Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Preoperatif protein, kolorektal rezeksiyondan önce yürüme kapasitesini iyileştirebilir

04 Eylül 2015

Yeni yayınlanan bir çalışmanın sonuçlarına göre, hastaları kişiselleştirilmiş beslenme danışmanlığı ve peynir altı suyu takviyesi ile kolorektal kanser rezeksiyonuna hazırlamak, hastalarda fonksiyonel yürüme kapasitesini tek başına beslenme danışmanlığına göre daha fazla iyileştirebilir.

Bu çalışmanın bulguları, kanserli hastalarda yürüme kapasitesindeki artışı gösterdiği gibi, hastaları cerrahiye hazırlama beslenmenin önemli yeri olduğunu ortaya koymaktadır.

Çalışmanın yürütücüsü Dr. McGill, daha önce yaptıkları bir çalışmada da standart bakım alan kontrol grubuyla karşılaştırıldığında egzersiz, anksiyeteyi azaltma danışmanlığı ve beslenme danışmanlığına ilave olarak peynir altı suyu takviyesi sunan dört haftalık preoperatif bir ön rehabilitasyon programına katılan hastaların kolorektal cerrahiden iki ay sonra yapılan altı dakikalık yürüme testinde anlamlı olarak daha uzun süre yürüdüklerini saptadıklarını belirtti.

Çalışmacılar ön rehabilitasyonu "cerrahi uygulanacak hastanın, cerrahinin stresine dayanması için fonksiyonel kapasitesini arttırmak amacıyla fizyolojik rezervleri optimize etme prosesi" olarak açıkladı.  Bir çok çalışmada kolorektal kanserli hastaların kötü beslendiğini ve cerrahiden önce kilo kaybı yaşadığını gösterildi.

Randomize çalışma elektif kolorektal kanser rezeksiyonunu beklemekte olup cerrahinin dört hafta öncesinden dört hafta sonrasına kadar kişiselleştirilmiş beslenme danışmanlığı ile birlikte peynir altı suyu proteini takviyesi ya da besleyici olmayan plasebo alan 48 hastayı (plasebo ve müdahale gruplarında ortalama yaş sırasıyla 67.6 ve 69.1) içeriyordu.

Yürüme kapasitesinde cerrahi günündeki ortalama iyileşme, peynir altı suyu proteini alan 22 hastada 20.8 m'ye karşılık 21 hastadan oluşan plasebo grubunda 1.2 m bulundu. Araştırmacılar 20 m'lik farkın istatistiki olarak anlamlı olduğunu belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/848967

Kanserlerin Yeniden Sınıflandırılması Önerildi

15 Ağustos 2018

Kanserler geleneksel olarak, meme veya akciğerleri gibi, kaynaklandıkları bölgeye göre sınıflandırılmış ve tedavi edilmiştir. Ancak, bilimin ilerlemesi ve biyobelirteçlerin tedavi kararında daha ön plana çıkmaları sayesinde bu yaklaşımın değiştirilmesi gündeme gelmeye başladı. Yeni bir çalışmada bilim insanları tümörlerin hem genetik hem de hücresel düzeyde hangi benzerlik ve farklılıklara sahip olduklarını görmek için, en yaygın 23 tümör tipinin yanı sıra 10 tane de nadir olanı analiz ettiler.

Bu analizin sonucunda kilit moleküler benzerlikleri paylaşan kanser kümelerinin yaklaşık üçte ikisinin vücudun birden fazla bölgesinde bulunduğunu bulmuşlardır. Hatta bir tümör tipi vücudun 25 farklı kısmında tespit edildi; yani geleneksel yaklaşımla aynı tümör hangi alanda bulunduğuna göre farklı şekilde tedavi edileceği anlamına geliyordu.

Ayrıca, akciğer ve meme gibi yaygın kanserlerin birden fazla kanser türüne ayrıştırılabildiğini de buldular.

California'daki Buck Enstitüsü'nden Prof. Christopher Benz, bu bulguların anlamlı olduğunu, çünkü hastaların her zaman en etkili tedaviyi almayacağı anlamına geldiğini söyledi. Örneğin, bazı durumlarda, bir tür kansere yönelik ilaçların (mesane gibi) akciğer kanseri gibi bir diğerini tedavi etmek için kullanılması gerektiğini söyledi. Profesör, "Hastalar, eğer tümörler ilk önce genomik ve moleküler makyajlarına göre sınıflandırılabiliyorsa, başarılı tedavide en iyi şeye sahip olacaklar" dedi.

Kanserin Moleküler Tipine Göre Tedavinin Şekillendirilmesi Gündemde
 

Bu yaklaşım yerleştiği zaman romatoid artrit gibi diğer durumların tedavisinde kullanılan ilaçlar da nihayetinde kanserle savaşmak için yeniden kullanılabilir. Diğer bazı durumlarda, tedavi edilmesi daha zor olan kanserler, ilaçların bir kombinasyonunu gerektirebilir.

Yeni ilaçların onaylanmasındaki zorluk nedeniyle yeni tedavilerin kullanıma girmesi uzun süre alabileceği için Prof Benz, ilaç şirketlerinin ve onkoloji enstitülerinin daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşabilmek için birlikte çalışması gerektiğini söylüyor. Profesör, "Kanserdeki ders kitaplarını yeniden yazmanın ve klinik onkolojide siloları parçalamanın zamanı geldi. Çünkü bu durum hastaların kanser sınıflandırmasındaki bu paradigma kaymasından faydalanmasını zorlaştırıyor." dedi.

Belirli bir tedaviden yararlanma olasılığı en yüksek olan hastaları tanımlamak da klinik çalışmaların iyileştirilmesine yardımcı olabilir. Gerçek sınav şimdi bu bilgiyi pratiğe dökecek ve hastalara bu şekilde davranmanın daha fazla hayat kurtarmaya yardımcı olup olmadığını bulmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.bbc.com/news/health-43659760 

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

Kansere Karşı Çinko

03 Kasım 2017

Geçmişte yapılmış olan araştırmalar çinkonun insan sağlığını korumak için şart olduğunu ve özefagusu kanserden koruduğunu göstermişti. Bununla birlikte çinkonun özofagusta kanseri önleme yeteneği tam olarak anlaşılamamıştır. Dr Zui Pan'in liderliğinde bir ekip, çinkonun kanser hücrelerinin büyümesini seçici olarak durdurduğunu, ancak normal özofagus epitel hücrelerine bu yönde bir etkide bulunmadığını keşfetti.

Ulusal Kanser Enstitüsüne göre, özefagus kanseri, tüm dünyada kanser ölümlerinde altıncı sırada. Enstitü, 2016'da Amerika Birleşik Devletleri'nde neredeyse 16.000 özofagus kanseri ölümü olduğunu tahmin etmektedir. Beş yıllık ortalama sağkalım oranı ise yüzde 20'den az. Bu çalışmanın özefagus kanserinin önlemesi ve daha iyi tedavisi için bir yol sağlayabileceği umuluyor.

