Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Protonlarla Kanser Tedavisi İçin Yüksek Kontrastlı Görüntüleme

13 Mart 2019

Radyasyon tedavisi uzun zamandır onkolojik tedavi uygulamalarının standart bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu yöntemdeki temel mekanizma; belirli bir miktarda enerjinin, kanser hücrelerinin genetik materyaline zarar verecek şekilde bölünmesine ve ideal olarak onları yok etmelerine neden olacak şekilde tümör dokusunda depolanmasına dayanmaktadır. Günümüzde en yaygın kullanılan radyasyon tedavisi, yüksek enerjili röntgen ışınlarını kullanan foton tedavisidir. Burada, ışının büyük bir kısmı hastanın vücuduna nüfuz eder ve tümör dışında, tümörü saran sağlıklı dokuda da zararlı doz birikimi gözlenir.

Foton tedavisine alternatif bir yöntem de bir proton gibi yüklü atom çekirdeği ile radyasyon tedavisidir. Bu tedavide zorluk, proton ışınını tümör dokusunun şekline tam olarak uyması için kontrol etmek ve çevreleyen normal dokuyu mümkün olduğu kadar korumaktır. Tedaviden önce, hedef hacimleri seçmek için röntgen temelli bilgisayarlı tomografi (BT) taraması yapılır.

Proton tedavisi, organ hareketleri ve anatomik değişiklikler söz konusu olduğunda x-ışınları ile yapılan radyasyon tedavisine göre daha hassastır. Günümüzde, ışınlama sırasında tümör hareketini görselleştirmek için doğrudan bir yöntem bulunmamaktadır. Proton tedavisi kullanımı sırasında karşılaşılan en büyük zorluk budur. Proton ışınının tümöre planlanan şekilde çarpıp çarpmayacağını tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle, tümör çevresinde büyük güvenlik marjları kullanılması zorunludur. Ancak bu durumda da radyasyon iyi hedeflendiyse, sağlıklı dokuya gereğinden fazla zarar verilmektedir.

MR Kılavuzlu Partikül Tedavisi İçin İlk Prototip

Manyetik rezonans (MR) görüntüleme kullanarak çevrimiçi görüntü rehberliğinin proton tedavisinin hedefleme doğruluğunu arttırması beklenmektedir. Bununla birlikte, bugüne kadar bu iki sistemin bir arada kullanıldığı birleşik bir sistem mevcut değildi. Bir araştırmacı grubu, hedefli proton tedavisi ile röntgen veya BT görüntülemenin aksine, mükemmel yumuşak doku kontrastı ve ışınlama sırasında sürekli görüntüleme sağlayan gerçek zamanlı MR görüntülemesini bütünleştirmeyi amaçladılar. 

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, eşzamanlı ışınlama ve görüntülemenin uygulanabilirliğini test etmek için ilk kez bir düşük alanlı (low-field) açık MR tarayıcıyı, statik bir proton araştırma ışını hattı ile entegre ettiler. MR tarayıcısının görüş alanı, Lorentz kuvveti kaynaklı ışın sapması hesaba katılarak ışın ile hizalandı. Çalışmada ekstremiteler için çeşitli görüntüleme sekansları, sağlıklı bir gönüllü üzerinde ve üst kolunda yumuşak doku sarkoması olan bir hasta üzerinde her iki proton ışın çizgisi kapalı olarak gerçekleştirildi. Dokuyu taklit eden bir fantomun T1 ağırlıklı spin eko görüntüleri ışınsız, enerjili ışın hattı mıknatısları ile proton ışıması sırasında elde edildi. Işın profilleri, yalnızca MR tarayıcısının statik manyetik alanı için ve farklı görüntüleme dizilerinin edinimi sırasında dinamik gradyan alanları ile kombine olarak elde edildi. Bir proton tedavi tesisinin elektromanyetik olarak kirlenmiş ortamında MR görüntülemenin mümkün olduğu gösterildi. Anatomik MR görüntülerinde gözlenen kalite, hedef hacim tanımlaması ve konumlandırma için yeterli olarak değerlendirildi. Doku taklit eden fantom, görünür ışın kaynaklı görüntü bozulması göstermedi. 

Araştırmacılar bu çalışma ile, eşzamanlı ışınlama ve ışın içi MR görüntülemenin, statik bir protonun ışın hattı ile entegre edilmiş düşük alanlı bir MR tarayıcı ile teknik olarak mümkün olduğunun kanıtlandığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sonja M Schellhammer, Aswin L Hoffmann, Sebastian Gantz, Julien Smeets, Erik van der Kraaij, Sébastien Quets, Stefan Pieck, Leonhard Karsch, Jörg Pawelke. Integrating a low-field open MR scanner with a static proton research beam line: proof of concept. Physics in Medicine & Biology, 2018; 63 (23): 23LT01.

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Kanser Tedavisinde Adenovirüsler Umut Vaat Ediyor

23 Mayıs 2019

Hokkaido Üniversitesi’ndeki araştırmacıların kanser hücrelerini hedef almak üzere oluşturduğu ve Oncology Reports’da yayınlanan makaleye göre dl355 adı verilen yeni bir virüs, halihazırda tedavide kullanılan virüslerden daha etkin antikanser özelliğe sahiptir.

Moleküler onkolog Fumihiro Higashino ve arkadaşları, bir adenovirüs türünün genetik materyalinden E4orf6 adı verilen ve viral replikasyonda görev alan bir geni sildiler. Ekip daha önce bu genin ARE-mRNA denilen bir mRNA’yı stabilize ederek enfekte hücrelerde viral replikasyonun devamını sağladığını keşfetmişti. ARE-mRNA kanser hücrelerinde stabil biçimde çalışırken normal hücrelerde hızla degrade olmaktaydı. Laboratuvar testlerinde dl355 adını verdikleri modifiye adenovirüsün, normal hücrelere kıyasla kanser hücrelerinde çok daha hızlı replike olduklarını gördüler. Higashino, E4orf6 geninin yokluğunda, virüslerin kanser hücrelerindeki stabil ARE-mRNA’ları kullandığını ifade etti.

Araştırmacılar farklı kanser türlerinden hücre dizilerini hücre başına 100 adet dl355 virüsü ile enfekte ettiklerinde, neredeyse tüm hücrelerin 7 gün içerisinde öldüğünü gördüler. Ancak virüsle enfekte olan sağlıklı hücreler 7 günden sonraki süreçte dahi ölmemişlerdi. dl355 dozu düşük tutulduğunda bazı kanserli hücre serileri hayatta kaldıysa da, doz arttırıldığında tüm kanserli hücrelerin öldüğü görüldü. Fare modellerindeki insan tümör hücrelerinin büyümesi de dl355 uygulandığında büyümeyi anlamlı ölçüde durdurdu.

Araştırmacılar son olarak, dl355’i şu an klinik pratikte kullanılmakta olan dl1520 virüsü ile karşılaştırdılar. dl355’in serviks ve akciğer kanseri de dahil olmak üzere çoğu kanser hücre dizisinde daha yüksek replikasyon oranına ulaştığı ve biri hariç tüm kanser türlerinde daha yüksek antikanser etkinliğe sahip olduğu gözlendi. Her iki virüs de çok az sayıda normal hücre ölümüne sebep oldu.

