Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Pediatrik Multipl Sklerozda İmmünglobulin Serbest Hafif Zincir Analizi

20 Mart 2018

Pediatrik multipl skleroz (MS) nadir bir hastalıktır ve tüm MS vakalarının yalnızca % 3-% 5'ini oluşturur. MS'in ilk belirtileri klinik olarak optik nörit (ON), transvers myelit (TMY) veya beyin sapı, serebellar veya hemisferik disfonksiyona bağlı diğer nörolojik bulguları ortaya çıkarabilen bireysel demyelinatif olaylar olarak görülür. Artan kanıtlar, erken tedavinin MS ilerlemesini yavaşlattığını düşündürmektedir. Gelecekteki atakların tahmini ve karakterizasyonu faydalı olabilir, ancak maalesef bu tür prognostik testler hala eksiktir.

MS tanısı, MS için spesifik olmayan ancak öngörülemeyen tipik bir demyelinatif klinik sunumun yanı sıra McDonald kriterlerine uyan tipik bir dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kombinasyonuna dayanır. Bununla birlikte, MR'nin yüksek duyarlılığına rağmen diğer merkezi sinir sistemi (MSS) hastalıkları MS'i radyolojik olarak taklit edebilir. Çocuklarda, ayırıcı tanı yaygın olarak demiyelinizan spektrum bozukluğu içinde yetişkinlere kıyasla daha geniştir. Bu gibi durumlarda, MRG bulgularının doğru bir şekilde yorumlanması güç olabilir ve doğru tanı için destekleyici laboratuvar verilere ihtiyaç duyulabilir. Yaygın olarak kullanılan diagnostik laboratuvar testinde, oligoklonal immünoglobülin (Ig) bantlarının gösterilmesi, intratekal bir Ig üretimini gösterir ve MS tanısını destekler. Bununla birlikte, bu yöntemin pediyatrik MS'de duyarlılığı net değildir. Bu nedenle, çocuk MS hastalarının yeni biyolojik belirteçlerinin araştırılması ve yeni, daha kesin tanı tekniklerinin geliştirilmesi etkili ve zamanında tedavi için çok önemlidir.

Κ ve λ Ig serbest hafif zincirlerinin (FLC) intratekal üretimi şu an MS hastalarının SSS'lerinde gelişen önemli bir immünolojik yanıt olarak görülür. Son derece hassas nefelometrik FLC testlerinin geliştirilmesi sayesinde, MS tanısında FLC analizinin önemi ortaya çıkmıştır. Monomerik artı dimerik FLC'nin toplam seviyesinin nicelenmesine izin veren nefelometrik analiz, MS hastalarının BOS'unda anlamlı bir κ-FLC artışı gösterir. Yine de, bu testin MS'in tanısı için spesifitesi, oligoklonalite testinin ve hatta IgG indeksininkinden daha düşüktür.

İsrail’den araştırmacılar, yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada MS ve ilgili hastalıkları olan yetişkin hastaların BOS-serum örneklem çiftlerinde FLC'yi analiz etmek için yarı kantitatif bir Western blot tekniği kullandılar. Daha önce kullanılan FLC analizlerinin aksine, FLC'nin monomerik ve kovalent bağlı dimerik formlarını farklı olarak analiz ettiler. MS'i erişkinlerde bulunan diğer nörolojik hastalıklardan ayırmak için tanı açısından faydalı FLC indeksleri oluşturdular. Yöntemin özgüllüğü ve duyarlılığı oligoklonalite testine kıyasla yüksekti.

Pediyatrik MS’i Daha Kolay Tanımak Mümkün Mü?
 

Araştırmacılar yaptıkları yeni çalışmada, pediatrik MS'in yeni güvenilir biyolojik belirteçlerini ortaya çıkarmak amacıyla, FLC analizi için yeni metodolojik yaklaşımlarını uyguladılar ve çocuklarda MS tanısında bu tekniğin faydasını gösterdiler. Çalışmaya 21 MS tanılı ve 35 MS dışı demiyelinizan veya enflamatuvar nörolojik bozukluk tanılı hastaları dahil ettiler. MS tanısı klinik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) bulgularına dayanıyordu. Hastaların BOS'larında ve serumlarında FLC'yi incelemek için Western blot analizi uyguladılar. FLC monomer ve dimer seviyeleri ve κ / λ oranları için FLC endekslerini hesapladılar. Örnekleri aynı zamanda oligoklonalite testi ile analiz ettiler.

Çalışma, 10 MS hastasının ("k-tipi MS") BOS'unda anormal derecede κ-FLC monomerlerinin ve dimerlerinin düzeylerinin yükseldiğini ortaya koydu. İki MS vakasında ("λ-tipi MS") λ dimerlerinin miktarları artarken, üç MS vakasında κ ve λ FLC'nin yüksek seviyeleri ("karışık tip MS") mevcuttu. MR ve klinik değerlendirme, "karışık" ve "λ-tipi" vakalar için daha agresif bir hastalık formu gösterdi. Araştırmacılar yöntemin, MS ve MS olmayan hastalar arasındaki ayrım için daha yüksek duyarlılık (% 90,5) ve özgüllük (% 91,4) ile oligoklonalite testine (sırasıyla % 81 ve % 65,7) kıyasla üstün olduğunu belirttiler. Yöntemlerinin pediatrik MS'in tanı ve prognozuna katkıda bulunabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ganelin-Cohen et al. Search for new biomarkers of pediatric multiple sclerosis: application of immunoglobulin free light chain analysis,  Clin Chem Lab Med 2018.

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

DDT İsimli Böcek İlacı Maruziyeti Otizm İle İlişkili Bulundu

18 Eylül 2019

Çoğu zengin ülkede on yıllardır yasaklanmış olsa da, böcek ilacı olan DDT, gerek bugün doğmuş olan gerekse de gelecekte doğacak bebeklerin otizm geliştirmesinde önemli bir risk faktörü olabilir. Finlandiya'da yapılan bir araştırma, annelerin kanlarında yüksek DDT maruziyeti belirtilerinin bulunması durumunda otizmli çocuk sahibi olma olasılıklarının yükseldiğini gösterdi.

DDT, hastalık taşıyan sivrisinekleri öldürmek için 1940'lardan itibaren büyük miktarlarda kullanıldı. Ama 1970'lerde ve 1980'lerde Batı ülkelerinde yaygın bir şekilde yasaklandı çünkü elde edilen kanıtlar bu ilacın laboratuvar hayvanlarında çeşitli kanserlere ve yaban hayatında bozulmuş üremeye yol açtığını gösterdi.

Ancak insektisitlerin doğada kaybolması on yıllar alır, bu yüzden insanlar hala kontamine olmuş su ve yiyecekleri tüketmektedir. Bu ilaç tüketildikten sonra vücut yağına karışır ve kan sisteminde dolaşmaya başlar. Bu şekilde hamilelerden fetüse geçişi de olur. Bunun otizmde artmış bir riske sebep olup olmadığını tanımlamak için araştırma ekibi 1983-2005 yılları arasında bir milyondan fazla kadından alınan kan örneklerini analiz etti.

DDT ile İlişki Tespit Edildi

Ekip, DDT'nin uzun ömürlü bir çöküş ürünü olan DDE için katılımcıların kan örneklerini taradı. Elde edilen bulgulara göre otistik çocuk sahibi olan annelerde ortalama DDE seviyeleri daha yüksekti. Otizmli olmayan çocukların annelerin kanında, ortalama olarak mililitrede 811 piktogram DDE vardı. Ancak otistik çocukların annelerinde bu değer ortalama 1032 piktogramdı.

En yüksek DDE seviyesine sahip ve otistik çocukları olan kadınları inceleyen ekip, DDT'ye yüksek oranda maruz kalmanın otizmli bir çocuk sahibi olma olasılığını ortalama üçte bir oranında arttırdığı hesapladı. DDE’nin otizm için de risk faktörü olan düşük doğum ağırlığı ve prematüriteyi de tetiklediği geçmişte yapılan çalışmalarda bulunmuştu.

Ekip ayrıca, poliklorlu bifeniller (PCB) denilen diğer uzun ömürlü kirleticiler için de numuneleri de taradı. Fakat bunlar ve otizm arasında hiçbir ilişki bulunamadı.

Araştırma ekibine göre elde edilen bu bulgular doğru bir şekilde yorumlanmalı ve DDT'nin gerçekten otizmle bağlantılı olup olmadığını ve DDT'nin bir neden olup olmadığını belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gereklidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brown A. et al, Exposure to insecticide DDT linked to having a child with autism, American Journal of Psychiatry, DOI: 10.1176/appi.ajp.2018.17101129

AMKL’de Patolojik İnceleme

16 Eylül 2019

Akut lösemide hastalığın ilerlemesi hızlıdır ve olgun hücrelerden ziyade henüz olgunlaşmamış kemik iliği hücrelerinden (blast denilen hücreler) köken alır. Akut ve kronik lösemilerin her iki tipinde de lösemi hücresinden bir trilyondan fazla yeni lösemi hücresi gelişir; bu hücreler normal hücreler gibi işlev göremezler ve zaman içerisinde kemik iliğini istila ederler. Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL) tipindeki blast hücreleri olgunlaşmamış pulcuk hücrelerini yapan ana hücrelere (megakaryositler) benzemektedir.

İmmünohistokimya (IHC) çekirdek biyopsi bölümlerinin boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli bir rol oynar. ABD merkezli yeni bir çalışmada, yaygın olarak kullanılan patolojik boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamak hedeflendi. Çalışmada elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Çalışmada CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

İlk Sırada CD42b Kullanılması Önerildi

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 olarak saptandı. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya kadar yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka tespit edilemedi.

Bu bulgulara göre CD42b, megakaryositik blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabilirken; CD61, CD42b negatif olan nadir vakalar için yedekte tutulabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir gerek yoktur.

