazıları obez hastaların veya yüksek VKİ'nin yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulmuştur.

Obezite, kronik karaciğer hastalığı da dahil olmak üzere, artan morbidite ve mortalite riski ile ilişkilidir. Yani, yeni LT bekleme listesi kaydedilen nüfustaki obezite prevalansı yüksektir. Bununla birlikte, pek çok nakil programı obez adaya LT'yi düşürür, çünkü perioperatif ve postoperatif komplikasyonlar ve ölüm riskini yüksek olmayan adaylara göre daha yüksektir. Dahası, obez bekleme listesi adaylarının LT için daha uzun bir bekleme süreleri vardır ve Son Aşama Karaciğer Hastalığı (MELD) için bir Model alma ihtimali, normal ağırlıklı adaylardan% 30-% 38 daha düşüktür. Amerika’dan araştırmacılar, MELD sisteminin kurulmasından sonra VKİ ve LT sonrası sağ kalım arasındaki ilişkiyi yeniden incelemek ve MELD kategorisine göre en yüksek LT sonrası sağ kalım şansıyla ilişkili VKİ aralığını belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 27 Şubat 2002 ile 31 Aralık 2013 arasında LT uygulanan Organ Alımı İşlem ve Transplantasyon Ağı veri tabanından 18 yaş ve üzeri hastaların retrospektif bir kohortu belirlediler ve 14 Mart 2014’e kadar takip ettiler. Hastaların MELD puanlarını 10 ya da daha düşük (MELD1), 11-18 arası (MELD2), 19-24 arası (MELD3) ve 25 ya da daha yüksek (MELD4) olarak sınıflandırdılar. Analitik kohortta 48.226 hastanın % 14,8'i MELD1,% 33,7'si MELD2,% 19,6'sı MELD3 ve % 32,0'ı MELD4 olarak sınıflandırıldı. Hastaların % 25'i ortalama 1371 gün izlem sonrası öldü. MELD1 grubu için, 30 ila 33 arasında değişen VKİ’ye sahip hastalar, 30’dan düşük veya 33 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalım sonucu ile ilişkilendirildi. MELD2 grubu için 28'den 37'ye değişen VKİ’ye sahip hastalar, 28’den düşük veya 37 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalıma sahipti. MELD3 için, sağ kalım sonucu artan VKİ ile düzeliyordu.  MELD4 için ise, sağ kalım sonuçları hasta VKİ'si ile ilişkili bulunmadı.

Araştırmacılar, LT hastalarında obezitenin, yüksek transplantasyon sonrası mortaliteyle her zaman ilişkili olmadığını ve sağ kalım olasılığını belirlemek için VKİ ve MELD kategorisi arasındaki etkileşimin önemli olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Chang et al. Reexamining the Association of Body Mass Index With Overall Survival Outcomes After Liver Transplantation, Transplantation Direct 2017;3: e172.

Eş Zamanlı Böbrek-Karaciğer Transplantasyonuyla Böbrek Reddi Oranı Azalabilir mi?

19 Eylül 2017

Yapılan yeni bir araştırmada, tek başına böbrek transplantasyonu ile karşılaştırıldığında eşzamanlı karaciğer-böbrek transplantasyonunun uzun vadeli yararlar sağlayabileceği tespit edildi. Yüksek ve düşük donör spesifik alloantikor düzeyleri olan hastalar arasında, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, böbrek için daha düşük oranda hücresel ve antikor aracılı red ve kronik hasar geliştiği ve transplantasyon sonra ki beş yılda daha iyi genel böbrek fonksiyonları sağlandığı gösterildi. Transplantasyon sonrası organ reddi, birkaç dakika, günler ya da aylar içinde meydana gelebilir. Bazı vakalarda ise, hasarın ortaya çıkması birkaç yıldan fazla sürer ve böbrek fonksiyonlarında azalma meydana gelir ve nakledilen organın reddi gerçekleşir. Buna kronik böbrek hasarı denir. Daha önce yapılmış araştırmalarda, kombine veya eş zamanlı karaciğer-böbrek nakline sahip hastaların hiperakut ve akut rejeksiyondan korunabildiği gösterilmiştir. Yapılan bu çalışmada ise, ilk kez eş zamanlı karaciğer-böbrek naklinin potansiyel uzun vadeli etkileri, böbrek hasarı ve fonksiyonları değerlendirildi.

