Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Solak Olmak Zihin Sağlığı Tedavisinin Sonuçlarını Etkileyebilir

28 Ağustos 2018

1970'lerden beri yapılan yüzlerce çalışma, beynin her iki yarım küresinin belirli bir duygu tipine ev sahipliği yaptığını ileri sürdü. Buna göre mutluluk, gurur ve öfke gibi ilişki kurmakla bağlantılı duygular, beynin sol tarafında yaşarken, nefret ve korku gibi kaçınma ile ilgili duygular sağda yer almaktadır.

Fakat bu çalışmaların neredeyse tamamı baskın olarak sağ elini kullanan insanlara yapıldı. Bu basit gerçek, Cornell Üniversitesi'nde insan gelişimi ve psikoloji profesörü Daniel Casasanto'ya göre, beynin duyguların nasıl işlediğine dair yanlış anlaşılmaya sebep olmuştur.

Yaptıkları yeni bir çalışmada gösterdiklerine göre yıllardır inanılan modelin aksine solak insanlarda, uyanıklık ve kararlılık gibi duygular beyninin sağ tarafında daha baskındır. Hatta daha radikal olan bulguya göre bir kişinin duygusal sinir sistemlerinin yerleşimi, solak olup olmadıklarına göre değişir. Çalışma "İnsan serebral korteksinde yaklaşım motivasyonu" çalışması olarak isimlendirildi.

"Kılıç ve kalkan hipotezi" olarak adlandırılan yeni teoriye göre, elimizle eylemleri gerçekleştirme şeklimiz, beynimizde duyguların nasıl organize edildiğini belirler. Eskiden kılıç savaşçıları, düşmanlarına saldırmak için kılıçlarını dominant elleriyle kullandılar ve bir kaçınma eylemi olarak ise saldırılardan kurtulmak için baskın olmayan elleriyle kalkanlarını kaldırdılar. Bu eylem alışkanlıklarına uygun olarak, sonuçlar, yaklaşım duygularının beynin baskın “kılıç” elini kontrol eden yarıküresine ve baskın olmayan “kalkan” eli kontrol eden yarıküredeki duygulardan kaçınma olduğuna bağlı olduğunu göstermektedir.

Solaklarda Tedavi Ters Tepebilir

Çalışmanın bulgularının, depresif anksiyete ve depresyon için mevcut bir tedavi olan nöral tedavi için olası etkileri vardır. Çalışmada kullanılan ve Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan tekniğe benzer şekilde, yaklaşıma bağlı duyguları teşvik etmek için nöral tedavide beynin sol tarafına hafif bir elektriksel stimülasyon veya manyetik bir stimülasyon verilir.

Ancak Casasanto'nun çalışması, tedavinin sol elini kullanan hastalar için zararlı olabileceğini öne sürüyor. Soldaki uyarım, yaşamı etkileyen yaklaşım duygularını azaltacaktır. Casasanto, "Eğer solaklara standart tedaviyi verirseniz, muhtemelen onları daha da kötüleştireceksiniz," dedi.

Ancak, Casasanto bu araştırmanın sadece sağlıklı katılımcılar üzerinde çalıştığını ve bu bulguları klinik bir ortama yaymak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu hatırlatmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Brookshire G. et al. Approach motivation in human cerebral cortex. Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 2018; 373 (1752): 20170141 DOI: 10.1098/rstb.2017.0141

Bazı Ebeveyn Davranışları Bebek Beyinlerini Öfkeli Tonlara Ayarlayabilir

18 Haziran 2019

Yeni bir çalışma, bebekleriyle etkileşime girerken çok kontrolcü davranan ebeveynlerin, bebeklerinin öfkeli seslere uyum sağlama olasılığını arttırabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar, daha “yönlendirici” ebeveynlik uygulayan anne ve babaları olan bebeklerde, öfkeli seslerin kayıtlarını duyduklarında, duygusal seslendirmelerin işlenmesinde yer alan beynin bir alanının, daha sert yanıt verdiğini buldular.

 Araştırmacılar, “yönlendirici” ebeveynliği, "bir ebeveynin, bebeğin oyun veya iletişime katılımını kontrol eden ya da kısıtlayan şekillerde yorum yapma eğilimi" şeklinde tanımladırlar. Bu tür davranışların hafif ancak tutarlı bir model olabileceğini ve ses içerebileceğini veya içermeyebileceğini söylediler. Bu tür davranışlara, küçük ama yinelenen, bir bebeğin yüzüne bir oyuncağı yakın tutarak araya girme veya bebeğin dikkatini çekmek için art arda seslenmeyi örnek gösterdiler. İnsanların bu tür ebeveynlik tarzını ne sıklıkta uyguladığının önemli olduğunu aktardılar. Yönerge tarzını kullanan ebeveynlerin bunu günlük yaşamda sürekli yaptıklarını ve aynı zamanda bebeklerinde 'arzu edilen' davranış olarak gördüklerini ortaya çıkarmak için negatif sesli duyguları ifade etmekte daha hızlı olabileceklerini söylediler.

Araştırmacılar çalışmalarına 29 anne-baba çifti ve bebeklerini dahil ettiler. Anneler ve 6 aylık bebekleri oyun seansları sırasında izlediler ve annelere taleplerin, izinsiz müdahalelerin veya eleştirel yorumların ne sıklıkta gerçekleştiği konusunda puan verdiler.

Tüm Yönlendirici Davranışlar Kötü Değil

Araştırmacılar annelerden bebeklerini kucaklarında tutmalarını istediler. Daha sonra önceden kaydedilmiş, öfkeli, mutlu ya da tarafsız olan, konuşma dışı seslendirmeler çalındı. Araştırmada MR'lar gürültülü ve rahatsız edici olduğu için bebeklerin beyinlerinin incelenmesi için farklı bir teknoloji kullanıldı. Beynin kortikal bölgelerine kan akışını ölçen Fonksiyonel Yakın Kızılötesi Spektroskopisi olarak bilinen teknik ile bebekler rahatsız edilmeden görüntüleme yapıldı. Bu cihaz güvenli ve taşınabilirdi ve bebeğin kafasına yerleştirilmiş küçük bir başlık gibi görünüyordu.

Araştırma, bebek beyinlerinin, ebeveynleri daha “müdahaleci ve talepkar” olduğunda öfkeli seslere daha güçlü yanıtlar verdiğini gösterdi. Araştırmacılar bu çalışmanın amacının tüm “yönlendirici” ebeveynliklerin kötü olduğunu kanıtlamak olarak yorumlamaması gerektiğine dikkat çektiler. Yönlendiriciliğin gerekli olduğu zamanlar da olduğunu ve yönlendiriciliğin sadece kontrol ile ilgili değil, aynı zamanda yapı ve yön sağlama ile ilgili olduğunu da belirttiler. Burada önemli olanın bu tarzın süreklilik arz edip etmemesi olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen Zhao, Georgia Chronaki, Ingo Schiessl, Ming Wai Wan, Kathryn M. Abel. Is infant neural sensitivity to vocal emotion associated with mother-infant relational experience?, PLoS ONE 14(2): e0212205.

30 Dakikalık Bir Yürüyüş Kan Basıncını İlaç Kadar Azaltabilir

18 Haziran 2019

Egzersizin kardiyovasküler sağlık için faydalı etkileri olduğu artık herkesçe bilinmektedir ve hipertansiyon ve hiperlipidemi tedavisinde ilaçların yanı sıra egzersiz de önerilmektedir. 

Yapılan yeni bir çalışmada, her sabah 30 dakikalık egzersiz yapmanın, günün geri kalanında kan basıncını düşürücü ilaçlar kadar etkili olabileceği gösterildi. Araştırmacılar, her sabah kısa bir koşu bandı yürüyüşünün uzun süreli etkilere sahip olduğunu ve bu sabah yürüyüşleri sayesinde günün ilerleyen saatlerinde yapılan kısa yürüyüşlerden daha fazla faydalanıldığını tespit ettiler.

Çalışmaya, 55 ve 80 yaşları arasında 35 kadın ve 32 erkek dahil edildi. Katılımcıların her birinden, rastgele olarak, aralarında en az altı gün olmak üzere üç farklı günlük plan izlemeleri istendi.

İlk plan 8 saat boyunca kesintisiz oturmayı içeriyordu. İkinci plan 1 saatlik oturma sonrası bir koşu bandı egzersizinde orta şiddette 30 dakikalık yürüme ve ardından 6,5 saat oturma süresinden oluşuyordu. Son plan 30 dakikalık koşu bandı yürüyüşünden önce 1 saat oturma ve ardından her 30 dakikada bir 3 dakika hafif yoğunlukta yürüyüş içeren 6,5 saatlik oturuştan oluşuyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarını standartlaştırmak için bu planları bir laboratuvarda gerçekleştirdiler ve kadınlar ile erkekler çalışmadan önceki akşam ve sabah aynı yemekleri yediler.

30 Dakikalık Yürüyüş Riskleri Azaltıyor

Araştırmacılar, egzersiz planlarında yer alan kadın ve erkeklerde, egzersiz yapmadıkları zamana kıyasla tansiyonun düşük olduğunu tespit ettiler. Etki özellikle, kalp atışları arasında kalp dinlenmedeyken kan damarlarındaki basıncı ölçen diyastolik kan basıncından ziyade, kalp atışları sırasında kan damarlarındaki basıncı ölçen ve kardiyak arrest gibi kalp problemlerinin daha güçlü bir tahmincisi olan sistolik kan basıncı ile görüldü.  Kadınlar ayrıca, gün boyunca 3 dakikalık kısa yürüyüşlere katılırlarsa ekstra etkiler gördüler, ancak erkekler için bu etki daha küçüktü.

Araştırmacılar bu cinsiyet farkını, egzersizin değişen adrenalin yanıtları ve çalışmadaki tüm kadınların menopoz sonrasında olmaları ve dolayısıyla kalp-damar hastalıkları riski açısından yüksek olmaları nedenleriyle açıkladılar. Hem erkekler hem de kadınlar için, egzersiz sonrası ortalama sistolik kan basıncındaki azalma ve oturma sırasındaki düşüşlerin büyüklüğünün, bu popülasyondaki kalp hastalığı ve felç nedeniyle ölüm riskini azaltmak için hipertansiyon önleyici ilaçlardan beklenenlere yaklaştığını belirttiler.

Yaptıkları çalışmanın, düzenli fiziksel aktivitenin kan basıncını düşürmeye ve kalp krizi ve felç riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteren çok sayıda kanıtı desteklediğini aktardılar. Sabahları 30 dakikalık bir aktivite yapmanın, güne hazırlanmak için harika bir yol olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

M. J. Wheeler et al. Effect of Morning Exercise With or Without Breaks in Prolonged Sitting on Blood Pressure in Older Overweight/Obese Adults, Hypertension. 2019;73:859–867.

Sağlık Hizmetlerinde Giyilebilir Teknolojinin Yükselişi

17 Haziran 2019

Cerrahi operasyonlardan sonra ambulatuvar durumun önemli olduğu, komplikasyonları ve hastane kalış sürelerini azaltarak başarılı sonuçlara yönelik yüksek bir değeri temsil ettiği bilinmektedir. Buna rağmen, bugüne kadar ambulatuar durumu ve zindeliği değerlendirmek için kötü ölçütlere güvenilmiş ve elektif cerrahi öncesi yapılandırılmış “ön rehabilitasyon” adına çok az şey yapılmıştır. Ameliyat sonrası hasta ambulasyonun değerlendirilmesi kesin değildir, sıklıkla hasta raporuna dayanır.

Yapılan yeni bir araştırmada, giyilebilir aktivite izleme cihazlarının,  büyük bir ameliyattan sonra hastaların ambulasyonunu doğru bir şekilde değerlendirebildikleri ve artan adım sayılarının, azalmış hasta yatış süresiyle ilişkili olduğu gösterildi. Büyük ameliyatlar geçiren 100 hasta üzerinde yapılan çalışmada ameliyat sonrası ambulasyonu ölçmek için aktivite monitörleri kullanıldı.

Los Angeles'taki Cedars Sinai Tıp Merkezi'nden araştırmacılar, 2016-2017 yıllarında merkezlerinde akciğer lobektomi, gastrik bypass, kalça protezi, robotik sistektomi, açık kolektomi, karın histerektomi, kol gastrektomi, laparoskopik kolektomi gibi majör cerrahi uygulanan 100 hastaya Fitbit Charges verdiler.

