Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Pediatrik Multipl Sklerozda İmmünglobulin Serbest Hafif Zincir Analizi

20 Mart 2018

Pediatrik multipl skleroz (MS) nadir bir hastalıktır ve tüm MS vakalarının yalnızca % 3-% 5'ini oluşturur. MS'in ilk belirtileri klinik olarak optik nörit (ON), transvers myelit (TMY) veya beyin sapı, serebellar veya hemisferik disfonksiyona bağlı diğer nörolojik bulguları ortaya çıkarabilen bireysel demyelinatif olaylar olarak görülür. Artan kanıtlar, erken tedavinin MS ilerlemesini yavaşlattığını düşündürmektedir. Gelecekteki atakların tahmini ve karakterizasyonu faydalı olabilir, ancak maalesef bu tür prognostik testler hala eksiktir.

MS tanısı, MS için spesifik olmayan ancak öngörülemeyen tipik bir demyelinatif klinik sunumun yanı sıra McDonald kriterlerine uyan tipik bir dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kombinasyonuna dayanır. Bununla birlikte, MR'nin yüksek duyarlılığına rağmen diğer merkezi sinir sistemi (MSS) hastalıkları MS'i radyolojik olarak taklit edebilir. Çocuklarda, ayırıcı tanı yaygın olarak demiyelinizan spektrum bozukluğu içinde yetişkinlere kıyasla daha geniştir. Bu gibi durumlarda, MRG bulgularının doğru bir şekilde yorumlanması güç olabilir ve doğru tanı için destekleyici laboratuvar verilere ihtiyaç duyulabilir. Yaygın olarak kullanılan diagnostik laboratuvar testinde, oligoklonal immünoglobülin (Ig) bantlarının gösterilmesi, intratekal bir Ig üretimini gösterir ve MS tanısını destekler. Bununla birlikte, bu yöntemin pediyatrik MS'de duyarlılığı net değildir. Bu nedenle, çocuk MS hastalarının yeni biyolojik belirteçlerinin araştırılması ve yeni, daha kesin tanı tekniklerinin geliştirilmesi etkili ve zamanında tedavi için çok önemlidir.

Κ ve λ Ig serbest hafif zincirlerinin (FLC) intratekal üretimi şu an MS hastalarının SSS'lerinde gelişen önemli bir immünolojik yanıt olarak görülür. Son derece hassas nefelometrik FLC testlerinin geliştirilmesi sayesinde, MS tanısında FLC analizinin önemi ortaya çıkmıştır. Monomerik artı dimerik FLC'nin toplam seviyesinin nicelenmesine izin veren nefelometrik analiz, MS hastalarının BOS'unda anlamlı bir κ-FLC artışı gösterir. Yine de, bu testin MS'in tanısı için spesifitesi, oligoklonalite testinin ve hatta IgG indeksininkinden daha düşüktür.

İsrail’den araştırmacılar, yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada MS ve ilgili hastalıkları olan yetişkin hastaların BOS-serum örneklem çiftlerinde FLC'yi analiz etmek için yarı kantitatif bir Western blot tekniği kullandılar. Daha önce kullanılan FLC analizlerinin aksine, FLC'nin monomerik ve kovalent bağlı dimerik formlarını farklı olarak analiz ettiler. MS'i erişkinlerde bulunan diğer nörolojik hastalıklardan ayırmak için tanı açısından faydalı FLC indeksleri oluşturdular. Yöntemin özgüllüğü ve duyarlılığı oligoklonalite testine kıyasla yüksekti.

Pediyatrik MS’i Daha Kolay Tanımak Mümkün Mü?
 

Araştırmacılar yaptıkları yeni çalışmada, pediatrik MS'in yeni güvenilir biyolojik belirteçlerini ortaya çıkarmak amacıyla, FLC analizi için yeni metodolojik yaklaşımlarını uyguladılar ve çocuklarda MS tanısında bu tekniğin faydasını gösterdiler. Çalışmaya 21 MS tanılı ve 35 MS dışı demiyelinizan veya enflamatuvar nörolojik bozukluk tanılı hastaları dahil ettiler. MS tanısı klinik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) bulgularına dayanıyordu. Hastaların BOS'larında ve serumlarında FLC'yi incelemek için Western blot analizi uyguladılar. FLC monomer ve dimer seviyeleri ve κ / λ oranları için FLC endekslerini hesapladılar. Örnekleri aynı zamanda oligoklonalite testi ile analiz ettiler.

Çalışma, 10 MS hastasının ("k-tipi MS") BOS'unda anormal derecede κ-FLC monomerlerinin ve dimerlerinin düzeylerinin yükseldiğini ortaya koydu. İki MS vakasında ("λ-tipi MS") λ dimerlerinin miktarları artarken, üç MS vakasında κ ve λ FLC'nin yüksek seviyeleri ("karışık tip MS") mevcuttu. MR ve klinik değerlendirme, "karışık" ve "λ-tipi" vakalar için daha agresif bir hastalık formu gösterdi. Araştırmacılar yöntemin, MS ve MS olmayan hastalar arasındaki ayrım için daha yüksek duyarlılık (% 90,5) ve özgüllük (% 91,4) ile oligoklonalite testine (sırasıyla % 81 ve % 65,7) kıyasla üstün olduğunu belirttiler. Yöntemlerinin pediatrik MS'in tanı ve prognozuna katkıda bulunabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ganelin-Cohen et al. Search for new biomarkers of pediatric multiple sclerosis: application of immunoglobulin free light chain analysis,  Clin Chem Lab Med 2018.

Duchenne Musküler Distrofili Çocuklar “Speckle-Tracking” Ekokardiyografi ile İncelendi

16 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisinin (DMD) prognozu, kalp yetmezliği ile ilişkilidir. “Speckle-tracking” ekokardiyografik (STE) görüntüleme, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin erken tespitinde göz önünde bulundurulması gereken invazif olmayan fonksiyonel bir biyolojik belirteç olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, STE analizi, bu güne kadar özellikle DMD'li presemptomatik çocuklarda, prospektif kontrollü bir çalışmada değerlendirilmemiştir. Ayrıca hiçbir çalışma üç farklı displasmanın hepsinde (longutidunal, radyal ve sirkumferansiyal) ve her iki ventrikülde STE analizini kullanmamıştır.

Yapılan yeni bir prospektif kontrollü çalışmada araştırmacılar, DMD'li çocuklarda sol ve sağ ventriküllerin global ve segmental STE analizini yapmayı ve sağlıklı yaştaki kontrol bireylerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırmayı amaçladılar. Çalışmaya 1:2 vaka kontrol tasarımında 36'sı DMD'li (ortalama yaş, 11+3,8 yıl) ve 72'si yaş uyumlu kontrolden oluşan toplam 108 erkek dahil edildi. Sol ve sağ ventriküller için konvansiyonel ekokardiyografik değişkenler toplandı. STE analizleri sol ventrikül için longitudinal, radyal ve sirkumferansiyal yerleşimlerde ve sağ ventrikül için serbest duvar longitudinal yerleşimlerinde gerçekleştirildi. Araştırmacılar ayrıca DMD'li çocukların yaşının, iki boyutlu aksın evrimi üzerindeki etkisini, modellerde DMD yaşı etkileşimi terimi ekleyerek incelediler.

Konvansiyonel EKG Farkı Tespit Edemiyor

Konvansiyonel ekokardiyografik ölçümler her iki grupta da normaldi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu DMD grubunda %45 ile %76 arasında (ortalama,%63+ 6) ve kontrol grubunda %55 ile %76 arasında (ortalama,%64 + 5) değişti. Global sol ventrikül aksın ortalama ölçümleri, DMD grubunda longutidunal (-%16,8 + 3,9'a karşılık  -%20,6 + 2,6), radyal (%22,7 + 11,3’e karşılık %31,7 + 14) ve sirkumferansiyal (% -16,5 + 3,8 ve % -20,3 + 3,1) yerleşimleri için anlamlı olarak daha kötü bulundu. DMD'li çocuklarda yaşla birlikte global sol ventrikül longutidunal aksın azalması, kontrol deneklerine göre yılda %0,34 daha belirgindi. Sol ventrikül inferolateral ve anterolateral segmentleri, özellikle bazal bölgede bozuldu. Konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonları ve STE analizi normal ve DMD'li çocuklar ve kontrol grubu arasında farklı değildi.

Araştırmacılar, DMD'li çocuklarda normal Sol ventrikül fonksiyonuna rağmen bozulmuş Sol ventrikül aksın varlığının, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin önlenmesinde gelecekteki pediatrik ilaç araştırmaları için önemli bir perspektif oluşturduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Amedro et al. Speckle-Tracking Echocardiography in Children With Duchenne Muscular Dystrophy: A Prospective Multicenter Controlled Cross-Sectional Study, (Journal of the American Society of Echocardiography 2018).

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Duchenne Musküler Distrofisi’nde Yoga Etkisi

12 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisi (DMD) ilerleyici bir kas bozukluğudur. Kardiyak bozukluk, DMD'li çocuklarda en sık görülen ikinci ölüm nedenidir. DMD’li çocukların %10 ila %20'si kalp yetmezliği nedeniyle ölmektedir. Yapılan önceki çalışmalarda kalp hızı değişkenliğinin (HRV), kardiyo-otonomik fonksiyonun bir ön gördürücüsü olduğu gösterilmiştir.

Tıbbi yönetimin yanı sıra, fiziksel egzersiz şeklindeki fizyoterapi, fiziksel fonksiyonların sürdürülmesi için hayati rehabilitasyon stratejilerinden biri olarak kabul edilir. Egzersizin rolü, kardiyak fonksiyonların modülasyonunda incelenmiştir ve sağlıklı bireylerde artmış kardiyak vagal modülasyonun eşlik ettiği bir istirahat bradikardisi yarattığı bulunmuştur.

Yardımcı tedavi olarak yoga, mevcut egzersiz programına ek olarak evde bile izlenebilecek basit bir uygulama olarak kabul edilir. Yoga, farklı yaş gruplarındaki normal bireylerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme ile ilişkilendirilmiştir. Farklı yoga modülleri ve fiziksel egzersiz kullanan sağlıklı gönüllülerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme belgelenmiştir. Bununla birlikte, DMD çocuklarında yoga ile ek tedavinin HRV'yi modüle etme etkisi araştırılmamıştır. Yoga uygulamalarının kardiyo-otonom fonksiyonlar üzerindeki etkisi çeşitli nörolojik durumlarda gösterilmiştir ve DMD'de faydalı olabilir.

