Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Romatoid Artrit İlişkili İnterstisyel Akciğer Hastalıkları ve İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Hastalık Mekanizmaları Nasıl Örtüşüyor?

31 Ocak 2016

Romatoid Artritli (RA) hastalar içinde klinik olarak kanıtlanmış interstisyel akciğer hastalığı (İAH) prevelansı yaklaşık %10’dur ve tanı almamış hastaların%33’ünde HRCT ile değişen derecelerde fonksiyon bozukluğu ile birlikte İAH tespit edilebilir.  Bu hasta grubu içinde İAH ilişkili ölümler kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci sıradadır. RA ilişkili ölümlerin %7’si İAH nedenlidir ve RA hastaları içinde İAH’ya sahip olanlarda ölüm riski üç kat fazladır. Akciğer biyopsisi ve BT ile incelendiğinde RA ilişkili İAH’ler bilinen interstisyel pnömoni paterni ya da çoğunluğu nonspesifik interstisyel pnömoni olan sıradışı interstisyel pnömoni paterni gösterenler olarak sınıflandırılabilir. RA ilişkili İAH’lerde en sık görülen patern, patogenez ve fenotip olarak idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ile örtüşen sıradan interstisyel pnömonidir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları gözlemsel çalışmada RA hastalarında İAH ile ilişkili mortalite ve morbiditeye dikkat çektiler ayrıca hastalık patogenezinin ve İPF ile varsayılan örtüşmenin moleküler mekanizmasını anlamanın öneminin altını çizdiler. Araştırmacılar RA ilişkili İAH ve İPF arasındaki örtüşen patogenez ve fenotipik özelliklerin, her iki hastalığın klinik sonuçlarını iyileştirecek tedavi stratejilerin geliştirilmesinde bir temel olarak hizmet edebileceğini düşündüklerini belirttiler.

Sitrülinasyonun, arjininin sitrüline dönüştüğü post-translasyonal modifikasyon olduğunu ve anti-sitrülinlenmiş protein antikoru (APCA) senteziyle immün yanıtı tetiklediğini ayrıca RA’da eklem hasarı ile bağlantılı olduğunu söylediler. Araştırmacılar sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt gelişiminin RA’ya özgü olmasına rağmen, RA ilişkili İAH ve IPF hastalarının akciğerlerinde de tespit edildiğini belirttiler. Bu gözlemlere dayanarak RA ve İAH birlikteliğini açıklayabilecek iki potansiyel mekanizma olduğunu düşündüler.

Araştırmacılara göre ilk yolakta, genellikle sıradışı paternde, eklemlerde bulunan sitrülinlenmiş peptidlere karşı olaşan immün yanıt, sonradan akciğerlere yer değiştirir ve interstisyel akciğer enflamasyonu ile sonuçlanır. İkinci yolakta ise, sıradan interstisyel pnömoniye sahip bireylerde ve RA için genetik duyarlılığı olanlarda akciğerdeki sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt oluşur ve bu bir enflamatuar süreç başlatır, sonrasında da eklemler etkilenir.

Araştırmacılar immün yanıtın, akciğerler ya da eklemlerde başlamasından bağımsız olarak, iyi tanımlanmamış moleküler mekanizmaların, immün yanıtın bir doku bölümünden diğerine yer değişmesinde olasılıkla rol oynadığını belirttiler. RA’da akciğerler ve eklemlerin paylaşılmış hedef olmalarının mantıklı açıklamasının, immün koplekslerin yapımı ve birikimini, başlangıç antijenleri ve sonraki post-translasyonel modifiye hedefler arasındaki yapısal örtüşmeyi ve epitop yayılımının immünolojik sürecini içerdiğini söylediler.

Araştırmacılar yapılacak daha fazla çalışma ile RA ilişkili İAH’larının farklı alt fenotipleri ve İPF ile örtüşmeye yol açan temel mekanizmaların açıklanmasının hastalık sürecini daha iyi anlamada ve yeni tedavi ajanları tanımlayabilmede bir ihtiyaç olduğu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Paulin et al. Rheumatoid Arthritis-associated Interstitial Lung Disease and Idiopathic Pulmonary Fibrosis: Shared mechanistic and phenotypic traits suggest overlapping disease mechanisms, Rev Invest Clin. 2015 ; 67(5): 280–286.

Akut Alevlenmeli İPF Hastalarında Kan Dekorin Seviyeleri Prognostik Belirteç Olabilir

21 Mart 2019

Akut alevlenmeler olarak da bilinen akut solunum fonksiyonlarının kötüleşmesi, idiyopatik pulmoner fibrozisli (İPF) hastaların klinik sonuçları üzerinde önemli bir olumsuz etkiye sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu akut olayların, tanıdan bir yıl sonra İPF vakalarının yaklaşık %8,6'sında meydana geldiği ve tanıdan üç yıl sonra % 23,9'a çıktığı bildirilmiştir.

Akut alevlenmelerin başlamasından sonra İPF hastalarının ölüm oranı yaklaşık %50'dir. Bu yüksek ölüm oranı, gerekli önlemeyi sağlamak için bu akut olayların gelişmesine katkıda bulunabilecek risk faktörlerini tanımanın önemini vurgulamaktadır.

Dekorin, kolajen fibrillogenezinde kritik bir rol oynayan ve enflamasyon, yara iyileşmesi ve anjiyogenezi düzenleyen küçük lösin bakımından zengin tekrar proteoglikandır. İPF’de, fibrotik lezyonlarda eksprese edilir. Ayrıca, dekorin intratrakeal gen transferinin, bleomisin ile indüklenen pulmoner fibrozisi inhibe ettiği gösterilmiştir. Her ne kadar bu sonuçlar, dekorinin pulmoner fibrozisteki kritik rolünü öne sürse de, idiyopatik interstisyel pnömoninin akut alevlenmesindeki (AE-İİP) rolü ayrıntılı olarak açıklanamamıştır.

Yürütülen yeni bir çalışmada Japon araştırmacılar, dekorin proteininin, İPF ve İİP hastalarında akut alevlenmelerin gelişimi ve ilerlemesindeki rolünü değerlendirdiler.

Araştırmacılar, hastanelerine başvuran AE-İİP hastalarını geriye dönük olarak analiz ettiler. İlk olarak serum dekorin düzeylerini; AE-İİP'li hastalar, stabil idiyopatik interstisyel pnömoni (SD-İİP) hastaları ve sağlıklı denekler arasında karşılaştırdılar. Daha sonra AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile klinik parametreler arasındaki ilişki analiz edildi. Son olarak, AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişki değerlendirildi. İİP, yayınlanan kılavuzlara göre İPF ve non-İPF olarak ayrıldı.

AE-İİP hastalarının serum dekorin seviyelerinin, hem sağlıklı deneklerin hem de SD-İİP hastalarınınkinden anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. Serum dekorin düzeyleri, tüm İİP hastaları incelendiğinde, klinik parametrelerle ve prognozla ilişkili bulunmadı. İPF hastalarında serum dekorin düzeylerinin oksijenlenme ile anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptandı. Ayrıca serum dekorin düzeyi düşük olan IPF hastalarında, serum dekorin düzeyi yüksek olan hastalara göre anlamlı derecede daha fazla sağkalım oranı elde edildi.

Araştırmacılar çalışma sonucunda, kandaki dekorin proteinlerinin azalmış seviyelerinin, akut alevlenmeler yaşayan idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında daha düşük ölüm riski ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Serum dekorin düzeylerinin AE-İPF'de potansiyel bir prognostik biyolojik belirteç olarak kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Nikaido et al. Serum decorin is a potential prognostic biomarker in patients with acute exacerbation of idiopathic pulmonary fibrosis,  Journal of Thoracic Disease 2018.

Düşük Akciğer Fonksiyonu Demans Riskinde Artışla İlişkili Bulundu

18 Mart 2019

Demans ve hafif bilişsel bozukluk sıklığının yüksek olması, bu durumları ön plana çıkarmıştır ve gelişimine katkıda bulunabilecek potansiyel değiştirilebilir risk faktörlerini bulmak toplumsal açıdan çok önemlidir. Yapılan önceki çalışmalar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik bronşit ve astım gibi akciğer hastalıklarının, daha yüksek bir demans riski veya bilişsel yetenek kötüleşmesine neden olabileceğini göstermiştir. Ancak bu durumların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğu tam olarak ortaya konmamıştır. Araştırmacılar, enflamasyon, oksidatif stres ve akciğer bozukluklarının neden olduğu anormal doku oksijenasyonunun önemli bir rol oynayabileceğine inanmaktadırlar.

Yapılan yeni bir çalışmada, orta yaştaki bozulmuş akciğer fonksiyonunun veya akciğer hastalığının, daha sonraki yaşamda görülen demans ve hafif bilişsel bozulma (MCI) riskinin daha yüksek olması ile ilişkili olacağı hipotezi test edildi.

Araştırmacılar, spirometri uygulanan ve akciğer sağlığı hakkında sorular sorulan (1987-1989) toplam 14.184 ARIC çalışması katılımcısını değerlendirdiler. ARIC çalışması, ortalama olarak 23 yıl boyunca takip edilen, dört ABD topluluğundan, yaş ortalaması 54,2 yıl olan 15.792 kişiyi kapsıyordu. Bu özel analiz için,% 17,6'sı KOAH, % 5,9'u restriktif akciğer yetmezliği tanılı, % 33,5'i normal akciğer fonksiyon sonuçları olan ancak solunum semptomları gösteren ve % 43,1’i sağlıklı akciğerlere sahip olduğu kabul edilen 14.184 kişinin klinik kayıtları incelendi. Demans ve MCI’ya,  tüm kohortta hastaneye yatış tanı kodları (1987-2013) kullanılarak ve kapsamlı bir nörobilişsel sınava (2011-2013) katılan % 42'sinde yargılama ile karar verildi.

Restriktif ve Obstrüktif Akciğer Hastalarında %27 Daha Fazla Demans

Kararlı ve ayarlanmış sonuçlar kullanılarak yapılan analizlerde, demans veya MCI oranları restriktif ve obstrüktif akciğer hastalığı olan katılımcılar arasında hastalık veya solunum semptomları olmayanlara göre daha yüksekti. Solunum fonksiyonlarında azalma olan orta yaştaki erişkinlerin daha sonraki yaşamda demans veya bilişsel bozulma gelişme riskinin % 27'ye varan bir oranda daha yüksek olduğu gösterildi. Bu risk paterni, idiyopatik pulmoner fibroz (IPF) gibi kısıtlayıcı akciğer hastalıkları olan hastalarda daha belirgindi.  Bu bağlantı, sadece sigara içmeyenlerle sınırlı olan analizlerde benzer bir şekilde mevcuttu ve Hem alzheimer hastalığı ilişkili demans ve serebrovasküler etyolojili demans için de mevcuttu. Çalışmalarda düşük zorlu tahmini ekspiratuar hacim ve vital kapasitenin artmış demans riski ile ilişkili olduğu görüldü.

Araştırmacılar yaptıkları geniş çaplı çalışmanın sonuçlarının, bu akciğer hastalıklarının, özellikle de restriktif akciğer bozukluğu bozukluklarının önlenmesinin, demans ve bilişsel bozulmanın insidansını ve yükünü azaltmaya yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pamela L Lutsey, Nemin Chen, Maria C. Mirabelli, Kamakshi Lakshminarayan, David S Knopman, Keith A Vossel, Rebecca F Gottesman, Thomas H Mosley, Alvaro Alonso. Impaired Lung Function, Lung Disease and Risk of Incident Dementia, American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine 2018.

Tempolu Yürüyüş ile Diz Cerrahisi Azaltılabilir Mi?

12 Mart 2019

Yeni yapılan bir çalışmaya göre diz osteoartriti olan veya bu açından yüksek risk altında olan kişiler, günde sadece 5 dakikalık tempolu bir yürüyüş ile 5 yıllık total diz replasmanı riskini azaltabilmektedir. Newark'taki Delaware Üniversitesi'nde fizik tedavi alanında araştırma yapan bilim insanları, önceki çalışmaların tempolu yürümenin yararlı olup olmadığı ya da bu hasta popülasyonunda daha fazla yaralanmaya neden olup olmayacağı konusunda değişken sonuçlara ulaşıldığını belirttiler. Bilim insanları ACR 2018’de yayınlanan bu yeni çalışmanın diz osteoarteriti olan hastalar için bir başlangıç noktası olduğunu ve bulguların sağlık hizmeti maliyetleri üzerinde de büyük etkiye sahip olacağını öne sürdüler. Mevcut kayıtlara göre 2005 yılında toplam 450.000 kişide diz protezi varken bu sayının 2030'da 3.4 milyon olacağı çalışma ile öngörüldü.

Bu beş yıllık çalışma için araştırmacılar, Osteoartrit Girişimi'ne kayıtlı olan ve çalışma süresince total diz artroplastisi geçirmemiş hastaları 48 ay boyunca çalışmalarına dahil ettiler. Ekip, çalışma katılımcılarının yürüme hızını sınıflandırmak için ivme ölçer verilerinden faydalandı. Çalışmada yürüme hızlarına göre; 1 adım/dakikadan az olanlar "yürüme yürüyüşü", 1 ila 49 adım/dk "çok hafif yürüme", 50 ila 100 adım/dk "hafif yürüme veya gezinti", 100 adım/dk veya daha üzeri ise "orta veya şiddetli yürüyüş" olarak tanımlandı. Çalışmada seçilen grubunun yaş ortalaması 65, ortalama vücut kitle indeksi 28.4 kg/m² ve katılımcıların %55'i kadındı.

Tempolu Yürüyüş, Artroplastiyi Azaltıyor

5 yıllık süre zarfında, 1854 katılımcı en az 7 gün boyunca bir ivme ölçer kullandı ve bu hastalara toplam 108 diz protezi uygulaması yapıldı. Çalışmada, günlerinin 5 dakikasını yürüme için ayırmayanlara kıyasla, 5 dakikalık orta – şiddetli yürümeye ayıran katılımcılarda total diz replasman oranının %16 azaldığı görüldü (tehlike oranı: 0,84; %95, güven aralığı: 0,72 - 0,98). Öte yandan bu sürenin 5 dakikalık çok hafif veya hafif yürümeyle değiştirilmesinin katılımcılara bir etkisi olmadı. Ek olarak, radyografik ve semptomatik diz osteoartriti olan katılımcılar arasında da bir fark bulunamadı.

Bilim insanlarına göre bu bulgular, cerrahların, romatologların ve birinci basamak doktorlarının hastaları ortak bir biçimde yönetmeleri gerektiğinin önemini vurguladı. Araştırmacılara göre daha aktif olan hastalarda, eklemleri destekleyebilecek ve kıkırdakları koruyabilecek kas kondisyonu ve sıvı üretiminin devamlılığı korundu. Çalışmada, aktif yaşamanın genel sağlık ve vücut ağırlığının da ön görücüsü olduğunun, bu durumun da eklemlere binen ağırlık üzerinde etkili olduğunun altı çizildi. Tüm bu bulguların makul bir biçimde birbirileri ile uyuştuğunu belirten araştırmacılar, çalışmalarının hem hastalar hem de sağlık çalışanları için total diz replasmanını geciktirici bir yöntemi işaret etmesi nedeniyle değerli olduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Master H et al. Friend or Foe: Does Walking at Higher Intensities Increase or Decrease the Risk of Total Knee Arthroplasty over Five Years?American College of Rheumatology (ACR) 2018 Annual Meeting: Abstract 1166. Presented October 22, 2018

Diyette Yağ ve Sükroz İçeriğinin Osteoartrit Patolojisine Etkileri

13 Şubat 2019

Obezite, diz osteoartriti için en önemli risk faktörlerinden biridir. Bununla birlikte, obeziteye bağlı osteoartriti önlemek veya tedavi etmek için stratejiler, özellikle metabolik faktörler açısından, hastalığın etyolojisi hakkındaki belirsizlik nedeniyle sınırlıdır. Pro-obezojenik diyetlerin ve çeşitli makro-besin bileşenlerinin kondrosit patofizyolojisini nasıl etkilediği iyi anlaşılamamıştır. Yüksek yağlı diyetle indüklenen obez fareler, obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığına dair hipotezleri test etmek için yaygın olarak kullanılan bir model haline gelmiştir, ancak hastalığın şiddetindeki değişiklikle sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bazı raporlar, yalnızca diyet tedavisinin farelerde osteoartriti indüklemek için yetersiz kaldığı sonucuna varmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tipik düşük yağlı kontrol diyetlerindeki artan sükroz içeriğinin osteoartrit patolojisine katkıda bulunduğunu ve böylece yüksek yağlı bir diyetin etkilerini değerlendirirken sonuçların değiştiğini varsaymışlardır. Bu hipotezi erkek C57BL / 6J farelerinde, 6 ila 26 haftalık bağımsız olarak sükroz veya yağ içeriği saflaştırılmış diyetlerin etkilerini karşılaştırarak test etmişlerdir.

