Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Romatoid Artrit İlişkili İnterstisyel Akciğer Hastalıkları ve İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Hastalık Mekanizmaları Nasıl Örtüşüyor?

31 Ocak 2016

Romatoid Artritli (RA) hastalar içinde klinik olarak kanıtlanmış interstisyel akciğer hastalığı (İAH) prevelansı yaklaşık %10’dur ve tanı almamış hastaların%33’ünde HRCT ile değişen derecelerde fonksiyon bozukluğu ile birlikte İAH tespit edilebilir.  Bu hasta grubu içinde İAH ilişkili ölümler kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci sıradadır. RA ilişkili ölümlerin %7’si İAH nedenlidir ve RA hastaları içinde İAH’ya sahip olanlarda ölüm riski üç kat fazladır. Akciğer biyopsisi ve BT ile incelendiğinde RA ilişkili İAH’ler bilinen interstisyel pnömoni paterni ya da çoğunluğu nonspesifik interstisyel pnömoni olan sıradışı interstisyel pnömoni paterni gösterenler olarak sınıflandırılabilir. RA ilişkili İAH’lerde en sık görülen patern, patogenez ve fenotip olarak idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ile örtüşen sıradan interstisyel pnömonidir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları gözlemsel çalışmada RA hastalarında İAH ile ilişkili mortalite ve morbiditeye dikkat çektiler ayrıca hastalık patogenezinin ve İPF ile varsayılan örtüşmenin moleküler mekanizmasını anlamanın öneminin altını çizdiler. Araştırmacılar RA ilişkili İAH ve İPF arasındaki örtüşen patogenez ve fenotipik özelliklerin, her iki hastalığın klinik sonuçlarını iyileştirecek tedavi stratejilerin geliştirilmesinde bir temel olarak hizmet edebileceğini düşündüklerini belirttiler.

Sitrülinasyonun, arjininin sitrüline dönüştüğü post-translasyonal modifikasyon olduğunu ve anti-sitrülinlenmiş protein antikoru (APCA) senteziyle immün yanıtı tetiklediğini ayrıca RA’da eklem hasarı ile bağlantılı olduğunu söylediler. Araştırmacılar sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt gelişiminin RA’ya özgü olmasına rağmen, RA ilişkili İAH ve IPF hastalarının akciğerlerinde de tespit edildiğini belirttiler. Bu gözlemlere dayanarak RA ve İAH birlikteliğini açıklayabilecek iki potansiyel mekanizma olduğunu düşündüler.

Araştırmacılara göre ilk yolakta, genellikle sıradışı paternde, eklemlerde bulunan sitrülinlenmiş peptidlere karşı olaşan immün yanıt, sonradan akciğerlere yer değiştirir ve interstisyel akciğer enflamasyonu ile sonuçlanır. İkinci yolakta ise, sıradan interstisyel pnömoniye sahip bireylerde ve RA için genetik duyarlılığı olanlarda akciğerdeki sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt oluşur ve bu bir enflamatuar süreç başlatır, sonrasında da eklemler etkilenir.

Araştırmacılar immün yanıtın, akciğerler ya da eklemlerde başlamasından bağımsız olarak, iyi tanımlanmamış moleküler mekanizmaların, immün yanıtın bir doku bölümünden diğerine yer değişmesinde olasılıkla rol oynadığını belirttiler. RA’da akciğerler ve eklemlerin paylaşılmış hedef olmalarının mantıklı açıklamasının, immün koplekslerin yapımı ve birikimini, başlangıç antijenleri ve sonraki post-translasyonel modifiye hedefler arasındaki yapısal örtüşmeyi ve epitop yayılımının immünolojik sürecini içerdiğini söylediler.

Araştırmacılar yapılacak daha fazla çalışma ile RA ilişkili İAH’larının farklı alt fenotipleri ve İPF ile örtüşmeye yol açan temel mekanizmaların açıklanmasının hastalık sürecini daha iyi anlamada ve yeni tedavi ajanları tanımlayabilmede bir ihtiyaç olduğu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Paulin et al. Rheumatoid Arthritis-associated Interstitial Lung Disease and Idiopathic Pulmonary Fibrosis: Shared mechanistic and phenotypic traits suggest overlapping disease mechanisms, Rev Invest Clin. 2015 ; 67(5): 280–286.

Karaciğer Yağlanması ile Osteoporotik Kırıkların İlişkisi Araştırıldı

04 Temmuz 2019

Araştırmacılar, alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) erişkinlerde kemik mineral yoğunluğu (BMD) ve osteoporotik kırık riski üzerindeki etkisini incelediler. Bununla birlikte, NAFLD'nin kemik sağlığını olumsuz şekilde etkileme derecesi belirsizliğini korumaktadır. Bu meta-analiz, görüntüleme ile tanımlanmış veya biyopsi ile kanıtlanmış NAFLD'nin, orta yaşlı ve yaşlı bireylerde (esas olarak Çinli erkeklerde) düşük BMD ile kendisinin bildirdiği bir osteoporotik kırık öyküsü ile ilişkili olduğunu göstermektedir. NAFLD, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde en yaygın karaciğer hastalığıdır ve genel popülasyondaki yetişkinlerin en az %25 ila %30'unu etkilediği tahmin edilmektedir. NAFLD, yalnızca karaciğer ile ilişkili morbidite ve mortalite ile değil aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklar ve diğer ekstrahepatik hastalıklar (örneğin, tip 2 diyabet, kronik böbrek hastalığı ve kolorektal kanser) gelişme riski ile de ilişkilidir.

Osteoporoz, düşük BMD ve kemik mikro mimarisinde bozulma ile karakterize, kemik kırılganlığında artış ile kendini gösteren bir iskelet hastalığıdır. Osteoporoz, ilerleyen yaşta kümülatif kırık oranlarının yüksek olması nedeniyle halk sağlığı problemidir. Özellikle, kalça kırığı yüksek sağlık maliyetleri ile birlikte artan morbidite ve mortalite riskiyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğundan, tüm osteoporotik kırıkların en ciddi olanıdır. Bu nedenle, osteoporoz için yeni ve potansiyel olarak değiştirilebilir risk faktörlerinin belirlenmesi klinik pratikte önemli bir konudur.

Karaciğer Yağlanması Kemik Kırığı Riskini Arttırıyor

Son zamanlarda, NAFLD ve osteoporoz arasında olası bir ilişkinin varlığı, önemli bir bilimsel ilgi yarattı. Birçok gözlemsel kesitsel veya vaka kontrol çalışması, orta yaşlı ve yaşlı bireylerde görüntüleme tanımlı veya biyopsi ile kanıtlanmış NAFLD ve BMD ölçümü arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bununla birlikte, bu tür çalışmalardan elde edilen bulgular şu ana kadar tutarsız ve çelişkili olmuştur. Bazı çalışmalar NAFLD ile azalan BMD arasında, özellikle de Çinli erkeklerde önemli bir ilişki olduğunu bildirirken, bazılarında NAFLD ile artan BMD arasında önemli bir ilişki olduğunu bildiren çalışmalar da mevcuttur. Ayrıca, düşük BMD ile NAFLD'nin ciddiyeti arasında bir ilişki olup olmadığı da belirsizliğini korumaktadır.

Son zamanlarda, Çinli orta yaşlı ve yaşlı bireylerin bazı büyük kesitsel çalışmaları da, ultrason tanısı almış NAFLD'nin yaşlı erkeklerde, kendisinin bildirdiği bir osteoporotik kırık öyküsü ile önemli derecede ilişkili olduğunu göstermiştir. Genel olarak, mevcut bulgular, literatürde mevcut olan tek meta-analizin sonuçlarını ~25 kat arttırılmış bir örneklem büyüklüğü ile desteklemekte ve daha da genişletmektedir. Bununla birlikte, NAFLD ile osteoporoz riski arasındaki ilişkiyi ele almak için uzun vadeli ve iyi tasarlanmış ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Şu anda NAFLD'nin osteoporotik kırık riskini arttırabileceğine dair biyolojik olarak kabul edilebilirlik kanıtı ortaya çıkmıştır. Gerçekten de, NAFLD (özellikle çeşitli seviyelerde hepatik fibrozisli alkolik olmayan steatohepatit [NASH]) insülin direncini şiddetlendirebilir ve sitokinlerin ve kemik demineralizasyonunu ve osteoporozu teşvik edebilen moleküllerin salınmasına neden olabilir. NAFLD şiddetine göre çeşitli iskelet bölgelerinde BMD'de anlamlı ve tutarlı bir farklılık göstermemesine rağmen, sirozlu hastalarda, özellikle de alkolik sirozlu veya ilerlemiş kolestatik karaciğer hastalığı olanlarda osteoporozun sık görülen bir komplikasyon olduğu bilinmektedir. Bu klinik ortamda, ana risk faktörleri hastalık şiddeti, yaşlılık ve kolestaz süresidir. NAFLD'de osteoporoz riski ile ilgili çelişkili literatür ve NAFLD'yi hem osteoporoz hem de uzun vadeli kırık riski ile ilişkilendiren temel biyolojik mekanizmalarla ilgili ortaya çıkan veriler göz önüne alındığında meta-analizin konusunun klinik olarak anlamlı olduğu anlaşılmıştır. Sonuç olarak, gözlemsel çalışmaların (ağırlıklı olarak Asya etnik kökene sahip orta yaşlı ve yaşlı bireyleri içeren) bu kapsamlı meta-analizinin sonuçları, görüntüleme veya histoloji ile tespit edilen NAFLD'nin, bildirilmiş bir osteoporotik kırık öyküsü ile önemli ölçüde ilişkili olduğunu göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Non-alcoholic Fatty Liver Disease Is Associated With a History of Osteoporotic Fractures but Not With Low Bone Mineral Density Alessandro Mantovani; Marco Dauriz; Davide Gatti; Ombretta Viapiana; Giacomo Zoppini; Giuseppe Lippi; Christopher D. Byrne; Fabrice Bonnet; Enzo Bonora; Giovanni Targher Aliment Pharmacol Ther. 2019;49(4):375-388.

Nişastalı Yiyecekler Lupuslu Kişilerde Otoimmün Reaksiyonları Azaltabilir

18 Haziran 2019

Sistemik lupus eritematozus (SLE), bir kişinin bağışıklık sisteminin kendi bedenine saldırdığı bir hastalıktır. Hastalığın barsak bakterilerinden etkilenebildiğinden şüphelenilmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, SLE'ye bağlı Toll benzeri reseptör 7 (TLR7) ilişkili fare modellerini kullanarak, barsak mikrobiyotasındaki diyet etkilerini incelediler. Farelerle yapılan deneylerde, bazı barsak bakterilerinin hastalığı şiddetlendirdiğini, ancak tüketilen dirençli nişastanın bu bakterilerin büyümelerini durdurabildiğini gösterdiler. Sağlıksız farelerin yüksek düzeyde laktobasil seviyesine sahip olması bu bakterinin lupus ile ilişkili olabileceğini düşündürdü.

Araştırmacılar, lupuslu farelerde bakterileri bağırsaklardan temizlemek için antibiyotik verdiler. Sonuçlar, bu farelerin daha sonra daha az şiddette otoimmün yanıtlara sahip olduklarını ve antibiyotik almayanlardan iki kat daha fazla hayatta kalma olasılıkları olduğunu ortaya koydu. İç organların kültürü ve 16S rDNA sekanslaması, farelerde L.Reuteri'nin TLR7'ye bağlı translokasyonu ve bir SLE hastası alt grubundaki Lactobasillus'un fekal zenginleşmesini gösterdi. L. reuteri kolonizasyonu, spesifik patojensiz ve gnotobiyotik koşullar altında otoimmün belirtileri kötüleştirdi, özellikle artan plazmasitoid dendritik hücreler (pDC'ler) ve interferon sinyalizasyonunu arttırdı. Bununla birlikte,  lupuslu fareler yedi ay boyunca dirençli nişasta ile beslendiğinde, nişasta L. reuteri'nin birikimi ve translokasyonunu, büyümesini inhibe eden kısa zincirli yağ asitleri ile baskıladı. Nişasta pDC'leri, interferon yolaklarını, organ tutulumunu ve mortaliteyi azalttı.

Lupuslu Farelerde Otoimmün Reaksiyonları Azaltıyor

Araştırmacılar, nişastanın lupus eğilimli konaklarda insan otoimmünitesinin patogenezinde yer alan interferon yolaklarını destekleyen bir patobiyotörü baskılayarak yararlı etkiler gösterdiğini belirttiler. Nişastalı yiyeceklerin, lupuslu insanlar için otoimmün reaksiyonları hafifletebileceğini düşündüler.  Araştırmacılar, bakterilerin lupuslu farelerin barsaklarına, karaciğerlerine ve dalaklarına da yayıldığını ve bunun sağlıklı farelerde normalde görülmediğini aktardılar. Bunun, lupusun barsaklara ek olarak birçok organda sistemik immün yanıtları içermesini açıklayabileceğini söylediler.

Lactobacillus’un sağlıklı insanlarda bulunması ve probiyotiklerde iyi bakteri olarak tanınmasından dolayı, hastalık ile ilişkili bir aday olarak ortaya çıkmasının şaşırtıcı olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar, nişasta diyetinin insan hastalarına fayda sağlayıp sağlayamayacağının gösterilmediğini ve bundan sonra ki hedeflerinin bunu araştırmak olacağını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Zegarra-Ruiz DF, El Beidaq A, Iñiguez AJ, Lubrano Di Ricco M, Manfredo Vieira S, Ruff WE, Mubiru D, Fine RL, Sterpka J, Greiling TM, Dehner C, Kriegel MA. A Diet-Sensitive Commensal Lactobacillus Strain Mediates TLR7-Dependent Systemic Autoimmunity. Cell Host Microbe. 2019 Jan 9;25(1):113-127.e6.

Kırılganlık Değerlendirmesi Risk Altındaki İPF Hastalarının Belirlenmesine Yardımcı Olabilir

17 Haziran 2019

Yaygın idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ilişkili yaşa bağlı komplikasyonların tanınması, İPF hastalarının daha kötü bir sonuç riski altında bulunmamasına yardımcı olabilir. İPF’li yaşlı hastalarda kırılganlık ve idrar kaçırma, baş dönmesi, görme bozukluğu, işitme bozukluğu ve düşme gibi geriatrik durumlar yaygındır.

İPF'nin insidansı ve prevalansının, yaşamın her on yılında anlamlı bir şekilde arttığı, hastaların yaklaşık üçte ikisinin hastalığın başlangıcında 60 yaş veya daha yaşlı olduğu bilinmektedir. Önceki çalışmalar İPF ve yaşlanma arasındaki ilişkinin tesadüf olmanın ötesine geçtiğini ve ortak biyolojik mekanizmaları paylaştıklarını ileri sürmüştür. Her ne kadar İPF esas olarak akciğerleri etkilese de, diğer doku ve organların fonksiyonlarını ve aktivitelerini de etkileyebilir. Hastalar tanı sırasında ve hastalık ilerledikçe sıklıkla başka tıbbi durumlara sahiptir veya zaman içinde bu hastalıklara yakalanırlar. Öte yandan yaşlı hastalarda sağlık sonuçlarının önemli bir belirleyicisi olan fonksiyonel durum İPF popülasyonunda çalışılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada İPF'li yaşlı hastalarda kırılganlık ve geriatrik durumların sıklığını belirlemek amaçlandı. Araştırmacılar, Michigan Üniversitesi'nde ≥65 yaşları arasında İPF hastalarını prospektif olarak belirlediler. Hastalardaki kırılganlık, Fried kırılganlık fenotipi kullanılarak değerlendirildi. Fonksiyonel durum, geriatrik durumlar ve semptomları ele alan anketler uygulandı. Pektoralis kas bölgesinin kantitatif ölçümü yapıldı. Hasta değişkenleri farklı kırılganlık grupları arasında karşılaştırıldı.