Bu çalışmada elde edilen bulgular, patologlara ve hamatologlara tanısal yöntem ile alakalı önemli bir yol çizer nitelikteDİR. Tedaviye erken başlanması bu tarz hematolojik malignitelerde önem kazanmakta ve bu yüzden doğru tanıya ulaşmak oldukça değerli olmaktadır. Araştırma ekibinin önerisi AMKL tanısı için rutin kullanımda CD42b’nin kullanılması yönünde olMUŞTUR. Bu sayede %90’ın üstünde hassasiyetle tanıya ulaşmak mümkün olabilecektir. %10’luk negatif vakalarda ise CD61 ile onaylamak oldukça değerli olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Matthew M. Et al, The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia, Am J Clin Pathol. 2018 Oct 1;150(5):461-467. doi: 10.1093/ajcp/aqy074.

Uyku Apnesi Alzheimer Riskini Arttırıyor

10 Eylül 2019

Bilişsel olarak normal, yetişkinler üzerinden gerçekleştirilen kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, uyku apnesi ile yüksek tau pozitron emisyon tomografi (PET) sinyali arasında entorinal kortekste anlamlı bir ilişki bulmuşlardır.

Minnesota'daki Mayo Clinic’den Dr. Diego Z. Carvalho, verdiği demeçte, "Daha önceki prospektif çalışmalar, uyku apneli hastaların bilişsel bozulma ve demans için yüksek risk altında olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, bu konuda daha fazla kanıtı sunmakta ve bunun, beynin Alzheimer hastalığında çok duyarlı olan bir bölgesinde tau proteini birikimiyle ilgisi olabileceğini düşündürmektedir.” şeklinde konuştu.

Çalışma yaklaşmakta olan Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısında sunulacak. Araştırmacılar, nüfusa dayalı Mayo Clinic Ageing Study'den 65 yaş ve üzeri 288 bilişsel normal kişiyi hem tau-PET hem de amiloid-PET taramaları ile tanımladılar. Katılımcıların partnerlerine uyku sırasında apne ataklarına tanıklık edip etmedikleri soruldu ve 43'ü (%15) olumlu yanıt verdi.

Tanık olunan apne vakaları entorinal kortekste tau ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Uyku apnesi olan katılımcıların, beynin bu bölgesinde yaş, cinsiyet, eğitim yılı, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet, azalmış uyku, gündüz uykululuk kontrolü yapıldıktan sonra ortalama %4.5 daha yüksek tau seviyelerine sahip oldukları bulundu. Carvalho, "Uyku sırasında apne olayları gözlenen kişiler tıbbi yardım almalı ve eğer gerekirse tedaviye başlamalı.

Özellikle birinci basamak düzeyindeki sağlık profesyonelleri, hastalarına uyku bozuklukları ve özellikle apneler hakkında sorular sormalı, böylece hastalar uygun şekilde değerlendirilebilmeli ve tanı konabilmelidir. Uzun dönemli çalışmalar, sürekli pozitif hava yolu basıncı veya başka yaklaşımlar kullanarak uyku apnesinin tedavisinin tau birikimini önleyip engelleyemediğini değerlendirmelidir." diye ekledi.

Daha Kapsamlı Çalışmalar Yapılmalı

Michigan Üniversitesi Uyku Bozuklukları Merkezi'nde nöroloji profesörü ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi Neeraj Kaplish, çalışmayı sınırlı olmakla birlikte ilginç olarak nitelendirdi. Kaplish ayrıca, uykuda solunum bozukluğunun çalışılan yaş grubunda çok daha yüksek bir sıklıkta gerçekleştiğini belirtti. Alzheimer Derneği bilimsel bağlılık direktörü Rebecca Edelmayer, “Uyku ve demans şu anda oldukça popüler bir araştırma alanı, bu yüzden bu alanda giderek daha fazla çalışma yapılması güzel.

Sonuçlar belki apne ile ilgilidir belki de bir şekilde sirkadiyen ritmdeki bozulma ile ilgilidir. Birçok araştırmacı bunu anlamaya çalışmak için potansiyel mekanizmalar aramaktadır." dedi. “İyi uykunun genel olarak beyin sağlığı için iyi olduğuna dair kanıtlar var.” diyerek sözlerini bitirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sleep Apnea Tied to Higher Levels of Alzheimer Protein - Medscape

Akut Megakaryoblastik Lösemide Tanısal Yöntemler

09 Eylül 2019

Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL), çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinin (AML'ler) %15'ini oluşturur. Down sendromu ile ilişkili olmadığı durumlarda, AMKL kötü prognozla ilişkili yüksek riskli bir AML alt tipi olarak tanımlanır.

AMKL tanısı kemik iliğinde veya periferik kanda %20 veya daha fazla blast varlığına dayanır. Bunun en az %50'sinin ya akış sitometrisi ve / veya immünohistokimya (IHC) ile megakaryositik farklılaşma kanıtı göstermesi gerekir. AMKL vakalarının çoğunda yaygın miyelofibrozis bulunması nedeniyle kemik iliği aspirat yaymaları morfolojik blast sayımında sınırlı potansiyele sahip olabilir ve potansiyel olarak toplam blast sayısının hafife alınmasına neden olabilir.

Farklı Boyalar İncelendi

Çekirdek biyopsi materyallerinin IHC boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli rol oynar. Yapılan yeni bir çalışmanın amacı, yaygın olarak kullanılan boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamaktı. Bu sebeple CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 idi. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka yoktu.

Bu sonuçlar birlikte değerlendirildiği zaman CD42b’nin, megakaryositik soylardaki blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabileceği görüldü. CD61 ise, CD42b negatif olan nadir vakalar için kullanılabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir rol yoktur.

Bu çalışma için son yıllarda piyasaya sürülen CD41 için IHC'nin değerlendirilmemesi bir sınırlama olarak görüldü. Her ne kadar CD41, CD61 ile birlikte, FC tarafından %100 duyarlılık gösterse de, AMKL bağlamında CD41 IHC'nin duyarlılığını karakterize eden veriler literatürde çok azdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Klairmont M, et al. The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia. Am J Clin Pathol. 2018;150(5):461-467

Yetişkin Oligodendrositler MS`te Miyelin Üretimini Yenileyebilir

06 Eylül 2019

Merkezi sinir sisteminde endojen remiyelinizasyonun var olduğu ve bu sürecin sinirlerde yenileme fonksiyonuna sahip olabileceği bilinmektedir. Öte yandan multipl sklerozda (MS) zamanla bu foksiyonu daha az görevini yeri getirdiği düşünülmektedir. Remiyelinizasyonu uyarmak, hem sinirlerin fonksiyonunu eski haline getirmek hem de aksonları dejenerasyondan korumak için önemli bir tedavi amacıdır.

Oligodendrositler, miyelin üreten hücreler ve sinir hücrelerinin aksonlarının miyelinlenmesinden sorumludurlar. Tek bir oligodendrosit, birden fazla aksonu miyelinleştirebilir. Olgun, miyelin üreten oligodendrositler, oligodendrosit progenitör hücreleri adı verilen daha olgunlaşmamış kök hücre benzeri hücrelerden gelişir. Bu nedenle miyelin kaybolduğunda onu kurtarmanın tek yolu, yeniden üretmek için progenitör hücrelerden yeni bir oligodendrosit elde etmektir. Bu yaklaşım günümüze kadar MS araştırmalarındaki dogma olmuştur. Remiyelinizasyona yönelik MS tedavileri, yeni miyelin üretimini indüklemek için oligodendrosit progenitör hücrelerini miyelin hasar bölgelerine almaya odaklanmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, olgun, erişkin oligodendrositlerin, multipl skleroz gibi hastalıklarda kaybedilenlerin yerini almak için miyelin üretme yeteneklerini yeniden kazanabileceği gösterilmiştir.

Araştırmacılar çalışmalarında, aksonlarında ciddi miyelin kaybına uğrayan kedi ve rhesus makakları adı verilen maymunlar olmak üzere iki büyük hayvan modeli kullandılar. Olgun oligodendrositlerin, sağlıklı aksonların internodları olarak adlandırılan miyelin bölümleriyle bağlantı kurmaları gerektiğini fark ettiler. Bu hücrelerin, eğer hala biyolojik olarak aktifse ve bu internotları koruyorsa, prosesleri bu demiyeline edilmiş segmentlere yeniden uzatabileceklerini düşündüler.

Oligodendrositlere Yeniden Miyelin Üretme Yeteneği Kazandırılabilir

Çalışmada merkezi sinir sisteminde şiddetli miyelin kaybı için bir kedi modeli kullanıldı. 2009 yılında, ışınlanmış yiyeceklerle beslenen kedilerin yaygın ve ciddi miyelin kaybı geliştiği gösterildi. Bu hayvanları düzenli bir diyete döndürmek, miyelin onarımını ve sinir hücrelerinin işlevini tetikledi. Bu yeni model, araştırmacıların, miyelin kaybını tetiklemek için kuprizon adı verilen bir toksin kullanırken fare gibi diğer hayvan modellerinde öldürülen oligodendrositlerin rolünü incelemelerine izin verdi.

Araştırmacılar, ışınlanmış yiyecekle beslenip sonrasında tekrar normal bir diyet uygulanan kedinin sinir sistemindeki miyelin kılıflarına baktılar ve miyelinin mozaik olarak düzenlendiğini buldular. Bazı aksonlarda kalın bir miyelin tabakası varken, diğerlerinde miyelin kılıfları çok inceydi.

Araştırmacılar, kalın miyelin tabakalarının embriyonik gelişim sırasında oluştuğunu ve remyelinizasyon sonrası görülmediğini, miyelinin ince tabakasının bir miyelin kaybı olayından sonra hayatta kalan oligodendrositlerden geldiğini belirttiler. Hayatta kalan yetişkin oligodendrositler, bu demiyelinizasyon bölgelerine bitişikti ve onları miyelin onarımı için muhtemel adaylar haline getiriyordu. Subakut kombine dejenerasyon adı verilen başka bir demiyelinizan hastalığın bir rhesus makak modelinden sinir dokusu örnekleri analiz edildiğinde aynı şeyler bulundu. Maymunlarda da olgunlaşmış miyelin kılıflarına bağlı tek oligodendrositler vardı.