Bulgular dl355 virüsünün etkin bir kanser tedavi seçeneği olarak umut verdiğini gösterirken, araştırmacılar en az 5 yıl sürecek ileri klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Aya Yanagawa-Matsuda, Yohei Mikawa, Umma Habiba, Tetsuya Kitamura, Motoaki Yasuda, Mohammad Towfik-Alam, Yoshimasa Kitagawa, Kazuyuki Minowa, Masanobu Shindoh, Fumihiro Higashino. Oncolytic potential of an E4-deficient adenovirus that can recognize the stabilization of AU-rich element containing mRNA in cancer cells. Oncology Reports, 2018

Böbrek Kanseri Beyin Metastazında Sağkalım

15 Mayıs 2019

Beyin metastazı, metastatik böbrek kanseri olan hastalarda sık görülür ve önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır. Her ne kadar tarihsel olarak kötü bir prognozla ilişkili olsa da, modern çağdaki hastaların sağkalım sonuçları tam olarak karakterize edilmemiştir. Özellikle stereotaktik cerrahi gibi non-invaziv işlemlerin sağkalım üzerindeki etkisi tam olarak değerlendirilmemiştir.

Bu sebeple 2006-2015 yılları arasında Teksas Üniversitesi Güneybatı Tıp Merkezi'nde tedavi edilen metastatik renal hücreli karsinomlu (RCC) hastaların retrospektif bir veri tabanı oluşturuldu. Teşhis, tedavi ve tedavi sonuçlarıyla ilgili veriler sistematik olarak toplandı. Sağkalım analizleri yapıldı. Beyin metastazı olan ve olmayan hastalar eşleştirilerek verileri kıyaslandı. İkinci çalışmada ise stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilen hastaların verileri kıyaslandı.

Uygulamada Değişiklik Yapacak Öneriler Sunuldu

Metastatik RCC’li 268 hastanın toplam 56'sına (%28,4) birinci basamak sistemik tedavi öncesinde veya sırasında beyin metastazı tanısı kondu. Genel sağkalım değerleri sistemik tedavi almamış beyin metastazlı hastalarda 19,5 ay ve beyin metastazı olmayan hastalarda ise 28,7 aydı (P =, 0117). Bu fark istatistiksel olarak anlam kazanmadı ve birinci basamak sistemik tedavinin beyin metastazı olan ve olmayan hastalarda benzer olduğunu göstermiş oldular.

Araştırmacılar başka bir çalışmada ise beyin metastazı için stereotaktik radyocerrahi uygulanan hastaların verilerini incelediler ve bu hastalarda stereotaktik radyocerrahinin hastalığı kontrol etmek için etkili bir yöntem olduğunu gösterdiler. Tedavi edilen beyin metastazı için lokal kontrol oranları bir yılda %91,8 ve iki yılda %86,1 idi. Ancak yöntem büyük tümörlerde herhangi bir ek fayda getirmedi. Bir yıllık sağkalım tüm hastalar için %56 idi. Beş veya daha az beyin metastazı olan hastalar arasında sağkalım istatistiksel olarak farklı değildi.

Bu bulgulara göre araştırmacılar uygulamada değişiklik yapacak iki önemli öneride bulundular: "Beyin metastazlarının tedaviyi sürdürmemek için bir neden olmaması gerektiği" ve "Stereotaktik radyocerrahinin tüm beyin radyasyonunun yerini alması gerektiği" önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Bowman IA, et al Improved Survival Outcomes for Kidney Cancer Patients With Brain Metastases. Clin Genitourin Cancer. 2018 Dec 5. pii: S1558-7673(18)30416-6. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.007. [Epub ahead of print]

Wardak Z, et al Stereotactic Radiosurgery for Multiple Brain Metastases From Renal-Cell Carcinoma. Clin Genitourin Cancer. 2018 Nov 22. pii: S1558-7673(18)30520-2. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.006. [Epub ahead of print]

Androjen Tedavisi Kalp Yetmezliği Riskini Arttırıyor Mu?

13 Mayıs 2019

Tayvanlı araştırmacılar, prostat kanserli erkeklerde androjen yoksunluğu tedavisinin (ADT) kullanımının kalp yetmezliği riskinde bir artışa yol açtığını gösterdiler. Önceki çalışmalar ADT ve kalp yetmezliği arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştü, ancak araştırma ekibine göre bunlardan sadece biri çalışma popülasyonuna Asyalı erkekleri dahil etmişti.

Bu kohort çalışmasında, Tayvan Longitudinal Health Insurance Database 2005'ten elde edilen veriler kullanıldı. Tam kohort çalışmasında, çalışma grubu olarak androjen yoksunluğu tedavisi alan 1244 prostat kanseri hastası ve androjen yoksunluğu tedavisi almayan 1806 prostat kanseri hastası tanımlandı ve bu gruplarda elde edilen veriler kıyaslandı.

İki Kattan Daha Fazla Bir Risk Artışı

Bir yıllık takip döneminde 100 kişi başına kalp yetmezliği insidansı, ADT alan erkeklerde (4.00), ADT almayan erkeklere göre (1.89) iki kat daha fazla ölçüldü. Yaş, kentleşme düzeyi, coğrafi konum, aylık gelir ve komorbiditeleri ayarlandıktan sonra, kalp yetmezliği riskinin ADT ile %72 daha yüksek olduğu tespit edildi. Prostat kanserli 1.088 erkeğin eğilim puanıyla eşleştirilmiş bir analizinde ise, ADT kullanımı %92 oranında artmış kalp yetmezliği riskine yol açtığı gösterildi.

Kalp yetmezliği riski uzun süreli ADT alanlarda kullanmayanlara göre daha yüksekti (2.38 kat), ancak kısa süreli ADT alan ve hiç kullanmayanlar arasında risk açısından anlamlı bir fark yoktu.

Araştırmacılar, klinisyenlerin hastalarına değiştirilebilir kalp yetmezliği risk faktörleri hakkında bilgi vermelerini, yaşam tarzlarını iyileştirmelerini önermelerini ve ayrıca androjen yoksunluğu tedavisi alan prostat kanseri hastaları için ilgili kardiyovasküler muayenelerini sağlamalarını önerdiler. Bu çalışmada ölçülebilir bir kalp yetmezliği riski olmasına rağmen, bu bulguların prostat kanseri olan hastalarda androjen yoksunluk tedavisi kullanımı için fayda-risk dengesini zorunlu olarak değiştirmeyebileceğini belirttiler. Bu sonuçların yapılacak diğer çalışmalarla da onaylanması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kao HH, et al. Androgen Deprivation Therapy Use Increases the Risk of Heart Failure in Patients With Prostate Cancer: A Population-Based Cohort Study. J Clin Pharmacol. 2019 Mar;59(3):335-343. doi: 10.1002/jcph.1332. Epub 2018 Nov 7.

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

İBH’de Prostat Kanseri Riski Oluşur Mu?

