Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Romatoid Artrit İlişkili İnterstisyel Akciğer Hastalıkları ve İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Hastalık Mekanizmaları Nasıl Örtüşüyor?

31 Ocak 2016

Romatoid Artritli (RA) hastalar içinde klinik olarak kanıtlanmış interstisyel akciğer hastalığı (İAH) prevelansı yaklaşık %10’dur ve tanı almamış hastaların%33’ünde HRCT ile değişen derecelerde fonksiyon bozukluğu ile birlikte İAH tespit edilebilir.  Bu hasta grubu içinde İAH ilişkili ölümler kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci sıradadır. RA ilişkili ölümlerin %7’si İAH nedenlidir ve RA hastaları içinde İAH’ya sahip olanlarda ölüm riski üç kat fazladır. Akciğer biyopsisi ve BT ile incelendiğinde RA ilişkili İAH’ler bilinen interstisyel pnömoni paterni ya da çoğunluğu nonspesifik interstisyel pnömoni olan sıradışı interstisyel pnömoni paterni gösterenler olarak sınıflandırılabilir. RA ilişkili İAH’lerde en sık görülen patern, patogenez ve fenotip olarak idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ile örtüşen sıradan interstisyel pnömonidir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları gözlemsel çalışmada RA hastalarında İAH ile ilişkili mortalite ve morbiditeye dikkat çektiler ayrıca hastalık patogenezinin ve İPF ile varsayılan örtüşmenin moleküler mekanizmasını anlamanın öneminin altını çizdiler. Araştırmacılar RA ilişkili İAH ve İPF arasındaki örtüşen patogenez ve fenotipik özelliklerin, her iki hastalığın klinik sonuçlarını iyileştirecek tedavi stratejilerin geliştirilmesinde bir temel olarak hizmet edebileceğini düşündüklerini belirttiler.

Sitrülinasyonun, arjininin sitrüline dönüştüğü post-translasyonal modifikasyon olduğunu ve anti-sitrülinlenmiş protein antikoru (APCA) senteziyle immün yanıtı tetiklediğini ayrıca RA’da eklem hasarı ile bağlantılı olduğunu söylediler. Araştırmacılar sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt gelişiminin RA’ya özgü olmasına rağmen, RA ilişkili İAH ve IPF hastalarının akciğerlerinde de tespit edildiğini belirttiler. Bu gözlemlere dayanarak RA ve İAH birlikteliğini açıklayabilecek iki potansiyel mekanizma olduğunu düşündüler.

Araştırmacılara göre ilk yolakta, genellikle sıradışı paternde, eklemlerde bulunan sitrülinlenmiş peptidlere karşı olaşan immün yanıt, sonradan akciğerlere yer değiştirir ve interstisyel akciğer enflamasyonu ile sonuçlanır. İkinci yolakta ise, sıradan interstisyel pnömoniye sahip bireylerde ve RA için genetik duyarlılığı olanlarda akciğerdeki sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt oluşur ve bu bir enflamatuar süreç başlatır, sonrasında da eklemler etkilenir.

Araştırmacılar immün yanıtın, akciğerler ya da eklemlerde başlamasından bağımsız olarak, iyi tanımlanmamış moleküler mekanizmaların, immün yanıtın bir doku bölümünden diğerine yer değişmesinde olasılıkla rol oynadığını belirttiler. RA’da akciğerler ve eklemlerin paylaşılmış hedef olmalarının mantıklı açıklamasının, immün koplekslerin yapımı ve birikimini, başlangıç antijenleri ve sonraki post-translasyonel modifiye hedefler arasındaki yapısal örtüşmeyi ve epitop yayılımının immünolojik sürecini içerdiğini söylediler.

Araştırmacılar yapılacak daha fazla çalışma ile RA ilişkili İAH’larının farklı alt fenotipleri ve İPF ile örtüşmeye yol açan temel mekanizmaların açıklanmasının hastalık sürecini daha iyi anlamada ve yeni tedavi ajanları tanımlayabilmede bir ihtiyaç olduğu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Paulin et al. Rheumatoid Arthritis-associated Interstitial Lung Disease and Idiopathic Pulmonary Fibrosis: Shared mechanistic and phenotypic traits suggest overlapping disease mechanisms, Rev Invest Clin. 2015 ; 67(5): 280–286.

İPF Hastaları Neden Düşünme Problemleri Yaşıyor?

01 Ağustos 2018

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında net düşünmede yaşanan sorunların hastalık kaynaklı olup olmadığı merak konusudur.  Kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir fizik tedavi doktoru olan Noah Greenspan, birçok faktörün, bir kişinin açık bir şekilde düşünmede güçlük yaşamasına katkıda bulunabileceğini ve tüm sorunları pulmoner fibrozise atfetmek cazip gelse de, hastalığın her zaman suçlu olmadığını söyledi.

Birçoğumuzun neden açık bir şekilde düşünmekte zorlandığıyla ilgili olası durumları açıkladı.

  • Kronik hipoksi: Hipoksi, beyninize ve diğer organlarınıza yeterince oksijen gitmemesi durumudur. Kronik olarak yüzde 90’dan daha az oksijen satürasyonuna sahip olmak beyinde değişikliklere neden olabilir ve bu da daha az net düşünmeye neden olabilir.
  • Azalmış kan akımı: Bu, ateroskleroz ile özellikle de beyne kan sağlayan karotid arterlerle ilgili olabilir. Ya da, beynin kendi damarlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. Bu, yaşlandıkça düşünmede ve beynin yeteneklerinde ince değişikliklere neden olabileceğinden daha yaygındır.
  • Duygusal stres: Kronik bir hastalıkla uğraşmanın uzun süreli duygusal etkilerinin üstesinden gelmek zordur. Bu, zamanla kişiye zarar verir. Fiziksel ve duygusal stresle baş ederken, endişe, depresyon ve düşünmede zorluk yaşamak olasıdır.

Doktor Noah hastalara yardımcı olabilecek bazı ipuçları vermeyi ihmal etmedi:

  • Oksijen seviyeleri: Oksijen doygunluğunuzu güvenli bir seviyede tutmak önemlidir. Hastaların oksijen doygunluğunu yüzde 93’ün üzerinde tutması önemlidir. Kullandığımız çoğu oksimetrenin hata oranı artı veya eksi yüzde 3’dür. Bu demektir ki, oksimetre yüzde 93 gösteriyorsa, gerçek değer yüzde 90 ila 96 arasında olabilir. Araştırmalar, yüzde 90 ila 100 arasında oksijen seviyelerinin hastalar için güvenli olduğunu göstermiştir. Oksijen satürasyonu yüzde 90’ın altına düştüğünde, beyin ve vücutta hasar meydana gelebilir.
  • Kan basıncı yönetimi: Kan basıncı çok yüksekse, kalp vücudun geri kalan kısmına kan pompalamak için çok çalışır. Kardiyovasküler sisteme dikkat çekmek özellikle pulmoner fibrozis hastaları için önemlidir çünkü hastalık kalbe fazladan baskı yapar. Tansiyonu kontrol etmek önemlidir.
  • Uygulama gevşeme teknikleri: Vücudun altında olduğu sürekli stresten kurtulmak için bir yola ihtiyacı vardır. Tai chi ve qi gong gibi gevşeme teknikleri çok yararlıdır.
  • Kendinize yardımcı olmak için rutinler kurmak: Birçok rutin, düşünce sistemine yardımcı olabilir. Hatırlamak ve başarmak için gereken şeylerin listesini yazmak önemlidir. 
Literatür talep et

Referanslar :

Kim Fredrickson. Why Do PF Patients Have Trouble Thinking Clearly? https://pulmonaryfibrosisnews.com/2018/05/15/why-do-pf-patients-have-trouble-thinking-clearly/

İPF’li Hastaların Ekip Merkezli Bakımını İyileştirmek İçin Bir Eğitim Girişimi

30 Mart 2018

İnterstisyel akciğer hastalığı (ILD) programı ile İdiyopatik pulmoner fibroziste (İPF) en iyi bakım uygulamalarını temsil eden bir dizi kalite göstergesinin uygulanması ve değerlendirilmesi sürecinde İPF’nin tedavisi karmaşıktır. 2015 yılında National Jewish Health (NJH), temel kalite göstergelerini, klinik uygulamayı ve İPF hasta bakımı algısını nasıl etkileyebileceklerinin ölçmeye yönelik bir proje tasarlamak ve uygulamak için ILD bölümü sağlık uzmanları (10 doktor, 4 hemşire, 2 tıbbi asistan, 1 doktor asistanı) ve mesleki eğitim ve biyoistatistik ekiplerini birleştirdi. Araştırmacılar, İPF bakım ölçütlerinin performansını, yoğun bir eğitim ve uygulama geliştirme girişimi yoluyla iyileştirmenin mümkün olduğunu kanıtladılar. Ayrıca, kalite göstergelerinin iyileştirilmiş dokümantasyonuna ihtiyaç duyulduğunu tespit ettiler ve hasta merkezli İPF ekip tabanlı bir yaklaşımın geliştirilmesinde bir İPF hasta eğitimi etkinleştirme kartının etkisini değerlendirdiler.

ILD ekibi, Plan-Do-Study-Act (PDSA) basamaklı yaklaşımını kullanarak, İPF'li hastaların bakımıyla ilgili mevcut uygulamaları ve süreçleri gözden geçirdiler ve çalışmada ele alınacak sekiz ölçüt belirlediler. Ölçütler prospektif olarak izlendi ve 15 Ocak 2016 ile 15 Ocak 2017 (n = 587 İPF hastası) arasında üçer aylık dönemlerde hekimler tarafından ölçüldü ve daha sonra başlangıç olarak 2014 takvim yılı ile karşılaştırıldı (n = 276 İPF hastaları). Ölçütler, temel elektronik tıbbi kayıt (EMR) denetimleri, disiplinler arası ILD ekibinin üyeleriyle yapılan görüşmeler ve hakemli bir literatür taraması ile harmanlanmış bir yaklaşımla seçildi ve geliştirildi.

Ölçütler Sonuçları İyileştiriyor

Girişimin ilk 3 ayında, başlangıç EMR raporları, listelenen ölçütler üzerindeki kendi performanslarını değerlendirmek için bireysel sağlayıcılara dağıtıldı, sağlayıcılardan anahtar kalite performans ölçümleri hakkındaki geribildirim raporlarına yanıt olarak bir kendi kendini yansıtma anketi doldurmaları istendi ve ILD hemşireleri, hastaları yönlendirmek için sistem tabanlı kaynaklara katılmak suretiyle, sağlayıcı performansını ve hasta verilerini yakından takip etmek ve sağlık ekibine hasta eğitimi vermesine yardımcı olmak için eğitildi. Her 4 ayda bir, ikinci PDSA döngüsünün uygulanması boyunca, eğitim ve öğretim ILD ekibine dağıtıldı. Eğitim, dokümantasyon ve takip için yeni süreçler, İPF için farmakolojik olmayan tedaviler ve hasta eğitimi stratejileri de dahil olmak üzere ihtiyaç değerlendirmesinde tanımlanan boşlukları ele aldı, multidisipliner ekip eğitimi, rol oynama gösterileri ve EMR dokümantasyon eğitimi içeriyordu.

Araştırmacılar, İPF tanısı alan hastaların klinikte kullanılacakları bir hasta eğitim etkinleştirme kartı geliştirdiler. Karta ek olarak, İPF hasta ziyaretleri için özel olarak geliştirilen iki tedavi talimatı seti de dahil olmak üzere, girişim sırasında başka birçok müdahale yapıldı. Birincil sonuç ölçütü, belgelenen sekiz ölçüt ve hemşire tarafından yönlendirilen eğitim kartı müdahalesine uygun olarak, her üç ayda bir ziyarette kaydedilen veriler başına ölçütlerin oranıydı.

Ölçülen tüm alanlarda toplam sağlayıcı ölçütleri zaman içinde gelişti. Genel olarak, sekiz ölçütten her birine ilişkin dokümantasyon ve davranışların ortalama göreli yüzde değişimi, başlangıçtan girişim sonuna % 141 arttı. ILD bölümü sağlayıcıları, programın belirli unsurları hakkında geri bildirim sağlamak için girişim sonunda incelendi. Bu sağlayıcıların % 71'i, program aracılığıyla, ağırlık kaybı yönetimi ve gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) gibi konuları İPF hastalarıyla konuşmanın yararlarını ifade etti ve % 51'i programın kendilerini, İPF hastaları eğitim sınıfları veya destek grupları gibi örgütsel destek kaynaklarını konuşmalarını veya başvurmalarını motive ettiğini belirtti. Bütün sağlayıcılar, programın onları, ILD hemşirelerini İPF hasta ziyaretinde isteyerek dahil etmeye ve örgütsel destek kaynaklarını konuşmaya veya bunlara yönlendirmeye teşvik ettiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fernández Pérez ER, Zelarney P, Thomas S, et al. An educational initiative to improve the team-based care of patients with idiopathic pulmonary fibrosis. ERJ Open Res 2018; 4: 00093-2017 [https://doi.org/10.1183/23120541.00093-2017].

Süt ve Sığır Etinde Bulunan Bir Bakteri Romatoid Artritle Bağlantılı Olabilir

05 Mart 2018

UCF Tıp Fakültesi araştırmacıları, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ineklerin yaklaşık yarısında bulunan bir bakteri olan, MAP olarak bilinen, Mycobacterium Avium alttürü Paratuberculosis’in romatoid artrit ile arasında bir bağ keşfetti. Bakteri, enfekte süt, sığır eti ve inek gübresi ile üretilmiş ürünlerin tüketilmesi yoluyla insanlara yayılabiliyor.

Araştırmacılar, daha önce MAP ve Crohn hastalığı arasında bir bağlantı keşfetti ve Crohn hastalarını antibiyotiklerle tedavi etmek için ilk kez faz 3-FDA onaylı klinik araştırmalara katıldı. Crohn ve romatoid artrit aynı genetik yatkınlıkları paylaşması ve her ikisi de aynı immünosüpresif ilaç türlerini kullanarak tedavi edilmesi,  araştırmacıların bu iki hastalığın aynı tetikleyiciyi paylaşıyor olabileceklerini düşünmesine ve MAP'ın romatoid artritle bağlantılı olup olmayacağını araştırmasına yol açtı.

MAP Pozitifliği ve RA

Araştırmacılar, çalışmalarına klinik örnekleri bulunan 100 hastayı dahil ettiler. Romatoid artritli hastaların % 78'inde Crohn hastalarında bulunan genetik mutasyonla aynı olan PTPN2/22 geninde bir mutasyon olduğunu ve bu sayının % 40'ında MAP pozitifliği bulunduğunu gördüler. Bu genetik mutasyonla doğan ve enfekte sığırlardan, kirlenmiş süt veya et ürünlerini tüketerek daha sonra MAP'a maruz kalan bireylerin romatoid artrit geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu buldular. Vaka incelemelerinin, bazı RA hastalarının Crohn hastalığından muzdarip olduğunu bildirmiş olsa da, araştırmacılar, ulusal bir araştırmayla aynı hastalardaki iki hastalığın insidansının araştırılması gerektiğini belirttiler.