Araştırmacılar bulguların, olgun oligodendrositlerin gerçekten de miyelin üretme kapasitelerini yeniden etkinleştirebileceğini gösterdiğini belirttiler. MS hastalarında bu sürecin yavaşlayabileceğini ve miyelin kaybının ilerlemesini azaltamadığını ya da bazı oligodendrositlerin, hücrelerin inaktif hale gelmesini sağlayarak internotlarla olan bağlantılarını kaybetmiş olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Duncan et al. The adult oligodendrocyte can participate in remyelination, PNAS December 11, 2018 115 (50) E11807-E11816.

MS ile İlişkili Yorgunlukta Suçlu Bulundu: Obstrüktif Uyku Apnesi

02 Eylül 2019

Yapılan yeni araştırmalarda, yaygın olarak görülen yorgunluk semptomunu yaşayan multipl sklerozlu (MS) hastalar arasında obstrüktif uyku apnesinin (OSA) yaygın olduğu gösterildi.

Araştırmacılar, bulguların yorgunluk bildiren MS'li kişilerde tanı konmamış OSA'nın yaygın olduğunu vurguladığını belirtiyorlar. MS'te obstrüktif uyku apnesini değerlendirmek için türünün en büyüğü olan çalışmaya, Güney Shore Nörolojik İlişkiler merkezinde, gece boyunca yorgunluk semptomları bildiren ve gece polisomnografi uyku çalışmalarına katılan MS'li 292 hasta dahil edildi. Hastaların %81,4'ü kadın ve yaş ortalaması 47’ydi.

Gece polisomnografi sonuçları, hastaların %61'inde (177), Apne-Hipopne İndeksi skoru 5 veya daha yüksek olarak tanımlanan obstrüktif uyku apnesi olduğunu gösterdi. Genel popülasyonla uyumlu olarak, OSA yaşla birlikte önemli ölçüde artıyordu. OSA, 30 yaşın altındakilerin sadece %26'sında gözlenirken, oran 30 ila 40 yaş arasındakilerde %52, 40 ila 50 yaş arasında %58, 50 ila 60 arasında %73 ve 60 yaş üstünde %82'ye yükseliyordu. Aşırı kilolu veya obez olanların %71'i (BMI 28 veya daha yüksek) OSA'ya sahipken, BMI'si 28’den düşük olan hastaların %57'si OSA'ya sahipti. MS semptom şiddeti açısından, EDSS skoru 0 ile 2,5 arasında olanların %57'si, EDSS 3,0 ila 5,5 olanların %63’ü ve EDSS skorları 6,0 ile 8,0 arasında olanların %89'u OSA'ya sahipti.

Uykuyu İyileştirmenin Faydaları

OSA oranları uzun dönemde hastalık süresiyle birlikte arttı. MS süresi 5 yıldan az olanlarda ve 5-10 yıl arası olanlarda OSA oranı aynı kaldı. 10 ila 15 yıl arasındaki hastalık süresi için oran %67'ye yükseldi ve 15 yıldan fazla hastalık süresi için OSA %72 olarak gözlendi.

Araştırmacılar aynı kohortun ayrı bir analizinde, rapor edilen 292 yorgunluk vakasından %55'inin Epworth Uykululuk Skalası (ESS) puanının 10'dan düşük olduğunu ve %45'inin 10'dan daha yüksek (uyku bozukluklarının varlığını gösterir) olduğunu buldular. MS hastalarının OSA'lı %61'i arasından %82’si, 36 veya daha yüksek bir Yorgunluk Şiddeti Ölçeği (FSS) skoru olarak tanımlanan yüksek yorgunluğa sahipti.

Araştırmacılar, OSA'nın Sürekli Pozitif Havayolu Basıncı (CPAP) tedavisi gibi tedavilere iyi yanıt verdiğini ve uyku apnesinin, MS tedavisindeki sıkıntıların nispeten küçük bir parçası gibi görünse de, uykudaki herhangi bir iyileştirmenin gerçekten de önemli faydaları olabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mr. Jared Srinivasan et al. Fatigue, Patient Reported Outcomes, and Sleep Apnea in People with Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 2019  06:00 PM - 08:00 PM

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

MS`te Şekerli İçecekler Engelliliği Nasıl Etkiliyor?

26 Ağustos 2019

Yıllardır diyetin multipl sklerozda (MS) hastalık ilerlemesi ile ilişkisi merak edilmiş ve tartışılmıştır. Bununla birlikte, olası bir bağlantıyı kesin olarak açıklamak için çok az bilimsel çalışma yapılmıştır. MS hastaları genellikle diyetin ve belirli yiyeceklerin hastalıklarının ilerlemesini nasıl etkileyeceğini bilmek istemektedirler.

Yapılan yeni bir araştırmanın ön sonuçları, şekerle tatlandırılmış içeceklerin tüketimi ile multipl sklerozlu hastalarda daha yüksek engellilik arasında olası bir ilişki olduğunu gösteriyor. Çalışmanın sonuçlarının Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısı'nda sunulması planlanıyor.

Araştırmacılar, diyet değerlendirmesi ve nörolojik muayene yapılan ortalama yaşları 44 olan ve %73’ü kadın MS'li 135 kişiden kesitsel verileri analiz ettiler. Her katılımcı için, 8 (en düşük kalite) ile 40 (en yüksek kalite) arasında değişen Hipertansiyonu Durdurmak için Diyet Yaklaşımları (DASH) diyet puanını hesapladılar. Toplam DASH skorları ile DASH bileşen skorları ve engellilik durumu (Genişletilmiş Engellilik Durumu Ölçeği [EDSS] ile) arasındaki ilişkiyi değerlendirdiler. Katılımcıların 30'unda ağır engellilik vardı (EDSS ≥6).

5 Kat Daha Yüksek Şiddetli Engellilik

Genel DASH puanları sakatlık durumu ile ilişkili değildi. Bununla birlikte, bireysel DASH skor bileşenlerine göre, şekerle tatlandırılmış içecek alımının en yüksek çeyreğinde bulunanların (günde ortalama 290 kalori alım), bu içecekleri nadiren içenlere oranla şiddetli engelliliğe sahip olma olasılıkları beş kat daha yüksekti. Diğer DASH diyet bileşenleri engellilik durumu ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, şekerle tatlandırılmış içecekler ile MS'in ilerlemesi arasında ilk defa bir ilişki tanımlandığını belirttiler. Genel diyetle MS ilerlemesi arasında bir bağlantı bulamadıklarını, ancak gazlı içecekler, aromalı meyve suları ve tatlandırılmış çay ve kahve içenler ile bir ilişki bulduklarını aktardılar.

Araştırmacılar çalışma sonucunda katılımcı sayısının küçük olması ve kesitsel bir tasarım kullanmaları nedenleriyle, nedensel bağlar oluşturamadıklarını söylediler. Şekerle tatlandırılmış içeceklerin yüksek tüketiminin MS'te daha kötü sonuçlara yol açıp açmadığının ya da daha şiddetli bir hastalığın hastaların sağlıklı bir diyet izlemesini engelleyip engellemediğinin ayırt edilmesinin henüz mümkün olmadığını vurguladılar. Herhangi bir nedensellik kanıtlamak için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sugary Drinks Linked to Higher Disability in MS - Medscape - Mar 07, 2019.

MS`te Astım Prevalansı Üç Kat Yüksek

23 Ağustos 2019

Multipl skleroz (MS) ve astım günlük hayatı olumsuz yönde etkileyen karmaşık multifaktöriyel hastalıklardır. MS tedavisi, depresyon ve anksiyeteden yorgunluk ve hipertansiyona kadar değişen bir dizi komorbidite ile komplike olabilir, ancak MS'te kronik akciğer hastalığı ve astım prevalansı ile ilgili veriler çelişkilidir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar yaş, cinsiyet ve ırk açısından MS hastalarında astım prevalansını tanımlamayı amaçladılar. IBM Explorys EPM veri tabanında bulunan 56,6 milyon Amerikalı için Amerika Birleşik Devletleri nüfusuna dayalı, kesitsel bir elektronik sağlık kaydı bilgisi çalışması yaptılar. MS tanısı olan (N = 141.880) ve MS tanısı olmayan (N = 56.416.790) kohortlarda astım prevalansını yaş, cinsiyet ve ırk bazında değerlendirdiler.

80 Yaş Üstü Hastalarda Daha Sık

Çalışmanın bulgularına göre astım prevalansı MS'li kişilerde yaş, cinsiyet ve ırk alt popülasyonları boyunca genel popülasyondan anlamlı olarak daha yüksekti. Yaş ve cinsiyet gibi faktörler için düzeltildikten sonra, astım prevalansı MS'li hastalarda %19,6 iken kontrollerde %6,6'ydı. MS'te astım prevalans oranı MS olmayanlarda görülenden 2.97 kat daha yüksekti. Yani yaş ve cinsiyete göre düzeltildiğinde astım, MS'te üç kat daha yaygındı. MS kohortunda, yaş ile ilgili olarak astım prevalansı, gençler ve yaşlılar arasında en büyük astım prevalansıyla U şeklinde bir dağılıma sahipti. 30 yaşın altındaki MS'li hastalarda, astım oranları %20'nin üzerindeydi ve 80 yaş ve üstü olanlar arasında astım prevalansı %15 ila %30 arasında değişmekteydi. Bu, MS tanısı olmayan kohortta gözlenen oldukça düzgün dağılımdan önemli ölçüde farklıydı (prevalans aralığı %4 -9). Alt gruplarda MS tanısı olan ve olmayanlarda astım prevalansında anlamlı farklılıklar görüldü. Kadınlarda, MS'li olanlarda astım prevalansı %17,4’e karşılık, MS olmayanlarda %8,6'ydı. Erkeklerde, karşılık gelen oranlar %13,4'e karşılık %6,3’tü. Afrika kökenli Amerikalılar arasında astım prevalansı MS'li hastalarda %18,5 ve MS tanısı olmayanlarda %10,9’du.