Ek Tedavi Olarak Kullanılabilir

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, DMD’li çocuklarda yoganın fizik tedaviye ek bir tedavi olarak etkisi değerlendirildi. Çalışmada DMD'li 124 hasta yoga ile birlikte fizyoterapiye veya yalnızca fizyoterapiye randomize edildi. Hastalara evde fizyoterapi ve yoga uygulamaları önerildi. Uyum, 3 aylık takip aralığında seri olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda yatar pozisyonda istirahatte normal olarak değerlendirilen elektrokardiyogram kaydedildi. HRV parametreleri zaman ve frekans alanlarında hesaplandı. HRV başlangıçta ve 3 ay ila 1 yıl arasında kaydedildi. Uzun dönem takibi analiz etmek için tekrarlanan ölçümlü ANOVA yöntemi kullanıldı.

Çalışmada fizyoterapi protokolü ile NN'nin standart sapması, ardışık NN'in karekökü orjinali, toplam güç, düşük frekans, yüksek frekans normalleştirilmiş birimler (HFnu) ve sempatovagal denge çeşitli zaman noktalarında iyileşti ve bu iyileşme 6-9 ay sürdü. Fizyoterapi ve yoga protokolü çalışma periyodunun son 3 ayında HFnu'da iyileşme gösterdi ve diğer tüm parametreler 1 yıla kadar stabildi. Her iki grubun da DMD'de kalp fonksiyonlarını geliştirdiği gözlendi. Bununla birlikte gruplar arasında gözlenen değişikliklerde anlamlı bir fark görülmedi.

Araştırmacılar yoğun fizyoterapi ve yoga ile birlikte fizyoterapinin, özellikle de ev temelli program da, DMD'de, HRV'yi korumak ve sürdürmek için bir tedavi stratejisi olarak faydalı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pradnya et al.  Effect of Yoga as an Add-on Therapy in the Modulation of Heart Rate Variability in Children with Duchenne Muscular Dystrophy, Int J Yoga. 2019 Jan-Apr; 12(1): 55–61.

Nörologlara Göre Mutluluğun Sırrını Ne?

10 Temmuz 2019

Nörobilim araştırmalarının yalnızca küçük bir kısmı iyimserlik ve şefkat üzerine odaklanmıştır. Fonksiyonel nöro-görüntüleme çalışmaları sürekli olarak medial prefrontal kortekste, anterior insula, OFC ve ACC'de aktivite göstermektedir. Bu bölgelerdeki yolaklar, ödül ve yürütücü fonksiyon merkezleriyle daha fazla etkileşime girmektedir. Biyolojik belirteçler, bazı olumlu özelliklerin geliştirilmesinden ve gereken eğitim yoğunluğundan en fazla yararlanabilecek olanların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Araştırmacılar dikey tarama çalışmalarının, pozitif özellik gelişiminin gelişimsel yönü ve müdahale için önemli fırsat pencereleri hakkında bilgi üretebileceğini düşünüyorlar.

Bu özelliklerin hedefe yönelik uygulamalardan elde edilen, duygusal ve davranışsal sağlığa faydaları giderek daha belirgin hale gelmektedir. Yine de, bu özelliklerin en iyi nasıl tanımlanacağı konusu ile ilgili detaylar için daha fazla çalışma gerekmektedir. Farklı gelişim aşamalarında olumlu özellikler oluşturmanın en etkili yollarının neler olduğu, olumlu özellikler oluşturmak için evrensel sağlığı geliştirme çabalarının faydalı ve uygun maliyetli olup olmadığı sorularının cevapları önemlidir. Uygun doz ve eğitim süresinin ne olduğu, ikincil ve üçüncül önleme düzeylerinde, olumlu özelliklerde eğitim almanın kimin için uygun olacağı ve bunun en iyi nasıl uygulanacağı konusunda daha az şey bilinmektedir.

Ebeveyn ve Çocuklarda Şefkat İnşa Etmek

İnsanlara şefkat pratikleri, iyimserlik egzersizleri ve diğer olumlu özelliklerin reçete edilmesi ve bunu takiben gençler ve ailelerde iyi olma durumundaki gelişimin ölçülmesi bilim insanları için zorlayıcıdır. Genel sağlık ve özellikle beyin sağlığı için verilen bilimsel destek, psikiyatrik çalışmalarda sağlığın teşviki, hastalığın önlenmesi ve müdahale gibi kanallarla şefkatin arttırılması argümanına dahil edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, ebeveyn ve çocuklardaki şefkat inşaası, olumlu özellikleri ve ilişkileri beslemek, sağlıklı aileleri ve genel durum iyileşmelerini desteklemek için çok sayıda ampirik desteğe sahip olan pozitif ebeveynlik uygulamaları için bir temel oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte, şefkatin ve onun alt bileşenlerinin biyolojik belirteçleri, duygusal ve davranışsal zorluklar için risk altında olanları belirlemeye hizmet edebilir ve bu, şefkat uygulamasını da içeren uygun desteklere daha erken ve daha iyi hedeflenmiş yönlendirme ile sonuçlanır.

Otizm, davranış bozukluğu ve anksiyete gibi tanımlanmış hastalıkları olan bireylerde şefkatin beslenmesi ile araştırmacılar bu hassas noktaların üstesinden gelmek için gereken pozitif duyguları ve sosyal bağlantıları destekleyen sinirsel devrenin güçlendirebileceğini ve böylelikle bu hastalardaki patolojik durumun azaltılabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andrew J. Rosenfeld. The Neuroscience of Happiness and Well-Being, Child Adolesc Psychiatric Clin N Am 28 (2019) 137–146.

Nöromyelitis Optika Spektrum Bozukluğunda Dinlenme Durumundaki Fonksiyonel MRG Bulguları

08 Temmuz 2019

Neuromyelitis optica spektrum bozukluğu (NMOSD), merkezi sinir sisteminin enflamatuar bir hastalığı olup, optik sinirler, omurilik ve spesifik beyin alanları gibi yüksek aquaporin 4 (AQP4) ekspresyonu olan bölgelerde şiddetli nükslerle karakterizedir. NMOSD'li hastaların %43-70'inde, beyin MRG anormallikleri, temel olarak yüksek AQP4 ekspresyonu olan bölgelerde, kortikospinal kanallarda ve ayrıca spesifik olmayan lezyonları olan derin beyaz maddede bildirilmiştir. Bununla birlikte, difüzyon tensör görüntüleme kullanılarak, normal görünen beyaz madde anormallikleri, çoğunlukla optik radyasyonlarda ve kortikospinal yollarda tarif edilmiştir. DTI'deki bu anormallikler, multipl skleroz (MS) hastalarının normal görünen beyaz maddesinde de bulunur, ancak kortikosinal yollar ile sınırlı değildir. NMOSD ve MS'de, beyaz madde difüzyon değişiklikleri ile Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeğiyle (EDSS) değerlendirilen engellilik arasında bir ilişki olduğu bildirilmiştir.

MS hastaları için yapılan önceki çalışmalarda, istirahat durumunda fonksiyonel MRI’da (rs-fMRI'da), sınırlı sayıda beyin bölgesinde fonksiyonel bağlantı değişiklikleri bildirilmiş ancak küresel bir beyin bütünlüğü sağlanmıştır. fMRI ile benzer sonuçlar, beyin bölgelerinin işlevsel bağlantısındaki modifikasyon ile MS'teki engellilik arasında bir korelasyon göstermiştir. NMOSD’li hastaların beyin fonksiyonel bağlantıları ile engellilik derecesi arasındaki ilişki hala belirsizliğini korumaktadır.

Grafik teorisi, beyin ağı topolojisini bölgesel kortikal ve subkortikal düğümlerin grafikleri olarak tanımlamak için kullanılan matematiksel bir modeldir. Bu yaklaşım, düğümlerin işlevsel organizasyonunu, etkileşimlerin gücünü ve bilgi işlem etkinliğini değerlendirerek birkaç bölge arasındaki etkileşimi analiz eder. rs-fMRI çalışmaları, insan beyni ağının oldukça bağlı hub düğümleriyle küçük dünya topolojisine sahip olduğunu göstermiştir. Bu yapı sayesinde, beyin özelleşmiş ve entegre bilgileri işleyebilmektedir. Küçük dünya topolojisi komatoz hastalarda ve diğer nörolojik hastalıklarda korunur.

Engelliliğe Rağmen Plastisite Korunuyor

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, NMOSD hastaları ve sağlıklı bireylerde, rs-fMRI'da fonksiyonel bağlantıları grafik teorisi kullanarak karşılaştırdılar.

Çalışmaya, 12 NMOSD hastası ve yaş-cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı kişi dahil edildi. Her düğümün rolünü ölçmek için derece, global verimlilik, kümeleme ve modülerlik gibi bir metrik kümesi kullanılarak, grafik teorisi analizi kullanıldı. Hastalarda beyin bölgelerinin sağlıklılara göre anormal bağlantı profilini özetlemek için bir hub bozulma indeksi κ tanımlandı. NMOSD'deki küresel ağ organizasyonu açısından, küçük- dünya topolojisi tüm ortalama ölçümlerle ilgili önemli bir değişiklik olmadan korunmuştu. Bununla birlikte, görsel ağlar ve sensorimotor ağ, yüksek bireyler arası değişkenlik ile azalmış bağlantı gösterdi. Hub bozulma endeksi κ, EDSS ile koreleydi.

Araştırmacılar bulguların, EDSS kullanılarak  değerlendirilen engellilik ile rs-fMRI grafik metodolojisi kullanılarak değerlendirilen nöronal yeniden yapılanma arasında bir ilişki olduğunu gösterdiğini belirttiler. Fonksiyonel bağlantılar lokal değişikliklere rağmen normal bir küresel topolojik yapının korunması, engelliliğe cevap olarak beyin plastisitesini gösteriyor gibi görünmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bigaut K, Achard S, Hemmert C, Baloglu S, Kremer L, Collongues N, et al. (2019) Restingstate functional MRI demonstrates brain network reorganization in neuromyelitis optica spectrum disorder (NMOSD). PLoS ONE 14(1): e0211465.

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

MS’teki Engelliliği Yapısal Ağlardaki Bozulmalar ile Tahmin Edebilir Miyiz?

02 Temmuz 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin kronik bir hastalığıdır. Enflamasyon ve demiyelinizasyon relapsing-remitting MS'te (RRMS) baskınken, nörodejenerasyon ilerleyici evrelerde (primer progresif MS - PPMS, sekonder progresif MS - SPMS) daha belirgindir. Konvansiyonel MRG teknikleriyle elde edilen ölçümler hastaların engelliliği ile tam bir korelasyon göstermediğinden, gri madde atrofisi ve beyaz madde lezyonları dışındaki anormalliklerin bilişsel işlev bozukluğu ile de ilişkili olduğunu gösteren daha ileri teknikler kullanılmaktadır. Etkilenen en yaygın bilişsel alan bilgi işleme hızıdır ve SDMT (Symbol Digit Modalities Test) ile değerlendirilir. Ambulasyon durumuna özellikle vurgu yapan nörolojik bozukluk, yaygın olarak kullanılan başka bir ölçüm olan Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği (EDSS) ile değerlendirilir.