16 Nisan 2019

Yeni bir çalışmaya göre, inflamatuar barsak hastalığı (İBH) olan erkekler, İBH olmayan erkeklere göre prostat kanseri geliştirme riski açısından klinik olarak anlamlı bir şekilde dört ila beş kat daha fazla risk altındadır.

Epidemiyolojik araştırmalar İBH ile prostat kanseri gelişim riski açısından bir ilişki olduğunu göstermiştir, ancak bu ilişki prostat spesifik antijen (PSA) kullanıma girdikten sonra incelenmemiştir. Bu sebeple toplanan bir ABD’li araştırma grubu, bu ilişkiyi incelemeye karar verilmiştir.

Çalışma ekibi 1996-2017 yılları arasında tıp merkezlerinde prostat kanseri taraması yapılan 1033 erkek İBH hastasını, İBH'ı olmayan 9306 kontrolle karşılaştırdı. On yıllık prostat kanseri insidansı İBH'lı erkeklerde %4,4 iken bu oran kontrollerde %0.65 olarak hesaplandı (tehlike oranı (HR) 4.84; P<0.001). Klinik olarak anlamlı prostat kanseri içinse insidans, sırasıyla %2.4 ve %0.42 idi (HR, 4.04; P<0.001).

Riskte Önemli Bir Artış Görüldü

Yürütülen bu çalışma, tek bir akademik tıp merkezini içeren ve 1996'dan 2017'ye kadar yapılan retrospektif ve eşleştirilmiş bir kohort çalışmasıydı. İBH'lı erkek hastalar (vakalar = 1033), İBH'ı olmayan erkeklerle (kontroller = 9306) 1:9 oranında rastgele eşleştirildi. Tüm hastalara en az bir prostat spesifik antijen (PSA) tarama testi uygulandı.

İBH'lı erkekler, 55 yaşlarından itibaren İBH'sız erkeklerden daha yüksek ortalama PSA düzeylerine sahipti. Yani İBH olan erkeklerde sistemik tedavi gerektiren prostat kanseri riski önemli oranda artış gösteriyordu. Araştırmacılar, her şey yolundaymış hissi veren inflamatuar barsak hastalığı olan bir erkektekiyüksek PSA'nın sadece bağırsak iltihabından geldiğinin varsayılmaması ve hastanın prostat kanseri için kontrol edilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Burns JA, et al. Inflammatory Bowel Disease and the Risk of Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Dec 4. pii: S0302-2838(18)30938-2. doi: 10.1016/j.eururo.2018.11.039. [Epub ahead of print]

Boyunuz Uzadıkça Kanser Riskiniz Artabilir

04 Nisan 2019

Çoğu kanser, zamanla hücrelerin düzenleyici genetik mekanizmaları kaybetmesi ve zararlı mutasyonlar biriktirmesi nedeniyle oluşur. Daha fazla hücre, daha fazla mutasyon anlamına gelir ve araştırmacıların daha fazla sayıda hücrenin, kanser gelişim olasılığının artmasıyla ilişkili olabileceğine inanmalarını sağlar.

İnsanlarda kanser riski yaşla birlikte artma eğilimindedir. Ayrıca daha uzun boylu oldukları için daha fazla hücreye sahip olan insanların kanser geliştirme riskinin arttığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bu soruna odaklanmıştır, çünkü öncelikle insanların boyu toplumda çok ciddi değişkenlik göstermez ve boy uzunluğunu diğer kanser risk faktörlerinden bağımsız olarak değerlendirmek için büyük veri setlerine ihtiyaç duyulur.

California Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, 10 santimetrelik bir boy artışına bağlı olarak bazı kanserlerin gelişme riskini tahmin edebilecek bir model tasarladı. Modeli kullanarak, boy ile ilgili dolaylı faktörler yerine, hücre sayısındaki artışın belirli kanserlerin ortaya çıkma riskini arttırıp arttırmadığını ispatlamayı umdular. ABD, İngiltere, Norveç, Kore, Avusturya ve İsveç'ten yapılan çalışmalarda toplanan verileri değerlendirdiler.

Risk Artışı Olduğu Gösterildi

İncelenen 23 kanser arasından 18'i için boy uzunluğunun bir risk faktörü olduğu kabul edildi. Erkeklerde boy, cilt kanseri, tiroid, kolon, lenf bezleri, safra yolları ve merkezi sinir sistemi kanser riski ile ilişkili bulundu. Kadınlarda cilt, tiroid, kolon, rahim, meme, yumurtalık kanserleri ve lenfoma riski boy uzunluğuna bağlı olarak artmıştır. Genel olarak, her 10 santimetredeki risk artışını araştıran model, kanser riskinin kadınlarda %13, erkeklerde %11 oranında arttığını öngördü. Bulgularının gerçek yaşamdaki verilerle uyumlu olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, verinin bu modele çok iyi uymasını boy uzunluğu ile ilişkili hücre sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirtiyor. Ayrıca, çevresel faktörlerin, boy farklarından etkilenmeyen bazı kanserleri de (akciğer kanseri ve sigara, rahim ağzı kanseri ve HPV enfeksiyonu) oldukça etkilediğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nunney L. Size matters: height, cell number and a person's risk of cancer. Proc Biol Sci. 2018 Oct 24;285(1889). pii: 20181743. doi: 10.1098/rspb.2018.1743.

Prostat Kanseri Cerrahisi Sağkalımı 3 Yıl Uzatıyor

03 Nisan 2019

Radikal prostatektomi, klinik olarak tespit edilmiş lokalize prostat kanseri olan erkeklerde ölüm oranını azaltır, ancak uzun süreli takiple yapılan randomize çalışmalardan elde edilen kanıtlar oldukça azdır. Bu soruya cevap arayan İskandinavyalı araştırmacılar 29 yıllık takip süresine sahip bir çalışma yaptılar.

İskandinavya çalışmasında, lokalize prostat kanseri olan 695 erkek rastgele, radikal prostatektomi (n = 347) ya da bekle ve gör (n = 348) gruplarına Ekim 1989'dan Şubat 1999'a kadar dağıtıldı. İlk 2 yıldan sonra, hastalar 2017 yılına kadar yıllık olarak takip edildi. Kayıt sırasındaki ortanca yaş 65 idi. Erkeklerin sadece %12'sinde palpe edilemeyen evre T1c tümör vardı. Ortalama PSA seviyesi 13 mg / mL idi.

Radikal Prostatektomi ile Daha İyi Sonuçlar

Tedavi kolundaki erkeklerin %85'ine radikal prostatektomi yapıldı; bekle ve gör grubundaki %15’e daha sonra küratif amaçlı tedavi uygulandı. Minimum 23 yıllık takibin sonunda bekle ve gör grubunda herhangi bir nedenden kaynaklanan kümülatif ölüm insidansı %83.8’ken, prostatektomi yapılan hastalarda bu oranın %71.9 olduğu görüldü. 0.74'lik bir tehlike oranı (HR) ile prostatektomi yapılan erkeklerde herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski %26 azalmıştı (P <.001). Bu sonlanım noktasının 65 yaş altı erkeklerde anlamlı olduğu, ancak daha yaşlılarda anlamlı olmadığı görüldü.