İPF, Kırılganlık Riskini Arttırıyor

50 katılımcının %48'i kırılgan ve %40'ı ≥ 2 geriatrik duruma sahipti. Geriatrik durumu iki veya daha fazla olan 20 katılımcının 9'u (%45), geriatrik durumu olan veya olmayan 30 katılımcının 15'i (%50) kırılgandı. Kırılganlık; artmış yaş, düşük akciğer fonksiyonu, daha kısa 6 dakikalık yürüme mesafesi, daha yüksek semptom skorları ve daha fazla komorbidite, geriatrik durumlar ve fonksiyonel kısıtlamalar ile ilişkiliydi. Pektoral kas alanı ise neredeyse anlamlıydı. Hasta tarafından rapor edilen yorgunluk skoru (olasılık oranı [OR] = 2,13) ve difüzyon kapasitesi (OR = 0,54) kırılganlığın bağımsız ön gördürücüleriydi.

Daha ileri analizler, daha ileri yaş ve oksijen kullanımının İPF hastalarında 5.6 ve 4.9 kat daha yüksek kırılganlık riski ile ilişkili olduğunu ortaya koydu. Daha iyi solunum fonksiyonu ve egzersiz kapasitesine sahip olanlar azaltılmış bir kırılganlık riskine sahipti. Kırılgan İPF hastalarında daha fazla komorbidite ve geriatrik durum olduğu ve daha kötü fonksiyonel kısıtlamalar yaşadığı tespit edildi. Günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmede daha fazla zorluk çektiklerini ve kırılgan olmayan İPF hastalarından daha fazla yorgunluk yaşadıklarını bildirdiler.

Araştırmacılar kırılganlığın varlığının, objektif ve subjektif verileriyle ilişkili olduğunu belirttiler. Kırılganlığın İPF'de hastalıkla ilişkili sonuçlar üzerindeki etkisini belirlemek için ileri değerlendirmelere ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jamie S. Sheth, Meng Xia, Susan Murray, Carlos H. Martinez, Catherine A. Meldrum, Elizabeth A. Belloli, Margaret L. Salisbury, Eric S. White, Colin H. Holtze, Kevin R. Flaherty. Frailty and geriatric conditions in older patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Medicine March 2019 Volume 148, Pages 6–12.

Prevotella Copri’nin Romatoid Artrit Hastalarında Rolü

13 Haziran 2019

Romatoid artritin (RA) etiyopatogenezinin, çevresel faktörlerin duyarlı bireylerde bağışıklık sisteminin patolojik bir aktivasyonunu indüklediği çok aşamalı bir süreçten kaynaklandığı düşünülmektedir. Son çalışmalar, patolojik otoimmün yanıtın ilk adımlarının, eklemlerden ziyade mukozal bölgelere dayandığını göstermiştir.

Barsak disbiyozunun RA patogenezinde nedensel bir rol oynadığı ve genetik olarak duyarlı farelerde artrit gelişimini tetiklediği gösterilmiştir. Prevotella copri’nin, RA tanısı alan hastaların barsak mikrobiyotaslarında oldukça zengin olduğu tespit edilmiştir ve RA hastalarında başlangıçta P. copri'nin rolünü düşündüren bu organizmaya karşı artan bir bağışıklık tepkisi gösterilmiştir. Kesin mekanizmalar belirsiz kalmasına rağmen, RA'ya özgü otoantijenler ve P. copri proteinlerinden gelen epitoplar arasındaki sekans homolojisi rapor edilmiştir ve bu, moleküler taklit hipotezini desteklemektedir.

Bu gözlemler göz önüne alındığında, Prevotella spp. içeren intestinal disbiyoz RA ve potansiyel tedavi hedefi için bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte, RA gelişiminde intestinal disbiyozun nedensel rolünün belirlenmesi için, RA gelişiminden önce Prevotella spp varlığının,  RA başlangıcı öncesi longitudinal çalışmalarda gösterilmesi gereklidir.

İntestinal Disbiyoz Etkisi

Yapılan yeni bir çalışmada, klinik olarak görünür RA gelişmeden önce RA'nın klinik öncesi evrelerindeki bireylerde mikrobiyotayı karakterize etmek ve Prevotella spp. prevelansını tanımlamak amaçlandı. Araştırmacılar, RA'lı hastaların birinci derece akrabalarının (FDR) devam eden bir kohort çalışmasında; asemptomatik ve otoantikorlar olmadan 'FDR kontrollerini' ve klinik öncesi RA evrelerinde, anti-sitrüline peptid antikorları veya romatoid faktör pozitifliği veya olası RA ile ilişkili semptom ve bulguları geliştirmiş olan bireyleri belirlediler. Dışkı örneklemesi ve kültürden bağımsız mikrobiyota analizleri ardından tanımlayıcı istatistikler ve topluluk yapılarının istatistiksel analizleri yapıldı.

Çalışmaya, 50'si “FDR kontrolleri” ve 83'ü “klinik öncesi RA evrelerinde” sınıflandırılan toplam 133 katılımcı dahil edildi. 'Klinik öncesi RA evrelerinde' bireylerin mikrobiyotası FDR kontrollerine kıyasla önemli ölçüde değişmişti. 'Klinik öncesi RA' grubunda, Prevotellaceae bakteri ailesinin, özellikle Prevotella spp.'nin önemli bir zenginleşmesi olduğu tespit edildi.

Araştırmacılar, Prevotella spp.’nin RA'nın klinik öncesi evrelerindeki bireylerde RA'nın başlamasından önce zenginleşmesinin, RA gelişiminde intestinal disbiyozun rolünü ortaya koyduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alpizar-Rodriguez D, et al. Prevotella copri in individuals at risk for rheumatoid arthritisAnn Rheum Dis 2019;0:1–4.

Postmenopozal Kadınlarda Diz Osteoartriti ve Menopozal Hormon Tedavisi

03 Haziran 2019

Kadınlarda menopozdan sonra osteoartrit insidansı artar ve bu durum hormonal değişikliklerle ilişkili olabilmektedir. Östrojen eksikliğinin osteoartrit gelişimini etkilediği bilinmektedir ve menopozal hormon tedavisinin (MHT) osteoartrit gelişimi ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, diz osteoartrit ve MHT arasındaki ilişki tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir kesitsel gözlem çalışmasında, büyük ölçekli ulusal veriler kullanılarak diz osteoartrit prevalansı ve MHT arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışma için, Kore Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketi'nden (2009-2012) 4.766 menopoz sonrası kadının verileri toplandı. MHT, ≥1 yıl düzenli hormon ilacı kullanımı şeklinde ve diz osteoartriti semptom ve radyografik bulgulara göre tanımlandı. Demografik ve yaşam tarzı değişkenleri, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında karşılaştırıldı.

Araştırmacılar, MHT grubundaki 441 kadını, MHT süresi, yaş, obezite, menarş ve menopoz yaşı, hipertansiyon, diyabetus mellitus, alkol alımı, sigara içme durumu ve sosyoekonomik durum için ayarladıktan sonra, MHT olmayan gruptaki 4325 kadına göre bu kadınların %30 daha az osteoartrite sahip olma olasılığı olduğunu gördüler. Çoklu lojistik regresyon modelinde MHT grubu için osteoartrit olasılık oranı, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında 0,70’ti.

Menopozal Hormon Tedavisi Osteoartrit Riskini Azaltıyor

Tüm genel özellikler, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında hipertansiyon, sigara içme durumu ve hane halkı gelir düzeyi hariç, önemli ölçüde farklılık gösterdi. Araştırmacılar, yaş, vücut kitle indeksi ve diyabet prevalansının, MHT olmayan grupta MHT grubundan anlamlı derecede yüksek olduğunu belirttiler. MHT alan grupta eğitim düzeyi, almayan gruba göre daha yüksekti. MHT grubu, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında menarşta daha genç ve menopozda daha yaşlıydı.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, ülke genelinde bir MHT alan menopoz sonrası kadınların, MHT almayanlara kıyasla, semptomatik diz osteoartriti geliştirme olasılığının daha düşük olduğunu gösterdiğini belirttiler. Menopozda alınan östrojenin kıkırdak hasarını önleyebileceğini ve röntgende görülen diz bozulmasını azaltabileceğini söylediler. Bununla birlikte, bu kesitsel çalışmanın nedensel ilişkiler hakkındaki sonuçları engellediğini, bu nedenle diz osteoartrit ve MHT arasında nedensel bir ilişki kurmak için ileriye dönük çalışmalar ve müdahale araştırmaları yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jung Jae Hyun, Bang Cho Hee, Song Gwan Gyu, Kim Cholhee, Kim Jae-Hoon, Choi Sung Jae. Knee osteoarthritis and menopausal hormone therapy in postmenopausal women, Menopause December 21, 2018.

Kronik Ağrı İçin Yeni Bir Tedavi Hedefi Bulundu

28 Mayıs 2019

Siyatik, kanser ve romatoid artrit gibi kronik ağrıya neden olan durumları yönetmek zor olabilir. Ağrı yönetiminin bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri kronik ağrı mekanizmalarının karmaşık olmasıdır. Sürekli ağrı hissetmek ya da hiç rahatlama olmaması, hastaların yaşam kalitesini oldukça düşürür. Genel amaçlı ağrı giderici ilaçlar genellikle etkisizdir. En iyi ağrı kesici olan morfin bile kanser hastalarında ağrıyı tam olarak engelleyememektedir.

Günümüzde kronik ağrı dünya çapında giderek artmaktadır. Kronik ağrı hastası sayısındaki artış, acil olarak yeni tedavi ajanlarının geliştirilmesini gerektirir. Bu nedenle bu alanda yapılacak çalışmaların sağlık hizmetleri üzerinde önemli sonuçları olacaktır.

“Orphan” nükleer reseptörler olan REV-ERBa ve REV-ERBβ (REV-ERB'ler) astroglioma hücrelerinde enflamatuar ile ilişkili gen transkripsiyonunun düzenlenmesinde çok önemlidir, ancak nosiseptif transdüksiyondaki rolleri henüz ayrıntılandırılmamıştır. Spinal dorsal korna astrositleri kronik ağrının korunmasına katkıda bulunur.

Önceki araştırmalar, bazı genlerin üretimini engellemek için hücrenin içine kimyasal sinyaller gönderen bir tür hücre reseptörünün (REV-ERB) aktive edilmesinin, vücutta ağrıya neden olan enflamatuar molekülleri düzenlediğini göstermiştir. Bu araştırmalar, REV-ERB'leri aktifleştirmek için kullanılan bir molekülün, immün hücrelerde enflamatuar moleküllerin üretimini azalttığını göstermiştir. Bununla birlikte, REV-ERB agonistinin (stimülatörü) nosiseptif davranışlar (ağrı reaksiyonlar) veya kronik ağrı üzerindeki etkisi araştırılmamıştır.

Tek Hedef Yeterli Değil

Hiroşima Üniversitesi araştırmacıları yaptıkları çalışmada, ilk olarak REV-ERB agonistinin kronik ağrı üzerindeki etkisini kontrol ettiler. Araştırmacılar, kronik ağrının bir hedefle azaltılmasının yeterli olmadığını, ağrıya neden olan birçok molekülü kapsamanın önemli olduğunu ve REV-ERB'lerin uygun bir hedef gibi göründüğünü belirttiler.

Araştırma grubu, nükleer reseptör REV-ERB'lerin özelleşmiş omurilik hücrelerinde (astrositler) aktifleştirilmesinin farelerde ağrı hafiflemesi ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını belirlemek için bu bilgiyi kullandılar. Fareleri, REV-ERB'leri açan moleküllerle farklı ağrı duyarlılığı seviyelerinde tedavi ettiler. Ağrı üzerinde belirgin bir etkisinin olup olmadığını test etmek için, farelerin arka pençelerine bir filament ile dokundular. Fareler pençelerini filamentten uzaklaştırdıklarında, ağrıyı kaydettiler. Hafif dokunuşlara, kronik ağrılı fareler tepki gösterirken, “normal” fareler yalnızca kuvvet arttığında hareket etti. Bir REV-ERB uyarıcısı ile tedavi edildiğinde kronik ağrılı fareler, sahip oldukları kronik ağrı tipine bağlı olarak daha hafif dokunuşlara tepki vermedi. Araştırmacılar, aynı tür kronik ağrılı, tedavi edilmeyen fareler kadar acı hissetmedikleri sonucuna vardılar.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmayla elde ettikleri bulgularla, bu yeni hedefin birçok kronik ağrı çeken kişinin yararına olabileceğine inanıyorlar. Çeşitli kronik ağrı kesici türleri için yeni ilaçlar geliştirmek üzere daha fazla araştırma yapmayı planlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Norimitsu Morioka, Keitaro Kodama, Mizuki Tomori, Kanade Yoshikawa, Munenori Saeki, Yoki Nakamura, Fang Fang Zhang, Kazue Hisaoka-Nakashima, Yoshihiro Nakata. Stimulation of nuclear receptor REV-ERBs suppresses production of pronociceptive molecules in cultured spinal astrocytes and ameliorates mechanical hypersensitivity of inflammatory and neuropathic pain of mice. Brain, Behavior, and Immunity, 2019.

Muc5b’nin Artmış Ekspresyonu IPF için Risk Faktörü Müdür?

30 Nisan 2019

MUC5B geni, mukusa jel benzeri özellikleri veren ve mukus oluşumunun kilit bir bileşeni olan, musin ailesinin bir protein üyesinin üretilmesinde görev alır. Genin artmış ekspresyonunun idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve romatoid artrit için en güçlü risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Herhangi bir gende olduğu gibi, MUC5B'nin protein ekspresyonu, gen transkripsiyonu adı verilen süreci başlatan bir promotör tarafından kontrol edilir.

Yapılan yeni bir çalışmada, MUC5B ile indüklenen mukus birikimi ile İPF'nin ilerlemesi arasında bir ilişki bulunmuştur. Bir MUC5B mutasyonunun, küçük solunum yollarında mukus klirensini önleyebileceği ve skarlaşmayı indükleyebileceği, dolayısıyla İPF'de güçlü bir risk faktörü olabileceği gösterilmiştir.

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden bilim adamları çalışmalarında, MUC5B'nin insanlarda, tip 2 alveoler epitelde ve petek kistlerini kaplayan epitel hücrelerde yüzey aktif protein C (SFTPC) ile birlikte eksprese edildiğini göstermişlerdir. Bu da, distal hava alanlarında akciğer fibrozisinde yer alan hücre tiplerinin MUC5B eksprese ettiği anlamına gelir. Farelerde, bronkoalveoler epiteldeki Muc5b konsantrasyonunun, bozulmuş mukosiliyer klirensle (MCC) ve bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisinin kalıcılığı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışmada ayrıca, mukolitik ajan P-2119'un, MCC'yi geri kazanma ve Muc5b artmış ekspresyonu durumunda bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisini baskılama kabiliyeti olduğu da ortaya konmuştur.