1000 Adımın Üstü Daha Fazla Azalmış Risk ile İlişkili Değil

Ameliyattan sonraki ilk gün hastalar arasında 0 ila 7.698 arasında değişen adım sayıları vardı. 1000 kadar adımın, uzun süreli hastane kalış süresinin daha düşük olması ihtimaliyle ilişkili olduğunu ve dolayısıyla uzun süreli kalış riski taşıyan hastaları tanımlayabildiğini gösterdiler. Ortalama kalış süresi 4 gündü. Bir hastanın günde attığı her 100 adımda, operasyona bağlı uzun süreli yatışa sahip olma riski %3,7 düştü. 1000'in üzerindeki adım sayıları, daha fazla azalmış risk ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar, hastaların ameliyat sonrası adımları üzerinde çalışırken, izleyebilecekleri yürüyüş yollarını da ölçtüler ve hatta hastanede adım sayıları ile ilgili ek bilgi sağlayan bir uygulama bile yarattılar.

Araştırmacılar, çalışmaları ile büyük bir ameliyattan sonra bir hastanın atması gereken adım sayısı için iyi bir kanıta dayalı hedef ortaya koyduklarını ve bu hedefin günde 1000 adım olduğunu belirttiler.  Bu bulguların, hastane yatış sürelerini belirleyebilecek olması nedeniyle önemli olduğunu aktardılar. Ayrıca bu giyilebilir aktivite monitörlerinin şimdi kolayca temin edilebilir ve ucuz olmalarıyla erişimlerinin kolaylaştığını vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Thomas M. Krummel. The Rise of Wearable Technology in Health Care, JAMA Netw Open. 2019;2(2):e187672.

Egzersiz Düzeyi Arttıkça Ölüm Riski Azalıyor

14 Haziran 2019

Yaşlı bireyler kohortunda yürütülmekte olan geniş kapsamlı bir ABD kanser önleme çalışmasından elde edilen verilere göre düzenli yürüyüş, formda kalmak için önerilen minimum seviyenin altında olsa bile, hareketsiz bireylerle kıyaslandığında tüm nedenlere bağlı mortalitede azalma ile ilişkili bulundu.

Çalışmanın baş yazarı Amerikan Kanser Birliği’nden Dr. Alpa Patel; “Pek çok insan egzersize başlamayı korkutucu buluyor. Tempolu koşuya ya da yoğun bir şeyler yapmaya mecbur olduklarını düşünüyorlar. Öte yandan yürüyüş basit, ücretsiz ve eğitim gerektirmeyen bir spor olarak yaşlanmakta olan nüfus için ideal bir aktivitedir.” şeklinde konuştu. Ekibin çalışması, 19 Ekim'de Amerikan Önleyici Tıp Dergisi'nde çevrimiçi olarak yayınlandı.

ABD'nin çeşitli rehberleri yetişkinlerin haftada 150 dakikadan fazla orta yoğunluğa veya 75 dakika boyunca şiddetli yoğunluğa sahip fiziksel aktivite yapmasını önermektedir ve bu süreler minimum süreler olarak belirtilmektedir. Ancak yapılan bu yeni çalışma, haftada 120 dakikalık veya daha az bile olsa yürüyüşün yaşam süresi açısından olumlu etkilerini gözler önüne sermiştir. Başka bir deyişle, yetişkinler için belirlenmiş asgari hedeflerin altında sürelerde spor da sağlığa oldukça yararlıdır.

Bu yürüyüşün tanımına dikkat çeken Dr.Patel, “Çok zorlayıcı yürüyüşten söz etmiyoruz, ancak markette alışveriş arabasıyla turlamaktan da bahsetmiyoruz. Tam olarak anlatmak istediğimiz, nefes alış verişinizde bir miktar artış hissetmenizi sağlayacak ve 1,5 kilometrelik mesafeyi 20 dakikanın altında katetmenizi sağlayacak hızdaki tempolu yürüyüş. Bu tempodaki bir yürüyüş aslında orta yoğunlukta bir aktivitedir ve insanlar bunun farkında değiller.” sözlerini kullandı.

Yürüyüş, Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen en yaygın fiziksel aktivite türüdür ve kalp hastalığı, diyabet, meme ve kolon kanserleri için düşük riskle ilişkilendirilmiştir. Fakat bu yeni çalışma, yaşlı kadın ve erkeklerde ölüm oranıyla ilgili olarak yalnızca yürüyüşü (diğer etkinliklerden ayrılmış) inceleyen ilk çalışmadır.

Bunu yapmak için, Dr. Patel ve arkadaşları, ankete katılan Kanser Önleme Çalışması II Beslenme Kohortuna kayıtlı 62.000'den fazla erkek ve 77.000 kadın hakkındaki verileri inceledi ve çalışmanın birincil sonlanım noktası, 1999-2013 yılları arasında herhangi bir sebepten ölümdü. Katılımcıların 1999 yılında yaş ortalaması erkekler için 71, kadınlar için 69 idi. Çalışmada, erkeklerin %5,8'i ve kadınların %6,6'sı çalışmanın başlangıcında (1999) günlük hayatlarında orta ya da yoğun fiziksel aktivitede bulunmadıklarını bildirdiler. Bu "inaktif" bireylerin erken ölüm riskleri, önerilen egzersiz seviyelerinden az bile olsa bir miktar yürüyüş yapanlara kıyasla %26 daha fazlaydı.

Ayrıca daha fazla yürüyüş, tüm sebepler göz önüne alındığında bile daha düşük ölüm riski ile ilişkiliydi. Dr. Patel, önerilen egzersiz seviyesinde ya da daha fazla egzersiz yapanların, bu seviyenin altında yürüyüş yapanlardan %20 daha düşük mortalite riski olduğunu belirtti. Çok değişkenli analizlerin sigara, obezite ve kronik hastalıklar dahil olmak üzere diğer risk faktörleri için ayarlanmış olduğunu hatırlatan Dr. Patel, sonuçların gösterdiği üzere yürüyüş miktarı arttıkça mortalite riskinin azaldığının, az da olsa yürüyüş yapmanın kritik olduğunun ve hareketsizliğin aslında en kötüsü olduğunun altını çizdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Alpa V. Patel et.Al. Walking in Relation to Mortality in a Large Prospective Cohort of Older U.S. Adults, American Journal of Preventive Medicine, January 2018 Volume 54, Issue 1, Pages 10–19a

Yatan Hastaya Grip Aşısı Uygulaması Güvenli Mi?

14 Haziran 2019

Yeni ve geniş kapsamlı bir çalışmaya göre hastanede yatış sırasında grip aşısı olan hastalarda, aşı olmayan hastalardan daha fazla ateş ve benzeri semptomlar görülmediği gibi, ekstra doktor muayenesine de ihtiyaç duyulmuyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl grip aşısı olmaları önerilse de pek çok insan düzenli biçimde aşılarını olmamakta, doktorlar da hastanede yatmakta olan hastalarına ekstra komplikasyonlara yol açabileceği endişesiyle aşı önermekten çekinmektedirler.

Bu çalışmada üç ardışık grip sezonunda hastanede yatan 255.737 hastayı içeren toplam 290.149 kişi incelendi. Hastaların yaklaşık yarısı hastaneye yatmadan önce grip aşısı olmuşlardı. %16’sı ise hastanede yattığı süre içerisinde aşılandı. %27’lik bir grup hiç aşılanmazken, geri kalan hastalar da hastaneden çıktıktan sonra aşılandı.

Araştırmacılar, hastanede aşılanan grup ile diğer gruplar arasında yüksek ateş riski, tekrarlayan hastaneye yatış, taburcu olduktan sonraki 1 haftada poliklinik ziyareti gibi parametreler açısından anlamlı bir fark bulunmadığını gözlemlediler. Çalışmanın baş yazarı Sara Tartof, “Hastanede yatmakta olan kişi oldukça hassas bir sağlık durumu içerisindedir. Doktorlar da bu hassas durumdaki hastaların daha komplike hale gelmesinden çekinmektedirler. Ancak çalışmamız böyle bir endişeye gerek olmadığını gösterdi.” şeklinde konuştu.

Amerikan Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, 6 yaşından büyük tüm vatandaşlarına yılda bir kez, tercihen Ekim ayı sonunda grip aşısı olmalarını önermektedir. Ancak Amerikalıların ancak yarısı bu öneriyi dikkate almaktadır.

Toronto Üniversitesi’nden Dr. Kevin Schwartz “Yıllık grip aşısının, ciddi sağlık problemleri olanlar da dahil olmak üzere çoğu birey için güvenli ve iyi tolere edilen bir önlem olduğu çalışmalarla kanıtlanmıştır. Gripten ve ilişkili semptomplardan hem kendinizi hem de yakınlarınızı korumanın en etkin yolu aşıdır. Bu çalışma, hastanede yatan ve daha önce aşılanmamış olan hastaların hastanede aşılanabileceklerini hatırlatan güzel bir çalışmadır.” ifadelerinde bulundu.

Literatür talep et

Referanslar :

Safety of Influenza Vaccination Administered During Hospitalization, Sara Y. Tartof doi.org/10.1016/j.mayocp.2018.11.024

Çocuklukta Obezite Kemik Yoğunluğunu Etkiliyor

12 Haziran 2019

Kesitsel bir çalışmanın sonuçlarına göre, abdominal yağlanması yüksek olan çocukların, alansal kemik mineral dansitesi (BMD) Z-skorlarının anlamlı ölçüde düşük olduğu gösterildi.

Harvard Tıp Okulu’ndan Lisa B. Rokoff “Büyük bir ABD çocuk topluluğu olan Viva Projesi'nde, en yüksek santral yağ kütlesine sahip çocuklarda olmak üzere santral yağlanma ile düşük kemik mineral dansitesi arasında bir ilişki tespit ettik. Bu bulgu ilginçti, çünkü elimizdeki veriler hangi seviyede abdominal yağ dokusunun metabolik olarak aktif olduğu ve kemik gelişimini olumsuz yönde etkilediği konusunda bir eşik belirlememize yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.

Çocuklarda yüksek kas kütlesi, yüksek kemik mineral dansitesi (BMD) ile ilişkilidir. Ancak yağ kütlesi ile BMD arasındaki ilişki bu kadar açık değildir.

Rokoff ve arkadaşları, toplam vücut ağırlığı ve total yağ bileşeni ile alansal kemik mineral dansitesi (aBMD) Z-skorları arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla, ortanca yaşı 7,7 olan 876 çocuğun andropometrik ölçümlerini ve çift enerjili x-ışını absorpsiyometri (DXA) sonuçlarını incelediler.

Daha yüksek toplam vücut ağırlığı ve yüksek yağsız kütleye sahip çocuklar, daha düşük toplam vücut ağırlığı ve yağsız kütleye sahip olanlara göre daha yüksek aBMD Z-skorlarına sahipti.

Yağsız kütle sabit tutulduğunda; daha yüksek total yağ kütlesi, yağ kütlesi 85 persantilin altındaki çocuklarda daha yüksek aBMD Z-skoru ile ilişkiliyken, yağ kütlesi 85 persantilin üzerindeki çocuklarda daha düşük aBMD Z-skoru ile ilişkiliydi.

En yüksek yağ kütlesine sahip çocuklardaki bu daha yüksek yağ kütlesi ile düşük aBMD Z-skoru arasındaki ilişki, vücudun diğer bölgelerindeki yağ dokudan ziyade abdominal yağlanma ile ilişkilendirildi.

Veriler çocukların ırk ve etnisitelerine göre stratifiye edildiğinde, yağ doku ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişki değişmezken, beyaz çocuklarda 85 persantil olarak izlenen eşik, siyah çocuklarda 70 persantil, diğer ırk/etnisitedeki çocuklarda ise 90 persantil olarak gözlemlendi.

Rokoff, "Bulgularımız, çocukluğun erken evrelerinde, abdominal adipozitenin kemik sağlığını olumsuz yönde etkileyebileceğini gösteriyor.” dedi ve ekledi; “Kardiyometabolik sağlığı olumsuz etkilediği bilinen aşırı karın yağlanmasının aynı zamanda düşük kemik mineral dansitesi için de bir risk faktörü olduğunu söyleyebiliriz."

Literatür talep et

Referanslar :

Bone, Volume 121, April 2019, Pages 9-15 Body composition and bone mineral density in childhood, Lisa B.Rokoff at al.

Menopozda Uyku Bozukluğunun Tedavisi Depresyonu Önlüyor

12 Haziran 2019

Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre menopoz süresince uykusuzluk tedavisi gören kadınların, diğer kadınlara göre daha az depresyon semptomu geliştirdiği gözlendi.