Prostat kanserinden ölümün kümülatif insidansı, bekle ve gör grubundaki erkeklerde %31,3 iken, prostatektomi yapılanlarda %19,6 olarak hesaplandı (mutlak fark %11,7; HR 0,55; P <.001). Uzak metastazlar da, prostatektomi yapılanlarda %26,6'ya karşı bekle ve gör grubunda %43,3 oranında daha fazlaydı (P <.001). Bu farklar 65 yaşın hem altı hem de üstündeki hastalarda istatistiksel açıdan anlamlıydı. Minimum 23 yıllık takipte radikal prostatektomi ile 2,9 yıl daha uzun sağkalım elde edildi.

Bu çalışma ile 29 yıla varan takip süresinde yapılan kıyaslamanın sonucunda lokalize prostat kanserinde bekle ve gör stratejisine göre radikal prostatektominin daha etkili bir yöntem olduğu gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Bill-Axelson A, et al. Radical Prostatectomy or Watchful Waiting in Prostate Cancer - 29-Year Follow-up. N Engl J Med. 2018 Dec 13;379(24):2319-2329. doi: 10.1056/NEJMoa1807801.

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Kanserde Hedefe Yönelik Tedavi için Eşlenikçi Tanı CDx

21 Mart 2019

Eşlenikçi Tanı-Companion Diagnostics (CDx), onkoloji alanında ilaç geliştirme sürecinde etkin  bir rol oynamakla birlikte, hastalardaki tedavi seçimi ile ilgili medikal onkologlar için önemli bir araç haline gelmeye başlamıştır.

Günümüzde hedefe yönelik kanser ilaçlarının klinikteki kullanımı, ilaç-tanı geliştirme programları sonucunda CDx eşlenikçi tanı testleri ile yönlendirilmektedir. Anti PD-L1 ve anti-PD-1 gibi kanser immünoterapisinde rol oynayan moleküllerin tedavi süreçlerine dahil olması, hasta-tedavi yanıt oranı ve tedavi etkinliğini öngörmek için kritik bir önem kazanmıştır.

CDx, daha önce teşhis edilmiş bir durumu veya hedefe yönelik tedaviye uygun olan hastaları seçmeyi amaçlayan özel bir test veya cihazdır. CDx testinin, en önemli özelliği öngörücü ve seçici olmasıdır. ‘’Kişiye Özel Tıp’’ kavramı en uygun tedavinin belirlenmesi için CDx testini ön koşul olarak görmekte ve hastanın belirli bir tedaviye cevap verip vermeyeceğini belirleyen önemli bir araç olarak belirtmektedir.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç ve Dairesi), bir CDx testinin gerekli olduğu üç alanı belirlemiştir:

  1. Hasta için en uygun ve etkin tedaviyi belirlemek;
  2. Uygulanan bir tedavi sonucunda, ciddi bir advers olay riski altında olması muhtemel olan hastaları tespit etmek;
  3. Uygulanan mevcut tedavi cevabını izlemek ve gerekirse tedaviyi yeniden düzenlemek (örneğin; yeniden programlama, doz ayarlaması ya da durdurma gibi)

Bu nedenle, FDA'ya göre, CDx testi en etkin-güvenilir tedaviyi belirlemek ve tedaviye olan yanıtı izlemek için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

1. Use of Companion Diagnostics (CDx) and Predictive Biomarkers for Cancer Targeted Therapy: Clinical Applications in Precision Medicine, Predictive Biomarkers in Oncology pp 539-551, Rosanne Welcher  

2. Companion Diagnostics for Targeted Cancer Drugs – Clinical and Regulatory Aspects, Dana Olsen1 and Jan Trøst Jørgensen2,, ; Front. Oncol., 16 May 2014

Akciğer Kanserinde Moleküler ve Immunohistokimya Testlerinin Entegrasyonu

20 Mart 2019

Genomik değişimlerin (EGFR, ALK, ROS1, BRAF gibi) ve immünolojik belirteçlerin (PD-L1) dokularda ve hücrelerde tanımlanması, ileri evre veya metastatik akciğer kanseri ile başvuran hastalar için hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu biyobelirteçler immünohistokimya (IHK) ve moleküler tekniklerle tespit edilmektedir.

Kişiye özel tedavinin yanı sıra, kişiye özel tanı yöntemleri de dikkate alınmalıdır. Laboratuvarlardaki rutin test algoritmalarından bağımsız olarak, cerrahlar ve moleküler patologlar her bir numuneyi farklı parametrelere göre dikkate almalı ve uygulanacak yöntemlerin rutin algoritmalardan farklı olabileceği unutulmamalıdır. 

Analiz Yapılmadan Önce Uygun Şartlar Oluşturulmalı

Genomik hedeflerin sayısındaki artış, moleküler test yöntemlerinin immünohistokimya yöntemi ile birlikte uygulanmasını sağlayacak algoritmaları geliştirmiştir. Rutin algoritmalardan bağımsız olarak, bazı durumlarda farklı parametrelerin de entegre edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Örneğin, hastadan alınan materyalin büyüklüğü ve materyaldeki tümör hücre yüzdesinin bilinmesi önemlidir, çünkü bu etkenler moleküler tekniklerin kullanımını sınırlamaktadır. Sadece birkaç tümör hücresi içeren bir materyalde, tercih edilen test yöntemi immünohistokimya olmalıdır. (ALK ve BRAF V600E değerlendirmesi için).

Akciğer kanserinde, EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF genlerindeki değişiklikler için yapılacak olan kombine analizler vazgeçilmezdir, gerekli durumlarda MET, RET, HER2 ve NTRK genlerindeki değişimler de analiz edilmelidir. Kişiden alınan biyopsi materyallerinde her biyopsinin ayrı parafin bloğuna gömülmesi, hem moleküler hem de immunohistokimya analizleri için yeterli doku materyalini korumak üzere önerilebilir. Uygun materyal eksikliğinde NGS (yeni nesil sekanslama) yöntemi ile yapılan analizler de başarısız olabilir.

İlgilenilen bir hedefin tespiti için moleküler ve immünohistokimya yöntemi ile yapılacak sıralı testler belirlenmeli ve test algoritmaları oluşturulurken klinisyen tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınmalıdır. Hastanın sigara içme öyküsü, yaşı, doğum yerini içeren epidemiyolojik parametreler ve testlerin acil istem durumları göz önünde bulundurulmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hofman V, et al. Any Place for Immunohistochemistry within the Predictive Biomarkers of Treatment in Lung Cancer Patients? Cancers 2018, 10, 70; doi:10.3390/cancers10030070.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Akciğer Kanserinde Erken Tanı İçin Yeni Bir Yöntem

14 Şubat 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) genellikle ölümcül bir durumdur, çünkü çoğu vaka ileri evrelere kadar teşhis edilemez ve teşhis edildikleri zaman ise cerrahi girişim artık mümkün değildir. Bu sebeple son zamanlarda yapılan çalışmalar erken tanı şansı üzerine odaklanıyor.