Çinko Aşırı Aktif Kalsiyum Sinyallerini Engelliyor

Çinko, pek çok proteinde ve birçok enzimde yer alan önemli bir elementtir ve çinko olmaması, hücrelerin işlevini imkânsız hale getirmektedir. Zenginleştirilmiş gıdalar, ıspanak, keten tohumları, sığır eti, kabak çekirdeği ve karides ve istiridye gibi deniz ürünleri çinko içerir. Ancak daha önce neden aynı çinko fizyolojik konsantrasyonlarının kanser hücresi büyümesini inhibe ettiğini, normal hücreleri inhibe etmediğini bilmiyorduk. Bu çalışma, çinkonun, normal hücrelerde görülmeyen kanser hücrelerinde görülen aşırı aktif kalsiyum sinyallerini engellediğini ortaya koydu ve dolayısıyla çinko seçici olarak kanser hücresi büyümesini engellemektedir. Yani çinko ve kalsiyum arasında çapraz bağlantı olabileceği anlamına geliyor.

Araştırmacılar, ileride bu iki sinyalin birbirini nasıl bağladığını ve birbirlerini nasıl etkilediğini inceleyeceklerini belirtti. Bu sayede daha iyi bir önleme ve tedavi stratejisi geliştirmede yön gösterici bulgular edilmesi umuluyor.

Özefagus kanseri ve çinko arasındaki bağlantıda elde edilen bu yeni bulgular tükettiğimiz gıdaların dengeli dağılımına dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu. Çinko, kanser dışında birçok hastalığın da gelişiminde kilit rolde olabilir ve kalsiyumla ilişkisinin çözülmesi daha bilinmeyen birçok gizemi de aydınlatabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Choi S et al. Selective inhibitory effects of zinc on cell proliferation in esophageal squamous cell carcinoma through Orai1. The FASEB Journal, 2017; fj.201700227RRR DOI: 10.1096/fj.201700227RRR

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Kolorektal Kanserde Sistemik İnflamasyon Belirteçleri

18 Mayıs 2017

Sistemik inflamasyonun, kolorektal kanser (KRK) de dahil olmak üzere birçok kanser tipinde kanser progresyonunu ve metastazı desteklemede önemli bir rol oynadığı kanıtlanmıştır. Bu sebeple geçtiğimiz günlerde yayınlanmış olan bir derleme ile, KRK'li hastalarda inflamasyona dayalı belirteçlerin prognostik değeri ile ilgili çalışmalara genel bir bakış sunulması amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında KRK tedavi sonuçlarına göre Glasgow prognostik skoru (GPS), modifiye GPS (mGPS), nötrofil lenfosit oranı (NLR), trombosit lenfosit oranı (PLR) ve lenfosit monosit oranı (LMR) arasındaki prognostik değeri bildiren makaleler için bir literatür araştırması yapıldı.

Bu araştırmaya göre rezeke edilebilir erken evre KRK'de, yüksek GPS puanları kansere özgü hayatta kalma ile anlamlı şekilde ilişkili görünmektedir. Ayrıca, evre II KRK için adjuvan kemoterapinin, yüksek GPS puanları olan hastalarda kansere özgü sağ kalımı iyileştirebileceği önerilmiştir. Hem rezektabl hem de rezeke edilemeyen metastatik KRK ve daha yüksek bir GPS puanı olan hastalarda, tüm çalışmalar genel sağ kalımda zayıflık önerdi. Erken evre ve rezektabl metastatik CRC'de NLR genel sağ kalım ile ilişkili görünüyordu ancak bununla birlikte, hastalıksız sağ kalıma ilişkin veriler uyumsuz olarak bulundu. Metastatik hastalıkta, daha büyük bir NLR ile bevasizumaba daha az yanıt arasında olası bir korelasyon önerilmiştir. PLR ​​ve LMR'nin prognostik ve prediktif rolü hakkındaki veriler ise yetersizdir.

Bu çalışmada önerildiği kadarıyla rezeke edilemeyen metastatik hastalığı olan hastalarda, kemoterapötik sonucu tahmin etmek ve tümör progresyonunu izlemek için inflamasyon belirteçleri kullanılabilir. Ancak daha büyük ve sistematik çalışmalarla bu öneri değerlendirilmelidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Rossi S, et al. Are Markers of Systemic Inflammation Good Prognostic Indicators in Colorectal Cancer? Clin Colorectal Cancer. 2017 Mar 24. pii: S1533-0028(16)30199-2. doi: 10.1016/j.clcc.2017.03.015. [Epub ahead of print]

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Bardağın Yarısı Dolu

08 Haziran 2016

Amerikan Kanser Derneği dergisinde ( CA: A Cancer Journal for Clinicians) yer alan rapora göre önleme, erken teşhis ve mevcut tedavi araçları açısından en iyi gelişmelerin akciğer, kolon, meme ve prostat kanserinde olduğu görüldü. Daha fazla ilerlemenin nasıl sağlanacağı, bu alanlarda politika yapıcıların ve Amerikan toplumunun herkese ulaşabilecek bakımın ve yardımın en iyi şekilde sağlanması konusunda nasıl işbirliği yapacağı ile yakından ilişkili olduğu belirtildi.

1996 yılında Amerika'daki kansere bağlı ölüm oranlarının pik yaptığı yıl olarak tahmin edilen 1990 yılının oranlarını %50 oranında düşürmeyi hedeflemişti. Elbette bu hedefler tek yönlü değil, multisektörel yaklaşımlar gerektirmekteydi.

Colorado Üniversitesinden Tim Byers liderliğinde yapılan 1990-2015 yılları arasındaki kansere bağlı ölüm oranlarının rapor analizi şu şekilde;
-2015 yılında kansere bağlı ölüm oranı erkeklerde %32 kadınlarda %22, genel toplamda %26 oranında düştü.
-Erkekler arasında akciğer kanserine bağlı ölüm oranı %45, kolorektal kansere bağlı ölüm oranı %47, prostat kanserine bağlı ölüm oranı ise %53 oranında düştü.
-Kadınlar arasında mortalite oranı kolorektal kanserde %44, meme kanserinde %39, akciğer kanserinde ise %8 oranında azaldı.
-Diğer bütün kanser mortalite oranlarındaki düşüşler belirgin (erkeklerde %13, kadınlarda %17)
-Erken tanı-tedavideki gelişmeler  ve tütün kontrol programları bu düşüşteki en önemli faktörler olarak görülmekte

Yeni hedefler belirlenirken yeni erken tanı ve tedavi imkanlarının geliştirilmesi ve daha önce uygulanmış olan pozitif geri bildirim alınan uygulamaların geliştirilerek sürdürülmesi göz önüne alınarak oluştulması gerektiği önerilmiş.

Rapora göre hedeflere tam olarak ulaşılamaması avantaj olarak görülerek, 1990-2015 arası belirlenen hedefler ile alınan sonuçlar incelendiğinde sonuçlara bardağın yarısı dolu mantığı ile bakılmalı. Bu gelişme ile en azından insanlar kanserle ilgili kadercilik gibi yaklaşımları ortadan kaldıracak ve hedeflere ulaşabilmenin mümkün olduğunu gösterecektir.