Araştırmacılar astımın, MS'li kişilerde genel nüfusa göre, özellikle de genç ve yaşlılarda, cinsiyet ve ırktan bağımsız olarak, oldukça yaygın olduğunu belirttiler. Sonuçların, artan MS komorbidite literatürüne katkıda bulunduğunu ve kapsamlı MS hasta bakımının bir parçası olarak komorbidite yönetimine duyulan ihtiyacı vurguladığını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

EddieHill, Hesham Abboud, Farren B.S.Briggs. Prevalence of asthma in multiple sclerosis: A United States population-based study, Multiple Sclerosis and Related Disorders Volume 28, February 2019, Pages 69-74.

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

Beyin Atrofisi MS`li Hastalarda Engellilik İlerlemesiyle İlişkili

05 Ağustos 2019

Beyin atrofi değerlendirmesi, nörodejenerasyon ve engellilik ilerlemesi ile ilişkisi nedeniyle multipl sklerozda (MS) önemli bir biyolojik belirteçtir. Beyin atrofisi hastalıkta erken dönemde gelişir, doğal seyri boyunca devam eder. Lezyon yükünden kısmen bağımsızdır, normal yaşlanma ile karşılaştırıldığında daha hızlıdır ve fiziksel ile bilişsel engelliliğin ilerlemesinin öngörücüsüdür. Bu nedenle, MR görüntüleme ile beyin atrofi ölçümleri, hastalık modifiye edici tedavinin etkisini belirlemek için önemli bir biyolojik belirteç olarak birçok faz 3 klinik çalışmaya dahil edilmiştir.

Günümüzde beyin atrofi değerlendirmesinin, klinik rutine dahil edilmesi ve bireysel hasta tedavisinin izlemine dahil edilmesinin çok önemli bir gereksinim olduğuna ilişkin kanıtlar artmaktadır. Daha kişiselleştirilmiş, hasta merkezli tedavi seçimlerinin yapıldığı hastalık modifiye edici tedavinin, beyin atrofisi üzerindeki etkisinin izlenmesine duyulan ilgi ve ihtiyaç da bulunmaktadır. Bununla birlikte, klinik bir rutinde beyin atrofisinin ölçülmesinde sayısız zorluk vardır. Zamanla beyin hacmindeki değişimlerin güvenilir bir şekilde ölçülmesi için hastaların görüntülemesinin aynı tarayıcı ile yapılması gerektiği iyi bilinmektedir. Ancak klinik rutinde bu çok zordur. Şu anda, gerçek dünyadaki bir ortamda beyin atrofisinin ölçülmesinin fizibilitesini ve klinik sonuçlarla ilişkisini araştıran uzun dönem, büyük bir kohort çalışması yoktur.

Yapılan yeni bir çalışmada, 5 yıl boyunca klinik bir rutinde takip edilen MS ve klinik izole sendromlu hastalardan oluşan büyük bir kohortta, beyin atrofi ölçümünün ve engellilik ilerlemesi ile ilişkisinin fizibilitesini araştırmak amaçlandı.

Lateral Ventrikül Değerlendirilmeli

Araştırmacılar, retrospektif olarak 1514'ü MS’li, 137'si klinik izole sendromlu ve 164'ü sağlıklı birey olmak üzere toplam 1815 kişiyi değerlendirdiler. Analize dahil edilen 11.794 MRG beyin taramasından 843 MRG 3T ve 3371 MRG 1,5T tarayıcıda gerçekleştirilmişti. Tüm hastalara çalışmanın tüm zaman noktalarında 3D T1WI ve T2-FLAIR muayeneleri yapıldı. Tüm beyin hacmi değişiklikleri, 3D T1WI üzerinde SIENA / SIENAX kullanılarak yüzde beyin hacmi değişimi / normalize beyin hacmi değişimi ve T2-FLAIR üzerinde  ise NeuroSTREAM kullanılarak yüzde lateral ventrikül hacmi değişimi ile ölçüldü.

Protokol değişiklikleri, düşük tarama kalitesi, artefaktlar ve anatomik varyasyonlar nedeniyle, yüzde beyin hacmi değişikliği katılımcıların %36,7'sinde, normalize beyin hacmi değişiminin yüzdesi %19,2'sinde ve lateral ventrikül hacmindeki değişimin yüzdesi %3,3’ünde başarısız oldu. Yıllık beyin hacmi değişiklikleri, MS ile sağlıklı bireyler arasında beyin volümü değişimi yüzdesi, normalize beyin hacmi değişimi yüzdesi ve lateral ventrikül hacmi değişimi yüzdesi açısından anlamlı derecede farklıydı. MS'li hastalarda, karışık etkiler modeli analizi, engellilik ilerlemesinin, yüzde beyin hacmi değişikliği ve normalize edilmiş beyin hacmindeki %21,9'luk bir yıllık düşüş ve lateral ventrikül hacmindeki %33'lük bir artışla ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, tüm beyin hacmi ölçümlerinin, MS ve sağlıklı bireylerde farklılaştığını ve engellilik ilerlemesi ile ilişkilendirildiğini, bununla birlikte lateral ventrikül hacmi değerlendirmesinin en uygun olanı olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ghione et al. Brain Atrophy Is Associated with Disability Progression in Patients with MS followed in a Clinical Routine, AJNR Am J Neuroradiol 39:2237– 42 Dec 2018.

Alzheimer Teşhisinde Yeni Bir Yöntem

01 Ağustos 2019

Alzheimer hastalığının teşhisi ve izlenmesinde kullanılmak ve ayrıca yeni ilaçların geliştirilmesinde yardımcı olmak amacıyla tau proteinine bağlanan yeni bir radyoaktif izleyici molekül geliştirildi. Roche tarafından geliştirilen 18F-RO-948 olarak bilinen bileşik, iki makaleye konu oldu.

İlk makalede, araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan 12 hasta, 7 genç sağlıklı kontrol ve beyin PET taramaları için 5 yaşlı sağlıklı kontrolle çalıştılar. Tam vücut taraması için ise 6 yaşlı sağlıklı kontrol daha çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın ilk bölümünde, üç belirlenmiş tau izleyici test edildi: 11C-RO-963, 11C-RO-643 ve 18F-RO-948. Test edilen bu izleyiciler arasında 18F-RO-948 en iyi sonuçları gösterdi.

Araştırmanın ikinci bölümünde araştırmacılar, 18F-RO-948'i, 5 Alzheimer hastası ve 5 yaşlı kontrol hastası üzerinde ek beyin görüntüleme ile test ettiler. Tau proteininin ilerleyişini değerlendirmek için 16 ay boyunca takip yapıldı.

İki Çalışmada Benzer Sonuçlar

Çalışmanın üçüncü bölümünde, tüm vücut taramasından geçirilen altı yaşlı kontrol hastası incelendi. Araştırmacılar, izleyicilerin beyin tarafından ne kadar iyi alındığını, dokuya ne kadar iyi nüfuz ettiklerini ve tau proteinine ne kadar spesifik bağlandıklarını değerlendirmek için beynin 80 farklı bölgesine baktılar.

Sağlıklı beyinlerin çok az iz bıraktığını ya da hiç iz bırakmadığını gördüler. Oysa Alzheimer'lı olanların beyinlerinde, daha önce bildirilen postmortem verilerle tutarlı olan beyin bölgelerinde izleyici bulunduğu görüldü.

İkinci makalede, ekip Alzheimer hastalığı olan 11 hasta, 5 genç bilişsel normal kontrol ve 5 yaşlı bilişsel normal kontrol olan hastalardaki 18F-RO-948 tau bağlanmasının detaylı miktarı incelendi ve bileşiğin tekrarlanabilir sonuçlar gösterdiği doğrulandı.

Bu sonuçlarla bu radyoakyif izleyicinin Alzheimer hastalığı tanısında kullanılabilecek bir bileşik olduğu kanıtlanmış oldu. Bu izleyicinin Alzheimer patofizyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlaması ve daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine yol göstermesi umuluyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wong DF, et al. Characterization of 3 Novel Tau Radiopharmaceuticals, 11C-RO-963, 11C-RO-643, and 18F-RO-948, in Healthy Controls and in Alzheimer Subjects. J Nucl Med 2018 59:1869-1876

Kubawara H, et al. Evaluation of 18F-RO-948 PET for Quantitative Assessment of Tau Accumulation in the Human Brain. J Nucl Med. 2018;59: 1877-1884.

Multipl Skleroz Risk Faktörleri Başlangıçtaki Heterojenliğe Katkıda Bulunuyor

29 Temmuz 2019

Nörodejeneratif ve otoimmün bir hastalık olan multipl skleroz (MS), hem genetik hem de çevresel risk faktörleriyle ilişkilidir. Yapılan çalışmalarda her hastanın yaş, bozulmuş fonksiyonel alan sayısı (NIFD'ler; yürüme ve dengeden fonksiyonlar, görme, yorgunluk veya uzuv uyuşukluğu veya ağrı), ikinci nüks zamanı (TT2R gibi) ve erken nüks aktivitesi (ERA) gibi hastalığın başlangıcındaki özelliklerinin MS aktivitesini ve ilerlemesini öngörmede yardımcı olabileceği gösterilmiştir.

Multipl sklerozun fenotipik prezentasyonu ile uzun dönem sonuçlar öngörülebilmektedir. Öte yandan MS başlangıcında heterojenliğe katkıda bulunan faktörler hakkında çok az şey bilinmektedir. Zamansallık göz önüne alındığında, MS risk faktörlerinin de hastalığın başlangıcına yakın sunumunu etkilemesi muhtemeldir.