Araştırmacılar uykusuzluk öyküsü olan menopozdaki 117 kadını randomize olarak 3 gruba dağıttı. Birinci grup uykusuzluk için bilişsel davranışçı terapi alırken ikinci grup uyku kısıtlama terapisi aldı. Üçüncü gruba ise sadece uyku hijyeni, uykuya dalmayı ve uykuyu sürdürmeyi kolaylaştıran alışkanlıklar hakkında eğitim verildi.

Hastaların toplam %4,3’ünde orta-şiddetli depresyon mevcuttu. Birinci ve ikinci gruplara uygulanan terapiler depresyon semptomlarında iyileşme sağlarken, sadece uyku hijyeni eğitimi alan kadınlarda böyle bir iyileşme gözlenmedi.

Michigan’daki Henry Ford Sağlık Sistemi’nden Christopher Drake, “ Menopozla ilişkili uykusuzluk tedavisinde bilişsel davranışçı tedaviyi mutlaka göz önünde bulundurmalıyız. Depresyon semptomlarının menopozda uyku bozukluklarına sıklıkla eşlik ettiğini düşündüğümüzde, bu tedavinin depresyon semptomlarını hafifleterek hastaya ek yarar sağladığını unutmamalıyız. Umarım bir gün depresyon henüz yeni gelişiyorken ya da çok hafifken uykusuzluk semptomlarını hedef alarak depresyon ortaya çıkmadan önüne geçebiliriz.” şeklinde konuştu.

Çalışmada bilişsel davranışçı terapi alan kadınlar, davranışsal uyku tıbbı alanındaki bir uzman ile 6 yüz yüze görüşme tamamladılar. Uyku kısıtlama terapisi daha kısaydı ve 2 yüz yüze seans ve 3 telefon görüşmesinden oluşuyordu. Kontrol grubundaki kadınlar ise, uyku hijyeni, gece rutinleri, uykunun sağlık problemleri ve yaşam tarzı ile ilişkisi gibi konularda ipuçları içeren toplam 6 adet haftalık mail aldılar.

Sleep Medicine dergisinde online yayınlanan makaleye göre bilişsel davranışçı terapi ile uykusuzluk tedavisi gören kadınlar, bu tedaviden çok kısa süre sonra ruhsal bozukluk semptomlarında orta- yüksek seviyelerde düzelme rapor ettiler. Uyku kısıtlama terapisi gören kadınlarda da ruhsal bozukluk semptomlarında orta seviyede iyileşme gözlenirken, bu düzelme ancak tedavi bitiminden 6 ay sonra meydana geldi.

Çalışmanın bir kısıtlayıcı faktörü, majör depresyon tanılı kadınların çalışmanın dışında tutulmasıydı. Bu nedenle bu kadınlarda uykusuzluk tedavisinin depresyon semptomlarını nasıl etkileyeceği belirsizliğini korumaktadır.

Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Mary Jane Minkin, “Uyku bozukluğu tedavisinde bilişsel davranışçı terapinin yararını görmek güzel bir gelişme. Bu yöntem değerli bir tamamlayıcı tedavi olabilir. Ancak hekimler hormon tedavisinin potansiyel rolünü asla ihmal etmemeliler.” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

David A.Kalmbach et al. Sleep Medicine Volume 55, March 2019, Pages 124-134

Cerrahi Girişim Sonrası Günde Kaç Adım Yürümek Gerekir?

11 Haziran 2019

JAMA’da yayınlanan yeni bir araştırmaya göre giyilebilir aktivite takip cihazları major cerrahi girişimlerden sonra hastaların hareketliliğini ve yürüyüşleri sırasında attıkları adım sayılarını izlemede oldukça etkili bir yöntem olarak değerlendirildi ve bu cihazların kullanımı ortalama hastanede yatış süresinde azalma ile ilişkili bulundu.

Çalışmanın baş yazarı Los Angeles’taki Cedars Sinai Tıp Merkezi’nden Dr. Timothy J. Daskivich, “Artık bir hastanın major cerrahi sonrası günde kaç adım yürümesi gerektiğine dair elimizde kanıta dayalı güçlü bir veri mevcut; bu hastaların günde 1000 adım yürümeleri gerekiyor. Bu sayıdaki birkaç yüz adımlık farklılıklar, hastanın hastaneden daha erken ya da daha geç taburcu edilebilmesini sağlıyor.” şeklinde konuştu.

Hastalar ameliyat sonrasında ne kadar erken yürümeye başlar ve ne kadar çok yürürlerse iyileşme ve hastaneden çıkış sürelerinin o kadar kısa olacağı konusunda tüm doktorlar hemfikir olmakla birlikte, doktorların hastaları için yürüyüş önerileri genellikle kesin süre ve adım sayısı belirtmekten uzak olmakta, hasta için spesifik bir yürüyüş hedefi verilmemektedir. Yürüyüş miktarının değerlendirmesi de yine kesinlikten uzak kalmakta, sadece hastanın beyanına dayanmaktadır.

Çalışmada lobektomi, gastrik by-pass, kalça protezi, kolektomi, abdominal histerektomi gibi major cerrahi girişim geçiren 100 hastaya Fitbit Charges modeli cihazlar verildi. Medyan hastanede yatış süresi 4 gündü. Toplamda ve ayrı ayrı her operasyon sonrasında günde 1000 adıma kadar artan her adım, uzayan hastanede yatış süresi riskinde azalma ile ilişkili bulundu. Atılan her 100 adımda hastanın geçirdiği operasyonla ilişkili olarak hastanede yatış süresinin uzama riski %3,7 azalıyordu. Günde 1000 adımdan daha fazla yürüyüş ise daha düşük risk ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar ayrıca hastalar arasında ilk gün atılan adım sayısında 0 ile 7698 arasında değişen büyük farklılıklar gözlemledi. Daskivich, “Cerrahlar genellikle hastalarının az ya da çok yürüdüğünü söyleyebiliyorlardı, ancak hastaların adım sayıları arasında ciddi farklar mevcuttu. Örneğin yataktan çıkıp sandalyeye oturmasına müsaade edilen hastaların adım sayıları 0 ila 1803 arasında değişiyordu” dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Association of Wearable Activity Monitors With Assessment of Daily Ambulation and Length of Stay Among Patients Undergoing Major Surgery JAMA Netw Open. 2019;2(2):e187673

Tip 2 Diyabet, Erektil Disfonksiyona Mı Neden Oluyor?

11 Haziran 2019

Erektil disfonksiyon, 60 yaşın üzerinde erkeklerin %20'sinden fazlasını etkileyen yaygın bir rahatsızlık olmasına rağmen günümüzde bu hastalığın genetik yapısı hakkında çok az şey bilinmektedir. Erektil disfonksiyon ve tip 2 diyabeti ilişkilendiren gözlemsel kanıtlar mevcuttur, ancak şimdiye kadar tip 2 diyabet yatkınlığının erektil disfonksiyona neden olduğunu gösteren kesin kanıtlar bulunmamıştır.

Gelişmiş glukoz kontrolünün bir sonucu olarak erektil disfonksiyonun ortaya çıktığı çok az sayıda klinik diyabet araştırmasında bildirmiştir. Bu durum, diyabet tedavisinin erektil disfonksiyon riski üzerinde bir etkisinin olup olmayacağı üzerine çıkarılabilecek sonuçları sınırlar.

Exeter Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi öncülüğünde yapılan yeni bir araştırmada, erektil disfonksiyon ve diyabet arasındaki bağlantı tekrar incelendi. Araştırmacılar, 223.805 Avrupalı erkek arasından 6.175 vaka deneğinde erektil disfonksiyonun genom çapında ilişki çalışmasını yaptılar ve MCHR2 ve SIM1 arasında 6q16.3'te bir lokus tespit ettiler (kurşun varyantı rs57989773, veya C-allel başına 1,20). Silikoz analizinde, SIM1'in hipotalamik düzensizlik yoluyla erektil disfonksiyon riski sağladığını buldular. SIM1 ve erektil disfonksiyon riski arasındaki Mendelian randomizasyonu, tip 2 diyabetin genetik riskinin erektil disfonksiyonun bir nedeni olduğunu kanıtlıyordu (1 log birim başına 1 ve 11 birim başına daha yüksek tip 2 diyabet riski).

Çalışma İngiltere Biobank, Tartu Üniversitesi'ndeki Estonya Genom Merkezi kohortu ve yatan hastaları baz alan Partners HealthCare Biobank'tan elde edilen verilerle gerçekleştirildi. Son teknoloji genetik analizleri kullanan araştırmacılar, diyabet ve vücut ağırlığı dahil olmak üzere farklı parametreler arasındaki karmaşık ilişkileri her zamankinden daha derine inerek incelediler. Tip 2 diyabete genetik yatkınlığa sahip olmanın, erektil disfonksiyonla bağlantılı olduğunu buldular.

Diyabet ve “Komplikasyonları” Önlenebilir

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, erektil disfonksiyonun genetik bir nedeni olduğuna dair son bulguları desteklediğini ve daha sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmenin riski azaltmaya yardımcı olabileceğini belirttiler. Bulguların biyolojik dayanaklara ve erektil disfonksiyonun nedenlerine dair içgörü sağladığını ve bu ortak hastalık için gelecekteki tedavilerin geliştirilmesine öncelik verilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Bilim insanları, diyabetin önlenebilir olduğu ve gerçekten de son klinik araştırmalarda da gösterildiği gibi kilo kaybı ile diyabetten “remisyon” sağlanabildiği gösterildiği için toplumda yaygın olan bu sorunun erektil disfonksiyon ile ilişkisinin ortaya konmasının daha da önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bovijn et al. GWAS Identifies Risk Locus for Erectile Dysfunction and Implicates Hypothalamic Neurobiology and Diabetes in Etiology. The American Journal of Human Genetics, 2018.

İyi Olacak Çocuk

10 Haziran 2019

2-17 yaş arası infüzyon tedavisi alan Jüvenil İdiyopatik Artrit (JIA) hastalarının tedavi süreçlerinde yol arkadaşı olacak bir sticker yapboz kitabı hazırlandı.

Roche'un koşulsuz katkılarıyla, Çocuk Romatoloji Derneği tarafından oluşturulan bu rengarenk ve eğlenceli kitapla; İnfüzyon tedavisi alan çocukların hastanede geçirdikleri süreyi keyifli hale getirerek, tedavi uyumunu arttırmak ve hastalara ellerini kullanma becerilerinin günden güne ne kadar geliştiğini gösterebilmek amaçlanıyor.

“İyi Olacak Çocuk” yapboz kitabının JIA hastalarının tedavi yolculuklarına destek olmak için Türkiye’deki tüm pediatrik romatoloji kliniklerine ulaştırılması hedefleniyor

 

Bronşiolitte Uygunsuz Antibiyotik Kullanımı

10 Haziran 2019

Yapılan araştırmalara göre Amerika Birleşik Devletleri’ndeki acil servislerde akut bronşioliti olan çocuklara uygunsuz antibiyotik uygulanması halen devam ediyor.

Kanada’daki McGill Üniversitesi Sağlık Merkezi’nden Dr. Brett Burstein, “Bronşiolit viral bir enfeksiyondur ve antibiyotik tedavisine ihtiyaç duymadığı gibi yanıt da vermez. Amerikan Pediatri Akademisi’nin tedavi rehberleri de bu hastalık için antibiyotik kullanılmamasını tavsiye etmektedir. Yüksek oranda çocuğun bronşiolit tanısı aldığını ve eşlik eden bir enfeksiyonları olmamasına rağmen antibiyotik ile tedavi edilmeye çalışıldığını, yayınlanan rehberlerden sonraki süreçte de bu eğilimin azalma göstermediğini gözlemliyoruz.” Şeklinde konuştu.

Dr.Burstein’in ekibinin 2007-2015 yılları arasında topladığı verilere göre eşlik eden bakteriyel enfeksiyon bulunmamasına rağmen bronşiolit tanısı konulan çocukların %25,6’sına antibiyotik reçete edildiği belirlenirken, yaklaşık 10 yıllık süreçte bu oranda anlamlı bir değişim izlenmedi.

Çalışma sonuçlarına göre en yaygın reçete edilen antibiyotik grupları %37,9 ile penisilin grubu ve %37,7 ile makrolidlerdi. Dr.Burstein, “En şaşırtıcı olanı ise antibiyotik seçiminde, bu yaş grubunda herhangi bir endikasyonda nadiren ilk seçenek olan makrolidlerin öne çıkmasıydı.” şeklinde konuştu.