Rapor aynı zamanda bizlere en önemli başarıların yenilenen ve çabalanan alanında elde edildiğine dair değerli bilgilerde veriyor. Ayrıca bundan sonra belirlenecek olan hedeflerin çok düşük olması ya da gerçekçi olmayan hedefler koyulması açısından yön gösterici.

Sonuç olarak rapora göre Amerika'daki sivil toplum örgütleri de dahil olmak üzere birçok sektör kansere bağlı ölüm oranlarını düşürebilmek için  gelirler, bakım durumu birçok sosyal çevresel faktörler gibi kanser belirleyicileri ile ilgili konularda birlikte çalışmalıdır. Politikacılar ve toplum kanseri daha iyi anlayabilmek ve yenebilmek için gösterdikleri çaba bizlerin ne kadar ilerlediğinin belirleyicisi olacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Tim Byers et al.The American Cancer Society Challenge Goal to Reduce US Cancer Mortality by 50% Between 1990 and 2015: Results and Reflections.CA: A Cancer J Clin, 2016 DOI:10.3322/caac.21348

Kahve Tüketimi Kolorektal Kanser Riskini Azaltıyor Mu?

10 Mayıs 2016

Koyu, kafeinsiz veya kafeini azaltılmış kahve.. Nasıl kahve severseniz sevin, kahve içerken kendinizi rahat hissedebilirsiniz.
Son 6 ay içerisinde kolorektal kanser tanısı koyulan kadın erkek toplam 5100 kişiyi ve kolorektal kanserle ilişkisi olmayan kadın erkek 4100 kontrol grubunu kapsayan araştırmaya göre kahve kolorektal kanser riskini azaltmakta.

Araştırmada katılımcılar aldıkları sıvıların yanında içtikleri kahve , instant kahve , filtre kahve ve kafeinsiz kahve gibi içecekleri günlük olarak bildirmişler. Ayrıca bu kişilere kolorektal kanser açısından aile öyküsü-sigara kullanımı-beslenme alışkanlıkları ve hareket alışkanlıkları ile ilgili anket yapılmış. Sonuçta kahve tüketiminin kolorektal kansere yakalanma riskini azalttığını ve kahve tüketim miktarı arttıkça bu riskin daha da düştüğünü göstermişler.

Verilere göre diğer kolorektal kanser risk faktörleri için düzenlemeler yapıldıktan sonra bir ya da iki günde bir bardak orta sertlikte kahve tüketimi kolorektal kanser riski açısından %26lık bir düşüşe yol açıyor. Bu oran günde 2.5 bardak içenlerde ise yüzde 50'lere kadar çıkıyor. Ve bu düşüş kafeinli kafeinsiz bütün kahve türleri için geçerli olması araştırmacılara kahvenin koruyucu özelliğinin kafeinden kaynaklanmadığını göstermiş.

İçerdiği kolorektal sağlığı koruyucu birçok element ile kahve önleyici etkiye sahip. Örneğin kafein ve polifenoller antioksidan gibi davranıyor ve potansiyel kolorektal kanser hücrelerinin gelişimine engel oluyor. Kavurma işlemi sırasında ortaya çıkan melanoidinler kolon motilitesi açısından olumlu etkilere sahip. Diterpenler ise oksidatif hasara karşı vücudun savunmasını güçlendiriyor. Koruyucu özellikler kavurma yöntemine göre değişiyor. İyi haber ise ne şekilde olursa olsun kahvenin koruyucu özellliğinin olması.


Araştırmacılar bu önemli hastalık ve kahve ilişkisi için daha çok çalışma yapılması gerektiğini belirtmişler.

Literatür talep et

Referanslar :

 

1. S. L. Schmit, H. S. Rennert, G. Rennert, S. B. Gruber. Coffee Consumption and the Risk of Colorectal Cancer. Cancer Epidemiology Biomarkers & Prevention, 2016; 25 (4): 634 DOI:10.1158/1055-9965.EPI-15-0924

Kolorektal Kanser Gelişiminde STING Proteininin Rolü

20 Mart 2016

2008 yılında Miami Miller Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar STING (interferon genlerin stimulatörü) proteinini keşfederek virüs ve bakteri enfeksiyonlarına karşı konağın defansındaki önemini belirten bir makale yayınlamışlardı. Geçtiğimiz haftalarda ise kolorektal kanserin potansiyel olarak supresörü olduğunu keşfettiler ve yayınladılar.

Kolorektal kanser günümüzde ABD’de 1,2 milyon insanı etkiliyor ve her sene 150 bin yeni tanı alan hasta oluyor. Bu sayılara bakıldığı zaman kolorektal kanser kadınarda ve erkeklerde en yaygın üçüncü kanser olma özelliğ taşıyor. Çoğu kolorektal kanser benign poliplerin dönüşümü ile oluştuğu için erken tanı ve tedavi çok büyü önem taşıyor. Ancak tümör eğer yayılım gösterdiyse sağ kalım oranları genellikle düşük seviyelerde kalıyor.

Kolorektal kanser hastalık modellerini kullanan araştırmacılar STING sinyalinin kaybı durumunda DNA’sı hasarlı hücrelerin vücut tarafından tanınmasını negatif bir şekilde etkilediğini gösterdiler. Buna ek olarak bu sinyalin etkisiyle doku tamiri ve bağışıklık sisteminin anti tümöral yanıtında temel rolü olan sitokinlerin kanser hücrelerini eradike edebilecek miktarlarda üretilmediğini, üretimin yetersiz kaldığını buldular.

Araştırmacılar STING sinyalinin kaybı durumunda hasarlı DNA’ya sahip hücrelerin vücut tarafından elimine edilemediğini ve sonuçta bu tümöral hücrelerin çoğalarak vücut geneline yayıldıklarını tespit ettiler.

Araştırmacılar STING sinyalinin kolorektal kanser için olacağı gibi diğer kanserler için de bir tanısal biyobelirteç olması gerektiğini belirtiyorlar. Çalışmada STING sinyali kaybı olan kanser hücrelerinin  kanser tedavisinde kullanılan onkolitik virüslerin saldırısına uğradığı da görüldü. Farklı çalışmalarda da STING sinyalinin potansiye aktivatörlerinin anti tümör immün yanıt açısından potansiyel tetikleyici oldukları gösterildi. Bu çalışmalar bir arada değerlendirildiği zaman STING sinyalinin kaybının kanser gelişimi açısından ve bu sinyali aktive etmenin anti kanser tedaviler açısından önemli olabileceği düşünülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Tianli Xia, Hiroyasu Konno, Jeonghyun Ahn, Glen N. Barber. Deregulation of STING Signaling in Colorectal Carcinoma Constrains DNA Damage Responses and Correlates With Tumorigenesis. Cell Reports, 2015; DOI: 10.1016/j.celrep.2015.12.029

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Kanseri Baskıladığı Düşünülen Gen Aslında Kolorektal Kanserin Yayılmasına Destek mi Oluyor?