Sistemik tedavideki ilerlemelere rağmen, rezeke edilemeyen KHDAK tanısı konmuş hastalar için beş yıllık sağkalım oranı %10'dan azdır. Cerrahi rezeksiyon ve potansiyel tedavi hala mümkün olduğunda, yani Evre I ve II'de, KHDAK tanısı konma oranları artarsa dünya çapında KHDAK mortalitesi önemli ölçüde azaltılabilir. Yeni yapılan bir araştırmada EFIRM (Electric Field Induced Release and Measurement) teknolojisi kullanılarak erken tanı şansı arandı. Bu teknoloji son yıllarda noninvaziv sıvı biyopside en heyecan verici gelişmedir. Erken evre akciğer kanseri hastalarını bir kan veya tükürük testi ile tespit etme potansiyeli olan düşük maliyetli bu yöntem sayesinde, dünya çapında her yıl on binlerce insan kurtarılabilir.

Plazma Örneğiyle Tanı Mümkün Oldu

Daha önce, aynı araştırma ekibi EFIRM teknolojisini kullanarak geç evre KHDAK hastalarından alınan kan örneklerinde EGFR mutasyonunu (L858R ve Exon 19del) başarıyla ölçmüşlerdi. Bu çalışmada, mutasyonların erken evre hastalığı olan hastalardan alınan örneklerde bulunup bulunamayacağını araştırdılar.

Araştırmacılar, radyografik olarak belirlenen pulmoner nodülleri olan 248 hastanın plazma örneklerini topladılar. Bunlardan 44'ünde Evre I veya Evre II KHDAK tanısı kondu. EFIRM, 12 örnekten 11'inde p.L858R mutasyonunu ve 9 örnekten 7'sinde Exon 19del mutasyonunu saptamayı başardı. Yani yüzde 90'ın üzerinde duyarlılık ve yüzde 80 özgüllük ile sonuçlanmış oldu.

Araştırmacılar, bir bireyin plazmasındaki EGFR mutasyonlarını saptamanın, hastanın kanser olduğunu öngörmek için doğrudan kanıt sunmadığını vurgulamaktadır. Gelecekteki çalışmalarında, dolaşımda bir EGFR mutasyonunun bulunup bulunmadığının herhangi bir tahmini değere sahip olup olmadığını araştıracaklarını belirttiler. Günümüzde, biyopsi materyalinin bulunmadığı hastalarda sıvı biyopsi ile EFIRM uygulaması, tedavi seçimine rehberlik etmek için yararlı olabilir.

Araştırma ekibi yeni çalışmalarla analiz edilen mutasyonların sayısını ve hassasiyetini artırmak ve kitlesel taramayı kolaylaştırmak için süreci otomatikleştirmek adına çalışmaya devam ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wei F, et al. Electric Field–Induced Release and Measurement Liquid Biopsy for Noninvasive Early Lung Cancer Assessment. The Journal of Molecular Diagnostics, 2018; DOI: 10.1016/j.jmoldx.2018.06.008

Radyoterapide Yeni Ufuklar

29 Ocak 2019

Günümüzün X-ışınlı tıbbi cihazlarında, elektronlar yaklaşık bir metre uzunluğundaki tüp benzeri bir hızlandırma yapısından geçerek, aynı zamanda ve aynı yönde boru boyunca dolaşan bir radyofrekans alanından enerji kazanmaktadır. Elektronların enerjisi daha sonra X-ışınlarına dönüştürülür. Son birkaç yıldır, PHASER adlı ekip, hızlandırıcı prototipler geliştirip test etmektedir. Bu testlerde özel prototip şekilleri ve boru içine radyofrekans beslemenin yeni yolları denenmektedir. Bu bileşenler halihazırda simülasyonlar ile öngörüldüğü şekilde performans göstermekte ve kompakt boyutta daha fazla gücü destekleyen hızlandırıcı tasarımlarının yolunu açmaktadır.

Prensip olarak, protonlar X-ışınlarından daha az zararlıdır, çünkü tümör öldürücü enerjilerini vücutta daha sınırlı bir hacimde depolarlar. Bununla birlikte proton terapisi, protonları hızlandırmak ve enerjilerini ayarlamak için büyük tesisler gerektirir. Ayrıca, ışınları hedefe doğru yönlendirmek için bir hastanın vücudunun etrafında yavaşça hareket eden yüzlerce ton ağırlığında mıknatıslar kullanır.

Daha Az Yan Etki İle Hızlı ve Güçlü Tedavi

Yakın zamanda ABD’deki iki farklı araştırma ekibinden biri X-ışınlarını, diğeri protonları kullanarak tümörler için olası tedaviler geliştirmek üzere iki projeye devam etmek için çok önemli fonlar almışlardır. Her ikisinin de arkasındaki fikir; kanser hücrelerini, organlar ve diğer dokuların etkilenmeyeceği kadar hızlı bir şekilde imha etmektir. Bu sayede kullanılacak olan radyasyon terapisinin çevre dokulara zarar vermemesi planlanmaktadır.

Bir terapi seansının radyasyon dozunu bir saniyeden daha az süren tek bir flaşla sunmak, organ ve dokuların sürekli hareketine karşı terapiyi yönetmenin en kolay yolu ve bugün kullandığımız yöntemlere kıyasla çok büyük bir ilerleme olacaktır. Yüksek yoğunluklu radyasyonun yeterince verimli bir şekilde verilebilmesi için bugünün teknolojisinden yüzlerce kat daha güçlü olan hızlandırıcı yapılar inşa edilmektedir.

Araştırma ekibi radyasyon dozunu çok hızlı uygularken sağlıklı hücrelerin daha az zarar gördüğünü farelerde gözlemlemiştir. Bu yöntemin tümör öldürücü etkisi de, geleneksel uzun süreli maruz bırakma etkisine eşit ve hatta kısmen daha yüksek olmuştur. Sonuçlar insan için geçerli bulunursa, radyasyon terapisi alanı için tamamen yeni bir paradigma olacaktır.

Projelerin bir diğer önemli hedefi, radyasyon terapisini dünya çapında hastalar için daha erişilebilir hale getirmektir.

Prostat Kanserinde Anti-Androjen Tedavi Direncinin Göstergesi Olarak Glutamin

25 Ocak 2019

Amerikan Kanser Derneği'ne göre prostat kanseri, her yıl ABD'de yaklaşık 30.000 kişinin ölümüne neden olan, erkeklerde ölümle sonuçlanmada ikinci sırada gelen kanser türüdür. En sık görülen tip olan adenokarsinom, erken evrelerde tedavi edilebilir ve genellikle tümör büyümesini uyaran bir erkek cinsiyet hormonu olan androjen de dahil olmak üzere terapilere iyi yanıt verir.

Bununla birlikte bazı hastalarda kanser, androjen hedefli tedaviye dirençli hale gelebilir ve böylece kanser tekrar yayılır. Yeni yapılan bir çalışmaya göre bu direncin olası bir nedeni, çalışmadaki bazı adenokarsinoma hücrelerinin, normalde prostat kanseri hastalarının %1'inden azında görülen nadir bir tip olan nöroendokrin kansere dönüşmesine bağlı olduğu şeklindedir.