Çalışma sonuçlarına göre en fazla antibiyotik reçete edilen yaş grubu 12-23 aylık bebekler olurken, en sık antibiyotik reçetelenen kurumlar eğitim araştırma ya da çocuk hastanesi olmayan sağlık üniteleri idi.

Literatür talep et

Referanslar :

Inappropriate Antibiotic Prescribing for Acute Bronchiolitis in US Emergency Departments, 2007–2015, Journal of the Pediatric Infectious Diseases Society, piy131

Penisilin Alerjisi Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar

07 Haziran 2019

JAMA’da yayınlanan bir raporda penisiline alerjisi olduğu rapor edilen çoğu hastanın aslında bu antibiyotiğe alerjisi olmadığı ve bu hastaların kendileri için en doğru tedaviden mahrum kalabildiği belirtildi. Araştırmacılar, her 10 kişiden birinin tıbbi kayıtlarında penisilin alerjisi bulunduğu, ancak bunların çoğuna çocukluklarında hatalı tanı konulduğu ya da artık alerjilerinin olmadığını belirttiler.

Massachusetts General Hospital’dan Dr.Erica Shenoy, “Penisilin alerjisi tanısı, hastaların antibiyotik opsiyonlarını kısıtlamakta ve sonuç olarak alternatif ve sıklıkla daha az etkin antibiyotikler ile tedavi edilmelerine neden olarak hastaları gereksiz risk altına sokmaktadır. Yaklaşık 32 milyon Amerikalı’nın penisilin alerjisi öyküsü bulunmakta, ancak bunların yaklaşık %95’inin penisiline gerçekten alerjisi bulunmamaktadır. Bir doktor, hastasına penisilin veya türevi antibiyotikler yazamayacağını düşündüğünde genellikle geniş spektrumlu farklı antibiyotiklere yönelir. Bu ilaçlar hastayı tedavi etse dahi maliyeti yüksektir ve sık kullanılmaları direnç riskini arttırır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar, çoğu alerji tanısının çocuklukta muhtemelen virüs kaynaklı kaşıntı ve kızarıklık gibi semptomların alerji lehine yorumlanması ile konulduğunu, gerçekten penisilin alerjisi olanların ise %80'inin 10 yıl aradan sonra alerjik olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade ettiler.

Bir diğer yanılgının alerjinin genetik geçişli olduğu yönündeki kanaat olduğunu belirten araştırmacılara göre, her ne kadar bazı alerji tiplerinde ve ilaç reaksiyonlarında ailesel geçiş söz konusu olsa da, penisilin alerjisi genellikle genetik olarak aktarılmamaktadır.

“Bir hastanın penisilin alerjisinden şüpheleniliyorsa öncelikle cilt prick testi uygulanmalı, sonuç negatif ise penisilinin cilt içerisine uygulandığı intradermal test yapılarak 15-20 dakika sonra gözlenmeli, bu sonuç da negatif ise bir doz oral penisilin verilerek hasta gözlem altında tutulmalıdır.” diyen Amerikan Alerji, Astım ve İmmunoloji Akademisi Başkanı Dr.David Lang, sözlerine şöyle devam etti: “Penisilin alerjisi etiketlerini azaltmak için elimizden geleni yapmamız, daha iyi sağlık sonuçları için oldukça kritiktir.”

Dr.Lang, ayrıca hastalara da daha önceden penisilin alerjisi öyküleri varsa alerjilerinin devam edip etmediğinin incelenmesi için proaktif olmalarını önerdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Kimberly G. Blumenthal et al. JAMA. 2019;321(2):216

Sağlık Örgütü’ne Göre Günümüzün En Önemli 10 Sağlık Tehdidi

05 Haziran 2019

Günümüzde dünyamız birçok sağlık tehdidi ile yüz yüzedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2019 yılında üzerine düşülmesi gereken en önemli 10 tehdidi sıraladı.

DSÖ’nün hazırladığı listenin başını hava kirliliği ve iklim değişikliği çekiyor. DSÖ’ye göre her 10 kişiden 9’u her gün kirli hava soluyor ve hava kirliliği her gün 7 milyon insanın kanser, inme, kalp ve akciğer hastalıkları gibi nedenlerle erken ölümüne neden oluyor.

Hava kirliliğinin en önemli nedeni olan fosil yakıt tüketimi, aynı zamanda iklim değişikliğinin de temel nedenlerinden birini oluşturuyor. 2030-2050 yılları arasında iklim değişikliğinin beslenme yetersizliği, sıtma, ishal ve sıcaklığa bağlı stres gibi nedenlerle 250.000 kişinin ölümüne neden olması bekleniyor.

Listenin ikinci sırasında 41 milyon ölümden sorumlu olan, bir başka deyişle dünya çapındaki ölümlerin %70’inden sorumlu olan kanser, diyabet, kalp hastalıkları gibi kronik hastalıklar geliyor ve tütün kullanımı, fiziksel inaktivite, sağlıksız diyet ve hava kirliliği bu hastalıkların insidansındaki artışın en önemli sebepleri arasında sayılıyor.

Listenin üçüncü sırasında küresel bir grip salgını riski geliyor. DSÖ’nün yaptığı açıklamada “Dünyayı yeni bir küresel grip salgını bekliyor. Bilmediğimiz şey ise bunun ne zaman olacağı ve ne kadar ciddi olacağı. Küresel önlemler ancak en zayıf halkanın önlemleri kadar etkili olacağından, her ülkenin bu konuda acil durum önlemlerini ve hazırlıklarını gözden geçirmesi gerekmektedir” denildi. DSÖ, halen 114 ülkedeki 153 kurum ile influenza virüsü dolaşımlarını izlemekte ve potansiyel pandemi türlerini anlık olarak takip etmektedir.

Dört numarada ise 1,6 milyardan fazla insanı etkileyen altyapı yetersizlikleri yer alıyor.

Listede göze çarpan bir başka madde ise aşı karşıtlığı. Aşı ile yılda 2-3 milyon ölümün önlendiğini ve küresel aşı kapsamının gelişmesi halinde 1,5 milyon ölümün daha önlenebileceğini belirten yetkililer, aşı karşıtlığı nedeniyle aşı ile önlenebilir hastalıklara karşı alınan mesafeyi hızla kaybedebileceğimizi ifade ediyorlar.

Listenin diğer maddeleri arasında antibiyotik direnci, ebola, zayıf birinci basamak sağlık hizmetleri, Dengue hastalığı ve HIV yer alıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Top 10 Threats to Global Health Include Flu Pandemic, Air Pollution - Medscapea

Alkol Kullanımı Migreni Tetikliyor mu?

03 Haziran 2019

Bir araştırmaya göre çoğu migren hastası, şiddetli baş ağrılarını tetikleyebilecek olması nedeniyle alkolden uzak duruyor.

Hollanda’daki 2000’den fazla migren hastasının üçte biri alkolün kendileri için bir migren tetikleyici olduğunu belirtti. Alkol kullanan migren hastalarının %78’i kırmızı şarabı migren ataklarının spesifik bir tetikleyicisi olarak belirtirken, bu oran votka için %8 idi.

Alkolün gerçekten bir migren tetikleyici olup olmadığı ve migreni neden tetiklediği sorularının gizemini koruduğu belirtilen European Journal of Neurology dergisindeki makalede de alkolün migren hastalarının yaklaşık üçte birini etkilediği doğrulandı ve baş ağrısının tetiklenmesi için gereken alkol miktarı ve ne kadar süre içerisinde tetiklendiği de kişiye göre değişiklik göstermektedir denildi.

Çalışmanın baş yazarı Hollanda’daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Gerrit Onderwater, “Migren hastaları sıklıkla alkol tüketimi ile migren atakları arasında bağlantı kurmaktadır. Ancak hastalar her alkol kullanımında migren ataklarının tetiklenmediğini de belirtmektedirler. Bu atakların alkol ile birlikte başka faktörlerce de tetiklendiği anlaşılıyor. Bu diğer faktörlerin de tanımlanması, hastaların bunlardan da uzak durmasını sağlayabilir.” şeklinde konuştu.

Onderwater ve ekibi, alkolün çalışmaya katılan hastaların %36’sında migren atağını tetiklediğini, bu hastaların üçte birinde atağın 3 saat içerisinde, %90’ında ise 10 saat içerisinde başladığını gözlemlerken, hastalar da ortalama iki içkinin atağı başlatmak için yeterli olduğunu belirttiler.

Kırmızı şarabı kendileri için bir tetikleyici olarak belirten hastaların %9’u her kırmızı şarap içtiklerinde baş ağrısı yaşadıklarını belirtirken, votka için bu oran %11 idi.

Rio De Janerio, Brezilya’daki Baş Ağrısı Merkezi’nden Dr. Abouch Krymchantowski, fenolik flavonoid bileşeni yüksek olan bazı şarap türlerinin migren atağını daha sık tetikleyebileceğini, şarabın ayrıca menstruasyon, stres, sıcaklık, belirli gıdalar, açlık ve uykusuzluk gibi başka migren tetikleyicilerin mevcudiyetinde tüketilmesinin baş ağrısının tetiklenme riskini arttırabileceğini belirtti.

Araştırmacılar, migren gibi kronik ağrılı durumların yaşam tarzı değişiklikleri ile hafifletilebileceğini ve alkol tüketiminin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcoholic beverages as trigger factor and the effect on alcohol consumption behavior in patients with migraine G. L. J. Onderwater et al. European Journal Of Neurology Volume26, Issue 4 April 2019 Pages 588-595

Postmenopozal Kadınlarda Diz Osteoartriti ve Menopozal Hormon Tedavisi

03 Haziran 2019

Kadınlarda menopozdan sonra osteoartrit insidansı artar ve bu durum hormonal değişikliklerle ilişkili olabilmektedir. Östrojen eksikliğinin osteoartrit gelişimini etkilediği bilinmektedir ve menopozal hormon tedavisinin (MHT) osteoartrit gelişimi ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, diz osteoartrit ve MHT arasındaki ilişki tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir kesitsel gözlem çalışmasında, büyük ölçekli ulusal veriler kullanılarak diz osteoartrit prevalansı ve MHT arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışma için, Kore Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketi'nden (2009-2012) 4.766 menopoz sonrası kadının verileri toplandı. MHT, ≥1 yıl düzenli hormon ilacı kullanımı şeklinde ve diz osteoartriti semptom ve radyografik bulgulara göre tanımlandı. Demografik ve yaşam tarzı değişkenleri, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında karşılaştırıldı.

Araştırmacılar, MHT grubundaki 441 kadını, MHT süresi, yaş, obezite, menarş ve menopoz yaşı, hipertansiyon, diyabetus mellitus, alkol alımı, sigara içme durumu ve sosyoekonomik durum için ayarladıktan sonra, MHT olmayan gruptaki 4325 kadına göre bu kadınların %30 daha az osteoartrite sahip olma olasılığı olduğunu gördüler. Çoklu lojistik regresyon modelinde MHT grubu için osteoartrit olasılık oranı, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında 0,70’ti.

Menopozal Hormon Tedavisi Osteoartrit Riskini Azaltıyor

Tüm genel özellikler, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında hipertansiyon, sigara içme durumu ve hane halkı gelir düzeyi hariç, önemli ölçüde farklılık gösterdi. Araştırmacılar, yaş, vücut kitle indeksi ve diyabet prevalansının, MHT olmayan grupta MHT grubundan anlamlı derecede yüksek olduğunu belirttiler. MHT alan grupta eğitim düzeyi, almayan gruba göre daha yüksekti. MHT grubu, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında menarşta daha genç ve menopozda daha yaşlıydı.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, ülke genelinde bir MHT alan menopoz sonrası kadınların, MHT almayanlara kıyasla, semptomatik diz osteoartriti geliştirme olasılığının daha düşük olduğunu gösterdiğini belirttiler. Menopozda alınan östrojenin kıkırdak hasarını önleyebileceğini ve röntgende görülen diz bozulmasını azaltabileceğini söylediler. Bununla birlikte, bu kesitsel çalışmanın nedensel ilişkiler hakkındaki sonuçları engellediğini, bu nedenle diz osteoartrit ve MHT arasında nedensel bir ilişki kurmak için ileriye dönük çalışmalar ve müdahale araştırmaları yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jung Jae Hyun, Bang Cho Hee, Song Gwan Gyu, Kim Cholhee, Kim Jae-Hoon, Choi Sung Jae. Knee osteoarthritis and menopausal hormone therapy in postmenopausal women, Menopause December 21, 2018.