Araştırmacılar, romatoid artritin nedeninin hala bilinmediğini, bu nedenle böyle bir ilişkiyi bulmalarının oldukça önemli olduğunu aktardılar. Bu hastalarda MAP'ın neden daha baskın olduğunu bulmak istediklerini çünkü romatoid artritte MAP rolünün anlaşılmasının hastalığın daha etkili bir şekilde tedavi edilebileceği anlamına geldiğine dikkat çektiler.

Araştırmacılar, bulguları doğrulamak ve hastaları farklı coğrafi ve etnik geçmişlerden incelemeyi planlamak için daha ileri çalışmalar yürütüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

University of Central Florida. "Bacteria in milk and beef linked to rheumatoid arthritis." 30 January 2018.

Oksijen Desteği Kullanmayan Pulmoner Fibrozisli Hastalarda Fiziksel Aktivite ve Aktivite Alanı

04 Ocak 2018

Pulmoner fibrozis (PF) diffüz, geri dönüşümsüz parankimal skarlaşma ile karakterize bir akciğer hastalığıdır. PF bağ dokusu hastalıkları veya mesleki/çevresel maruziyetler ile ilişkili olabilir. Birçok hastada kapsamlı bir değerlendirmeye rağmen, altta yatan neden bilinmemektedir. Bu gibi durumlarda, hastalara genellikle idiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) teşhisi konur ve en sık karşılaşılan alt tip idiyopatik pulmoner fibrozistir (İPF). PF’li hastalar, yorgunluk, kuru bir öksürük, aktivite-sınırlayıcı nefes darlığı gibi semptomlar yaşarlar ve bunlar bozulmuş yaşam kalitesine (QOL) katkıda bulunur. Şu anda fibrozisi tersine çeviren herhangi bir tedavi bulunmadığından müdahalenin birincil hedefleri ilerlemeyi yavaşlatmak, semptomları azaltmak ve QOL'yi iyileştirmektir.

Dispne, PF'li hastalarda QOL bozukluğunun en önemli nedenidir. PF'nin erken evrelerinde bile, nefes darlığı hastaları yavaşlatmaya ya da zevk aldıkları belirli fiziksel aktiviteleri bırakmaya zorlayabilir. PF'nin sonraki evrelerinde, nefes darlığı, günlük yaşam aktivitelerini dahi "iş olarak" hissettirir. Pek çok geç evre PF hastası, "küçülen dünya sendromu" olarak isimlendirilen bir durumdan şikayetçidir. Bu evlerine bağlandıkları ve dünyada istedikleri kadar hareket edemediği algısını yaşadıkları bir durumdur. Bir metrik olan "faaliyet alanı", çeşitli alanlardaki araştırmacılar tarafından insanların taşıdıkları veya gezdikleri bölgeyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Spesifik olarak, bir bireyin günlük yaşamış deneyiminin mekansal hareket bileşenini temsil eder ve yaşama ortamını, hareketlilik için bireysel kapasiteyi, hareket için mevcut kısıtlamaları, ihtiyaçları, tercihleri ​​ve kaynakları birleştirir. KP'li hastaların fiziksel aktivite düzeyleri ve aktivite alanlarının ve diğer hasta merkezli sonuçlarla nasıl ilişkili olduklarının daha net anlaşılması, PF hastaları ve bakım sağlayıcıları arasındaki iletişimi artırabilir ve tedavi müdahalesi için hedeflerin belirlenmesine yardımcı olabilir.

Oksijen Desteği Aktiviteyi Artırıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gün boyunca O2'ye gereksinim duymayan, PF'li hastalarda O2 tedavisi üzerine yapılan bir çalışmaya kaydedilen hastaların heterojen bir örneğinde fiziksel aktivitenin ve aktivite alanının metriklerini kullanarak başlangıçtaki hareketin miktarını belirlemeyi amaçladılar.

Gün boyunca ilave oksijen alımında bulunmayan PF'li kişiler, Ağustos 2013'ten Ekim 2015'e kadar ABD genelinde kaydedildi. Kayıt sırasında her bir hastadan anket doldurmaları istendi ve hastalara 7 gün boyunca bir ivme-ölçer ve GPS izleyici takıldı.

Araştırmacılar, 194 katılımcı için tam analiz edilebilir GPS verileri elde ettiler. Katılımcıların %56’sı erkek ve %95’i Kafkas’tı. %30’u idiyopatik pulmoner fibrozis ve %31’i bağ dokusu hastalığı-PF tanılıydı. Denekler günde ortalama 7497 (çeyrekler arası [IQR] 5766-9261) adım yürüdü. Günlük adım sayısı semptomlar ve birkaç yaşam kalitesi alanı ile ilişkili bulundu. Yaş, vücut kütle indeksi, bilekliğe (veya bele) takılan ivmeölçere göre ve difüzyon kapasitesinin tahmin edilen yüzdesi (%DLCO) için kontrol edilen bir modelde, yorgunluk adım sayısının bağımsız bir ön gördürücüsüydü.

Araştırmacılar, gün boyunca kullanım için O2 reçete edilmemiş PF'li hastaların hareketliliklerinde çok değişkenlik olduğunu ve günlük fiziksel aktivitenin, yaşam kalitesini etkileyen çeşitli alanlarla ilgili olduğunu ancak GPS-kaynaklı aktivite alanı ile ilgili olmadığını belirttiler. Giyilebilir veri toplama cihazlarının, PF hastalarında tedavi müdahalelerin hareketi nasıl etkilediğini belirlemek için kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Root et al. Physical activity and activity space in patients with pulmonary fibrosis not prescribed supplemental oxygen, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:154.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Akut Alevlenmesinde Prognostik Faktörler

29 Aralık 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) ilerleyici, fibrotik bir akciğer hastalığıdır ve hipoksi ve azalan akciğer hacmi ile sonunda solunum yetmezliği ile karakterizedir. Histolojik olarak usual interstisyel pnömoni (UİP) tanısı alan idiopatik pulmoner fibrozis (İPF), İİP'nin en sık görülen alttürüdür. İPF'nin etiyolojisi ve patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak fibrotik sürecin genellikle epitel hasarından ve aktivasyondan sonra fibroblastların oluşumu ve ekstraselüler matriks birikiminden kaynaklandığı düşünülmektedir. İPF'nin klinik seyri oldukça değişkendir ve İPF hastalarının ortalama sağ kalım süresinin ilk tanıdan 2-5 yıl sonra olduğu tahmin edilmektedir.

İPF genellikle yavaş yavaş ilerlemekle birlikte, klinik seyirin herhangi bir aşamasında İPF'nin akut alevlenmesi (İPF-AE) meydana gelebilir. İPF-AE, enfeksiyon, kalp yetmezliği veya pulmoner emboli gibi diğer nedensel hastalıkların yokluğunda, hastalığın hızla kötüleşmesi olarak tanımlanır. İPF-AE'nin prognozu zayıftır, genellikle birkaç hafta veya ayda ölümle sonuçlanır ve mortalite % 60 ila % 80 arasındadır. Uluslararası kılavuzlar İPF-AE'li hastaların çoğunda kortikosteroid önermesine rağmen henüz kanıtlanmış etkin bir tedavi bulunamamıştır. İPF-AE için yüksek doz intravenöz kortikosteroidler de dahil yoğun tedaviyi alan hastaların sadece küçük bir kısmının iyileştiği rapor edilmiştir. Daha önce, mortaliteyi ön gördürücü hasta özellikleri araştırılmıştır ancak İPF-AE'nin kesin prognostik faktörleri bilinmemektedir.

Tedavi Öncesi Puls Kortikosteroid?

Japonya’dan araştırmacılar, İPF-AE'li hastaların klinik verilerini analiz etmek ve İPF-AE'nin potansiyel prognostik faktörlerini belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 59 İPF-AE vakasının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelediler. Klinik veriler, laboratuvar verileri, radyografik bulgular, tedavi ve semptomların başlangıcından puls kortikosteroid tedavisinin başlangıcına, yani semptom süresi ve sonucuna kadar geçen sürede analiz ettiler.

Araştırmacılar, tek değişkenli analizde, İPF evresi, cinsiyet-yaş-fizyoloji (GAP) indeksi, semptom süresi ve yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YRBT) skorunu prognoz ile ilişkili buldular. Çok değişkenli analizde de, semptom süresi önemli bir prognostik faktör olarak kaldı ve 1 günlük risk artış oranı 1,11 olarak hesaplandı. Semptom süresinin alıcının çalışma karakteristiği eğrisi altındaki alan, hayatta kalanlar için kurtarılamayanlara göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Yaşama süresi, geç tedavi gruplarında (5 gün, n = 30) erken tedavi grubuna (<5 gün, n = 29; log-rank testi) göre anlamlı derecede daha kısa bulundu.

Araştırmacılar, belirtilerin başlangıcı ile puls kortikosteroid tedavisinin başlaması arasındaki zaman aralığının, İPF-AE'li hastalarda bağımsız bir prognostik faktör olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Atsumi et al. Prognostic Factors in the Acute Exacerbation of Idiopathic Pulmonary Fibrosis: A Retrospective Single-center Study, Intern Med Advance Publication 2017.

İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Anksiyete ve Depresyon

13 Aralık 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarının uzun dönem anksiyete ve depresyon sıklığını ve bu durumlara katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı. Çalışmada araştırmacılar, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeğini (HADS) tamamlamış tüm bireylerden, başlangıçta ve 12 aylık verileri kulandılar.  Hastaları, HADS skorları standart kriterlere göre, > 10 puan muhtemel bir klinik anksiyete veya depresyon vakasını ve 8-10'luk puan sınırda vaka olarak sınıflandırdılar. Hastaları, başlangıçta ve 12 aylık izlemde HADS skorları >8 olduğunda, uzun dönem anksiyete ve depresyon olarak değerlendirdiler.  Analiz demografik ve fizyolojik verileri ve hasta tarafından bildirilen tıbbi komorbiditeleri içeriyordu. Analiz sırasında, Avustralya İPF kayıt sistemi, muhtemel veya kesin İPF'si olan 435 katılımcı içeriyordu. Başlangıçta ve takipte (12 ± 3 ay) HADS anketini tamamlayan 102 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Bu grubun, başlangıçtaki analiz dışında bırakılanlarla karşılaştırılması, demografik veya fizyolojik özelliklere göre farklılık göstermedi. 12 aylık takipte 96 katılımcı HADS kaygı alanını ve 98 HADS depresyon alanını tamamladı.

Dispne ve Öksürük Anksiyeteyi Tetikliyor

20 katılımcıda (% 21) uzun dönem anksiyete mevcuttu, bunlardan 15 katılımcı (% 75) anksiyolitik almıyordu. Uzun dönemde anksiyete ve mortalite arasında bir ilişki yoktu. Tek değişkenli analizde, uzamış anksiyete, başlangıçta daha şiddetli dispne, başlangıçtaki ek oksijen kullanımı, daha fazla komorbidite ve başlangıçta daha şiddetli ​​öksürük ile ilişkiliydi. Uzamış anksiyetenin FVC düşüşüyle ​​ilişkisi yoktu. Çok değişkenli analizde, ek oksijen kullanımı, uzun süreli anksiyete için tek bağımsız belirteçti ve varlığı 4,3 kat daha yüksek olasılıkla ilişkiliydi. Öksürük şiddeti ile ilişki için bir eğilim mevcuttu.

Katılımcıların % 13'ünde HADS skorunda değişiklik mevcuttu ve 12 ayda kötüleşmiş anksiyete riskini öneriyordu. Tek değişkenli analizde, anksiyete riskinde kötüleşme, 12 ayda öksürük şiddetinde artış ve kötüleşmiş dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, öksürük şiddetinde ki sadece bir artışın, 12 ay boyunca anksiyete riskinin kötüleşmesinin bağımsız bir ön gördürücüsü olduğunu gösterdi.

14 katılımcıda (% 14) uzamış depresyon mevcuttu, bunlardan 10’u (% 71) antidepresan almıyordu. Tek değişkenli analizde, uzun süreli depresyon, başlangıçtaki daha kötü dispne ve ​​öksürük, daha fazla komorbidite, daha genç yaş ve kötüleşen dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, başlangıç öksürük şiddetinin uzamış depresyonun bağımsız bir belirteci olduğunu gösterdi. Başlangıçtaki öksürük şiddetinde 10 mm'lik bir artış, uzun süreli depresyon oranını % 45 oranında arttırıyordu.

Katılımcıların % 7'sinde 12 ayda kötüleşmiş depresyon riski vardı. Tek değişkenli analizde, başlangıçtaki daha kötü dispne, 12 ayda kötüleşmiş dispne ve dispne değişikliği ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde, kötüleşen dispne,  kötüleşmiş depresyon riskiyle ilişkili bulundu.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, dispnenin ve öksürüğün anksiyete ve depresyona önemli katkıda bulunduğunu doğruladığını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Glaspole IN, Watson AL, Allan H, et al. Determinants and outcomes of prolonged anxiety and depression in idiopathic pulmonary fibrosis. Eur Respir J 2017; 50: 1700168.

Romatoid Artrit KOAH Riskini Arttırıyor

11 Aralık 2017

Yapılan çalışmalar, KOAH ve enflamasyon arasında bir bağlantı olduğunu göstermiş ve RA gibi kronik enflamatuar hastalıkların, KOAH'a zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Romatoid artrit otoimmün bir hastalıktır. Genellikle diz, el ve bilek eklemlerini etkiler, enflamasyona, ağrıya ve şişliğe neden olur. Hastalık aynı zamanda kas, tendonlar, bağ dokusu ve fibröz doku da dahil olmak üzere, vücudun diğer dokularına da saldırabilir ve kalp, akciğerler ve gözleri etkileyebilir. Tahminlere göre tüm dünyada % 1 oranında romatoid artrit vakası vardır, kadınlar ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar en fazla etkilenen kişilerdir.

KOAH, zaman geçtikçe solunumun zorlaştığı bir grup hastalıktır. Amfizem, kronik bronşit ve bazı astım tiplerini içerir. Hastalık ilerledikçe, öksürük ve nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüs sıkışması gibi semptomlara neden olur. Raporlar, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki insanların % 6,4'ünün KOAH tanısı aldığını ve gerçek oranın daha fazla olabileceğini öne sürmektedir. Sigara, KOAH'ın ana nedeni iken, hastaların yaklaşık yüzde 25'inde hiç sigara kullanımı yoktur. KOAH riskini artırdığı bilinen diğer faktörler arasında hava kirliliği, kimyasal dumanlar ve bazı toz türleri gibi diğer akciğer tahriş edicileri bulunur. Alfa-1 antitripsin eksikliği olarak bilinen nadir bir genetik bozukluk da bir faktör olabilir.