Patolojideki topolojik değişiklikleri incelemek için beyin ağı analizi kullanılmaktadır. MS için difüzyon kaynaklı ağların, fiziksel sakatlıkla ilişkili olarak etkinliğinin azaldığı gösterilmiştir ve bu ağ değişikliklerinin bilişsel işlevi korumakla ilgili olduğu düşünülmektedir. Ağ ölçümlerinin rutin görüntüleme ölçümlerinin ötesinde engelliliği açıklayıp açıklamadığı bilinmemektedir. Bu sadece bir çalışmada ele alınmıştır, ancak bu çalışmada sadece motor ağı verimliliği kullanılmıştır. Son zamanlarda yapılan teknik çalışmalar, aerodinamik çalışmaların teknolojik doğruluğunu arttırarak, ağ çalışmalarında en son teknolojilerin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu teknikler henüz MS'e uygulanmamıştır.

Yapılan yeni kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, yapısal beyin ağı ölçümlerinin, atrofi ölçümleri ve beyaz cevher lezyonlarının ötesinde, MS'te klinik bozukluk ve bilgi işlem hızı ile daha iyi korelasyon gösterip göstermediğini değerlendirdiler.

Çalışmaya 51 sağlıklı kontrol ve 58 relapsing-remitting, 28 primer progresif ve 36 sekonder progresif olmak üzere 122 MS hastası dahil edildi. Yapısal beyin ağları difüzyon ağırlıklı MRG'lerden yeniden yapılandırıldı. Ağ yoğunluğu, verimlilik ve kümeleme katsayısını yansıtan standart ölçütler türetildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Klinik engelliliği (Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği  - EDSS) ve bilgi işleme hızını (Sembol Haneli Modalite Testi - SDMT)  açıklayan ağ ölçütlerinin, yalnızca geleneksel MRI ölçümleriyle karşılaştırıldığında katkısını araştırmak için ve daha iyi EDSS ve SDMT'yi açıklayan en iyi istatistiksel modeli belirlemek için kademeli doğrusal regresyon analizleri kullanıldı.

Erkeklerde Risk Daha Fazla

Kontrollere kıyasla, MS'te ağ verimliliği ve kümeleme katsayısı azalırken, bu ölçümler relapsing-remitting MS hastalarına göre sekonder progresif MS’te de azaldı. Yapısal ağ ölçütleri, klinik ve bilgi işleme disfonksiyonu için istatistiksel modeller tarafından açıklanan varyansı arttırdı. EDSS için en iyi model, azalan ağ yoğunluğunun, genel verimlilik ve artan yaşın artan klinik sakatlık ile ilişkili olduğunu gösterdi. SDMT için en iyi model, daha düşük derin gri madde hacminin, azalmış verimlilik ve erkek cinsiyetin daha kötü bilgi işlem hızı ile ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar,  gruplar arasında yapısal topolojik değişiklikler olduğunu belirttiler. Ağ yoğunluğu ve genel verimliliğin, ağ dışı ölçümlerin üzerinde engelliliği açıkladığını aktardılar. Bunun, ağ ölçümlerinin MS patolojisi hakkında klinik olarak ilişkili bilgiler sağlayabileceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Charalambous et al. Structural network disruption markers explain disability in multiple sclerosis, J Neurol Neurosurg Psychiatry 2018;0:1–8.

Kadınlarda Alzheimer Neden Daha Yaygındır?

25 Haziran 2019

Yeni araştırmalar, kadınların TAU ilişkili Alzheimer hastalığı gibi nörolojik değişiklikler açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermektedir. Araştırmacılar, Harvard Yaşlanma Beyin Çalışması (HABS) ve Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişimi olmak üzere iki çalışmadan elde edilen, 55 ve 94 yaşları arasında 300'e yakın normal kişi üzerinde değerlendirme yaptılar. Çalışmada katılımcıların tau ve beta-amiloid (Aβ) incelemesi için pozitron emisyon tomografi (PET) taramasına girmeleri gerekiyordu. Yüksek amiloid yükü olan kadınlar, benzer amiloid yükü olan erkeklerle karşılaştırıldığında, özellikle entorinal kortekste daha fazla tau patolojisi sergiledi. Bu fark, yaşlandıkça yıpranmanın arttığı entorinal kortekste belirgindi ve hafıza kaybı belirginleştikçe korteks boyunca yayılmaya başladı. Çalışma JAMA Nöroloji’de çevrimiçi yayınlandı.

Kadınlar Daha Yüksek Risk Altında

Çalışma yazarlarından Sperling, "Daha önceki çalışmalarımız, kadın ve erkeklerin, Alzheimer'ın presemptomatik evrelerinde, amiloid PET görüntülemesi ile değerlendirilen benzer amiloid plak seviyelerine sahip olduğunu ileri sürdü." şeklinde konuştu. Çalışmanın bu fark için potansiyel mekanizmalardan birini - nörofibrillerde tau seviyelerini araştırmak için tasarlandığını ve belirli bir amiloid miktarı için daha hızlı bilişsel bir düşüş gösterme eğiliminde olduğunu belirtti. Yazarlar, APOE at4’teki Aβ yükü bağlamında bölgesel tau birikimindeki cinsiyet farklılıklarının aydınlatılmasına çok az dikkat edildiğini belirtti. Bu nedenle, cinsiyetin bölgesel tau PET ile global AP PET arasındaki iyi tanımlanmış kesitsel ilişkiyi değiştirmedeki etkisini incelemek istediler. Ek olarak, cinsiyet ve APOE ε4'ün bölgesel tau PET'i etkilemek için ne derece etkileşime girebileceğini araştırmaya çalıştılar. Sperling, “Neden kadınların genel olarak daha yüksek tau düzeylerine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu çalışma, kadınların daha fazla nörodejenerasyon ile amiloidin etkilerine daha duyarlı olabileceğini öne sürüyor.” dedi. Çalışmaya dahil olmayan Alzheimer Derneği Bilimsel Programlar ve Sosyal Yardımlar Direktörü, Keith Fargo, çalışmayı “çok iyi” ve “önemli” bir çalışma olarak nitelendirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Sex Differences in the Association of Global Amyloid and Regional Tau Deposition Measured By Positron Emission Tomography in Clinically Normal Older Adults Rachel F. Buckley, PhD; Elizabeth C. Mormino, PhD; Jennifer S. Rabin, Phd

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

MS Hastalarında 10 Yılık NfL ve MRG Sonuçları Karşılaştırıldı

19 Haziran 2019

Nörofilaman hafif zincirleri (NfL) aksonların bir bileşenidir ve multipl sklerozda hastalık aktivitesinin önemli bir biyolojik işareti olarak ortaya çıkmaktadır. NfL, serumda oldukça hassas bir tek molekül dizisi (SIMOA) bazlı bir deney kullanılarak ölçülebilir. Serum NfL düzeylerinin korelasyonu ve uzun dönem sonuçları hakkında sınırlı bilgi vardır. Bu yüzden bir grup araştırmacı multipl sklerozda (MS) 10 yıllık klinik ve MRG sonuçlarını öngörmede yıllık serum NfL değerlerini incelemeyi amaçladı.

Çalışma için bilim insanları, merkezleri olan Brigham ve Kadın Hastanesi'nde MS hastalığındaki Kapsamlı Uzunlamasına Araştırmalar çalışmasında, hastalığın başlamasından 5 yıl geçmiş olan ve 10 yıl geriye kadar kan örnekleri olan hastaların kayıtlarını belirlediler (n = 122). Serum NfL, tek bir molekül dizisi (SIMOA) tahlili kullanılarak ölçüldü. Otomatik bir süreç ise, 10. yıl yüksek çözünürlüklü 3T MRI taramalarından beyin T2 hiperintens lezyon hacmini (T2LV) ve beyin parankimal fraksiyonunu (BPF) ölçtü. Ortalama yıllık NfL ve 10 yıllık klinik / MRG sonuçları arasındaki korelasyon; Spearman'ın korelasyonu, tek değişkenli ve çok değişkenli doğrusal regresyon modelleri kullanılarak değerlendirildi.

Lezyon Yükü ve Atrofi Tahmin Edilebilir

Ortalama yıllık NfL değerleri, ortalama 1-5 yıl NfL değerleri (ayarlanmamış p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01) ve 10 yıllık ortalama değerleri içeren 10 yıl BPF ile negatif olarak ilişkilendirildi. Ortalama yıllık NfL değerlerinin doğrusal regresyon analizleri T2LV ile çoklu ilişkilendirme, özellikle ortalama 1-5 NfL (düzeltilmemiş p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01). BPF varyansı ve T2LV'nin yaklaşık %15-20'si erken ortalama yıllık NfL seviyelerinden tahmin edilebileceğini gösterdi. Ayrıca, ortalama yıllık NfL seviyeleri ile yorgunluk skoru 1 ile 10 arasında artmış, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermiştir. Bununla birlikte, ortalama NfL ölçümleri bu kohortta 10 yıl EDSS, SDMT veya T25FW ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar MS'in klinik başlangıcından sonraki ilk birkaç yıl boyunca ölçülen serum NfL değerlerinin, 10 yıllık MRG beyin lezyonu yükü ve atrofi öngörüsüne katkıda bulunduğu belirttiler ve NfL’nin MS’in seyrini ön görmek için değerleri bir parametre olabileceğini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Tanuja Chitnis, MD et al. Neurofilament Light Chain Serum Levels Correlate with 10-Year MRI Outcomes in Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 201906:00 PM - 08:00 PM

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

SMA Hastaları için bir Gerçek Yaşam Verisi Platformu

12 Haziran 2019

Spinal müsküler atrofiden (SMA) etkilenen hastalarda sağ kalım ve yaşam kalitesinin, son on yılda bakımdaki değişiklikler nedeniyle iyileştiği düşünülmektedir. Ayrıca, moleküler patolojinin daha iyi anlaşılması ile SMA için hedefe yönelik tedaviler geliştirilmiştir. 2016 ve 2017 yıllarında, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da küçük bir pediatrik SMA hastaları alt grubunda, kontrollü klinik araştırmalara dayanarak tüm SMA türlerinin tedavisi için onaylanan tedavi seçenekleri mevcuttur. Tedavi ve bakımı optimize etmek ve düzenleyicilere, ödeme yapanlara ve SMA topluluğuna sonuç verileri sağlamak için tedavi edilen ve tedavi edilmeyen SMA hastalarını gerçek hayattaki bir ortamda izlemek için sistemler gerekir.