Büyüyen Çocuğunuz Uykusunu Yeterince Alıyor mu?

31 Mayıs 2019

Güncel bir çalışmanın sonuçlarına göre ebeveynleri yatma zamanlarını belirleyen ve yorgun olduklarında kendiliğinden uyuyan adolesanlar, ancak ödevlerini ve arkadaşlarıyla çevrimiçi sosyalleşmeyi bitirdikten sonra uyuyan yaşıtlarına göre daha fazla dinlenmektedir.

Araştırmacılar Sleep Medicine dergisindeki yazılarında ebevenlere; çocuklarının yatma zamanını belirleyemiyor ya da belirlemek istemiyorlarsa, alternatif olarak, ne zaman uyuyacaklarını belirlerken dış etkenleri değil, bedenlerinin kendini yorgun hissetme sinyallerini dikkate almalarını öğretmelerini önerdiler.

Ergenler yaklaşık 8 ila 10 saat uykuya ihtiyaç duyarlar ve çalışmadaki 1,374 genç tipik olarak bu süreden daha az uyumuşlardır. Ancak ebeveynleri tarafından yatma saatleri belirlenen ya da yorgun hissettiğinde kendiliğinden uyuyan adolesanlar ortalama 7,5 saat ile bu değerlere en yakın grup olmuştur.

Araştırmacılar, ödevleri bitmeden yatmayan gençlerin ortalama 7 saat, televizyon izlemeyi bitirmeden yatağa gitmeyen gençlerin ortalama 6,7 saat, arkadaşlarıyla sosyalleşmeyi ve mesajlaşmayı bitirmeden yatmayan gençlerin ise ortalama 6,9 saat uyuduklarını kaydettiler.

Avustralya’daki Flinders Üniversitesi’nden çalışmanın baş yazarı Michelle Short bu konu ile ilgili, “Gençlerin ne kadar geç yatabilecekleri konusunda bir limit konulması, uyku sürelerini korumaya yardımcı olacaktır.” dedi. Short ayrıca ebeveynlerin genellikle çocuklarının uyku düzenini kontrol etmeyi çok erken yaşta bıraktıklarını, ancak çocukların gelişimsel olarak henüz kendi uyku düzenlerini yönetmeye hazır olmadıklarını belirtti ve “Gençlerin biyolojisi geç saatlere kadar ayakta kalmalarına izin verdiği için, ebeveynlerin yatma zamanı konusunda limit koyarak çocuklarının yeterli uyku uyumalarını sağlayabilirler.” şeklinde konuştu.

Çalışmada gençlerin uyku tetikleyicisinden bağımsız olarak haftasonlarında daha fazla uyuma eğiliminde oldukları, okul saati gibi erken kalkmaya zorlayıcı bir durum olmadığında tüm grupların ortalama 9,1-9,3 saat arasında uyudukları gözlendi. Bu durum aslında birçok gencin hafta boyunca uykusuz kaldığını göstermektedir. Ebeveynler, okul başlangıç saatini değiştiremeyeceklerinden, çocuklarının yeterli uykuyu aldıklarından emin olabilmek için yatma saatine odaklanmalıdırlar.

Çalışmaya Helsinki’de yaşayan ve yaş ortalaması 17 olan gençler dahil edildi. Katılımcıların %59’u yorgun hissettiğinde yatağa gidiyor, yaklaşık %7’sinin yatma zamanını ebeveynleri belirliyor, %12’si yatmadan önce ev ödevlerini bitiriyor, %6’sı televizyon izlemeyi bitirmeden yatmıyor, %17’si ise arkadaşları ile sosyalleşmesi ya da mesajlaşması sonlanmadan yatağa gitmiyordu. Bununla birlikte, bazı gençleri yorgun hissettiklerinde uyumaya yönlendirerek daha fazla uyumalarını sağlayan etkenler çok açık değildi.

Çalışmanın bir kısıtı, doğrudan uyku sürelerini ölçmemesi, bunun yerine adolesanlarla uyku alışkanlıkları konusunda çevrimiçi anket yapılmış olmasıdır. Bu nedenle sonuçlar, katılımcıların gerçekten ne kadar dinlendiklerini kesin olarak göstermeyebilir. Buna rağmen ebeveynler, çocuklarının daha genç yaşlarda uyku düzeni edinmelerini sağlayarak ileriki yaşlarında da daha sağlıklı uyku uyumalarını sağlayabilirler. Bu yönde atılabilecek adımlar arasında kesin yatma ve kalkma saatlerinin belirlenmesi, televizyon, tablet ya da telefon ile geçirilen zamanın sınırlandırılması, yatma saatine yakın diğer aktivitelerin sonlandırılması sayılabilir. Ayrıca Short’a göre ebeveynler, kendi uyku düzenleri konusunda da hassasiyet göstererek çocuklarının sağlıklı bir uyku düzenini benimsemelerini destekleyebilirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Michelle A.Short et al. How Internal and External Cues for Bedtime Affect Sleep and Adaptive Functioning in Adolescents

Süt Ürünleri Tüketimi Sağlığımızı Nasıl Etkiliyor?

30 Mayıs 2019

Günümüzde veriler, süt tüketiminin koroner kalp hastalığına bağlı ölüm riskini bir miktar yükseltebileceğini gösterirken, fermente süt ürünlerinin tüketimini daha düşük total mortalite ile ilişkilendirmiştir.

Yakın zamanda Clinical Nutrition dergisinde yayınlanan bir makalede, süt ürünleri tüketiminin koroner arter hastalığı riskini arttırdığı düşünülmesine rağmen, çalışma raporlarının bu konuda çelişkili sonuçlar getirdiği ifade edildi.

Araştırmacılardan Dr. Maciej Banach, 1999-2010 yılları arasını kapsayan bir dönem için 24.000'den fazla katılımcı ile gerçekleştirilen çalışmada ortalama 76,4 aylık takip süresinde 3520 ölüm meydana geldiğini; bunların 827’sinin kansere, 709’unun kardiyak nedenlere, 228’inin ise serebrovasküler hastalıklara bağlı ölümler olduğunu belirtti.

Dr. Banack, “En yüksek süt ürünleri tüketimine sahip dörtte birlik grupta tüm nedenlere bağlı mortalitede %2-3 gibi az, ancak istatistik olarak anlamlı bir azalma gözlemledik. Toplam süt ürünü tüketimi ile inmeye bağlı ölüm riski arasında yine anlamlı biçimde %4’lük azalma mevcuttu. Daha önce de peynir tüketimi ile tüm nedenlere bağlı mortalitede %8 azalma ve süt tüketimi ile inmeye bağlı mortalite arasında %7 risk azalması gözlenmişti.” şeklinde konuştu.

Süt ürünleri tüketimi ile kansere bağlı ölümler arasında ise bir bağlantı bulunmadı.

Araştırmacılar daha sonra 636.000’den fazla katılımcı ve 40.000’den fazla ölüm içeren 12 çalışmanın daha sonuçlarını incelediklerinde bulguların benzer olduğunu, peynir ve yoğurt gibi fermente süt ürünleri tüketiminin tüm nedenlere bağlı mortalitede %2 gibi düşük ancak istatistik olarak anlamlı bir azalma ile ilişkili olduğunu ortaya çıkardılar.

Ancak doğrudan süt tüketiminin koroner arter hastalığına bağlı ölüm riskinde %4 artış ile ilişkili bulunmasının anlaşılması güç bir durum olduğunu belirten araştırmacılar, fermente süt ürünü olarak genellikle tam yağlı ürünler tüketilirken sadece süt tüketen bireylerin sıklıkla az yağlı süt tüketmesinin bu farkın sorumlusu olabileceğini ifade ettiler.

Araştırmacılar bu sonuçların, süt ürünlerini tek bir antite olarak görmeyi bırakıp; süt, yoğurt, peynir gibi farklı ürünleri farklı araştırmalar ile incelememiz ve diyet önerilerinde de birbirlerinden farklı olarak konumlandırmamız gerektiğini göz önüne serdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Mohsen Mazidi et al. Consumption of dairy product and its association with total and cause specific mortality – A population-based cohort study and meta-analysis

Bilgisayar Oyunları... Eğlence mi? Bağımlılık mı?

29 Mayıs 2019

Video oyunları oynamak gerçekten ilgi çekici olabilir. Peki ama onları çok fazla oynamak tıbbi bir durum oluşturuyor mu?

Oyun endüstrisi, "oyun bozukluğu" nun resmen tanınmış bir hastalık haline gelmesini önlemeye çalışıyor.

Video oyunlarının bağımlılık yapıcı doğasını incelemek için yıllarını harcayan Dünya Sağlık Örgütü (WHO), nihayet geçtiğimiz yıl oyun bağımlılığını sağlık problemleri listesine ekledi. Bu kararın hükümetlerce onaylanması ve sağlık politikaları ve sigorta konusunda olası etkileri olması bekleniyor.

ABD oyun endüstrisi grubu, geçtiğimiz ay Cenevre'de WHO yetkilileriyle bu konuyu tartıştı.

Entertainment Software Association (ESA) başkanı Stanley Pierre-Louis yaptığı açıklamada “Devam eden diyaloglar ile WHO'nun, düzetilmesi yıllar sürecek acele eylemlerden ve hatalardan kaçınmasına yardımcı olabileceğimizi umuyoruz.” Şeklinde konuştu. ESA, bu sınıflandırmayı yapmadan önce daha fazla diyalog ve eğitim çağrısında bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü oyun bağımlılığı bozukluğunu, “Oyun oynamanın bireyin hayatını bir yıl ya da daha uzun süre ile diğer aktivitelerden alıkoyma şeklinde etkilemesi ve olumsuz sonuçlara rağmen oyun oynamanın devam etmesi veya artması” şeklinde tanımlamıştır.

WHO üyesi hükümetlerin, WHO'nun küresel sağlık istatistiklerinde oyun bağımlılığını da izlemesini sağlamak için 2022'den itibaren oyun bozukluğu hakkında rapor vermeye başlamaları beklenmektedir.

Uykuda Öğrenme Mümkün Olabilir

28 Mayıs 2019

Bazı insanlar uykuda geçirdikleri zamanı boşa geçen bir zaman olarak kabul ederler. Bu yaklaşım, uykuda harcanan zamanın daha verimli kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu gündeme getirmektedir. Bugüne kadar yapılan uyku araştırmaları, uyanıklık sırasında oluşmuş anıların dengelenmesi ve güçlendirilmesi (birleştirilmesi) üzerine odaklanmıştır. Uyurken öğrenme, insanlığın uzun bir süredir rüyalarını süslemektedir. Ancak uyku, öğrenme için gerekli olduğu düşünülen bilinçli farkındalık ve nörokimyasal ortamdan yoksun olduğundan, bu imkansız kabul edilir.

Daha önceden duyulan bir bilgiyi uyku sırasında bir ses kaydı ile tekrar tekrar dinlemek, durağan ve kırılgan bellek izlerini güçlendirir ve yeni elde edilen bilgiyi önceden mevcut olan bilgi deposuna yerleştirir. Uyku sırasında tekrar-oynatma, uyanıkken öğrenilen bilgilerin depolanmasını iyileştirirse, ilk oynatma (yeni bilginin ilk işlenmesi) da uyku sırasında uygulanabilir olmalıdır ve potansiyel olarak uyanıklığa kadar devam eden bir hafıza izi ortaya çıkmalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, sözel öğrenmenin meydana gelebileceği koşulları araştırmayı amaçladılar. Yavaş dalgaların piklerinin, sinirsel uyarılabilirlik dönemlerini tanımladıkları için, sözel öğrenmeye elverişli olacağını varsaydılar.

Çalışmada uyku sırasında, yavaş dalga uykusundayken, Almanca bilen genç kadın ve erkeklere "tofer" gibi sahte sözcükler ve "Haus" (ev) gibi gerçek Almanca kelimelerden oluşan bir dizi kelime çifti dinletildi. Uyanmanın ardından katılımcılar, uykuda dinletilen yabancı kelimelerle temsil edilen kelime anlamlarına erişmek için uykuda oluşturulan ilişkileri yeniden etkinleştirebildiler. Uyanık ilişkisel öğrenme için gerekli bir beyin yapısı olan hipokampus da uykuda oluşan ilişkilerin geri çağrılmasını destekledi.