28 Şubat 2016

Araştırmacılara göre; önceden Sprouty2 geninin metastazlara karşı koruyucu ve meme-prostat-karaciğer gibi organlara yayılmasını engelleyici olduğu bilinmesine rağmen, 3 yıl süren fare ve insan doku örneklerinde yaptıkları  yeni moleküler çalışmalarına göre, bu gen metastaza yardımcı olabiliyormuş. Sprouty2 kanser hücrelerinin metastaz yeteneğini bastırmak yerine arttırıyormuş.

Üç yılı aşkın bir süre boyunca araştırıcılar sprouty 2 genini kanser hücre modellerinde, fare modellerinde ve insan biyopsi örneklerinde incelediler. Farklı moleküler yöntemler kullanarak incelediklerinde araştırıcılar gördü ki bu gen, kolorektal kanserde diğer kanser türlerine göre daha farklı hareket ediyor. Diğer tümörlerin aksine kolorektal kanserde bu gen metastatik kapasiteyi arttırmak yönünde hareket ediyor. Bunun sebebi araştırmacılara göre genin upregüle olmasıyla ilişkili.

Araştırmacılar bu genin aktive olması ile kolon kanseri hastalarının beklenen yaşam ömrü arasında ilişki olup olmadığını araştırarak , gelecekteki çalışmaların risk grubunu belirlemede ve bu gene karşı kişisel tedaviler geliştirmeyi umuyor.

Literatür talep et

Referanslar :

 Q Zhang, T Wei, K Shim, K Wright, K Xu, H L Palka-Hamblin, A Jurkevich, S Khare. Atypical role of sprouty in colorectal cancer: sprouty repression inhibits epithelial–mesenchymal transition. Oncogene, 2015; DOI: 10.1038/onc.2015.365

Barsak Enflamasyonu Kolon Kanserini Nasıl Tetikler

09 Şubat 2016

4 Şubat’ta online olarak Journal Cell Stem Cell’de yayınlanan çalışmaya göre biyomedikal mühendisleri hücrelerin bölünmesini kontrol eden mikro RNA’nın kolon kanseri gelişimi ile bağlantısını gösterdiler. Yeni çalışmada uzun süreli barsak enflamasyonu ile kolon kanseri arasında bağlantı olduğuna işaret edildi.  Bu bağlantı sadece kolon kanseri için erken uyarı sinyali olmadığı, aynı zamanda hastalığın ilerlemiş formlarına karşı bir kontrol uyarısı olduğu söylendi.

Araştırmacılar  kanser hücrelerine kanserli kök hücre sayısının kontrolün sağlayan ve  asimetrik bölünme yeteneği veren miR-34a isimli mikro RNA’ya odaklandılar. Ekip  miR-34a’nın yeteneğini bilmesine rağmen normal kolon hücreleri asimetrik bölünmediği için ve bu RNA’ya ihtiyaç duymadığı için nereden geldiğini bilmemekle birlikte, bunun kanser hücrelerine özel bir mutasyon olup olmadığını ya da bu RNA’nın normalde böyle bir rolü olup olmadığını araştırdılar. Bu amaçla bazı farelerin genetik kod miR-34’u silinmiş, ancak hiçbir şey olmamış. Araştırmacılardan Shen ‘Gerçekten bir bulmaca gibi, normalde bir şey önemli ise ve siz onu silerseniz, problem olmalı’ diyor.

Ancak son çalışmada farenin dokuları enfekte olduğunda problem kendisini göstermiş. MikroRNA miR-34a olmadan kök hücreleri hızla kontrolden çıkıp tümör benzeri oluşumlara dönüşmüşler.

Çalışmanın sonucu göstermiş ki; miR-34a kanserle aktive olsa bile aslında iyi bir gen. Barsak enfekte olduğunda tetiklenerek ve miR-34a’ü asimetrik bölünmeye zorlayarak normal hücre sayısını korumaya çalışıyor.

Kanserin erken evresinde miR-34  kanser kök hücre sayısını aşağı çekmeye çalışırken, ilerlediğinde hücreler miR-34’u durduracak mutasyonlar geliştiriyor. Son dönem kanserlerin eradike edilememesinin altında da bu yatmakta. Geç dönem kanserde olası tedavi şansı için araştırmacılar kanser hücrelerinin tekrar miR-34 eksprese etmesi için çabalıyor. Bu sayede tümör hücrelerinin esneklik kazanması durdurulup tekrar kök hücrelesine dönüşüp doktorların onları temizlemesine fırsat olması umuluyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Pengcheng Bu et al. A miR-34a-Numb Feedforward Loop Triggered by Inflammation Regulates Asymmetric Stem Cell Division in Intestine and Colon Cancer. Cell Stem Cell, 2016; 18 (2): 189 DOI: 10.1016/j.stem.2016.01.006 

Kanserin Orijini Bilinmiyorsa Aile Üyelerinin Riski Artıyor

27 Aralık 2015

Kanser genellikle belirli bir lokasyondan başlar ve sonrasında vücuda yayılır. Ancak hastaların yüzde 3’ü ile 5’inde ise kanserin hangi dokudan köken aldığı tespit edilememektedir. Bu tarz hastalarda kanser tanısı diğer organlara metastaz yapmış olduğu için konulabilmektedir.

Kanserin orijini bulunamayan hastalara primeri bilinmeyen kanser tanısı konur ve bu hastalarda hastalık çok hızlı ilerler. Öyle ki beklenen yaşam süresi 3 ay kadardır. Geçtiğimiz günlerde yayınlanmış olan bir çalışmada görüldü ki primeri bilinmeyen kansere sahip hastaların aile üyelerinde de akciğer, pankreas, kolon, bazı kan kanserleri ve primeri bilinmeyen kanser oluşum riski ciddi bir şekilde artıyor.

ABD Utah merkezli yapılan çalışmada araştırıcılar 1980 ile 2010 yılları arasındaki kayıtları geriye dönük olarak inceleyerek primeri bilinmeyen kanser hastaları ve bu hastaların aile üyelerinin nasıl etkilendiğini analiz ettiler.

Çalışmanın yapılabilmesi Utah’ta yer alan Huntsman Kanser Enstitüsü’ne ait Utah Popülasyon Veritabanı (UPV) sayesinde mümkün oldu.Bu veritabanını kullanana araştırıcılar 30 yıllık bir sürede primeri bilinmeyen kanser tanılı 4160 hasta tespit ettiler ve bu hastaların aile üyelerinde kanser tanısı alanları değerlendirme fırsatı buldular. Bu verilere göre birinci derece (anne, baba, kardeş, çocuk), ikinci derece (amca, dayı, hala, teyze, büyükanne, büyükbaba, yeğen) ve ilk kuzen akrabalarla poülasyondan random seçilen hastalıksız kontroller kıyaslanarak risk araştırıldı.

Çalışmanın sonuçları oldukça ilginç. Buna göre primeri bilinmeyen kansere sahip hastaların birinci derece akrabalarında da primeri bilinmeyen kanser oluşum riski %35 oranında artış gösteriyor. Bu oran akciğer kanseri için %37, pankreas kanseri için %28 ve kolorektal kanser içinse %20 olarak belirlenmiş.