Bu dönüşüm, nöroendokrin prostat kanserinin özellikle agresif olması, daha kolay metastaz yapması ve hem androjen hedefli tedaviye hem de kemoterapiye daha dirençli olması nedeniyle önemli bir problemdir. Yayınlanan araştırmaya göre, androjen hedefli tedavi alan hastaların yaklaşık dörtte birinin, nöroendokrin prostat kanserinin özelliklerini gösteren ve tedaviye dirençli tümörler ile nüks edebileceği görülmektedir.

Bu süreç hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için, kanser hücrelerinin, tümör yakınındaki destekleyici hücrelerle nasıl etkileştikleri laboratuar fareleri üzerinde incelenmiştir. Bu etkileşimlerin, amino asit glutamin düzeyini arttırdığı ve destekleyici hücreleri kanser hücreleri için yakıt sağlayan fabrikalara dönüştürdüğü keşfedilmiştir.

Glutamin Testi Pratikte Kullanılabilir

Glutaminin kanser gelişimini hızlandırdığı bilinse de, prostat kanseri hücrelerindeki rolünün, adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser hücrelerine dönüşmek üzere yeniden programlanmasını tetiklemesi yeni ve önemli bir bulgudur.

Ekip ayrıca androjen hedefli tedavinin kanser mikro çevresini nasıl etkilediğini de incelemiştir. Bu tür bir terapinin, hücresel ortamı, prostatta adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser tipi hücrelere dönüşmesine yol açacak şekilde değiştirdiği görülmüştür.

Araştırmacılar farelerde bulguların doğrulanmasında son adım olarak, tedaviye yanıt veren prostat kanseri ve tedaviye dirençli prostat kanseri olan küçük hasta gruplarının plazmasında glutamin seviyelerini karşılaştırmıştır. İkinci grupta glutamin düzeylerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur.

Bu bulgunun, prostat kanseri hastalarının tedavisi için potansiyel etkileri vardır. Çalışma, glutamin ölçen basit bir kan testinin, bir prostat kanseri hastasında androjen hedefli terapinin başarısızlık ihtimalini ve hatta tedavi direncinin ne zaman meydana geleceğini tahmin edebilecek bir gösterge olabileceğini ortaya koymaktadır. Çalışma ekibi, bu hipotezi test etmek için yeni çalışmalar yapmayı planlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Mishra R, et al. Stromal epigenetic alterations drive metabolic and neuroendocrine prostate cancer reprogramming. Journal of Clinical Investigation, 2018; DOI: 10.1172/JCI99397

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

PD-L1 Pozitif Ana Tümör ve Metastazlarda Tedavi Yanıtı

06 Kasım 2018

Programlanmış hücre ölüm-1 / programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1) yolunu hedefleyen immünoterapi, kabul edilebilir bir güvenlik profiline sahip olup, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarının beyin metastazlarında umut verici bir antitümör aktivitesi göstermiştir. Bununla birlikte, yanıt oranları sıklıkla primer lezyonlar ve intrakranial lezyonlar arasında farklılık gösterir. Yanıt biyobelirteçlerinin ayrıntılı karakterizasyonlarını tanımlamak için çalışmalar gereklidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, ileri evre KHDAK’ta eşleştirilmiş primer ve beyin metastatik lezyonlar arasındaki PD-1 / PD-L1 blokajının iki ana yanıt biyobelirtecinin, PD-L1 ekspresyonunun ve CD8 + tümör infiltre lenfosit (TIL) yoğunluğunun, farklılıklarının karşılaştırması amaçlandı.

Farklılaşmalar Görüldü

Primer lezyonlar veya beyin metastazları arasında, sadece az sayıda hasta, hem tümör hücreleri hem de tümör infiltre eden immün hücreler üzerinde ortak PD-L1 ekspresyonunu barındırmaktaydı. Ek olarak, CD8 + TIL sayısının primer akciğer kanserine göre beyin metastazlarında anlamlı olarak daha az olduğunu buldular. Beyin metastazlarında düşük stromal CD8 + TIL sayıları, yüksek stromal CD8 + TIL sayımlarına kıyasla anlamlı olarak daha kısa genel sağkalım ile ilişkili bulundu.

Özellikle, primer akciğer kanserleri ve bunların karşılık gelen beyin metastazları arasında PD-L1 ekspresyonu ve CD8 + TIL yoğunluğunda bir tutarsızlık olduğu bu çalışma ile gösterildi. Bu tür heterojenlikler, beyin metastazlarının meydana geldiği zaman ile önemli ölçüde ilişkilidir. Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, klinik uygulamada dikkat edilmesi gereken anti-PD-1 / PD-L1 tedavisi için biyobelirteçlerin mekansal ve zamansal heterojenliğini vurgulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhou, et al. Programmed death ligand 1 expression and CD8+ tumor-infiltrating lymphocyte density differences between paired primary and brain metastatic lesions in non-small cell lung cancer. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Apr 15;498(4):751-757. doi: 10.1016/j.bbrc.2018.03.053. Epub 2018 Mar 17.

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Böbrek Kanseri İnsidansı Artmaya Devam Ediyor

16 Ekim 2018

Böbrek kanseri toplumda nadir olmayan sıklıkta görülen ve hayatı tehdit eden önemli kanser türlerinden biridir. 2010 yılında 50.000'den fazla Amerikalıya böbrek ve renal pelvis kanseri teşhisi konmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ulusal Kanser Kayıtları ve SEER (Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonlandırma Sonuçları) birleşik verileri, tüm kanser olaylarını içermektedir. Bu verilerin kullanılmış olduğu yeni bir çalışma güncel insidans verilerini sunmakta, eğilimleri değerlendirmekte ve coğrafik dağılımı literatüre yansıtmaktadır.

Otopsi veya ölüm sertifikası verilmiş olan olguların dışlandığı çalışmada, her yıl için Amerika Birleşik Devletleri Kanser İstatistikleri raporlama kriterlerini karşılayan, 2001'den 2010'a kadar tanı alan invaziv, mikroskopik olarak doğrulanmış böbrek ve renal pelvis kanserleri incelendi. Histoloji kodları, vakaları böbrek hücresi karsinomu olarak sınıflandırdı. Oranlar ve eğilimler SEER Stat adı verilen yöntem kullanılarak tahmin edildi.

İnsidansta Belirgin Bir Artış Var

Toplam 342.501 renal hücreli karsinom olgusu teşhis edildi. Renal hücreli karsinom insidansı 2001 yılında 10.6 / 100.000 kişiden 2010 yılında 12.4 / 100.000'e yükselmiş ve 70 ila 74 yaşlarına kadar artmıştır. Erkeklerde insidans oranı kadınlardan neredeyse iki kat fazlaydı. Yüzde/yıllık değişim, kadınlarda erkeklere göre, 20-24 yaşlarında ve III. derece tümörlerde daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçlara göre böbrek kanserleri için yüzde/yıllık değişim insidansı 2001'den 2010'a yükseldi. Asya / Pasifik Adaları’ndan olanlar ve 20 ila 24 yaşındaki bireyler en yüksek yüzde değişim oranına sahipti. Bazı artışlar lokalize hastalıktan kaynaklanırken, en yüksek yıllık yüzde değişim dereceli tümörlerde daha agresif hastalık olduğu gösterildi. Risk faktörlerini belirlemek için bu eğilimlerin ve epidemiyolojik çalışmanın sürekli izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

King SC, et al. Continued increase in incidence of renal cell carcinoma, especially in young patients and high grade disease: United States 2001 to 2010. J Urol. 2014 Jun;191(6):1665-70. doi: 10.1016/j.juro.2013.12.046. Epub 2014 Jan 11.