Case Western Reserve Üniversitesi’nden araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, hastalığın değişkenliği ve ilerlemesinde rol oynayan mekanizmaları tam olarak belirlemek için, bu faktörlerin erken hastalık sunumuna bilinen bağlantılarla etkisini araştırdılar.

Çalışmada, ABD'li bir MS popülasyonundan elde edilen klinik kayıtları içeren bir açık erişim kaynağı olan Accelerated Cure Project Repository’den 1.515 kişiden toplanan verileri analiz ettiler. Her hastalık sonucunun her bir ölçüt ile olan ilişkisini değerlendirmek için makine öğrenmesi ve matematiksel modeller kullandılar. Hastaların çoğu kadındı (%77,9) ve relapsing-remitting MS (RRMS) tanısı aldı. Çalışmada, başlangıçta ortalama yaşları 33,4 idi ve ikinci nüks için ortalama süresi 3,6 yıldı.

Daha Genç ve Daha Obez Hastalar Riskli

HLA-DRB1 * 15: 01, GRS ve sigara kullanımı önceki AOO ile ilişkili bulundu.  NIFD'ler için relapsing-remitting MS ve düşük SES'li olanlar artmış NIFD'lere sahipti. Tekrarlayan remisyon vakaları arasında, başlangıçta daha yaşlı, obez olan ve çok odaklı hastalık sunumuna sahip olanlarda TT2R daha kısa, ERA başlangıçta daha genç olanlarda ve obez olanlarda daha büyüktü.

Araştırmacılar elde ettikleri bulgulara dayanarak, yaş, genetik profiller, obezite ve sigara içme durumu gibi bireysel özelliklerin hastalık prezentasyonunda heterojenliğe katkıda bulunduğunu ve erken hastalık seyri gelişimini düzenlediğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Farren B.S. Briggs, Justin C. Yu, Mary F. Davis, Jinghong Jiangyang, Shannon Fu, Erica Parrotta, Douglas D. Gunzler, Daniel Ontaneda. Multiple sclerosis risk factors contribute to onset heterogeneity, Multiple Sclerosis and Related Disorders February 2019 Volume 28, Pages 11–16.

MS’teki Astrosit Yanıtları Bir Genetik Risk Alleli Tarafından Yönlendiriliyor

26 Temmuz 2019

Multipl skleroz (MS) gelişimi için risk faktörü olan 200'den fazla genetik varyant tanımlanmıştır. Bunların birçoğu, bağışıklık sisteminin aşırı reaktif yanıtına aracılık eden hücreler olan lenfositlerdeki değişikliklerle ilişkilidir. Bununla birlikte, genetik varyantların aynı zamanda merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) işlevini ve beyin hücrelerini etkileyip etkilemediği belirsizdir.

NF-κB, MS de dahil olmak üzere otoimmünitede kritik bir rol oynar. Allelik MS risk varyantlarının %18'inin NF-κB sinyalizasyon yolağını etkilediği veya kesiştiği tahmin edilmektedir. Daha önce NF-KB'nin, aktive edildiğinde bağışıklık sisteminin hücrelerini çekebilecek kimyasal maddeler olan bir kemo-çekici madde kaynağı haline gelen astrositleri aktive edebildiği gösterildi. Ayrıca, önceki iki çalışma da, NF-κB aracılı astrositlerin aktivasyonunun inhibe edilmesinin, immün hücrelerin merkezi sinir sistemine sızdığınıve MS'i incelemek için kurulmuş bir deneysel otoimmün ensefalomiyelit (EAE) fare modelindeki hasarı azalttığı bulundu.

Yale Üniversitesi'nden araştırmacılar, lenfositlerde NF-κB olarak adlandırılan önemli bir otoimmünite mediyatörünün ekspresyonunu arttıran rs7665090G adlı belirli bir MS risk varyantının astrositlerin fonksiyonunu nasıl değiştirebileceğini araştırdılar.

Araştırmacılar çalışmada matür bir insan hücresinin indüklenmiş pluripotent kök hücrelere (iPSC'ler) yeniden programlanabileceği bir teknik kullandılar. Risk varyantını rs7665090GG ya da rs7665090AA olarak adlandırılan koruyucu bir varyantı taşıyan 12 MS hastasından ve sağlıklı kontrollerden iPSC'den türetilmiş astrositler ürettiler.

Araştırmacılar, bu hücreleri NF-KB'yi aktive eden iki molekül ile tedavi ederek, risk varyantını taşıyan astrositlerin önemli ölçüde daha fazla NF-κB aktivasyonuna sahip olduğunu gördüler. Ayrıca, risk varyantını taşıyan astrositlerin, lenfositlerin işe alımını ve aktivasyonunu kolaylaştıran birkaç NF-κB hedef genin artmış seviyesine sahip olduğunu gözlemlediler.

Araştırmacılar risk varyantının gerçek MS vakalarında etkili olup olmadığını belirlemek için, riskli veya koruyucu varyant taşıyan ölen MS hastalarından, beynin beyaz maddesinde açık lezyonları olan toplam 10 beyin örneğini analiz ettiler.

Genetik Varyant MSS Hücrelerini Etkiliyor

Risk varyantı için pozitif lezyonlardaki genişlemiş astrositler, in vitro iPSC türevli astrositlerde görülene benzer şekilde, NF-κB-hedef genlerin seviyelerinde artış gösterdi. Lezyonların yakınında ve normal beyaz maddede bulunan aktif olmayan astrositler düşük NF-κB sinyal seviyeleri gösterdi. Ayrıca, koruyucu değişkenle karşılaştırıldığında, immün T hücrelerinin sayısı (yani CD3 pozitif T hücreleri), risk değişkenli lezyonlarda anlamlı olarak daha yüksekti.

Araştırmacılar çalışmalarının, ilk kez MS riskiyle ilişkili genetik varyantların doğrudan MSS hücre fonksiyonlarını bozduğuna dair kanıtlar sağladığını belirttiler. Ayrıca bozulan MSS hücre fonksiyonunun, yerel otoimmün enflamasyonun kurulmasına yardımcı olduğunu da ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ponath et al. Enhanced astrocyte responses are driven by a genetic risk allele associated with multiple sclerosis, Nature Communications volume 9, Article number: 5337 (2018).

MS’te Gıda Alerjileri, Artmış Hastalık Aktivitesi İle İlişkili Mi?

23 Temmuz 2019

Polen, çimen veya toz akarları gibi çevresel tetikleyicilere, bazı ilaçlara veya yiyeceklere karşı alerji, multipl skleroz (MS) için potansiyel risk faktörleri olarak önerilmiştir. Ancak, şu ana kadar bu konuda yapılmış çalışmalardan elde edilen mevcut veriler yetersizdir.

Yapılan yeni bir çalışmada, hasta tarafından bildirilmiş alerjik durum öyküsü ile MS klinik ve MRG aktivitesi arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Brigham and Women’s Hospital’daki CLIMB araştırmasına katılan 1349 hastayı değerlendirdiler. Katılımcılar çevre, gıda ve ilaç alerjileri üzerine kendi kendilerine uyguladıkları bir anket doldurdular.

Hastaların ortalama hastalık süresi 16 yıldı. Katılımcılar arasında 427 hastanın bilinen alerjisi yoktu. 922'sinin ise bir veya daha fazla alerjisi vardı. Hastalar, çevresel alerji (586 hasta), yiyecek alerjisi (238 hasta), ilaç alerjisi (574) ve bilinen alerji yok (NKA) olmak üzere dört alerji grubuna ayrıldı. Klinik (atak sayısı, genişletilmiş sakatlık durum ölçeği (EDSS), MS şiddeti skoru (MSSS) ve radyolojik değişkenler (gadolinyum tutan lezyonlar ve lezyon miktarı) ve bunların farklı alerji grupları veya NKA'lılarla olan ilişkileri değerlendirildi.

Sonucu etkileyebilecek diğer faktörler için istatistiksel olarak ayarlama yapıldıktan sonra, sonuçlar gıda alerjileri rapor eden hastaların, bilinen alerjisi olmayan hastalardan %27 daha yüksek kümülatif sayıda nüks yaşadıklarını gösterdi.

Gıda Alerjisi Olanlarda 2 Kattan Fazla Lezyon

Gıda alerjisi grubundaki hastalar, NKA grubuna kıyasla kümülatif atak sayısında 1,38 kat daha fazla bir orana sahiplerdi. Bu fark düzeltilmiş analizde hala dikkat çekiciydi (1,27). Besin alerjisi grubunda MRG'de gadolinyum-tutan lezyonlara sahip olma olasılığı iki katdan fazlaydı (OR 2,53). Çevresel ve ilaç alerjisi grupları, NKA grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık göstermedi. EDSS ve MSSS, herhangi bir alerjiden etkilenmedi.

Araştırmacılar, açık bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi kuramayan bir gözlem çalışması olmasına rağmen, yaptıkları çalışmanın gıda alerjileri ve MS alevlenmeleri arasında olası bir ilişki olduğunu öne sürdüğünü belirttiler. Diğer alerji türlerinin bu ilişkiyi göstermemesinin, bağırsak bakterileri ile bağışıklık sistemi veya nörolojik hastalıklar arasında belirli bir bağlantı olabileceği fikrini desteklediğini söylediler. Bulguların doğrulanması ve MS için yeni tedavi edici  ve önleyici stratejilerin geliştirilebilmesinde temel biyolojik mekanizmaları araştırmak için ileriye dönük prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fakih et al. Food allergies are associated with increased disease activity in multiple sclerosis, Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry.  http://dx.doi.org/10.1136/jnnp-2018-319301

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

SMA’lı Erişkinler Kendilerini Nasıl Hissediyor?