Yakın geçmişte yapılan bir çalışma ile SMA’lı hastaların gerçek yaşam sonuç verilerini toplamak adına bir platform oluşturuldu. Araştırmacılar, bu platform kapsamında, prospektif, çok merkezli, randomize olmayan bir kayıt ve sonuç çalışması yürütmeyi amaçladılar. Platform, mevcut tüm SMA hastaları için, hastalığa özgü SMA kaydı olarak gerçek tedavi rejimlerinden bağımsız olarak veriler toplamaktadır. Bu amaçla, Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından görülen SMA hastaları için çevrimiçi bir platform sağlandı. Uluslararası bir iş birliği ve veri paylaşımını sağlamak için, veri maddeleri standartlaştırıldı ve SMA kayıtları uluslararası fikir birliği ile uyumlu hale getirildi. Veri analizinin, ticari ortaklardan bağımsız olarak yapılmasına karar verildi.

Ülkeler Arası İş Birliği

Araştırmacılar,  platform sayesinde gerçek hayattaki sonuç verilerinin geniş bir SMA hasta yelpazesinde değerlendirilmesinin, doğal tarihin ve ilaç tedavisinin etkisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına dikkat çektiler. Bunun ayrıca, bu hastalar için bakım standartlarını gözden geçirmek ve uygulamak için çok önemli olduğunu vurguladılar. Veri tabanının bilişim sisteminin, SMA hastalarının bakımı için uluslararası standartlara uygun konsensüs uyarınca önerilerin uygulanmasına yardımcı olacağını belirttiler. SMA hastalarıyla deneyimlerini paylaşmak ve veri tabanının altyapısını kullanarak araştırma projelerini teşvik etmek için Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki nöromüsküler merkezler için bir ağ oluşturmak için çalıştıklarını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Pechmann et al. SMArtCARE - A platform to collect real-life outcome data of patients with spina muscular atrophy, Orphanet Journal of Rare Diseases (2019) 14:18.

Spinal Müsküler Atrofi: Nasıl Taranmalı ve Kimi Tedavi Etmeli?

29 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkili yıkıcı bir nöromüsküler hastalıktır. Son yıllarda, hastalık modifiye edici ve sağ kalımı uzatan tedaviler geliştirilmiştir. Bununla birlikte, hastalara geç tanı konmakta ve tedaviler sıklıkla motor nöron dejenerasyonunun ileri aşamalarında uygulandığından sınırlı etkiler göstermektedir. Erken tanı, tedavi izlemi için güvenilir biyolojik belirteçler ve tarama yöntemlerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.

Günümüzde presemptomatik evrelerde çocukları belirleme yöntemi yeni doğan tarama programlarıdır. Ancak, her çocuk doğumdan kısa bir süre sonra semptom geliştirmez, bu da kime tedavi verileceği ve tedaviye ne zaman başlanacağı sorusunu gündeme getirir. Hastalığın ilerlemesinin izlemi, yönetimi kişiselleştirmek için gereklidir.

Tarama yöntemleri şu anda klinik çalışmalarda değerlendirilmektedir ve erken tanı için fırsatlar sunulmaktadır. Fenotip ve SMN2 kopya sayıları arasındaki uyuşmazlığın yanı sıra, hastalığın ciddiyetine katkıda bulunan birçok genetik ve epigenetik değiştirici ile birlikte yüksek kopya sayılarına sahip asemptomatikten ciddi derecede etkilenen hastalar ve düşük kopya sayısına sahip hafif etkilenen bireyler arasındaki uyumsuzluk dikkate alındığında, yalnızca SMN2 kopya numaralarına dayanarak, pahalı ve invaziv SMA tedavilerinin başlatılmasına karar verilmesi tatmin edici görünmemektedir. Ayrıca, semptomatik hastalar için daha önce gösterilen verileri onaylayan yakın zamanda yayınlanan NURTURE çalışmasının ara sonuçlarına göre, SMN2 kopya numarası presemptomatik SMA bireyleri için tedaviye yanıt konusunda hiçbir prognostik değer içermemektedir. Güvenilir prediktif biyolojik belirteçlerin yokluğunda, SMN protein seviyelerinin ve genetik ve epigenetik değiştiricilerin değerlendirilmesi, hastalık şiddeti hakkında en azından bir miktar bilgi sağlar. Etkilenen çocukları potansiyel olarak hayat kurtarıcı tedavilerden mahrum etmeden önce üçten fazla SMN2 kopyası olan vakalarda düşünülmelidir.

Tedavi edilmeyen bireylerin tedaviye başlamaları için en uygun zamanı yakalamak için nasıl izleneceği tam bir soru işaretidir. SMA NBS Multidisipliner Çalışma Grubu, yaşa göre değerlendirilen EMG, CMAP, miyometri, fizik muayene ve HFMSE ve 6‐dakika yürüme testi (6MWT) gibi motor fonksiyon testlerinin, dört ve daha fazla SMN2 kopyası olan bireyler için düzenli klinik takip ziyaretleri sırasında önermektedir. Yakın zamanda, ambulan SMA hastalarında fenotipik ciddiyeti tahmin etmede 6MWT'nin yüksek duyarlılığı gösterilmiştir. Benzer şekilde, uylukların kantitatif MRG'sindeki duyarlı değişiklikler güçlü izlem aracı olarak bildirilmiştir.

Etkilenen bireyler için potansiyel olarak yıkıcı sonuçlar doğuracak olan tedavi başlangıcında kritik fırsat penceresini kaçırmamak için, tıbbi bakımı optimize etmek ve tedavi edilmeyen bireylere yönelik daha hassas testler geliştirmek için ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

SMN Seviyeleri Ölçülmeli

Tedaviyi ayarlamak ve sonucu optimize etmek için tedavi izlemi gereklidir. Elektrofizyolojik çalışmalar ve SMN protein seviyelerinin ölçülmesi, tedavi izlemi için olanaklar sağlar. Şu anda mevcut olan biyolojik belirteçlerin değerine ilişkin tutarsız bulgular nedeniyle, yeni aday arayışı her zamankinden daha zorlayıcıdır. Bu, oral yoldan verilen küçük moleküller, intravenöz ve intratekal adenovirüs kaynaklı SMN1 gen replasman tedavileri gibi yeni terapötiklerin değerlendirilmesi için devam eden ve yaklaşmakta olan klinik çalışmaların ışığında daha da önem kazanmaktadır. Bu yeni yöntemlerle tedavi edilen hasta kohortlarının izlenmesi ve klinik olarak karşılaştırılması, özellikle zorlu hale gelecektir, çünkü klinik sonuçları en üst düzeye çıkarmak için spesifik tedavi ajanlarının ve farklı uygulama yollarının yararlarını değerlendirmek, hastalık ilerlemesi durumunda tedavi yönetimi ayarlamak ve ekleme ve kombinasyon tedavilerini göz önünde bulundurmak için sınır değerleri tanımlamak adına ince subklinik değişikliklerin saptanması gerekir. Yeni biyolojik belirteçleri tanımlamak için umut vaat eden yaklaşımlar, aday biyolojik belirteçleri taramak için yararlı bir hedefsiz araç sağlayan “omik” çalışmalarından gelebilir. Ancak, sonuçların yorumlanması genellikle zordur. Bugüne kadar hastalığa özgü biyolojik belirteçler tespit edilememiştir.

Sonuç olarak, yeni tarama yöntemleri, hastalığın ciddiyetini öngören stratejiler ve terapötik izleme olanak sağlayan aday biyolojik belirteçler tanımlanmakta ve geliştirilmektedi. Bununla birlikte, bu tekniklerin hepsi sınırlamalar göstermektedir ve bunların hiçbiri SMA patolojisinin karmaşıklığını tam olarak yansıtmamaktadır. SMA'da tanı, hastalık tahmini ve tedavi izlemi için daha doğru yöntemler belirlemek ve bireysel doz önerileri oluşturmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Afshin Saffari, Stefan Kölke,  Georg F. Hoffmann, Markus Weiler, Andreas Ziegler. Novel challenges in spinal muscular atrophy – How to screen and whom to treat?, Annals of Clinical and Translational Neurology 2019; 6(1): 197–205.

Nöromiyelitis Optika Spektrum Bozukluklarında Görme Bozukluğu

27 Mayıs 2019

Nöromiyelitis optika (NMO), esas olarak optik sinir ve omurilik veya merkezi sinir sistemini (MSS) etkileyen enflamatuar bir sendromdur. NMO'nun klinik, laboratuvar ve görüntüleme özellikleri genellikle multipl sklerozdan (MS) ayırt edilebilir ve NMO'lu hastalar, kötü prognoz ve servikal miyelit varlığında yüksek solunum yetmezliği riski eşliğinde tekrarlayan optik nörit (ON) veya miyelit ile birlikte olma eğilimindedir.

Optik nörit, optik sinirde enfeksiyon, otoimmün hastalıklar ve demiyelinizan lezyonlar gibi çeşitli nedenlerden dolayı oluşan enflamasyondur. Optik nöritin tipik klinik belirtileri, perioküler ağrı, görme kaybı ve diskromatopsidir. Optik nörit ayrıca sürekli retina yapısal hasarına ve azalmış retinal perfüzyona neden olabilir. Erişkin optik nöritin büyük çoğunluğu, diğer nörolojik semptomlar veya sistemik hastalıklar olmadan, subakut, tek taraflı, ağrılı görme kaybı özelliklerine sahip idiyopatik veya demiyelinizandir. Demiyelinizan optik nörit, tipik olarak, MS ve NMO dahil olmak üzere enfeksiyöz veya enflamatuar durumlardan kaynaklanır. Hem MS hem de NMO'da aksonal dejenerasyon, NMO'da astrositik hasar vardır.

NMO spektrum bozuklukları (NMOSD); miyelit, ON veya her ikisinin aynı anda varlığı ile sürekli tekrar eder ve hastaların %90'ından fazlasında tahmin edilemez bir şekilde ortaya çıkar. MS'in aksine, NMO hastalarının büyük bir kısmı (%30-50) diğer otoimmün hastalıkların özelliklerini sergilemektedir.

NMO ve NMO spektrum bozuklukları (NMOSD), yüksek patojenlikleri, yüksek relaps riski ve enflamatuar MSS sendromu olarak kötü prognozları nedeniyle dikkat çekmiştir. Anti-akuaporin-4 antikorunun (AQP4-IgG), geleneksel NMO ve AQP4-IgG-pozitif optik nörit dahil olmak üzere NMOSD hastalarının çoğunda tespit edilebilecek ana patojen olduğu konusunda fikir birliği vardır. Serum negatif NMOSD hastalarında miyelin oligodendrosit glikoprotein (MOG) antikorları patojenik faktörler olarak kabul edilir.