Kanada British Columbia Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı'ndan araştırmacılar, uzun süren enflamatuvar bir durum olan RA’nın, KOAH gelişiminde rol oynayıp oynamadığını araştıran bir çalışma yaptılar. RA'da, KOAH ile hastaneye yatma riskini genel popülasyona göre değerlendirdiler. Araştırmacılar, yönetimsel sağlık verilerini kullanarak, nüfusa dayalı bir RA kohortunu ve eşleştirilmiş genel popülasyon kontrollerini incelediler. 01/1996 ile 12/2006 tarihleri ​​arasında RA tanısı alan British Columbia'daki tüm vakaları, daha önce yayınlanmış kriterleri kullanarak seçtiler. Genel nüfus kontrollerini, rastgele olarak, doğum yılı, cinsiyet ve endeks yıllarına göre, RA olgularıyla 1: 1 eşleştirdiler. Çalışmada KOAH sonucunu birincil KOAH kodu ile hastaneye yatış olarak tanımladılar. RA ve kontroller için insidans oranlarını, % 95 Cis ve insidans oranı oranlarını (IRR) hesapladılar. Çok değişkenli Cox orantısal tehlike modelleri (PHM) ile, potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA'da KOAH riskini genel nüfusa kıyaslayarak hesapladılar. Sigaranın olası şüpheli etkisi için sonuçların sağlamlığını ve KOAH sonuçlarının tanımlanması için duyarlılık analizlerini kullandılar.

RA Hastalarında %47 Daha Fazla KOAH Riski

Çalışmaya, 24.625 RA’lı birey ve 25.396 kontrol dahil edildi. KOAH nedeniyle hastaneye yatma insidansı, RA'da kontrollerden yüksek bulundu. Potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA olgularında kontrollerden % 47 daha fazla KOAH nedenli hastaneye yatma riski mevcuttu.  Artan risk, sigara içmek için modelleme yapıldıktan sonra ve değişen KOAH tanımlarıyla da dikkat çekiciydi.

Araştırmacılar, romatoid artritle yaşayan insanlar ve klinisyenlerin, KOAH'ın erken semptomlarına dikkat etmesi gerektiğine ve böylece akciğerler irreversibl hasar görmeden tedavinin başlanmasının önemine dikkat çektiler. Sonuçların, enflamasyonu kontrol etme ihtiyacını ve romatoid artritin etkin tedavisi yoluyla enflamasyonun tamamen yok edilmesinin önemini vurguladığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

McGuire, K., Avina-Zubieta, J.Antonio., Esdaile, J. M., Sadatsafavi, M., Sayre, E. C., Abrahamowicz, M. and Lacaille, D. Risk of Incident Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) in Rheumatoid Arthritis: A Population Based Cohort Study. Arthritis Care Res. Accepted Author Manuscript. doi:10.1002/acr.23410.

Balık Yağı Artrit Tedavisinde Etkili mi?

28 Kasım 2017

Artrit, sık rastlanan ve engelliliğin önde gelen bir nedenidir. Artrit eklemleri enflamasyon yoluyla ya da kıkırdak dejenerasyonu yoluyla etkiler. Artritin, romatoid artrit (RA) ve osteoartrit olmak üzere iki yaygın tipi olup, her ikisi de eklem ağrısı, sertlik ve hareketlilik sorunlarına neden olabilir. RA, bağışıklık sistemindeki bir sorundan kaynaklanan enflamatuar bir eklem hastalığıdır. Osteoartrit ise eklem kıkırdağı ve kemikleri etkileyen dejeneratif bir durumdur. Morina balığı karaciğer yağı ve balık yağı, DHA (dokosaheksaenoik asit) ve EPA (eikozapentaenoik asit) olmak üzere iki tür omega-3 yağ asidi içerir. EPA ve DHA'nın enflamasyonu azalttığını gösterilmiştir. Yağ asitlerinin enflamasyonu azaltmada rolü, RA tedavisine yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Balık yağının osteoartrit tedavisinde rol oynayıp oynamadığı araştırılmıştır.

2012 yılında yayınlanan bir incelemede , artrit tedavisi için balık yağının yararları ile ilgili yapılmış önceki çalışmalar incelenmiştir. Özellikle, eklem şişlik ve ağrıların azaltılmasında EPA ve DHA'nın rolü araştırılmıştır. Çalışmada, deniz kaynaklı EPA ve DHA'nın eklem şişliği ve ağrı üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gösteren tutarlı kanıtlar ortaya koymuştur.  Ayrıca, bu omega-3 yağ asitlerinin, RA'nın başka bir semptomu olan eklemlerde sabah sertliğinin iyileşmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir. 2016'da yapılan bir araştırmada ise, günlük omega-3 takviyesinin RA üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ve analjezik ilaç ihtiyacını azalttığı bulunmuştur. Mevcut bilimsel kanıtların 2015 yılındaki incelemesine göre, çok sayıda hayvan çalışmaları, balık yağının osteoartrit için bir tedavi olarak umut vaat ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, incelemede balık yağının insanlarda osteoartrit için etkili bir tedavi olup olmadığının kesin olarak söylenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Balık yağı, kan dolaşımında bulunan bazı yağları azaltmaya ve kan basıncını düşürmeye de yardımcı olabilir. Ayrıca, depresyon tedavisinde anti-depresanların yanında iyi çalıştığı bulunmuştur.

Balık Yağında Ne Var?

Temel Omega 3'leri elde etmenin en iyi yolu, soğuk su yağlı balığı yemektir. Balık yağı, uskumru, ton balığı, ringa balığı, somon, morina balığı karaciğeri gibi yağlı balıklardan yapılan bir diyet ekidir. Ayrıca, demir, kalsiyum, vitaminler B, A ve D de dahil olmak üzere az miktarda vitamin ve mineral içerir. Balık yağı, yalnızca preslenmiş morina karaciğerlerinden gelen yağ içeren morina karaciğeri yağından farklıdır. Morina balığı karaciğer yağı A ve D vitamini balık yağı yerine çok daha yüksek miktarda içerir. Bu vitaminler genellikle sağlıklıdır, ancak büyük miktarlarda tüketildiğinde zararlı olabilir. Artrit için balık yağı veya morina karaciğeri yağı kullanan insanlar, faydalı olabilmesi için yeterli miktarda omega-3 yağ asidi kazanmak için büyük miktarlarda ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, zararlı A ve D vitamini seviyelerine girmeden büyük dozlar tüketebileceğinden, morina karaciğeri yağı yerine balık yağı omega-3'ün daha iyi bir kaynağıdır.

Artrit Vakfı, Hem RA hem de osteoartrit için, günde iki kez 2,6 grama kadar balık yağı önermektedir. En fazla yararı elde etmek için, EPA ve DHA'nın aktif içeriklerinin en az % 30'unu içermesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

  • About arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/about-arthritis/
  • Best fish for arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/arthritis-diet/best-foods-for-arthritis/best-fish-for-arthritis.php
  • Boe, C., & Vangsness, C. T. (2015, July). Fish oil and osteoarthritis: Current evidence. American Journal of Orthopedics, 44(7), 302–305. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26161757
  • Fish oil. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/treatments/natural/supplements-herbs/guide/fish-oil.php
  • Miles, E. A., & Calder, P. C. (2012, June). Influence of marine n-3 polyunsaturated fatty acids on immune function and a systematic review of their effects on clinical outcomes in rheumatoid arthritis. British Journal of Nutrition, 107(Suppl 2), S171–S184. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22591891
  • Rajaei, E., Mowla, K., Ghorbani, A., Bahadoram, S., Bahadoram, M., &, Dargahi-Malamir, M. (2016, July). The effect of omega-3 fatty acids in patients with active rheumatoid arthritis receiving DMARDs therapy: Double-blind randomized controlled trial. Global Journal of Health Science, 8(7), 18–25. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4965662/

İPF’de Gen Ekspresyon Analizleri

22 Kasım 2017

Kronik ve ölümcül fibrotik akciğer hastalığı olan idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) klinik seyri oldukça değişkendir. Ortalama sağ kalım yaklaşık 3 yıl olmakla birlikte, 5 yıl ve üzeri bir sürede akciğer fonksiyonlarının yavaş, sürekli bir şekilde kaybedilmesinden, hızlı bir ilerleyici ve tanı sonrası 1-3 yıl içinde ölüme kadar değişir. İPF'nin tipik olarak yavaş ilerleyen seyri, akut alevlenme (AEİPF) olarak adlandırılan ve genellikle solunum yetmezliğinin yeni, kötüleşmiş bir temeline yol açan akciğer fonksiyonlarındaki ani bozulmalarla kesintiye uğrayabilir. AEİPF'nin altında yatan mekanizmalara henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Dahası, biyolojik heterojenliği belirleme ve ilgi sonuçları için risk altındaki hasta kohortlarını seçme konusunda sağlam bir araç eksikliği, İPF'deki girişimsel klinik araştırmaların kapsamını ve tasarımını sınırlamaya devam etmektedir.

İPF tanısında mevcut yaklaşım, görüntüleme ve histoloji özelliklerine dayalı klinik değerlendirme ile sınırlıdır. Bununla birlikte, gelecekte genetik imzalar ve kana spesifik veya akciğer spesifik biyolojik belirteçler geliştirmek için yıldız çalışmaları yapılmaktadır. Transkriptomik çalışmalarla elde edilen gen imzalarının İPF hastalarını ve diğer interstisyel akciğer hastalıklarını ve sağlıklı kontrollerden ayırt ettiği bildirilmiştir. Sağlıklı kontrollerin genetik imzalarının gruplanmamış İPF hastaları ile karşılaştırılması, hastalık örneklerinde geniş genetik heterojenite ortaya çıkarmıştır ve çeşitli çalışmalarda İPF alt gruplarındaki farklı gen ekspresyon profilleri bildirilmiştir.

Amerika’dan araştırmacılar, prediktif veya prognostik değere sahip yeni gen işaretleri ile potansiyel İPF alt gruplarının tanınmasını kolaylaştırmak için, diferansiyel gen ekspresyon analizinden önce makine öğrenme yaklaşımlarının uygulanabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. İPF alt gruplarını tanımlamak ve karakterize etmek için veri temelli kümeleme analizi ve bilgi temelli bir yaklaşım kullandılar.

6 Farklı İPF Alt Türü

Araştırmacılar, İPF / UIP'li 131 hasta ve 12 sağlıklı kontrolün akciğer dokusunda transkripsiyonel profiller kullanarak, hastalık şiddetini yansıtan altı İPF alttürü tanımladılar. Ağa dayalı kümeleme ile, enflamatuar süreçleri, kan basıncını ve akciğerin dallanma morfogenezisini düzenleyen genlerle zenginleştirilmiş İPF'nin en ağır alt grubunu tanımladılar. Sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldığında İPF’nin altı alt grubunda bulunan, farklı olarak eksprese edilen genler arasında, hücre dışı matriksin transkriptleri, epiteliyal simant hücrelerin çapraz-talk, kalsiyum iyonu homeostazı ve oksijen taşınımı yer alıyordu.  İPF'yi normal kontrollerden ve hafif derecede İPF'den ayırt edebilen moleküler imzaları tespit ettiler. Bu imzaları, daha sonra üç bağımsız İPF / UIP kohortunda doğruladılar. Ayrıca, bilgiye dayalı yaklaşımları kullanarak, İPF için birkaç yeni aday gen ve potansiyel biyolojik belirteç tanımladılar. 

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al.  Unsupervised gene expression analyses identify IPF-severity correlated signatures, associated genes and biomarkers, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:133.

İPF’de mtDNA ve Fibroblast Yanıtları Arasındaki İlişki Araştırıldı

06 Ekim 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), tanımlanabilir nedenlerin yokluğunda, olağan interstisyel pnömoninin radyografik veya histolojik bulguları ile karakterize, ölümcül bir interstisyel akciğer hastalığıdır ve dolaşımdaki biyolojik belirteçlerle klinik parametreleri içeren prognostik modellerden fayda sağlayacak oldukça değişken bir hastalık seyri gösterir. İPF, transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGFβ1) gibi çözünebilir mediyatörlerle olan etkileşimlerden kaynaklanan miyofibroblastların eksprese eden alfa düz kas aktin (αSMA) ve lokal doku sertliği gibi mekanik etkilerin birikimini içerir. TGFβ1, aktive olmuş hücreleri beslemek için gerekli olan mitokondriyal fonksiyon ve biyoenerjektik değişimleri de düzenler. TGFβ1'in pleiotropik fonksiyonları terapötik hedeflemeyi zorlaştırdığı için, onun “downstream” etkilerinin kesilmesi hem daha güvenli hem de daha etkili olabilir. İPF fibroblastları aerobik glikoliz ve doğuştan gelen immün reseptör aktivasyonu için zenginleştirilmiş iken, hücre dışı mitokondriyal DNA (mtDNA) gibi mitokondriyal yaralanmayla ilişkili doğuştan bağışıklık ligandları İPF'de tanımlanmamıştır.

Amerika’dan araştırmacılar, İPF'de mtDNA ve fibroblast yanıtları arasındaki ilişkiyi tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar çalışmalarında, normal insan akciğer fibroblastlarının mtDNA ile uyararak yanıtları değerlendirdiler ve TGFβ1 uyarımı ve katı substratlar ile doğrudan temasa yanıt olarak ortaya çıkan ve İPF fibroblastlarında kendiliğinden olan glikolitik yeniden programlamanın aşırı mtDNA seviyeleri ile ilişkili olup olmadığını incelediler. İPF'li ve İPF'siz kişilerden alınan bronkoalveoler lavajda (BAL) ve iki longitudinal İPF kohortundan ve demografik olarak eşleşen kontrollerden alınan plazma örneklerinde mtDNA konsantrasyonlarını ölçtüler.

Araştırmacılar mtDNA'ya maruz kalmanın, normal insan akciğer fibroblastlarında αSMA ekspresyonunu arttırdığını gördüler. Normal insan akciğer fibroblastlarında ki TGFβ1 veya katı hidrojellerle olan etkileşimlerle indüklenen metabolik değişiklikler, hücre dışı mtDNA birikimine eşlik ediyordu. Bu bulgular, İPF fibroblastlarının spontan fenotipini çoğaltmaktadır. MtDNA konsantrasyonları, İPF’li BAL ve plazmada artarken, ikinci bölmede, hastalık ilerlemesi ve olaysız sağ kalım ile güçlü ilişkiler sergilendiği görüldü. Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, İPF'ye yeni bakış açısı sağlayan, metabolik yeniden programlama, mtDNA, fibroblast aktivasyonu ve klinik sonuçlar arasında önceden bilinmeyen ve son derece yeni bir ilişkiyi gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryu et al. Extracellular Mitochondrial DNA is Generated by Fibroblasts and Predicts Death in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med. 2017 Aug 7.

Meslek ve Romatoid Artrit Gelişme Riski

27 Eylül 2017

Romatoid artritin (RA) etiyolojisi için çevresel faktörler önemlidir, ancak farklı mesleki tehlikelerin hastalığa katkıları ile ilgili hala bilinmeyen çok şey mevcuttur. Çevresel faktörlerin, duyarlı bireylerde otoimmün reaksiyonları tetikleyerek RA gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Yapılan yeni araştırmalar, bazı mesleklerin işçilerinin romatoid artrit gelişme riski altında olabileceğini ortaya koymaktadır.