Çalışmanın araştırıcılarından Dr Samadder’a göre özellikle akciğer ve pankreas kanseri çoğunlukla sigara ile ilişkili olduğu için, primeri bilinmeyen kanser tanısı alan hastaların yakınları sigarayı bırakarak riski rölatif olarak azaltabilirler. Kolon kanseri içinse bu popülasyonda tarama testlerinin önemi bir kat daha önem kazanıyor.

Bu makalenin çıktılarından bir diğeri de primeri tespit edilemeyen kanserlerde primer lokasyon olarak akciğer, pankreas ya da kolon olması diğerlerine göre daha yüksek olasılıkta. Bu sayede ileride yapılacak çalışmalarda primer kaynak olarak bu dokular daha sıkı incelenirse primeri bilinmeyen kanser hastalarında daha başarılı tedaviler vermek mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

  Samadder NJ et al. Familial Risk in Patients With Carcinoma of Unknown Primary. JAMA Oncology, December 2015 doi:10.1001/jamaoncol.2015.4265

Kolorektal Kansere Karşı Ölü Bakteri

10 Aralık 2015

Kolorektal kanser dünyada her yıl 1.4 milyon yeni tanı ile en yaygın görülen kanserler sıralamasında üçüncü sırada yer almaktadır. Genellikle geç tanı konulan bu kanser tipinde hastaların sağ kalımı ciddi anlamda kısalabilmektedir. Singapur’da ise kolorektal kanser en yaygın görülen kanser olarak göze çarpıyor.

Kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedavi yöntemleri kolorektal kanserde çok fazla işe yaramıyor çünkü tümör çevresinde genellikle azalmış kan akımına bağlı düşük beslenme ve oksijenlenme izleniyor. Bu tedavilerde ise kanser hücrelerinin DNA’sına hasar verebilmeleri için bu tedaviler oksijene gereksinim duyar ve bu tedavilerin tümöre ulaşabilmesi için kan akımına ihtiyaç duyulur.

Oksijensiz bir ortamda kolorektal kanser hücrelerini öldürmeyi hedefleyen Singapurlu bilim adamları bu amaçlarına ölü clostridium sporonges bakterileriyle erişmişler. C sporonges bakterisi genellikle toprakta bulunmakta ve ölü haldeyken bile sekresyonları sayesinde çevresindeki hücreleri öldürebilmektedir.

Baş araştırıcı Dr Teoh’a göre “C sporonges bakterisi ölü haldeyken bile toksisitesi sayesinde kanser hücrelerini öldürmeye devam ediyor, geleneksel kemoterapi ilaçlarının çalışması içinse oksijene ihtiyaç duydukları biliniyor”.

Çalışmada kullanılan bakteri ısıyla öldürülmüş olduğu için çoğalması ve kanser hücresi dışında bulunan sağlıklı hücrelere de zarar vermesi olasılığı ortadan kaldırılmış. Çalışmada yapay olarak üretilmiş ve insan bedeninin iç yüzüne benzeyen 3D ortam kullanılmış.

72 saat süren deney sonucunda inaktif bakteri aracılığıyla  kolon tümör hücrelerinin büyümesi %74 oranında azaltılmış. Buna ek olarak canlı bakteri kültüründen alınan sekresyonlar kullanıldığında bu oran %83’e kadar yükselmiş.

Bu çalışma ile önemli bir adım atılarak kolorektal kanser gibi hızlı metastaz yapan bir tümör tipinde erken dönemlerde tümör hücrelerinin yok edilmesinin yolu açılmış olabilir. Araştırıcılar bundan sonra tümör hücrelerini öldüren spesifik komponentleri bulmaya ve bu komponentlerden ilaç üretmeye çalışacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

  Madhura Satish Bhave, Ammar Mansoor Hassanbhai, Padmaja Anand, Kathy Qian Luo, Swee Hin Teoh. Effect of Heat-Inactivated Clostridium sporogenes and Its Conditioned Media on 3-Dimensional Colorectal Cancer Cell Models. Scientific Reports, 2015; 5: 15681 

D Vitamini Kolorektal Kanser Oluşumunu Engeller mi?

30 Kasım 2015

Geçmişte yapılmış olan gözlemsel çalışmalarda yüksek kan vitamin D ve kalsiyum düzeyleri ile kolorektal kanser gelişimi riski açısından negatif bir ilişki olduğu görülüyordu. Bu hipotezin doğruluğu ABD merkezli bir çalışma ile test edildi.

Çalışmaya 11 merkezden toplam 2200 hasta dahil edildi. Çalışma randomize ve plasebo kontrollü olarak uygulandı ve bir koldaki hastalara D3 vitamini (1000 IU/gün) ve/veya kalsiyum takviyesi (1200 mg/gün) verildi. Bu takviye sonrasında iki kol arasındaki kolorektal adenom gelişimi açısından herhangi bir fark olup olmadığı araştırıldı.

Çalışmaya dahil olan hastalar 45-75 yaş arasında bir dağılıma sahipti ve hepsinde kolorektal adenom öyküsü olup kolonoskopi sonrası tüm poliplerden arındırılmışlardı. Hastalar randomize olarak vitamin D veya kalsiyum, veya her ikisi birlikte takviye veya hiçbiri şeklinde kollara ayrılarak izlendi. Çalışmanın sonucunda beklentilerin aksine 3-5 yıllık D vitamini takviyesi ile kolorektal adenom gelişimi riskinde herhangi bir azalma sağlanmadı.

Dartmouth-Hitchcock's Norris Cotton Kanser Merkezi araştırıcılarından Dr Elizabeth L. Barry’ye göre “Bu çalışmayı daha anlamlı yapan şey klinisyenlerin sağlık kontrolleri sırasında D vitamini seviyelerini rutin olarak ölçmesi ve bu seviyenin düşük olduğu kişilerde takviye önermeleri. Bizim için de şaşırtıcı olan bir sonuçla, bu çalışmanın bize gösterdiği, kolorektal adenom oluşumunu engellemek için bu takviyelerin yeterli olmadığı.”

Daha önce yapılmış olan gözlemsel çalışmalarda düşük D vitamini seviyelerinin kolorektal kanser oluşum riskini arttırdığı gözlenmişti, bu çalışmada ise D vitamini ve kalsiyum takviyesinin kanser prekürsörü olan kolorektal adenom gelişimini azaltıcı herhangi bir etkisi olmadığı görülmüş oldu.

Araştırıcılar ek analizlerle katılımcılar arasındaki genetik farkların bu sonuç üzerinde ne kadar etkisi olduğunu ve daha uzun süreli takiplerde bu sonucun ne şekilde değişeceğini araştıracaklar. Akılda tutulması gereken, kolorektal kanser oluşumunun engellenmesinde en etkili yöntemin kolonoskopi ve poliplerin alınması olduğudur.