17 Temmuz 2019

Proksimal spinal müsküler atrofi (SMA), sağ kalım motor nöronu-1 (SMN) geninin homozigot fonksiyon kaybının neden olduğu otozomal resesif motor nöron bozukluğudur. SMA prevalansının 100.000 kişide 1–2, insidansının 100.000 canlı doğumda 8-10 civarında olduğu tahmin edilmektedir. SMA; aksiyel, respiratuar ve proksimal kas gruplarında baskın olan progresif kas güçsüzlüğü ile karakterizedir. Tanı yaşı ve motor kilometre taşlarının başarısına bağlı olarak dört farklı SMA tipi tanımlanmıştır. Çalışmalar, uzun dönemde motor gelişimdeki blokajı fonksiyonel azalmanın takip ettiğini göstermiştir. Erken başlangıçlı SMA için yaşam beklentisi azalır, ancak 18 aylıktan sonra tanı alan hastalarda sağ kalım etkilenmeyebilir.

SMA yavaş yavaş ilerleyen kas güçsüzlüğü, aktivite ve katılımda kısıtlamalara yol açar. Fiziksel dezavantajlarına rağmen hastaları doyurucu bir yaşamda desteklemek için, hastaların refahına katkıda bulunan veya onları tehdit eden faktörleri anlamak hayati önem taşır. Nöromüsküler bozukluğu olan hastalarda psikolojik ihtiyaç memnuniyetinin refah üzerindeki etkisi daha önce hiç araştırılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, SMA'lı hastalarda psikolojik iyilik halini incelemek ve iyiliğin psikolojik ihtiyaç doyumuyla ilişkisini araştırmak amaçlandı. Araştırmacılar bu kesitsel çalışmada, Uluslararası İşlevsellik Sınıflandırması modelini ve öz belirtimi (self-determinasyon - kendi kaderini tâyin etme) teorik birer çerçeve olarak kullandılar.

Kişiye Özel Tedavi için Psikolojiyi Anlamak Şart

Çalışmada SMA'lı yetişkinlerden bir anket doldurmaları istendi. Psikolojik iyilik halini değerlendiren araçlar arasında Yaşam Memnuniyeti Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Olumlu ve Olumsuz Etki Ölçeği yer alıyordu. Katılımın (Uluslararası İşlevsellik Modelinin Sınıflandırılması modeli), özerklik, yeterlilik ve ilintililik (öz belirtim teorisi) karşılanmasının refah düzeyine olan katkısını araştırmak için hiyerarşik çizgisel regresyon analizleri yapıldı.

Çalışma kapsamında doksan iki katılımcı (%67) anketi tamamladı. Psikolojik iyilik hali, sağlıklı referans örnekleriyle karşılaştırılabilir düzeydeydi. Psikolojik iyilik hali, sosyodemografik değişkenler veya hastalık özellikleriyle ilişkili değildi. Bununla birlikte, katılımdan memnun olma ve özerklik, yeterlilik ve ilintililik duygusuyla yakından ilişkiliydi.

Araştırmacılar bu çalışma ile, SMA'lı bireylerin refahını anlama konusunda psikolojik ihtiyaçlarla olan ilişkinin açığa çıkarıldığını belirttiler. Hastaların psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasının desteklenmesinin, bu hastalar için kişi merkezli bir bakımın hedefi olması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Maarten J. Fischer, Fay-Lynn Asselman, Esther T. Kruitwagen-van Reenen, Marjolein Verhoef, Renske I. Wadman, Johanna M. A. Visser-Meily, W. Ludo van der Pol & Carin D. Schröder (2019): Psychological well-being in adults with spinal muscular atrophy: the contribution of participation and psychological needs, Disability and Rehabilitation, DOI: 10.1080/09638288.2018.1555864

Non-sekretuar Meme Kanserleri NTRK Rearranjmanları ve TRK Protein Ekspresyonu İçermiyor

17 Temmuz 2019

TRK proteinlerini hedef alan tirozin kinaz inhibitörleri, cerrahi yöntemlerle çıkartılamayan ve NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren nörotrofik reseptör kinaz gen füzyonlarına sahip olan ve metastatik tümörlü hastalarda yüksek etkinlik göstermiştir.

Aslında NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren gen füzyonları, sırasıyla TRK-A, TRK-B ve TRK-C proteinlerinin tirozin kinaz bölgesini içeren onkojenik ve yapısal olarak aktifleştirilmiş kimerik proteinlerin ekspresyonunu indükleyebilir. Bu tirozin kinaz bölgeleri, bazı küçük moleküller tarafından inhibe edilir ve kanserin ilerlemesinin engellenmesine izin verir. NTRK genlerinin rearranjmanları arasında ETV6-NTRK3 rearranjmanı, çoğu zaman olumlu bir prognozu olan "sekretuar meme kanseri"nin (<% 0,15 meme karsinomunun) bir özelliği olduğu gösterilmiştir.  Bununla birlikte, bazı sekretuar meme kanserleri, hastanın ölümüne yol açan agresif bir metastatik davranışa sahip olabilir. Bu nadir agresif sekretuar meme karsinomu vakalarında ve daha geniş bir şekilde non-sekretuar bir alt tipteki meme karsinomlarında, NTRK genleri rearranjmanları ve ilgili TRK protein ekspresyonları gibi yeni hedeflenebilir moleküler olayların belirlenmesi, optimal bir tedavi için çok önemli olabilir. Mevcut literatürdeki NTRK rearranjmanlarının sıklığı ve non-sekretuar meme kanserlerindeki TRK proteinlerinin ekspresyonu hakkında çok az şey bilinmektedir.

Non-Sekretuar Meme Karsinomlarında Görülmüyor

Yapılan yeni bir çalışmada, meme karsinomları dahil bir dizi doku analizinde,  pan-TRK immünohistokimyası kullanılarak TRK protein ekspresyonunu ve floresan in situ hibridizasyon (FISH) testleri kullanılarak NTRK1, NTRK2 ve NTRK3 rearranjmanları araştırıldı. Çalışmaya Brest Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyat edilen 30 ila 88 yaşları arasında toplam 339 invaziv meme karsinomu vakası dahil edildi. Bunların 284’ü (%83,8) özel bir tipi olmayan invaziv karsinom, 41’i (%12,1) invaziv lobüler karsinom, 2’si (%0,5) karışık duktal ve lobüler karsinom, 3’ü (%0,9) müsinöz karsinom, 2’si (%0,5) apokrin diferansiyasyonlu karsinomlar, 2’si (%0,5) invaziv mikropapiller karsinom, 1’i (%0,3) tübüler karsinom, 1’i (% 0,3) skuamöz metaplazili karsinom, 2’si (%0,5)  nöroendokrin özellikli karsinom ve 1’i (%0,3) sekretuar karsinom tanılıydı. 38 tümör ise üçlü negatifti. Pan-TRK immünohistokimyası sadece sekretuvar karsinomda pozitif bulundu, ayrıca floresan in situ hibridizasyon (FISH) testi kullanılarak NTRK1-rearranjmanı olduğu doğrulandı. Non-sekretuar meme kanserlerinin tümü IHC negatif ve FISH negatifti.

Araştırmacılar, non-sekretuar meme karsinomlarında NTRK rearranjman ve ilgili TRK proteinlerinin ekspresyonu ile karşılaşılmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Remoue et al. Non-secretory breast carcinomas lack NTRK rearrangements and TRK protein expression, Pathology International 2019;1–3.

Duchenne Musküler Distrofili Çocuklar “Speckle-Tracking” Ekokardiyografi ile İncelendi

16 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisinin (DMD) prognozu, kalp yetmezliği ile ilişkilidir. “Speckle-tracking” ekokardiyografik (STE) görüntüleme, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin erken tespitinde göz önünde bulundurulması gereken invazif olmayan fonksiyonel bir biyolojik belirteç olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, STE analizi, bu güne kadar özellikle DMD'li presemptomatik çocuklarda, prospektif kontrollü bir çalışmada değerlendirilmemiştir. Ayrıca hiçbir çalışma üç farklı displasmanın hepsinde (longutidunal, radyal ve sirkumferansiyal) ve her iki ventrikülde STE analizini kullanmamıştır.

Yapılan yeni bir prospektif kontrollü çalışmada araştırmacılar, DMD'li çocuklarda sol ve sağ ventriküllerin global ve segmental STE analizini yapmayı ve sağlıklı yaştaki kontrol bireylerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırmayı amaçladılar. Çalışmaya 1:2 vaka kontrol tasarımında 36'sı DMD'li (ortalama yaş, 11+3,8 yıl) ve 72'si yaş uyumlu kontrolden oluşan toplam 108 erkek dahil edildi. Sol ve sağ ventriküller için konvansiyonel ekokardiyografik değişkenler toplandı. STE analizleri sol ventrikül için longitudinal, radyal ve sirkumferansiyal yerleşimlerde ve sağ ventrikül için serbest duvar longitudinal yerleşimlerinde gerçekleştirildi. Araştırmacılar ayrıca DMD'li çocukların yaşının, iki boyutlu aksın evrimi üzerindeki etkisini, modellerde DMD yaşı etkileşimi terimi ekleyerek incelediler.

Konvansiyonel EKG Farkı Tespit Edemiyor

Konvansiyonel ekokardiyografik ölçümler her iki grupta da normaldi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu DMD grubunda %45 ile %76 arasında (ortalama,%63+ 6) ve kontrol grubunda %55 ile %76 arasında (ortalama,%64 + 5) değişti. Global sol ventrikül aksın ortalama ölçümleri, DMD grubunda longutidunal (-%16,8 + 3,9'a karşılık  -%20,6 + 2,6), radyal (%22,7 + 11,3’e karşılık %31,7 + 14) ve sirkumferansiyal (% -16,5 + 3,8 ve % -20,3 + 3,1) yerleşimleri için anlamlı olarak daha kötü bulundu. DMD'li çocuklarda yaşla birlikte global sol ventrikül longutidunal aksın azalması, kontrol deneklerine göre yılda %0,34 daha belirgindi. Sol ventrikül inferolateral ve anterolateral segmentleri, özellikle bazal bölgede bozuldu. Konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonları ve STE analizi normal ve DMD'li çocuklar ve kontrol grubu arasında farklı değildi.