Uyku Sırasında Kelimeler İlişkilendirilebildi

Bir kelime çiftinin ikinci sözcüğü, devam eden yavaş dalga pik noktasıyla aynı zamana denk geldiğinde, çift arasında yeni bir anlamsal ilişki kurulma ve bu ilişkinin korunma şansı arttı. Uykuda oluşan kelime çifti ilişkilerinin reaktivasyonları, kortikal dil alanlarında fMRI ile ölçülen beyin aktivasyon artışları ve ilişkisel bağlanma için kritik bir beyin yapısı olan hipokampus ile yansıtıldı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmayla ilk kez, yeni yabancı kelimelerin ve çeviri kelimelerinin bir öğlen uykusunda ilişkilendirilebileceğini ve uyanıklıkta da hatırlanabileceğini gösterdikleri belirttiler. Gizli ilişkilendirmenin, yavaş salınımlı pikler sırasında meydana geldiğini ve uyanma durumunda kelime öğrenmeye benzer hipokampal-neokortikal bir ağ oluşturduğunu düşündükleri aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Marc Alain Züst, Simon Ruch, Roland Wiest, and Katharina Henke. Implicit Vocabulary Learning during Sleep Is Bound to Slow-Wave Peaks. Current Biology, 2019.

Kronik Ağrı İçin Yeni Bir Tedavi Hedefi Bulundu

28 Mayıs 2019

Siyatik, kanser ve romatoid artrit gibi kronik ağrıya neden olan durumları yönetmek zor olabilir. Ağrı yönetiminin bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri kronik ağrı mekanizmalarının karmaşık olmasıdır. Sürekli ağrı hissetmek ya da hiç rahatlama olmaması, hastaların yaşam kalitesini oldukça düşürür. Genel amaçlı ağrı giderici ilaçlar genellikle etkisizdir. En iyi ağrı kesici olan morfin bile kanser hastalarında ağrıyı tam olarak engelleyememektedir.

Günümüzde kronik ağrı dünya çapında giderek artmaktadır. Kronik ağrı hastası sayısındaki artış, acil olarak yeni tedavi ajanlarının geliştirilmesini gerektirir. Bu nedenle bu alanda yapılacak çalışmaların sağlık hizmetleri üzerinde önemli sonuçları olacaktır.

“Orphan” nükleer reseptörler olan REV-ERBa ve REV-ERBβ (REV-ERB'ler) astroglioma hücrelerinde enflamatuar ile ilişkili gen transkripsiyonunun düzenlenmesinde çok önemlidir, ancak nosiseptif transdüksiyondaki rolleri henüz ayrıntılandırılmamıştır. Spinal dorsal korna astrositleri kronik ağrının korunmasına katkıda bulunur.

Önceki araştırmalar, bazı genlerin üretimini engellemek için hücrenin içine kimyasal sinyaller gönderen bir tür hücre reseptörünün (REV-ERB) aktive edilmesinin, vücutta ağrıya neden olan enflamatuar molekülleri düzenlediğini göstermiştir. Bu araştırmalar, REV-ERB'leri aktifleştirmek için kullanılan bir molekülün, immün hücrelerde enflamatuar moleküllerin üretimini azalttığını göstermiştir. Bununla birlikte, REV-ERB agonistinin (stimülatörü) nosiseptif davranışlar (ağrı reaksiyonlar) veya kronik ağrı üzerindeki etkisi araştırılmamıştır.

Tek Hedef Yeterli Değil

Hiroşima Üniversitesi araştırmacıları yaptıkları çalışmada, ilk olarak REV-ERB agonistinin kronik ağrı üzerindeki etkisini kontrol ettiler. Araştırmacılar, kronik ağrının bir hedefle azaltılmasının yeterli olmadığını, ağrıya neden olan birçok molekülü kapsamanın önemli olduğunu ve REV-ERB'lerin uygun bir hedef gibi göründüğünü belirttiler.

Araştırma grubu, nükleer reseptör REV-ERB'lerin özelleşmiş omurilik hücrelerinde (astrositler) aktifleştirilmesinin farelerde ağrı hafiflemesi ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını belirlemek için bu bilgiyi kullandılar. Fareleri, REV-ERB'leri açan moleküllerle farklı ağrı duyarlılığı seviyelerinde tedavi ettiler. Ağrı üzerinde belirgin bir etkisinin olup olmadığını test etmek için, farelerin arka pençelerine bir filament ile dokundular. Fareler pençelerini filamentten uzaklaştırdıklarında, ağrıyı kaydettiler. Hafif dokunuşlara, kronik ağrılı fareler tepki gösterirken, “normal” fareler yalnızca kuvvet arttığında hareket etti. Bir REV-ERB uyarıcısı ile tedavi edildiğinde kronik ağrılı fareler, sahip oldukları kronik ağrı tipine bağlı olarak daha hafif dokunuşlara tepki vermedi. Araştırmacılar, aynı tür kronik ağrılı, tedavi edilmeyen fareler kadar acı hissetmedikleri sonucuna vardılar.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmayla elde ettikleri bulgularla, bu yeni hedefin birçok kronik ağrı çeken kişinin yararına olabileceğine inanıyorlar. Çeşitli kronik ağrı kesici türleri için yeni ilaçlar geliştirmek üzere daha fazla araştırma yapmayı planlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Norimitsu Morioka, Keitaro Kodama, Mizuki Tomori, Kanade Yoshikawa, Munenori Saeki, Yoki Nakamura, Fang Fang Zhang, Kazue Hisaoka-Nakashima, Yoshihiro Nakata. Stimulation of nuclear receptor REV-ERBs suppresses production of pronociceptive molecules in cultured spinal astrocytes and ameliorates mechanical hypersensitivity of inflammatory and neuropathic pain of mice. Brain, Behavior, and Immunity, 2019.

Vücut Yağ Oranındaki Artış Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

28 Mayıs 2019

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, vücut yağ düzeyleri yüksek postmenopozal kadınların, vücut kitle indeksleri normal olsa bile meme kanseri için yüksek risk altında olabileceklerini göstermektedir. Buna göre doktorların takipte sadece vücut kitle indeksine değil, diğer ölçümlere de bakması oldukça kritik önem taşımaktadır.

ABD’de yapılan çalışmada görevli olan ekip, Kadın Sağlığı İnisiyatifi adlı çalışmadan gelen verileri 3.460 kadın üzerinde (ortalama yaş, başlangıçta 63,6) analiz etti. Bu kadınlarda vücut kitle indeksi normal sınırlar içerisindeydi (18,5 - 24,9). Katılımcılar aile ve tıbbi hikaye, diyet ve yaşam tarzı ile ilgili anketleri doldurdular; 1, 3, 6 ve 9. yıllarda çift enerjili X-ışını absorpsiyometrisi (DXA) kullanılarak vücut yağ ölçümleri yapıldı ve 16 yıl boyunca takip edildiler.

Takip sırasında, 146 östrojen reseptörü pozitif olan da dahil olmak üzere 182 hastada meme kanseri tespit edildi. İnvaziv meme kanseri riski için düzeltilmiş tehlike oranları, tüm vücut yağının en yüksek çeyreği için 1,89 ve en yüksek çeyrek vücut yağı kütlesi için 1,88 olarak hesaplandı.

İnflamasyon Belirteçleri ve Kanser Oranı Artıyor

Vücut yağ oranı daha yüksek olanlarda, dolaşımdaki insülin, C-reaktif protein, interlökin 6, leptin ve trigliserit seviyeleri daha yüksek iken, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve seks hormonu bağlayıcı globulin seviyeleri daha düşük olarak hesaplandı.

Bu bulguları özetleyen araştırmacılar, postmenapozal kadınlarda normal vücut kitle indeksine sahip olunması durumunda dahi vücut yağ oranındaki artışın meme kanseri gelişimi açısından ek bir risk doğurduğunu belirttiler. Bu kadınlarda dolaşımdaki inflamasyon belirteçlerinde de anlamlı yükselmeler olduğu görüldü.

Araştırmacılara göre yapılması gereken, vücut yağ oranını azaltacak hayat tarzı değişiklikleri ile postmenapozal dönemde oluşan bu riske karşı mücadele etmektir. Yapılacak diğer çalışmalarda, östrojen reseptör pozitif meme kanserinin neden daha yüksek oranda görüldüğü araştırılacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Iyengar NM, et al. Association of Body Fat and Risk of Breast Cancer in Postmenopausal Women With Normal Body Mass Index: A Secondary Analysis of a Randomized Clinical Trial and Observational Study. JAMA Oncol. 2018 Dec 6. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5327. [Epub ahead of print]

Tip 2 Diyabet ve Kardiyovasküler Hastalığı Olan Hastalar İçin Egzersiz Uygulamaları

27 Mayıs 2019

Tip 2 diyabetli (T2DM) hastalar; disglisemi, dislipidemi, arteriyel hipertansiyon, obezite ve azalmış kardiyorespiratuar iyilik hali de dahil olmak üzere birçok kardiyovasküler ve metabolik fonksiyon düzensizliği gösterirler. Egzersiz, bu hastalarda insülin duyarlılığı, lipid profili, vasküler reaktivite ve kardiyorespiratuar iyilik (CRF) gibi fonksiyonların çoğunu geliştirme potansiyeline sahiptir.

Bu alanda yapılan güncel araştırmalar ve tartışmalar, şiddetli obez olmayan Tip 2 diyabet hastalarında glisemik kontrol, vasküler fonksiyon ve CRF gibi metabolik ve fonksiyonel parametreler lehine kilo kaybının ana hedef olarak önemi gibi, hedef parametrelerin algılanan düzeyinin değişmesine, sorgulanmasına neden olmuştur. Optimal egzersiz parametreleri, her hasta için hedef parametrelerin kişisel önemine bağlı olarak değişir ve bu nedenle kişiselleştirilmelidir. Kardiyak komorbiditesi olan Tip 2 diyabet hastalarında yüksek volümlü, orta şiddette antrenmanın güvenli olduğu ve glisemik kontrol ile CRF'yi iyileştirdiği kanıtlanmıştır. Yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman; CRF, glisemik kontrol ve vücut kompozisyonunun yanı sıra kalp fonksiyonlarını iyileştirmek için umut verici bir stratejidir.

En Büyük Sorun Programa Bağlılık

Kombine yüksek hacimli direnç antrenmanı, glisemik kontrol ve vücut kompozisyonundaki iyileşmelere katkıda bulunabilir. Potansiyel olarak bu olumlu etkilere rağmen, Tip 2 diyabet hastalarının tümü egzersiz antrenmanından sonra metabolik profillerinde ve CRF’de iyileşme göstermez ve hatta advers etkiler gözlenebilir. Bu, egzersiz antrenmanına verilen yanıtı etkileyen genetik faktörlerle ve aynı zamanda motivasyon eksikliği veya kardiyovasküler otonomik nöropati, sessiz iskemi, aritmi, diyastolik kalp yetmezliği, periferik arter hastalığı, hipertansiyon ve hipoglisemi gibi spesifik kalp ve diyabetle ilgili antrenman engelleri nedeniyle egzersiz programlarının uzun dönemde uygulanmasındaki düşüşle açıklanabilir.  Bu nedenle, kardiyak komorbiditesi olan Tip 2 diyabet hastalarında egzersiz eğitimi programları, dikkatli bir başlangıç ​​değerlendirmesinden sonra oluşturulan bireysel egzersiz eğitimi hedeflerine ve potansiyel egzersiz engellerine göre ayarlanmalıdır.  Bununla birlikte, uzun dönem iyileşmeleri hedefleyen tüm egzersiz uygulamalarının ortak sorunu, katılımcıların egzersiz programına bağlı kalmamasıdır ve bu durum birçok araştırmanın sonucunu ciddi şekilde etkilemektedir.

Egzersiz eğitimi programları tasarlanırken motivasyonun, özyönetim becerilerinin geliştirilmesinin ve egzersizin günlük rutine entegrasyonunun önemi göz önünde bulundurulmalıdır. Bu kriterler, diyetisyenler ve egzersiz bilimcilerin yanı sıra doktorlar, psikologlar ve danışmanlar dahil olmak üzere çok profesyonel ekipler tarafından da desteklenmelidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kemps et al. Exercise training for patients with type 2 diabetes and cardiovascular disease: What to pursue and how to do it. A Position Paper of the European Association of Preventive Cardiology (EAPC), European Journal of Preventive Cardiology 2019.