Beslenme Şekli ve Obezite Etkili

Sonuçlar arasında, osteoartrit patolojisi, serum metabolitleri ve kıkırdak geni ile hücresel metabolizma ve stres-tepki yollarıyla ilişkili protein değişiklikleri yer almıştır. Düşük yağlı izo-kalorik saflaştırılmış diyetlerde sükrozun mısır nişastasına göre rölatif içeriğinin, vücut kitlesi ya da vücut yağında farklılık olmamasına rağmen; serum metabolitleri, eklem patolojisi ile kıkırdak metabolik ve stres-tepki yollarında önemli farklılıklara neden olduğu gözlenmiştir. Ayrıca yüksek diyet yağının, kıkırdakta yağ asidi metabolik enzimlerini arttırdığı gösterilmiştir. Artaştırmacılar, elde ettikleri bulguların, kontrol diyetlerinin seçiminin, fare osteoartriti çalışmalarında dikkatle düşünülmesi gerektiğini gösterdiğini aktarmışlardır. Ayrıca, çalışmanın bozulmuş kıkırdak metabolizmasının, diyet ve obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığının anlaşılmasına katkıda bulunabileceğini gösterdiğini de eklemişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Donovan et al. Independent effects of dietary fat and sucrose content on chondrocyte metabolism and osteoarthritis pathology in mice, Disease Models & Mechanisms (2018) 11, dmm034827.

Bağışıklık Sistemi Düzenleyicileri PLD3 ve PLD4’ün Beklenmedik Rolleri

06 Şubat 2019

Lökositler tarafından mikrobiyal genetik materyalin algılanması genellikle yararlı pro-enflamatuar sitokinleri ortaya çıkarır, fakat düzensiz yanıtlar ciddi patogenezlere neden olabilir. Genom ölçeğindeki ilişkilendirme çalışmaları, fosfolipaz D3'ü (PLD3) kodlayan geni Alzheimer hastalığıyla, PLD4'ü ise romatoid artrit ve sistemik sklerozla ilişkilendirmektedir. Fosfolipaz, lipitleri bozan bir tür proteindir. PLD1 ve PLD2 proteinleri bu görevi yürütür ve PLD3 ve PLD4'ün benzer işlevlere sahip olması beklenir. Çünkü moleküler yapılarının bir kısmı çok benzerdir. PLD3 ve PLD4, işlevleri belirsiz olan endolizozomal proteinlerdir.  

Yapılan yeni bir çalışmada, PLD3 ve PLD4 olarak adlandırılan bu proteinlerin, bağışıklık sisteminin enfeksiyonları tespit edip yanıt vermesinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. PLD4 eksik olan farelerin, yüksek seviyelerde interferon-γ (IFN-γ) ve splenomegali ile karakterize bir enflamatuar hastalığa sahip olduğu bulunmuştur. Bu fenotipler, PLD4-eksik dendritik hücrelerin tek sarmallı DNA sensörü TLR9'un ligandlarına yanıt yeteneğini değiştirmiştir. PLD3 eksik olan farelerin makrofajlarında TLR9 yanıtları da artmıştır. PLD4 ve PLD3'ün fosfolipaz olduğu düşünülse de, dalak fosfodiesterazla özdeş olan TLR9 ligandlarını parçalayan 5 'ekzonükleazlar olduğu gösterilmiştir. Hem PLD3 hem de PLD4'ü eksik olan fareler, erken yaşamda ölümcül karaciğer enflamasyonu geliştirmiştir. Bu da her iki enzimin de nükleik asitlerin degradasyonu yoluyla enflamatuar sitokin yanıtlarını düzenlemek için gerekli olduğunu göstermiştir.

HLH Hastaları için Yeni Bir Umut

Araştırmacılar, bu semptomlara neden olan şeyi ortaya çıkarmak için daha fazla analiz yapmışlardır. Dendritik hücreler olarak adlandırılan bağışıklık hücreleri, farelerin kendi DNA'sını yabancı olarak algılamış ve savunma hücrelerini buna karşı savunmak için çağırmıştır. Devam eden çalışmalar, PLD3 ve PLD4'ün normal rolünün DNA'yı baskılamak ve bu otoimmün reaksiyonun gerçekleşmesini önlemek olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Araştırmacılar bu iki proteinde beklenmedik bir keşfin, hemofagositik lenfohistiyositoz (nadir ve sıklıkla ölümcül bir çocukluk hastalığı) dahil olmak üzere insan bağışıklık sistemi bozukluklarına ışık tutabileceğini belirtmişlerdir. Farelerde gözlenen durumun çocuklardaki bu hastalığa benzediğini fakat PLD3 ve PLD4'ün insanlarda bu hastalığa dahil olup olmadığını henüz bilmediklerini aktarmışlardır.

Bilim insanları çalışmada ulaştıkları bulguların, kanser immünoterapisinde ve bir dizi otoimmün bozukluğun tedavisinde yeni yaklaşımlara katkıda bulunabileceğine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Gavin et. al. PLD3 and PLD4 are single-stranded acid exonucleases that regulate endosomal nucleic-acid sensing. Nature Immunology, 2018.

Psöriyazis Tedavisinde Tamamlayıcı Tıp Yaklaşımları Ne Kadar Etkili?

02 Ocak 2019

Psöriyazisten (Sedef Hastalığı) muzdarip hastaların % 51'i kadarının, mevcut tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ve alternatif tıbbi (CAM) yöntemler kullandığı çalışmalarda bildirilmiştir. Öte yandan psöriyazis tedavisinde CAM tedavilerinin etkili olup olmadığı açık değildir.

Bir grup araştırmacı tarafından bu alanda yayınlanmış bilimsel makaleler tekrar gözden geçirilip, bir inceleme yayınlandı. Yapılan incelemenin amacı plak psöriyazisi olan hastaların tedavisinde en çok incelenen CAM yöntemlerinin etkililiği ile ilgili bilimsel kanıtları derlemek ve sağlam kanıtlar ışığında bu tedavi yaklaşımlarını tartışmaktı.

Araştırmacılar incelemelerinde PubMed, Embase ve ClinicalTrials.gov aramaları ile literatürdeki 1950 ve 2017 yılları arasındaki tüm belgelenmiş CAM psöriyazis tedavilerini kullandılar. İncelemedeki kriterlere, tedaviyi bilimsel kanıt yönünden destekleyici birden fazla randomize klinik çalışma ile plak psöriyazis tedavisinde en yüksek kanıt düzeyine sahip olan, birinci aşamada tanımlanan tedavilere odaklanmak dahil edilerek daha da geliştirildi. Bu yaklaşım ile ayrıca randomize klinik çalışma verisi olmayan veya tutarlı bir şekilde etkililik gösteremeyen tedavilerin inceleme kapsamı dışında tutulması da sağlandı.

Bilimsel literatürde yapılan CAM terapisi araştırması ile 457 makaleye ulaşıldı ve bu makalelerin 107 tanesi daha yakından inceleme amacıyla çalışmaya dahil edildi. Bu makalelerin 54'ü çalışma dışı bırakıldı, çünkü bu çalışmalardaki ilgili CAM terapileri birden fazla randomize klinik çalışmaya sahip değillerdi veya tutarlı bir şekilde etkisizlik gösteriyorlardı. Arama yoluyla bulunan çalışmalara ek olarak, analize dahil edilen çalışmaların referansları kullanılarak 7 makale daha bulundu. Böylelikle toplamda 44 randomize klinik çalışma (17 çift kör, 13 tek kör ve 14 kör olmayan), 10 kontrolsüz, 2 açık etiketli randomize olmayan, 1 adet prospektif kontrollü çalışma ve 3 meta-analiz, bilim insanları tarafından çalışmaya dahil edildi.

Plaseboya Göre Anlamlı Etkililik

Psöriyazis hastalarına topikal indigo naturalis'in (Qing-Dai Bitkisi) uygulanması, toplam 215 katılımcılı plasebo kontrollü 5 randomize klinik çalışmada incelenmiştir ve bu tedavinin hastalarda önemli iyileşmeler gösterdiği kaydedilmiştir. Zerdeçal ile tedavi ile ise 3 randomize klinik çalışma (toplam 118 katılımcı ile), 1 randomize olmayan kontrollü çalışma ve 1 kontrolsüz çalışmada, psöriyazis plaklarında istatistiksel ve klinik olarak anlamlı gelişmeler sağlanmıştır. İncelemede balık yağı tedavisi 20 çalışmada (12 randomize klinik çalışma, 1 açık etiketli randomize olmayan kontrollü çalışma ve 7 kontrolsüz çalışma) değerlendirildi. Bu yöntemle randomize klinik çalışmaların çoğu psöriyaziste belirgin bir düzelme göstermezken, kontrolsüz çalışmaların çoğu günlük balık yağı kullanıldığında yarar göstermiştir. Meditasyon ve rehberli hayal kurma tedavileri 3 adet tek-kör randomize klinik çalışmada (toplam 112 hasta) çalışılmış ve psöriyazisin tedavisinde ılımlı etkililik göstermiştir. 13 randomize klinik çalışmanın bir meta-analizinde de psöriyaziste iyileşme ile akupunktur ilişkisi incelenmiş ve plasebo ile karşılaştırıldığında akupunktur ile anlamlı bir iyileşme görülmüştür.

Araştırmacılar, mevcut tıbbi literatür incelendiğinde, psöriyazisin tedavisi için en güçlü kanıta sahip CAM terapilerinin indigo naturalis, zerdeçal, diyet modifikasyonu, balık yağı, meditasyon ve akupunktur olduğunu belirttiler ve hazırladıkları incelemenin psöriyazis tedavisi için farklı yaklaşımlar arayan hastalara danışmanlık yapmak isteyen uygulayıcılara yardımcı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Gamret AC et al. Complementary and Alternative Medicine Therapies for Psoriasis: A Systematic Review. JAMA Dermatol. 2018 Nov 1;154(11):1330-1337

Diyette Yağ ve Sükroz İçeriğinin Osteoartrit Patolojisine Etkileri

28 Aralık 2018

Obezite, diz osteoartriti için en önemli risk faktörlerinden biridir. Bununla birlikte, obeziteye bağlı osteoartriti önlemek veya tedavi etmek için tedavi stratejileri, özellikle metabolik faktörler açısından, hastalığın etyolojisi hakkındaki belirsizlik nedeniyle sınırlıdır. Pro-obezojenik diyetler ve çeşitli makro-besin bileşenlerinin kondrosit patofizyolojisini nasıl etkilediği iyi anlaşılamamıştır. Yüksek yağlı diyetle obezitesi indüklenen fareler, obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığına dair hipotezleri test etmek için yaygın olarak kullanılan bir model haline gelmiştir, ancak hastalığın şiddetindeki değişiklikle ilgili sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bazı raporlarda yalnızca diyet tedavisinin farelerde osteoartriti hafifletmek için yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tipik düşük yağlı kontrol diyetlerinin artan sükroz içeriğinin osteoartrit patolojisine katkıda bulunduğunu ve böylece yüksek yağlı bir diyetin etkilerini değerlendirirken sonuçların değiştiğini varsaydılar. Bu hipotezi erkek C57BL / 6J farelerinde, 6 ila 26 haftalık bağımsız olarak sükroz veya yağ içeriği saflaştırılmış diyetlerin etkilerini karşılaştırarak test ettiler.

Beslenme Şeklimiz ve Obezite Etkili

Sonuçlar arasında, osteoartrit patolojisi, serum metabolitleri ve kıkırdak geni ve hücresel metabolizma ve stres-tepki yollarıyla ilişkili protein değişiklikleri yer aldı. Düşük yağlı izo-kalorik saflaştırılmış diyetlerde sükrozun mısır nişastasına göre rölatif içeriğinin, vücut kitlesi ya da vücut yağında farklılık olmamasına rağmen, serum metabolitleri, eklem patolojisi ve kıkırdak metabolizması ve stres-tepki yollarında önemli farklılıklara neden olduğu gözlendi. Ayrıca yüksek diyet yağının kıkırdakta yağ asidi metabolik enzimlerini artırdığı gösterildi.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, diyet sükroz ve yağ içeriğinin, serum metabolik biyolojik belirteçleri ve diz eklemi patofizyolojisi üzerinde, kıkırdak metabolik ve stres yanıtlı genler ve proteinlerde önemli değişiklikler de dahil olmak üzere bağımsız etkilere sahip olduğunu gösterdiğini belirttiler. Elde ettikleri bulguların, kontrol diyetlerinin seçiminin, fare osteoartriti çalışmalarında dikkatle düşünülmesi gerektiğini gösterdiğini aktardılar. Ayrıca, çalışmanın bozulmuş kıkırdak metabolizmasının, diyet ve obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığını açıklamaya katkıda bulunabileceğini gösterdiğini de eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Donovan et al. Independent effects of dietary fat and sucrose content on chondrocyte metabolism and osteoarthritis pathology in mice, Disease Models & Mechanisms (2018) 11, dmm034827.

Artritli Yetişkinler için Egzersiz Rehberi Güncellendi

05 Aralık 2018

Fiziksel aktivite (PA), dinlenme (bazal) seviyelerinin üzerinde enerji harcanması ile sonuçlanan iskelet kasları tarafından üretilen herhangi bir vücut hareketi olarak tanımlanmaktadır. Fiziksel aktivite (PA), günlük yaşam, meslek, boş zamanların ve aktif ulaşımın bir parçası olarak yapılan egzersiz, spor ve fiziksel aktiviteleri geniş bir biçimde kapsamaktadır. Egzersiz, planlanmış, yapılandırılmış ve tekrarlayıcıdır ve nihai olarak, fiziksel uygunluğun bir ya da daha fazla boyutunun iyileştirilmesi ya da sürdürülmesini amaçlamaktadır. PA uygulamaları, denetlenen veya denetlenmeyen, tek başına veya gruplar halinde, akut veya kronik sağlık durumlarında gerçekleştirilebilir olmalı, ayrıca her zaman uzun süreli bağlılığı teşvik etmek için davranışsal değişim tekniklerini (BCT) içermelidir. Romatizmal ve kas iskelet sistemi hastalıkları olan kişiler ve genel popülasyon için düzenli fiziksel aktivite (PA) giderek artmaktadır.