Araştırmacılar, DMD'li çocuklarda normal Sol ventrikül fonksiyonuna rağmen bozulmuş Sol ventrikül aksın varlığının, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin önlenmesinde gelecekteki pediatrik ilaç araştırmaları için önemli bir perspektif oluşturduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amedro et al. Speckle-Tracking Echocardiography in Children With Duchenne Muscular Dystrophy: A Prospective Multicenter Controlled Cross-Sectional Study, (Journal of the American Society of Echocardiography 2018).

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Duchenne Musküler Distrofisi’nde Yoga Etkisi

12 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisi (DMD) ilerleyici bir kas bozukluğudur. Kardiyak bozukluk, DMD'li çocuklarda en sık görülen ikinci ölüm nedenidir. DMD’li çocukların %10 ila %20'si kalp yetmezliği nedeniyle ölmektedir. Yapılan önceki çalışmalarda kalp hızı değişkenliğinin (HRV), kardiyo-otonomik fonksiyonun bir ön gördürücüsü olduğu gösterilmiştir.

Tıbbi yönetimin yanı sıra, fiziksel egzersiz şeklindeki fizyoterapi, fiziksel fonksiyonların sürdürülmesi için hayati rehabilitasyon stratejilerinden biri olarak kabul edilir. Egzersizin rolü, kardiyak fonksiyonların modülasyonunda incelenmiştir ve sağlıklı bireylerde artmış kardiyak vagal modülasyonun eşlik ettiği bir istirahat bradikardisi yarattığı bulunmuştur.

Yardımcı tedavi olarak yoga, mevcut egzersiz programına ek olarak evde bile izlenebilecek basit bir uygulama olarak kabul edilir. Yoga, farklı yaş gruplarındaki normal bireylerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme ile ilişkilendirilmiştir. Farklı yoga modülleri ve fiziksel egzersiz kullanan sağlıklı gönüllülerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme belgelenmiştir. Bununla birlikte, DMD çocuklarında yoga ile ek tedavinin HRV'yi modüle etme etkisi araştırılmamıştır. Yoga uygulamalarının kardiyo-otonom fonksiyonlar üzerindeki etkisi çeşitli nörolojik durumlarda gösterilmiştir ve DMD'de faydalı olabilir.

Ek Tedavi Olarak Kullanılabilir

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, DMD’li çocuklarda yoganın fizik tedaviye ek bir tedavi olarak etkisi değerlendirildi. Çalışmada DMD'li 124 hasta yoga ile birlikte fizyoterapiye veya yalnızca fizyoterapiye randomize edildi. Hastalara evde fizyoterapi ve yoga uygulamaları önerildi. Uyum, 3 aylık takip aralığında seri olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda yatar pozisyonda istirahatte normal olarak değerlendirilen elektrokardiyogram kaydedildi. HRV parametreleri zaman ve frekans alanlarında hesaplandı. HRV başlangıçta ve 3 ay ila 1 yıl arasında kaydedildi. Uzun dönem takibi analiz etmek için tekrarlanan ölçümlü ANOVA yöntemi kullanıldı.

Çalışmada fizyoterapi protokolü ile NN'nin standart sapması, ardışık NN'in karekökü orjinali, toplam güç, düşük frekans, yüksek frekans normalleştirilmiş birimler (HFnu) ve sempatovagal denge çeşitli zaman noktalarında iyileşti ve bu iyileşme 6-9 ay sürdü. Fizyoterapi ve yoga protokolü çalışma periyodunun son 3 ayında HFnu'da iyileşme gösterdi ve diğer tüm parametreler 1 yıla kadar stabildi. Her iki grubun da DMD'de kalp fonksiyonlarını geliştirdiği gözlendi. Bununla birlikte gruplar arasında gözlenen değişikliklerde anlamlı bir fark görülmedi.

Araştırmacılar yoğun fizyoterapi ve yoga ile birlikte fizyoterapinin, özellikle de ev temelli program da, DMD'de, HRV'yi korumak ve sürdürmek için bir tedavi stratejisi olarak faydalı olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pradnya et al.  Effect of Yoga as an Add-on Therapy in the Modulation of Heart Rate Variability in Children with Duchenne Muscular Dystrophy, Int J Yoga. 2019 Jan-Apr; 12(1): 55–61.

Nörologlara Göre Mutluluğun Sırrını Ne?

10 Temmuz 2019

Nörobilim araştırmalarının yalnızca küçük bir kısmı iyimserlik ve şefkat üzerine odaklanmıştır. Fonksiyonel nöro-görüntüleme çalışmaları sürekli olarak medial prefrontal kortekste, anterior insula, OFC ve ACC'de aktivite göstermektedir. Bu bölgelerdeki yolaklar, ödül ve yürütücü fonksiyon merkezleriyle daha fazla etkileşime girmektedir. Biyolojik belirteçler, bazı olumlu özelliklerin geliştirilmesinden ve gereken eğitim yoğunluğundan en fazla yararlanabilecek olanların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Araştırmacılar dikey tarama çalışmalarının, pozitif özellik gelişiminin gelişimsel yönü ve müdahale için önemli fırsat pencereleri hakkında bilgi üretebileceğini düşünüyorlar.

Bu özelliklerin hedefe yönelik uygulamalardan elde edilen, duygusal ve davranışsal sağlığa faydaları giderek daha belirgin hale gelmektedir. Yine de, bu özelliklerin en iyi nasıl tanımlanacağı konusu ile ilgili detaylar için daha fazla çalışma gerekmektedir. Farklı gelişim aşamalarında olumlu özellikler oluşturmanın en etkili yollarının neler olduğu, olumlu özellikler oluşturmak için evrensel sağlığı geliştirme çabalarının faydalı ve uygun maliyetli olup olmadığı sorularının cevapları önemlidir. Uygun doz ve eğitim süresinin ne olduğu, ikincil ve üçüncül önleme düzeylerinde, olumlu özelliklerde eğitim almanın kimin için uygun olacağı ve bunun en iyi nasıl uygulanacağı konusunda daha az şey bilinmektedir.

Ebeveyn ve Çocuklarda Şefkat İnşa Etmek

İnsanlara şefkat pratikleri, iyimserlik egzersizleri ve diğer olumlu özelliklerin reçete edilmesi ve bunu takiben gençler ve ailelerde iyi olma durumundaki gelişimin ölçülmesi bilim insanları için zorlayıcıdır. Genel sağlık ve özellikle beyin sağlığı için verilen bilimsel destek, psikiyatrik çalışmalarda sağlığın teşviki, hastalığın önlenmesi ve müdahale gibi kanallarla şefkatin arttırılması argümanına dahil edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, ebeveyn ve çocuklardaki şefkat inşaası, olumlu özellikleri ve ilişkileri beslemek, sağlıklı aileleri ve genel durum iyileşmelerini desteklemek için çok sayıda ampirik desteğe sahip olan pozitif ebeveynlik uygulamaları için bir temel oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte, şefkatin ve onun alt bileşenlerinin biyolojik belirteçleri, duygusal ve davranışsal zorluklar için risk altında olanları belirlemeye hizmet edebilir ve bu, şefkat uygulamasını da içeren uygun desteklere daha erken ve daha iyi hedeflenmiş yönlendirme ile sonuçlanır.

Otizm, davranış bozukluğu ve anksiyete gibi tanımlanmış hastalıkları olan bireylerde şefkatin beslenmesi ile araştırmacılar bu hassas noktaların üstesinden gelmek için gereken pozitif duyguları ve sosyal bağlantıları destekleyen sinirsel devrenin güçlendirebileceğini ve böylelikle bu hastalardaki patolojik durumun azaltılabileceğini belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Andrew J. Rosenfeld. The Neuroscience of Happiness and Well-Being, Child Adolesc Psychiatric Clin N Am 28 (2019) 137–146.

Nöromyelitis Optika Spektrum Bozukluğunda Dinlenme Durumundaki Fonksiyonel MRG Bulguları

08 Temmuz 2019

Neuromyelitis optica spektrum bozukluğu (NMOSD), merkezi sinir sisteminin enflamatuar bir hastalığı olup, optik sinirler, omurilik ve spesifik beyin alanları gibi yüksek aquaporin 4 (AQP4) ekspresyonu olan bölgelerde şiddetli nükslerle karakterizedir. NMOSD'li hastaların %43-70'inde, beyin MRG anormallikleri, temel olarak yüksek AQP4 ekspresyonu olan bölgelerde, kortikospinal kanallarda ve ayrıca spesifik olmayan lezyonları olan derin beyaz maddede bildirilmiştir. Bununla birlikte, difüzyon tensör görüntüleme kullanılarak, normal görünen beyaz madde anormallikleri, çoğunlukla optik radyasyonlarda ve kortikospinal yollarda tarif edilmiştir. DTI'deki bu anormallikler, multipl skleroz (MS) hastalarının normal görünen beyaz maddesinde de bulunur, ancak kortikosinal yollar ile sınırlı değildir. NMOSD ve MS'de, beyaz madde difüzyon değişiklikleri ile Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeğiyle (EDSS) değerlendirilen engellilik arasında bir ilişki olduğu bildirilmiştir.

MS hastaları için yapılan önceki çalışmalarda, istirahat durumunda fonksiyonel MRI’da (rs-fMRI'da), sınırlı sayıda beyin bölgesinde fonksiyonel bağlantı değişiklikleri bildirilmiş ancak küresel bir beyin bütünlüğü sağlanmıştır. fMRI ile benzer sonuçlar, beyin bölgelerinin işlevsel bağlantısındaki modifikasyon ile MS'teki engellilik arasında bir korelasyon göstermiştir. NMOSD’li hastaların beyin fonksiyonel bağlantıları ile engellilik derecesi arasındaki ilişki hala belirsizliğini korumaktadır.