İsviçre’den araştırmacılar, bazı mesleki tehlikeler ve maruziyetler ile anti-sitrülinat protein antikoru (ACPA) + RA veya ACPA-RA riski arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, İsveç nüfus tabanlı EIRA vaka-kontrol çalışmasından 3522 vaka ve 5580 kontrolü analiz ettiler. Meslek öyküsü ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi edinmek için bir anket hazırladılar. Serolojik analizler için kan örnekleri aldılar. 1996 ile 2014 yılları arasındaki kan numuneleri ve anketlerden toplanan çevresel, genetik ve immünolojik faktörler hakkında bilgi topladılar. Çalışma kapsamına alınmadan önce son mesleğe ilişkin RA'nın risk oranını (OR) hesaplamak için koşulsuz lojistik regresyon kullandılar. Analizlerde, bilinen sigara içme yaşı, alkol kullanımı, vücut kitle indeksi (VKİ) ve eğitim gibi bilinen çevresel maruziyet ve yaşam tarzı faktörleri için düzeltmeler yaptılar.

Araştırmacılar, imalat sektöründeki erkek işçilerin, profesyonel, idari ve teknik sektörlerdeki işçilerden (referans grubunda) daha yüksek romatoid artrit riski taşıdıklarını tespit ettiler. Erkekler arasında duvarcı ve beton işçilerinin, malzeme taşıma operatörlerinin ve elektrik-elektronik işçilerinin ACPA + RA riskinin, duvarcı ve beton işçileri ile elektrik- elektronik işçilerinin ACPA-RA riskinin arttığını gördüler. İmalat sektöründe, erkek elektrik ve elektronik işçileri ve malzeme taşıma operatörleri, referans gruba göre iki kat, duvar örme ve beton işçileri üç kat artmış risk taşıyordu. Kadın hemşirelerin ve görevlilerin romatoid artrit riski biraz artmıştı. Bununla birlikte, imalat sektöründe bu ilişki gözlenmedi ve bunun nedeninin sektörde erkeklerle karşılaştırıldığında çalışan daha az sayıda kadın olabileceği düşünüldü. Kadınlar arasında, yardımcı hemşirelerin ACPA + RA riski orta derecede artmıştır. Kadınlar arasında, ACPA-RA ile ilişkili hiçbir meslek bulunmadı.

Araştırmacılar, olası maruziyetleri belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler. Potansiyel faktörler arasında silika, asbest, organik çözücüler ve motor egzozu olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Anna Ilar, Lars Alfredsson, Pernilla Wiebert, Lars Klareskog, and Camilla Bengtsson. Occupation and Risk of Developing Rheumatoid Arthritis: Results From a Population-Based Case-Control Study,  Arthritis Care & Research 2017.

Japonya’da İPF İçin Hastalık Şiddeti Evrelendirme Sistemi

20 Eylül 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, ilerleyici fibrotik interstisyel pnömoninin spesifik bir formu olarak tanımlanır ve usual interstisyel pnömoninin (UIP) histopatolojik ve/veya radyolojik paterniyle ilişkilidir.  İPF'nin prognozu kötüdür ve Bireysel olguların doğal seyri değişkendir. İPF'li hastalarda prognozun öngörülmesi, klinisyenler için aynı zamanda çok önemli ve zorlayıcıdır. İPF hastalarında doğal seyri tahmin etmek zor olsa da, çeşitli klinik değişkenlerin İPF'de sağ kalımı öngördüğü gösterilmiştir. Dispne seviyesi, akciğerin karbon monoksit (DLCO) için difüzyon kapasitesi, yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (HRCT) ve pulmoner hipertansiyon üzerine bal peteği miktarı, hayatta kalma için belirgin prediktörlerdir. İstirahat halinde PaO2 ve 6MWT'nin sonunda desatürasyon varlığı da prognostik faktörler olarak gösterilmiştir. Buna ek olarak, bireysel değişkenleri farklı değişkenlerle birleştiren klinik tahmin modelleri önerilmiştir. Son zamanlarda, cinsiyet (G), yaş (A) ve iki akciğer fizyolojisi değişkenleri (zorlu vital kapasite (FVC) ve DLCO) dahil olmak üzere bir evreleme sistemi (GAP sistemi) geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Japonya'da, tıbbi bakım devlet yardımları ile ilgili kararlar alırken İPF hastalık şiddeti sınıflandırması (J-sistemi) kullanılmaktadır. Mevcut J sistemi, arteryal oksijen kısmi basıncı (PaO2) ve I-IV evrelerinde egzersiz desatürasyonundan oluşur. Bu sistem evre III ve IV'te iyi prognostik sınıflandırma sağlar, fakat evre I ve II için zayıftır. Japonya’dan araştırmacılar bunun desaturasyonla erken evrelerde sınıflandırma eksikliğinden kaynaklandığını ve desatürasyona sahip olan PaO2> 80 Torr olan hastalarda (mevcut sınıflandırmada I evre) desatürasyona sahip olmayanlara göre daha kötü bir prognoza sahip olabileceğini düşündüler. Araştırmacılar, evre I ve II’de ayırt edici kabiliyeti iyileştirmek için revize edilmiş bir sistem önerdiler. Ölüm oranını öngörmek için revize edilen J-sistemini mevcut J-sistemi ile Cox orantısal tehlikeler modeli kullanarak karşılaştırdılar. Yakın zamanda önerilen GAP sistemini her iki J sistemi ile karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, 9 ayrı merkezden 215 İPF hastasını geriye dönük olarak incelediler. Hastaların çoğunluğu erkekti ve yaş ortalaması 67,2’ydi. Ortalama izlem süresi 35,4 aydı ve ortalama sağ kalım 50 aydı. Takip süresi sonunda 116 hasta öldü. Hiçbir hastaya akciğer transplantasyonu uygulanmadı. Mevcut sınıflamaya göre evre olan hastaların sayısı sırasıyla 103, 18, 50 ve 44’tü. Mevcut I. evre hastalar arasında, 53 hastada 6MWT sonunda desatürasyon gözlendi. Bu 53 hasta daha sonra revize edilmiş sınıflamada evre II olarak sınıflandırıldı. Bu nedenle, revize edilmiş sınıflamaya göre evre I, II, III ve IV hasta sayısı sırasıyla 50, 71, 50 ve 44’tü. Mevcut Japon şiddet evreleme sisteminin 6MWT sonundaki ortalama sağ kalım süresi sırasıyla 50,5 ± 1,9 ve 99,3 ± 35,0 aydı. İstirahatte PaO2 ≥ 80 torr olsa bile, 6MWT sonunda desatürasyona sahip hastalar, desatürasyona sahip olmayan hastalara göre daha kötü prognoza sahipti.

Tek değişkenli Cox orantısal risk modelitahmin edilen % VC, öngörülen DLCO%, PaO2, 6MWT sonunda desatürasyon, mevcut evre ve revize edilmiş Japon şiddet evrelendirme sistemi ve modifiye GAP şiddet evrelendirme sistemindeki evrenin, sağ kalımın önemli ön gördürücüleri olduğunu gösterdi. Ayırt edici prognoz için C-istatistiği, revize edilmiş J sisteminde modifiye edilmiş GAP sisteminden ve mevcut J sisteminden daha yüksekti. 10 000 önyükleme örneğinden üretilen bu modellerin C-istatistiği orijinal modellere benzerdi. Çok değişkenli analiz, revize edilen J-sisteminin ve modifiye GAP sisteminin bağımsız prognostik faktörler olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, revize edilmiş J sisteminin, mevcuttan daha iyi bir mortalite tahmini sağlayabildiğini, hem revize edilen J-sistemi hem de modifiye edilmiş GAP sisteminin, İPF'nin prognostikasyonu ve klinik yönetimi için bağımsız ve değerli araçlar olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kondoh et al. Disease severity staging system for idiopathic pulmonary fibrosis in Japan, Respirology (2017).

İPF ve PPFE Arasında Ne Fark Var?

22 Ağustos 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoniler (İİP'ler), idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), non-spesifik interstisyel pnömoni, respiratuar bronşiolit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, deskuamatif interstisyel pnömoni, kriptojenik organize pnömoni ve akut interstisyel pnömoni olmak üzere altı ana tipte sınıflandırılır. Bununla birlikte, nadiren de olsa, sınıflandırılamayan benzersiz özelliklere sahip diğer İİP’lerle de karşılaşılmaktadır. İdiyopatik plöroparenkimal fibroelastozis (PPFE), çoğunlukla üst loblarda, akciğer parankimi ve plevrayı içeren elastofibrozisten oluşan nadir bir İİP türüdür.

Japonya’dan araştırmacılar daha önce, PPFE tutulumunun aslında üst lob baskın olduğunu göstermişlerdi, ancak son vaka serilerinde, üst ve alt akciğer alanlarının PPFE hastalarının üçte birinde eşit oranda yer aldığını gösterdiler. PPFE hastalarının bazen alt loblarında üst loblarda olduğu gibi PPFE lezyonları olmasına rağmen, bazı durumlarda, diğer histolojik paternlerde, PPFE'nin alt loblarında görülür bu yüzdende PPFE'yi diğer İİP'lerden ayırmada sorun yaşanabilmektedir. Bazen üst akciğer alanlarında traksiyon bronşektazisi ile birlikte subplevral alveoler konsolidasyona, PPFE ile aynı görüntü paternine sahip olan ancak klinik olarak PPFE olarak sınıflandırılmayan İPF'li hastalarla karşılaşılmaktadır. Bu hastaların özellikleri ayrıntılı olarak incelenmemiştir ve İPF'li hastalarda elastik fibrozis ile kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımı daha önce hiç araştırılmamıştır. Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada ise,  tüm akciğer kullanılarak klinik olarak tanı konan İPF'li hastalarda elastik ve kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımını araştırdılar ve İPF ile PPFE hastaları arasındaki her iki fibrozis tipini nicel olarak karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, klinik olarak İPF tanısı alan hastaların kayıtlarını retrospektif olarak incelediler ve akciğer transplantasyonu için otopsi veya pnömonektomi yapılan hastaları seçtiler. Histolojik olarak PPFE'nin doğrulandığı hastaları da karşılaştırma için gözden geçirdiler. Histolojik örneklerde, her lob için kolojen lifler ve elastik lifleri, tümüyle slayt görüntü analizi kullanılarak havalanmamış akciğer alanının yüzdesi olarak (kollajen fiber skoru ve elastik fiber skoru) ölçüp, bu skorları İPF ve PPFE hastaları arasında karşılaştırdılar. Araştırmacılar, 48’i İPF ve 7’si PPFE tanılı toplam 55 hastada, İPF ve PPFE hastaları arasındaki kollajen lif skorlarında anlamlı farklılık olmadığını gördüler. PPFE hastalarında üst lobdaki elastik fiber skorları İPF hastalarından daha yüksekti. Bununla birlikte, İPF'li 48 hastanın 12'sinde, üst lobların elastik fiber skorları, PPFE hastalarındaki ilk çeyreklerin üzerindeydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Yoshiaki Kinoshita, Kentaro Watanabe, Hiroshi Ishii, Hisako Kushima, Masaki Fujita, Kazuki Nabeshima. Proliferation of elastic fibers in idiopathic pulmonary fibrosis: A whole-slide image analysis and comparison with pleuroparenchymal fibroelastosis, Histopathology. 2017 Jul 18.

İPF Hastalarında Yaşam Kalitesinin Korunmasında Akciğer Rehabilitasyonunun Rolü

14 Haziran 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) dünya çapındaki prevelansı giderek artmaktadır. İPF, ilk tanıdan sonra ortalama sağ kalımın 4 yıldan daha kısa olduğu ölümcül bir hastalıktır fakat tedavideki gelişmeler ile mortalite oranları sınırlanmakta ve yaşam süresi uzatılmaktadır. Farmakolojik tedavi ile ve öngörülen FVC’nin en az % 50 olması durumunda, hastalığın ilerlemesini ve fonksiyonel düşüş yavaşlatılabilir. Ayrıca, akciğer transplantasyonu cerrahi sonrası sağ kalımı 10 yıla kadar artırabilir. Ancak ne yazık ki, akciğer transplantasyonunu bekleyen İPF hastalarındaki mortalite özellikle akut alevlenmelerden dolayı %44 kadar yüksek oranlardadır.

Sağ kalım kadar, yaşam kalitesinin artması da önemlidir. Yaşam kalitesi önemli bir klinik hedef haline gelmektedir. Pulmoner rehabilitasyon, şu anda mevcut olan en etkili farmakolojik olmayan yönetim stratejisidir. Örneklem boyutları nispeten küçük olmasına rağmen, meta-analizden ikna edici kanıtlar göstermekle birlikte, İPF'li hastalar diğer teşhislere kıyasla biraz künt bir yanıt sağlansa da, haftada iki kez güç ve dayanıklılık eğitimi programı ile solunum kapasitesi, dispne ve yaşam kalitesi iyileşmelerinin yanı sıra fiziksel fonksiyonlarda kısa süreli iyileşmeler sağlanmaktadır. Ayrıca, pulmoner rehabilitasyon ile ilgili uzun dönemdeki faydalar için de kanıtlar mevcuttur. Fonksiyon, dispne ve yaşam kalitesindeki iyileşmeler egzersizi bıraktıktan sonra bozulmaya başlasa da, yaşam kalitesi bir egzersiz programına başlandıktan sonraki 11 ay boyunca korunmaktadır. Mevcut kanıtlar, İPF'nin tipik olan ilerleyici kötüleşmesini önleme veya geciktirmede egzersiz eğitiminin yeteneğini açıkça desteklemektedir. İPF hastalarında daha uzun sağ kalım ile birlikte, eşlik eden hastalıkların etkisi, klinik bir endişe haline gelmiştir. İskemik kalp hastalığı, İPF hastalarında gözlenen en sık kardiyovasküler komorbiditedir ve ilk miyokard enfarktüsü gibi olaylar, İPF tanısı almayan yaş ve cinsiyete uygun hastalardakinin iki katından fazladır. iskemik kalp rahatsızlığı olan hastalar için, kalp rehabilitasyonunu destekleyen kanıtlar oldukça güçlüdür. Egzersiz bazlı kardiyak rehabilitasyon, yaşam kalitesini iyileştirir, hastaneye kaldırma oranlarını düşürür ve mortaliteyi % 25 oranında azaltır.

Glaspole ve arkadaşları da, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, İPF hastaları arasında sağlıkla ilişkili yaşam kalitesinin, ilk büyük popülasyon seviyesinde analizini yaptılar. Yaklaşık 2,5 yıl boyunca her 6 ayda bir, 500'den fazla hastadan, yaşam kalitesi, dispne, anksiyete ve depresyon gibi verileri topladılar. Hastaların üçte birinden fazlasında, zamanla akciğer fonksiyonunda % 5'lik bir düşüş ile birlikte yaşam kalitesinde klinik olarak anlamlı bir düşüş gözlemlediler. Dispnenin, yaşam kalitesinin en güçlü belirleyicisi olduğunu buldular. Öngörülen FVC'deki azalmaların ise aktiviteyle ilişkili yaşam kalitesi üzerinde en güçlü etkiye sahip olduğunu gözlemlediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Melissa J. Benton and Helen L. Graham. Maintaining quality of life in IPF patients: What role should pulmonary rehabilitation play?, Respirology (2017).