Diyabet, Renal Hücreli Kanser Riskini Artırıyor

12 Ekim 2018

Diabetes Care'de yayınlanan yeni bir araştırmaya göre tip 2 diyabet, bağımsız olarak kadınlarda böbrek hücreli karsinom riskinin artmasıyla ilişkili bulundu. Erkeklerde ise bu riske yönelik anlamlı bir ilişki gözlenmedi.

Hemşirelerin Sağlık Çalışmasında (NHS) yer alan 117.570 kadının ve Sağlık Profesyonelleri Takibi Çalışması'nda (HPFS) yer alan 48,866 erkeğin verilerini analiz eden Boston'daki Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu'nun, Rebecca E. Graff ve meslektaşları, çok değişkenli analizde tip 2 diyabetli kadınların, diyabetik olmayan kadınlarla karşılaştırıldığında, RCC için 1,5 kat artmış risk taşıdığını buldular. 5 yıl veya daha az süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlar, diyabetik olmayan kadınlara kıyasla 2 kat daha fazla RCC riski taşımaktaydı. Araştırmacılar, 5 yıldan uzun süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlarda ise RCC riskinin anlamlı derecede yüksek olmadığını bildirdiler.

>Erkeklerde Herhangi Bir Risk Artışı Tespit Edilmedi

Erkeklerin verilerini de inceleyen araştırma ekibinin bulgularına göre erkeklerde tip 2 diyabet, RCC riski ile anlamlı bir şekilde ilişkili değildi. NHS çalışmasının katılımcıları 1976’dan itibaren ve HPFS çalışmasının katılımcıları ise 1986'dan itibaren 2014 yılına kadar takip edilmişlerdi.

Araştırmacılar, NHS çalışmasında 38 yıllık takip sırasında 120 ölümcül vaka dahil olmak üzere 418 RCC vakasını ve HPFS çalışmasında 28 yıllık takip süresince 302 RCC vakasını doğruladı.

Bu çalışma kronik bir otoimmün hastalık olan tip 2 diyabet ile böbrek kanserini ilişkilendiren bu boyutta yapılmış olan ilk çalışma olarak literatürdeki yerini aldı. Çalışmanın bulguları diyabetin erken evrelerinde hastaların RCC riski açısından da takip edilmesi gerektiğini gösteriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Graff RE. et al. Type 2 diabetes in relation to the risk of renal cell carcinoma among men and women in two large prospective cohort studies. Diabetes Care. 2018; published online ahead of print.

Böbrek Kanserinde Yeni Bir Hedef Mutasyon Belirlendi

05 Ekim 2018

En sık görülen böbrek kanseri tipinin yüzde 90'ından fazlası, VHL olarak adlandırılan önemli bir tümör baskılayıcı gen kaybına yol açan genetik bir değişikliğe sahiptir. Science dergisinde yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar böbrek kanserinin gelişmesine yardımcı olan bu genetik değişimin yeni bir etkisini tespit ettiler: ZHX2 olarak adlandırılan bir proteinin bu hücrelerde fazla biriktiğini ve kanserli diğer sinyalleri açmaya yardımcı olduğunu keşfettiler. Bulguları, ZHX2'nin en yaygın böbrek kanseri türü olan berrak hücreli renal karsinom için potansiyel yeni bir tedavi hedefi olduğunu göstermektedir.

Bu protein, kendi başına veya kombinasyon halinde böbrek kanserini tedavi etmek için kullanılan potansiyel bir terapötik hedef olabilir. Araştırmacılar için bir sonraki adım, terapötik olarak nasıl hedef alabileceklerini anlamaya çalışmak olacaktır. Berrak hücreli form, renal hücreli karsinomun en sık görülen tipidir ve tüm vakaların yaklaşık yüzde 70'ini oluşturmaktadır. Berrak hücreli renal karsinomlu hastaların yaklaşık yüzde 90'ında genetik mutasyonlar veya VHL'nin işlevlerini kaybetmelerine neden olan değişiklikler vardır. VHL'nin işlevi kaybolduğunda, hücreler kan damarlarının büyümesini tetikleyen sinyaller biriktirebilir. VHL, berrak hücreli renal karsinomda en önemli tümör baskılayıcıdır. VHL kaybının böbrek kanserine nasıl katkıda bulunduğunu ve terapötik olarak bunu nasıl hedef alacağımızı anlamak önemlidir.

Yeni Bir Hedef Belirlendi

Berrak hücreli renal karsinom için bakım standardının bir parçası olarak VHL kaybının aşağı akış etkisi olan anormal kan damarı üretimindeki hücre sinyallerini bloke eden, ABD Gıda ve İlaç İdaresi onaylı ilaçlar bulunmaktadır. Hastalar bu ilaçlara çok az tepki gösterebilir veya direnç geliştirebilir, bu yüzden araştırmacılar anormal kanserli büyümeyi hızlandıran VHL fonksiyonuna sahip olmayan hücrelerde biriken diğer hedefleri araştırmak istediler.

Araştırmacılar VHL kaybolduğunda kansere yol açabilecek yeni molekülleri keşfetmek için bir tarama tekniği geliştirdiler. Bu, VHL'ye sahip olmayan böbrek kanseri hücrelerinin genellikle daha fazla ZHX2'ye sahip olduğunu belirlemelerine yol açtı. ZHX2'yi laboratuar modellerinden eleyerek, kanser hücresi büyümesini, invazyonunu ve kanserin yayılmasını önlediler.

Bu farklı yola özgün tedavilerin geliştirilmesi ile daha başarılı tedavi sonuçları elde etmek mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang J, et al. VHL substrate transcription factor ZHX2 as an oncogenic driver in clear cell renal cell carcinoma. Science, 2018; 361 (6399): 290 DOI: 10.1126/science.aap8411

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Mesane Kanserine Global Bir Bakış

03 Eylül 2018

Mesane kanseri, 2012 yılında 430.000 yeni teşhis edilen vaka ile dünya çapında dokuzuncu yaygın maligniteydi. Avrupa'da aynı yıl içinde toplam 118.000 yeni vaka ve 52.000 ölüm olduğu tahmin edildi. Küresel mesane kanseri insidansının son yıllarda arttığı görülse de mortalite oranının ise azaldığı bildiriliyor.  Bunun yanı sıra mesane kanseri insidansının ülkeye özgü sosyoekonomik gelişme ile pozitif korelasyon gösterdiği hipotez edilmektedir.