Literatür talep et

Referanslar :

  John A. Baron. et al. Trial of Calcium and Vitamin D for the Prevention of Colorectal Adenomas. New England Journal of Medicine, 2015; 373 (16): 1519 

Kolorektal Kanserde Monosit/Makrofaj Hakimiyeti

23 Kasım 2015

Tümörlerin progresyonunda mikroçevrelerini infiltre eden monosit ve makrofajların önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Böyle bir korelasyon olup olmadığı çeşitli tümör tiplerinde daha önce yapılmış bazı çalışmalarla değerlendirilmişti. Kolorektal kanser hastalarında dolaşımda bulunan monositlerin ve tümörleri infiltre eden makrofajların frekansı ve bunun hastalık oluşumu ve progresyonu ile ilişkisi Çin merkezli bir çalışma ile değerlendirildi.

Çalışmaya 46 kolorektal kanser hastası ve 22 sağlıklı kontrol dahil edildi. Dolaşımdaki farklı alt serilerdeki monositler flow sitometri ile değerlendirilirken makrofajların farklı alt serileri ise 30 tümör dokusu ve 12 non-tümör dokunun lamina propria mononükleer hücrelerinden analiz edildi. Bunlara ek olarak karsinoembriyonik antijen ve plazma sitokin düzeyleri de ölçüldü ve bu değerlerin birbirleriyle potansiyel ilişkileri değerlendirildi.

Bu ölçümler sonunda CD14+CD169+ dolaşan monositler ve tümör infiltre edici makrofajlar ile plazma IL-10 ve CEA düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon bulunduğu saptandı. Aynı zamanda hastalık evresi ile de bir pozitif korelasyon mevcuttu.

Bu çalışma ile görüldü ki of CD14+CD169+ hücrelerin frekansında bir artış ile kolorektal kanser oluşumu ve progresyonu arasında bir ilişki olabilir ve bu yükselme kolorektal kanserin patolojik derecesin değerlendirme için bir biyobelirteç olarak kullanılabilir.



Şekil: Kolorektal kanser dokularında CD14+CD169+ makrofaj karakterizasyonu

Literatür talep et

Referanslar :

Li C et al. C A Higher Frequency of CD14+CD169+ Monocytes/Macrophages in Patients with Colorectal Cancer. PLoS One. 2015 Oct 28;10(10)

Genç ve yaşlı kolorektal kanser hastaları arasında tümörler açısından fark var mı?

27 Eylül 2015

Kolorektal kanserin (KRK) genç hastalarda görülme sıklığı artıyor. Erken yaşta başlayan vakalardan bazıları kalıtsal faktörlerle açıklanabilirken büyük kısmı spontan biçimde ortaya çıkıyor.

Yakın zamanda yayınlanan yeni bir çalışmada genç yaştaki kolorektal kanser hastalarındaki tümörlerin yaşlı hastalardakilerden moleküler olarak farklı olabileceği ve bu farkların genç hastaların tümörlerindeki genler ile bağlantılı olduğu saptandı.

Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nden Dr. Andrea Cercek ve ekibi, 50 yaş altı 126 hasta ve 50 yaş ve üzeri 368 hastanın tümörlerinde gerçekleştirdiği genetik mutasyon analizini tarif etti.

Dr. Cercek "Hastalığın erken başladığı grupta 154 genin olması gerekenden daha az metillendiğini saptadık. Kanserde genlerin hem olması gerekenden daha az (hipometilasyon) hem de daha fazla (hipermetilasyon) metillenmesine rastlanır. Ayrıca, daha genç hastalarda metilasyon artışının yaşla birlikte arttığını ve bu yoğunlaşmanın normal dokuda doğal yolla oluşandan daha fazla olduğunu da belirledik. Bu grupta böyle farklı bir moleküler arka planın bulunması, bizi cesaretlendirerek gelecekte bu hastalar için tedavileri bireysel olarak düzenleyebileceğimiz ve onlardaki sonuçları iyileştirmek amacıyla bu süreçleri önleyebileceğimiz veya yavaşlatabileceğimize inanmaya sevk etmektedir." diyerek elde ettikleri bulguların önemine dikkat çekti.

Dr. Cercek genç yaşta başlayan KRK'li hastalar için daha iyi tedaviler geliştirebilmek ve onların genel sağ kalımını ve yaşam kalitelerini iyileştirebilmek için bu hastaların tümörlerinin moleküler ve epigenetik karakterizasyonu üzerinde araştırmalara devam etme ümidini taşıdıklarını belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Kayna​k:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150927115522.htm

Amerikan Gastroenteroloji Derneği kolorektal kanserli tüm hastaların Lynch sendromu için test edilmesini öneriyor

10 Eylül 2015

Amerikan Gastroenteroloji Derneği'nin (AGA) resmi dergisi olan Gastroenterology'de yayınlanan yeni bir kılavuza göre tüm kolorektal kanser hastalarına, kolorektal kanserin en yaygın kalıtsal nedeni olan Lynch sendromunu taşıyıp taşımadıklarını görmek üzere tümör testi uygulanmalıdır.

Çalışmanın baş yazarı, Michigan Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bölümü'nden Dr. Joel H. Rubenstein yeni tanı konmuş tüm kolorektal kanser vakalarında Lynch sendromunun saptanması için tümör testi önerilmesinin gerekliliğine dikkat çekti.

Kolorektal kanser tanısı konmuş kişilerin yaklaşık %30'unda bu hastalığa ilişkin aile öyküsü mevcuttur ve %5-6'sında bilinen bir kalıtsal kanser sendromu tanısı koyduran mutasyonlar bulunur. Lynch sendromu kolorektal kanserin en yaygın kalıtsal nedenidir. Ancak, Lynch sendromlu insanların çoğu bunu taşıdıklarını bilmez.

Lynch sendromlu insanların tümünde kanser gelişmese de, bu mutasyona sahip bir kişide belirli kanser tiplerinin ortaya çıkma olasılığı daha fazladır; %80 daha yüksek kolorektal kanser riski ve %60 daha yüksek endometriyum kanseri riski de buna dahildir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150910131810.htm

Hiperplastik polip sendromu olan hastalarda kolorektal kanser riski daha mı yüksek?

19 Ağustos 2015

Yeni yayınlanan bir çalışmaya göre, hiperplastik polip sendromu olan her 6 hastadan 1'inde kolorektal kanser gelişeceği öngörülüyor.

Çalışmanın araştırmacıları, elde ettikleri sonuçların, kolorektal kanser riskinin hiperplastik poliplerin fenotipik özellikleri ile ilişkili olduğunu gösterdiğini belirtirken, proksimal poliplerin sayısı ve bu poliplerdeki yüksek dereceli displazilerin varlığı da kolorektal kanser açısından risk olarak kabul edildiğine dikkat çektiler.

Çalışmada Mart 2013 ile Eylül 2014 arasında İspanya'daki 18 merkezden hiperplastik polip sendromlu 296 hastanın verileri geriye dönük olarak analiz edildi. Tüm hastalar Dünya Sağlık Örgütü'nün hiperplastik polipoza ilişkin 1 ve/veya 3 kriterini karşılıyordu, tanı konma yaşı ortalama 57.2'ydi ve hastaların %78'ine tarama kolonoskopileri sırasında tanı konmuştu. Hastaların yaklaşık üçte birinde (%29.4) kolorektal kansere ilişkin birinci dereceden aile öyküsü mevcuttu.