İdiyopatik Pulmoner Fibroz Hastalarında Histopatolojik Altgrupların Prognostik Önemi

08 Nisan 2017

İdiyopatik pulmoner fibroz (İPF), akciğer parankiminde değişik derecelerde inflamasyon ve fibroz ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık prognozu oldukça kötüdür. İPF hastalarından alınan akciğer örneklerinin patolojik incelemesi çeşitli histolojik paternleri gösterebilir. Usual interstisyel pnömoni (UIP), İPF'li hastaların çoğunda görülen, fibrozan interstisyel pnömoninin spesifik bir histolojik paterndir. Bir grup araştırmacı İPF'li hastalardaki histopatolojik bulguların önemini daha iyi anlamak için yaptıkları çalışmada, 1976'dan 1985'e kadar Mayo Tıp Merkezi'nde açık akciğer biyopsisi yapılan İPF'li 104 hastanın retrospektif analizini yaptılar. Araştırmacılar,  hastaların genel sağ kalım oranlarını, histopatolojik alt grupların spektrumunu ve bunların prognostik önemini belirlemeyi amaçladılar. Çalışmaya 54 erkek ve 50 kadın İPF hastası dahil edildi ve hastaların ortalama yaşları 63’tü. Hastaların %42’si hiç sigara kullanmamıştı. Hastalara açık akciğer biyopsisi ile İPF tanısı konduktan sonra ortalama sağ kalım 3.8 yıldı. Mevcut histopatolojik incelemede, olağan interstisyel pnömoni (UIP), deskuamatif interstisyel pnömoni (DIP), nonspesifik interstisyel pnömoni / fibroz (NSIP), akut interstisyel pnömoni (AIP), bronşiyolit, bronşiolitis obliterans organize pnömoni (BOOP) ve diğerlerini içeren heterojen bir grup gösterildi. UIP grubunun ortalama sağ kalımı 2.8 yıldı. Bu diğer kronik interstisyel pnömoni alt gruplarına göre anlamlı derecede daha kötü bulundu.

Veriler, DIP ve NSIP'in, UIP'in erken formlarından ziyade, ayrı ve farklı antiteleri temsil ettiğini gösteriyordu. Bu sonuç yalnızca radyografik ve histolojik bulguların farklılıklarıyla değil, aynı zamanda hayatta kalma eğrilerinde tanıdaki yaş farklılıklarıyla açıklanamayan önemli farklılıklar tarafından da destekleniyordu. Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, İPF’nin, anlamlı şekilde farklı sağ kalım oranları ile çeşitli histopatolojik alt gruplar içerdiğini işaret ettiğini belirttiler. UIP'li hastaların, NSIP de dahil olmak üzere diğer idiyopatik kronik interstisyel pnömoni tipleri olan hastalardan daha kötü sağ kalıma sahip olduğunun ve İPF hastalarında prognostikasyon için kesin histopatolojik sınıflandırma önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bjoraker JA, Ryu JH, Edwin MK, Myers JL, Tazelaar HD, Schroeder DR, Offord KP. Prognostic significance of histopathologic subsets in idiopathic pulmonary fibrosis. AM J RESPIR CRIT CARE MED 1998;157:199–203.

İdiyopatik İnterstisyel Pnömoniler

06 Nisan 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoniler (İİP'ler) çeşitli derecelerde inflamasyon ve fibrozis ile etiyolojisi bilinmeyen, yaygın parankimal akciğer hastalıklarının bir grubudur. Amerikan Toraks Derneği (ATS)/ Avrupa Solunum Topluluğu (ERS) konsensüs sınıflamasında İİP’ler;  idiyopatik pulmoner fibroz (İPF; sıklık,% 47-64), nonspesifik interstisyel pnömoni (NSIP, sıklık,% 14-36), respiratuvar bronşiolit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, deskuamatif interstisyel pnömoni( sıklık %10-17), kriptojenik organize pnömoni (sıklık,% 4 ila 12), akut interstisyel pnömoni  (sıklık <%2) ve lenfositik interstisyel pnömoni (LİP sıklık <%2) olmak üzere 7 farklı klinikopatolojik antite olarak sınıflandırılır. Sınıflandırma büyük oranda histopatolojiye dayanır, ancak klinisyen, radyolog ve patoloğun yakın etkileşimini gerektirir. Özellikle idiopatik pulmoner fibrozis  (İPF) ile fibrotik nonspesifik interstisyel pnömoni arasında karar verirken, doğru bir tanı çok zor olabilir. Daha iyi tanısal belirteçlere ihtiyaç vardır.

İPF, etiyolojisi henüz bilinmeyen en sık rastlanılan interstisyel akciğer hastalığıdır. Mevcut ATS / ERS tanımına göre, İPF akciğerlerle sınırlı olan ve cerrahi akciğer biyopsisinde usual interstisyel pnömoninin (UIP) histopatolojik paternini gösteren, kronik fibrozan interstisyel pnömoninin bir türüdür. İPF’nin prognozu oldukça kötüdür ve tanıdan sonra ortalama sağ kalım 2-4 yıldır, bununla birlikte hastadan hastaya oldukça değişkendir. Her bir hastada prognozun öngörülmesi zordur fakat prognozla ilişkili çeşitli klinik ve radyolojik değişkenler tanımlanmıştır. Yapılan bazı klinik araştırmalara göre, bu hastalığın doğal seyrinde, hastalığın şiddetli morbidite veya ölümle sonuçlanan akut alevlenmelerle birlikte daha stabil dönemleri dikkat çeker.

Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (HRCT) İPF tanısı için daha duyarlı ve spesifiktir ve tercih edilen görüntüleme yöntemi olarak konvansiyonel göğüs radyografisinin yerini alır. İPF'nin radyografik tanısında, geniş buzlu cam opasiteleri, nodüller, üst lob veya orta bölgedeki predominans bulguları ve önemli hiler veya mediastinal lenfadenopati dikkat çeker. İPF'nin kesin tanısı, cerrahi akciğer biyopsisinde görülen bir UIP histopatolojik paternini gerektirir.

NSİP, İPF’den farklı histopatolojik görünüm ve daha iyi bir prognoz ile karakterizedir. Bununla birlikte, İPF ile fibrotik nonspesifik interstisyel pnömoni arasındaki ilişki üzerinde tartışmalar mevcuttur.

Tüm İİP'lerde olduğu gibi, NSİP tanısı klinik, radyolojik ve histopatolojik bulguların kombinasyonuna bağlıdır. NSIP, patolojik olarak çeşitli derecelerde enflamasyon ve fibroz ile karakterize edilir ve temporal homojenlik (yani, fibrozun tekdüzeliği) ile UIP modelinden farklıdır. Yine de, fibrotik NSIP paterninin UIP paterninden ayırt edilmesi güç olabilir. Bu nedenle, mevcut ATS / ERS sınıflandırması histopatolojik patern üzerine kurulu olsa da, iki hastalığın daha iyi ayırt edilmesi için mikroarray analizi gibi ilave tanı yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dong Soon Kim, Harold R. Collard, and Talmadge E. King, Jr. Classification and Natural History of the Idiopathic Interstitial Pneumonias, Proc Am Thorac Soc. 2006 Jun; 3(4): 285–292.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Erken Tanısında Akciğer Oskültasyonu

30 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), idiyopatik interstisyel pnömoniler arasında en sık görülen ve en şiddetli olanıdır. Çoğunlukla 60-70 yaş arası bireyleri etkiler ve ortalama sağ kalım 3 yıldır. İPF insidansı ve mortalitesi son yıllarda dramatik bir şekilde yükselmiştir. İPF’nin patojenik süreçleri henüz çözümlenememiştir. Şimdiye kadar hiçbir tedavi, İPF'nin ilerlemesine dolayısıyla ölüme engel olamamaktadır. Bununla birlikte, İPF'deki yeni ilaç tedavileri, pirfenidon veya üçlü tirozin kinaz inhibitörü BIBF 1120'nin, akciğer fonksiyonundaki azalmayı sınırlamada etkili olduklarının klinik araştırmalar ile gösterilmesi, umut vadetmektedir.

Bu terapötik gelişmeler göz önüne alındığında, İPF'nin daha erken teşhis edilmesi daha önemli hale gelmiştir. Pirfenidon, Japonya'da ve Avrupa Birliği'nde, fikir birliğinin yokluğunda zorlu vital kapasite (FVC) >% 50 ve difüzyon kapasitesi ya da karbon monoksit (DL, CO) >% 35 olan hafif-orta düzeyde İPF'ye sahip hastalarda kullanımı onaylanmıştır. Bu kriterler, tedavinin en az gelişmiş hastalığı olan hastalarda daha etkin olduğunu gösterme varsayımıyla tutarlıdır.

Bununla birlikte, İPF’nin erken dönemde tanısı başlı başına bir sorundur. Yapılan bir çalışmada ilk belirtilerin ortaya çıkması ile İPF merkezine sevk arasında ki gecikmenin 2,2 yıl olduğu gösterilmiştir. Bu gecikmenin sebeplerinin, var olan semptomların sağlık problemlerini işaret ettiğinin kabul edilmesindeki direnç gibi hastaya bağlı faktörler, ilerleyici başlangıç ve İPF'nin yavaş ilerlemesi, alevlenmeler olmadığında hastalığın saptanamaması gibi hastalıklara bağlı faktörler ve pratisyen hekimler ya da göğüs hastalıkları uzmanları tarafından nadir görülen hastalıkların farkında olunmaması gibi doktora bağlı faktörler olduğu düşünülmektedir.

Oskültasyonda ince raller, klinisyenler tarafından kolayca tanınır ve İPF'de karakteristiktir. Akciğer biyopsisi ile belgelenmiş diffüz parankimal akciğer hastalığı bulunan 272 olgu üzerinde yapılan bir çalışmada, usual interstisyel pnömoni patolojik tanısı olanlarında aralarında bulunduğu interstisyel pnömonili hastaların % 60'ında ve sarkoidoz ya da diğer granülomatozu olanların sadece % 20'sinde ince raller duyulmuştur.

Raller, öncelikle akciğerin bazal bölgelerinde ve hastalık ilerlemesiyle ise üst bölgelerde fark edilir. Dispne veya gaz değişim anormallikleri ile birlikte rallerin varlığı, göğüs radyografisi normal olsa bile interstisyel akciğer hastalığını işaret edebilir. İdiyopatik nonspesifik interstisyel pnömonisi olan hastaların çoğunda ve bağ dokusu hastalığına bağlı pulmoner fibroziste de raller duyulur.

Raller İPF için spesifik olmadıklarından, kapsamlı bir tanı işlemi başlatmaları gerekir. Bazen sağlıklı yetişkinlerde, özellikle yaşlı bireylerde istirahatte nefes alıp verirken, akciğerlerin anterior bölgelerindeki küçük hava yollarının kapanması nedeniyle raller duyulabilir. Ancak bunlar genellikle birkaç derin nefesten sonra kaybolur. Semptomsuz hastalarda rallerin takibi sırasında, konjestif kalp yetmezliğinin ortaya çıktığı da görülmektedir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığına sahip veya bronşektazili hastalarda, muhtemelen küçük hava yollarına uygulanan daha büyük çekiş kuvvetlerinden dolayı, zaman zaman raller duyulabilir. Bununla birlikte, İPF'deki raller tüm inspirasyon süresi boyunca duyulmaktadır. Kalp yetmezliği ve pnömoni ile ilişkili harici sesler, frekansta daha yüksektir ve İPF ‘nin ince ralleri oldukça farklıdır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Vincent Cottin and Jean-Franc¸ois Cordier. Velcro crackles: the key for early diagnosis of idiopathic pulmonary fibrosis?, Eur Respir J 2012; 40: 519–521

İdiyopatik Pulmoner Fibroz Hastalarında Histopatolojik Altgrupların Prognostik Önemi

14 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibroz (İPF), akciğer parankiminde değişik derecelerde inflamasyon ve fibroz ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık prognozu oldukça kötüdür. İPF hastalarından alınan akciğer örneklerinin patolojik incelemesi çeşitli histolojik paternleri gösterebilir. Usual interstisyel pnömoni (UIP), İPF'li hastaların çoğunda görülen, fibrozan interstisyel pnömoninin spesifik bir histolojik paterndir.

Bir grup araştırmacı İPF'li hastalardaki histopatolojik bulguların önemini daha iyi anlamak için yaptıkları çalışmada, 1976'dan 1985'e kadar Mayo Tıp Merkezi'nde açık akciğer biyopsisi yapılan İPF'li 104 hastanın retrospektif analizini yaptılar. Araştırmacılar, hastaların genel sağ kalım oranlarını, histopatolojik alt grupların spektrumunu ve bunların prognostik önemini belirlemeyi amaçladılar.

Çalışmaya 54 erkek ve 50 kadın İPF hastası dahil edildi ve hastaların ortalama yaşları 63’tü. Hastaların %42’si hiç sigara kullanmamıştı. Hastalara açık akciğer biyopsisi ile İPF tanısı konduktan sonra ortalama sağ kalım 3.8 yıldı. Mevcut histopatolojik incelemede, olağan interstisyel pnömoni (UIP), deskuamatif interstisyel pnömoni (DIP), nonspesifik interstisyel pnömoni / fibroz (NSIP), akut interstisyel pnömoni (AIP), bronşiyolit, bronşiolitis obliterans organize pnömoni (BOOP) ve diğerlerini içeren heterojen bir grup gösterildi. UIP grubunun ortalama sağ kalımı 2.8 yıldı. Bu diğer kronik interstisyel pnömoni alt gruplarına göre anlamlı derecede daha kötü bulundu.

Veriler, DIP ve NSIP'in, UIP'in erken formlarından ziyade, ayrı ve farklı antiteleri temsil ettiğini gösteriyordu. Bu sonuç yalnızca radyografik ve histolojik bulguların farklılıklarıyla değil, aynı zamanda hayatta kalma eğrilerinde tanıdaki yaş farklılıklarıyla açıklanamayan önemli farklılıklar tarafından da destekleniyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, İPF’nin, anlamlı şekilde farklı sağ kalım oranları ile çeşitli histopatolojik alt gruplar içerdiğini işaret ettiğini belirttiler. UIP'li hastaların, NSIP de dahil olmak üzere diğer idiyopatik kronik interstisyel pnömoni tipleri olan hastalardan daha kötü sağ kalıma sahip olduğunun ve İPF hastalarında prognostikasyon için kesin histopatolojik sınıflandırma önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bjoraker JA, Ryu JH, Edwin MK, Myers JL, Tazelaar HD, Schroeder DR, Offord KP. Prognostic significance of histopathologic subsets in idiopathic pulmonary fibrosis. AM J RESPIR CRIT CARE MED 1998;157:199–203.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozis’te Sağ Kalımın Belirteçleri

04 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis tanıdan itibaren beklenen ortalama sağ kalım oranı 2-5 yıl ile oldukça ölümcül bir hastalıktır. İPF kötü bir prognozlu bir hastalık olsa da, hastalar arasında sağ kalımda belirgin heterojenite vardır. İPF'li hastalarda sağ kalım süresini önceden tahmin etmek zordur. Sağ kalımı klinik ve fizyolojik belirteçlerle önceden belirlemeye çalışan birçok çalışma mevcuttur. Fakat yayınlanmış çalışmaların sonuçları çelişkilidir.