Araştırmacılar, sağlıklı bir karaciğerin, böbrek transplantasyon alıcılarında nakledilen organın reddedilmesine yol açabilen, dolaşımdaki donör spesifik alloantikor seviyelerini azalttığını bildiklerini, elde ettikleri bulguların, eşzamanlı karaciğer-böbrek naklinde sağlıklı bir karaciğerin bu olumlu yararlarının uzun süre devam edebileceğini ve karaciğerin, hücresel redde karşı koruyucu bir role sahip olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Araştırmacılar, 14 tanesi donör spesifik alloantikorlu ve 54 tanesi düşük alloantikorlu ya da hiç verici spesifik alloantikor içermeyen toplam 68 karaciğer-böbrek alıcısının böbrek biyopsilerini incelediler ve sonuçları, yüksek ve düşük verici-spesifik alloantikora sahip olanları da dikkate alarak, tek başına böbrek transplantasyonu yapılan hastaların biyopsileriyle karşılaştırdılar. Değerlendirmeyi yaparken, genel beş yıllık hasta /greft veya transplant sağ kalımı, akut red, kronik böbrek hasarı ve diğer tüm böbrek fonksiyon ölçütlerine baktılar. Araştırmacılar, donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, transplantasyondan beş yıl sonra akut red oranının % 7.1 iken böbrek nakli yapılan benzer hastalarda % 46.4 olduğunu gördüler. Yine bu hastalarda, hiç kronik transplantasyon-ilişkili böbrek hasarına rastlanmazken, sadece böbrek nakli yapılanlarda %53,6 oranında rastlandığını buldular. Donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılan hastalar, transplantasyondan beş yıl sonra stabil glomerüler filitrasyon hızına sahipken, tek başına böbrek nakli yapılan hastalarda glomerüler filitrasyon hızında yüzde 44'lük bir düşüş mevcuttu. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın umut verici olduğunu, çünkü eş zamanlı karaciğer-böbrek transplantasyon alıcılarında böbrek transplantasyonunun uzun vadeli sonuçlarını olumlu şekilde etkileyen, konağın bağışıklık yanıtlarını modüle etmede iyi işleyen bir karaciğer allogreftinin gücünü ispatladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Timucin Taner, Julie K. Heimbach, Charles B. Rosen, Scott L. Nyberg, Walter D. Park, Mark D. Stegall. Decreased chronic cellular and antibody-mediated injury in the kidney following simultaneous liver-kidney transplantation. Kidney International, 2016; 89 (4): 909.

DNA’dan Yapılmış Yeni Bir Güneş Koruyucusu Üretildi

06 Eylül 2017

Ultraviyole (UV) ışınlar güneş tarafından yayılır ve yaz aylarında bronzlaşmamıza neden olurlar. UV ışınları cilde çok zararlıdır ve cilt kanseri için önemli bir risk faktörüdür. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine (CDC) göre, UV ışınlarına maruz kalma, koruyucu tabakalar ve güneş kremi olmadığında 15 dakika içinde deriye zarar vermeye başlayabilir. UV radyasyonu, kansere, cildin erken yaşlanmasına ve kırışıklıklara neden olabilecek DNA zararına neden oluyor. Araştırmacılar ultraviyole ışığını kendisine maruz kaldıkça daha verimli bir şekilde absorbe eden bir DNA filmi geliştirdi. Bu ekstra katman güneş kremi yerine deriye uygulanarak, potansiyel olarak güneş yanıklarının olumsuz etkilerinden koruyabiliyor.

Binghamton'daki New York Eyalet Üniversitesi biyomedikal mühendisliği asistanı Dr. Guy German ve meslektaşları, UV ışığını absorbe edebilen ve böylece kullanıcının cildini etkili bir şekilde koruyan, DNA'dan yapılmış bir film tabakası tasarladı. Somon sperminden üretilen şeffaf DNA filmler, UV ışınına maruz kaldıkça daha iyi emilim gerçekleştiriyor.  Araştırmacılar, DNA'yı kurban bir katman olarak kullanarak, deride DNA'ya zarar vermek yerine cildin üstündeki tabakaya zarar verdiklerini belirtiyorlar. Bir UV lambasından UV ışığına maruz bırakıldığında, DNA filmleri maruz kalma süresiyle artan yüksek bir emilme kapasitesi gösteriyor. DNA katmanı ne kadar uzun süre UV ışığına maruz kalırsa, o kadar emici oluyor. Cildin su kaybını da önleyen film, suyla temasta cildi terk etmiyor, ancak havlu yardımıyla kolaylıkla ciltten çıkarılabiliyor. Güneş’in zararlı ışınlarından korurken bir yandan da cildin beslenmesine olanak sağlayan bu şeffaf katmanın yara iyileşme sürecinde de oldukça yararlı olabileceği düşünülüyor. DNA filminin yaralanmayı güneşe maruz kalma riskinden koruyabilmesinin yanı sıra, daha hızlı iyileşmeye elverişli nemlendirici bir ortamın korunmasına izin verebileceğine dikkat çekiliyor.