Yeni Tedavi Seçeneklerine İhtiyaç Var

Her ne kadar NMO'nun birçok özelliği MS'inkilere benzer olsa da, MS'de kullanılan interferon-beta / glatiramer asetat ve natalizumab gibi bazı immünoterapiler NMO hastaları için zararlıdır. Buna karşılık, steroidler, terapötik plazma değişimi, immünoglobulinler, azatiyoprin, mikofenolat mofetil, nitoksantron, siklofosfamid gibi immünosüpresif tedaviler dahil olmak üzere diğer tedaviler bu hastalığın tedavisinde etkilidir.

Şu anda, NMO optik nöritli (NMO-ON) hastalar yaygın tedavilerden pek fayda görmemektedir. NMO-ON ile ilgili çalışmaların sınırlaması, hayvan modellerinin yetersizliğidir. Karmaşık patoloji ve görsel sistemin spesifik özellikleri, refrakter NMO-ON'a katkıda bulunur. Bu nedenle, NMOSD'de ON için başarılı tedaviler geliştirmek için daha ileri çalışmalar gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Wu Y, Zhong L, Geng J, Visual impairment in neuromyelitis optica spectrum disorders (NMOSD), Journal of Chemical Neuroanatomy (2019).

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Kanser Tedavisinde Adenovirüsler Umut Vaat Ediyor

23 Mayıs 2019

Hokkaido Üniversitesi’ndeki araştırmacıların kanser hücrelerini hedef almak üzere oluşturduğu ve Oncology Reports’da yayınlanan makaleye göre dl355 adı verilen yeni bir virüs, halihazırda tedavide kullanılan virüslerden daha etkin antikanser özelliğe sahiptir.

Moleküler onkolog Fumihiro Higashino ve arkadaşları, bir adenovirüs türünün genetik materyalinden E4orf6 adı verilen ve viral replikasyonda görev alan bir geni sildiler. Ekip daha önce bu genin ARE-mRNA denilen bir mRNA’yı stabilize ederek enfekte hücrelerde viral replikasyonun devamını sağladığını keşfetmişti. ARE-mRNA kanser hücrelerinde stabil biçimde çalışırken normal hücrelerde hızla degrade olmaktaydı. Laboratuvar testlerinde dl355 adını verdikleri modifiye adenovirüsün, normal hücrelere kıyasla kanser hücrelerinde çok daha hızlı replike olduklarını gördüler. Higashino, E4orf6 geninin yokluğunda, virüslerin kanser hücrelerindeki stabil ARE-mRNA’ları kullandığını ifade etti.

Araştırmacılar farklı kanser türlerinden hücre dizilerini hücre başına 100 adet dl355 virüsü ile enfekte ettiklerinde, neredeyse tüm hücrelerin 7 gün içerisinde öldüğünü gördüler. Ancak virüsle enfekte olan sağlıklı hücreler 7 günden sonraki süreçte dahi ölmemişlerdi. dl355 dozu düşük tutulduğunda bazı kanserli hücre serileri hayatta kaldıysa da, doz arttırıldığında tüm kanserli hücrelerin öldüğü görüldü. Fare modellerindeki insan tümör hücrelerinin büyümesi de dl355 uygulandığında büyümeyi anlamlı ölçüde durdurdu.

Araştırmacılar son olarak, dl355’i şu an klinik pratikte kullanılmakta olan dl1520 virüsü ile karşılaştırdılar. dl355’in serviks ve akciğer kanseri de dahil olmak üzere çoğu kanser hücre dizisinde daha yüksek replikasyon oranına ulaştığı ve biri hariç tüm kanser türlerinde daha yüksek antikanser etkinliğe sahip olduğu gözlendi. Her iki virüs de çok az sayıda normal hücre ölümüne sebep oldu.

Bulgular dl355 virüsünün etkin bir kanser tedavi seçeneği olarak umut verdiğini gösterirken, araştırmacılar en az 5 yıl sürecek ileri klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Aya Yanagawa-Matsuda, Yohei Mikawa, Umma Habiba, Tetsuya Kitamura, Motoaki Yasuda, Mohammad Towfik-Alam, Yoshimasa Kitagawa, Kazuyuki Minowa, Masanobu Shindoh, Fumihiro Higashino. Oncolytic potential of an E4-deficient adenovirus that can recognize the stabilization of AU-rich element containing mRNA in cancer cells. Oncology Reports, 2018

Beyin Ameliyatında Singulum Demetinin Stimülasyonunun Etkileri

22 Mayıs 2019

Uyanık nöroşirürji; dil, birincil duyusal modaliteler ve motor fonksiyon gibi temel işlevleri destekleyen beyin dokusunu tanımlamak ve korumak için, hastaların konuşmalarını ve görsel veya sözlü sorulara cevap vermelerini gerektirir. Ameliyat sırasında kritik beyin fonksiyonlarının en iyi şekilde korunması için hastaların uyanık olması gerekir. Böylece ameliyat sırasında doktorlar hastalarla konuşabilir, dil becerilerini değerlendirebilir ve rezeksiyondan kaynaklanan bozuklukları saptayabilirler. Öte yandan bu prosedürler hastaların kaygılanması nedeniyle kötü tolere edilir ve bu durumu engellemek için kullanılan akut anksiyolitik ilaçlar tipik olarak sedasyona neden olur ve kortikal fonksiyonu bozar.

Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları beyinde, elektriksel olarak uyarıldığında kahkahalara neden olan, ardından uyanık beyin ameliyatı sırasında bile sakinlik ve mutluluk duygusu uyandıran bir fokal yolak keşfettiler.

Çalışmada, standart yatarak tedavi intrakraniyal elektrot izlemi sırasında araştırma testinden geçen epilepsili bir hastada, sol dorsal anterior singulum demetinin doğrudan elektriksel stimülasyonunun güvenilir bir pozitif uyarılmış etki ve anksiyoliz ortaya çıkardığı tespit edildi. Bu etkiler sübjektif ve nesnel davranışsal ölçümler kullanılarak ölçüldü ve stimülasyonun lokal ve uzak sinirsel aktivitedeki sağlam değişiklikleri uyardığı tespit edildi.

Çalışmaya dahil edilen hastada epilepsinin tedavisinde güvenli rezeksiyon sınırlarını doğrulamak için uyanık bir kraniyotomi prosedürü gerekliydi. İşlem sırasında, singulum demeti stimülasyonu pozitif etkiyi arttırdı ve kaygıyı azalttı. Böylelikle hastanın intravenöz anestetik / anksiyotik ilaçları kesildi ve bilişsel testleri başarılı bir şekilde tamamlandı. Singulum stimülasyonunu başlatıldığında, hasta  hemen mutlu ve rahat hissettiğini bildirdi, ailesi hakkında şakalar yaptı ve uyanıklık prosedürünü başarıyla tolere edebildi. Ardından davranış yanıtları, korpus kallosumun genu üzerinde ön dorsal singulum demeti boyunca yaklaşık 1 cm'lik bir alana yerleştirilen anatomik olarak benzer elektrot yerleşimleri bulunan iki hastada tekrarlandı.

Diğer Beyin Cerrahilerinde de Uygulanabilir

Araştırmacılar, ilk elektrot yerleştirme yerlerinin, beyin aktivitesini kaydetmek ve ilk hastanın nöbetlerinin başlangıcını bulmak için seçildiğini söylediler. Başlangıçta singulum demetini uyarmak için kullanılan elektrotun beyinde standarttan farklı bir şekilde yerleştirildiğini belirttiler. İlk hastanın önceki ameliyatlarından dolayı farklı bir yörünge gerekliydi. Yaklaşım geriden yapıldı bu da daha geniş çapta singulum demetinin örneklenmesine ve bu nedenle elektriksel stimülasyon için erişilebilir olmasına yol açtı.

Araştırmacılar, epilepsili 3 hastanın singulum demeti stimülasyonuna güçlü bir anksiyolitik tepki gösterdiğini belirttiler. Tanımladıkları prosedürün, epilepsinin yanı sıra, beyin tümörleri için uygulanan cerrahilerde de potansiyel olarak uygulanabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kelly R. Bijanki, Joseph R. Manns, Cory S. Inman, Ki Sueng Choi, Sahar Harati, Nigel P. Pedersen, Daniel L. Drane, Allison C. Waters, Rebecca E. Fasano, Helen S. Mayberg, Jon T. Willie. Cingulum stimulation enhances positive affect and anxiolysis to facilitate awake craniotomy. Journal of Clinical Investigation, 2018.

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Türk Araştırmacılar MS’te Okrelizumab`ın Güvenliliğini Değerlendirdi

15 Mayıs 2019

Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin (MSS) dünya çapında iki milyondan fazla insanı etkileyen en yaygın kronik enflamatuar demiyelinizan hastalığıdır. Türkiye'de 50 bin MS hastasının mevcut olduğu tahmin edilmektedir. MS'te hastalık değiştirici tedavilerin artmasıyla, hastalığın her aşamasında hastaya özgü tedaviler için bilim insanlarının seçenekleri de artmıştır. Bazı hastalık değiştirici tedavilerin, hastalığın seyrini iyileştirdiği gösterilmiş olmasına rağmen, tedaviye yanıt hala MS için en zor öngörülen parametredir. Hastalık patogenezinde, klinik seyirde ve radyolojik bulgulardaki heterojenite, ilaçlara verilen değişken yanıtların nedeni olabilir. Bu sebeple MS tedavisi ve kullanılan yeni ajanlar alanında birçok çalışma yapılmaktadır.

Okrelizumab yeni monoklonal antikor tedavilerinden biridir. Seçici olarak B hücrelerini eksprese eden CD20'yi hedefleyen bir rekombinant hümanize monoklonal antikordur. Okrelizumabın MS'te CD20'yi eksprese eden B hücrelerinin sayısını ve fonksiyonunu azaltarak immünomodülasyona yol açtığı tahmin edilmektedir. Başlangıç dozu 600 mg’dır ve ilk seferde 300 mg infüzyon, ardından iki hafta sonra ikinci bir 300 mg infüzyon olarak iki ayrı IV (intravenöz) infüzyon şeklinde uygulanır. Sonraki okrelizumab dozları, her altı ayda bir, tek bir 600 mg IV infüzyonudur. Normalde ikinci doz, ilk dozun uygulanmasından altı ay sonra verilmelidir.

İkinci yarım doz öncesi karaciğer fonksiyon testleri ve lenfosit değerlerinin ne derece etkilendiği ve bu sonuçların ikinci yarım dozun uygulanmasına ne derecede engel olacağı konusunda daha önce yapılmış çalışmalarda bir öneri bulunmamaktadır.

Bu konuda güvenlik sorunu bildirilmemiş olmasına rağmen, bu verilerin gerçek yaşam verileri ile desteklenmesi ve hastaya yaklaşımın ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi amacı ile Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Dr. Serkan Demir, Dr. Murat Mert Atmaca ve Dr. Rıfat Erdem Toğrol yeni bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, hasta yönetimini daha iyi anlamak ve okrelizumab hakkında gerçek yaşam verisi ile ilgili güvenlik sorunu göstermeyen verileri desteklemeyi amaçladılar.