Kabarcıklar Pemfigoid Tanısı İçin Şart Değil

24 Mayıs 2019

Büllöz pemfigoidli önemli sayıda hastada cilt kabarcığı gelişmez ve bu yüzden hastalara doğru tanı konulamayabilmektedir. Erken tanı ve araştırmalar için tanı kriterleri ve optimal tanı stratejisi gereklidir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, pemfigoidin büllöz ve büllöz olmayan formlarının tanısı için minimum gereklilikleri ve optimal tanı stratejisini değerlendirmeyi amaçladılar.

Araştırmacılar yaptıkları eşleştirilmiş, çok değişkenli, tanısal doğrulama çalışmasında, Hollanda’daki ikinci ve üçüncü basamak hastanelerden Groningen Kabarcıklı Hastalıkları Merkezi’ne yönlendirilen 1.125 ardışık pemfigoid hastasının verilerini analiz ettiler. Uygun katılımcılar en azından, 1 Ocak 2002 ile 1 Mayıs 2015 arasında uygulanan, direkt immünofloresan (DIF) mikroskopi testi için bir cilt biyopsi örneği, bir insan salt-split cilt substratı (IIF SSS) testinde indirekt immünofloresan ve 1 veya daha fazla rutin immünoserolojik test için bir cilt biyopsisi örneği üzerinde eşleştirilmiş veriye sahip hastalardı. İlk tanı anında, immünosüpresif tedaviye başlamadan önce ve maksimum 4 haftalık bir dahil edilme dönemi penceresinde hastalardan örnekler alındı. Çalışmadaki verilerin analizi 1 Ekim 2015'den 1 Aralık 2017'ye kadar yapıldı.

Maymun özofagusu üzerinde ikili DIF, IIF SSS ve IIF, BP180 ve BP230 enzim-ilişki immünosorbent analizleri ve BP180 ve BP230 testleri için immünoblot yapıldı. Sonuçlar, Diyagnostik Doğruluk Raporlama Standartları'nın 2015 versiyonuna uygun olarak rapor edildi.

Tanı için 3 Kriterden En Az 2’si

Analiz edilen 1.125 hastanın 653'ü (%58) kadın, 472'si (%42) erkek olup bu hastalardaki yaş ortalaması 63,2’ydi. Toplam 343 katılımcıya 782 kontrolle pemfigoid tanısı kondu. 343 hastanın 74'ü (%21,6) büllöz olmayan pemfigoid ile başvurdu. DIF mikroskobu en hassas tanı testiydi (%88,3 [n = 303]) IIF SSS daha az duyarlıydı (%77,0 [n = 263]) ancak son derece spesifikti (%99,9) ve DIF bulguları negatif olan çoğu vakayı tamamladı. BP180 NC16A enzim-ilişkili immünosorbent testinin sonuçları, birleştirilmiş testlerin çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ilk tanı için bir tanı değeri oluşturmadı.

Araştırmacılar, pemfigoid için;

1) kaşıntı ve/veya baskın deri kabarcıkları,

2) bir deri biyopsi örneği üzerinde DIF ile lineer IgG ve/veya C3c birikintileri ve

3) serum numunesinde IIF SSS ile pozitif epidermal yan boyamadan en az iki pozitif sonuç içermesi için minimal tanısal kriterler önerdiler.

Pemfigoidin büllöz ve büllöz olmayan varyantlarının tanısı için hem DIF hem de IIF SSS testlerinin yapılması gerektiğini ve BP180 NC16A enzim-ilişkili immünosorbent testinin hastalık aktivitesinin izlenmesi için bir ek test olarak önerilebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Joost M. Meijer, Gilles F. H. Diercks, Emma W. G. de Lang et al. Assessment of Diagnostic Strategy for Early Recognition of Bullous and Nonbullous Variants of Pemphigoid, JAMA Dermatol. 2019;155(2):158-165.

Kızarmış Gıda Tüketimi, Kardiyovasküler Ölümler ve Kanser Ölümleriyle İlişkili Mi?

23 Mayıs 2019

Kızarmış yiyecekler Amerika Birleşik Devletleri'nde ve dünya çapında yaygın olarak tüketilmektedir. Kızartma, yiyeceklerin ve kızartma ortamının bileşimini oksidasyon, polimerizasyon ve hidrojenasyon yoluyla değiştiren karmaşık bir pişirme işlemidir. Kızartma sırasında, yiyecekler su kaybedebilir ve yağ emebilir. Kızartma yağları, özellikle tekrar kullanıldığında bozulur. Ayrıca kızartma, yiyecekleri gevrek ve daha iştah açıcı hale getirir, bu da aşırı alımın artmasına neden olabilir.

ABD popülasyonlarındaki birçok kohort çalışması, kızarmış yiyeceklerin daha fazla tüketilmesinin, önde gelen ölüm nedenleri arasında yer alan tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar riskindeki artışla ilişkili olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, bir Akdeniz popülasyonunda yapılan bir çalışmada, kızarmış gıda tüketimi ile koroner kalp hastalığı arasında bir ilişki bulunamamıştır. Kızarmış gıda tüketimi ile ölüm oranı arasındaki ilişki hakkında çok az şey bilinmektedir. Kuzey Amerika yetişkinlerinin %25-36'sı her gün fast food restoranlarından genellikle kızartılmış yiyecekler tüketmektedir bu nedenle kızarmış yiyecekler ve sağlık sonuçları arasındaki ilişkileri anlamak önemlidir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, ABD'deki kadınlarda toplam ve spesifik kızarmış gıda tüketiminin tüm nedenli, kardiyovasküler ve kanser ölümleriyle ilişkisini incelediler. Bu prospektif kohort çalışması için geniş, potansiyel bir kohorttan veriler kullandılar.

Kardiyovasküler Riski Arttırıyor

Çalışmada, ABD'deki 40 klinik merkezde yürütülen Kadın Sağlığı Girişimi’ndeki, Eylül 1993-1998 yılları arasında kaydedilen ve Şubat 2017'ye kadar takip edilen 106.966 postmenopozal kadın değerlendirildi. Kadınlar çalışmaya katıldıklarında ortalama 50-79 yaşları arasındaydı.

Çalışmadaki 1.914.691 kişi arasında yıllık takip boyunca 31.558 ölüm gerçekleşti. Tüm kızarmış yiyecek tüketimi için; hiç tüketilmemesi ve günde en az bir porsiyon tüketilmesi karşılaştırıldığında, çok değişkenli düzeltilmiş tehlike oranı, tüm nedenli ölümler için 1,08 ve kardiyovasküler mortalite için 1,08’di. Kızarmış tavuğun haftada en az bir porsiyon tüketimi hiç tüketmemeyle karşılaştırıldığında, tehlike oranı tüm nedenli ölümlerde 1,13 ve kardiyovasküler ölümlerde 1,12’ydi. Kızarmış balık / kabuklu deniz hayvanları için, ilgili tehlike oranları, tüm nedenli ölümler için 1,07 ve kardiyovasküler ölümler için 1,13’tü. Toplam veya spesifik kızarmış yiyecek tüketimi genellikle kanser ölümüyle ilişkili değildi.

Araştırmacılar, kızarmış yiyeceklerin, özellikle de kızarmış tavuk ve kızarmış balık / kabuklu deniz hayvanlarının sık tüketilmesinin, ABD'de kadınlarda tüm nedenli ve kardiyovasküler mortalitenin daha yüksek olmasıyla ilişkili olduğunu bulduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Yangbo Sun, Buyun Liu, Linda G Snetselaar, Jennifer G Robinson, Robert B Wallace, Lindsay L Peterson, Wei Bao. Association of fried food consumption with all cause, cardiovascular, and cancer mortality: prospective cohort study. BMJ, 2019; k5420 DOI: 10.1136/bmj.k5420

Uyku Apnesinde Tedavinin Etkisi Değişkenlik Gösteriyor

22 Mayıs 2019

Yatar olmayan pozisyon ile karşılaştırıldığında yatar pozisyonda en az iki kat daha büyük bir apne-hipopne indeksi olarak tanımlanan POSA (pozisyonel uyku apnesi), OSA'dan (uyku apnesi) etkilenen tüm bireylerin yaklaşık yarısında görülür. Ancak, POSA’nın bu özelliğinin altında yatan mekanizmalar hakkında çok az şey bilinmektedir.

ABD’li araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir çalışmaya göre, anteroposterior velum ve dille ilişkili hava yolu tıkanıklığını gidermek için yapılan tedavilerin pozisyonel obstrüktif uyku apnesi (POSA) olan hastalarda, pozisyonel olmayan obstrüktif OSA'lılara göre daha etkili olabileceği gösterilmiştir.

Ekip, ilaçla indüklenen uyku endoskopisi (DISE) yapılan OSA'lı 65 yetişkin ile çalıştı. Bu hastaların 39’u POSA ve 26’sı pozisyonel olmayan OSA (N-POSA) tanısına sahipti. Ortalama yaş 52 ve ortalama VKİ 27.2 idi; %14'ünün VKİ'si 30'dan fazlaydı. Hastaların yaklaşık %85'i erkekti. DISE bulguları, VOTE (velum, orofarengeal lateral duvarlar, dil, epiglotis) sınıflandırması kullanılarak yatar ve lateral vücut pozisyonları için ayrı ayrı skorlandı.

POSA’da Tedaviler Daha Etkili

Çalışmada elde edilen bulgulara göre sırtüstü pozisyon, tüm kohortta ve ayrıca POSA ve N-POSA alt gruplarında anteroposterior velum- (OR, 7.28), dil- (OR, 29.4) ve epiglottis ile ilişkili (OR, 11.0) tıkanma oranları ile ilişkiliydi. Yatar pozisyon aynı zamanda sadece N-POSA grubundaki lateral vücut pozisyonu (OR, 0.22) ile karşılaştırıldığında düşük orofaringeal lateral duvar ilişkili obstrüksiyon oranları ile ilişkiliydi.

Bu sonuçlara göre OSA için çoğu cerrahi seçenek yumuşak damak ve dili kapsadığı ve damağın yanlarını kapsamadığı için, bu tedavi yan yattıklarında sıkıntı yaşamayan POSA’lılarda oldukça etkili olabilirken, N-POSA’lılarda benzer rahatlama etkisi göstermeyebilir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, POSA'lılarda, pozisyon değişikliklerinde daha fazla farklılaşabilecek spesifik solunum yolu anatomisi özelliklerinin olduğunu vurgulamaktadır. Bu yüzden dil ve yumuşak damağı içeren tedaviler bu hasta grubunda daha etkili olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Yalamanchili R, et al. Drug-Induced Sleep Endoscopy Findings in Supine vs Nonsupine Body Positions in Positional and Nonpositional Obstructive Sleep Apnea. JAMA Otolaryngol Head Neck Surg. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoto.2018.3692. [Epub ahead of print]a

Araştırmacılar Dirençli Pnömoniyi Önlemek İçin Aşı Arıyor

21 Mayıs 2019

P. aeruginosa, Hastalık Kontrol Merkezleri (WHO) tarafından, bir dizi antibiyotiğe dirençli olması nedeniyle ve tekrar aktive olup hasar verebilmesi nedeniyle ciddi bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Pseudomonas, evrimi boyunca çok sayıda intrinsik direnç mekanizması edinmiştir ve bu mekanizmalarla çok sayıda antibiyotiğe karşı doğal olarak dirençli hale gelmiştir. Bu patojen kronik akciğer enfeksiyonunun sık görülen bir nedenidir ve kistik fibrozis hastalarında ciddi sorunlara neden olmaktadır.

West Virginia Üniversitesi'nde yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tedaviye yüksek dirençli bakteri Pseudomonas aeruginosa'ya karşı bir aşı geliştirmeyi amaçladılar. Araştırmacılar, kistik fibrozisi olan veya olmayan diğer hastalarda bakteriyel kolonizasyonu ve ardından akciğer hasarını önlemeye odaklandılar. Çalışmada organizma ile mücadele edebilmesi için bağışıklık sistemini eğitmek amacıyla kullanılabilecek bir “Aşil'in patojen topuğu (Achilles' heel of the pathogen)” tespit edildi.

2016 yılında yayınlanan bir makalede, bir fare modelinde enfeksiyonun erken aşamalarında, transkriptom olarak da adlandırılan bakterilerin total haberci RNA'sını tarayan çalışmalar incelendi. Bu çalışmada ayrıca fare transkriptomu da analiz edildi.

Demir için Savaş

Araştırmacılar, enfeksiyon sırasında hem bakterilerin hem de konağın aktive edici demir sekestrasyon yolu ile demir alımı için savaştıklarını buldular. Demirin insanlar ve bakteriler için çok uzun zamandır gerekli olduğunun bilindiğini belirten bilim insanları, bu durumun bir çalışma ile ilk kez kanıtlandığını söylediler.