Mutasyon İPF İçin Risk Faktörü

Bu disfonksiyonel MUC5B geni, patojenlere karşı birincil ve doğal bir savunma mekanizması olan uygun akciğer (mukosiliyer) klirensini önleyebilen küçük solunum yollarında mukus birikmesine neden olmaktadır. Araştırmacılar, bu mutasyona uğramış MUC5B promotörünün İPF için güçlü bir genetik risk faktörü olduğunu aktarmışlardır.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, mukosiliyer disfonksiyonun, MUC5B'yi aşırı eksprese eden farelerde bleomisin ile indüklenen pulmoner fibroziste nedensel bir rol oynayabileceğini ve distal hava alanlarında bulunan MUC5B'nin İPF'li insanlarda potansiyel bir tedavi hedefi olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir. Çalışma sonuçlarının; risk altındaki bir popülasyonu tanımlamaya, geri dönüşü olmayan skar oluşmadan önce hastalığı teşhis etmeye, eşsiz bir tedavi hedefine (MUC5B), akciğerde belirli bir yere (distal solunum yolu) odaklanmaya ve şu anda tedavi edilemeyen bir hastalığa terapötik müdahaleye olanak sağladığını vurgulamışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hancock et al. Muc5b overexpression causes mucociliary dysfunction and enhances lung fibrosis in mice, Nature Communicationsvolume 9, Article number: 5363 (2018).

Fibromiyaljide Sigara Kullanımı, Bilişsel İşlevi Nasıl Etkiliyor?

29 Nisan 2019

Fibromiyalji, Birleşik Devletler’deki yetişkin nüfusun %2 ila %6,4'ünü etkilediği tahmin edilen yaygın bir hastalıktır. Kronik yaygın ağrı, fibromiyaljinin temel bir belirtisi olsa da, “fibrofog” olarak adlandırılan bilişsel bozulma da hastalığın temel bir özelliğidir ve ağrı semptomlarından bile daha fazla engelleyici olabilir. Yapılan çalışmalar, fibromiyalji hastalarının %50-80'inin bellek azalması, mental konfüzyon ve konsantrasyon güçlüğü yaşadığını bildirmektedir. Fibromiyalji hastalarında bilişsel işlev bozukluğu için risk faktörleri ile ilgili sınırlı veri vardır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyaljili hastalarda sigara kullanımı ile bilişsel işlev arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Mayıs 2012 - Kasım 2013 tarihleri arasında 668 fibromiyalji hastasını incelediler. Hastalar sigara içme durumuna göre “sigara içenler” ve “içmeyenler” olarak sınıflandırıldı. Çalışmadaki birincil sonuç bilişsel işlevdi (MASQ). İkincil sonuçlara ise fibromiyalji semptom şiddeti (FIQ-R), yaşam kalitesi (SF-36), yorgunluk (MFI-20), uyku (MOS-uyku ölçeği), kaygı ( GAD-7) ve depresyon (PHQ-9) dahil edildi. Sürekli ve kategorik değişkenler için sırasıyla bağımsız t testleri ve Ki-kare testleri yapıldı. Sigara içmenin, birincil ve ikincil sonuçları ön gördürüp gördürmediğini belirlemek için çok değişkenli regresyon analizi kullanıldı.

Sigara İçenlerde Bilişsel Kayıp

Çalışmaya dahil edilen hastaların 94’ü (%14,07)  sigara içicisi olduğunu bildirdi. Sigara içmek; düşük eğitim düzeyi, bekar olmak ve genç yaş ile ilişkiliydi. Analizler ayrıca sigara içiminin, düşük toplam bilişsel fonksiyonel puan ve dil, sözel bellek, görsel-uzaysal bellek ve dikkat için düşük MASQ alt ölçek puanlarında risk faktörü olduğunu gösterdi. Benzer şekilde; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz de sigara kullanımını, bu puanlar için risk faktörü olarak tanımladı. İkincil sonuçlara göre sigara; daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha fazla yorgunluk, artan uyku problemleri ve artan anksiyete ve depresyon ile ilişkiliydi. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz sigara kullanımını daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha büyük uyku sorunları ve artan kaygı ve depresyon için bir risk faktörü olarak gösterdi.

Araştırmacılar fibromiyalji hastalarında sigara içmenin bilişsel işlev bozukluğu için bir risk faktörü olduğunu belirttiler. Ayrıca, sigara içen fibromyalji hastalarının artmış semptom şiddeti, daha kötü yaşam kalitesi indeksleri, daha kötü uyku ve artmış anksiyete ve depresyon bildirme olasılığının daha yüksek olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryan D'Souza, Lin Ge, Terry Oh, Arya Mohabbat, Ann Vincent, W. Michael Hooten, Li Jiang, Mary Whipple, Samantha McAllister, Zhen Wang, Wenchun Qu. Tobacco Use in Fibromyalgia Is Associated with Cognitive Dysfunction: A Prospective Cohort Study, ASRA’s 17th Annual Pain Medicine Meeting November 15-17, 2018.

Erken Başlangıçlı Primer Sjögren Sendromunda Prognoz Daha Mı Kötü?

26 Nisan 2019

Primer Sjögren sendromu (SS), genellikle vakaların %15'inde ciddi sistemik komplikasyonlarla, 40 ila 60 yaş arasında başlar.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, erken başlangıçlı hastalığın belirli bir fenotip ile ilişkili olup olmadığını ve kötü bir sonucun ön görücüsü olup olmadığını belirlemeyi amaçlamışlardır. Birincil Sjögren sendromunda sistemik tutulumu öngören faktörleri belirlemeye çalışan ileriye dönük, çok merkezli, prospektif, ulusal bir Fransız veri tabanı olan ASSESS kohortuna alınan 393 hastanın biyolojik ve klinik verileri tanıdaki yaşa göre karşılaştırılmıştır. Çalışmaya erken başlangıçlı Sjögren sendromu tanısı almış 55 hasta ve geç başlangıçlı hastalığı olan 338 kişi dahil edilmiştir.

Araştırmada klinik ve biyolojik semptomlar başlangıçta ve tanıdan 5 yıl sonra karşılaştırılmıştır. Hastalık aktivitesini ölçmek için EULAR Sjögren Sendromu Hastalık Aktivite İndeksi (ESSDAI) kullanılmıştır.

Analizde erken başlangıçlı grup, geç başlangıçlı grupla karşılaştırılmış ve erken başlangıçlı hastalıkla ilişkili birkaç klinik faktör bulunmuştur. Bu faktörler ayrıca erken başlangıçlı hastalığın daha şiddetli olduğunu ve sistemik tutulumla karakterize olduğunu da göstermiştir.

Erken Başlangıçlı Hastalıkta Sistemik Tutulum Daha Fazla

Tanı yaşı 35 yıl veya daha az olarak tanımlanan, erken tanı konan 55 hasta, belirgin şekilde daha yüksek;

  • tükürük bezi genişlemesi (% 47,2’ye karşılık %33,3),
  • adenopati (% 25,5 -% 11,8),
  • purpura (% 23,6’ya karşı % 9,2) ve
  • böbrek tutulumu (% 16,4’e karşı % 4,4) sıklığı göstermiştir.

Bu hastalarda;

  • daha sık hipergamaglobulinemi (% 60,8’e karşı % 26,6),
  • daha yüksek RF pozitifliği (% 41,5’e karşı % 20,2),
  • düşük C3 seviyesi (% 18,9’a karşı % 9,1),
  • düşük C4 seviyesi (% 54,7’ye karşı % 40,2) ve
  • düşük otoantikor seviyeleri [anti-SSA ile % 84,6 -% 54,4 ve anti-SSB ile % 57,7 -% 57,7] görülmüştür.

ESSDAI skorlarındaki bazal ve 5 yıllık takip arasındaki değişim, erken başlangıçlı grupta kötüleşme eğilimi ve daha geç başlangıçlı grupta anlamlı bir iyileşme eğilimi ile dikkat çekici şekilde farklı bulunmuştur.

Araştırmacılar, erken başlangıçlı primer SS’in, ciddi sistemik hastalığın prediktif faktörleri olduğu bilinen klinik ve biyolojik özelliklerle tanımlanan spesifik bir fenotip ile ilişkili olduğunu belirtmişlerdir. İlginç bir şekilde, ESSDAI skorunun, hastalığın başlangıcındaki yaşa bağlı olarak farklı bir gelişim gösterdiğini, erken başlangıçlı hastalığı olanların zamanla kötüleşmeye meyilli olduğunu aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Anquetil et al. Is early-onset primary Sjögren’s syndrome a worse prognosis form of the disease? Rheumatology. Published online December 17, 2018.

Nazal Epitelden Non-İnvaziv İPF Tanısı Konulabilir Mi?

11 Nisan 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), solunum yetmezliği ve ölüme neden olan akciğer parankiminin ilerleyen skarlaşması ile karakterizedir. İPF tanısında sıklıkla yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi kullanılır. Ancak maliyeti ve radyasyona maruz kalma riski, hastalık riski yüksek olan hastalarda bile tarama aracı olarak kullanımını sınırlandırır. Ayrıca, İPF için kan biyo-belirteçleri çalışmaları başarılı olamamıştır. Diğer çalışmalar, hücre dışı matris ve büyüme faktörlerinin yanı sıra epitelyal genler de dahil olmak üzere İPF'de çeşitli protein seviyelerinin arttığını göstermiştir. Ancak bu çalışmalar akciğer biyopsileri gerektirdiğinden, tarama veya hastalık yönetimi için sınırlı uygulanabilirliği vardır.

Akciğer kanseri ile ilgili yapılan bir çalışma, bronşlardan gelen epitel dokularında 11 gen ekspresyon seviyesinin, akciğerdeki küçük asemptomatik nodüllerin yönetilmesine yardımcı olduğunu göstermiştir. Nazal epitelde daha sonra yapılan çalışmalar benzer sonuçlar vererek, epitelyal değişikliklerin, solunum sistemindeki değişikliklerin bir sonucu olduğu fikrini desteklemiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık boyunca güvenle ve tekrar tekrar örneklenebilen nazal epitelyal küretaj örneklerinin transkriptomik profiliyle İPF hastalarını, yaşları eşleştirilmiş kontrollerden ayırmanın uygulanabilirliğini değerlendirmişlerdir.

Araştırmacılar, ortalama yaşları 68 olan 10 İPF hastasının ve ortalama yaşları 64,4 olan yaş-uyumlu 23 kontrolün burun epitelinin transkriptomunu karşılaştırmışlardır. Meksika'daki bir ayakta tedavi kurumunda, her bir katılımcının burun mukozasının beş biyopsisi toplanmıştır ve tüm İPF hastaları klinik olarak stabildir. İPF tanısı öncesi ortalama semptom süresi 28 aydır.

Genler Bağışıklık Yolakları ile İlişkili

İPF numunelerinde toplam 224 genin, kontrol grubundan farklı ekspresyon seviyelerine sahip olduğu, İPF'li hastalarda bunların 222'sinin artmış ve sadece ikisinin azalmış olduğu saptanmıştır. Yolak zenginleştirme analizi, İPF hastalarında kontrollere kıyasla immün yanıt ve enflamatuar sinyalleme ile ilgili yolakların up-regülasyonunu ortaya koymuştur.

İşlevsel bir analiz daha sonra farklı ekspresyon seviyelerine sahip çoğu genin, patern tanıma reseptörü fonksiyonlarını reseptör aktivitesi, ana histo-uyumluluk kompleksine bağlanma ve peptit-antijen bağlanması ile enzim ve sitokin bağlanmasıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmada tespit edilen genlerin doğal ve edinilmiş bağışıklık yolakları ile de ilişkili olduğu belirtilmiştir.

Araştırmacılar elde ettikleri bu bulguların, İPF hastalarını tanımlamak ve izlemek için burun örneklemesini, invaziv olmayan ve ucuz bir yaklaşım olarak desteklediğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

M. A. Sala et al. Inflammatory pathways are upregulated in the nasal epithelium in patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Research 2018 19:233.

Gebelikte Astım, Doğum Sonrası Depresyona Mı Neden Oluyor?

27 Mart 2019

Amerikan Psikologlar Birliği'ne göre her 7 yeni anneden yaklaşık biri doğum sonrası depresyona girmektedir ve bu durum bu annelerin yaklaşık yarısı için ilk depresyon olayıdır. Kanada merkezli yapılan bir çalışmada, gebeliklerinde astımı olan kadınların doğum sonrası depresyon yaşama olasılıklarının daha yüksek olduğu öne sürüldü.

Montreal Üniversitesi'nde baş araştırmacı Dr. Blais, "Genel olarak (hamileliğin dışında) astımın, artan depresyon riski ile ilişkili olduğunu biliyorduk, bu nedenle hamilelik sırasında astımın doğum sonrası depresyon riskini arttırabileceğinden şüphelendik" şeklinde bir açıklamada bulundu.

Riski değerlendirmek için Blais ve meslektaşları tarafından, 1998-2009 yılları arasında Quebec şehrinde doğum yapan ve astımı olan 35.000’den fazla hamile kadının ve astımı olmayan yaklaşık 200.000 kadının sağlık geçmişleri karşılaştırıldı.

Elde edilen sonuçlar, doğumdan sonraki yılda astımlı kadınlarda doğum sonrası depresyon oranlarının kabaca ikiye katlandığını gösterdi.

Doğumdan Sonra Depresyon Oranı Artıyor

Çalışmada, astımı olan kadınların %0,8'i, astımı olmayan kadınların ise %0,4'ü doğum sonrasındaki bir ayda depresyona girdi. Üç ayda, astımlı kadınların yaklaşık %2'sine astımı olmayan kadınların ise %1’ine depresyon tanısı kondu. Bir yıl sonunda, astımlı kadınların yaklaşık %6'sında ve astım olmayan kadınların yaklaşık %3'ünde doğum sonrası depresyon görüldü.

Araştırmacılar ayrıca diğer sağlık koşullarını ve demografik bilgileri de incelediler ve astımlı kadınların 25 yaşın altında olma, kentsel alanlarda yaşama ve kronik hastalıklar veya hamilelikle ilgili rahatsızlıklara sahip olma ihtimalinin daha yüksek olduğu bulundu.

Ayrıca; preterm doğum, sezaryen doğum, düşük doğum ağırlığı, zayıf fetal büyüme veya doğumdaki konjenital malformasyon oranlarının astımı olan kadınlarda daha fazlaydı.

Bu faktörler göz önünde bulundurulduktan sonra, depresyon öyküsü de dahil olmak üzere yazarlar, astımı olan kadınların, doğum sonrası depresyon yaşamaya, astımı olmayanlara göre %58 daha fazla meyilli olduğu hesaplanmıştır.

Yazarlar tarafından, hamilelik sırasındaki astımın neden doğum sonrası depresyon riskini arttırdığı konusunda net bir gerekçe verilmemektedir. Bununla birlikte, astımlı kadınlarda artan endişe veya stres hissi nedeniyle olabileceğini ve enflamasyonun da bu süreçte bir rol oynayabileceği öne sürülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Asthma During Pregnancy Tied to Postpartum Depression Risk - Medscape - Oct 11, 2018. 

Akut Alevlenmeli İPF Hastalarında Kan Dekorin Seviyeleri Prognostik Belirteç Olabilir

21 Mart 2019

Akut alevlenmeler olarak da bilinen akut solunum fonksiyonlarının kötüleşmesi, idiyopatik pulmoner fibrozisli (İPF) hastaların klinik sonuçları üzerinde önemli bir olumsuz etkiye sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu akut olayların, tanıdan bir yıl sonra İPF vakalarının yaklaşık %8,6'sında meydana geldiği ve tanıdan üç yıl sonra % 23,9'a çıktığı bildirilmiştir.

Akut alevlenmelerin başlamasından sonra İPF hastalarının ölüm oranı yaklaşık %50'dir. Bu yüksek ölüm oranı, gerekli önlemeyi sağlamak için bu akut olayların gelişmesine katkıda bulunabilecek risk faktörlerini tanımanın önemini vurgulamaktadır.