Klinik uygulamada PA ile ilgili tavsiye ve rehberlik için kanıta dayalı öneriler geliştirmek amacıyla, PA için halk sağlığı önerilerinin romatoid artrit ve spondiloartrit (SpA) gibi enflamatuar artritleri ve kalça osteoartriti (HOA), diz osteoartriti (KOA) olan kişiler için uygulanabilir olup olmadığını değerlendiren bir çalışma yapıldı. Tavsiyelerin geliştirilmesi için EULAR standardize prosedürleri takip edildi. 16 ülkeden, romatologlar, diğer tıbbi uzmanlar ve doktorlar, sağlık profesyonelleri, hasta temsilcileri, metodolojistlerden oluşan bir görev gücü iki defa bir araya geldi. İlk görev gücü toplantısında, sistematik bir literatür taramasını destekleyen 13 araştırma sorusu tanımlandı. İkinci toplantıda, önerilerden önce sistematik literatür taramasının kanıtları sunuldu ve tartışıldı, araştırma gündemi ve eğitim gündemi oluşturuldu. Enflamatuvar artrit ve OA'lı kişilerde dört kapsayıcı ilke ve PA için 10 öneri geliştirildi.

Öneri 1: Standart bakımın ayrılmaz bir parçası olarak Fiziksel Aktivite

Etkinlik, fizibilite ve güvenlik kanıtları dikkate alındığında, fiziksel aktivite için halk sağlığı önerileri geçerlidir. Fiziksel aktivite, RA, SpA, HOA, KOA tanısı olan kişiler için standart tedavinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Halk sağlığı önerilerine göre, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde PA düzeyi, fiziksel uygunluk ve hastalığa özgü ve genel sonuçlar üzerinde etkilidir. Meta-analiz, kardiyovasküler egzersizlerin her üç durumda da kardiyovasküler kondisyon üzerinde orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. RA ve HOA/KOA hastalarında kas gücü egzersizlerinin kas gücü için orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. SpA veya HOA / KOA'lı kişilerde kombine egzersizlerin (aerobik veya kuvvet egzersizleri artı esneklik egzersizleri) esnekliği etkilemediğini göstermiştir. Bununla birlikte, egzersiz koşulları, değerlendirmeler ve sonuç ölçüleri büyük ölçüde değişmiştir. Esneklik egzersizlerinin tek başına egzersiz yapmadan etkisini karşılaştıran bir çalışma yoktur. Bir RKÇ'de, 48 RA'lı kişide nöromotor performans programı nöromotor performans üzerinde olumlu bir etki göstermiştir.

PA için PH önerileri güvenli kabul edilebilir. Herhangi bir zararlı etki bildirilmemiştir, bunun yerine enflamatuar artritlerde hastalık aktivitesi ve semptomları üzerinde faydalı etkiler rapor edilmiştir.

Öneri 2: Fiziksel Aktivite Teşvik Edilmeli

Tüm sağlık çalışanlarının, hastanın en iyi tedavisiyi almasını desteklemek için, fiziksel aktiviteyi teşvik etmek üzere işbirliği içinde çalışma sorumluluğu olmalıdır. Bu konu ile ilgili takımlar, her türlü sağlık personeli tarafından PA tavsiyesinin sağlanması gerektiği konusunda anlaşmış olmalıdır.

Öneri 3: Fiziksel Aktivite Mümkün Olmalı

Uygulamaların sağlanması, fiziksel aktivite ilkeleri ve romatizmal durumlar alanında yetkili sağlık bakım sağlayıcıları tarafından yapılmalıdır.

Öneri 4: Fiziksel Aktivitenin Değerlendirilmesi

Fiziksel aktivite seviyesi (aktif veya aktif olmayan) ve egzersiz alanları (kardiyorespiratuvar, kas gücü, esneklik ve nöromotor) rutin olarak değerlendirilmelidir. fiziksel aktiviteyi öne çıkaran müdahalelerinin etkisini araştıran 11 çalışmanın üçünde, uyarlanmış fiziksel aktivite müdahalesine başlamadan önce aktif ve aktif olmayan kişileri ayırt etmek için temel taramalar tarif edilmiştir. Her bir alanı değerlendirmek için belirli araçlara ihtiyaç vardır.

Öneri 5: Genel ve hastalığa özgü kontrendikasyonlar

Spesifik kontrendikasyonlar için araçlar (CIs) bulunmuştur. Bununla birlikte, mutlak veya göreceli kontrendikasyonları tanımlayan mevcut genel veya ulusal yönergeler bir öncelik olarak izlenmelidir.

Öneri 6: Kişiselleştirilmiş Amaçlar ve Değerlendirme

Fiziksel aktivite müdahaleleri, düzenli olarak değerlendirilmesi gereken bireysel amaçlara dayanmalıdır. Bu, fiziksel aktivite değerlendirmeleri ve bireysel amaçlarla ilgili diğer değerlendirmeler ile yapılabilir. fiziksel aktivite değerlendirmeleri için, performansa dayalı testler, hasta tarafından bildirilen sonuç ölçümleri ve kendi kendini izleme araçları tanımlanmıştır.

Öneri 7: Genel ve Hastalığa Özel Engeller Ve Kolaylaştırıcılar

Hastalığa özgü engeller arasında hastalık hakkında bilgi eksikliği, güvenli egzersiz hakkında bilgi eksikliği ve ağrı, yorgunluk, sertlik, hareket kısıtlılığı, alevlenme korkusu veya hasar verme gibi semptomlar vardır. Hastalığa özgü kolaylaştırıcılar, arasında egzersizin semptomlarda veya hastalık kontrolünde olumlu etkisi, hastalık ve doğru egzersiz hakkında bilgi, egzersiz öncesi ağrı için ilaç kullanma, öz düzenleme teknikleri kullanma vardır.

Öneri 8: Bireyselleştirilmiş Değerlendirme Sonrası Fiziksel Aktivitede Kişiye Özgü Ayarlamalar

Kapsamlı bir bireysel değerlendirmede fiziksel aktiviteye uyarlamalar yapılmalıdır. Bununla birlikte, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde genel adaptasyonların gerekliliği hakkında bir kanıt bulunamamıştır. Bazı RA çalışmalarında, “24 saatlik kural” uygulanmış, yani artan ağrı 24 saatten fazla sürdüğünde egzersiz yoğunluğu azaltılmıştır. American College of Sports Medicine, artritli bireylerde ağrının tipik olarak en az şiddetli olduğu durumlarda egzersiz yapmak veya ilgili yaralanma riskini azaltmak için dikkatli bir şekilde antrenman yapmak gibi egzersiz testine adaptasyonlar sağlar. Hastalıkla ilişkili engeller bu adaptasyonları belirleyebilir.

Öneri 9: Davranış Değişikliği Teknikleri

Davranış değişikliği teknikleri, PA müdahalelerinin ayrılmaz bir bileşeni olmalıdır. RA ve HOA / KOA, alanlarındaki fiziksel aktivite müdahalelerinde çeşitli davranış değişikliği teorileri kullanılmıştır, ancak bu konudaki veriler kısıtlıdır. Tasarım, değerlendirme ve bulguların yorumlanmasında teorilere dayanan gelecekteki araştırmalara ihtiyaç vardır.

Öneri 10: Sağlık Hizmetlerinin Sunulması

Sağlık uzmanları bu müdahaleleri hastalara sunmak için tüm yolları dikkate almalıdır. Fiziksel aktivite hizmetlerinin sunulma yollarının birbirlerine üstünlüğü hakkında kanıt bulunamamıştır. Fiziksel aktivite müdahalelerinin sunulma yöntemleri büyük ölçüde farklılık gösterir ve çoğunlukla “kara bazlı” ve / veya “su bazlı” ve “gözlemlenen ve bireyselleştirilmiş” olarak tanımlanır. Bu aktiviteleri güçlendirme stratejileri olarak da telefon görüşmeleri, cihazlar, ev ziyaretleri, kayıt defteri, web tabanlı talimatlar, yazılı materyaller ve görsel talimatların kullanıldığı tespit edilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Rausch Osthoff A, Niedermann K, Braun J, et al 2018 EULAR recommendations for physical activity in people with inflammatory arthritis and osteoarthritis Annals of the Rheumatic Diseases Published Online First: 11 July 2018.

İPF Hastasıyken Enerjinizi Nasıl Korumalısınız?

19 Ekim 2018

2016 yılının başında idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) tanısı olan Charlene Marshall, bir zamanlar yapabileceği şeyleri artık yapamayacağının farkında.  Öte yandan bu durum Charlene’i profesyonel kariyerini geliştirmek için konferanslara katılmasına engel olmuyor. Charlene, bu konferansa bilgi ve içerik paylaşımı yapmak, yeni insanlarla tanışmak ve diğer katılımcılarla profesyonel iş ağını genişletmek için geldi. Etkinliğin çok yoğun geçeceğini bilen Charlene ve bu tempoya ayak uydurmak zorunda olduğumu biliyordu. Onun beklemediği şey ise her şeyi yapmak istemek, hiçbir şeyi gözden kaçırmamayı istemek ile bedeninin ve zihnin ihtiyaçları arsında sıkışıp ikilemde kalmanın ne kadar zor olduğuydu.

Aslında bu durum IPF ile yaşayan çoğu hasta için ortak bir sorundur ve ne yazık ki bu durum sadece işle ilgili konular için geçerli değildir. İPF hastaları günlük hayatın spor, gezme gibi olağan aktivitelerinde bu ikilemle sürekli yüz yüze kalmaktadırlar.

Charlene’den Tavsiyeler

Charlene için bu sefer hastalığının konferans veya mesleki gelişim fırsatlarında tam olarak katılma potansiyeline ilk kez müdahale ettiği zaman oldu. Her ne kadar konferansa yine de katılabildiği için minnettar olsa da, etkinlik sırasında sürekli duraklamalar yapmak zorunda kaldı. Charlene bu tecrübesi sırasında diğer İPF hastalarının işine yarayabilecek bazı tavsiyelerde bulundu:

  • Hastalığınızı Açıklayın: Bu bilgi, bazı savunmasızlıkları ve sorunları beraberinde getirse de başkalarından yardım istemekten çekinmeyin. Büyük oksijen tankım nedeniyle bir akciğer hastalığım olduğunu gizlemek zor, ancak bu bilgilendirme sayesinde insanlar neyim olduğunu ve neye yardıma ihtiyaç duyabileceğimi bilirler ve  uzun, yorucu günler boyunca bu benim için çok yararlı olur.
  • Arkadaş edinin: Yeni insanlarla tanışmak ve buluşmak en sevdiğim konferans bölümlerinden bazılarıdır ve bana yardım etmek için ekstra bir çift ele sahip olmak benim için rahatlatıcı olabilir.
  • Maske takın: Bu sosyal olarak rahat hissetmenize engel olabilir, özellikle de ilk kez toplandığınız bir kalabalıkta. Ancak, bağışıklık sisteminizin ilaçlara bağlı olarak baskılanması ciddi bir durumdur. Bu yüzden hastalıkları önlemek için konferans sırasında özellikle de büyük grup etkinlikleri sırasında maskemi taktım.
  • Devam etmeye çalışmayın: Profesyonel gelişim konferansları olabildiğince çok içerik almakla ilgilidir. Hem konferans içeriği hem de sosyalleşme fırsatları arasında erken sabah ve geç geceler olacağını keşfettim. Ayrıca, konferans boyunca dayanıklılığımı sürdürmeye kalkarsam, bunun için tıbbi bir acil durum veya hastalık şeklinde ödeme yapacağımı da çabucak öğrendim. Bu yüzden, hangi öğrenme modüllerine katıldığımı ve gün içinde bir ara verdiğimde seçmem gerekiyordu. Oturumları kaçırmayı sevmiyorum, ancak başkalarının bana not almasını istedim, böylece bilgileri alabiliyorum.
  • Yardım isteyin: Profesyonel bir roldeyken bunu yapmak her zaman kolay değildir. Yoğun günlerde enerjinizi biraz daha uzun süre korumanız için yardım istemek gerekli olabilir.
Literatür talep et

Referanslar :

Tips on Conserving Your Energy During Professional Events, Charlene Marshall, Pulmonary Fibrosis News July 23rd 2018

İPF Hastaları Neden Düşünme Problemleri Yaşıyor?

01 Ağustos 2018

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında net düşünmede yaşanan sorunların hastalık kaynaklı olup olmadığı merak konusudur.  Kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir fizik tedavi doktoru olan Noah Greenspan, birçok faktörün, bir kişinin açık bir şekilde düşünmede güçlük yaşamasına katkıda bulunabileceğini ve tüm sorunları pulmoner fibrozise atfetmek cazip gelse de, hastalığın her zaman suçlu olmadığını söyledi.

Birçoğumuzun neden açık bir şekilde düşünmekte zorlandığıyla ilgili olası durumları açıkladı.

  • Kronik hipoksi: Hipoksi, beyninize ve diğer organlarınıza yeterince oksijen gitmemesi durumudur. Kronik olarak yüzde 90’dan daha az oksijen satürasyonuna sahip olmak beyinde değişikliklere neden olabilir ve bu da daha az net düşünmeye neden olabilir.
  • Azalmış kan akımı: Bu, ateroskleroz ile özellikle de beyne kan sağlayan karotid arterlerle ilgili olabilir. Ya da, beynin kendi damarlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. Bu, yaşlandıkça düşünmede ve beynin yeteneklerinde ince değişikliklere neden olabileceğinden daha yaygındır.
  • Duygusal stres: Kronik bir hastalıkla uğraşmanın uzun süreli duygusal etkilerinin üstesinden gelmek zordur. Bu, zamanla kişiye zarar verir. Fiziksel ve duygusal stresle baş ederken, endişe, depresyon ve düşünmede zorluk yaşamak olasıdır.

Doktor Noah hastalara yardımcı olabilecek bazı ipuçları vermeyi ihmal etmedi:

  • Oksijen seviyeleri: Oksijen doygunluğunuzu güvenli bir seviyede tutmak önemlidir. Hastaların oksijen doygunluğunu yüzde 93’ün üzerinde tutması önemlidir. Kullandığımız çoğu oksimetrenin hata oranı artı veya eksi yüzde 3’dür. Bu demektir ki, oksimetre yüzde 93 gösteriyorsa, gerçek değer yüzde 90 ila 96 arasında olabilir. Araştırmalar, yüzde 90 ila 100 arasında oksijen seviyelerinin hastalar için güvenli olduğunu göstermiştir. Oksijen satürasyonu yüzde 90’ın altına düştüğünde, beyin ve vücutta hasar meydana gelebilir.
  • Kan basıncı yönetimi: Kan basıncı çok yüksekse, kalp vücudun geri kalan kısmına kan pompalamak için çok çalışır. Kardiyovasküler sisteme dikkat çekmek özellikle pulmoner fibrozis hastaları için önemlidir çünkü hastalık kalbe fazladan baskı yapar. Tansiyonu kontrol etmek önemlidir.
  • Uygulama gevşeme teknikleri: Vücudun altında olduğu sürekli stresten kurtulmak için bir yola ihtiyacı vardır. Tai chi ve qi gong gibi gevşeme teknikleri çok yararlıdır.
  • Kendinize yardımcı olmak için rutinler kurmak: Birçok rutin, düşünce sistemine yardımcı olabilir. Hatırlamak ve başarmak için gereken şeylerin listesini yazmak önemlidir. 
Literatür talep et

Referanslar :

Kim Fredrickson. Why Do PF Patients Have Trouble Thinking Clearly? https://pulmonaryfibrosisnews.com/2018/05/15/why-do-pf-patients-have-trouble-thinking-clearly/

İPF’li Hastaların Ekip Merkezli Bakımını İyileştirmek İçin Bir Eğitim Girişimi

30 Mart 2018

İnterstisyel akciğer hastalığı (ILD) programı ile İdiyopatik pulmoner fibroziste (İPF) en iyi bakım uygulamalarını temsil eden bir dizi kalite göstergesinin uygulanması ve değerlendirilmesi sürecinde İPF’nin tedavisi karmaşıktır. 2015 yılında National Jewish Health (NJH), temel kalite göstergelerini, klinik uygulamayı ve İPF hasta bakımı algısını nasıl etkileyebileceklerinin ölçmeye yönelik bir proje tasarlamak ve uygulamak için ILD bölümü sağlık uzmanları (10 doktor, 4 hemşire, 2 tıbbi asistan, 1 doktor asistanı) ve mesleki eğitim ve biyoistatistik ekiplerini birleştirdi. Araştırmacılar, İPF bakım ölçütlerinin performansını, yoğun bir eğitim ve uygulama geliştirme girişimi yoluyla iyileştirmenin mümkün olduğunu kanıtladılar. Ayrıca, kalite göstergelerinin iyileştirilmiş dokümantasyonuna ihtiyaç duyulduğunu tespit ettiler ve hasta merkezli İPF ekip tabanlı bir yaklaşımın geliştirilmesinde bir İPF hasta eğitimi etkinleştirme kartının etkisini değerlendirdiler.