İPF tanısı konan hastalarda sağ kalım süresinin güvenilir şekilde tahmin etmeyi sağlayan belirteçlerin tanımlanması, klinisyenler için prognozu iyileştirmek ve transplantasyona daha erken yönlendirmek için son derece yararlı olabilir. Bu konuda yapılan birçok çalışma, başlangıçtaki klinik ve fizyolojik değişkenlerin prediktif değerini araştırmaktadır. Bununla birlikte başlangıçtaki klinik ve fizyolojik değişkenlerin sağ kalım süresinin önceden tahmin edilmesinde kullanılması ile ilgili yapılan bu çalışmalarda tutarsız sonuçlar bildirilmiştir.

Amerika’dan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada kolay ölçülebilen klinik ve fizyolojik değişkenlerin zaman içindeki değişiminin, tek başına başlangıç ​​ölçümlerine göre daha güvenilir ve daha güçlü sağ kalım tahmini sağlayabileceğini düşündüler. Araştırmacılar, biyopsi ile ispatlanmış İPF'li, iyi tanımlanmış geniş bir hasta popülasyonunda, klinik ve fizyolojik değişkenlerin 6 ve 12 aylık ardışık ölçümünün prediktif değerini incelediler. Solunum fonksiyon testleri ve arteryel kan gazı örnekleminde, torasik gaz hacmi, rezidüel hacim, toplam akciğer kapasitesi (TLC), FVC, FEV1, karbon monoksit için tek-nefes difüzyon kapasitesi, arteryal pH, oksijen kısmi basıncı, karbondioksit kısmi basıncı, serum bikarbonatı ve oksijen satürasyonunu ölçtüler.

Çalışmaya 81 İPF hastasını dahil ettiler. Sonuçları incelediklerinde, katılımcıların dispne skoru, toplam akciğer kapasitesi, torasik gaz hacmi, FVC, FEV1, karbonmonoksitin difüzyon kapasitesi, arteryel oksijen kısmi basıncı, oksijen doygunluğu ve alveoler arteryel oksijen gradiyenti değerlerindeki altı aylık değişimin, bazal değerler için düzeltmeden sonra bile sağ kalım süresi için prediktif özellikte olduğunu buldular. 12 aylık değişimi değerlendirmek için 12 aylık verileri mevcut 51 hastayı değerlendirdiler. Dispne skorunda, toplam akciğer kapasitesinde, FVC'de, arteryal oksijen kısmi basıncında, oksijen doygunluğunda ve alveoler arteryal oksijen gradyanında on iki aylık değişim, başlangıç ​​değerlerine göre düzeltme yapıldıktan sonra bile yine sağ kalım süresini öngörüyordu.

Araştırmacılar, klinik ve fizyolojik değişkenlerin 6. ve 12. aylardaki değişiminin değerlendirilmesinin, klinisyenlere, tek başına başlangıç ​​değerlerine göre daha doğru prognostik bilgi sağlayabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Harold R. Collard, Talmadge E. King, Jr., Becki Bucher Bartelson, Jason S. Vourlekis, Marvin I. Schwarz, and Kevin K. Brown. Changes in Clinical and Physiologic Variables Predict Survival in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med Vol 168. pp 538–542, 2003

İPF’in Etiyolojisi Nedir?

01 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), etiyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamış, kronik ve genellikle ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Hastalık sıklıkla orta yaş üzeri yetişkinlerde ortaya çıkmaktadır ve erkeklerde kadınlardan neredeyse iki kat daha sık görülmektedir. Uzun bir süre İPF, diğer interstisyel akciğer hastalıklarına benzer şekilde, bilinmeyen bir hasarın ardından çözülemeyen kronik bir enflamatuvar sürecin zararlı sonuçları olarak düşünülmüştür.

Çoğu interstisyel akciğer hastalığının, bilinen ya da bilinmeyen bir hasar verici ajana karşı ortaya çıkan, tanımlanabilen bir başlangıç enflamatuvar yanıt içerdiği kesindir. Tüm bu hastalıklarda, erken hastalıkta akciğer biyopsisi saf enflamasyon gösterir ve takipte bu hastaların birçoğu anti-enflamatuvar tedavi ile iyileşir. Bu bozuklukların bazıları doğal olarak fibrozise dönüşebilir ve dolayısıyla bir İPF akciğeri ile ayırt edilmesi zor olabilir. Bununla birlikte, şu ana kadar gerçek bir İPF'nin erken safhası hiç kimsede gözlenememiştir. Semptomların başlamasından sonraki 6. ay ve 2. yılda İPF ile başvuran hastaların histolojisi, hafif ila orta şiddette enflamasyon ile birlikte değişken derecelerde fibrozis ve bal peteği görünümü göstermektedir. Yani, İPF'nin enflamatuvar bir süreçle başladığına dair bir kanıt bulunmamaktadır ve en önemlisi, diğer interstisyel akciğer bozukluklarıyla paralelliklerden başka, enflamasyonun İPF'nin erken evrelerinde daha belirgin olduğuna dair bir kanıt bulunmamaktadır.

Diğer interstisyel akciğer hastalıklarının aksine İPF’nin, enflamasyonun ikincil ve ilgili olmayan patojenik bir ortak olduğu ayrı bir antite olduğuna dair artan kanıtlar mevcuttur. Erken ya da geç hastalıkta, benzer hafif- orta derecede enflamasyonun varlığını ve güçlü anti-enflamatuvar tedaviye yanıtsızlığa dair kanıtlar da mevcuttur. Bununla birlikte, deneysel modellerden ve bazı insan hastalıklarından elde edilen verilere göre, enflamasyonsuz fibrozis olabileceği açıktır. Gelişen bir varsayım, İPF'nin epitelyal mikro yaralanmalardan ve anormal yara iyileşmesinden kaynaklanabileceğini önermektedir.

Fibrotik akciğer hastalıklarının patogeneziyle ilgili kabul edilen görüş, bir enflamatuvar sürecin ardından fibroblast proliferasyonu ve fibrozisin takip ettiği bir başlangıç akciğer hasarının olduğu yönündedir. Bu görüş, enflamasyonun, fibrotik yanıttan önce var olduğunu ve sürdüğünü, akciğer fibrogenezisinde önemli bir rol oynadığını varsaymaktadır.

Bu varsayımsal kavram, çoğu interstisyel akciğer hastalığının patogenezini açıklamaktadır fakat bir epitelyal fibroblastik hastalık gibi görünen İPF patogenezini açıklamamaktadır. Enflamasyonla yönlendirilen fibrozisin bir epitelyal / fibroblastik bozukluktan kaynaklanan fibrozisten ayırt edilmesi, yalnızca düşünsel doğruluk için önemli değildir. En uygun tedavi, hasarlanmaya verilen yanıtın doğasının doğru bir şekilde anlaşılmasına dayanır.

Literatür talep et

Referanslar :

Selman, Moisés, and Annie Pardo. "Idiopathic pulmonary fibrosis: an epithelial/fibroblastic cross-talk disorder." Respiratory research 3.1 (2001): 3.

Yaşadığınız Ülkenin Enlemi ile RA Başlangıç Yaşı İlişkisi

01 Mart 2017

Romatoid artrit (RA), sebebi henüz bilinmeyen ve farklı klinik özellikler gösterebilen, kronik otoimmün bir hastalıktır. RA'ya genetik katkının % 12-60 olduğu düşünülmektedir ve çevresel faktörler de hastalık duyarlılığına katkıda bulunmaktadır. Topluluklardaki genetik ve çevresel faktörler hakkında bildirilen rakamlardaki değişiklikler, çalışma tasarımındaki farklılıklar, araştırmaların yapıldığı zaman ve verilerin belirli bölgeler veya etnik gruplarla sınırlı tarihsel araştırmalardan gelmesi ile kısmen açıklanabilir. Ülkeler ve bölgeler arasında RA gelişme oranlarında farklılıklar olduğu kabul edilmektedir.

RA başlangıç ​​yaşı hastalık sonuçlarının en önemli hastalık belirteçlerinden biri olduğu düşünülmektedir. RA başlangıç yaşındaki değişkenlik çoğu zaman RA çalışmalarında ihmal edilmektedir. Gelişmiş ülkelerden Avrupa kökenli hastaları içeren bazı çalışmalarda, ortalama RA başlangıç yaşının yaklaşık 50 olduğu ve bu ülkelerin epidemiyolojik çalışmalarında, yaşla birlikte 70'li yaşlara doğru yükselen insidans oranları raporlanmaktadır. Tersine, Afrika ve Asya ülkelerinden yapılan bazı çalışmalarda, ortalama RA başlangıç yaşında, 20 ya da 30’lar kadar erken yaşlarda pik görülmektedir. Farklı enlem aralığındaki bölgesel çalışmalarda hem ortalama RA başlangıç yaşı hem de yaş gruplarına göre dağılım sıklığı bakımından dikkat çekici farklılıklar raporlanmıştır.

Enlem aralıkları, jeoepidemiyolojide, çevrenin farklı coğrafi alanlardaki hastalık insidansı ve riski üzerindeki etkisini incelemek üzere bir gösterge olarak kullanılmıştır ve daha ileri araştırmalar için hipotezler oluşturulmuştur. Sistemik lupus eritematosus, dermatomyozit ve Crohn hastalığı gibi hastalıklar coğrafi olarak kuzey enlemleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.

Yeni yapılan çalışmada, RA başlangıç yaşının tüm dünyada enlemlere göre değişip değişmediği değerlendirildi. Dünya çapında yapılan bu ankette, önceden seçilmiş şehirlerden romatologlar, RA'nın başlangıcına ilişkin 20 ardışık RA hastasıyla görüşmeler yaptılar. Ankette araştırılan diğer değişkenler, her şehrin konumu, romatolog varlığı, enlemler (10 ° artış, güney-kuzey), boylamlar (üç bölge), ülke içi tutarlılık ve ülkelerin IHDI’larıydı (Inequality-adjusted Human Development Index). 41 ülkenin 77 şehrindeki 126 romatolog tarafından sağlanan % 82’si kadın toplam 2481 hastanın verileri değerlendirildi. Dünya genelinde RA başlangıç yaşı ortalaması 44 ± 14 yıl olarak hesaplandı. RA hastaların % 28'inde 36 yaşından önce ve %50’sinde 46 yaşından önce başlıyordu. RA başlangıcı, yengeç dönencesi çevresinde kuzeye kıyasla 8 yıl daha önceydi. Çok değişkenli analiz, kadınların, batı şehirlerinin ve yengeç dönencesi çevresindeki enlemlerin daha genç RA başlangıç yaşıyla ilişkili olduğunu gösterdi. RA başlangıcı ve IHDI yaşı arasında pozitif yönde bir korelasyon mevcuttu. RA çoğu zaman erken yaşta başlıyor ve enlemlere göre değişiyordu. 

Literatür talep et

Referanslar :

GEO-RA Group. Latitude gradient influences the age of onset of rheumatoid arthritis: a worldwide survey, Clin Rheumatol. 2016 Dec 19.

RA Hastalarının Akrabalarında Hastalık Gelişimini Neler Etkiliyor?

21 Şubat 2017

Romatoid artrit (RA), ilerleyici sakatlık ve sistemik komplikasyonlarla ilişkili, kronik otoimmün bir hastalıktır. Son birkaç yılda yapılan çalışmalarda, klinik sonuçların modüle edilmesi için önemli bir terapötik pencere oluşturabileceği düşünüldüğünden, RA'nın preklinik evresi üzerine yoğunlaşılmıştır.

Son veriler, RA'lı hastalarda yağ dokusunun sadece immünolojik olarak inaktif bir doku olmadığını, hormon ve sitokinleri üreten bir immün-endokrin organ olduğunu göstermektedir. Adiponektin ve leptin gibi adipokinler, birçok kronik inflamatuar hastalıkta bulunan immünolojik fonksiyonları olan biyoaktif maddelerdendir. Daha önce RA'da adiponektinin hastalık progresyonuna katkıda bulunabileceği ileri sürülmüştür. Bununla birlikte, bu maddelerin pre-klinik evredeki rolleri ve fazla kiloluluk ya da obezite gibi klinik bulguları ile RA gelişme riski ile arasındaki ilişki henüz tam olarak tanımlanmamıştır.

RA vakalarının çoğunluğu sitrullinlenmiş proteinlere otoimmün bir yanıt ile tetiklenmektedir. Anti sitrülinat protein antikorları (ACPA), RA'nın klinik olarak ortaya çıkmasından 10 yıl öncesine kadar tespit edilebilen duyarlı ve spesifik biyolojik belirteçlerdir. Sitrülinasyon, RA hastalarının birinci derece akrabaları (BDA) gibi yüksek riskli bireylerde RA'nın başlatılmasına yol açan olay kaskadını başlatabilir.

Periodontal hastalıklar dişeti ve dişleri destekleyen diğer dokuları etkileyen iltihabi hastalıklardır. Periodontal hastalığın RA gelişimi ile ilişkili bir faktör olduğu düşünülmektedir. Periodontitisin RA ile ilişkisi, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi (VKİ) gibi diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak görünürken, yüksek riskli bireylerde bu ilişki hakkında çok az bilgi mevcuttur. Bununla birlikte, yapılan bir araştırmada, pre-RA bireylerde dikkat çekici enflamatuar periodontal tutulum gösterilmiştir.

Kolombiya’dan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada VKİ, ACPA durumu, periodontitisin ve Porphyromonas gingivalis'e karşı antikorların varlığını, RA'lı hastaların BDA’leri ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırdılar. Araştırmacılar çalışmaya RA’lı hastaların BDA’lerden oluşan 100 kişi ile yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 200 sağlıklı kontrolü dahil ettiler. Katılımcıların romatolojik ve periodontal değerlendirmelerini yaptılar. ACPA ve anti-P. gingivalis antikorlarının varlığını değerlendirdiler. Gruplar arasındaki karşılaştırmaları yaparken McNemar ve Wilcoxon testlerini kullandılar.