Tedavi Öncesi veya Sonrası Karaciğer Fonksiyon Test Değerlerinde Değişiklik Yok

Araştırmacılar, 20 Mayıs 2018 – 21 Aralık 2018 tarihleri arasında okrelizumab ile tedavi edilen MS hastaları restrospektif olarak incelediler. Hastaların demografik ve klinik verileri ile okrelizumaba bağlı gelişen yan etkileri kaydettiler, tedavi öncesi ve sonrası laboratuvar sonuçlarını değerlendirdiler.

Çalışmaya dahil edilen hastaların 30’u (%58,8) kadın, 21’i (%41,2) erkekti. Bu hastaların yaş ortalaması 44,02±9,62 (24–65) yıldı. Hastaların 26’sı (%51) relapsing remitting MS (RRMS), 18’i (%35,3) sekonder progresif MS (SPMS) ve 7’si (%13,7) primer progresif MS (PPMS) tanıları ile takip edilmekteydi. İlk yarım kürden bir gün sonraki lenfosit değeri ortalaması, tedavi öncesine göre anlamlı olarak düşük bulundu. İkinci yarım kürden 1 ay sonraki lenfosit değeri ortalaması, ilk yarım kürden bir gün sonrasına göre anlamlı olarak yüksek iken, tedavi öncesine göre halen anlamlı olarak düşüktü. Tedavi öncesi ve sonrasında karaciğer fonksiyon testlerinde değişiklik gözlenmedi. Çalışma süresince sadece 4 hastada hafif infüzyon ilişkili reaksiyon tespit edildi.

Araştırmacılar, okrelizumab tedavisinin kısa dönemde güvenli göründüğünü ve Okrelizumabın uzun dönemdeki güvenlik profilini belirlemek için gerçek yaşam verilerinin değerlendirildiği uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Demir S, Atmaca MM, Togrol RE. The First Cure Experience of A Clinic: Approach to The Patient to Start Ocrelizumab. Arch Neuropsychiatry 2019.

SMA İçin Yeni Bir Kan Testi Geliştirildi

09 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), müsküler atrofiye ve solunum yetmezliğine yol açan nöronal dejenerasyon ile ilerleyici bir nöromüsküler otozomal resesif kalıtsal hastalıktır. SMA, “survival motor nöron” geni olan SMN1'in ekzon 7’yi içeren homozigot delesyonlarından kaynaklanır ve bu da SMN proteini seviyelerinde bir azalmaya yol açar. İkinci bir SMN geninin (SMN2) varlığı, SMN1 tarafından üretilen SMN kaybını kısmen telafi edebilir. Genellikle, bir kişide ne kadar çok SMN2 geni kopyalanırsa hastalık o kadar az şiddetli olur.

Sadece bir mutasyona uğramış SMN1 kopyasına sahip kişiler hastalığı geliştirmezken, mutasyona uğramış geni çocuklarına aktarabilirler ve bu kişiler taşıyıcı olarak adlandırılırlar. SMA en ölümcül genetik hastalıklardan biri olduğundan ve 100 kişide 40 ila 1 taşıyıcı sıklığı olduğu için, taşıyıcıları tanımlamak, aile planlamasında yetişkinlerin genetik danışmanlığı için gereklidir.

Tanımlama, sadece bir kopyası taşıyıcı olarak kabul edilen kişilerde (1/0 taşıyıcı olarak adlandırılır), SMN1 ekson 7 kopya sayısının doğru bir şekilde belirlenmesine dayanır. Bununla birlikte bazı taşıyıcılar, kromozomlarından birinde SMN1 eksonu 7'sinden yoksundur. Bunun yerine, başka bir kromozomda (2/0 taşıyıcı) iki adet SMN1 ekzon 7 kopyası vardır ve bunlar yanlış taşıyıcılar olarak tanımlanabilirler. 2/0 taşıyıcıları tanımlamak için, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonu dahil olmak üzere bir kromozomda iki SMN1 kopyasının varlığına ilişkin spesifik mutasyonların varlığı araştırılabilir.

SMA’da yeni doğan taraması için standart bir yöntem yoktur ve ideal bir yöntem etkilenen yeni doğanları SMA taşıyıcılarından ayırt edebilmeli, ayrıca SMA tipini ve hastalığın ciddiyetini tahmin etmek için SMN2 kopya sayısını ölçebilmelidir.

Çoklu ligasyon prob amplifikasyonu (MLPA) ve gerçek zamanlı kantitatif PCR (qPCR), SMN1 delesyonlarını tespit edebilir. Ancak, qPCR normalizasyona veya standart eğrilere ihtiyaç duyar ve MLPA, kurumuş kan lekelerinden (DBS'ler) elde edilebilenlerin üstünde DNA konsantrasyonları gerektirir.

Mayo Clinic araştırmacıları, SMA için yeni doğanları taramak ve SMA taşıyıcılarını tanımlamak için, DBS ve diğer dokularda SMN1 delesyonlarının ve SMN2 kopya numarası değişiminin eşzamanlı tespiti için bir multiplex, droplet digital PCR (ddPCR) metodu geliştirdiler. SMN1, SMN2 ve RPP30 konsantrasyonları, bir Bio-Rad AutoDG ve QX200 ddPCR sistemi ile aynı anda ölçüldü. Toplam 1530 DBS ve 12 SMA hastası test edildi.

Hızlı ve Spesifik Bir Test

Test, tüm SMA hastalarında hiçbir SMN1 ekzon 7 veya iki ya da üç SMN2 kopyası olmadığını tespit etti ve yeni doğanlarda SMA'yı saptamak için klinik kullanımını doğruladı. On üç kişide bir kopya SMN1 ekzon 7 vardı ve bu kişiler taşıyıcı olarak kabul edildiler. Tüm SMA'ya neden olan mutasyonlar ekzon 7 delesyonu ile ilgili olmadığından, araştırmacılar ayrıca kurumuş kan lekelerinde SMN1 Sanger dizilimi adı verilen diğer SMN1 mutasyon tiplerini tespit etmek için bir yöntem geliştirdiler. Yöntem, SMA ile ilişkili semptomlar gösteren iki kişide SMA'ya neden olduğu kesin olan mutasyonları doğru bir şekilde saptadı.

Araştırmacılar, bir kişinin beş SMN1 kopyasına sahip olduğunu belirttiler. Bu, üç SMN1 kopyası olan insanlar arasında SMA 3/0 taşıyıcılarının potansiyel varlığını ortaya koydu. SMA taşıyıcı testini geliştirmek ve SMA 2/0 taşıyıcılarının tanımlanmasını dahil etmek için, aynı yöntemi, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonunun varlığını tespit etmek için de kullandılar. Test, test edilen 125 kişi arasında iki SMA 2/0 taşıyıcıyı başarıyla tanımladı.

Araştırmacılar, geliştirdikleri yöntemler ile spinal müsküler atrofi için yeni doğanları taramak ve taşıyıcıları tanımlamak için hızlı ve spesifik bir kan testi ortaya koyduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Noemi Vidal-Folch, Dimitar Gavrilov, Kimiyo Raymond, Piero Rinaldo, Silvia Tortorelli, Dietrich Matern, Devin Oglesbee. Multiplex Droplet Digital PCR Method Applicable to Newborn Screening, Carrier Status, and Assessment of Spinal Muscular Atrophy,  Clinical Chemistry 2018.

SMA Hastaları için Robotik Kol

02 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), ilerleyici ve simetrik kas zayıflığına yol açarak paraliziye neden olabilen bir hastalıktır. Yeme ve içme gibi günlük aktiviteler, ekstremitelerin istemli hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş hastalar için son derece zorlayıcıdır ve bu hastalar için tam zamanlı bakım kaçınılmazdır.

Teknolojik gelişmeler, sınırlı hareket kabiliyeti veya total paralizili hastaların kısmen bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olacak bazı yaklaşımlar sağlamıştır. Robotik kollar gibi yardımcı cihazlar bir joystick ile veya joystick kullanamayan hastalarda beyin bilgisayar ara yüzleri (BCI) ile kontrol edilebilmektedir. Yüzey elektromiyografisi (sEMG), bu kasların elektriksel aktivitesini tespit etmek, kaydetmek ve yorumlamak için kasların cilt yüzeyine yerleştirilen elektrik sensörlerini kullanan, invazif olmayan bir prosedürdür. Nöromüsküler hastalıklar için tanısal bir araç olarak kullanılmasının yanı sıra, protez alanında; kas aktivitesinin kayıtlarının kullanıldığı protetik ellerin, kolların ve bacakların kontrolünde ve günlük işlerin yapılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bu tür robotlar uzuvların fonksiyonel hareketini tam olarak gerçekleştirmek için yeterli olmasalar da, SMA hastaları da dahil olmak üzere hareket kabiliyeti sınırlı ve paralizisi olan kişilerin rezidüel elektriksel aktivitesinde ve uzvun kontrol edilmesinde kullanılabilirler. sEMG tabanlı bir arayüz, yardımcı bir robotik cihazın kontrol edilmesinde ve rezidüel elektriksel kas impulsları olan felçli insanlarda günlük görevlerin yerine getirilmesinde uygulanabilir, non-invaziv bir yaklaşım olma potansiyeline sahiptir.

Almanya Oberpfaffenhofen'deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları, sEMG tabanlı bir ara yüz tarafından kontrol edilen hafif bir robotik kolun SMA hastalarının günlük işlerini yapmalarına yardımcı olup olamayacağını değerlendirdiler.

Robot Kol ile Görevler Yerine Getirildi

SEMG tabanlı yardımcı sistem, hemen hemen hiç istemli bacak hareketi olmayan ancak istemli kas aktivasyonu ile ilişkili elektriksel uyarıların hala sEMG ile tespit edilebildiği SMA tip 2'si olan 49 yaşındaki iki kadında test edildi. Bir kadın hastalık nedeniyle skolyoza sahipti ve tüm deneyleri yatakta yatarken yapmayı tercih etti, diğer kadın tekerlekli sandalyede oturdu.

Araştırmacılar, Eight Delsys Trigno kablosuz EMG sensörünü katılımcıların sağ kollarına yerleştirildiler ve robotik kol–el (beş parmaklı bir DLR-HIT HAND ile donatılmış bir DLR Hafif Ağırlıklı Robot III) sağ kolu temsil etti. sEMG tabanlı yardımcı sistemin performansı, Kutu ve Blok Testinin modifiye bir versiyonu ve Eylem Araştırma Kol Testi (ARAT) olmak üzere iki onaylanmış değerlendirme testiyle dört gün üst üste değerlendirildi.