ILD ekibi, Plan-Do-Study-Act (PDSA) basamaklı yaklaşımını kullanarak, İPF'li hastaların bakımıyla ilgili mevcut uygulamaları ve süreçleri gözden geçirdiler ve çalışmada ele alınacak sekiz ölçüt belirlediler. Ölçütler prospektif olarak izlendi ve 15 Ocak 2016 ile 15 Ocak 2017 (n = 587 İPF hastası) arasında üçer aylık dönemlerde hekimler tarafından ölçüldü ve daha sonra başlangıç olarak 2014 takvim yılı ile karşılaştırıldı (n = 276 İPF hastaları). Ölçütler, temel elektronik tıbbi kayıt (EMR) denetimleri, disiplinler arası ILD ekibinin üyeleriyle yapılan görüşmeler ve hakemli bir literatür taraması ile harmanlanmış bir yaklaşımla seçildi ve geliştirildi.

Ölçütler Sonuçları İyileştiriyor

Girişimin ilk 3 ayında, başlangıç EMR raporları, listelenen ölçütler üzerindeki kendi performanslarını değerlendirmek için bireysel sağlayıcılara dağıtıldı, sağlayıcılardan anahtar kalite performans ölçümleri hakkındaki geribildirim raporlarına yanıt olarak bir kendi kendini yansıtma anketi doldurmaları istendi ve ILD hemşireleri, hastaları yönlendirmek için sistem tabanlı kaynaklara katılmak suretiyle, sağlayıcı performansını ve hasta verilerini yakından takip etmek ve sağlık ekibine hasta eğitimi vermesine yardımcı olmak için eğitildi. Her 4 ayda bir, ikinci PDSA döngüsünün uygulanması boyunca, eğitim ve öğretim ILD ekibine dağıtıldı. Eğitim, dokümantasyon ve takip için yeni süreçler, İPF için farmakolojik olmayan tedaviler ve hasta eğitimi stratejileri de dahil olmak üzere ihtiyaç değerlendirmesinde tanımlanan boşlukları ele aldı, multidisipliner ekip eğitimi, rol oynama gösterileri ve EMR dokümantasyon eğitimi içeriyordu.

Araştırmacılar, İPF tanısı alan hastaların klinikte kullanılacakları bir hasta eğitim etkinleştirme kartı geliştirdiler. Karta ek olarak, İPF hasta ziyaretleri için özel olarak geliştirilen iki tedavi talimatı seti de dahil olmak üzere, girişim sırasında başka birçok müdahale yapıldı. Birincil sonuç ölçütü, belgelenen sekiz ölçüt ve hemşire tarafından yönlendirilen eğitim kartı müdahalesine uygun olarak, her üç ayda bir ziyarette kaydedilen veriler başına ölçütlerin oranıydı.

Ölçülen tüm alanlarda toplam sağlayıcı ölçütleri zaman içinde gelişti. Genel olarak, sekiz ölçütten her birine ilişkin dokümantasyon ve davranışların ortalama göreli yüzde değişimi, başlangıçtan girişim sonuna % 141 arttı. ILD bölümü sağlayıcıları, programın belirli unsurları hakkında geri bildirim sağlamak için girişim sonunda incelendi. Bu sağlayıcıların % 71'i, program aracılığıyla, ağırlık kaybı yönetimi ve gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) gibi konuları İPF hastalarıyla konuşmanın yararlarını ifade etti ve % 51'i programın kendilerini, İPF hastaları eğitim sınıfları veya destek grupları gibi örgütsel destek kaynaklarını konuşmalarını veya başvurmalarını motive ettiğini belirtti. Bütün sağlayıcılar, programın onları, ILD hemşirelerini İPF hasta ziyaretinde isteyerek dahil etmeye ve örgütsel destek kaynaklarını konuşmaya veya bunlara yönlendirmeye teşvik ettiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fernández Pérez ER, Zelarney P, Thomas S, et al. An educational initiative to improve the team-based care of patients with idiopathic pulmonary fibrosis. ERJ Open Res 2018; 4: 00093-2017 [https://doi.org/10.1183/23120541.00093-2017].

Süt ve Sığır Etinde Bulunan Bir Bakteri Romatoid Artritle Bağlantılı Olabilir

05 Mart 2018

UCF Tıp Fakültesi araştırmacıları, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ineklerin yaklaşık yarısında bulunan bir bakteri olan, MAP olarak bilinen, Mycobacterium Avium alttürü Paratuberculosis’in romatoid artrit ile arasında bir bağ keşfetti. Bakteri, enfekte süt, sığır eti ve inek gübresi ile üretilmiş ürünlerin tüketilmesi yoluyla insanlara yayılabiliyor.

Araştırmacılar, daha önce MAP ve Crohn hastalığı arasında bir bağlantı keşfetti ve Crohn hastalarını antibiyotiklerle tedavi etmek için ilk kez faz 3-FDA onaylı klinik araştırmalara katıldı. Crohn ve romatoid artrit aynı genetik yatkınlıkları paylaşması ve her ikisi de aynı immünosüpresif ilaç türlerini kullanarak tedavi edilmesi,  araştırmacıların bu iki hastalığın aynı tetikleyiciyi paylaşıyor olabileceklerini düşünmesine ve MAP'ın romatoid artritle bağlantılı olup olmayacağını araştırmasına yol açtı.

MAP Pozitifliği ve RA

Araştırmacılar, çalışmalarına klinik örnekleri bulunan 100 hastayı dahil ettiler. Romatoid artritli hastaların % 78'inde Crohn hastalarında bulunan genetik mutasyonla aynı olan PTPN2/22 geninde bir mutasyon olduğunu ve bu sayının % 40'ında MAP pozitifliği bulunduğunu gördüler. Bu genetik mutasyonla doğan ve enfekte sığırlardan, kirlenmiş süt veya et ürünlerini tüketerek daha sonra MAP'a maruz kalan bireylerin romatoid artrit geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu buldular. Vaka incelemelerinin, bazı RA hastalarının Crohn hastalığından muzdarip olduğunu bildirmiş olsa da, araştırmacılar, ulusal bir araştırmayla aynı hastalardaki iki hastalığın insidansının araştırılması gerektiğini belirttiler.

Araştırmacılar, romatoid artritin nedeninin hala bilinmediğini, bu nedenle böyle bir ilişkiyi bulmalarının oldukça önemli olduğunu aktardılar. Bu hastalarda MAP'ın neden daha baskın olduğunu bulmak istediklerini çünkü romatoid artritte MAP rolünün anlaşılmasının hastalığın daha etkili bir şekilde tedavi edilebileceği anlamına geldiğine dikkat çektiler.

Araştırmacılar, bulguları doğrulamak ve hastaları farklı coğrafi ve etnik geçmişlerden incelemeyi planlamak için daha ileri çalışmalar yürütüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

University of Central Florida. "Bacteria in milk and beef linked to rheumatoid arthritis." 30 January 2018.

Oksijen Desteği Kullanmayan Pulmoner Fibrozisli Hastalarda Fiziksel Aktivite ve Aktivite Alanı

04 Ocak 2018

Pulmoner fibrozis (PF) diffüz, geri dönüşümsüz parankimal skarlaşma ile karakterize bir akciğer hastalığıdır. PF bağ dokusu hastalıkları veya mesleki/çevresel maruziyetler ile ilişkili olabilir. Birçok hastada kapsamlı bir değerlendirmeye rağmen, altta yatan neden bilinmemektedir. Bu gibi durumlarda, hastalara genellikle idiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) teşhisi konur ve en sık karşılaşılan alt tip idiyopatik pulmoner fibrozistir (İPF). PF’li hastalar, yorgunluk, kuru bir öksürük, aktivite-sınırlayıcı nefes darlığı gibi semptomlar yaşarlar ve bunlar bozulmuş yaşam kalitesine (QOL) katkıda bulunur. Şu anda fibrozisi tersine çeviren herhangi bir tedavi bulunmadığından müdahalenin birincil hedefleri ilerlemeyi yavaşlatmak, semptomları azaltmak ve QOL'yi iyileştirmektir.

Dispne, PF'li hastalarda QOL bozukluğunun en önemli nedenidir. PF'nin erken evrelerinde bile, nefes darlığı hastaları yavaşlatmaya ya da zevk aldıkları belirli fiziksel aktiviteleri bırakmaya zorlayabilir. PF'nin sonraki evrelerinde, nefes darlığı, günlük yaşam aktivitelerini dahi "iş olarak" hissettirir. Pek çok geç evre PF hastası, "küçülen dünya sendromu" olarak isimlendirilen bir durumdan şikayetçidir. Bu evlerine bağlandıkları ve dünyada istedikleri kadar hareket edemediği algısını yaşadıkları bir durumdur. Bir metrik olan "faaliyet alanı", çeşitli alanlardaki araştırmacılar tarafından insanların taşıdıkları veya gezdikleri bölgeyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Spesifik olarak, bir bireyin günlük yaşamış deneyiminin mekansal hareket bileşenini temsil eder ve yaşama ortamını, hareketlilik için bireysel kapasiteyi, hareket için mevcut kısıtlamaları, ihtiyaçları, tercihleri ​​ve kaynakları birleştirir. KP'li hastaların fiziksel aktivite düzeyleri ve aktivite alanlarının ve diğer hasta merkezli sonuçlarla nasıl ilişkili olduklarının daha net anlaşılması, PF hastaları ve bakım sağlayıcıları arasındaki iletişimi artırabilir ve tedavi müdahalesi için hedeflerin belirlenmesine yardımcı olabilir.

Oksijen Desteği Aktiviteyi Artırıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gün boyunca O2'ye gereksinim duymayan, PF'li hastalarda O2 tedavisi üzerine yapılan bir çalışmaya kaydedilen hastaların heterojen bir örneğinde fiziksel aktivitenin ve aktivite alanının metriklerini kullanarak başlangıçtaki hareketin miktarını belirlemeyi amaçladılar.

Gün boyunca ilave oksijen alımında bulunmayan PF'li kişiler, Ağustos 2013'ten Ekim 2015'e kadar ABD genelinde kaydedildi. Kayıt sırasında her bir hastadan anket doldurmaları istendi ve hastalara 7 gün boyunca bir ivme-ölçer ve GPS izleyici takıldı.

Araştırmacılar, 194 katılımcı için tam analiz edilebilir GPS verileri elde ettiler. Katılımcıların %56’sı erkek ve %95’i Kafkas’tı. %30’u idiyopatik pulmoner fibrozis ve %31’i bağ dokusu hastalığı-PF tanılıydı. Denekler günde ortalama 7497 (çeyrekler arası [IQR] 5766-9261) adım yürüdü. Günlük adım sayısı semptomlar ve birkaç yaşam kalitesi alanı ile ilişkili bulundu. Yaş, vücut kütle indeksi, bilekliğe (veya bele) takılan ivmeölçere göre ve difüzyon kapasitesinin tahmin edilen yüzdesi (%DLCO) için kontrol edilen bir modelde, yorgunluk adım sayısının bağımsız bir ön gördürücüsüydü.

Araştırmacılar, gün boyunca kullanım için O2 reçete edilmemiş PF'li hastaların hareketliliklerinde çok değişkenlik olduğunu ve günlük fiziksel aktivitenin, yaşam kalitesini etkileyen çeşitli alanlarla ilgili olduğunu ancak GPS-kaynaklı aktivite alanı ile ilgili olmadığını belirttiler. Giyilebilir veri toplama cihazlarının, PF hastalarında tedavi müdahalelerin hareketi nasıl etkilediğini belirlemek için kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Root et al. Physical activity and activity space in patients with pulmonary fibrosis not prescribed supplemental oxygen, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:154.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Akut Alevlenmesinde Prognostik Faktörler

29 Aralık 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) ilerleyici, fibrotik bir akciğer hastalığıdır ve hipoksi ve azalan akciğer hacmi ile sonunda solunum yetmezliği ile karakterizedir. Histolojik olarak usual interstisyel pnömoni (UİP) tanısı alan idiopatik pulmoner fibrozis (İPF), İİP'nin en sık görülen alttürüdür. İPF'nin etiyolojisi ve patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak fibrotik sürecin genellikle epitel hasarından ve aktivasyondan sonra fibroblastların oluşumu ve ekstraselüler matriks birikiminden kaynaklandığı düşünülmektedir. İPF'nin klinik seyri oldukça değişkendir ve İPF hastalarının ortalama sağ kalım süresinin ilk tanıdan 2-5 yıl sonra olduğu tahmin edilmektedir.

İPF genellikle yavaş yavaş ilerlemekle birlikte, klinik seyirin herhangi bir aşamasında İPF'nin akut alevlenmesi (İPF-AE) meydana gelebilir. İPF-AE, enfeksiyon, kalp yetmezliği veya pulmoner emboli gibi diğer nedensel hastalıkların yokluğunda, hastalığın hızla kötüleşmesi olarak tanımlanır. İPF-AE'nin prognozu zayıftır, genellikle birkaç hafta veya ayda ölümle sonuçlanır ve mortalite % 60 ila % 80 arasındadır. Uluslararası kılavuzlar İPF-AE'li hastaların çoğunda kortikosteroid önermesine rağmen henüz kanıtlanmış etkin bir tedavi bulunamamıştır. İPF-AE için yüksek doz intravenöz kortikosteroidler de dahil yoğun tedaviyi alan hastaların sadece küçük bir kısmının iyileştiği rapor edilmiştir. Daha önce, mortaliteyi ön gördürücü hasta özellikleri araştırılmıştır ancak İPF-AE'nin kesin prognostik faktörleri bilinmemektedir.

Tedavi Öncesi Puls Kortikosteroid?

Japonya’dan araştırmacılar, İPF-AE'li hastaların klinik verilerini analiz etmek ve İPF-AE'nin potansiyel prognostik faktörlerini belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 59 İPF-AE vakasının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelediler. Klinik veriler, laboratuvar verileri, radyografik bulgular, tedavi ve semptomların başlangıcından puls kortikosteroid tedavisinin başlangıcına, yani semptom süresi ve sonucuna kadar geçen sürede analiz ettiler.

Araştırmacılar, tek değişkenli analizde, İPF evresi, cinsiyet-yaş-fizyoloji (GAP) indeksi, semptom süresi ve yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YRBT) skorunu prognoz ile ilişkili buldular. Çok değişkenli analizde de, semptom süresi önemli bir prognostik faktör olarak kaldı ve 1 günlük risk artış oranı 1,11 olarak hesaplandı. Semptom süresinin alıcının çalışma karakteristiği eğrisi altındaki alan, hayatta kalanlar için kurtarılamayanlara göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Yaşama süresi, geç tedavi gruplarında (5 gün, n = 30) erken tedavi grubuna (<5 gün, n = 29; log-rank testi) göre anlamlı derecede daha kısa bulundu.