BDA’lerden oluşan gruptaki bireylerin %70’i kadındı ve ortalama yaşları 37,3+13'tü. Obezite, BDA’lerden oluşan grupta %17 ve konrollerden oluşan grupta %7 oranında gözlendi. ACPA’lar BDA’lerin % 7'sinde, kontrollerin% 2,5'inde saptandı. Periodontitis tanısı BDA’lerin %79’una ve kontrollerin %56’sına kondu. BDA’ler arasında ise %15’i şiddetli periodontitise sahipti. Birinci derece akrabalarda obezite, ACPA ve periodontitis varlığı açısından bağlantılar tespit edildi. Anti-P. gingivalis antikorları ve sigara öyküsü ile ilgili olarak, gruplar arasında herhangi bir fark gözlenmedi.

Araştırmacılar obezite, ACPA ve periodontitis (tanı ve şiddet) varlığının birinci derece akrabalarda RA gelişimi ile ilişkili durumlar olarak kabul edilebileceğini ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Unriza-Puin, S., Bautista-Molano, W., Lafaurie, G.I. et al. Are obesity, ACPAs and periodontitis conditions that influence the risk of developing rheumatoid arthritis in first-degree relatives? Clin Rheumatol (2016).

İdiyopatik Pulmoner Fibrozis ve Tanı Yaklaşımları

25 Ocak 2017

Yeni ve etkili antifibrotik tedavilerin ortaya çıkması, geleneksel tedavi edici kombinasyonların sınırlamaları ile birlikte, idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) doğru bir şekilde teşhis edilmesinin önemini artırmıştır. Geleneksel kombine immünosüpresyon, hastaneye yatışların ve mortalitenin artması ile ilişkilidir ve basit asetilsistein rejiminin tutarsız etkinliği nedeniyle, İPF’li hastalarda bu tedavi kombinasyonların deneysel kullanımı tartışmalıdır. 

Son 15 yıldaki önemli gelişmelerle, diffüz parankimal akciğer hastalıklarına sahip hastalar için güçlü tanı yöntemlerinin gelişimi kolaylaşmıştır. Bu yöntemler, gelişen biyolojik kavramlar, iyileştirilmiş görüntüleme teknikleri ve yorumlama, yeni akciğer örnekleme yöntemleri ve patolojik özelliklerin rolünün daha iyi anlaşılması ile geliştirilmiştir.Multidisipliner bir yaklaşımı baz olan interstisyel akciğer hastalığının bu bileşenleri, İPF’de standart tedavi haline gelmiştir. Tanı ve prognostik doğruluğu artırmak için dolaşımdaki moleküler belirteçler ya da akciğer spesifik örneklerinin kullanımı giderek artmaktadır.

Tanı konusundaki geleneksel yaklaşımda, ikincil hastalık nedenlerini ortadan kaldırmak için kapsamlı klinik ve laboratuvar değerlendirmelerin önemi vurgulanmaktadır. HRCT (Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi) kritik bir başlangıç tanı testidir ve cerrahi akciğer biyopsisine tabi tutulması gereken hastaları belirlerken, klasik interstisyel pnömoni paterninin kesin histolojik tanısında bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu tanı yaklaşımı birçok zorlukla karşı karşıyadır. İPF’den şüphelenilen birçok hasta atipik HRCT özellikleri gösterirken cerrahi akciğer biyopsisi için uygun olmayabilirler, bu nedenle bu hastalara kesin tanı konamamaktadır. Son dönemde mevcut klinik, laboratuvar, görüntüleme ve histolojik özellikleri bir araya getiren yineleyici, çok disiplinli bir süreç önerilmektedir. En son yapılan araştırmalar, interstisyel akciğer hastalığı olan hastaları moleküler olarak fenotiplendiren genomik teknikleri araştırmaktadır. Gelecekte klinisyenlerin, tanısal çabaları artırmak, prognostik önerileri geliştirmek ve başlangıçtaki ya da sonraki tedavi seçeneklerinin etkili olması için kan spesifik ya da akciğer spesifik moleküler belirteçleri diğer klinik, fizyolojik ve görüntüleme özellikleri ile birlikte kullanacakları öngörülmektedir. Farklı tanısal yaklaşımların etkisini değerlendiren, iyi tasarlanmış, geniş prospektif çalışmalara acil ve artan bir ihtiyaç duyulmaktadır. Böylece, kılavuzların gelişimi için bilgi sağlanabileceği ve hastaların yararına olan klinik uygulamaların uyarlanmasının kolaylaşacağı düşünülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Martinez, Fernando J., et al. "The diagnosis of idiopathic pulmonary fibrosis: current and future approaches." The Lancet Respiratory Medicine (2016)

RA’lı Annelerin Çocuklarında Epilepsi Daha Sık Görülüyor

28 Aralık 2016

Danimarka’da yapılan yeni bir çalışmada romatoid artrit (RA) hastası anneler ile epilepsi hastası çocuklar arasında bir bağlantı bulundu. 

Araştırmacılar RA hastası annelerden doğan çocuklarda epilepsi gelişme olasılığının RA’ya sahip olmayan annelerden doğan çocuklara göre %26 daha yüksek olduğunu buldular. Bununla birlikte RA hastası babaya sahip olmanın çocukta epilepsi gelişmesi üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığını gördüler. Çalışma sonuçlarının epilepsi gelişiminde fetüs için çevresel değişikliklerin rol oynuyor olabileceğini işaret ettiğini belirttiler. Bunun nasıl meydana geldiğini henüz bilmediklerini fakat annenin antikor üretiminin karnındaki bebeği etkileyebileceğini söylediler.

Araştırmacılar, Danimarka’da 1977-2008 yılları arasında tüm ülke çapında doğan çocukların (tek çocuk) kayıtlarını incelediler. 1,917,723 çocuğu ortalama 16 yaşına kadar izlediler. Bu çocuklardan 31,491’inde (%1,6) epilepsi geliştiğini gördüler. Aralarında çocukların doğumundan sonra RA tanısı alan annelerde (preklinik) olmak üzere toplam 13,556 (%0,7) çocuğun annesi ise RA hastasıydı. 

Araştırmacılar annesi RA hastası olmayan çocuklar ile karşılaştırıldıklarında doğumları sırasında annesi RA hastası olan çocukların %90’dan daha fazla epilepsi gelişme olasılığına sahip olduğunu gördüler. Bununla birlikte yine annesi RA hastası olmayan çocuklar ile karşılaştırıldığında annesi doğumlarından sonra RA tanısı alan (preklinik) çocuklar %26 daha fazla epilepsi gelişme olasılığına sahipti. Yani annesi RA hastası olan her 100 çocuktan 2 tanesinde ve annesi doğumdan sonra RA tanısı alan her 100 çocuktan 3’ünde epilepsi gelişmişti. 

Araştırmacılar henüz RA tanısı almamış annelerden doğan çocuklarda da epilepsi riskinin yüksek olmasının, çocuklarda epilepsi gelişiminde tedaviden çok hastalığın kendisinin etkili olduğunu düşündürdüğünün altını çizdiler. Bununla beraber annenin aldığı RA tedavisinin çocuklarda epilepsi gelişimi üzerine etkisinin olup olmadığının ayrıca araştırılması gerektiğini aktardılar.

Araştırmacılar çocukların doğum kiloları, doğum sırasındaki gestasyonel yaşları ve annenin epilepsi hastalığına sahip olup olmaması gibi diğer faktörleri de dikkate aldıklarında sonuçların yine benzer kaldığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ane Lilleøre Rom, Chun Sen Wu, Jørn Olsen, Damini Jawaheer, Merete Lund Hetland, Jakob Christensen, Bent Ottesen, Lina Steinrud Mørch. Parental rheumatoid arthritis and childhood epilepsy. Neurology, 2016

İdiyopatik Pulmoner Fibrozis İle İlgili Çoğu İnternet Kaynağı Hatalı, Eksik ve Güncel Değil

03 Ağustos 2016

Günümüzde birçok insan özellikle hastalar sağlık ilişkili bilgileri edinmek için interneti kullanma yoluna gidiyor. Fakat web sitelerindeki içeriklerin doğruluğu, yeterliliği ya da güncelliği hakkında çok fazla araştırma yapılmıyor.

Bir grup bilim insanı idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ile ilgili internet kaynaklarının okunabilirliği, içeriği ve kalitesini değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptılar. İPF ile ilgili internette araştırma yapan araştırmacılar yaklaşık 200 ayrı web sitesini incelediler ve içeriğin çoğunun hatalı, eksik olduğunu ve verilerin güncel olmadığını gördüler.

Araştırmacılar Google, Yahoo ve Bing’e ‘idiyopatik pulmoner fibrozis’ yazdıklarında karşılarına çıkan ilk 200 web sitesinin içeriğini incelediler. İPF ilişkili içeriği araştırırken vakıf-destek kurumlarını, haber-medya raporları, blogları, bilimsel kaynakları ve de kar amaçlı şirketlerin web sitelerini de dahil ettiler. Web sitelerinin kalitesini değerlendirmede valide edilmiş DISCERN sistemini kullandılar. Her siteye içerik kalitesi, tedavi seçeneklerine dair bilginin kalitesi, genel literatür ve yayın güvenirliliği bazlı bir puan verildi.  

Araştırmacılar İPF ilişkili web sitelerinin neredeyse yarısının kanıtlanmış bir faydası olmayan ve üçte birinden fazlasının ise İPF’de zararlı olan ilaç tedavilerini önerdiğini gördüler. Ayrıca vakıf–destek kurumlarının sitelerinin tedavi için daha fazla endikasyon dışı tedaviler önerdiğini fark ettiler. Haber-medya raporlarının ise İPF için genel global veriler sağlamadığını bunun yerine içeriğin yeni bir tedavi yaklaşımı gibi hastalığa tek bir açıdan odaklandığını gözlemlediler.

Araştırmacılar İPF’nin özellikle nefes darlığı ile kendini gösteren akciğerlerde ilerleyici fonksiyon kaybı ile karakterize kronik ve ölümcül bir hastalık olduğunun altını çizdiler ve internetteki tedavi önerilerine güvenen hastaların kendilerini oldukça büyük bir riske atıyor olabildiklerini belirttiler. İnternetin hala hastalar için en sık kullanılan sağlık ilişkili bilgi kaynağı olarak kullanıldığını medikal toplulukların özellikle de İPF uzmanlarının medikal verilere hastaların doğru, eksiksiz ve güncel bilgilere ulaştıklarından emin olmak için daha aktif olmaları gerektiğini söylediler. Araştırmacılar ayrıca hastalar için İPF ile ilgili uygun bilgilere sağlayan siteleri tanımlamak için güvenli bir metodun var olmadığını da belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Jolene H. Fisher, Darragh O’Connor, Alana M. Flexman, Shane Shapera, and Christopher J. Ryerson "Accuracy and Reliability of Internet Resources for Information on Idiopathic Pulmonary Fibrosis", American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, Vol. 194, No. 2 (2016), pp. 218-225.

Sigara Kullanımı İdiyopatik Pulmoner Fibrozis Riskini Arttırıyor mu?

21 Haziran 2016

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni henüz bilinmeyen, akciğer parankiminde fibrozis ve enflamasyon ile karakterize kronik diffüz interstisyel akciğer hastalığıdır. IPF ilerleyici bir hastalıktır ve çoğunlukla ölümcüldür. En sık görülen kronik interstisyel akciğer hastalıklarındandır. İPF’nin etiyolojisinin bilinmemesine rağmen asbestozis ve hipersensivite pnömonisi gibi diğer interstisyel akciğer hastalıklarındakine benzer şekilde çevresel ajanların, hastalığın patogenezinde ana rolü oynayan enflamatuar süreci tetiklediği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda metal tozları, mineral tozları, talaş, ultramikroskopik aspest lifleri maruziyetleri İPF ile ilişkili bulunmuştur. Bunun dışında evde ahşap yakma, atopi ve viral enfeksiyonların da etiyolojide potansiyel faktörler olduğu düşünülmektedir. Ayrıca ailesel İPF vakalarında genetik faktörlerin hastalığa neden olabilen ajanlara yanıtta etkili olabileceğini de göstermektedir.

Sigara kullanımının ise klinik olarak belirgin İPF’den çok daha hafif bir pulmoner fibrozis formu ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte sigara kullanıcılarında bulunan diffüz pulmoner enflamasyonun diğer çevresel ajanlara artmış yanıta neden olduğu ve bu kişilerin İPF için daha fazla riske sahip oldukları görülmüştür.

Yapılan bir vaka-kontrol çalışmasında 86 vaka ve 172 kontrol olgusunda hiç sigara kullanmayanlara göre IPF için göreceli risk oranının (OR) 2,9 olduğu raporlanmıştır. İngiltere’de yapılan bir vaka-kontrol çalışmasında ise sigara kullanımı ve İPF gelişimi arasında istatistiksel olarak dikkat çekici bir ilişki olduğu gösterilmiştir.

Amerika’dan bir grup bilim insanı İPF’nin epidemiyolojik faktörlerini araştırmak için yaptıkları çok merkezli epidemiyolojik vaka-kontrol çalışmasında klinik ve histolojik olarak İPF Tanısı almış 248 hastayı ve 491 kontrol olgusunu incelediler. Araştırmacılar sigara kullanımı ile ilişkili İPF riskinin kapsamlı bir analizini raporladılar.

Hem vaka hem de kontrol olgularından sigara kullanımı, ev yaşantısındaki, mesleki ve çevresel maruziyetler dahil İPF için potansiyel risk faktörleri ile ilgili verileri toplamak için telefon görüşmeleri yaptılar. Tanıların teyit edilmesi için akciğer foksiyon testleri, toraks BT, röntgen ve akciğer biyopsisi sonuçları ilgili merkezlere gönderildi. Çalışmada sigara kullanımı ile İPF arasındaki muhtemel ilişki şartlı regresyon analizi ile incelendi.

Araştırmacılar ellerindeki verileri incelediklerinde kontrol olgularında sigara kullanım oranının %63 iken İPF hastalarında bu oranın %72 olduğunu gördüler. Sigara kullananlar arasında hem kontrol olguları hem de vaka grubunun büyük çoğunluğunun 20 paket yılı sigara kullanımı mevcuttu. Sigara kullanımı için OR 1,6 olarak hesaplandı. Eski sigara kullanıcılarında risk dikkat çekici düzeyde daha fazlaydı. Vaka grubunda ve kontrol grubunda sigara çeşidi dağılımı benzerdi. Hala sigara kullananların ortalama yaşı eski sigara kullanıcılarına göre daha düşüktü ve hala sigara kullananlar eski kullanıcılara göre daha uzun süre sigara maruziyetine sahiplerdi.

Sigara kullanım öyküsü (hem eski kullanıcılar hem de hala kullananlar dahil) artmış İPF gelişme riski ile ilişkili bulundu. Kümülatif sigara tüketimi ile risk arasında net bir maruziyet-yanıt paterni olmasa da, sigarayı en yeni bırakan kişilerde en yüksek riskin olduğu sigara bırakma zamanına bağlı bir eğri mevcuttu.

Literatür talep et

Referanslar :

Baumgartner et al. Cigarette Smoking: A Risk Factor for Idiopathic Pulmonary Fibrosis, AM J RESPIR CRIT CARE MED 1997;155:242-248.