Dekorin, kolajen fibrillogenezinde kritik bir rol oynayan ve enflamasyon, yara iyileşmesi ve anjiyogenezi düzenleyen küçük lösin bakımından zengin tekrar proteoglikandır. İPF’de, fibrotik lezyonlarda eksprese edilir. Ayrıca, dekorin intratrakeal gen transferinin, bleomisin ile indüklenen pulmoner fibrozisi inhibe ettiği gösterilmiştir. Her ne kadar bu sonuçlar, dekorinin pulmoner fibrozisteki kritik rolünü öne sürse de, idiyopatik interstisyel pnömoninin akut alevlenmesindeki (AE-İİP) rolü ayrıntılı olarak açıklanamamıştır.

Yürütülen yeni bir çalışmada Japon araştırmacılar, dekorin proteininin, İPF ve İİP hastalarında akut alevlenmelerin gelişimi ve ilerlemesindeki rolünü değerlendirdiler.

Araştırmacılar, hastanelerine başvuran AE-İİP hastalarını geriye dönük olarak analiz ettiler. İlk olarak serum dekorin düzeylerini; AE-İİP'li hastalar, stabil idiyopatik interstisyel pnömoni (SD-İİP) hastaları ve sağlıklı denekler arasında karşılaştırdılar. Daha sonra AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile klinik parametreler arasındaki ilişki analiz edildi. Son olarak, AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişki değerlendirildi. İİP, yayınlanan kılavuzlara göre İPF ve non-İPF olarak ayrıldı.

AE-İİP hastalarının serum dekorin seviyelerinin, hem sağlıklı deneklerin hem de SD-İİP hastalarınınkinden anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. Serum dekorin düzeyleri, tüm İİP hastaları incelendiğinde, klinik parametrelerle ve prognozla ilişkili bulunmadı. İPF hastalarında serum dekorin düzeylerinin oksijenlenme ile anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptandı. Ayrıca serum dekorin düzeyi düşük olan IPF hastalarında, serum dekorin düzeyi yüksek olan hastalara göre anlamlı derecede daha fazla sağkalım oranı elde edildi.

Araştırmacılar çalışma sonucunda, kandaki dekorin proteinlerinin azalmış seviyelerinin, akut alevlenmeler yaşayan idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında daha düşük ölüm riski ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Serum dekorin düzeylerinin AE-İPF'de potansiyel bir prognostik biyolojik belirteç olarak kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Nikaido et al. Serum decorin is a potential prognostic biomarker in patients with acute exacerbation of idiopathic pulmonary fibrosis,  Journal of Thoracic Disease 2018.

Düşük Akciğer Fonksiyonu Demans Riskinde Artışla İlişkili Bulundu

18 Mart 2019

Demans ve hafif bilişsel bozukluk sıklığının yüksek olması, bu durumları ön plana çıkarmıştır ve gelişimine katkıda bulunabilecek potansiyel değiştirilebilir risk faktörlerini bulmak toplumsal açıdan çok önemlidir. Yapılan önceki çalışmalar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik bronşit ve astım gibi akciğer hastalıklarının, daha yüksek bir demans riski veya bilişsel yetenek kötüleşmesine neden olabileceğini göstermiştir. Ancak bu durumların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğu tam olarak ortaya konmamıştır. Araştırmacılar, enflamasyon, oksidatif stres ve akciğer bozukluklarının neden olduğu anormal doku oksijenasyonunun önemli bir rol oynayabileceğine inanmaktadırlar.

Yapılan yeni bir çalışmada, orta yaştaki bozulmuş akciğer fonksiyonunun veya akciğer hastalığının, daha sonraki yaşamda görülen demans ve hafif bilişsel bozulma (MCI) riskinin daha yüksek olması ile ilişkili olacağı hipotezi test edildi.

Araştırmacılar, spirometri uygulanan ve akciğer sağlığı hakkında sorular sorulan (1987-1989) toplam 14.184 ARIC çalışması katılımcısını değerlendirdiler. ARIC çalışması, ortalama olarak 23 yıl boyunca takip edilen, dört ABD topluluğundan, yaş ortalaması 54,2 yıl olan 15.792 kişiyi kapsıyordu. Bu özel analiz için,% 17,6'sı KOAH, % 5,9'u restriktif akciğer yetmezliği tanılı, % 33,5'i normal akciğer fonksiyon sonuçları olan ancak solunum semptomları gösteren ve % 43,1’i sağlıklı akciğerlere sahip olduğu kabul edilen 14.184 kişinin klinik kayıtları incelendi. Demans ve MCI’ya,  tüm kohortta hastaneye yatış tanı kodları (1987-2013) kullanılarak ve kapsamlı bir nörobilişsel sınava (2011-2013) katılan % 42'sinde yargılama ile karar verildi.

Restriktif ve Obstrüktif Akciğer Hastalarında %27 Daha Fazla Demans

Kararlı ve ayarlanmış sonuçlar kullanılarak yapılan analizlerde, demans veya MCI oranları restriktif ve obstrüktif akciğer hastalığı olan katılımcılar arasında hastalık veya solunum semptomları olmayanlara göre daha yüksekti. Solunum fonksiyonlarında azalma olan orta yaştaki erişkinlerin daha sonraki yaşamda demans veya bilişsel bozulma gelişme riskinin % 27'ye varan bir oranda daha yüksek olduğu gösterildi. Bu risk paterni, idiyopatik pulmoner fibroz (IPF) gibi kısıtlayıcı akciğer hastalıkları olan hastalarda daha belirgindi.  Bu bağlantı, sadece sigara içmeyenlerle sınırlı olan analizlerde benzer bir şekilde mevcuttu ve Hem alzheimer hastalığı ilişkili demans ve serebrovasküler etyolojili demans için de mevcuttu. Çalışmalarda düşük zorlu tahmini ekspiratuar hacim ve vital kapasitenin artmış demans riski ile ilişkili olduğu görüldü.

Araştırmacılar yaptıkları geniş çaplı çalışmanın sonuçlarının, bu akciğer hastalıklarının, özellikle de restriktif akciğer bozukluğu bozukluklarının önlenmesinin, demans ve bilişsel bozulmanın insidansını ve yükünü azaltmaya yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pamela L Lutsey, Nemin Chen, Maria C. Mirabelli, Kamakshi Lakshminarayan, David S Knopman, Keith A Vossel, Rebecca F Gottesman, Thomas H Mosley, Alvaro Alonso. Impaired Lung Function, Lung Disease and Risk of Incident Dementia, American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine 2018.

Tempolu Yürüyüş ile Diz Cerrahisi Azaltılabilir Mi?

12 Mart 2019

Yeni yapılan bir çalışmaya göre diz osteoartriti olan veya bu açından yüksek risk altında olan kişiler, günde sadece 5 dakikalık tempolu bir yürüyüş ile 5 yıllık total diz replasmanı riskini azaltabilmektedir. Newark'taki Delaware Üniversitesi'nde fizik tedavi alanında araştırma yapan bilim insanları, önceki çalışmaların tempolu yürümenin yararlı olup olmadığı ya da bu hasta popülasyonunda daha fazla yaralanmaya neden olup olmayacağı konusunda değişken sonuçlara ulaşıldığını belirttiler. Bilim insanları ACR 2018’de yayınlanan bu yeni çalışmanın diz osteoarteriti olan hastalar için bir başlangıç noktası olduğunu ve bulguların sağlık hizmeti maliyetleri üzerinde de büyük etkiye sahip olacağını öne sürdüler. Mevcut kayıtlara göre 2005 yılında toplam 450.000 kişide diz protezi varken bu sayının 2030'da 3.4 milyon olacağı çalışma ile öngörüldü.

Bu beş yıllık çalışma için araştırmacılar, Osteoartrit Girişimi'ne kayıtlı olan ve çalışma süresince total diz artroplastisi geçirmemiş hastaları 48 ay boyunca çalışmalarına dahil ettiler. Ekip, çalışma katılımcılarının yürüme hızını sınıflandırmak için ivme ölçer verilerinden faydalandı. Çalışmada yürüme hızlarına göre; 1 adım/dakikadan az olanlar "yürüme yürüyüşü", 1 ila 49 adım/dk "çok hafif yürüme", 50 ila 100 adım/dk "hafif yürüme veya gezinti", 100 adım/dk veya daha üzeri ise "orta veya şiddetli yürüyüş" olarak tanımlandı. Çalışmada seçilen grubunun yaş ortalaması 65, ortalama vücut kitle indeksi 28.4 kg/m² ve katılımcıların %55'i kadındı.

Tempolu Yürüyüş, Artroplastiyi Azaltıyor

5 yıllık süre zarfında, 1854 katılımcı en az 7 gün boyunca bir ivme ölçer kullandı ve bu hastalara toplam 108 diz protezi uygulaması yapıldı. Çalışmada, günlerinin 5 dakikasını yürüme için ayırmayanlara kıyasla, 5 dakikalık orta – şiddetli yürümeye ayıran katılımcılarda total diz replasman oranının %16 azaldığı görüldü (tehlike oranı: 0,84; %95, güven aralığı: 0,72 - 0,98). Öte yandan bu sürenin 5 dakikalık çok hafif veya hafif yürümeyle değiştirilmesinin katılımcılara bir etkisi olmadı. Ek olarak, radyografik ve semptomatik diz osteoartriti olan katılımcılar arasında da bir fark bulunamadı.

Bilim insanlarına göre bu bulgular, cerrahların, romatologların ve birinci basamak doktorlarının hastaları ortak bir biçimde yönetmeleri gerektiğinin önemini vurguladı. Araştırmacılara göre daha aktif olan hastalarda, eklemleri destekleyebilecek ve kıkırdakları koruyabilecek kas kondisyonu ve sıvı üretiminin devamlılığı korundu. Çalışmada, aktif yaşamanın genel sağlık ve vücut ağırlığının da ön görücüsü olduğunun, bu durumun da eklemlere binen ağırlık üzerinde etkili olduğunun altı çizildi. Tüm bu bulguların makul bir biçimde birbirileri ile uyuştuğunu belirten araştırmacılar, çalışmalarının hem hastalar hem de sağlık çalışanları için total diz replasmanını geciktirici bir yöntemi işaret etmesi nedeniyle değerli olduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Master H et al. Friend or Foe: Does Walking at Higher Intensities Increase or Decrease the Risk of Total Knee Arthroplasty over Five Years?American College of Rheumatology (ACR) 2018 Annual Meeting: Abstract 1166. Presented October 22, 2018

Diyette Yağ ve Sükroz İçeriğinin Osteoartrit Patolojisine Etkileri

13 Şubat 2019

Obezite, diz osteoartriti için en önemli risk faktörlerinden biridir. Bununla birlikte, obeziteye bağlı osteoartriti önlemek veya tedavi etmek için stratejiler, özellikle metabolik faktörler açısından, hastalığın etyolojisi hakkındaki belirsizlik nedeniyle sınırlıdır. Pro-obezojenik diyetlerin ve çeşitli makro-besin bileşenlerinin kondrosit patofizyolojisini nasıl etkilediği iyi anlaşılamamıştır. Yüksek yağlı diyetle indüklenen obez fareler, obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığına dair hipotezleri test etmek için yaygın olarak kullanılan bir model haline gelmiştir, ancak hastalığın şiddetindeki değişiklikle sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bazı raporlar, yalnızca diyet tedavisinin farelerde osteoartriti indüklemek için yetersiz kaldığı sonucuna varmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tipik düşük yağlı kontrol diyetlerindeki artan sükroz içeriğinin osteoartrit patolojisine katkıda bulunduğunu ve böylece yüksek yağlı bir diyetin etkilerini değerlendirirken sonuçların değiştiğini varsaymışlardır. Bu hipotezi erkek C57BL / 6J farelerinde, 6 ila 26 haftalık bağımsız olarak sükroz veya yağ içeriği saflaştırılmış diyetlerin etkilerini karşılaştırarak test etmişlerdir.

Beslenme Şekli ve Obezite Etkili

Sonuçlar arasında, osteoartrit patolojisi, serum metabolitleri ve kıkırdak geni ile hücresel metabolizma ve stres-tepki yollarıyla ilişkili protein değişiklikleri yer almıştır. Düşük yağlı izo-kalorik saflaştırılmış diyetlerde sükrozun mısır nişastasına göre rölatif içeriğinin, vücut kitlesi ya da vücut yağında farklılık olmamasına rağmen; serum metabolitleri, eklem patolojisi ile kıkırdak metabolik ve stres-tepki yollarında önemli farklılıklara neden olduğu gözlenmiştir. Ayrıca yüksek diyet yağının, kıkırdakta yağ asidi metabolik enzimlerini arttırdığı gösterilmiştir. Artaştırmacılar, elde ettikleri bulguların, kontrol diyetlerinin seçiminin, fare osteoartriti çalışmalarında dikkatle düşünülmesi gerektiğini gösterdiğini aktarmışlardır. Ayrıca, çalışmanın bozulmuş kıkırdak metabolizmasının, diyet ve obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığının anlaşılmasına katkıda bulunabileceğini gösterdiğini de eklemişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Donovan et al. Independent effects of dietary fat and sucrose content on chondrocyte metabolism and osteoarthritis pathology in mice, Disease Models & Mechanisms (2018) 11, dmm034827.

Bağışıklık Sistemi Düzenleyicileri PLD3 ve PLD4’ün Beklenmedik Rolleri

06 Şubat 2019

Lökositler tarafından mikrobiyal genetik materyalin algılanması genellikle yararlı pro-enflamatuar sitokinleri ortaya çıkarır, fakat düzensiz yanıtlar ciddi patogenezlere neden olabilir. Genom ölçeğindeki ilişkilendirme çalışmaları, fosfolipaz D3'ü (PLD3) kodlayan geni Alzheimer hastalığıyla, PLD4'ü ise romatoid artrit ve sistemik sklerozla ilişkilendirmektedir. Fosfolipaz, lipitleri bozan bir tür proteindir. PLD1 ve PLD2 proteinleri bu görevi yürütür ve PLD3 ve PLD4'ün benzer işlevlere sahip olması beklenir. Çünkü moleküler yapılarının bir kısmı çok benzerdir. PLD3 ve PLD4, işlevleri belirsiz olan endolizozomal proteinlerdir.  

Yapılan yeni bir çalışmada, PLD3 ve PLD4 olarak adlandırılan bu proteinlerin, bağışıklık sisteminin enfeksiyonları tespit edip yanıt vermesinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. PLD4 eksik olan farelerin, yüksek seviyelerde interferon-γ (IFN-γ) ve splenomegali ile karakterize bir enflamatuar hastalığa sahip olduğu bulunmuştur. Bu fenotipler, PLD4-eksik dendritik hücrelerin tek sarmallı DNA sensörü TLR9'un ligandlarına yanıt yeteneğini değiştirmiştir. PLD3 eksik olan farelerin makrofajlarında TLR9 yanıtları da artmıştır. PLD4 ve PLD3'ün fosfolipaz olduğu düşünülse de, dalak fosfodiesterazla özdeş olan TLR9 ligandlarını parçalayan 5 'ekzonükleazlar olduğu gösterilmiştir. Hem PLD3 hem de PLD4'ü eksik olan fareler, erken yaşamda ölümcül karaciğer enflamasyonu geliştirmiştir. Bu da her iki enzimin de nükleik asitlerin degradasyonu yoluyla enflamatuar sitokin yanıtlarını düzenlemek için gerekli olduğunu göstermiştir.