Araştırmacılar, belirtilerin başlangıcı ile puls kortikosteroid tedavisinin başlaması arasındaki zaman aralığının, İPF-AE'li hastalarda bağımsız bir prognostik faktör olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Atsumi et al. Prognostic Factors in the Acute Exacerbation of Idiopathic Pulmonary Fibrosis: A Retrospective Single-center Study, Intern Med Advance Publication 2017.

İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Anksiyete ve Depresyon

13 Aralık 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarının uzun dönem anksiyete ve depresyon sıklığını ve bu durumlara katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı. Çalışmada araştırmacılar, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeğini (HADS) tamamlamış tüm bireylerden, başlangıçta ve 12 aylık verileri kulandılar.  Hastaları, HADS skorları standart kriterlere göre, > 10 puan muhtemel bir klinik anksiyete veya depresyon vakasını ve 8-10'luk puan sınırda vaka olarak sınıflandırdılar. Hastaları, başlangıçta ve 12 aylık izlemde HADS skorları >8 olduğunda, uzun dönem anksiyete ve depresyon olarak değerlendirdiler.  Analiz demografik ve fizyolojik verileri ve hasta tarafından bildirilen tıbbi komorbiditeleri içeriyordu. Analiz sırasında, Avustralya İPF kayıt sistemi, muhtemel veya kesin İPF'si olan 435 katılımcı içeriyordu. Başlangıçta ve takipte (12 ± 3 ay) HADS anketini tamamlayan 102 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Bu grubun, başlangıçtaki analiz dışında bırakılanlarla karşılaştırılması, demografik veya fizyolojik özelliklere göre farklılık göstermedi. 12 aylık takipte 96 katılımcı HADS kaygı alanını ve 98 HADS depresyon alanını tamamladı.

Dispne ve Öksürük Anksiyeteyi Tetikliyor

20 katılımcıda (% 21) uzun dönem anksiyete mevcuttu, bunlardan 15 katılımcı (% 75) anksiyolitik almıyordu. Uzun dönemde anksiyete ve mortalite arasında bir ilişki yoktu. Tek değişkenli analizde, uzamış anksiyete, başlangıçta daha şiddetli dispne, başlangıçtaki ek oksijen kullanımı, daha fazla komorbidite ve başlangıçta daha şiddetli ​​öksürük ile ilişkiliydi. Uzamış anksiyetenin FVC düşüşüyle ​​ilişkisi yoktu. Çok değişkenli analizde, ek oksijen kullanımı, uzun süreli anksiyete için tek bağımsız belirteçti ve varlığı 4,3 kat daha yüksek olasılıkla ilişkiliydi. Öksürük şiddeti ile ilişki için bir eğilim mevcuttu.

Katılımcıların % 13'ünde HADS skorunda değişiklik mevcuttu ve 12 ayda kötüleşmiş anksiyete riskini öneriyordu. Tek değişkenli analizde, anksiyete riskinde kötüleşme, 12 ayda öksürük şiddetinde artış ve kötüleşmiş dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, öksürük şiddetinde ki sadece bir artışın, 12 ay boyunca anksiyete riskinin kötüleşmesinin bağımsız bir ön gördürücüsü olduğunu gösterdi.

14 katılımcıda (% 14) uzamış depresyon mevcuttu, bunlardan 10’u (% 71) antidepresan almıyordu. Tek değişkenli analizde, uzun süreli depresyon, başlangıçtaki daha kötü dispne ve ​​öksürük, daha fazla komorbidite, daha genç yaş ve kötüleşen dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, başlangıç öksürük şiddetinin uzamış depresyonun bağımsız bir belirteci olduğunu gösterdi. Başlangıçtaki öksürük şiddetinde 10 mm'lik bir artış, uzun süreli depresyon oranını % 45 oranında arttırıyordu.

Katılımcıların % 7'sinde 12 ayda kötüleşmiş depresyon riski vardı. Tek değişkenli analizde, başlangıçtaki daha kötü dispne, 12 ayda kötüleşmiş dispne ve dispne değişikliği ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde, kötüleşen dispne,  kötüleşmiş depresyon riskiyle ilişkili bulundu.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, dispnenin ve öksürüğün anksiyete ve depresyona önemli katkıda bulunduğunu doğruladığını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Glaspole IN, Watson AL, Allan H, et al. Determinants and outcomes of prolonged anxiety and depression in idiopathic pulmonary fibrosis. Eur Respir J 2017; 50: 1700168.

Romatoid Artrit KOAH Riskini Arttırıyor

11 Aralık 2017

Yapılan çalışmalar, KOAH ve enflamasyon arasında bir bağlantı olduğunu göstermiş ve RA gibi kronik enflamatuar hastalıkların, KOAH'a zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Romatoid artrit otoimmün bir hastalıktır. Genellikle diz, el ve bilek eklemlerini etkiler, enflamasyona, ağrıya ve şişliğe neden olur. Hastalık aynı zamanda kas, tendonlar, bağ dokusu ve fibröz doku da dahil olmak üzere, vücudun diğer dokularına da saldırabilir ve kalp, akciğerler ve gözleri etkileyebilir. Tahminlere göre tüm dünyada % 1 oranında romatoid artrit vakası vardır, kadınlar ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar en fazla etkilenen kişilerdir.

KOAH, zaman geçtikçe solunumun zorlaştığı bir grup hastalıktır. Amfizem, kronik bronşit ve bazı astım tiplerini içerir. Hastalık ilerledikçe, öksürük ve nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüs sıkışması gibi semptomlara neden olur. Raporlar, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki insanların % 6,4'ünün KOAH tanısı aldığını ve gerçek oranın daha fazla olabileceğini öne sürmektedir. Sigara, KOAH'ın ana nedeni iken, hastaların yaklaşık yüzde 25'inde hiç sigara kullanımı yoktur. KOAH riskini artırdığı bilinen diğer faktörler arasında hava kirliliği, kimyasal dumanlar ve bazı toz türleri gibi diğer akciğer tahriş edicileri bulunur. Alfa-1 antitripsin eksikliği olarak bilinen nadir bir genetik bozukluk da bir faktör olabilir.

Kanada British Columbia Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı'ndan araştırmacılar, uzun süren enflamatuvar bir durum olan RA’nın, KOAH gelişiminde rol oynayıp oynamadığını araştıran bir çalışma yaptılar. RA'da, KOAH ile hastaneye yatma riskini genel popülasyona göre değerlendirdiler. Araştırmacılar, yönetimsel sağlık verilerini kullanarak, nüfusa dayalı bir RA kohortunu ve eşleştirilmiş genel popülasyon kontrollerini incelediler. 01/1996 ile 12/2006 tarihleri ​​arasında RA tanısı alan British Columbia'daki tüm vakaları, daha önce yayınlanmış kriterleri kullanarak seçtiler. Genel nüfus kontrollerini, rastgele olarak, doğum yılı, cinsiyet ve endeks yıllarına göre, RA olgularıyla 1: 1 eşleştirdiler. Çalışmada KOAH sonucunu birincil KOAH kodu ile hastaneye yatış olarak tanımladılar. RA ve kontroller için insidans oranlarını, % 95 Cis ve insidans oranı oranlarını (IRR) hesapladılar. Çok değişkenli Cox orantısal tehlike modelleri (PHM) ile, potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA'da KOAH riskini genel nüfusa kıyaslayarak hesapladılar. Sigaranın olası şüpheli etkisi için sonuçların sağlamlığını ve KOAH sonuçlarının tanımlanması için duyarlılık analizlerini kullandılar.

RA Hastalarında %47 Daha Fazla KOAH Riski

Çalışmaya, 24.625 RA’lı birey ve 25.396 kontrol dahil edildi. KOAH nedeniyle hastaneye yatma insidansı, RA'da kontrollerden yüksek bulundu. Potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA olgularında kontrollerden % 47 daha fazla KOAH nedenli hastaneye yatma riski mevcuttu.  Artan risk, sigara içmek için modelleme yapıldıktan sonra ve değişen KOAH tanımlarıyla da dikkat çekiciydi.

Araştırmacılar, romatoid artritle yaşayan insanlar ve klinisyenlerin, KOAH'ın erken semptomlarına dikkat etmesi gerektiğine ve böylece akciğerler irreversibl hasar görmeden tedavinin başlanmasının önemine dikkat çektiler. Sonuçların, enflamasyonu kontrol etme ihtiyacını ve romatoid artritin etkin tedavisi yoluyla enflamasyonun tamamen yok edilmesinin önemini vurguladığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

McGuire, K., Avina-Zubieta, J.Antonio., Esdaile, J. M., Sadatsafavi, M., Sayre, E. C., Abrahamowicz, M. and Lacaille, D. Risk of Incident Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) in Rheumatoid Arthritis: A Population Based Cohort Study. Arthritis Care Res. Accepted Author Manuscript. doi:10.1002/acr.23410.

Balık Yağı Artrit Tedavisinde Etkili mi?

28 Kasım 2017

Artrit, sık rastlanan ve engelliliğin önde gelen bir nedenidir. Artrit eklemleri enflamasyon yoluyla ya da kıkırdak dejenerasyonu yoluyla etkiler. Artritin, romatoid artrit (RA) ve osteoartrit olmak üzere iki yaygın tipi olup, her ikisi de eklem ağrısı, sertlik ve hareketlilik sorunlarına neden olabilir. RA, bağışıklık sistemindeki bir sorundan kaynaklanan enflamatuar bir eklem hastalığıdır. Osteoartrit ise eklem kıkırdağı ve kemikleri etkileyen dejeneratif bir durumdur. Morina balığı karaciğer yağı ve balık yağı, DHA (dokosaheksaenoik asit) ve EPA (eikozapentaenoik asit) olmak üzere iki tür omega-3 yağ asidi içerir. EPA ve DHA'nın enflamasyonu azalttığını gösterilmiştir. Yağ asitlerinin enflamasyonu azaltmada rolü, RA tedavisine yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Balık yağının osteoartrit tedavisinde rol oynayıp oynamadığı araştırılmıştır.

2012 yılında yayınlanan bir incelemede , artrit tedavisi için balık yağının yararları ile ilgili yapılmış önceki çalışmalar incelenmiştir. Özellikle, eklem şişlik ve ağrıların azaltılmasında EPA ve DHA'nın rolü araştırılmıştır. Çalışmada, deniz kaynaklı EPA ve DHA'nın eklem şişliği ve ağrı üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gösteren tutarlı kanıtlar ortaya koymuştur.  Ayrıca, bu omega-3 yağ asitlerinin, RA'nın başka bir semptomu olan eklemlerde sabah sertliğinin iyileşmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir. 2016'da yapılan bir araştırmada ise, günlük omega-3 takviyesinin RA üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ve analjezik ilaç ihtiyacını azalttığı bulunmuştur. Mevcut bilimsel kanıtların 2015 yılındaki incelemesine göre, çok sayıda hayvan çalışmaları, balık yağının osteoartrit için bir tedavi olarak umut vaat ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, incelemede balık yağının insanlarda osteoartrit için etkili bir tedavi olup olmadığının kesin olarak söylenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Balık yağı, kan dolaşımında bulunan bazı yağları azaltmaya ve kan basıncını düşürmeye de yardımcı olabilir. Ayrıca, depresyon tedavisinde anti-depresanların yanında iyi çalıştığı bulunmuştur.

Balık Yağında Ne Var?

Temel Omega 3'leri elde etmenin en iyi yolu, soğuk su yağlı balığı yemektir. Balık yağı, uskumru, ton balığı, ringa balığı, somon, morina balığı karaciğeri gibi yağlı balıklardan yapılan bir diyet ekidir. Ayrıca, demir, kalsiyum, vitaminler B, A ve D de dahil olmak üzere az miktarda vitamin ve mineral içerir. Balık yağı, yalnızca preslenmiş morina karaciğerlerinden gelen yağ içeren morina karaciğeri yağından farklıdır. Morina balığı karaciğer yağı A ve D vitamini balık yağı yerine çok daha yüksek miktarda içerir. Bu vitaminler genellikle sağlıklıdır, ancak büyük miktarlarda tüketildiğinde zararlı olabilir. Artrit için balık yağı veya morina karaciğeri yağı kullanan insanlar, faydalı olabilmesi için yeterli miktarda omega-3 yağ asidi kazanmak için büyük miktarlarda ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, zararlı A ve D vitamini seviyelerine girmeden büyük dozlar tüketebileceğinden, morina karaciğeri yağı yerine balık yağı omega-3'ün daha iyi bir kaynağıdır.

Artrit Vakfı, Hem RA hem de osteoartrit için, günde iki kez 2,6 grama kadar balık yağı önermektedir. En fazla yararı elde etmek için, EPA ve DHA'nın aktif içeriklerinin en az % 30'unu içermesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

  • About arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/about-arthritis/
  • Best fish for arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/arthritis-diet/best-foods-for-arthritis/best-fish-for-arthritis.php
  • Boe, C., & Vangsness, C. T. (2015, July). Fish oil and osteoarthritis: Current evidence. American Journal of Orthopedics, 44(7), 302–305. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26161757
  • Fish oil. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/treatments/natural/supplements-herbs/guide/fish-oil.php
  • Miles, E. A., & Calder, P. C. (2012, June). Influence of marine n-3 polyunsaturated fatty acids on immune function and a systematic review of their effects on clinical outcomes in rheumatoid arthritis. British Journal of Nutrition, 107(Suppl 2), S171–S184. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22591891
  • Rajaei, E., Mowla, K., Ghorbani, A., Bahadoram, S., Bahadoram, M., &, Dargahi-Malamir, M. (2016, July). The effect of omega-3 fatty acids in patients with active rheumatoid arthritis receiving DMARDs therapy: Double-blind randomized controlled trial. Global Journal of Health Science, 8(7), 18–25. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4965662/

İPF’de Gen Ekspresyon Analizleri

22 Kasım 2017

Kronik ve ölümcül fibrotik akciğer hastalığı olan idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) klinik seyri oldukça değişkendir. Ortalama sağ kalım yaklaşık 3 yıl olmakla birlikte, 5 yıl ve üzeri bir sürede akciğer fonksiyonlarının yavaş, sürekli bir şekilde kaybedilmesinden, hızlı bir ilerleyici ve tanı sonrası 1-3 yıl içinde ölüme kadar değişir. İPF'nin tipik olarak yavaş ilerleyen seyri, akut alevlenme (AEİPF) olarak adlandırılan ve genellikle solunum yetmezliğinin yeni, kötüleşmiş bir temeline yol açan akciğer fonksiyonlarındaki ani bozulmalarla kesintiye uğrayabilir. AEİPF'nin altında yatan mekanizmalara henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Dahası, biyolojik heterojenliği belirleme ve ilgi sonuçları için risk altındaki hasta kohortlarını seçme konusunda sağlam bir araç eksikliği, İPF'deki girişimsel klinik araştırmaların kapsamını ve tasarımını sınırlamaya devam etmektedir.

İPF tanısında mevcut yaklaşım, görüntüleme ve histoloji özelliklerine dayalı klinik değerlendirme ile sınırlıdır. Bununla birlikte, gelecekte genetik imzalar ve kana spesifik veya akciğer spesifik biyolojik belirteçler geliştirmek için yıldız çalışmaları yapılmaktadır. Transkriptomik çalışmalarla elde edilen gen imzalarının İPF hastalarını ve diğer interstisyel akciğer hastalıklarını ve sağlıklı kontrollerden ayırt ettiği bildirilmiştir. Sağlıklı kontrollerin genetik imzalarının gruplanmamış İPF hastaları ile karşılaştırılması, hastalık örneklerinde geniş genetik heterojenite ortaya çıkarmıştır ve çeşitli çalışmalarda İPF alt gruplarındaki farklı gen ekspresyon profilleri bildirilmiştir.