Grafik teorisi, beyin ağı topolojisini bölgesel kortikal ve subkortikal düğümlerin grafikleri olarak tanımlamak için kullanılan matematiksel bir modeldir. Bu yaklaşım, düğümlerin işlevsel organizasyonunu, etkileşimlerin gücünü ve bilgi işlem etkinliğini değerlendirerek birkaç bölge arasındaki etkileşimi analiz eder. rs-fMRI çalışmaları, insan beyni ağının oldukça bağlı hub düğümleriyle küçük dünya topolojisine sahip olduğunu göstermiştir. Bu yapı sayesinde, beyin özelleşmiş ve entegre bilgileri işleyebilmektedir. Küçük dünya topolojisi komatoz hastalarda ve diğer nörolojik hastalıklarda korunur.

Engelliliğe Rağmen Plastisite Korunuyor

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, NMOSD hastaları ve sağlıklı bireylerde, rs-fMRI'da fonksiyonel bağlantıları grafik teorisi kullanarak karşılaştırdılar.

Çalışmaya, 12 NMOSD hastası ve yaş-cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı kişi dahil edildi. Her düğümün rolünü ölçmek için derece, global verimlilik, kümeleme ve modülerlik gibi bir metrik kümesi kullanılarak, grafik teorisi analizi kullanıldı. Hastalarda beyin bölgelerinin sağlıklılara göre anormal bağlantı profilini özetlemek için bir hub bozulma indeksi κ tanımlandı. NMOSD'deki küresel ağ organizasyonu açısından, küçük- dünya topolojisi tüm ortalama ölçümlerle ilgili önemli bir değişiklik olmadan korunmuştu. Bununla birlikte, görsel ağlar ve sensorimotor ağ, yüksek bireyler arası değişkenlik ile azalmış bağlantı gösterdi. Hub bozulma endeksi κ, EDSS ile koreleydi.

Araştırmacılar bulguların, EDSS kullanılarak  değerlendirilen engellilik ile rs-fMRI grafik metodolojisi kullanılarak değerlendirilen nöronal yeniden yapılanma arasında bir ilişki olduğunu gösterdiğini belirttiler. Fonksiyonel bağlantılar lokal değişikliklere rağmen normal bir küresel topolojik yapının korunması, engelliliğe cevap olarak beyin plastisitesini gösteriyor gibi görünmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Bigaut K, Achard S, Hemmert C, Baloglu S, Kremer L, Collongues N, et al. (2019) Restingstate functional MRI demonstrates brain network reorganization in neuromyelitis optica spectrum disorder (NMOSD). PLoS ONE 14(1): e0211465.

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

MS’teki Engelliliği Yapısal Ağlardaki Bozulmalar ile Tahmin Edebilir Miyiz?

02 Temmuz 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin kronik bir hastalığıdır. Enflamasyon ve demiyelinizasyon relapsing-remitting MS'te (RRMS) baskınken, nörodejenerasyon ilerleyici evrelerde (primer progresif MS - PPMS, sekonder progresif MS - SPMS) daha belirgindir. Konvansiyonel MRG teknikleriyle elde edilen ölçümler hastaların engelliliği ile tam bir korelasyon göstermediğinden, gri madde atrofisi ve beyaz madde lezyonları dışındaki anormalliklerin bilişsel işlev bozukluğu ile de ilişkili olduğunu gösteren daha ileri teknikler kullanılmaktadır. Etkilenen en yaygın bilişsel alan bilgi işleme hızıdır ve SDMT (Symbol Digit Modalities Test) ile değerlendirilir. Ambulasyon durumuna özellikle vurgu yapan nörolojik bozukluk, yaygın olarak kullanılan başka bir ölçüm olan Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği (EDSS) ile değerlendirilir.

Patolojideki topolojik değişiklikleri incelemek için beyin ağı analizi kullanılmaktadır. MS için difüzyon kaynaklı ağların, fiziksel sakatlıkla ilişkili olarak etkinliğinin azaldığı gösterilmiştir ve bu ağ değişikliklerinin bilişsel işlevi korumakla ilgili olduğu düşünülmektedir. Ağ ölçümlerinin rutin görüntüleme ölçümlerinin ötesinde engelliliği açıklayıp açıklamadığı bilinmemektedir. Bu sadece bir çalışmada ele alınmıştır, ancak bu çalışmada sadece motor ağı verimliliği kullanılmıştır. Son zamanlarda yapılan teknik çalışmalar, aerodinamik çalışmaların teknolojik doğruluğunu arttırarak, ağ çalışmalarında en son teknolojilerin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu teknikler henüz MS'e uygulanmamıştır.

Yapılan yeni kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, yapısal beyin ağı ölçümlerinin, atrofi ölçümleri ve beyaz cevher lezyonlarının ötesinde, MS'te klinik bozukluk ve bilgi işlem hızı ile daha iyi korelasyon gösterip göstermediğini değerlendirdiler.

Çalışmaya 51 sağlıklı kontrol ve 58 relapsing-remitting, 28 primer progresif ve 36 sekonder progresif olmak üzere 122 MS hastası dahil edildi. Yapısal beyin ağları difüzyon ağırlıklı MRG'lerden yeniden yapılandırıldı. Ağ yoğunluğu, verimlilik ve kümeleme katsayısını yansıtan standart ölçütler türetildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Klinik engelliliği (Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği  - EDSS) ve bilgi işleme hızını (Sembol Haneli Modalite Testi - SDMT)  açıklayan ağ ölçütlerinin, yalnızca geleneksel MRI ölçümleriyle karşılaştırıldığında katkısını araştırmak için ve daha iyi EDSS ve SDMT'yi açıklayan en iyi istatistiksel modeli belirlemek için kademeli doğrusal regresyon analizleri kullanıldı.

Erkeklerde Risk Daha Fazla

Kontrollere kıyasla, MS'te ağ verimliliği ve kümeleme katsayısı azalırken, bu ölçümler relapsing-remitting MS hastalarına göre sekonder progresif MS’te de azaldı. Yapısal ağ ölçütleri, klinik ve bilgi işleme disfonksiyonu için istatistiksel modeller tarafından açıklanan varyansı arttırdı. EDSS için en iyi model, azalan ağ yoğunluğunun, genel verimlilik ve artan yaşın artan klinik sakatlık ile ilişkili olduğunu gösterdi. SDMT için en iyi model, daha düşük derin gri madde hacminin, azalmış verimlilik ve erkek cinsiyetin daha kötü bilgi işlem hızı ile ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar,  gruplar arasında yapısal topolojik değişiklikler olduğunu belirttiler. Ağ yoğunluğu ve genel verimliliğin, ağ dışı ölçümlerin üzerinde engelliliği açıkladığını aktardılar. Bunun, ağ ölçümlerinin MS patolojisi hakkında klinik olarak ilişkili bilgiler sağlayabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Charalambous et al. Structural network disruption markers explain disability in multiple sclerosis, J Neurol Neurosurg Psychiatry 2018;0:1–8.

Kadınlarda Alzheimer Neden Daha Yaygındır?

25 Haziran 2019

Yeni araştırmalar, kadınların TAU ilişkili Alzheimer hastalığı gibi nörolojik değişiklikler açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermektedir. Araştırmacılar, Harvard Yaşlanma Beyin Çalışması (HABS) ve Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişimi olmak üzere iki çalışmadan elde edilen, 55 ve 94 yaşları arasında 300'e yakın normal kişi üzerinde değerlendirme yaptılar. Çalışmada katılımcıların tau ve beta-amiloid (Aβ) incelemesi için pozitron emisyon tomografi (PET) taramasına girmeleri gerekiyordu. Yüksek amiloid yükü olan kadınlar, benzer amiloid yükü olan erkeklerle karşılaştırıldığında, özellikle entorinal kortekste daha fazla tau patolojisi sergiledi. Bu fark, yaşlandıkça yıpranmanın arttığı entorinal kortekste belirgindi ve hafıza kaybı belirginleştikçe korteks boyunca yayılmaya başladı. Çalışma JAMA Nöroloji’de çevrimiçi yayınlandı.

Kadınlar Daha Yüksek Risk Altında

Çalışma yazarlarından Sperling, "Daha önceki çalışmalarımız, kadın ve erkeklerin, Alzheimer'ın presemptomatik evrelerinde, amiloid PET görüntülemesi ile değerlendirilen benzer amiloid plak seviyelerine sahip olduğunu ileri sürdü." şeklinde konuştu. Çalışmanın bu fark için potansiyel mekanizmalardan birini - nörofibrillerde tau seviyelerini araştırmak için tasarlandığını ve belirli bir amiloid miktarı için daha hızlı bilişsel bir düşüş gösterme eğiliminde olduğunu belirtti. Yazarlar, APOE at4’teki Aβ yükü bağlamında bölgesel tau birikimindeki cinsiyet farklılıklarının aydınlatılmasına çok az dikkat edildiğini belirtti. Bu nedenle, cinsiyetin bölgesel tau PET ile global AP PET arasındaki iyi tanımlanmış kesitsel ilişkiyi değiştirmedeki etkisini incelemek istediler. Ek olarak, cinsiyet ve APOE ε4'ün bölgesel tau PET'i etkilemek için ne derece etkileşime girebileceğini araştırmaya çalıştılar. Sperling, “Neden kadınların genel olarak daha yüksek tau düzeylerine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu çalışma, kadınların daha fazla nörodejenerasyon ile amiloidin etkilerine daha duyarlı olabileceğini öne sürüyor.” dedi. Çalışmaya dahil olmayan Alzheimer Derneği Bilimsel Programlar ve Sosyal Yardımlar Direktörü, Keith Fargo, çalışmayı “çok iyi” ve “önemli” bir çalışma olarak nitelendirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sex Differences in the Association of Global Amyloid and Regional Tau Deposition Measured By Positron Emission Tomography in Clinically Normal Older Adults Rachel F. Buckley, PhD; Elizabeth C. Mormino, PhD; Jennifer S. Rabin, Phd

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image