HLH Hastaları için Yeni Bir Umut

Araştırmacılar, bu semptomlara neden olan şeyi ortaya çıkarmak için daha fazla analiz yapmışlardır. Dendritik hücreler olarak adlandırılan bağışıklık hücreleri, farelerin kendi DNA'sını yabancı olarak algılamış ve savunma hücrelerini buna karşı savunmak için çağırmıştır. Devam eden çalışmalar, PLD3 ve PLD4'ün normal rolünün DNA'yı baskılamak ve bu otoimmün reaksiyonun gerçekleşmesini önlemek olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Araştırmacılar bu iki proteinde beklenmedik bir keşfin, hemofagositik lenfohistiyositoz (nadir ve sıklıkla ölümcül bir çocukluk hastalığı) dahil olmak üzere insan bağışıklık sistemi bozukluklarına ışık tutabileceğini belirtmişlerdir. Farelerde gözlenen durumun çocuklardaki bu hastalığa benzediğini fakat PLD3 ve PLD4'ün insanlarda bu hastalığa dahil olup olmadığını henüz bilmediklerini aktarmışlardır.

Bilim insanları çalışmada ulaştıkları bulguların, kanser immünoterapisinde ve bir dizi otoimmün bozukluğun tedavisinde yeni yaklaşımlara katkıda bulunabileceğine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Gavin et. al. PLD3 and PLD4 are single-stranded acid exonucleases that regulate endosomal nucleic-acid sensing. Nature Immunology, 2018.

Psöriyazis Tedavisinde Tamamlayıcı Tıp Yaklaşımları Ne Kadar Etkili?

02 Ocak 2019

Psöriyazisten (Sedef Hastalığı) muzdarip hastaların % 51'i kadarının, mevcut tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ve alternatif tıbbi (CAM) yöntemler kullandığı çalışmalarda bildirilmiştir. Öte yandan psöriyazis tedavisinde CAM tedavilerinin etkili olup olmadığı açık değildir.

Bir grup araştırmacı tarafından bu alanda yayınlanmış bilimsel makaleler tekrar gözden geçirilip, bir inceleme yayınlandı. Yapılan incelemenin amacı plak psöriyazisi olan hastaların tedavisinde en çok incelenen CAM yöntemlerinin etkililiği ile ilgili bilimsel kanıtları derlemek ve sağlam kanıtlar ışığında bu tedavi yaklaşımlarını tartışmaktı.

Araştırmacılar incelemelerinde PubMed, Embase ve ClinicalTrials.gov aramaları ile literatürdeki 1950 ve 2017 yılları arasındaki tüm belgelenmiş CAM psöriyazis tedavilerini kullandılar. İncelemedeki kriterlere, tedaviyi bilimsel kanıt yönünden destekleyici birden fazla randomize klinik çalışma ile plak psöriyazis tedavisinde en yüksek kanıt düzeyine sahip olan, birinci aşamada tanımlanan tedavilere odaklanmak dahil edilerek daha da geliştirildi. Bu yaklaşım ile ayrıca randomize klinik çalışma verisi olmayan veya tutarlı bir şekilde etkililik gösteremeyen tedavilerin inceleme kapsamı dışında tutulması da sağlandı.

Bilimsel literatürde yapılan CAM terapisi araştırması ile 457 makaleye ulaşıldı ve bu makalelerin 107 tanesi daha yakından inceleme amacıyla çalışmaya dahil edildi. Bu makalelerin 54'ü çalışma dışı bırakıldı, çünkü bu çalışmalardaki ilgili CAM terapileri birden fazla randomize klinik çalışmaya sahip değillerdi veya tutarlı bir şekilde etkisizlik gösteriyorlardı. Arama yoluyla bulunan çalışmalara ek olarak, analize dahil edilen çalışmaların referansları kullanılarak 7 makale daha bulundu. Böylelikle toplamda 44 randomize klinik çalışma (17 çift kör, 13 tek kör ve 14 kör olmayan), 10 kontrolsüz, 2 açık etiketli randomize olmayan, 1 adet prospektif kontrollü çalışma ve 3 meta-analiz, bilim insanları tarafından çalışmaya dahil edildi.

Plaseboya Göre Anlamlı Etkililik

Psöriyazis hastalarına topikal indigo naturalis'in (Qing-Dai Bitkisi) uygulanması, toplam 215 katılımcılı plasebo kontrollü 5 randomize klinik çalışmada incelenmiştir ve bu tedavinin hastalarda önemli iyileşmeler gösterdiği kaydedilmiştir. Zerdeçal ile tedavi ile ise 3 randomize klinik çalışma (toplam 118 katılımcı ile), 1 randomize olmayan kontrollü çalışma ve 1 kontrolsüz çalışmada, psöriyazis plaklarında istatistiksel ve klinik olarak anlamlı gelişmeler sağlanmıştır. İncelemede balık yağı tedavisi 20 çalışmada (12 randomize klinik çalışma, 1 açık etiketli randomize olmayan kontrollü çalışma ve 7 kontrolsüz çalışma) değerlendirildi. Bu yöntemle randomize klinik çalışmaların çoğu psöriyaziste belirgin bir düzelme göstermezken, kontrolsüz çalışmaların çoğu günlük balık yağı kullanıldığında yarar göstermiştir. Meditasyon ve rehberli hayal kurma tedavileri 3 adet tek-kör randomize klinik çalışmada (toplam 112 hasta) çalışılmış ve psöriyazisin tedavisinde ılımlı etkililik göstermiştir. 13 randomize klinik çalışmanın bir meta-analizinde de psöriyaziste iyileşme ile akupunktur ilişkisi incelenmiş ve plasebo ile karşılaştırıldığında akupunktur ile anlamlı bir iyileşme görülmüştür.

Araştırmacılar, mevcut tıbbi literatür incelendiğinde, psöriyazisin tedavisi için en güçlü kanıta sahip CAM terapilerinin indigo naturalis, zerdeçal, diyet modifikasyonu, balık yağı, meditasyon ve akupunktur olduğunu belirttiler ve hazırladıkları incelemenin psöriyazis tedavisi için farklı yaklaşımlar arayan hastalara danışmanlık yapmak isteyen uygulayıcılara yardımcı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Gamret AC et al. Complementary and Alternative Medicine Therapies for Psoriasis: A Systematic Review. JAMA Dermatol. 2018 Nov 1;154(11):1330-1337

Diyette Yağ ve Sükroz İçeriğinin Osteoartrit Patolojisine Etkileri

28 Aralık 2018

Obezite, diz osteoartriti için en önemli risk faktörlerinden biridir. Bununla birlikte, obeziteye bağlı osteoartriti önlemek veya tedavi etmek için tedavi stratejileri, özellikle metabolik faktörler açısından, hastalığın etyolojisi hakkındaki belirsizlik nedeniyle sınırlıdır. Pro-obezojenik diyetler ve çeşitli makro-besin bileşenlerinin kondrosit patofizyolojisini nasıl etkilediği iyi anlaşılamamıştır. Yüksek yağlı diyetle obezitesi indüklenen fareler, obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığına dair hipotezleri test etmek için yaygın olarak kullanılan bir model haline gelmiştir, ancak hastalığın şiddetindeki değişiklikle ilgili sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bazı raporlarda yalnızca diyet tedavisinin farelerde osteoartriti hafifletmek için yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tipik düşük yağlı kontrol diyetlerinin artan sükroz içeriğinin osteoartrit patolojisine katkıda bulunduğunu ve böylece yüksek yağlı bir diyetin etkilerini değerlendirirken sonuçların değiştiğini varsaydılar. Bu hipotezi erkek C57BL / 6J farelerinde, 6 ila 26 haftalık bağımsız olarak sükroz veya yağ içeriği saflaştırılmış diyetlerin etkilerini karşılaştırarak test ettiler.

Beslenme Şeklimiz ve Obezite Etkili

Sonuçlar arasında, osteoartrit patolojisi, serum metabolitleri ve kıkırdak geni ve hücresel metabolizma ve stres-tepki yollarıyla ilişkili protein değişiklikleri yer aldı. Düşük yağlı izo-kalorik saflaştırılmış diyetlerde sükrozun mısır nişastasına göre rölatif içeriğinin, vücut kitlesi ya da vücut yağında farklılık olmamasına rağmen, serum metabolitleri, eklem patolojisi ve kıkırdak metabolizması ve stres-tepki yollarında önemli farklılıklara neden olduğu gözlendi. Ayrıca yüksek diyet yağının kıkırdakta yağ asidi metabolik enzimlerini artırdığı gösterildi.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, diyet sükroz ve yağ içeriğinin, serum metabolik biyolojik belirteçleri ve diz eklemi patofizyolojisi üzerinde, kıkırdak metabolik ve stres yanıtlı genler ve proteinlerde önemli değişiklikler de dahil olmak üzere bağımsız etkilere sahip olduğunu gösterdiğini belirttiler. Elde ettikleri bulguların, kontrol diyetlerinin seçiminin, fare osteoartriti çalışmalarında dikkatle düşünülmesi gerektiğini gösterdiğini aktardılar. Ayrıca, çalışmanın bozulmuş kıkırdak metabolizmasının, diyet ve obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığını açıklamaya katkıda bulunabileceğini gösterdiğini de eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Donovan et al. Independent effects of dietary fat and sucrose content on chondrocyte metabolism and osteoarthritis pathology in mice, Disease Models & Mechanisms (2018) 11, dmm034827.

Artritli Yetişkinler için Egzersiz Rehberi Güncellendi

05 Aralık 2018

Fiziksel aktivite (PA), dinlenme (bazal) seviyelerinin üzerinde enerji harcanması ile sonuçlanan iskelet kasları tarafından üretilen herhangi bir vücut hareketi olarak tanımlanmaktadır. Fiziksel aktivite (PA), günlük yaşam, meslek, boş zamanların ve aktif ulaşımın bir parçası olarak yapılan egzersiz, spor ve fiziksel aktiviteleri geniş bir biçimde kapsamaktadır. Egzersiz, planlanmış, yapılandırılmış ve tekrarlayıcıdır ve nihai olarak, fiziksel uygunluğun bir ya da daha fazla boyutunun iyileştirilmesi ya da sürdürülmesini amaçlamaktadır. PA uygulamaları, denetlenen veya denetlenmeyen, tek başına veya gruplar halinde, akut veya kronik sağlık durumlarında gerçekleştirilebilir olmalı, ayrıca her zaman uzun süreli bağlılığı teşvik etmek için davranışsal değişim tekniklerini (BCT) içermelidir. Romatizmal ve kas iskelet sistemi hastalıkları olan kişiler ve genel popülasyon için düzenli fiziksel aktivite (PA) giderek artmaktadır.

Klinik uygulamada PA ile ilgili tavsiye ve rehberlik için kanıta dayalı öneriler geliştirmek amacıyla, PA için halk sağlığı önerilerinin romatoid artrit ve spondiloartrit (SpA) gibi enflamatuar artritleri ve kalça osteoartriti (HOA), diz osteoartriti (KOA) olan kişiler için uygulanabilir olup olmadığını değerlendiren bir çalışma yapıldı. Tavsiyelerin geliştirilmesi için EULAR standardize prosedürleri takip edildi. 16 ülkeden, romatologlar, diğer tıbbi uzmanlar ve doktorlar, sağlık profesyonelleri, hasta temsilcileri, metodolojistlerden oluşan bir görev gücü iki defa bir araya geldi. İlk görev gücü toplantısında, sistematik bir literatür taramasını destekleyen 13 araştırma sorusu tanımlandı. İkinci toplantıda, önerilerden önce sistematik literatür taramasının kanıtları sunuldu ve tartışıldı, araştırma gündemi ve eğitim gündemi oluşturuldu. Enflamatuvar artrit ve OA'lı kişilerde dört kapsayıcı ilke ve PA için 10 öneri geliştirildi.

Öneri 1: Standart bakımın ayrılmaz bir parçası olarak Fiziksel Aktivite

Etkinlik, fizibilite ve güvenlik kanıtları dikkate alındığında, fiziksel aktivite için halk sağlığı önerileri geçerlidir. Fiziksel aktivite, RA, SpA, HOA, KOA tanısı olan kişiler için standart tedavinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Halk sağlığı önerilerine göre, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde PA düzeyi, fiziksel uygunluk ve hastalığa özgü ve genel sonuçlar üzerinde etkilidir. Meta-analiz, kardiyovasküler egzersizlerin her üç durumda da kardiyovasküler kondisyon üzerinde orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. RA ve HOA/KOA hastalarında kas gücü egzersizlerinin kas gücü için orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. SpA veya HOA / KOA'lı kişilerde kombine egzersizlerin (aerobik veya kuvvet egzersizleri artı esneklik egzersizleri) esnekliği etkilemediğini göstermiştir. Bununla birlikte, egzersiz koşulları, değerlendirmeler ve sonuç ölçüleri büyük ölçüde değişmiştir. Esneklik egzersizlerinin tek başına egzersiz yapmadan etkisini karşılaştıran bir çalışma yoktur. Bir RKÇ'de, 48 RA'lı kişide nöromotor performans programı nöromotor performans üzerinde olumlu bir etki göstermiştir.

PA için PH önerileri güvenli kabul edilebilir. Herhangi bir zararlı etki bildirilmemiştir, bunun yerine enflamatuar artritlerde hastalık aktivitesi ve semptomları üzerinde faydalı etkiler rapor edilmiştir.

Öneri 2: Fiziksel Aktivite Teşvik Edilmeli

Tüm sağlık çalışanlarının, hastanın en iyi tedavisiyi almasını desteklemek için, fiziksel aktiviteyi teşvik etmek üzere işbirliği içinde çalışma sorumluluğu olmalıdır. Bu konu ile ilgili takımlar, her türlü sağlık personeli tarafından PA tavsiyesinin sağlanması gerektiği konusunda anlaşmış olmalıdır.

Öneri 3: Fiziksel Aktivite Mümkün Olmalı

Uygulamaların sağlanması, fiziksel aktivite ilkeleri ve romatizmal durumlar alanında yetkili sağlık bakım sağlayıcıları tarafından yapılmalıdır.

Öneri 4: Fiziksel Aktivitenin Değerlendirilmesi

Fiziksel aktivite seviyesi (aktif veya aktif olmayan) ve egzersiz alanları (kardiyorespiratuvar, kas gücü, esneklik ve nöromotor) rutin olarak değerlendirilmelidir. fiziksel aktiviteyi öne çıkaran müdahalelerinin etkisini araştıran 11 çalışmanın üçünde, uyarlanmış fiziksel aktivite müdahalesine başlamadan önce aktif ve aktif olmayan kişileri ayırt etmek için temel taramalar tarif edilmiştir. Her bir alanı değerlendirmek için belirli araçlara ihtiyaç vardır.

Öneri 5: Genel ve hastalığa özgü kontrendikasyonlar

Spesifik kontrendikasyonlar için araçlar (CIs) bulunmuştur. Bununla birlikte, mutlak veya göreceli kontrendikasyonları tanımlayan mevcut genel veya ulusal yönergeler bir öncelik olarak izlenmelidir.

Öneri 6: Kişiselleştirilmiş Amaçlar ve Değerlendirme

Fiziksel aktivite müdahaleleri, düzenli olarak değerlendirilmesi gereken bireysel amaçlara dayanmalıdır. Bu, fiziksel aktivite değerlendirmeleri ve bireysel amaçlarla ilgili diğer değerlendirmeler ile yapılabilir. fiziksel aktivite değerlendirmeleri için, performansa dayalı testler, hasta tarafından bildirilen sonuç ölçümleri ve kendi kendini izleme araçları tanımlanmıştır.

Öneri 7: Genel ve Hastalığa Özel Engeller Ve Kolaylaştırıcılar

Hastalığa özgü engeller arasında hastalık hakkında bilgi eksikliği, güvenli egzersiz hakkında bilgi eksikliği ve ağrı, yorgunluk, sertlik, hareket kısıtlılığı, alevlenme korkusu veya hasar verme gibi semptomlar vardır. Hastalığa özgü kolaylaştırıcılar, arasında egzersizin semptomlarda veya hastalık kontrolünde olumlu etkisi, hastalık ve doğru egzersiz hakkında bilgi, egzersiz öncesi ağrı için ilaç kullanma, öz düzenleme teknikleri kullanma vardır.