Amerika’dan araştırmacılar, prediktif veya prognostik değere sahip yeni gen işaretleri ile potansiyel İPF alt gruplarının tanınmasını kolaylaştırmak için, diferansiyel gen ekspresyon analizinden önce makine öğrenme yaklaşımlarının uygulanabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. İPF alt gruplarını tanımlamak ve karakterize etmek için veri temelli kümeleme analizi ve bilgi temelli bir yaklaşım kullandılar.

6 Farklı İPF Alt Türü

Araştırmacılar, İPF / UIP'li 131 hasta ve 12 sağlıklı kontrolün akciğer dokusunda transkripsiyonel profiller kullanarak, hastalık şiddetini yansıtan altı İPF alttürü tanımladılar. Ağa dayalı kümeleme ile, enflamatuar süreçleri, kan basıncını ve akciğerin dallanma morfogenezisini düzenleyen genlerle zenginleştirilmiş İPF'nin en ağır alt grubunu tanımladılar. Sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldığında İPF’nin altı alt grubunda bulunan, farklı olarak eksprese edilen genler arasında, hücre dışı matriksin transkriptleri, epiteliyal simant hücrelerin çapraz-talk, kalsiyum iyonu homeostazı ve oksijen taşınımı yer alıyordu.  İPF'yi normal kontrollerden ve hafif derecede İPF'den ayırt edebilen moleküler imzaları tespit ettiler. Bu imzaları, daha sonra üç bağımsız İPF / UIP kohortunda doğruladılar. Ayrıca, bilgiye dayalı yaklaşımları kullanarak, İPF için birkaç yeni aday gen ve potansiyel biyolojik belirteç tanımladılar. 

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al.  Unsupervised gene expression analyses identify IPF-severity correlated signatures, associated genes and biomarkers, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:133.

İPF’de mtDNA ve Fibroblast Yanıtları Arasındaki İlişki Araştırıldı

06 Ekim 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), tanımlanabilir nedenlerin yokluğunda, olağan interstisyel pnömoninin radyografik veya histolojik bulguları ile karakterize, ölümcül bir interstisyel akciğer hastalığıdır ve dolaşımdaki biyolojik belirteçlerle klinik parametreleri içeren prognostik modellerden fayda sağlayacak oldukça değişken bir hastalık seyri gösterir. İPF, transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGFβ1) gibi çözünebilir mediyatörlerle olan etkileşimlerden kaynaklanan miyofibroblastların eksprese eden alfa düz kas aktin (αSMA) ve lokal doku sertliği gibi mekanik etkilerin birikimini içerir. TGFβ1, aktive olmuş hücreleri beslemek için gerekli olan mitokondriyal fonksiyon ve biyoenerjektik değişimleri de düzenler. TGFβ1'in pleiotropik fonksiyonları terapötik hedeflemeyi zorlaştırdığı için, onun “downstream” etkilerinin kesilmesi hem daha güvenli hem de daha etkili olabilir. İPF fibroblastları aerobik glikoliz ve doğuştan gelen immün reseptör aktivasyonu için zenginleştirilmiş iken, hücre dışı mitokondriyal DNA (mtDNA) gibi mitokondriyal yaralanmayla ilişkili doğuştan bağışıklık ligandları İPF'de tanımlanmamıştır.

Amerika’dan araştırmacılar, İPF'de mtDNA ve fibroblast yanıtları arasındaki ilişkiyi tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar çalışmalarında, normal insan akciğer fibroblastlarının mtDNA ile uyararak yanıtları değerlendirdiler ve TGFβ1 uyarımı ve katı substratlar ile doğrudan temasa yanıt olarak ortaya çıkan ve İPF fibroblastlarında kendiliğinden olan glikolitik yeniden programlamanın aşırı mtDNA seviyeleri ile ilişkili olup olmadığını incelediler. İPF'li ve İPF'siz kişilerden alınan bronkoalveoler lavajda (BAL) ve iki longitudinal İPF kohortundan ve demografik olarak eşleşen kontrollerden alınan plazma örneklerinde mtDNA konsantrasyonlarını ölçtüler.

Araştırmacılar mtDNA'ya maruz kalmanın, normal insan akciğer fibroblastlarında αSMA ekspresyonunu arttırdığını gördüler. Normal insan akciğer fibroblastlarında ki TGFβ1 veya katı hidrojellerle olan etkileşimlerle indüklenen metabolik değişiklikler, hücre dışı mtDNA birikimine eşlik ediyordu. Bu bulgular, İPF fibroblastlarının spontan fenotipini çoğaltmaktadır. MtDNA konsantrasyonları, İPF’li BAL ve plazmada artarken, ikinci bölmede, hastalık ilerlemesi ve olaysız sağ kalım ile güçlü ilişkiler sergilendiği görüldü. Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, İPF'ye yeni bakış açısı sağlayan, metabolik yeniden programlama, mtDNA, fibroblast aktivasyonu ve klinik sonuçlar arasında önceden bilinmeyen ve son derece yeni bir ilişkiyi gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryu et al. Extracellular Mitochondrial DNA is Generated by Fibroblasts and Predicts Death in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med. 2017 Aug 7.

Meslek ve Romatoid Artrit Gelişme Riski

27 Eylül 2017

Romatoid artritin (RA) etiyolojisi için çevresel faktörler önemlidir, ancak farklı mesleki tehlikelerin hastalığa katkıları ile ilgili hala bilinmeyen çok şey mevcuttur. Çevresel faktörlerin, duyarlı bireylerde otoimmün reaksiyonları tetikleyerek RA gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Yapılan yeni araştırmalar, bazı mesleklerin işçilerinin romatoid artrit gelişme riski altında olabileceğini ortaya koymaktadır.

İsviçre’den araştırmacılar, bazı mesleki tehlikeler ve maruziyetler ile anti-sitrülinat protein antikoru (ACPA) + RA veya ACPA-RA riski arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, İsveç nüfus tabanlı EIRA vaka-kontrol çalışmasından 3522 vaka ve 5580 kontrolü analiz ettiler. Meslek öyküsü ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi edinmek için bir anket hazırladılar. Serolojik analizler için kan örnekleri aldılar. 1996 ile 2014 yılları arasındaki kan numuneleri ve anketlerden toplanan çevresel, genetik ve immünolojik faktörler hakkında bilgi topladılar. Çalışma kapsamına alınmadan önce son mesleğe ilişkin RA'nın risk oranını (OR) hesaplamak için koşulsuz lojistik regresyon kullandılar. Analizlerde, bilinen sigara içme yaşı, alkol kullanımı, vücut kitle indeksi (VKİ) ve eğitim gibi bilinen çevresel maruziyet ve yaşam tarzı faktörleri için düzeltmeler yaptılar.

Araştırmacılar, imalat sektöründeki erkek işçilerin, profesyonel, idari ve teknik sektörlerdeki işçilerden (referans grubunda) daha yüksek romatoid artrit riski taşıdıklarını tespit ettiler. Erkekler arasında duvarcı ve beton işçilerinin, malzeme taşıma operatörlerinin ve elektrik-elektronik işçilerinin ACPA + RA riskinin, duvarcı ve beton işçileri ile elektrik- elektronik işçilerinin ACPA-RA riskinin arttığını gördüler. İmalat sektöründe, erkek elektrik ve elektronik işçileri ve malzeme taşıma operatörleri, referans gruba göre iki kat, duvar örme ve beton işçileri üç kat artmış risk taşıyordu. Kadın hemşirelerin ve görevlilerin romatoid artrit riski biraz artmıştı. Bununla birlikte, imalat sektöründe bu ilişki gözlenmedi ve bunun nedeninin sektörde erkeklerle karşılaştırıldığında çalışan daha az sayıda kadın olabileceği düşünüldü. Kadınlar arasında, yardımcı hemşirelerin ACPA + RA riski orta derecede artmıştır. Kadınlar arasında, ACPA-RA ile ilişkili hiçbir meslek bulunmadı.

Araştırmacılar, olası maruziyetleri belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler. Potansiyel faktörler arasında silika, asbest, organik çözücüler ve motor egzozu olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Anna Ilar, Lars Alfredsson, Pernilla Wiebert, Lars Klareskog, and Camilla Bengtsson. Occupation and Risk of Developing Rheumatoid Arthritis: Results From a Population-Based Case-Control Study,  Arthritis Care & Research 2017.

Japonya’da İPF İçin Hastalık Şiddeti Evrelendirme Sistemi

20 Eylül 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, ilerleyici fibrotik interstisyel pnömoninin spesifik bir formu olarak tanımlanır ve usual interstisyel pnömoninin (UIP) histopatolojik ve/veya radyolojik paterniyle ilişkilidir.  İPF'nin prognozu kötüdür ve Bireysel olguların doğal seyri değişkendir. İPF'li hastalarda prognozun öngörülmesi, klinisyenler için aynı zamanda çok önemli ve zorlayıcıdır. İPF hastalarında doğal seyri tahmin etmek zor olsa da, çeşitli klinik değişkenlerin İPF'de sağ kalımı öngördüğü gösterilmiştir. Dispne seviyesi, akciğerin karbon monoksit (DLCO) için difüzyon kapasitesi, yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (HRCT) ve pulmoner hipertansiyon üzerine bal peteği miktarı, hayatta kalma için belirgin prediktörlerdir. İstirahat halinde PaO2 ve 6MWT'nin sonunda desatürasyon varlığı da prognostik faktörler olarak gösterilmiştir. Buna ek olarak, bireysel değişkenleri farklı değişkenlerle birleştiren klinik tahmin modelleri önerilmiştir. Son zamanlarda, cinsiyet (G), yaş (A) ve iki akciğer fizyolojisi değişkenleri (zorlu vital kapasite (FVC) ve DLCO) dahil olmak üzere bir evreleme sistemi (GAP sistemi) geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Japonya'da, tıbbi bakım devlet yardımları ile ilgili kararlar alırken İPF hastalık şiddeti sınıflandırması (J-sistemi) kullanılmaktadır. Mevcut J sistemi, arteryal oksijen kısmi basıncı (PaO2) ve I-IV evrelerinde egzersiz desatürasyonundan oluşur. Bu sistem evre III ve IV'te iyi prognostik sınıflandırma sağlar, fakat evre I ve II için zayıftır. Japonya’dan araştırmacılar bunun desaturasyonla erken evrelerde sınıflandırma eksikliğinden kaynaklandığını ve desatürasyona sahip olan PaO2> 80 Torr olan hastalarda (mevcut sınıflandırmada I evre) desatürasyona sahip olmayanlara göre daha kötü bir prognoza sahip olabileceğini düşündüler. Araştırmacılar, evre I ve II’de ayırt edici kabiliyeti iyileştirmek için revize edilmiş bir sistem önerdiler. Ölüm oranını öngörmek için revize edilen J-sistemini mevcut J-sistemi ile Cox orantısal tehlikeler modeli kullanarak karşılaştırdılar. Yakın zamanda önerilen GAP sistemini her iki J sistemi ile karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, 9 ayrı merkezden 215 İPF hastasını geriye dönük olarak incelediler. Hastaların çoğunluğu erkekti ve yaş ortalaması 67,2’ydi. Ortalama izlem süresi 35,4 aydı ve ortalama sağ kalım 50 aydı. Takip süresi sonunda 116 hasta öldü. Hiçbir hastaya akciğer transplantasyonu uygulanmadı. Mevcut sınıflamaya göre evre olan hastaların sayısı sırasıyla 103, 18, 50 ve 44’tü. Mevcut I. evre hastalar arasında, 53 hastada 6MWT sonunda desatürasyon gözlendi. Bu 53 hasta daha sonra revize edilmiş sınıflamada evre II olarak sınıflandırıldı. Bu nedenle, revize edilmiş sınıflamaya göre evre I, II, III ve IV hasta sayısı sırasıyla 50, 71, 50 ve 44’tü. Mevcut Japon şiddet evreleme sisteminin 6MWT sonundaki ortalama sağ kalım süresi sırasıyla 50,5 ± 1,9 ve 99,3 ± 35,0 aydı. İstirahatte PaO2 ≥ 80 torr olsa bile, 6MWT sonunda desatürasyona sahip hastalar, desatürasyona sahip olmayan hastalara göre daha kötü prognoza sahipti.

Tek değişkenli Cox orantısal risk modelitahmin edilen % VC, öngörülen DLCO%, PaO2, 6MWT sonunda desatürasyon, mevcut evre ve revize edilmiş Japon şiddet evrelendirme sistemi ve modifiye GAP şiddet evrelendirme sistemindeki evrenin, sağ kalımın önemli ön gördürücüleri olduğunu gösterdi. Ayırt edici prognoz için C-istatistiği, revize edilmiş J sisteminde modifiye edilmiş GAP sisteminden ve mevcut J sisteminden daha yüksekti. 10 000 önyükleme örneğinden üretilen bu modellerin C-istatistiği orijinal modellere benzerdi. Çok değişkenli analiz, revize edilen J-sisteminin ve modifiye GAP sisteminin bağımsız prognostik faktörler olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, revize edilmiş J sisteminin, mevcuttan daha iyi bir mortalite tahmini sağlayabildiğini, hem revize edilen J-sistemi hem de modifiye edilmiş GAP sisteminin, İPF'nin prognostikasyonu ve klinik yönetimi için bağımsız ve değerli araçlar olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kondoh et al. Disease severity staging system for idiopathic pulmonary fibrosis in Japan, Respirology (2017).

İPF ve PPFE Arasında Ne Fark Var?

22 Ağustos 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoniler (İİP'ler), idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), non-spesifik interstisyel pnömoni, respiratuar bronşiolit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, deskuamatif interstisyel pnömoni, kriptojenik organize pnömoni ve akut interstisyel pnömoni olmak üzere altı ana tipte sınıflandırılır. Bununla birlikte, nadiren de olsa, sınıflandırılamayan benzersiz özelliklere sahip diğer İİP’lerle de karşılaşılmaktadır. İdiyopatik plöroparenkimal fibroelastozis (PPFE), çoğunlukla üst loblarda, akciğer parankimi ve plevrayı içeren elastofibrozisten oluşan nadir bir İİP türüdür.

Japonya’dan araştırmacılar daha önce, PPFE tutulumunun aslında üst lob baskın olduğunu göstermişlerdi, ancak son vaka serilerinde, üst ve alt akciğer alanlarının PPFE hastalarının üçte birinde eşit oranda yer aldığını gösterdiler. PPFE hastalarının bazen alt loblarında üst loblarda olduğu gibi PPFE lezyonları olmasına rağmen, bazı durumlarda, diğer histolojik paternlerde, PPFE'nin alt loblarında görülür bu yüzdende PPFE'yi diğer İİP'lerden ayırmada sorun yaşanabilmektedir. Bazen üst akciğer alanlarında traksiyon bronşektazisi ile birlikte subplevral alveoler konsolidasyona, PPFE ile aynı görüntü paternine sahip olan ancak klinik olarak PPFE olarak sınıflandırılmayan İPF'li hastalarla karşılaşılmaktadır. Bu hastaların özellikleri ayrıntılı olarak incelenmemiştir ve İPF'li hastalarda elastik fibrozis ile kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımı daha önce hiç araştırılmamıştır. Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada ise,  tüm akciğer kullanılarak klinik olarak tanı konan İPF'li hastalarda elastik ve kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımını araştırdılar ve İPF ile PPFE hastaları arasındaki her iki fibrozis tipini nicel olarak karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, klinik olarak İPF tanısı alan hastaların kayıtlarını retrospektif olarak incelediler ve akciğer transplantasyonu için otopsi veya pnömonektomi yapılan hastaları seçtiler. Histolojik olarak PPFE'nin doğrulandığı hastaları da karşılaştırma için gözden geçirdiler. Histolojik örneklerde, her lob için kolojen lifler ve elastik lifleri, tümüyle slayt görüntü analizi kullanılarak havalanmamış akciğer alanının yüzdesi olarak (kollajen fiber skoru ve elastik fiber skoru) ölçüp, bu skorları İPF ve PPFE hastaları arasında karşılaştırdılar. Araştırmacılar, 48’i İPF ve 7’si PPFE tanılı toplam 55 hastada, İPF ve PPFE hastaları arasındaki kollajen lif skorlarında anlamlı farklılık olmadığını gördüler. PPFE hastalarında üst lobdaki elastik fiber skorları İPF hastalarından daha yüksekti. Bununla birlikte, İPF'li 48 hastanın 12'sinde, üst lobların elastik fiber skorları, PPFE hastalarındaki ilk çeyreklerin üzerindeydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Yoshiaki Kinoshita, Kentaro Watanabe, Hiroshi Ishii, Hisako Kushima, Masaki Fujita, Kazuki Nabeshima. Proliferation of elastic fibers in idiopathic pulmonary fibrosis: A whole-slide image analysis and comparison with pleuroparenchymal fibroelastosis, Histopathology. 2017 Jul 18.