Araştırmacılar kolorektal kanser risk faktörlerini 1993 yılına kadar giderek hastaların medikal, endoskopi ve histopatoloji raporu verilerine göre belirledi, bu verilere göre hastaların %82.8'ine 2010 veya sonrasında tanı konduğu görüldü. Çalışma süresince 26 hiperplastik polip ve 3 adenom bulunan hastalar ortalama 45 ay takip edildi. Tespit edilen 11.270 polipten, %87.2'si hiperplastik ve %12.8'i adenomdu.

İzleme döneminde, 47 hastada (%15.8) ortalama 53.9 yaşında kolorektal kanser geliştiği tespit edildi; bu hastaların 4'ü (%8.5) takip sırasında saptandı. Bu 4 hastada son takip kolonoskopisi ile kolorektal kanserin saptanması (klinik semptomlar olmaksızın) arasında ortalama 12 ay vardı ve hastalarda klinik bulgular görülmedi.

Kolorektal kanser tanısı konan hastalarda tümörlerin %46.8'i proksimal kolonda ve %53.2'si distal kolondaydı.

Araştırmacılar hastalar arasında üç risk grubunu tanımladılar: splenik fleksürün proksimalinde ikiden fazla sapsız hiperplastik adenom/polip ve yüksek dereceli displazilerin eşlik ettiği en az bir proksimal hiperplastik adenom/polip. Özelliklerden hiçbirinin bulunmamasıyla karşılaştırıldığında bir özellik varlığı riski yaklaşık iki kat arttırırken her iki özelliğin de varlığı 4 kat artışla ilişkiliydi.

Araştırmacılar kolorektal kanser gelişimiyle bağlantılı herhangi bir demografik karakteristik veya başka klinik özellikler tanımlamadı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/849690

Yaşlı kanser hastalarının kemoterapiden yarar görme olasılığı daha az olabilir

13 Ağustos 2015

Teksas Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, kemoterapinin yaşlı kanser hastalarının sağkalım süresini uzattığı ancak 80 yaş üstündeki meme kanserli hastalarda kemoterapinin sağ kalım süresini kısalttığı gösterildi.

Çalışmanın yürütücüsü Dr. Xianglin Du, kemoterapinin yaşlı meme kanseri hastalarında mortaliteyi azaltıcı etkisinin daha düşük olmasının altında birkaç faktörün yatabileceğini, tümörlerin kemoterapiye daha az duyarlı olabileceğini, yaş nedeniyle ilaç dozunun azaltılmasının etkili olabileceğini ve kemoterapinin sağlıklı hücreleri de öldürebileceğini belirtti.

Dr. Du ve arkadaşları 1999-2009 yılları arasında Evre I ile IIIA hormon reseptörü-negatif meme kanseri tanısı konmuş 14.440 kadın ile  Evre III kolon kanseri tanısı konmuş 26.893 erkek ve kadına ait bilgilerin bulunduğu bir veri tabanında yer alan 65 yaş üstündeki hastaların verilerini incelediler.

Meme kanseri tanısı konan kadınlarda, kemoterapinin tüm nedenlere bağlı ölüm riskini 65-69 yaş arası kadınlarda %30, 70-74 yaş arası kadınlarda %26 ve 75-79 yaş arası kadınlarda %24 azalttığı gösterildi.  Kemoterapinin ayrıca 80 yaş üzeri kadınlarda mortalite riskini anlamlı düzeyde azaltmadığı saptandı.

Kemoterapinin mortalite riskini azaltmadaki faydası meme kanserli kadınlarda yaşla azalmaktayken, kolon kanserli kadın ve erkeklerde benzer durum gözlenmedi, kolon kanserli hastalarda kemoterapi 89 yaşına kadar etkili olmaya devam etti.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/08/150812131648.htm

35 yaşından önce saptanan kolorektal kanserlerin üçte biri kalıtsal

20 Temmuz 2015

Tüm kolorektal kanserlerin (KRK) yaklaşık %5'ine Lynch sendromu ve ailevi adenomatöz polipozis (AAP) gibi kalıtsal sendromların neden olduğu biliniyor. Genel olarak 50 yaşından önce tanı konan KRK'lı hastalarda kalıtsal KRK insidansı daha yüksek olma eğilimindedir, fakat ergenlerde ve genç yetişkinlerdeki prevalans yeterince bilinmiyor.

Journal of Clinical Oncology dergisinde yayınlanan çalışma, ergenlerde ve genç yetişkinlerdeki kalıtsal KRK yaygınlığını saptamak amacıyla 35 yaşından önce KRK tanısı konmuş hastalara odaklanılarak yapıldı.

Klinik Kanser Önleme Birimi'nden Dr. Eduardo Vilar-Sanchez ve ekibi tarafından yürütülen çalışmada, 35 yaşından önce KRK tanısı konan 193 hastanın verileri gözden geçirildi ve genetik analizleri yapıldı.

Dr Vilar-Sanchez 'Bu yaş grubunudaki oranın genel popülasyona kıyasla daha yüksek olabileceği hipotezini ileri sürdük ancak bu hasta popülasyonunun %35'inde bir genetik hastalık bulunmasını şaşırtıcı bulduk' diyerek görüşlerini belirtti.

Amerikan Kanser Derneği verilerine göre, KRK bu yıl beklenen 90.000'i aşkın yeni vaka ile ABD'de kadınlarda ve erkeklerde en yaygın üçüncü kanserdir. Bu vakaların yaklaşık %90'ının 50 yaşın üzerindeki kişilerde görüleceği öngörülüyor. Buna bağlı olarak 35 yaşın altında KRK tanısı almış hastalar, tüm vakaların %1.5'inden daha azını oluşturuyor ve yelpazenin diğer tarafını temsil ediyor.

Genetik bulgular aileler için önemlidir.

Genel popülasyonda bir kişiye yaşamı boyunca KRK tanısı konma riski %5'tir. Lynch sendromu olan kişilerde ise bu risk %50-80'dir. AAP bulunan hastalarda koruyucu önlemler alınmazsa kanser gelişme olasılığı %100'dür.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak: Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/07/150720175641.htm

Basit bir test kolonoskopinin tekrarlanması gereksinimini öngörmeye yardımcı olabilir

06 Temmuz 2015

Lüksemburg'da yapılan bir çalışmada, araştırmacılar genetik biyobelirteçleri içeren basit bir panelin, tarama kolonoskopisinden sonra kolorektal kanser gelişimi yönünden yüksek ve düşük risk taşıyan hastaları saptayabileceğini ve taramanın tekrarlanması gereken kişileri tespit edebileceğini saptadı.

17. Dünya Gastrointestinal Kanser Kongresi'nde (WCGC) çalışma verilerini sunan araştırmacılar, sekiz adet genetik biyobelirteçten oluşan bir panelin kolorektal kanser riski taşıyan hastaları yüksek duyarlılık ve spesifite ile saptayabileceğini söyledi.