Öneri 8: Bireyselleştirilmiş Değerlendirme Sonrası Fiziksel Aktivitede Kişiye Özgü Ayarlamalar

Kapsamlı bir bireysel değerlendirmede fiziksel aktiviteye uyarlamalar yapılmalıdır. Bununla birlikte, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde genel adaptasyonların gerekliliği hakkında bir kanıt bulunamamıştır. Bazı RA çalışmalarında, “24 saatlik kural” uygulanmış, yani artan ağrı 24 saatten fazla sürdüğünde egzersiz yoğunluğu azaltılmıştır. American College of Sports Medicine, artritli bireylerde ağrının tipik olarak en az şiddetli olduğu durumlarda egzersiz yapmak veya ilgili yaralanma riskini azaltmak için dikkatli bir şekilde antrenman yapmak gibi egzersiz testine adaptasyonlar sağlar. Hastalıkla ilişkili engeller bu adaptasyonları belirleyebilir.

Öneri 9: Davranış Değişikliği Teknikleri

Davranış değişikliği teknikleri, PA müdahalelerinin ayrılmaz bir bileşeni olmalıdır. RA ve HOA / KOA, alanlarındaki fiziksel aktivite müdahalelerinde çeşitli davranış değişikliği teorileri kullanılmıştır, ancak bu konudaki veriler kısıtlıdır. Tasarım, değerlendirme ve bulguların yorumlanmasında teorilere dayanan gelecekteki araştırmalara ihtiyaç vardır.

Öneri 10: Sağlık Hizmetlerinin Sunulması

Sağlık uzmanları bu müdahaleleri hastalara sunmak için tüm yolları dikkate almalıdır. Fiziksel aktivite hizmetlerinin sunulma yollarının birbirlerine üstünlüğü hakkında kanıt bulunamamıştır. Fiziksel aktivite müdahalelerinin sunulma yöntemleri büyük ölçüde farklılık gösterir ve çoğunlukla “kara bazlı” ve / veya “su bazlı” ve “gözlemlenen ve bireyselleştirilmiş” olarak tanımlanır. Bu aktiviteleri güçlendirme stratejileri olarak da telefon görüşmeleri, cihazlar, ev ziyaretleri, kayıt defteri, web tabanlı talimatlar, yazılı materyaller ve görsel talimatların kullanıldığı tespit edilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Rausch Osthoff A, Niedermann K, Braun J, et al 2018 EULAR recommendations for physical activity in people with inflammatory arthritis and osteoarthritis Annals of the Rheumatic Diseases Published Online First: 11 July 2018.

İPF Hastasıyken Enerjinizi Nasıl Korumalısınız?

19 Ekim 2018

2016 yılının başında idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) tanısı olan Charlene Marshall, bir zamanlar yapabileceği şeyleri artık yapamayacağının farkında.  Öte yandan bu durum Charlene’i profesyonel kariyerini geliştirmek için konferanslara katılmasına engel olmuyor. Charlene, bu konferansa bilgi ve içerik paylaşımı yapmak, yeni insanlarla tanışmak ve diğer katılımcılarla profesyonel iş ağını genişletmek için geldi. Etkinliğin çok yoğun geçeceğini bilen Charlene ve bu tempoya ayak uydurmak zorunda olduğumu biliyordu. Onun beklemediği şey ise her şeyi yapmak istemek, hiçbir şeyi gözden kaçırmamayı istemek ile bedeninin ve zihnin ihtiyaçları arsında sıkışıp ikilemde kalmanın ne kadar zor olduğuydu.

Aslında bu durum IPF ile yaşayan çoğu hasta için ortak bir sorundur ve ne yazık ki bu durum sadece işle ilgili konular için geçerli değildir. İPF hastaları günlük hayatın spor, gezme gibi olağan aktivitelerinde bu ikilemle sürekli yüz yüze kalmaktadırlar.

Charlene’den Tavsiyeler

Charlene için bu sefer hastalığının konferans veya mesleki gelişim fırsatlarında tam olarak katılma potansiyeline ilk kez müdahale ettiği zaman oldu. Her ne kadar konferansa yine de katılabildiği için minnettar olsa da, etkinlik sırasında sürekli duraklamalar yapmak zorunda kaldı. Charlene bu tecrübesi sırasında diğer İPF hastalarının işine yarayabilecek bazı tavsiyelerde bulundu:

  • Hastalığınızı Açıklayın: Bu bilgi, bazı savunmasızlıkları ve sorunları beraberinde getirse de başkalarından yardım istemekten çekinmeyin. Büyük oksijen tankım nedeniyle bir akciğer hastalığım olduğunu gizlemek zor, ancak bu bilgilendirme sayesinde insanlar neyim olduğunu ve neye yardıma ihtiyaç duyabileceğimi bilirler ve  uzun, yorucu günler boyunca bu benim için çok yararlı olur.
  • Arkadaş edinin: Yeni insanlarla tanışmak ve buluşmak en sevdiğim konferans bölümlerinden bazılarıdır ve bana yardım etmek için ekstra bir çift ele sahip olmak benim için rahatlatıcı olabilir.
  • Maske takın: Bu sosyal olarak rahat hissetmenize engel olabilir, özellikle de ilk kez toplandığınız bir kalabalıkta. Ancak, bağışıklık sisteminizin ilaçlara bağlı olarak baskılanması ciddi bir durumdur. Bu yüzden hastalıkları önlemek için konferans sırasında özellikle de büyük grup etkinlikleri sırasında maskemi taktım.
  • Devam etmeye çalışmayın: Profesyonel gelişim konferansları olabildiğince çok içerik almakla ilgilidir. Hem konferans içeriği hem de sosyalleşme fırsatları arasında erken sabah ve geç geceler olacağını keşfettim. Ayrıca, konferans boyunca dayanıklılığımı sürdürmeye kalkarsam, bunun için tıbbi bir acil durum veya hastalık şeklinde ödeme yapacağımı da çabucak öğrendim. Bu yüzden, hangi öğrenme modüllerine katıldığımı ve gün içinde bir ara verdiğimde seçmem gerekiyordu. Oturumları kaçırmayı sevmiyorum, ancak başkalarının bana not almasını istedim, böylece bilgileri alabiliyorum.
  • Yardım isteyin: Profesyonel bir roldeyken bunu yapmak her zaman kolay değildir. Yoğun günlerde enerjinizi biraz daha uzun süre korumanız için yardım istemek gerekli olabilir.
Literatür talep et

Referanslar :

Tips on Conserving Your Energy During Professional Events, Charlene Marshall, Pulmonary Fibrosis News July 23rd 2018

İPF Hastaları Neden Düşünme Problemleri Yaşıyor?

01 Ağustos 2018

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında net düşünmede yaşanan sorunların hastalık kaynaklı olup olmadığı merak konusudur.  Kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir fizik tedavi doktoru olan Noah Greenspan, birçok faktörün, bir kişinin açık bir şekilde düşünmede güçlük yaşamasına katkıda bulunabileceğini ve tüm sorunları pulmoner fibrozise atfetmek cazip gelse de, hastalığın her zaman suçlu olmadığını söyledi.

Birçoğumuzun neden açık bir şekilde düşünmekte zorlandığıyla ilgili olası durumları açıkladı.

  • Kronik hipoksi: Hipoksi, beyninize ve diğer organlarınıza yeterince oksijen gitmemesi durumudur. Kronik olarak yüzde 90’dan daha az oksijen satürasyonuna sahip olmak beyinde değişikliklere neden olabilir ve bu da daha az net düşünmeye neden olabilir.
  • Azalmış kan akımı: Bu, ateroskleroz ile özellikle de beyne kan sağlayan karotid arterlerle ilgili olabilir. Ya da, beynin kendi damarlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. Bu, yaşlandıkça düşünmede ve beynin yeteneklerinde ince değişikliklere neden olabileceğinden daha yaygındır.
  • Duygusal stres: Kronik bir hastalıkla uğraşmanın uzun süreli duygusal etkilerinin üstesinden gelmek zordur. Bu, zamanla kişiye zarar verir. Fiziksel ve duygusal stresle baş ederken, endişe, depresyon ve düşünmede zorluk yaşamak olasıdır.

Doktor Noah hastalara yardımcı olabilecek bazı ipuçları vermeyi ihmal etmedi:

  • Oksijen seviyeleri: Oksijen doygunluğunuzu güvenli bir seviyede tutmak önemlidir. Hastaların oksijen doygunluğunu yüzde 93’ün üzerinde tutması önemlidir. Kullandığımız çoğu oksimetrenin hata oranı artı veya eksi yüzde 3’dür. Bu demektir ki, oksimetre yüzde 93 gösteriyorsa, gerçek değer yüzde 90 ila 96 arasında olabilir. Araştırmalar, yüzde 90 ila 100 arasında oksijen seviyelerinin hastalar için güvenli olduğunu göstermiştir. Oksijen satürasyonu yüzde 90’ın altına düştüğünde, beyin ve vücutta hasar meydana gelebilir.
  • Kan basıncı yönetimi: Kan basıncı çok yüksekse, kalp vücudun geri kalan kısmına kan pompalamak için çok çalışır. Kardiyovasküler sisteme dikkat çekmek özellikle pulmoner fibrozis hastaları için önemlidir çünkü hastalık kalbe fazladan baskı yapar. Tansiyonu kontrol etmek önemlidir.
  • Uygulama gevşeme teknikleri: Vücudun altında olduğu sürekli stresten kurtulmak için bir yola ihtiyacı vardır. Tai chi ve qi gong gibi gevşeme teknikleri çok yararlıdır.
  • Kendinize yardımcı olmak için rutinler kurmak: Birçok rutin, düşünce sistemine yardımcı olabilir. Hatırlamak ve başarmak için gereken şeylerin listesini yazmak önemlidir. 
Literatür talep et

Referanslar :

Kim Fredrickson. Why Do PF Patients Have Trouble Thinking Clearly? https://pulmonaryfibrosisnews.com/2018/05/15/why-do-pf-patients-have-trouble-thinking-clearly/

İPF’li Hastaların Ekip Merkezli Bakımını İyileştirmek İçin Bir Eğitim Girişimi

30 Mart 2018

İnterstisyel akciğer hastalığı (ILD) programı ile İdiyopatik pulmoner fibroziste (İPF) en iyi bakım uygulamalarını temsil eden bir dizi kalite göstergesinin uygulanması ve değerlendirilmesi sürecinde İPF’nin tedavisi karmaşıktır. 2015 yılında National Jewish Health (NJH), temel kalite göstergelerini, klinik uygulamayı ve İPF hasta bakımı algısını nasıl etkileyebileceklerinin ölçmeye yönelik bir proje tasarlamak ve uygulamak için ILD bölümü sağlık uzmanları (10 doktor, 4 hemşire, 2 tıbbi asistan, 1 doktor asistanı) ve mesleki eğitim ve biyoistatistik ekiplerini birleştirdi. Araştırmacılar, İPF bakım ölçütlerinin performansını, yoğun bir eğitim ve uygulama geliştirme girişimi yoluyla iyileştirmenin mümkün olduğunu kanıtladılar. Ayrıca, kalite göstergelerinin iyileştirilmiş dokümantasyonuna ihtiyaç duyulduğunu tespit ettiler ve hasta merkezli İPF ekip tabanlı bir yaklaşımın geliştirilmesinde bir İPF hasta eğitimi etkinleştirme kartının etkisini değerlendirdiler.

ILD ekibi, Plan-Do-Study-Act (PDSA) basamaklı yaklaşımını kullanarak, İPF'li hastaların bakımıyla ilgili mevcut uygulamaları ve süreçleri gözden geçirdiler ve çalışmada ele alınacak sekiz ölçüt belirlediler. Ölçütler prospektif olarak izlendi ve 15 Ocak 2016 ile 15 Ocak 2017 (n = 587 İPF hastası) arasında üçer aylık dönemlerde hekimler tarafından ölçüldü ve daha sonra başlangıç olarak 2014 takvim yılı ile karşılaştırıldı (n = 276 İPF hastaları). Ölçütler, temel elektronik tıbbi kayıt (EMR) denetimleri, disiplinler arası ILD ekibinin üyeleriyle yapılan görüşmeler ve hakemli bir literatür taraması ile harmanlanmış bir yaklaşımla seçildi ve geliştirildi.

Ölçütler Sonuçları İyileştiriyor

Girişimin ilk 3 ayında, başlangıç EMR raporları, listelenen ölçütler üzerindeki kendi performanslarını değerlendirmek için bireysel sağlayıcılara dağıtıldı, sağlayıcılardan anahtar kalite performans ölçümleri hakkındaki geribildirim raporlarına yanıt olarak bir kendi kendini yansıtma anketi doldurmaları istendi ve ILD hemşireleri, hastaları yönlendirmek için sistem tabanlı kaynaklara katılmak suretiyle, sağlayıcı performansını ve hasta verilerini yakından takip etmek ve sağlık ekibine hasta eğitimi vermesine yardımcı olmak için eğitildi. Her 4 ayda bir, ikinci PDSA döngüsünün uygulanması boyunca, eğitim ve öğretim ILD ekibine dağıtıldı. Eğitim, dokümantasyon ve takip için yeni süreçler, İPF için farmakolojik olmayan tedaviler ve hasta eğitimi stratejileri de dahil olmak üzere ihtiyaç değerlendirmesinde tanımlanan boşlukları ele aldı, multidisipliner ekip eğitimi, rol oynama gösterileri ve EMR dokümantasyon eğitimi içeriyordu.

Araştırmacılar, İPF tanısı alan hastaların klinikte kullanılacakları bir hasta eğitim etkinleştirme kartı geliştirdiler. Karta ek olarak, İPF hasta ziyaretleri için özel olarak geliştirilen iki tedavi talimatı seti de dahil olmak üzere, girişim sırasında başka birçok müdahale yapıldı. Birincil sonuç ölçütü, belgelenen sekiz ölçüt ve hemşire tarafından yönlendirilen eğitim kartı müdahalesine uygun olarak, her üç ayda bir ziyarette kaydedilen veriler başına ölçütlerin oranıydı.

Ölçülen tüm alanlarda toplam sağlayıcı ölçütleri zaman içinde gelişti. Genel olarak, sekiz ölçütten her birine ilişkin dokümantasyon ve davranışların ortalama göreli yüzde değişimi, başlangıçtan girişim sonuna % 141 arttı. ILD bölümü sağlayıcıları, programın belirli unsurları hakkında geri bildirim sağlamak için girişim sonunda incelendi. Bu sağlayıcıların % 71'i, program aracılığıyla, ağırlık kaybı yönetimi ve gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) gibi konuları İPF hastalarıyla konuşmanın yararlarını ifade etti ve % 51'i programın kendilerini, İPF hastaları eğitim sınıfları veya destek grupları gibi örgütsel destek kaynaklarını konuşmalarını veya başvurmalarını motive ettiğini belirtti. Bütün sağlayıcılar, programın onları, ILD hemşirelerini İPF hasta ziyaretinde isteyerek dahil etmeye ve örgütsel destek kaynaklarını konuşmaya veya bunlara yönlendirmeye teşvik ettiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fernández Pérez ER, Zelarney P, Thomas S, et al. An educational initiative to improve the team-based care of patients with idiopathic pulmonary fibrosis. ERJ Open Res 2018; 4: 00093-2017 [https://doi.org/10.1183/23120541.00093-2017].