Kutu ve Blok Testinde, kadınlardan beş adet bloğu bir kutudan almaları ve 10 cm'lik bir duvarın üzerinden başka bir kutuya taşımaları beklendi. ARAT ile çalışmada 19 orijinal maddeden sadece dokuz tutma ve kavrama maddesi değerlendirildi.

Sonuçlar, her iki katılımcının da, sEMG tabanlı yardımcı sistemi kullanarak, robot kolu kesin bir şekilde kontrol edebildiklerini, ulaşma ve kavrama görevlerini gerçekleştirebildiklerini gösterdi. Her iki kadın da robotik sistemi kullanarak günlük bir iş yapmayı başardı. Her biri bir masadan bir şişe aldı, ağzına yaklaştırdı, pipetle içecek içti ve masaya geri koydu.

Araştırmacılar, her iki görevin de yerine getirilmesinin, sağlıklı insanlar veya protez ile benzer bir sistem kullanan kişiler tarafından elde edilenden çok daha uzun sürdüğünü belirttiler. Düzenli eğitimin bu görevlerin tamamlanma sürelerini önemli ölçüde azaltabileceğini ancak günlük eğitimin görev performansı üzerindeki etkisini değerlendirmek için ek uzun dönem çalışmalar yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Annette Hagengruber ve Jörn Vogel. Functional Tasks Performed by People with Severe Muscular Atrophy Using an sEMG Controlled Robotic Manipulator, IEEE Explore 2018.

MS’te Hızlı Spinal Kord Atrofisi Neyin Habercisi?

30 Nisan 2019

Multipl skleroz (MS) araştırmasında bilim insanlarının önüne çıkan önemli zorluklardan biri, hastalığın ilerleyici doğasını anlamaktır. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ölçümleri, hastalığın ilerlemesi ve engelliliğin işe yarar belirteçlerini sağlayabilir. Tüm radyografik ölçümler arasında omurilik alanı, MS engelliliği ile en güçlü korelasyonu gösterir ve relapsing remitting (RR) hastalık alt tipinden progresif tipin ayrılmasına olanak tanır.

Bir grup bilim insanı beyin ölçümüne ek olarak, sekonder ilerleyici MS'e (SPMS) dönüşümü ön görmek için omurilik atrofisinin kullanımını araştırdılar.

Bu tek merkezli gözlemsel çalışmada, 12 yıllık gözlem döneminde SPMS evresine geçen 54 RRMS’li hasta demografik ve klinik kriterlere dayanarak gözlem süresince RRMS evresinde kalan 54 RRMS’li hasta ile eşleştirildi. Buna ek olarak, çalışma başında yaş ve cinsiyet açısından demografik olarak benzer 54 sağlıklı kontrol de ekip tarafından değerlendirildi. Araştırmacılar beyin MRG'sinden, beyin hacmini ve omurilik bölgesini 12 yıl boyunca C1 seviyesinde analiz ettiler ve dönüşüm öncesi iki grup arasında ayrım yapma potansiyellerini değerlendirdiler.

Bulgular 4 Yıl Önce Tespit Edilebiliyor

SPMS geliştiren bireyler, SPMS'ye dönüşmeyen RRMS eşleşmelerine kıyasla, bir SP aşamasına girmeden önce, spinal kord atrofi hızlarının (-%2.15 / yıl, standart hata (SE) 0.19) olduğunu gösterdi (-%0.74/yıl, %0.19, p <0.0001). Veriler, bu farkın SPMS'ye geçmeden en az dört yıl önce mevcut olduğu yönünde idi. Beyin atrofisi ve beyaz cevher lezyonlarının ölçümleri ise gruplar arasında farklılık göstermedi.

Çalışmada, dönüşümden önceki yüksek servikal korddaki yıllık atrofi oranı, tekrarlayan bir sekonderden sekonder progresif bir evreye dönüşen MS hastalarında, popülasyonlar arasında çok az örtüşme olanlara göre belirgin olarak daha yüksekti. Aslında, bu farklılıklar SPMS'ye geçmeden dört yıl öncesine kadar tespit edilebilmekteydi.

Buna karşılık, T1 ve T2 lezyon hacimleri ve bazal ve zaman içindeki bölgesel ve global beyin hacimleri dahil olmak üzere beyin analizinden elde edilen tüm ölçüler, tekrarlayandan ilerleyici bir evreye dönüşmeyen MS hastaları arasında farklılık göstermemekteydi.

Araştırmacılar verilerin, yıllık servikal kord dokusu kaybının SPMS'ye dönüşümde olası bir dönüşüm göstergesi olduğunu ve şu anda mevcut görüntüleme belirteçleri arasında en güçlü gösterge olduğunu gösterdiğini belirttiler. Bu nedenle, C1 düzeyindeki servikal atrofi hızı, genetik, epidemiyolojik ve bağışıklık değişkenlerinin MS üzerindeki rolünü incelemek ve tedavinin klinik çalışmalarda uzun vadeli etkisini ölçmek için prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Antje Bischof Accelerated Cord Atrophy Precedes Conversion to Secondary Progressive Disease in Relapsing Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Abstract #P157 Thursday, February 28, 2019  02:20 PM - 02:30 PM

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

Akut Multipl Sklerozda Meningeal Enflamasyon ve Kortikal Demiyelinizasyon

04 Nisan 2019

Multipl skleroz (MS), enflamasyon, demiyelinizasyon ve nörodejenerasyon ile karakterize, oldukça değişken ve yaşamı değiştiren bir hastalıktır. MS tipik olarak, akut enflamasyon nöbetleri ve yeni, aktif, demiyelinizan lezyonların nörolojik bozulma ile ilişkili olduğu bir tekrarlayan hastalık ortaya çıkarır. Gri madde (GM) lezyonları hastalığın tüm aşamalarında ortaya çıkar ve kortikal GM patolojisinin boyutu klinik olarak kesin MS'e dönüşümü öngörür ve bilişsel ve sekonder progresif MS ile ilişkilidir. Leptomeninkslerin enflamatuar hücreleri (T ve B lenfositleri, plazma hücreleri ve makrofajlar) sayıca artmakta, yarı-düzenlenmiş lenfoid benzeri bir yapı gösterebilmektedir ve tipik olarak derin serebral sulkusta görülmektedir, ancak aynı zamanda serebellum ve omuriliğin leptomeninkslerinde de fark edilmiştir.

Diğer otoimmün hastalıklarda görülen ektopik B hücreli foliküllere benzeyebilen lenfoid benzeri yapılar (LLS'ler), MS modellerinde ve postmortemde sekonder progresif MS vakalarının yaklaşık %40'ında gözlenir. Progresif MS vakaları yüksek leptomeningeal immün hücre infiltrasyonu barındırır ve LLS'ler, erken başlangıçlı, daha kısa ve daha agresif bir hastalık seyri ve daha hızlı birikmiş sakatlıkla ilişkilidir. Daha yakın bir zamanda, lenfosit ve lenfoid neogenezinde önemli olan immün mediyatörlerin varlığının, yoğun olan neokortikal atrofi ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile görülebilen kortikal lezyon riski altında olan erken MS'li hastaları kuvvetle öngördüğü de gösterilmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık değiştirici tedavilerin ortaya çıkmasından önce tanı konan ve ölen kısa hastalık süresi olan MS olgularının ölüm sonrası bir kohortunu analiz ettiler. Kortikal lezyonların ve nöronal kaybın akut MS'in bir özelliği olup olmadığını ve leptomeningeal enflamasyonun klinik hastalığın ilk evrelerinde belirgin bir patolojik özellik olup olmadığını araştırdılar.

Erken Dönem Biyolojik Belirteçler

Kısa hastalık süreli MS hastaları(n = 12, ortalama hastalık süresi = 2 yıl), progresif MS hastaları (n = 21, hastalık süresi = 25 yıl), hastalıksız kontroller (n = 11) ve diğer nörolojik enflamatuar hastalık kontrollerinden (n = 6) doku blokları kantitatif olarak immünohistokimya, immünofloresans ve in situ hibridizasyon ile analiz edildi.

Kortikal GM demiyelinizasyonu bazı akut MS vakalarında yaygındı (total kortikal GM'in %1-48'i) ve subpial lezyonlar en sık görülen tipti (%62). Subpial lezyonlu olgularda aktive edilmiş (CD68 +) mikroglia / makrofaj sayısı artmış, akut MS normal görünümünde ve lezyon GM'de kontrol grubuna göre nöronların yoğunluğu anlamlı derecede azalmıştı. Akut MS’li 12 olgunun 4'ünde anlamlı meningeal enflamasyon ve lenfoid benzeri yapılar görüldü. Meningeal enflamasyonun derecesi mikroglial / makrofaj aktivasyonu ile koreleydi, ancak kortikal demiyelinasyon alanıyla ilişkili değildi.

Araştırmacılar, kortikal demiyelinizasyon, nöronal kayıp ve meningeal enflamasyonun akut MS'in belirgin patolojik özellikleri olduğunu ve sonucu daha iyi tahmin etmek için bu patolojinin erken biyolojik belirteçlerini belirlenmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bevan et al. Meningeal inflammation and cortical demyelination in acute multiple sclerosis, Ann Neurol. 2018 Dec;84(6):829-842.

SMA ve ALS Moleküler Seviyede Birbiri ile İlişkili Mi?

03 Nisan 2019

Motor nöron hastalıklarında, bozulan moleküler yolakları anlamak büyük önem taşımaktadır. Amyotrofik lateral skleroz (ALS) ve spinal müsküler atrofi (SMA) motor kasları etkileyen nörodejeneratif hastalıklardır. Günümüzde motor nöron dejenerasyonunda yer alan moleküler mekanizmaları anlamak için büyük çaba sarf edilmektedir.  Daha önceki araştırmalar, bu hastalıkların ortak klinik ve nöropatolojik özellikler taşıdığını göstermektedir.

ALS’de, DNA ve RNA'ya bağlanan ve gen transkripsiyonuna katılan proteinleri kodlayan 25'ten fazla gen tanımlanmıştır.

Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gen transkripsiyonunu kolaylaştırmak için transkripsiyon faktörlerine bağlanan Aktifleştirici Sinyal Kointegrator 1 (ASC-1) adlı bir molekülün, ALS ve SMA’ya dahil olan proteinler için bir “faaliyet merkezi” görevi yaptığını gösterdiler. Her iki hastalığın düşünülenden daha yakın ilişkili olduğunu öne sürdüler.

Araştırmacılar çalışmalarında ALS'ye odaklandılar ve RNAP II / U1 snRNP mekanizması içindeki dört ALS-etkenli RNA / DNA bağlama proteininin (FUS, EWSR1, TAF15 ve MATR3) fonksiyonlarını araştırdılar. Bu dört proteini üretmeyen hücre hatları oluşturmak için CRISPR-Cas9 adlı bir genom düzenleme aracı kullandılar.