İPF Hastalarında Yaşam Kalitesinin Korunmasında Akciğer Rehabilitasyonunun Rolü

14 Haziran 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) dünya çapındaki prevelansı giderek artmaktadır. İPF, ilk tanıdan sonra ortalama sağ kalımın 4 yıldan daha kısa olduğu ölümcül bir hastalıktır fakat tedavideki gelişmeler ile mortalite oranları sınırlanmakta ve yaşam süresi uzatılmaktadır. Farmakolojik tedavi ile ve öngörülen FVC’nin en az % 50 olması durumunda, hastalığın ilerlemesini ve fonksiyonel düşüş yavaşlatılabilir. Ayrıca, akciğer transplantasyonu cerrahi sonrası sağ kalımı 10 yıla kadar artırabilir. Ancak ne yazık ki, akciğer transplantasyonunu bekleyen İPF hastalarındaki mortalite özellikle akut alevlenmelerden dolayı %44 kadar yüksek oranlardadır.

Sağ kalım kadar, yaşam kalitesinin artması da önemlidir. Yaşam kalitesi önemli bir klinik hedef haline gelmektedir. Pulmoner rehabilitasyon, şu anda mevcut olan en etkili farmakolojik olmayan yönetim stratejisidir. Örneklem boyutları nispeten küçük olmasına rağmen, meta-analizden ikna edici kanıtlar göstermekle birlikte, İPF'li hastalar diğer teşhislere kıyasla biraz künt bir yanıt sağlansa da, haftada iki kez güç ve dayanıklılık eğitimi programı ile solunum kapasitesi, dispne ve yaşam kalitesi iyileşmelerinin yanı sıra fiziksel fonksiyonlarda kısa süreli iyileşmeler sağlanmaktadır. Ayrıca, pulmoner rehabilitasyon ile ilgili uzun dönemdeki faydalar için de kanıtlar mevcuttur. Fonksiyon, dispne ve yaşam kalitesindeki iyileşmeler egzersizi bıraktıktan sonra bozulmaya başlasa da, yaşam kalitesi bir egzersiz programına başlandıktan sonraki 11 ay boyunca korunmaktadır. Mevcut kanıtlar, İPF'nin tipik olan ilerleyici kötüleşmesini önleme veya geciktirmede egzersiz eğitiminin yeteneğini açıkça desteklemektedir. İPF hastalarında daha uzun sağ kalım ile birlikte, eşlik eden hastalıkların etkisi, klinik bir endişe haline gelmiştir. İskemik kalp hastalığı, İPF hastalarında gözlenen en sık kardiyovasküler komorbiditedir ve ilk miyokard enfarktüsü gibi olaylar, İPF tanısı almayan yaş ve cinsiyete uygun hastalardakinin iki katından fazladır. iskemik kalp rahatsızlığı olan hastalar için, kalp rehabilitasyonunu destekleyen kanıtlar oldukça güçlüdür. Egzersiz bazlı kardiyak rehabilitasyon, yaşam kalitesini iyileştirir, hastaneye kaldırma oranlarını düşürür ve mortaliteyi % 25 oranında azaltır.

Glaspole ve arkadaşları da, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, İPF hastaları arasında sağlıkla ilişkili yaşam kalitesinin, ilk büyük popülasyon seviyesinde analizini yaptılar. Yaklaşık 2,5 yıl boyunca her 6 ayda bir, 500'den fazla hastadan, yaşam kalitesi, dispne, anksiyete ve depresyon gibi verileri topladılar. Hastaların üçte birinden fazlasında, zamanla akciğer fonksiyonunda % 5'lik bir düşüş ile birlikte yaşam kalitesinde klinik olarak anlamlı bir düşüş gözlemlediler. Dispnenin, yaşam kalitesinin en güçlü belirleyicisi olduğunu buldular. Öngörülen FVC'deki azalmaların ise aktiviteyle ilişkili yaşam kalitesi üzerinde en güçlü etkiye sahip olduğunu gözlemlediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Melissa J. Benton and Helen L. Graham. Maintaining quality of life in IPF patients: What role should pulmonary rehabilitation play?, Respirology (2017).

İdiyopatik Pulmoner Fibroz Hastalarında Histopatolojik Altgrupların Prognostik Önemi

08 Nisan 2017

İdiyopatik pulmoner fibroz (İPF), akciğer parankiminde değişik derecelerde inflamasyon ve fibroz ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık prognozu oldukça kötüdür. İPF hastalarından alınan akciğer örneklerinin patolojik incelemesi çeşitli histolojik paternleri gösterebilir. Usual interstisyel pnömoni (UIP), İPF'li hastaların çoğunda görülen, fibrozan interstisyel pnömoninin spesifik bir histolojik paterndir. Bir grup araştırmacı İPF'li hastalardaki histopatolojik bulguların önemini daha iyi anlamak için yaptıkları çalışmada, 1976'dan 1985'e kadar Mayo Tıp Merkezi'nde açık akciğer biyopsisi yapılan İPF'li 104 hastanın retrospektif analizini yaptılar. Araştırmacılar,  hastaların genel sağ kalım oranlarını, histopatolojik alt grupların spektrumunu ve bunların prognostik önemini belirlemeyi amaçladılar. Çalışmaya 54 erkek ve 50 kadın İPF hastası dahil edildi ve hastaların ortalama yaşları 63’tü. Hastaların %42’si hiç sigara kullanmamıştı. Hastalara açık akciğer biyopsisi ile İPF tanısı konduktan sonra ortalama sağ kalım 3.8 yıldı. Mevcut histopatolojik incelemede, olağan interstisyel pnömoni (UIP), deskuamatif interstisyel pnömoni (DIP), nonspesifik interstisyel pnömoni / fibroz (NSIP), akut interstisyel pnömoni (AIP), bronşiyolit, bronşiolitis obliterans organize pnömoni (BOOP) ve diğerlerini içeren heterojen bir grup gösterildi. UIP grubunun ortalama sağ kalımı 2.8 yıldı. Bu diğer kronik interstisyel pnömoni alt gruplarına göre anlamlı derecede daha kötü bulundu.

Veriler, DIP ve NSIP'in, UIP'in erken formlarından ziyade, ayrı ve farklı antiteleri temsil ettiğini gösteriyordu. Bu sonuç yalnızca radyografik ve histolojik bulguların farklılıklarıyla değil, aynı zamanda hayatta kalma eğrilerinde tanıdaki yaş farklılıklarıyla açıklanamayan önemli farklılıklar tarafından da destekleniyordu. Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, İPF’nin, anlamlı şekilde farklı sağ kalım oranları ile çeşitli histopatolojik alt gruplar içerdiğini işaret ettiğini belirttiler. UIP'li hastaların, NSIP de dahil olmak üzere diğer idiyopatik kronik interstisyel pnömoni tipleri olan hastalardan daha kötü sağ kalıma sahip olduğunun ve İPF hastalarında prognostikasyon için kesin histopatolojik sınıflandırma önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bjoraker JA, Ryu JH, Edwin MK, Myers JL, Tazelaar HD, Schroeder DR, Offord KP. Prognostic significance of histopathologic subsets in idiopathic pulmonary fibrosis. AM J RESPIR CRIT CARE MED 1998;157:199–203.

İdiyopatik İnterstisyel Pnömoniler

06 Nisan 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoniler (İİP'ler) çeşitli derecelerde inflamasyon ve fibrozis ile etiyolojisi bilinmeyen, yaygın parankimal akciğer hastalıklarının bir grubudur. Amerikan Toraks Derneği (ATS)/ Avrupa Solunum Topluluğu (ERS) konsensüs sınıflamasında İİP’ler;  idiyopatik pulmoner fibroz (İPF; sıklık,% 47-64), nonspesifik interstisyel pnömoni (NSIP, sıklık,% 14-36), respiratuvar bronşiolit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, deskuamatif interstisyel pnömoni( sıklık %10-17), kriptojenik organize pnömoni (sıklık,% 4 ila 12), akut interstisyel pnömoni  (sıklık <%2) ve lenfositik interstisyel pnömoni (LİP sıklık <%2) olmak üzere 7 farklı klinikopatolojik antite olarak sınıflandırılır. Sınıflandırma büyük oranda histopatolojiye dayanır, ancak klinisyen, radyolog ve patoloğun yakın etkileşimini gerektirir. Özellikle idiopatik pulmoner fibrozis  (İPF) ile fibrotik nonspesifik interstisyel pnömoni arasında karar verirken, doğru bir tanı çok zor olabilir. Daha iyi tanısal belirteçlere ihtiyaç vardır.

İPF, etiyolojisi henüz bilinmeyen en sık rastlanılan interstisyel akciğer hastalığıdır. Mevcut ATS / ERS tanımına göre, İPF akciğerlerle sınırlı olan ve cerrahi akciğer biyopsisinde usual interstisyel pnömoninin (UIP) histopatolojik paternini gösteren, kronik fibrozan interstisyel pnömoninin bir türüdür. İPF’nin prognozu oldukça kötüdür ve tanıdan sonra ortalama sağ kalım 2-4 yıldır, bununla birlikte hastadan hastaya oldukça değişkendir. Her bir hastada prognozun öngörülmesi zordur fakat prognozla ilişkili çeşitli klinik ve radyolojik değişkenler tanımlanmıştır. Yapılan bazı klinik araştırmalara göre, bu hastalığın doğal seyrinde, hastalığın şiddetli morbidite veya ölümle sonuçlanan akut alevlenmelerle birlikte daha stabil dönemleri dikkat çeker.

Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (HRCT) İPF tanısı için daha duyarlı ve spesifiktir ve tercih edilen görüntüleme yöntemi olarak konvansiyonel göğüs radyografisinin yerini almaya başlamıştır. Geniş buzlu cam opasiteleri, nodüller, üst lob veya orta bölgedeki predominans bulguları ve önemli hiler veya mediastinal lenfadenopatilerin radyografi görüntüsünde dikkat çekmesi IPF tanısının varlığını sorgulatmaktadır. İPF'nin kesin tanısı, cerrahi akciğer biyopsisinde görülen bir UIP histopatolojik paternini gerektirir.

NSİP, İPF’den farklı histopatolojik görünüm ve daha iyi bir prognoz ile karakterizedir. Bununla birlikte, İPF ile fibrotik nonspesifik interstisyel pnömoni arasındaki ilişki üzerinde tartışmalar mevcuttur.

Tüm İİP'lerde olduğu gibi, NSİP tanısı klinik, radyolojik ve histopatolojik bulguların kombinasyonuna bağlıdır. NSIP, patolojik olarak çeşitli derecelerde enflamasyon ve fibroz ile karakterize edilir ve temporal homojenlik (yani, fibrozun tekdüzeliği) ile UIP modelinden farklıdır. Yine de, fibrotik NSIP paterninin UIP paterninden ayırt edilmesi güç olabilir. Bu nedenle, mevcut ATS / ERS sınıflandırması histopatolojik patern üzerine kurulu olsa da, iki hastalığın daha iyi ayırt edilmesi için mikroarray analizi gibi ilave tanı yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dong Soon Kim, Harold R. Collard, and Talmadge E. King, Jr. Classification and Natural History of the Idiopathic Interstitial Pneumonias, Proc Am Thorac Soc. 2006 Jun; 3(4): 285–292.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Erken Tanısında Akciğer Oskültasyonu

30 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), idiyopatik interstisyel pnömoniler arasında en sık görülen ve en şiddetli olanıdır. Çoğunlukla 60-70 yaş arası bireyleri etkiler ve ortalama sağ kalım 3 yıldır. İPF insidansı ve mortalitesi son yıllarda dramatik bir şekilde yükselmiştir. İPF’nin patojenik süreçleri henüz çözümlenememiştir. Şimdiye kadar hiçbir tedavi, İPF'nin ilerlemesine dolayısıyla ölüme engel olamamaktadır. Bununla birlikte, İPF'deki yeni ilaç tedavileri, pirfenidon veya üçlü tirozin kinaz inhibitörü BIBF 1120'nin, akciğer fonksiyonundaki azalmayı sınırlamada etkili olduklarının klinik araştırmalar ile gösterilmesi, umut vadetmektedir.

Bu terapötik gelişmeler göz önüne alındığında, İPF'nin daha erken teşhis edilmesi daha önemli hale gelmiştir. Pirfenidon, Japonya'da ve Avrupa Birliği'nde, fikir birliğinin yokluğunda zorlu vital kapasite (FVC) >% 50 ve difüzyon kapasitesi ya da karbon monoksit (DL, CO) >% 35 olan hafif-orta düzeyde İPF'ye sahip hastalarda kullanımı onaylanmıştır. Bu kriterler, tedavinin en az gelişmiş hastalığı olan hastalarda daha etkin olduğunu gösterme varsayımıyla tutarlıdır.

Bununla birlikte, İPF’nin erken dönemde tanısı başlı başına bir sorundur. Yapılan bir çalışmada ilk belirtilerin ortaya çıkması ile İPF merkezine sevk arasında ki gecikmenin 2,2 yıl olduğu gösterilmiştir. Bu gecikmenin sebeplerinin, var olan semptomların sağlık problemlerini işaret ettiğinin kabul edilmesindeki direnç gibi hastaya bağlı faktörler, ilerleyici başlangıç ve İPF'nin yavaş ilerlemesi, alevlenmeler olmadığında hastalığın saptanamaması gibi hastalıklara bağlı faktörler ve pratisyen hekimler ya da göğüs hastalıkları uzmanları tarafından nadir görülen hastalıkların farkında olunmaması gibi doktora bağlı faktörler olduğu düşünülmektedir.

Oskültasyonda ince raller, klinisyenler tarafından kolayca tanınır ve İPF'de karakteristiktir. Akciğer biyopsisi ile belgelenmiş diffüz parankimal akciğer hastalığı bulunan 272 olgu üzerinde yapılan bir çalışmada, usual interstisyel pnömoni patolojik tanısı olanlarında aralarında bulunduğu interstisyel pnömonili hastaların % 60'ında ve sarkoidoz ya da diğer granülomatozu olanların sadece % 20'sinde ince raller duyulmuştur.

Raller, öncelikle akciğerin bazal bölgelerinde ve hastalık ilerlemesiyle ise üst bölgelerde fark edilir. Dispne veya gaz değişim anormallikleri ile birlikte rallerin varlığı, göğüs radyografisi normal olsa bile interstisyel akciğer hastalığını işaret edebilir. İdiyopatik nonspesifik interstisyel pnömonisi olan hastaların çoğunda ve bağ dokusu hastalığına bağlı pulmoner fibroziste de raller duyulur.