Çalışmanın yürütücüsü olan Dr. Mario Dicato, kanserli hastalarda bu biyobelirteçlerin belirgin bir paterni olduğunu ancak uzun süren bir klinik çalışmadan kimlerin kansere yakalanacağını öngörmenin zor olduğunu, yalancı pozitif ve yalancı negatiflerin durumu karmaşıklaştıracağını, tüm biyobelirteçlerin kullanımı ile yanlış öngörülerde bulunulabileceğini söyledi. Dr. Dicato hastaya 'kolonoskopi yaptırmanız gerekiyor' demekle 'kolonoskopi yaptırmamalısınız' demenin benzer biçimde riskli olduğuna dikkat çekti. Kolonoskopi yapılan sağlıklı popülasyonda çalışma yapmanın faydalı olacağını belirten Dr. Dicato, sağlıklı popülasyonda da kansere yakalanacak olan kişilerin olacağını, kolonoskopinin tam da bu nedenle yapılması gerektiğini düşündüğünü belirtti. Kolonoskopi yapılan sağlıklı bir kişinin 10 yıl sonra tekrar çağrılması gerektiğini belirten Dr. Dicato, bu test kanser riski yüksek kişileri tespit ettiği için, risk saptanan kişilerin 10 yıl yerine 3-5 yıl daha erken kolonoskopi yaptırmalarının doğru olacağını söyledi.

İndeksin Geliştirilmesi

Araştırmacılar ilk olarak 185 kolorektal kanserli hastadan oluşan hasta grubunu ve 93 kişiden oluşan kontrolü grubunu karşılaştırdı ve kolorektal kanser ile TGFBR1, GSTT1,  INSR,  telRNA, LRRC1, GSTM1,CHR8 ve FOXO1 genlerinde tek nükleotid polimorfizmlerini veya delesyonlarını saptadılar. Araştırmacılar ayrıca fonksiyon analizini kullanarak tüm testlerden elde edilen verileri bir araya getirdiler, hastalar ile kontrol grubu arasında en iyi ayrımı sağlayan tek bir indeks oluşturdular. Bu indekse dayanarak, erken kanser tanısı için gelecekte tekrar kolonoskopi yapılması gereken hastalar için düşük risk ve yüksek risk profillerini ve yalancı pozitiflerin veya negatiflerin maliyeti bakımından testin optimum ekonomik performansını belirlemek için eşik değerleri tanımladılar.

Araştırmacılar indekse dahil edilen genetik varyasyonların sayısının arttırılmasının hangi hastaların tekrar kolonoskopi yaptırmaları gerekeceğini belirlemede indeksin duyarlılık ve spesifikliğini arttırdığını saptadılar. Örneğin, sekiz markerin hepsi kullanıldığında indeksin duyarlılığı ve spesifitesi sırasıyla %74.6 ve %77.4 idi. Ancak sadece üç varyant kullanıldığında (TGFBR1GSTT1 ve INSR) karşılık gelen yüzdeler sırasıyla %70.3 ve %67.7 idi.

Araştırmacılar testin maliyetinin panele dahil edilen biyomarkerlerin sayısına ve seçilen spesifik biyomarkerlere bağlı olarak değiştiğini,  kolonoskopiye kıyasla çok daha ekonomik olduğunu belirttiler. Ayrıca testin kolonoskopi yapılamayacak kadar küçük yaşta olanlar dahil her yaşta hastaya yapılabileceği bildirildi.

Almanya Tümör Biyolojisi Kliniği, Tıbbi Onkoloji Departmanı direktörü Dr. Dirk Arnold çalışmanın "güzel bir çalışma olduğunu" söyledi, çalışmanın tarama kolonoskopisi için risk taşımayan hastalarda kolonoskopinin önüne geçilmesini, kolon kanseri riski taşıyan hastalarda ise tarama kolonoskopisini yoğunlaştırmasını savunduğunu belirtti. Dr. Arnold, bu testin hangi hastanın kolon kanseri gelişimi yönünde risk taşıdığını yüksek düzeyde öngörebildiğine dikkat çekti.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/847467

Zayıf kolorektal kanserli hastaların sağ kalım süresi obez hastalara göre daha kısadır

01 Temmuz 2015

Yeni yayınlanan bir çalışmada, yüksek beden kitle indeksi (BKİ) ile yüksek kolorektal kanser riski ile ilişkilendirilmesine rağmen, beden kitle indeksi düşük olan hastalarda tedavi sonrası sağ kalımın kilolu hastalara kıyasla daha düşük olabileceği belirtildi.

Dünya Gastrointestinal Kanser Kongresi'nde sunulan çalışmada, vücut ağırlıkları normal veya düşük olan hastaların, fazla kilolu ve aşırı kilolu hastalardan ortalama 2.5 ay daha az yaşadıklarını saptandı.

Çalışmanın yürütücüsü Dr. Yousuf Zafar ''Öne sürdüğümüz hipotezin aksine, BKİ değeri düşük olan hastalar en kısa sağ kalıma sahip olma açısından risk altında idi.  BKİ değeri 25'in altındaki metastatik kolon kanseri hastaları, ölüm açısından en büyük riske sahip bulundu.'' Diyerek görüşlerini dile getirdi.

Çalışmanın yazarları, metastatik kolorektal kanser için önceden tedavi edilmemiş, ABD ve Avrupa'da dört farklı kayıt sistemi çalışmasına dahil edilmiş 6128 hastanın verilerini inceledi. Bu hastaların ortalama BKİ değerleri tedavi öncesinde 25.3 idi.

Hastalar BKİ değerlerine göre 4 gruba ayrıldı, toplam sağ kalım oranlarının yanı sıra hastaların progresyonsuz sağ kalım süresi ölçüldü.

Çalışma sonuçlarına göre, en düşük BKİ değerine sahip hastalar (20-24.9) ve rehberlere göre sağlıklı kiloda kabul edilen hastalar tedavi başlangıcından sonra ortalama 21.1 ay yaşadılar. BKİ değeri 25-29 arasında olan ve fazla kilolu kabul edilen hastalar ortalama 23.5 ay, BKİ değeri 30-35 arasında olan ve obez olarak kabul edilen hastalar ise ortalama 24 ay yaşadılar. BKİ değeri 35'in üstündeki hastalar ortalama 23.7 ay yaşadılar.

Dr. Zafar çalışmanın fazla kilolu olmanın kanser tedavisi alan hastalar için herhangi bir şekilde koruyucu olduğunu göstermediğine dikkat çekti.  Düşük BKİ değerine sahip olmak ile hastaların tedaviyi ne kadar iyi tolere edebildiği arasında bir ilişki olabileceğine değinen Dr. Zafar, en düşük BKİ grubundaki hastaların daha az miktarda tedavi aldıklarının, tedaviyi daha az tolere ettiklerinin, tedavinin ilerleyen dönemlerine ek tedavi alamayacak kadar ağrı hasta oldukları hipotezinin de üzerine durulabileceğinin altını çizdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/07/150701093803.htm

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image