ASC-1 Mutasyonları Hastalığa Neden Oluyor

Araştırma sonuçlarına göre, ALS'ye neden olan bu proteinlerin her biri spesifik bir fonksiyona sahip olmasına rağmen, hepsinin ASC-1'i gen transkripsiyonundan sorumlu protein kompleksine almak için gerekli olduğu bulundu. İlginç bir şekilde, ASC-1'deki transkripsiyon kompleksinin oluşumunu bloke eden genetik mutasyonlar, ciddi bir SMA formuyla ilişkiliydi. Ayrıca SMA’ya dahil olan çeşitli RNA / DNA bağlanma proteinlerinin aynı zamanda transkripsiyon kompleksinin bileşenleri olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, bu motor nöron hastalıklarında rol oynayan çok sayıda proteinin transkripsiyon mekanizmalarında bulunduğu gözleminin, bu mekanizmanın işlev gördüğü yolakların, bu hastalıkların patogenezinin altında yatıyor olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Bu mekanizmada bulunan birçok ALS / SMA proteinin, DNA hasar yanıtında (DDR) rol oynadığını, bu nedenle, ALS / SMA patogenezinin olası bir nedeninin, transkripsiyon mekanizmasında bu DDR kompleksleri / proteinleri arasındaki etkileşimlerin kaybına bağlı olarak DDR'nin bozulması olabileceğini aktardılar. ASC-1 kompleksiyle ilgili yeni gözlemlerin, ALS ve SMA'nın moleküler düzeyde önceden düşünülenden daha kapsamlı bir şekilde bağlantılı olduğunu gösterdiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chi et al. The neurodegenerative diseases ALS and SMA are linked at the molecular level via the ASC-1 complex, Nucleic Acids Research, Volume 46, Issue 22, 14 December 2018, Pages 11939–11951.

T hücreleri Enfeksiyon Durumunda Asetilkolin Üretiyor

02 Nisan 2019

İnsan T-hücresi reseptörünü klonlamakla tanınan kanser bilimci Dr. Tak Mak önderliğinde yapılan bu yeni araştırmada, bağışıklık hücrelerinin enfeksiyonlarla savaşmak için beyin kimyasalları ürettiği gösterildi. Araştırma, Dr. Mak'ın 2011’de yayınlanan çalışmasının bulgularına dayanıyordu. Bu çalışmada ilk kez bağışıklık hücrelerinin asetilkolin yapabileceğini göstermişti.

Nöral devreler, potansiyel olarak zarar verebilecek enflamasyonu önlemek için sitokin üretimini düzenler. Enfeksiyon sırasında, bağışıklık sisteminin T hücreleri asetilkolin sentezler. Asetilkolin, beyinde bir nörotransmitter olarak işlev görür ve öğrenmeyi ve hafızayı kontrol eder. Bağışıklık sisteminde, bu klasik beyin kimyasalını yapan T hücreleri, kan dolaşımından dışarı çıkabilir ve dokularda enfeksiyonlarla savaşmak için harekete geçebilmektedir.

Araştırmacılar, nörotransmiter asetilkolinin, viral enfeksiyon sırasında saldırı altındaki dokulara girişlerini kolaylaştırmak için T-hücreleri tarafından üretildiğini, bu hücrelerinde virüs bulaşmış hücreleri öldürdüğünü gösterdiler.

Araştırmacılar çalışmada, genetik olarak T hücrelerinde nörotransmitteri üretme yeteneğine sahip olmayan bir fare tasarladılar ve farenin bu eksiklik ile kronik virüs enfeksiyonlarını kontrol edemediğini buldular. Bununla, immün hücrelerin bu beyin kimyasalına ihtiyaç duyduğuna dair kesin genetik kanıtlar elde ettiler.

Kanserlerde ve Otoimmün Hastalıklarda Mekanizma Farklı

Araştırmacılar bulguların, kanser, viral enfeksiyonlar ve otoimmün durumlar dahil olmak üzere birçok hastalığa incelemek için tamamen yeni bir mercek sağladığını belirttiler. Kanserlerde ise, tümörlerin genellikle savunması kırılamayan bağışıklık hücreleri ile çevrili olduğunu ve bunun belki de bağışıklık hücrelerinin yeterli miktarda asetilkolin üretmemesiyle ilişkili olabileceğini aktardılar ve bu durumda, immün nörotransmitter üretimini arttırma stratejilerinin yararlı olabileceğini vurguladılar.

Bu durumun tam tersi bir durum romatoid artrit veya multipl skleroz gibi otoimmün hastalıklarda, otoimmün T hücrelerinin kendi dokularına saldırdığı durumlarda oluşmaktadır. Araştırmacılar bu hastalıklarda, nörotransmitter sinyalizasyonundaki bir azalmanın, eklemleri veya merkezi sinir sistemini işgal eden immün hücreleri bastırabileceğini belirttiler.

Araştırmacılar, bir sonraki araştırmalarının amacının immün hücreler ve hastalıklı organlar arasındaki çapraz haberleşemeyi kolaylaştıran anahtar reseptörleri belirlemek ve hedeflemek olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

M. Rosas-Ballina, P. S. Olofsson, M. Ochani, S. I. Valdes-Ferrer, Y. A. Levine, C. Reardon, M. W. Tusche, V. A. Pavlov, U. Andersson, S. Chavan, T. W. Mak, K. J. Tracey. Acetylcholine-Synthesizing T Cells Relay Neural Signals in a Vagus Nerve Circuit. Science, 2011; 334 (6052): 98.

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Meme Kanserinde Patolojik Tam Yanıtın Önemi

29 Mart 2019

Yıllar boyunca birçok meme kanseri çalışmasının odağı, kanserin tekrarlama riskini azaltmak için ek sistemik tedaviler eklemek olmuştur; ancak bu tedavilerin eklenmesi birçok kadın için ek toksisiteye ve gereksiz ilaç maruziyetine yol açmaktadır. Tedavide temel amaç olan patolojik tam yanıt, sistemik tedavi sonrasında, meme dokusundaki ve lenf düğümlerindeki tüm invaziv kanser belirtilerinin yok olması olarak tanımlanmaktadır.

ABD’li bir çalışma ekibi, neoadjuvan tedaviden sonra patolojik tam yanıt ile sonrasındaki meme kanseri nüksü arasındaki potansiyel ilişkiyi ve adjuvan kemoterapinin etkisini değerlendirmek için lokalize meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi üzerine yapılan çalışmaların kapsamlı bir meta analizini yaptı.

Ekip, üçlü negatif meme kanseri (TNBC), HER2+ meme kanseri veya hormon reseptörü pozitif / HER2 negatif (HR+ / HER2-) meme kanseri için neoadjuvan tedaviyi takiben patolojik tam yanıt görülmüş olan 27.895 hastayı kapsayan 52 çalışmayı tanımladı.

Patolojik Tam Yanıt Tedavi Gidişatını Belirgin Bir Şekilde Etkiliyor

Genel olarak, patolojik tam yanıtı olan meme kanseri hastalarının, patolojik tam yanıtı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında, hastalığın nüks etme olasılığı %69 daha azdı. Üçlü negatif veya HER2 pozitif meme kanseri olan ve patolojik tam yanıtlı hastalar için hastalık tekrarlama riski %82 ve %68 daha az görüldü.

Patolojik olarak tam yanıtı olan hastalar, aynı zamanda, patolojik olarak tam bir yanıt almayanlara göre, %78 oranında daha düşük bir ölüm riskine sahipti. Meme kanserinin üç ana klinik alt tipi arasında da benzer eğilimler görüldü.

İlginç bir şekilde adjuvan tedavinin patolojik tam yanıt almış hastaların gidişatı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Araştırmacılara göre meme ve aksillada tam yanıtın olması, mikrometastatik bölgelerdeki tam cevapla ilişkilidir ve bu yüzden ilave adjuvan tedavinin faydası olmaz. Buna istisna merkezi sinir sisteminde görülen metastazlar olabilir; bu durumda adjuvan tedavinin fayda göstermesi beklenebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

SABCS 2018: Meta-analysis of Pathologic Complete Response and Outcomes in Breast Cancer. abstract GS2-03. Presented December 4, 2018.

Kanserde Hedefe Yönelik Tedavi için Eşlenikçi Tanı CDx

21 Mart 2019

Eşlenikçi Tanı-Companion Diagnostics (CDx), onkoloji alanında ilaç geliştirme sürecinde etkin  bir rol oynamakla birlikte, hastalardaki tedavi seçimi ile ilgili medikal onkologlar için önemli bir araç haline gelmeye başlamıştır.

Günümüzde hedefe yönelik kanser ilaçlarının klinikteki kullanımı, ilaç-tanı geliştirme programları sonucunda CDx eşlenikçi tanı testleri ile yönlendirilmektedir. Anti PD-L1 ve anti-PD-1 gibi kanser immünoterapisinde rol oynayan moleküllerin tedavi süreçlerine dahil olması, hasta-tedavi yanıt oranı ve tedavi etkinliğini öngörmek için kritik bir önem kazanmıştır.

CDx, daha önce teşhis edilmiş bir durumu veya hedefe yönelik tedaviye uygun olan hastaları seçmeyi amaçlayan özel bir test veya cihazdır. CDx testinin, en önemli özelliği öngörücü ve seçici olmasıdır. ‘’Kişiye Özel Tıp’’ kavramı en uygun tedavinin belirlenmesi için CDx testini ön koşul olarak görmekte ve hastanın belirli bir tedaviye cevap verip vermeyeceğini belirleyen önemli bir araç olarak belirtmektedir.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç ve Dairesi), bir CDx testinin gerekli olduğu üç alanı belirlemiştir:

  1. Hasta için en uygun ve etkin tedaviyi belirlemek;
  2. Uygulanan bir tedavi sonucunda, ciddi bir advers olay riski altında olması muhtemel olan hastaları tespit etmek;
  3. Uygulanan mevcut tedavi cevabını izlemek ve gerekirse tedaviyi yeniden düzenlemek (örneğin; yeniden programlama, doz ayarlaması ya da durdurma gibi)

Bu nedenle, FDA'ya göre, CDx testi en etkin-güvenilir tedaviyi belirlemek ve tedaviye olan yanıtı izlemek için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

1. Use of Companion Diagnostics (CDx) and Predictive Biomarkers for Cancer Targeted Therapy: Clinical Applications in Precision Medicine, Predictive Biomarkers in Oncology pp 539-551, Rosanne Welcher  

2. Companion Diagnostics for Targeted Cancer Drugs – Clinical and Regulatory Aspects, Dana Olsen1 and Jan Trøst Jørgensen2,, ; Front. Oncol., 16 May 2014

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image