Süt ve Sığır Etinde Bulunan Bir Bakteri Romatoid Artritle Bağlantılı Olabilir

05 Mart 2018

UCF Tıp Fakültesi araştırmacıları, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ineklerin yaklaşık yarısında bulunan bir bakteri olan, MAP olarak bilinen, Mycobacterium Avium alttürü Paratuberculosis’in romatoid artrit ile arasında bir bağ keşfetti. Bakteri, enfekte süt, sığır eti ve inek gübresi ile üretilmiş ürünlerin tüketilmesi yoluyla insanlara yayılabiliyor.

Araştırmacılar, daha önce MAP ve Crohn hastalığı arasında bir bağlantı keşfetti ve Crohn hastalarını antibiyotiklerle tedavi etmek için ilk kez faz 3-FDA onaylı klinik araştırmalara katıldı. Crohn ve romatoid artrit aynı genetik yatkınlıkları paylaşması ve her ikisi de aynı immünosüpresif ilaç türlerini kullanarak tedavi edilmesi,  araştırmacıların bu iki hastalığın aynı tetikleyiciyi paylaşıyor olabileceklerini düşünmesine ve MAP'ın romatoid artritle bağlantılı olup olmayacağını araştırmasına yol açtı.

MAP Pozitifliği ve RA

Araştırmacılar, çalışmalarına klinik örnekleri bulunan 100 hastayı dahil ettiler. Romatoid artritli hastaların % 78'inde Crohn hastalarında bulunan genetik mutasyonla aynı olan PTPN2/22 geninde bir mutasyon olduğunu ve bu sayının % 40'ında MAP pozitifliği bulunduğunu gördüler. Bu genetik mutasyonla doğan ve enfekte sığırlardan, kirlenmiş süt veya et ürünlerini tüketerek daha sonra MAP'a maruz kalan bireylerin romatoid artrit geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu buldular. Vaka incelemelerinin, bazı RA hastalarının Crohn hastalığından muzdarip olduğunu bildirmiş olsa da, araştırmacılar, ulusal bir araştırmayla aynı hastalardaki iki hastalığın insidansının araştırılması gerektiğini belirttiler.

Araştırmacılar, romatoid artritin nedeninin hala bilinmediğini, bu nedenle böyle bir ilişkiyi bulmalarının oldukça önemli olduğunu aktardılar. Bu hastalarda MAP'ın neden daha baskın olduğunu bulmak istediklerini çünkü romatoid artritte MAP rolünün anlaşılmasının hastalığın daha etkili bir şekilde tedavi edilebileceği anlamına geldiğine dikkat çektiler.

Araştırmacılar, bulguları doğrulamak ve hastaları farklı coğrafi ve etnik geçmişlerden incelemeyi planlamak için daha ileri çalışmalar yürütüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

University of Central Florida. "Bacteria in milk and beef linked to rheumatoid arthritis." 30 January 2018.

Oksijen Desteği Kullanmayan Pulmoner Fibrozisli Hastalarda Fiziksel Aktivite ve Aktivite Alanı

04 Ocak 2018

Pulmoner fibrozis (PF) diffüz, geri dönüşümsüz parankimal skarlaşma ile karakterize bir akciğer hastalığıdır. PF bağ dokusu hastalıkları veya mesleki/çevresel maruziyetler ile ilişkili olabilir. Birçok hastada kapsamlı bir değerlendirmeye rağmen, altta yatan neden bilinmemektedir. Bu gibi durumlarda, hastalara genellikle idiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) teşhisi konur ve en sık karşılaşılan alt tip idiyopatik pulmoner fibrozistir (İPF). PF’li hastalar, yorgunluk, kuru bir öksürük, aktivite-sınırlayıcı nefes darlığı gibi semptomlar yaşarlar ve bunlar bozulmuş yaşam kalitesine (QOL) katkıda bulunur. Şu anda fibrozisi tersine çeviren herhangi bir tedavi bulunmadığından müdahalenin birincil hedefleri ilerlemeyi yavaşlatmak, semptomları azaltmak ve QOL'yi iyileştirmektir.

Dispne, PF'li hastalarda QOL bozukluğunun en önemli nedenidir. PF'nin erken evrelerinde bile, nefes darlığı hastaları yavaşlatmaya ya da zevk aldıkları belirli fiziksel aktiviteleri bırakmaya zorlayabilir. PF'nin sonraki evrelerinde, nefes darlığı, günlük yaşam aktivitelerini dahi "iş olarak" hissettirir. Pek çok geç evre PF hastası, "küçülen dünya sendromu" olarak isimlendirilen bir durumdan şikayetçidir. Bu evlerine bağlandıkları ve dünyada istedikleri kadar hareket edemediği algısını yaşadıkları bir durumdur. Bir metrik olan "faaliyet alanı", çeşitli alanlardaki araştırmacılar tarafından insanların taşıdıkları veya gezdikleri bölgeyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Spesifik olarak, bir bireyin günlük yaşamış deneyiminin mekansal hareket bileşenini temsil eder ve yaşama ortamını, hareketlilik için bireysel kapasiteyi, hareket için mevcut kısıtlamaları, ihtiyaçları, tercihleri ​​ve kaynakları birleştirir. KP'li hastaların fiziksel aktivite düzeyleri ve aktivite alanlarının ve diğer hasta merkezli sonuçlarla nasıl ilişkili olduklarının daha net anlaşılması, PF hastaları ve bakım sağlayıcıları arasındaki iletişimi artırabilir ve tedavi müdahalesi için hedeflerin belirlenmesine yardımcı olabilir.

Oksijen Desteği Aktiviteyi Artırıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gün boyunca O2'ye gereksinim duymayan, PF'li hastalarda O2 tedavisi üzerine yapılan bir çalışmaya kaydedilen hastaların heterojen bir örneğinde fiziksel aktivitenin ve aktivite alanının metriklerini kullanarak başlangıçtaki hareketin miktarını belirlemeyi amaçladılar.

Gün boyunca ilave oksijen alımında bulunmayan PF'li kişiler, Ağustos 2013'ten Ekim 2015'e kadar ABD genelinde kaydedildi. Kayıt sırasında her bir hastadan anket doldurmaları istendi ve hastalara 7 gün boyunca bir ivme-ölçer ve GPS izleyici takıldı.

Araştırmacılar, 194 katılımcı için tam analiz edilebilir GPS verileri elde ettiler. Katılımcıların %56’sı erkek ve %95’i Kafkas’tı. %30’u idiyopatik pulmoner fibrozis ve %31’i bağ dokusu hastalığı-PF tanılıydı. Denekler günde ortalama 7497 (çeyrekler arası [IQR] 5766-9261) adım yürüdü. Günlük adım sayısı semptomlar ve birkaç yaşam kalitesi alanı ile ilişkili bulundu. Yaş, vücut kütle indeksi, bilekliğe (veya bele) takılan ivmeölçere göre ve difüzyon kapasitesinin tahmin edilen yüzdesi (%DLCO) için kontrol edilen bir modelde, yorgunluk adım sayısının bağımsız bir ön gördürücüsüydü.

Araştırmacılar, gün boyunca kullanım için O2 reçete edilmemiş PF'li hastaların hareketliliklerinde çok değişkenlik olduğunu ve günlük fiziksel aktivitenin, yaşam kalitesini etkileyen çeşitli alanlarla ilgili olduğunu ancak GPS-kaynaklı aktivite alanı ile ilgili olmadığını belirttiler. Giyilebilir veri toplama cihazlarının, PF hastalarında tedavi müdahalelerin hareketi nasıl etkilediğini belirlemek için kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Root et al. Physical activity and activity space in patients with pulmonary fibrosis not prescribed supplemental oxygen, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:154.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Akut Alevlenmesinde Prognostik Faktörler

29 Aralık 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) ilerleyici, fibrotik bir akciğer hastalığıdır ve hipoksi ve azalan akciğer hacmi ile sonunda solunum yetmezliği ile karakterizedir. Histolojik olarak usual interstisyel pnömoni (UİP) tanısı alan idiopatik pulmoner fibrozis (İPF), İİP'nin en sık görülen alttürüdür. İPF'nin etiyolojisi ve patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak fibrotik sürecin genellikle epitel hasarından ve aktivasyondan sonra fibroblastların oluşumu ve ekstraselüler matriks birikiminden kaynaklandığı düşünülmektedir. İPF'nin klinik seyri oldukça değişkendir ve İPF hastalarının ortalama sağ kalım süresinin ilk tanıdan 2-5 yıl sonra olduğu tahmin edilmektedir.

İPF genellikle yavaş yavaş ilerlemekle birlikte, klinik seyirin herhangi bir aşamasında İPF'nin akut alevlenmesi (İPF-AE) meydana gelebilir. İPF-AE, enfeksiyon, kalp yetmezliği veya pulmoner emboli gibi diğer nedensel hastalıkların yokluğunda, hastalığın hızla kötüleşmesi olarak tanımlanır. İPF-AE'nin prognozu zayıftır, genellikle birkaç hafta veya ayda ölümle sonuçlanır ve mortalite % 60 ila % 80 arasındadır. Uluslararası kılavuzlar İPF-AE'li hastaların çoğunda kortikosteroid önermesine rağmen henüz kanıtlanmış etkin bir tedavi bulunamamıştır. İPF-AE için yüksek doz intravenöz kortikosteroidler de dahil yoğun tedaviyi alan hastaların sadece küçük bir kısmının iyileştiği rapor edilmiştir. Daha önce, mortaliteyi ön gördürücü hasta özellikleri araştırılmıştır ancak İPF-AE'nin kesin prognostik faktörleri bilinmemektedir.

Tedavi Öncesi Puls Kortikosteroid?

Japonya’dan araştırmacılar, İPF-AE'li hastaların klinik verilerini analiz etmek ve İPF-AE'nin potansiyel prognostik faktörlerini belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 59 İPF-AE vakasının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelediler. Klinik veriler, laboratuvar verileri, radyografik bulgular, tedavi ve semptomların başlangıcından puls kortikosteroid tedavisinin başlangıcına, yani semptom süresi ve sonucuna kadar geçen sürede analiz ettiler.

Araştırmacılar, tek değişkenli analizde, İPF evresi, cinsiyet-yaş-fizyoloji (GAP) indeksi, semptom süresi ve yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YRBT) skorunu prognoz ile ilişkili buldular. Çok değişkenli analizde de, semptom süresi önemli bir prognostik faktör olarak kaldı ve 1 günlük risk artış oranı 1,11 olarak hesaplandı. Semptom süresinin alıcının çalışma karakteristiği eğrisi altındaki alan, hayatta kalanlar için kurtarılamayanlara göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Yaşama süresi, geç tedavi gruplarında (5 gün, n = 30) erken tedavi grubuna (<5 gün, n = 29; log-rank testi) göre anlamlı derecede daha kısa bulundu.

Araştırmacılar, belirtilerin başlangıcı ile puls kortikosteroid tedavisinin başlaması arasındaki zaman aralığının, İPF-AE'li hastalarda bağımsız bir prognostik faktör olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Atsumi et al. Prognostic Factors in the Acute Exacerbation of Idiopathic Pulmonary Fibrosis: A Retrospective Single-center Study, Intern Med Advance Publication 2017.

İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Anksiyete ve Depresyon

13 Aralık 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarının uzun dönem anksiyete ve depresyon sıklığını ve bu durumlara katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı. Çalışmada araştırmacılar, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeğini (HADS) tamamlamış tüm bireylerden, başlangıçta ve 12 aylık verileri kulandılar.  Hastaları, HADS skorları standart kriterlere göre, > 10 puan muhtemel bir klinik anksiyete veya depresyon vakasını ve 8-10'luk puan sınırda vaka olarak sınıflandırdılar. Hastaları, başlangıçta ve 12 aylık izlemde HADS skorları >8 olduğunda, uzun dönem anksiyete ve depresyon olarak değerlendirdiler.  Analiz demografik ve fizyolojik verileri ve hasta tarafından bildirilen tıbbi komorbiditeleri içeriyordu. Analiz sırasında, Avustralya İPF kayıt sistemi, muhtemel veya kesin İPF'si olan 435 katılımcı içeriyordu. Başlangıçta ve takipte (12 ± 3 ay) HADS anketini tamamlayan 102 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Bu grubun, başlangıçtaki analiz dışında bırakılanlarla karşılaştırılması, demografik veya fizyolojik özelliklere göre farklılık göstermedi. 12 aylık takipte 96 katılımcı HADS kaygı alanını ve 98 HADS depresyon alanını tamamladı.

Dispne ve Öksürük Anksiyeteyi Tetikliyor

20 katılımcıda (% 21) uzun dönem anksiyete mevcuttu, bunlardan 15 katılımcı (% 75) anksiyolitik almıyordu. Uzun dönemde anksiyete ve mortalite arasında bir ilişki yoktu. Tek değişkenli analizde, uzamış anksiyete, başlangıçta daha şiddetli dispne, başlangıçtaki ek oksijen kullanımı, daha fazla komorbidite ve başlangıçta daha şiddetli ​​öksürük ile ilişkiliydi. Uzamış anksiyetenin FVC düşüşüyle ​​ilişkisi yoktu. Çok değişkenli analizde, ek oksijen kullanımı, uzun süreli anksiyete için tek bağımsız belirteçti ve varlığı 4,3 kat daha yüksek olasılıkla ilişkiliydi. Öksürük şiddeti ile ilişki için bir eğilim mevcuttu.

Katılımcıların % 13'ünde HADS skorunda değişiklik mevcuttu ve 12 ayda kötüleşmiş anksiyete riskini öneriyordu. Tek değişkenli analizde, anksiyete riskinde kötüleşme, 12 ayda öksürük şiddetinde artış ve kötüleşmiş dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, öksürük şiddetinde ki sadece bir artışın, 12 ay boyunca anksiyete riskinin kötüleşmesinin bağımsız bir ön gördürücüsü olduğunu gösterdi.

14 katılımcıda (% 14) uzamış depresyon mevcuttu, bunlardan 10’u (% 71) antidepresan almıyordu. Tek değişkenli analizde, uzun süreli depresyon, başlangıçtaki daha kötü dispne ve ​​öksürük, daha fazla komorbidite, daha genç yaş ve kötüleşen dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, başlangıç öksürük şiddetinin uzamış depresyonun bağımsız bir belirteci olduğunu gösterdi. Başlangıçtaki öksürük şiddetinde 10 mm'lik bir artış, uzun süreli depresyon oranını % 45 oranında arttırıyordu.

Katılımcıların % 7'sinde 12 ayda kötüleşmiş depresyon riski vardı. Tek değişkenli analizde, başlangıçtaki daha kötü dispne, 12 ayda kötüleşmiş dispne ve dispne değişikliği ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde, kötüleşen dispne,  kötüleşmiş depresyon riskiyle ilişkili bulundu.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, dispnenin ve öksürüğün anksiyete ve depresyona önemli katkıda bulunduğunu doğruladığını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Glaspole IN, Watson AL, Allan H, et al. Determinants and outcomes of prolonged anxiety and depression in idiopathic pulmonary fibrosis. Eur Respir J 2017; 50: 1700168.

Romatoid Artrit KOAH Riskini Arttırıyor

11 Aralık 2017

Yapılan çalışmalar, KOAH ve enflamasyon arasında bir bağlantı olduğunu göstermiş ve RA gibi kronik enflamatuar hastalıkların, KOAH'a zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Romatoid artrit otoimmün bir hastalıktır. Genellikle diz, el ve bilek eklemlerini etkiler, enflamasyona, ağrıya ve şişliğe neden olur. Hastalık aynı zamanda kas, tendonlar, bağ dokusu ve fibröz doku da dahil olmak üzere, vücudun diğer dokularına da saldırabilir ve kalp, akciğerler ve gözleri etkileyebilir. Tahminlere göre tüm dünyada % 1 oranında romatoid artrit vakası vardır, kadınlar ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar en fazla etkilenen kişilerdir.