Araştırmalar, bu DNA filmlerinin daha geniş kapsamlı kullanımlara sahip olup olmadığını ve diğer koruyucu amaçlara hizmet edip edemeyeceğinin araştırması gerektiğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.medicalnewstoday.com/articles/318626.php

Saf Laparoskopik Donör Hepatektomi ve Laparoskopi Yardımlı Donör Hepatektomi Sonuçları Karşılaştırıldı

25 Ağustos 2017

Canlı donörden karaciğer transplantasyonu (LDLT), kadavra donörden (DLT) karaciğer transplantasyonuna bir alternatif haline gelmiştir. En azından DLT ile eşdeğer olan sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, LDLT'nin genişlemesi, sağlıklı bir bireyde önemli karaciğer rezeksiyonu ile ilişkili önemli cerrahi risklerle kısıtlanmıştır ve donör morbidite oranı % 20 ila % 40 arasında bildirilmiştir. Açık donör hepatektomi güvenli bir prosedür olarak nitelendirilmesine rağmen, şimdiye kadar yapılan en büyük inceleme, canlı donörlerin % 38'inde komplikasyon bildirmiştir. Özellikle, herni ve paralizi, kronik abdominal rahatsızlık ve uzun süren sosyal iyileşme gibi karın duvar komplikasyonları önemli sayıda canlı donörde tespit edilmiştir. Konvansiyonel açık karaciğer cerrahisiyle karşılaştırıldığında, laparoskopik karaciğer cerrahisinde postoperatif ağrı azaltılarak, iyileşme süresinin kısaltılmış ve cerrahi morbidite azaltılmıştır.

Son dönemde minimal invaziv karaciğer ameliyatı yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Laparoskopik major hepatektomi, saf laparoskopi, laparoskopi yardımlı (veya hibrid) teknik ve el yardımlı teknik olmak üzere 3 ana teknik kullanılmaktadır. Bu yaklaşımlardan herhangi birinin diğerlerinden üstün olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Laparoskopik Karaciğer Rezeksiyonu için yapılan ikinci Uluslararası Konsensus Konferansı'ndan yapılan açıklamada, 18 erişkin verici laparoskopik cerrahi, gelişimin en erken safhasıydı (IDEAL'in Balliol Sınıflamasına göre, IDEAL evre 2a). Japonya’dan araştırmacılar, saf laparoskopik donör hepatektomi (PLDH) ile hibrid donör hepatektomi arasındaki kısa dönem sonuçlarını karşılaştıran bir çalışma yaptılar ve pnömoperitonyum nedenli kan kaybının azaldığını ispatlamak için ardışık laparoskopik donör hepatektomi ameliyatlarında hibridden safa doğru gelişen aşamalı değişiklikleri gözden geçirdiler.

Araştırmacılar merkezlerinde, 2007'de laparoskopi yardımlı donör hepatektomiyi (LADH) başlattılar ve 2012'de saf laparoskopik verici hepatektomi (PLDH) olarak değiştirdiler. Çalışmaya LADH yapılan 40 canlı donör ve PLDH yapılan 14 canlı donör dahil ettiler. Yardımlıdan saf donör hepatektominin teknik yönlerini ve sonuçlarını ve LADH ve PLDH sonrası alıcıların karaciğer allogreft sonuçlarını incelediler. Araştırmacılar PLDH grubunda 81,07 ± 52,78 g ve LADH grubunda 238,50 ± 177,05 g olacak şekilde anlamlı derecede daha az kan kaybı gözlemlediler ancak ameliyat süresi PLDH grubunda 454,93 ± 85,60 dakika iken LADH grubunda 380,40 ± 44,08 dakika ile göre anlamlı olarak daha uzundu. Postoperatif komplikasyon oranlarında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. Karaciğer allogrefti sonuçları, açık canlı donör hepatektomi ile uyumlu ve kabul edilebilirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Takahara et al. The First Comparative Study of the Perioperative Outcomes Between Pure Laparoscopic Donor Hepatectomy and Laparoscopy-Assisted Donor Hepatectomy in a Single Institution, Transplantation 2017;101: 1628–1636.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image