Raller İPF için spesifik olmadıklarından, kapsamlı bir tanı işlemi başlatmaları gerekir. Bazen sağlıklı yetişkinlerde, özellikle yaşlı bireylerde istirahatte nefes alıp verirken, akciğerlerin anterior bölgelerindeki küçük hava yollarının kapanması nedeniyle raller duyulabilir. Ancak bunlar genellikle birkaç derin nefesten sonra kaybolur. Semptomsuz hastalarda rallerin takibi sırasında, konjestif kalp yetmezliğinin ortaya çıktığı da görülmektedir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığına sahip veya bronşektazili hastalarda, muhtemelen küçük hava yollarına uygulanan daha büyük çekiş kuvvetlerinden dolayı, zaman zaman raller duyulabilir. Bununla birlikte, İPF'deki raller tüm inspirasyon süresi boyunca duyulmaktadır. Kalp yetmezliği ve pnömoni ile ilişkili harici sesler, frekansta daha yüksektir ve İPF ‘nin ince ralleri oldukça farklıdır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Vincent Cottin and Jean-Franc¸ois Cordier. Velcro crackles: the key for early diagnosis of idiopathic pulmonary fibrosis?, Eur Respir J 2012; 40: 519–521

İdiyopatik Pulmoner Fibroz Hastalarında Histopatolojik Altgrupların Prognostik Önemi

14 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibroz (İPF), akciğer parankiminde değişik derecelerde inflamasyon ve fibroz ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık prognozu oldukça kötüdür. İPF hastalarından alınan akciğer örneklerinin patolojik incelemesi çeşitli histolojik paternleri gösterebilir. Usual interstisyel pnömoni (UIP), İPF'li hastaların çoğunda görülen, fibrozan interstisyel pnömoninin spesifik bir histolojik paterndir.

Bir grup araştırmacı İPF'li hastalardaki histopatolojik bulguların önemini daha iyi anlamak için yaptıkları çalışmada, 1976'dan 1985'e kadar Mayo Tıp Merkezi'nde açık akciğer biyopsisi yapılan İPF'li 104 hastanın retrospektif analizini yaptılar. Araştırmacılar, hastaların genel sağ kalım oranlarını, histopatolojik alt grupların spektrumunu ve bunların prognostik önemini belirlemeyi amaçladılar.

Çalışmaya 54 erkek ve 50 kadın İPF hastası dahil edildi ve hastaların ortalama yaşları 63’tü. Hastaların %42’si hiç sigara kullanmamıştı. Hastalara açık akciğer biyopsisi ile İPF tanısı konduktan sonra ortalama sağ kalım 3.8 yıldı. Mevcut histopatolojik incelemede, olağan interstisyel pnömoni (UIP), deskuamatif interstisyel pnömoni (DIP), nonspesifik interstisyel pnömoni / fibroz (NSIP), akut interstisyel pnömoni (AIP), bronşiyolit, bronşiolitis obliterans organize pnömoni (BOOP) ve diğerlerini içeren heterojen bir grup gösterildi. UIP grubunun ortalama sağ kalımı 2.8 yıldı. Bu diğer kronik interstisyel pnömoni alt gruplarına göre anlamlı derecede daha kötü bulundu.

Veriler, DIP ve NSIP'in, UIP'in erken formlarından ziyade, ayrı ve farklı antiteleri temsil ettiğini gösteriyordu. Bu sonuç yalnızca radyografik ve histolojik bulguların farklılıklarıyla değil, aynı zamanda hayatta kalma eğrilerinde tanıdaki yaş farklılıklarıyla açıklanamayan önemli farklılıklar tarafından da destekleniyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, İPF’nin, anlamlı şekilde farklı sağ kalım oranları ile çeşitli histopatolojik alt gruplar içerdiğini işaret ettiğini belirttiler. UIP'li hastaların, NSIP de dahil olmak üzere diğer idiyopatik kronik interstisyel pnömoni tipleri olan hastalardan daha kötü sağ kalıma sahip olduğunun ve İPF hastalarında prognostikasyon için kesin histopatolojik sınıflandırma önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bjoraker JA, Ryu JH, Edwin MK, Myers JL, Tazelaar HD, Schroeder DR, Offord KP. Prognostic significance of histopathologic subsets in idiopathic pulmonary fibrosis. AM J RESPIR CRIT CARE MED 1998;157:199–203.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozis’te Sağ Kalımın Belirteçleri

04 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis tanıdan itibaren beklenen ortalama sağ kalım oranı 2-5 yıl ile oldukça ölümcül bir hastalıktır. İPF kötü bir prognozlu bir hastalık olsa da, hastalar arasında sağ kalımda belirgin heterojenite vardır. İPF'li hastalarda sağ kalım süresini önceden tahmin etmek zordur. Sağ kalımı klinik ve fizyolojik belirteçlerle önceden belirlemeye çalışan birçok çalışma mevcuttur. Fakat yayınlanmış çalışmaların sonuçları çelişkilidir.

İPF tanısı konan hastalarda sağ kalım süresinin güvenilir şekilde tahmin etmeyi sağlayan belirteçlerin tanımlanması, klinisyenler için prognozu iyileştirmek ve transplantasyona daha erken yönlendirmek için son derece yararlı olabilir. Bu konuda yapılan birçok çalışma, başlangıçtaki klinik ve fizyolojik değişkenlerin prediktif değerini araştırmaktadır. Bununla birlikte başlangıçtaki klinik ve fizyolojik değişkenlerin sağ kalım süresinin önceden tahmin edilmesinde kullanılması ile ilgili yapılan bu çalışmalarda tutarsız sonuçlar bildirilmiştir.

Amerika’dan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada kolay ölçülebilen klinik ve fizyolojik değişkenlerin zaman içindeki değişiminin, tek başına başlangıç ​​ölçümlerine göre daha güvenilir ve daha güçlü sağ kalım tahmini sağlayabileceğini düşündüler. Araştırmacılar, biyopsi ile ispatlanmış İPF'li, iyi tanımlanmış geniş bir hasta popülasyonunda, klinik ve fizyolojik değişkenlerin 6 ve 12 aylık ardışık ölçümünün prediktif değerini incelediler. Solunum fonksiyon testleri ve arteryel kan gazı örnekleminde, torasik gaz hacmi, rezidüel hacim, toplam akciğer kapasitesi (TLC), FVC, FEV1, karbon monoksit için tek-nefes difüzyon kapasitesi, arteryal pH, oksijen kısmi basıncı, karbondioksit kısmi basıncı, serum bikarbonatı ve oksijen satürasyonunu ölçtüler.

Çalışmaya 81 İPF hastasını dahil ettiler. Sonuçları incelediklerinde, katılımcıların dispne skoru, toplam akciğer kapasitesi, torasik gaz hacmi, FVC, FEV1, karbonmonoksitin difüzyon kapasitesi, arteryel oksijen kısmi basıncı, oksijen doygunluğu ve alveoler arteryel oksijen gradiyenti değerlerindeki altı aylık değişimin, bazal değerler için düzeltmeden sonra bile sağ kalım süresi için prediktif özellikte olduğunu buldular. 12 aylık değişimi değerlendirmek için 12 aylık verileri mevcut 51 hastayı değerlendirdiler. Dispne skorunda, toplam akciğer kapasitesinde, FVC'de, arteryal oksijen kısmi basıncında, oksijen doygunluğunda ve alveoler arteryal oksijen gradyanında on iki aylık değişim, başlangıç ​​değerlerine göre düzeltme yapıldıktan sonra bile yine sağ kalım süresini öngörüyordu.

Araştırmacılar, klinik ve fizyolojik değişkenlerin 6. ve 12. aylardaki değişiminin değerlendirilmesinin, klinisyenlere, tek başına başlangıç ​​değerlerine göre daha doğru prognostik bilgi sağlayabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Harold R. Collard, Talmadge E. King, Jr., Becki Bucher Bartelson, Jason S. Vourlekis, Marvin I. Schwarz, and Kevin K. Brown. Changes in Clinical and Physiologic Variables Predict Survival in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med Vol 168. pp 538–542, 2003

İPF’in Etiyolojisi Nedir?

01 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), etiyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamış, kronik ve genellikle ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Hastalık sıklıkla orta yaş üzeri yetişkinlerde ortaya çıkmaktadır ve erkeklerde kadınlardan neredeyse iki kat daha sık görülmektedir. Uzun bir süre İPF, diğer interstisyel akciğer hastalıklarına benzer şekilde, bilinmeyen bir hasarın ardından çözülemeyen kronik bir enflamatuvar sürecin zararlı sonuçları olarak düşünülmüştür.

Çoğu interstisyel akciğer hastalığının, bilinen ya da bilinmeyen bir hasar verici ajana karşı ortaya çıkan, tanımlanabilen bir başlangıç enflamatuvar yanıt içerdiği kesindir. Tüm bu hastalıklarda, erken hastalıkta akciğer biyopsisi saf enflamasyon gösterir ve takipte bu hastaların birçoğu anti-enflamatuvar tedavi ile iyileşir. Bu bozuklukların bazıları doğal olarak fibrozise dönüşebilir ve dolayısıyla bir İPF akciğeri ile ayırt edilmesi zor olabilir. Bununla birlikte, şu ana kadar gerçek bir İPF'nin erken safhası hiç kimsede gözlenememiştir. Semptomların başlamasından sonraki 6. ay ve 2. yılda İPF ile başvuran hastaların histolojisi, hafif ila orta şiddette enflamasyon ile birlikte değişken derecelerde fibrozis ve bal peteği görünümü göstermektedir. Yani, İPF'nin enflamatuvar bir süreçle başladığına dair bir kanıt bulunmamaktadır ve en önemlisi, diğer interstisyel akciğer bozukluklarıyla paralelliklerden başka, enflamasyonun İPF'nin erken evrelerinde daha belirgin olduğuna dair bir kanıt bulunmamaktadır.

Diğer interstisyel akciğer hastalıklarının aksine İPF’nin, enflamasyonun ikincil ve ilgili olmayan patojenik bir ortak olduğu ayrı bir antite olduğuna dair artan kanıtlar mevcuttur. Erken ya da geç hastalıkta, benzer hafif- orta derecede enflamasyonun varlığını ve güçlü anti-enflamatuvar tedaviye yanıtsızlığa dair kanıtlar da mevcuttur. Bununla birlikte, deneysel modellerden ve bazı insan hastalıklarından elde edilen verilere göre, enflamasyonsuz fibrozis olabileceği açıktır. Gelişen bir varsayım, İPF'nin epitelyal mikro yaralanmalardan ve anormal yara iyileşmesinden kaynaklanabileceğini önermektedir.

Fibrotik akciğer hastalıklarının patogeneziyle ilgili kabul edilen görüş, bir enflamatuvar sürecin ardından fibroblast proliferasyonu ve fibrozisin takip ettiği bir başlangıç akciğer hasarının olduğu yönündedir. Bu görüş, enflamasyonun, fibrotik yanıttan önce var olduğunu ve sürdüğünü, akciğer fibrogenezisinde önemli bir rol oynadığını varsaymaktadır.

Bu varsayımsal kavram, çoğu interstisyel akciğer hastalığının patogenezini açıklamaktadır fakat bir epitelyal fibroblastik hastalık gibi görünen İPF patogenezini açıklamamaktadır. Enflamasyonla yönlendirilen fibrozisin bir epitelyal / fibroblastik bozukluktan kaynaklanan fibrozisten ayırt edilmesi, yalnızca düşünsel doğruluk için önemli değildir. En uygun tedavi, hasarlanmaya verilen yanıtın doğasının doğru bir şekilde anlaşılmasına dayanır.

Literatür talep et

Referanslar :

Selman, Moisés, and Annie Pardo. "Idiopathic pulmonary fibrosis: an epithelial/fibroblastic cross-talk disorder." Respiratory research 3.1 (2001): 3.

Yaşadığınız Ülkenin Enlemi ile RA Başlangıç Yaşı İlişkisi

01 Mart 2017

Romatoid artrit (RA), sebebi henüz bilinmeyen ve farklı klinik özellikler gösterebilen, kronik otoimmün bir hastalıktır. RA'ya genetik katkının % 12-60 olduğu düşünülmektedir ve çevresel faktörler de hastalık duyarlılığına katkıda bulunmaktadır. Topluluklardaki genetik ve çevresel faktörler hakkında bildirilen rakamlardaki değişiklikler, çalışma tasarımındaki farklılıklar, araştırmaların yapıldığı zaman ve verilerin belirli bölgeler veya etnik gruplarla sınırlı tarihsel araştırmalardan gelmesi ile kısmen açıklanabilir. Ülkeler ve bölgeler arasında RA gelişme oranlarında farklılıklar olduğu kabul edilmektedir.

RA başlangıç ​​yaşı hastalık sonuçlarının en önemli hastalık belirteçlerinden biri olduğu düşünülmektedir. RA başlangıç yaşındaki değişkenlik çoğu zaman RA çalışmalarında ihmal edilmektedir. Gelişmiş ülkelerden Avrupa kökenli hastaları içeren bazı çalışmalarda, ortalama RA başlangıç yaşının yaklaşık 50 olduğu ve bu ülkelerin epidemiyolojik çalışmalarında, yaşla birlikte 70'li yaşlara doğru yükselen insidans oranları raporlanmaktadır. Tersine, Afrika ve Asya ülkelerinden yapılan bazı çalışmalarda, ortalama RA başlangıç yaşında, 20 ya da 30’lar kadar erken yaşlarda pik görülmektedir. Farklı enlem aralığındaki bölgesel çalışmalarda hem ortalama RA başlangıç yaşı hem de yaş gruplarına göre dağılım sıklığı bakımından dikkat çekici farklılıklar raporlanmıştır.

Enlem aralıkları, jeoepidemiyolojide, çevrenin farklı coğrafi alanlardaki hastalık insidansı ve riski üzerindeki etkisini incelemek üzere bir gösterge olarak kullanılmıştır ve daha ileri araştırmalar için hipotezler oluşturulmuştur. Sistemik lupus eritematosus, dermatomyozit ve Crohn hastalığı gibi hastalıklar coğrafi olarak kuzey enlemleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.

Yeni yapılan çalışmada, RA başlangıç yaşının tüm dünyada enlemlere göre değişip değişmediği değerlendirildi. Dünya çapında yapılan bu ankette, önceden seçilmiş şehirlerden romatologlar, RA'nın başlangıcına ilişkin 20 ardışık RA hastasıyla görüşmeler yaptılar. Ankette araştırılan diğer değişkenler, her şehrin konumu, romatolog varlığı, enlemler (10 ° artış, güney-kuzey), boylamlar (üç bölge), ülke içi tutarlılık ve ülkelerin IHDI’larıydı (Inequality-adjusted Human Development Index). 41 ülkenin 77 şehrindeki 126 romatolog tarafından sağlanan % 82’si kadın toplam 2481 hastanın verileri değerlendirildi. Dünya genelinde RA başlangıç yaşı ortalaması 44 ± 14 yıl olarak hesaplandı. RA hastaların % 28'inde 36 yaşından önce ve %50’sinde 46 yaşından önce başlıyordu. RA başlangıcı, yengeç dönencesi çevresinde kuzeye kıyasla 8 yıl daha önceydi. Çok değişkenli analiz, kadınların, batı şehirlerinin ve yengeç dönencesi çevresindeki enlemlerin daha genç RA başlangıç yaşıyla ilişkili olduğunu gösterdi. RA başlangıcı ve IHDI yaşı arasında pozitif yönde bir korelasyon mevcuttu. RA çoğu zaman erken yaşta başlıyor ve enlemlere göre değişiyordu. 

Literatür talep et

Referanslar :

GEO-RA Group. Latitude gradient influences the age of onset of rheumatoid arthritis: a worldwide survey, Clin Rheumatol. 2016 Dec 19.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image