Elektronik Sigara Kullanımı Yaygınlaşıyor

07 Haziran 2016

Sigara ile savaşta son yıllarda önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da özellikle genç nüfusta eletronik sigara, tütün ürünlerinin yerini almaya başladı. Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu yazılı açıklamada gençlerde e-sigara kullanımındaki artışın çok süratli ve endişe verici olduğunu bildirdi.

Grubun açıklamasında Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkeler tarafından oluşturulan Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'nin (TKÇS) tamamen tütün kontrolüne adanmış ilk küresel anlaşma olduğu ve Türkiye'nin 2004'te Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladığı hatırlatıldı.

Açıklamada vurgulandığı üzere TKÇS'nin 2014 olağan genel toplantısında, e-sigara tehdidine dikkat çekildiği belirtilen açıklamada, tüm üye ülkelerin

  • Sigara içmeyen bireyler ve özellikle de gençlerin e-sigaraya başlamalarının önlenmesi
  • E-sigara ilişkili potansiyel sağlık risklerin minimize edilmesi ve pasif maruziyetinin önlenmesi
  • E-sigara ile ilişkili ticari çevreler, özellikle de tütün endüstrisinin, tütün kontrol faaliyetlerine müdahil olmasının önlenmesi konusunda gerekli düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak konusunda uyarmıştır. 

Mevcut verilerin dünyada e-sigara satışlarının belirgin ölçüde arttığını gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Elektronik sigara, tütün endüstrisinin ürünüdür. Özellikle ürünü pazarlayan tütün endüstrisinin ana hedef kitlesini oluşturan gençlerde e-sigara kullanımındaki artış çok süratli ve endişe vericidir. Yakın gelecekte e-sigara satışlarının klasik sigara satışlarını geride bırakabileceği öngörülmektedir. Tütün kontrol sağlık politikalarının halk sağlığı açısından potansiyel riskleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Böylece tütün endüstrisinin e-sigarayı normalize etmeye çalışmasının önüne geçilerek, sigara ve e-sigara kullanımının azalması sağlanabilecektir.

E-sigaranın internette satışının yaygın olması, zamanının çoğunu bilgisayar başında  geçiren gençlerin e-sigaraya ulaşmasına neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda gençlerin, web sitelerinde e-sigaranın daha az zararlı olduğu, sigarayı bırakmak için kullanılabileceği, pasif maruziyete sebebiyet vermeyeceği iddialarından etkilendikleri gözlenmiştir. Ayrıca e-sigara ve sigaranın ikili kullanımının en sık e-sigara kullanım türü olduğu da çalışmalarda belirtilmiştir.

E-sigara, sigarayı taklit eden, kullanıcısının nikotin çekmesini sağlayan bir cihazdır. Elektronik-sigarada nikotinin yanı sıra propilen glikol, gliserol gibi kimyasal maddeler, uçucu organik bileşenler ve ince partiküller bulunmaktadır. Ayrıca özellikle gençlerin ilgisini çekecek meyveli, tatlı, alkollü katkı maddeleri yer almaktadır. Farklı markalarda farklı içerikler bulunabilmekte, içerikleri etiket bilgileriyle uyuşmamaktadır. E-sigara kullanan kişide bağımlığa ve solunum sistem fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilmektedir. Diğer yandan tıpkı sigara da olduğu gibi, elektronik sigaraya bağlı pasif içicilik de söz konusudur. Vücutta nikotinin metabolize olması (işlem görmesi) sonucunda idrarda atılan kotinin isimli metabolik ürünün ise e-sigara kullanan bireylerde tıpkı sigara kullanan bireylerle aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, e-sigaranın kısa dönem sağlık riskleri konusundaki veriler oldukça sınırlı iken, uzun dönem sağlık riskleri de bilinmeyenler arasında yer almaktadır.”

İPF Tedavisinde Hekim, Hasta ve Bakım Sağlayıcı İlişkisi Ne Kadar Önemli?

01 Haziran 2016

Son yıllarda klinik araştırmalar için yeni bir paradigma ortaya çıkmıştır;  klinik çalışmalar sadece hastalar üzerinde çalışılacak basit konular değildir ya da sadece analiz edilecek sayıları oluşmazlar. Hastalara giderek artan şekilde paydaşlardan çok klinik araştırmaların asıl anlamı ve ruhu olarak bakılmaya başlanmıştır. Hasta haklarını savunan organizasyonlar bu harekete dikkat çekici şekilde hız kazandırmışlar ve hasta merkezli sağlık bakımının korunmasına odaklanmışlardır.

Klinik araştırmacıların hastalar için önemli soruları nasıl formüle edecekleri ve hastalar için anlamlı sonuçları nasıl seçecekleri sorusunun yanıtı hastalar ile konuşmaktır. Ayrıca hastalarla birlikte hastalıktan dolaylı olarak etkilenen eş, aile bireyi gibi resmi olmayan bakım sağlayıcılarla konuşmakta gerekmektedir.

Overgaard ve arkadaşları 24 idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastası/ bakım sağlayıcı çifti ve 1 İPF hastası üzerinde yaptıkları çalışmada İPF’nin hastaları, bakım sağlayıcıları ve hasta-bakım sağlayıcı arasındaki ilişkiyi nasıl etkilediğini araştırdılar. 24 bakım sağlayıcının 21’i eş ya da eski eş’ti ve 15 tanesi erkekti. Araştırmacılar yayınlanan çalışmaları kullanarak bir görüşme kılavuzu geliştirdiler. Kılavuzda hastalığın hayatlarını nasıl etkilediği, ne gibi fiziksel ve psikolojik sorunlar yaşadıkları, birbirlerini nasıl destekledikleri ve hastalıkla nasıl baş ettikleri gibi sorular mevcuttu. Araştırmacılar analizlerini yürütürken çerçeve metodunu kullandılar.

Hastalar ve bakım sağlayıcıları İPF hakkında özellikle de hastalığın nasıl ilerlediği ile ilgili bilgilenme konusunda çok hevesliydi. Katılımcılar süreci takip etmek ve hastalıkla başa çıkmak için bir çift olarak sürekli temas halinde birlikte çalışmanın önemi anlamışlardı. Araştırmacılar yaptıkları çalışmada İPF hastalarının tedavisinde hasta ve bakım-sağlayıcılarla yapılan iş birliğinin tedavi uyumunu dramatik şekilde arttırdığını tespit ettiler.

Bu konuda yapılacak çok iş olmasına rağmen İPF topluluğu hastaların tedavi kararlarının en iyi hastalarda ve onların bakıcıları ile birlikte alındığının farkına varmaktadır. Eğer hekimler önemli sağlık kararlarını alırken hasta ve hasta yakınları ile ortaklık kurarsa alınan kararların hastaları nasıl etkilediğini daha iyi anlayabilirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Russell et al. What’s it like to live with idiopathic pulmonary fibrosis? Ask the experts, Eur Respir J 2016; 47: 1324–1326

İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Ana Pulmoner Arter Çapının Değerlendirilmesi Önemli

18 Mayıs 2016

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) en sık görülen idiyopatik interstisyel pnömonilerdir ve sıklıkla pulmoner hipertansiyon (PH) ile ilişkilidir. PH varlığının İPF hastaları için egzersiz kapasitesi ve mortalite açısından büyük etkisi vardır. PH’nin erken ve doğru tespiti prognostik açıdan çok önemlidir. PH’nin doğrulanması için altın standart sağ kalp kateterizasyonudur (SKK). SKK, İPF hastalarında ileri yaş popülasyonunda ciddi komplikasyonlara neden olabilir. PH hastaları klinik bulgular ve noninvaziv testlere göre SKK’ya yönlendirilir. PH’nin klinik semptomları kronik solunumsal hastalıklara sahip hastalarda genellikle güvenilir değildir ve ekokardiyografi gibi standart testler beklenmedik şekilde hatalı çıkabilmektedir. Bu yüzden İPF gibi kronik solunumsal hastalıklara sahip hastalarda PH’nin tespit edilmesinde daha fazla noninvaziv yönteme ihtiyaç vardır. Yapılan bir çalışmada PH varlığını hatta İPF’li hastalarda sonuçları belirlemede BT ile pulmoner arter (PA) genişliğini değerlendirmenin kullanılabileceği önerilmektedir.

1999 yılında yapılan bir çalışmada, kardiyorespiratuar hastalığa sahip heterojen bir hasta grubunda BT ile ölçülen ana PA’nın asendan aorta oranının (rPA), ana PA çapına göre daha iyi bir belirteç olduğu ve bunun sebebinin ana PA çapının başka faktörlerden de etkilenmesi olduğu raporlanmıştır.

Bununla birlikte kronik akciğer hastalığına sahip hastalarda PH varlığının tespit edilmesinde ana PA çapının mı yoksa rPA’nın mı daha güvenilir olduğu hala tartışmalıdır. İleri dönem KOAH hastalarında ana PA çapını ve özellikle rPA’nın ortalama PA basıncı ile körele olduğu görülmektedir. Bununla beraber pulmoner fibrozisli hastalarda ana PA çapı ile PH arasındaki ilişkinin daha zayıf olduğu düşünülmektedir. Yapılan bir çalışmada interstisyel akciğer hastalığına sahip bireylerde PH ile ana PA çapı arasındaki korelasyonun zayıf olduğu fakat rPA ile daha iyi korelasyon gözlendiği raporlanmıştır. Başka bir çalışmada ise ana PA çapı ve rPA’nın PH varlığı ile aynı derecede korelasyon gösterdiği fakat şiddetli düzeyde pulmoner fibrozis durumunda PH ile ana PA çapı arasındaki korelasyonun zayıfladığı bildirilmiştir.

Shin ve arkadaşlarının 98 İPF hastası üzerinde yaptığı bir çalışmada ana PA çapının 32,3 mm’den büyük olduğu ya da rPA’nın 1’den büyük olduğu hastalarda daha kötü sonuçlar raporlanmıştır.

Nathan ve arkadaşları ise İPF’li bir hasta grubunda hızlı ilerleyen PH gelişenlerde özellikle kötü prognoz gözlendiğini bildirmişlerdir.

Boerrigter ve arkadaşlarının yaptığı magnetik rezonans çalışmasında pulmoner arteriyel hipertansiyon hastalarında intraluminal PA basıncı, ana PA çapı ve hastalık süresi arasındaki ilişkiyi incelediler. Araştırmacılar ana PA çapı ile yaş arasında ters korelasyon olduğunu, yaşa bağlı PA duvarında finrozis oluşumu ve zamanla daha az dilatasyona yatkınlık meydana geldiğini gösterdiler.

DEVERAJ ve arkadaşları içlerinde İPF hastalarının da bulunduğu heterojen bir hasta grubunda ekokardiyografi kaynaklı sistolik PA basıncı ve rPA’nın invaziv kaynaklı ortalama PA basıncın ile eşit şekilde korele olduğunu buldular.

Tüm bu araştırma sonuçları göz önünde bulundurulduğunda neden etkilediği halen tartışmalı olsa da PA çapının değerlendirilmesinin önemli olduğu açıktır. İPF hastalarında KOAH hastalarında da olduğu gibi, BT ile yapılan değerlendirmede rPA‘nın birden büyük olması mortalite açısından daha fazla riskle ilişkilidir.

Literatür talep et

Referanslar :

L. C. Price et al. Central pulmonary arteries in idiopathic pulmonary fibrosis: size really matters, Eur Respir J 2016; 47: 1318–1320

Romatoid Artrit Hastaları Sigarayı Bırakmaları Konusunda Nasıl Motive Edilebilir?

05 Mayıs 2016

Enflamatuar artrit hastalarında kardiyovasküler risk yönetiminde sigaranın bıraktırılması önerilir. Çok uluslu QUEST-RA (Quantitative Standard Monitoring of Patients with Rheumatoid Arthritis) grubunun katıldığı sigara bırakma pratiği anketinde hastalara sigara bıraktırmanın tavsiye edilmesinde eksiklikler olduğu gösterilmiştir. QUEST-RA gurubundaki romatologların neredeyse hepsi ve hemşirelerin üçte ikisinin hastalarına sigara bırakma konusunda tavsiye vermedikleri rapor edilmiştir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada sigara bıraktırma konusunda tavsiyede bulunmanın önemini vurguladılar. Araştırmacılar romatoloji birimlerinde sigara bıraktırma protokolü uygulanması için tavsiyede bulundular. Tütün bağımlılığı ve alışkanlığının yönetimi konusunda farkındalık yaratmayı amaçladılar. Sigaraya bırakmaya yönelik görsel materyaller RA hastaları için özelleştirilmemişti. Araştırmacılar sigara kullanma ve RA arasındaki bağlantının farkındalığını arttırmada etkili olabilecek materyallerin araştırılmasını ve sigara bırakma motivasyonunun sağlanmasını hedeflediler.

Araştırmacılar çalışmanın başlangıcında “UK National Health Service Fife Rheumatology” veri tabanında kayıtlı tüm seropozitif RA hastalarına (1000 hasta) çalışmalarını anlatan ve katılımcı olmak istemeleri durumunda iletişime geçmelerini belirttikleri bir mail gönderdiler. Rastgele belirledikleri 550 kişiyle kampanya öncesi ve kalan 450 kişiyle kampanya sonrası anketleri uygulamak üzere iletişime geçtiler. Birinci gruba kampanya öncesi telefonla aranarak bir anket uygulandı ve kampanya öncesi anketin sonuçları kampanya görsellerinin geliştirilmesinde kullanıldı. Kampanyadan sonra ise ikinci bir grup hastaya uygulanan diğer anket kampanyanın etkilerinin değerlendirilmesinde kullanıldı.

Çoğu eski sigara kullanıcısı ve amfizem gibi sigara ilişkili hastalık gelişince sigarayı bırakan 320 kişi kampanya öncesi anketi cevapladılar. Araştırmacılar bu anketin sonuçlarını RA’nın sigara ilişkili bir hastalık olduğunu gösteren görsellerin geliştirilmesinde kullandılar. Kampanyayı 2011’de başlattılar. Kampanya sonrası anketi 380 kişiye uyguladılar. Anket sonuçlarına baktıklarında RA ve sigara kullanımı arasındaki bağlantının farkındalığının  %21 daha yüksek olduğunu buldular.  Sigara kullanımının RA tedavisine engel olduğunun farkındalığının ise %45 daha yüksek olduğunu gözlemlediler. Her 75 sigara kullanıcısından 13’ünün yeni öğrendiği bilgilerden etkilenerek sigara kullanımını kestiklerini gördüler.

Araştırmacılar, yeni materyallerin kullanılması ile hastalardaki RA ve sigara kullanımı bağlantısının farkındalığında önemli bir artış sağlandığını belirttiler. Hastaların önemli oranının kampanyadan etkilenerek sigara kullanımını bıraktıklarını söylediler. Hastalara sigara bırakma konusunda gerekli bilgilendirme ve tavsiyenin verilmesinin önemini tekrar hatırlattılar.

Literatür talep et

Referanslar :

  Helen E. Harris et al. How to Motivate Patients with Rheumatoid Arthritis to Quit Smoking, J Rheumatol. 2016 Feb 15

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image