Bu hipotezi değerlendirmek isteyen Çinli bir araştırmacı ekibi GLOBOCAN veri tabanında yayınlanmış olan 2012 tarihli yaş standardize insidans ve mortalite oranlarını incelemeye aldılar. Bu verilerin üstüne beş kıtadan veri sağlayan “I-X Kanser İnsidansı” ve diğer ulusal veritabanlarından elde ettikleri verilerle, 39 ülke için temporal paternleri incelediler. Ayrıca kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) insidans / mortalite oranları ve İnsani Gelişme Endeksi (HDI) / logaritmik değerleri arasındaki korelasyonu değerlendirdiler.

Mesane Kanseri İnsidansında Artış Var

Son 10 yıldaki insidans ve mortalite oranlarının yıllık ortalama yüzde değişimi, bağlantı noktası regresyon analizi ile incelendi. Bu analizlere göre mesane kanseri için en yüksek insidans oranları Güney Avrupa, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da gözlenmiştir. Ölüm oranları, Batı Asya ve Kuzey Afrika'daki en yüksek oranlardı.

Analizde görüldü ki mesane kanseri insidansı HDI ile (r = 0.66 [erkek]; r = 0.50 [kadın]) ve kişi başına düşen GSYİH'nin logaritmik değerleri ile pozitif korelasyon göstermekteydi (r = 0.60 [erkek]; r = 0.50 [kadın], hepsi p <0.01). Birçok Avrupa ülkesinde insidans artışı yaşanmaktadır. Buna karşın pek çok ülkede önemli bir mortalite azalması gözlenmiş, ancak Filipinler ve İzlanda'da ölüm oranlarında artış gözlenmiştir.

Araştırmacılar kullandıkları yöntemin ve elde ettikleri bu bulguların, önleyici faaliyetlerin gerekli olduğu ülkeleri tespit etmek için oldukça yararlı olduğuna inanıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wong MCS, et al. The global epidemiology of bladder cancer: a joinpoint regression analysis of its incidence and mortality trends and projection. Sci Rep. 2018 Jan 18;8(1):1129.

Kanserde Yeni Nesil Sekanslama Tedavi Maliyetini Düşürüyor

24 Temmuz 2018

2018 ASCO Yıllık Toplantısı öncesinde ortaya konan bulgulara göre, metastatik olmayan küçük hücreli akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için yeni nesil sekanslama (NGS) kullanımı sayesinde, ABD’deki Medicare ve Medicaid Services (CMS) kurumları 1,4 milyon ile 2,1 milyon dolar arasında tasarruf edebilir. Bulgular ayrıca NGS'nin ticari sigorta sağlayıcılarını 250.000 $ 'dan fazla tasarruf ettirdiğini gösterdi.

Çalışma, bir karar analitik modeli kullanılarak metastatik KHDAK olan hastalarda genomik değişikliklerin saptanması için sıralı tek gen testi modaliteleri ile karşılaştırıldığında NGS'nin ekonomik etkisini araştırmıştır.

Medicare ve ticari sağlık planlarına dahil bir milyon hipotetik yeni tanı konmuş hasta modele dahil edildi. Modeldeki girdiler, uygun hastaları, CMS'nin testler için ticari birim maliyetlerini, test sonuçlarının zamanını ve yeniden biyopsi oranlarının tahminlerini içermekteydi.

Günümüzde KHDAK için hedefe yönelik FDA onaylı tedavilere sahip 4 genomik değişiklik vardır: EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF mutasyonları. Bunların yanı sıra klinik çalışmalarda değerlendirilen MET, HER2, RET ve NTRK gibi birçok başka genomik değişiklik vardır.

Çalışmaya dahil edilen dört genetik test stratejisi NGS, ardışık test, dışlayıcı test ve paneldi. Bir hasta bu testlerden birine geçtikten sonra değişiklik için pozitif olursa, hedefe yönelik tedaviye geçti. Negatif ise hasta standart tedavi aldı.

NGS Tüm Mutasyonları Eş Zamanlı Test Ediyor

Cleveland Clinic'te tıp fakültesi profesörü Pennell “Bizim sonuçlarımız, diğer tüm stratejilere kıyasla NGS testi ile ilişkili önemli maliyet tasarruflarının olduğunu gösterdi. NGS, sıralı veya dışlayıcı testlerden daha hızlı bir geri dönüş süresine sahipti; bu da akciğer kanseri hastaları için tedaviyi mümkün olduğunca çabuk aldıklarından emin olmak için kritik derecede önemliydi. Bir ay veya daha uzun süre beklemek artık hastalar için uygun değil çünkü bu tedaviler çok iyi çalışıyorlar ve akciğer kanseri hastaları ise tedavisiz kaldıklarında çok çabuk kötüleşiyorlar" dedi.

NGS, diğerleri arasında EGFR, ALK, ROS1, BRAF, KRAS, MET, HER2, RET ve NTRK1 gen değişikliklerini eşzamanlı olarak test edebilen tek bir testtir.

Sıralı testler ilk olarak EGFR mutasyonlarını tanımladı ve bu sonuçlar alındıktan sonra hastalar ya tedaviye alında ya da bir sonraki teste devam edildi, belirli sayıda hasta ise tükenmiş doku nedeniyle rebiopsi gerektirecek şeklinde değerlendirildi. Dışlayıcılık testi de sıralı teste benzerdi, ancak farklı olarak KRAS mutasyonlarının test edilmesi ile başladı. Bu en yaygın mutasyon olduğundan, pozitif olan hastaların % 25'i daha fazla teste gerek duymadan dışarıda bırakılabilir.

Üçüncü test modalitesi, tek gen testlerinin hepsinin sırayla değil, aynı anda yapıldığı paneldi. Özellikle, tek gen testi sadece FDA onaylı tedavilere (EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF) yol açan değişikliklere odaklandı. Pennell, bu ilk testler yapıldıktan sonra, hastaların %50'sinin klinik araştırmaya yol açabilecek potansiyel değişiklikler için daha geniş testlere gittiğini söyledi.

NGS İle Daha Kısa Sürede ve Daha Maliyet Etkin Şekilde Test Sonucuna Ulaşmak Mümkün

NGS ile sonuçlar 2 haftada alınabilirken sıralı ve dışlayıcı testlerle bu süre ortalama 4,7 ve 4,8 haftaydı. Tabii her test sonrası eldeki dokunun tükenmesi riski de mevcuttur ve bu durumda rebiyopsi gerekebilmektedir.

Zaman alıcı olarak kabul edilen sıralı tek gen testlerine ek olarak, çoğu kez tekrarlanan bir biyopsi gerektiren doku ve DNA kullanma potansiyeli vardır. NGS testi tek seferde yapılabilir, bu da en kısa geri dönüş süresine neden olur.

1 milyon üyeli sağlık planı için, araştırmacılar 2066 testin CMS tarafından ödeneceğini ve 156'sının ticari sigortacılar tarafından karşılanacağını ileri sürdü. Bu veri, ABD'de metastatik KHDAK olan kişilerin yaş ve sayısına dayanmaktadır. Araştırmacılar, CMS geri ödeme yöntemini kullanarak, dışlayıcıya karşı 1,393,678 $, ardışık olana karşı 1.530.869 $ ve panele karşı 2,140,795 $ 'lık tasarruf sağladığını belirtti.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image