KOAH, zaman geçtikçe solunumun zorlaştığı bir grup hastalıktır. Amfizem, kronik bronşit ve bazı astım tiplerini içerir. Hastalık ilerledikçe, öksürük ve nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüs sıkışması gibi semptomlara neden olur. Raporlar, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki insanların % 6,4'ünün KOAH tanısı aldığını ve gerçek oranın daha fazla olabileceğini öne sürmektedir. Sigara, KOAH'ın ana nedeni iken, hastaların yaklaşık yüzde 25'inde hiç sigara kullanımı yoktur. KOAH riskini artırdığı bilinen diğer faktörler arasında hava kirliliği, kimyasal dumanlar ve bazı toz türleri gibi diğer akciğer tahriş edicileri bulunur. Alfa-1 antitripsin eksikliği olarak bilinen nadir bir genetik bozukluk da bir faktör olabilir.

Kanada British Columbia Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı'ndan araştırmacılar, uzun süren enflamatuvar bir durum olan RA’nın, KOAH gelişiminde rol oynayıp oynamadığını araştıran bir çalışma yaptılar. RA'da, KOAH ile hastaneye yatma riskini genel popülasyona göre değerlendirdiler. Araştırmacılar, yönetimsel sağlık verilerini kullanarak, nüfusa dayalı bir RA kohortunu ve eşleştirilmiş genel popülasyon kontrollerini incelediler. 01/1996 ile 12/2006 tarihleri ​​arasında RA tanısı alan British Columbia'daki tüm vakaları, daha önce yayınlanmış kriterleri kullanarak seçtiler. Genel nüfus kontrollerini, rastgele olarak, doğum yılı, cinsiyet ve endeks yıllarına göre, RA olgularıyla 1: 1 eşleştirdiler. Çalışmada KOAH sonucunu birincil KOAH kodu ile hastaneye yatış olarak tanımladılar. RA ve kontroller için insidans oranlarını, % 95 Cis ve insidans oranı oranlarını (IRR) hesapladılar. Çok değişkenli Cox orantısal tehlike modelleri (PHM) ile, potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA'da KOAH riskini genel nüfusa kıyaslayarak hesapladılar. Sigaranın olası şüpheli etkisi için sonuçların sağlamlığını ve KOAH sonuçlarının tanımlanması için duyarlılık analizlerini kullandılar.

RA Hastalarında %47 Daha Fazla KOAH Riski

Çalışmaya, 24.625 RA’lı birey ve 25.396 kontrol dahil edildi. KOAH nedeniyle hastaneye yatma insidansı, RA'da kontrollerden yüksek bulundu. Potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA olgularında kontrollerden % 47 daha fazla KOAH nedenli hastaneye yatma riski mevcuttu.  Artan risk, sigara içmek için modelleme yapıldıktan sonra ve değişen KOAH tanımlarıyla da dikkat çekiciydi.

Araştırmacılar, romatoid artritle yaşayan insanlar ve klinisyenlerin, KOAH'ın erken semptomlarına dikkat etmesi gerektiğine ve böylece akciğerler irreversibl hasar görmeden tedavinin başlanmasının önemine dikkat çektiler. Sonuçların, enflamasyonu kontrol etme ihtiyacını ve romatoid artritin etkin tedavisi yoluyla enflamasyonun tamamen yok edilmesinin önemini vurguladığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

McGuire, K., Avina-Zubieta, J.Antonio., Esdaile, J. M., Sadatsafavi, M., Sayre, E. C., Abrahamowicz, M. and Lacaille, D. Risk of Incident Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) in Rheumatoid Arthritis: A Population Based Cohort Study. Arthritis Care Res. Accepted Author Manuscript. doi:10.1002/acr.23410.

Balık Yağı Artrit Tedavisinde Etkili mi?

28 Kasım 2017

Artrit, sık rastlanan ve engelliliğin önde gelen bir nedenidir. Artrit eklemleri enflamasyon yoluyla ya da kıkırdak dejenerasyonu yoluyla etkiler. Artritin, romatoid artrit (RA) ve osteoartrit olmak üzere iki yaygın tipi olup, her ikisi de eklem ağrısı, sertlik ve hareketlilik sorunlarına neden olabilir. RA, bağışıklık sistemindeki bir sorundan kaynaklanan enflamatuar bir eklem hastalığıdır. Osteoartrit ise eklem kıkırdağı ve kemikleri etkileyen dejeneratif bir durumdur. Morina balığı karaciğer yağı ve balık yağı, DHA (dokosaheksaenoik asit) ve EPA (eikozapentaenoik asit) olmak üzere iki tür omega-3 yağ asidi içerir. EPA ve DHA'nın enflamasyonu azalttığını gösterilmiştir. Yağ asitlerinin enflamasyonu azaltmada rolü, RA tedavisine yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Balık yağının osteoartrit tedavisinde rol oynayıp oynamadığı araştırılmıştır.

2012 yılında yayınlanan bir incelemede , artrit tedavisi için balık yağının yararları ile ilgili yapılmış önceki çalışmalar incelenmiştir. Özellikle, eklem şişlik ve ağrıların azaltılmasında EPA ve DHA'nın rolü araştırılmıştır. Çalışmada, deniz kaynaklı EPA ve DHA'nın eklem şişliği ve ağrı üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gösteren tutarlı kanıtlar ortaya koymuştur.  Ayrıca, bu omega-3 yağ asitlerinin, RA'nın başka bir semptomu olan eklemlerde sabah sertliğinin iyileşmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir. 2016'da yapılan bir araştırmada ise, günlük omega-3 takviyesinin RA üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ve analjezik ilaç ihtiyacını azalttığı bulunmuştur. Mevcut bilimsel kanıtların 2015 yılındaki incelemesine göre, çok sayıda hayvan çalışmaları, balık yağının osteoartrit için bir tedavi olarak umut vaat ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, incelemede balık yağının insanlarda osteoartrit için etkili bir tedavi olup olmadığının kesin olarak söylenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Balık yağı, kan dolaşımında bulunan bazı yağları azaltmaya ve kan basıncını düşürmeye de yardımcı olabilir. Ayrıca, depresyon tedavisinde anti-depresanların yanında iyi çalıştığı bulunmuştur.

Balık Yağında Ne Var?

Temel Omega 3'leri elde etmenin en iyi yolu, soğuk su yağlı balığı yemektir. Balık yağı, uskumru, ton balığı, ringa balığı, somon, morina balığı karaciğeri gibi yağlı balıklardan yapılan bir diyet ekidir. Ayrıca, demir, kalsiyum, vitaminler B, A ve D de dahil olmak üzere az miktarda vitamin ve mineral içerir. Balık yağı, yalnızca preslenmiş morina karaciğerlerinden gelen yağ içeren morina karaciğeri yağından farklıdır. Morina balığı karaciğer yağı A ve D vitamini balık yağı yerine çok daha yüksek miktarda içerir. Bu vitaminler genellikle sağlıklıdır, ancak büyük miktarlarda tüketildiğinde zararlı olabilir. Artrit için balık yağı veya morina karaciğeri yağı kullanan insanlar, faydalı olabilmesi için yeterli miktarda omega-3 yağ asidi kazanmak için büyük miktarlarda ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, zararlı A ve D vitamini seviyelerine girmeden büyük dozlar tüketebileceğinden, morina karaciğeri yağı yerine balık yağı omega-3'ün daha iyi bir kaynağıdır.

Artrit Vakfı, Hem RA hem de osteoartrit için, günde iki kez 2,6 grama kadar balık yağı önermektedir. En fazla yararı elde etmek için, EPA ve DHA'nın aktif içeriklerinin en az % 30'unu içermesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

  • About arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/about-arthritis/
  • Best fish for arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/arthritis-diet/best-foods-for-arthritis/best-fish-for-arthritis.php
  • Boe, C., & Vangsness, C. T. (2015, July). Fish oil and osteoarthritis: Current evidence. American Journal of Orthopedics, 44(7), 302–305. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26161757
  • Fish oil. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/treatments/natural/supplements-herbs/guide/fish-oil.php
  • Miles, E. A., & Calder, P. C. (2012, June). Influence of marine n-3 polyunsaturated fatty acids on immune function and a systematic review of their effects on clinical outcomes in rheumatoid arthritis. British Journal of Nutrition, 107(Suppl 2), S171–S184. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22591891
  • Rajaei, E., Mowla, K., Ghorbani, A., Bahadoram, S., Bahadoram, M., &, Dargahi-Malamir, M. (2016, July). The effect of omega-3 fatty acids in patients with active rheumatoid arthritis receiving DMARDs therapy: Double-blind randomized controlled trial. Global Journal of Health Science, 8(7), 18–25. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4965662/

İPF’de Gen Ekspresyon Analizleri

22 Kasım 2017

Kronik ve ölümcül fibrotik akciğer hastalığı olan idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) klinik seyri oldukça değişkendir. Ortalama sağ kalım yaklaşık 3 yıl olmakla birlikte, 5 yıl ve üzeri bir sürede akciğer fonksiyonlarının yavaş, sürekli bir şekilde kaybedilmesinden, hızlı bir ilerleyici ve tanı sonrası 1-3 yıl içinde ölüme kadar değişir. İPF'nin tipik olarak yavaş ilerleyen seyri, akut alevlenme (AEİPF) olarak adlandırılan ve genellikle solunum yetmezliğinin yeni, kötüleşmiş bir temeline yol açan akciğer fonksiyonlarındaki ani bozulmalarla kesintiye uğrayabilir. AEİPF'nin altında yatan mekanizmalara henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Dahası, biyolojik heterojenliği belirleme ve ilgi sonuçları için risk altındaki hasta kohortlarını seçme konusunda sağlam bir araç eksikliği, İPF'deki girişimsel klinik araştırmaların kapsamını ve tasarımını sınırlamaya devam etmektedir.

İPF tanısında mevcut yaklaşım, görüntüleme ve histoloji özelliklerine dayalı klinik değerlendirme ile sınırlıdır. Bununla birlikte, gelecekte genetik imzalar ve kana spesifik veya akciğer spesifik biyolojik belirteçler geliştirmek için yıldız çalışmaları yapılmaktadır. Transkriptomik çalışmalarla elde edilen gen imzalarının İPF hastalarını ve diğer interstisyel akciğer hastalıklarını ve sağlıklı kontrollerden ayırt ettiği bildirilmiştir. Sağlıklı kontrollerin genetik imzalarının gruplanmamış İPF hastaları ile karşılaştırılması, hastalık örneklerinde geniş genetik heterojenite ortaya çıkarmıştır ve çeşitli çalışmalarda İPF alt gruplarındaki farklı gen ekspresyon profilleri bildirilmiştir.

Amerika’dan araştırmacılar, prediktif veya prognostik değere sahip yeni gen işaretleri ile potansiyel İPF alt gruplarının tanınmasını kolaylaştırmak için, diferansiyel gen ekspresyon analizinden önce makine öğrenme yaklaşımlarının uygulanabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. İPF alt gruplarını tanımlamak ve karakterize etmek için veri temelli kümeleme analizi ve bilgi temelli bir yaklaşım kullandılar.

6 Farklı İPF Alt Türü

Araştırmacılar, İPF / UIP'li 131 hasta ve 12 sağlıklı kontrolün akciğer dokusunda transkripsiyonel profiller kullanarak, hastalık şiddetini yansıtan altı İPF alttürü tanımladılar. Ağa dayalı kümeleme ile, enflamatuar süreçleri, kan basıncını ve akciğerin dallanma morfogenezisini düzenleyen genlerle zenginleştirilmiş İPF'nin en ağır alt grubunu tanımladılar. Sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldığında İPF’nin altı alt grubunda bulunan, farklı olarak eksprese edilen genler arasında, hücre dışı matriksin transkriptleri, epiteliyal simant hücrelerin çapraz-talk, kalsiyum iyonu homeostazı ve oksijen taşınımı yer alıyordu.  İPF'yi normal kontrollerden ve hafif derecede İPF'den ayırt edebilen moleküler imzaları tespit ettiler. Bu imzaları, daha sonra üç bağımsız İPF / UIP kohortunda doğruladılar. Ayrıca, bilgiye dayalı yaklaşımları kullanarak, İPF için birkaç yeni aday gen ve potansiyel biyolojik belirteç tanımladılar. 

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al.  Unsupervised gene expression analyses identify IPF-severity correlated signatures, associated genes and biomarkers, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:133.

İPF’de mtDNA ve Fibroblast Yanıtları Arasındaki İlişki Araştırıldı

06 Ekim 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), tanımlanabilir nedenlerin yokluğunda, olağan interstisyel pnömoninin radyografik veya histolojik bulguları ile karakterize, ölümcül bir interstisyel akciğer hastalığıdır ve dolaşımdaki biyolojik belirteçlerle klinik parametreleri içeren prognostik modellerden fayda sağlayacak oldukça değişken bir hastalık seyri gösterir. İPF, transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGFβ1) gibi çözünebilir mediyatörlerle olan etkileşimlerden kaynaklanan miyofibroblastların eksprese eden alfa düz kas aktin (αSMA) ve lokal doku sertliği gibi mekanik etkilerin birikimini içerir. TGFβ1, aktive olmuş hücreleri beslemek için gerekli olan mitokondriyal fonksiyon ve biyoenerjektik değişimleri de düzenler. TGFβ1'in pleiotropik fonksiyonları terapötik hedeflemeyi zorlaştırdığı için, onun “downstream” etkilerinin kesilmesi hem daha güvenli hem de daha etkili olabilir. İPF fibroblastları aerobik glikoliz ve doğuştan gelen immün reseptör aktivasyonu için zenginleştirilmiş iken, hücre dışı mitokondriyal DNA (mtDNA) gibi mitokondriyal yaralanmayla ilişkili doğuştan bağışıklık ligandları İPF'de tanımlanmamıştır.

Amerika’dan araştırmacılar, İPF'de mtDNA ve fibroblast yanıtları arasındaki ilişkiyi tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar çalışmalarında, normal insan akciğer fibroblastlarının mtDNA ile uyararak yanıtları değerlendirdiler ve TGFβ1 uyarımı ve katı substratlar ile doğrudan temasa yanıt olarak ortaya çıkan ve İPF fibroblastlarında kendiliğinden olan glikolitik yeniden programlamanın aşırı mtDNA seviyeleri ile ilişkili olup olmadığını incelediler. İPF'li ve İPF'siz kişilerden alınan bronkoalveoler lavajda (BAL) ve iki longitudinal İPF kohortundan ve demografik olarak eşleşen kontrollerden alınan plazma örneklerinde mtDNA konsantrasyonlarını ölçtüler.

Araştırmacılar mtDNA'ya maruz kalmanın, normal insan akciğer fibroblastlarında αSMA ekspresyonunu arttırdığını gördüler. Normal insan akciğer fibroblastlarında ki TGFβ1 veya katı hidrojellerle olan etkileşimlerle indüklenen metabolik değişiklikler, hücre dışı mtDNA birikimine eşlik ediyordu. Bu bulgular, İPF fibroblastlarının spontan fenotipini çoğaltmaktadır. MtDNA konsantrasyonları, İPF’li BAL ve plazmada artarken, ikinci bölmede, hastalık ilerlemesi ve olaysız sağ kalım ile güçlü ilişkiler sergilendiği görüldü. Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, İPF'ye yeni bakış açısı sağlayan, metabolik yeniden programlama, mtDNA, fibroblast aktivasyonu ve klinik sonuçlar arasında önceden bilinmeyen ve son derece yeni bir ilişkiyi gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryu et al. Extracellular Mitochondrial DNA is Generated by Fibroblasts and Predicts Death in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med. 2017 Aug 7.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image