Araştırmacılar, bakterilerin demir toplama proteinlerinin birkaç parçasını içeren büyük bir molekül tasarlayarak bu molekülü farelere bağışıklık kazandırmak ve bakterilere karşı bağışıklık yanıtı oluşturmak için kullandılar. Bu fareler P. aeruginosa ile enfekte olduklarında, bağışıklık sistemlerinin bakterilerin %99,9'unu etkili bir şekilde öldürdüğü gösterildi.

Araştırmacılar şimdiki çalışmalarında ise, P. aeruginosa'ya karşı korunmak için hangi bağışıklık hücrelerinin sorumlu olduğunu araştırmaktalar. Bağışıklık sisteminin bakterilerin öldürülmesine kadarki ilk tespitini kapsayan moleküler kaskadın belirlenmesinin, aşıların hassas bir şekilde ayarlamasına yardımcı olacağı düşünülüyor.

Çalışmacılar ayrıca, Pseudomonas’ın çok kolay adapte olabildiğini ve bakterinin kolayca yeni bir yol bulup tedaviden kurtulabileceğini; bu nedenle de geniş bir koruma sağlamak için çok değerlikli bir aşı geliştirmek istediklerini belirttiler ve çoklu bakteriyel proteinlerden üretilen çoklu hedef aşıları da araştırmaya devam ettiklerini eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Patricia Inacio. Researchers Working on Vaccine Against P. aeruginosa Before Infection Sets In. Cystic Fibrosis News December 3, 2018.

Psödopolipler Kolon Kanseri Riskini Arttırmıyor

21 Mayıs 2019

Yapılan yeni çalışmalar ile, enflamasyon sonrası poliplerin (PIP), inflamatuvar barsak hastalığı (IBH) olan hastalarda kolorektal neoplazi ile ilişkili olmadığı ortaya çıktı. Bununla birlikte kolon iltihabı daha şiddetli olduğu için bu hastalarda kolektomi uygulanma şansı daha yüksek bulundu.

Avrupa rehberleri, IBH hastalarının %45'inde bulunan PIP'lerin, IBH hastalarında kolorektal kanser için bir risk faktörü olduğunu belirtirken, araştırmacılara göre bu sonuca varacak yeterli veri henüz literatürde bulunmuyordu.

Teorik olarak, önceki şiddetli inflamasyonun göstergesi olarak ortaya çıkan PIP'lerde kolorektal kanser riski artabilir. Alternatif olarak, PIP'ler sürveyans sırasında başka türlü görülebilir ve rezektabl displastik lezyonları gizleyebilir. PIP'lerin doğrudan malign dönüşümü genellikle olası değildir. Mekanizmadan bağımsız olarak, literatürde PIP'lerin kolorektal kanser için bağımsız risk faktörü olup olmadığına dair bir bilgi eksikliği vardır.

Kolorektal Kanser Riski Artmıyor

Araştırma ekibi 1997-2017 yılları arasında Hollanda'da kolonosopik gözetim uygulanan iki büyük kohorttaki 1.582 IBH hastasını inceledi. 462 hastada (%29,2) PIP vardı. Psödopolipleri olan hastalarda anlamlı olarak daha şiddetli inflamasyon (aOR, düzeltilmiş odds oranı 1.32), daha fazla hastalık yayılımı (aOR 1.92) ve primer sklerozan kolanjit riski (aOR 0.38) vardı.

PIP olan ve olmayan hastalar için ortalama 4.8 yıllık bir takip süresinde ileri evre kolorektal kanser gelişme zamanı benzerdi. Takip sırasında PIP'li hastaların %8,4'üne kolektomi yapıldı, PIP olmayan hastalarda ise bu oran %3,9'du. PIP'li hastalarda kolektomiye kadar geçen zaman da kısaydı.

Elde edilen veriler, PIP'lerin, orta vadeli takiplerde kolorektal kanser gelişim riskini arttırmadığını gösterdi. Bu sonuçlar ışığında kılavuzların tekrardan gözden geçirilmesi araştırmacılar tarafından önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Mahmoud R, et al. No Association Between Pseudopolyps and Colorectal Neoplasia in Patients With Inflammatory Bowel Diseases. Gastroenterology. 2018 Dec 7. pii: S0016-5085(18)35386-1. doi: 10.1053/j.gastro.2018.11.067. [Epub ahead of print]

Yoğun Bakım Ünitesi Stetoskopları Üzerindeki Bakteriyel Kirlenmenin Moleküler Analizi

17 Mayıs 2019

Belirli organizmalara odaklanan kültür temelli çalışmalarda, stetoskopların potansiyel nozokomiyal bakteriyel bulaş vektörleri olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kültür temelli çalışmaların, yalnızca öncelikli olarak ilgilenilen ajanları tanımlamaları ve mevcut olabilecek tüm mikrobiyal toplulukları tanımlayamamaları gibi sınırlamaları vardır.

Bu nedenle, yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan stetoskoplar üzerinde mevcut olan tüm bakteri topluluklarının tarafsız bir şekilde profillenmesini sağlamak için bakteriyel 16S ribozomal RNA gen dizilimi kullandılar. Standartlaştırılmış veya doktorlar tarafından tercih edilen yöntemler kullanılarak temizlikten önce ve sonra, iki ilave doktor stetoskop setini örneklediler.

Araştırmacılar, ilk stetoskop setinde (A grubu), uygulayıcılar (doktorlar, hemşireler ve solunum terapistleri) tarafından taşınan 20 stetoskopu, 20 bireysel kullanımlı hasta odası stetoskopunu ve 20 temiz, kullanılmamış bireysel kullanımlı stetoskopu test ettiler. İkinci sette (B setinde), standartlaştırılmış temizlemeden (60 saniye boyunca bir hidrojen peroksit beziyle kuvvetlice silerek kurumaya bırakılan) önce ve sonra örneklenen 10 uygulayıcı stetoskopunu test ettiler.

C setinde ise, uygulayıcının normal temizleme yöntemini kullandığı, temizlemeden önce ve sonra örneklenen 20 uygulayıcı stetoskopunu incelediler. Uygulayıcılar, stetoskoplarını temizlemek için hidrojen peroksit bezleri (n = 14), alkollü bezleri (n = 3) veya çamaşır suyu bezlerini (n = 3) kullandılar ve temizleme süresine ilişkin kişisel tercihlerini takip ettiler.

En Yaygın Bakteri Stafilokok

Araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan tüm stetoskopların, çeşitli patojenlerle önemli ölçüde kirlendiğini buldular. En yüksek bakteriyel kontaminasyon seviyeleri uygulayıcı stetoskoplarda, ardından hasta odası stetoskoplarında bulundu. Temiz stetoskoplar ve kontrollerdeki bakteriyel kirlenme seviyeleri arasındaki fark, birbirinden ayırt edilemeyecek kadar azdı.

Sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarla ilgili cinsler, doktor stetoskoplarında da yaygındı ve özellikle Stafilokok yoğunluğu yüksekti. Doktor stetoskoplarının temizlenmesi bakteri kirlenme seviyelerinde önemli bir düşüşe yol açtı, ancak bu seviyeler standartlaştırılmış veya doktor tarafından tercih edilen yöntemlerle sadece birkaç durumda temiz stetoskopların seviyelerine ulaştı ve bakteriyel topluluk kompozisyonu önemli ölçüde değişmedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Knecht VR, et al. (2018). Molecular analysis of bacterial contamination on stethoscopes in an intensive care unit. Infection Control & Hospital Epidemiology 2018, 1–7.

Ailesel Hiperkolesterolemide İnme Riski Artar Mı?

16 Mayıs 2019

Ailesel hiperkolesterolemi, serum LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) kolesterol seviyesinin artmasına ve koroner kalp hastalığı riskine yol açan yaygın bir otozomal dominant hastalıktır. Ailesel hiperkolesteroleminin iskemik inme dahil olmak üzere serebrovasküler hastalık riskini arttırıp arttırmadığı ise tartışılmaktadır. Bu konuyu incelemek isteyen Norveçli bir araştırma ekibi genetik olarak doğrulanmış ailesel hiperkolesterolemili bir grup insanda, tüm Norveç popülasyonu ile karşılaştırıldığında serebrovasküler hastalık insidansını inceledikleri bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, ailesel hiperkolesterolemili kişileri 2001 ve 2009 yılları arasında ülke genelinde serebrovasküler hastalık yatışları veritabanı ile ilişkilendirdiler. Bu hastalığa sahip olan 3.144 kişi için serebrovasküler hastalık nedeniyle hastaneye yatış oranlarını ve 3.166 kişi için iskemik inme oranlarını analiz ettiler.

Sınırlamaları Olan Bir Çalışma

Ailesel hiperkolesterolemili 19 kadın ve 27 erkek, 1.0 standart insidans oranı ile serebrovasküler hastalık tanısı almıştı; 9 kadın ve 17 erkek de iskemik inme geçirdi ve bunun da standart insidans oranı 1.0 olarak ölçüldü. Koroner kalp hastalığı hikayesi olan kadınlarda, serebrovasküler hastalık riskinde anlamlı olarak artış görüldü (tehlike oranı: 3.29), ancak bu durum erkekler için geçerli değildi.

Araştırmacılar gerçek lipit seviyeleri, ilaçlar ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi eksikliği ve vaka çalışmalarında doğal olan seçim yanlılığı konusu dahil olmak üzere çalışmalarının çeşitli sınırlamalara sahip olduğunu kabul ettiler. Bununla birlikte, Norveç'teki tüm doktorların ailesel hiperkolesteroleminin genetik testini ücretsiz olarak isteyebileceğini ve bunun da maliyete dayalı önyargı riskini azalttığını belirttiler.

Bu çalışma gerçek kolesterol / LDL seviyeleri, eşlik eden tedaviler ve diğer eşzamanlı risk faktörleri hakkında hiçbir bilgi vermeyen gözlemsel bir çalışmadır. Ancak yine de bir hastalık ya da hastalığın doğal tarihi hakkında fikir sahibi olmak için bu tür çalışmaların yapılması önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hovland A, et al. Risk of Ischemic Stroke and Total Cerebrovascular Disease in Familial Hypercholesterolemia. Stroke. 2018 Nov 21:STROKEAHA118023456. doi: 10.1161/STROKEAHA.118.023456. [Epub ahead of print]

Tüm Beyin Radyasyonu Kserostomiye Açabiliyor

15 Mayıs 2019

Tüm beyin radyasyon tedavisinde (WBRT) parotis bezlerine önemli miktarda radyasyon verilmektedir. Ancak bu müdahale sırasında parotis bezleri yeterince korunmamaktadır ve kserostomi hiçbir zaman advers bir etki olarak rapor edilmemektedir. WBRT gibi palyatif tedaviler alan hastalarda toksik etkilerin en aza indirilmesi çok önemlidir.

Yapılan yeni bir çalışmada, kserostominin WBRT'nin toksik bir yan etkisi olup olmadığı değerlendirildi.

Bu gözlemsel kohort çalışmasına, bir akademik merkez (Kuzey Carolina Üniversitesi Hastanesi) ve iki kamu hastanesinden (High Point Bölge Hastanesi ve Kuzey Carolina Rex Üniversitesi Hastanesi) 2 Kasım 2015 ile 20 Mart 2018 tarihleri arasındaki hastalar dahil edildi. Beyin metastazlarının tedavisi veya profilaksisi için WBRT alan yetişkin hastalar (n = 100) çalışmaya dahil edildi. Belirgin bazal x-kserostomisi olan veya WBRT'yi tamamlamayan veya en az 1 başlangıç sonrası anketi doldurmamış hastalar prospektif olarak analiz ve takipten çıkarıldı. Hastalar, kafatası ve C1 veya C2 omurunu kapsayan karşılıklı lateral alanlar kullanarak 3 boyutlu WBRT’ye tabi tutuldu.

Hastalar, başlangıçta WBRT'den hemen sonra, 1. ayda, 3. ayda ve 6. ayda, Michigan Üniversitesi Kserostomi Anketi'ni ve 4 puanlık rahatsızlık skoru anketini tamamladılar. Çalışmadaki birincil sonlanım noktası, 1 aylık kserostomi skoruydu. Araştırmacılar başlangıca göre 10 puanlık bir kötüleşme olacağı hipotezini geliştirmişlerdi.

Sınırlandırma Gerekli

Katılan 100 hastanın 73'ü analize uygundu, 55'i 1. ayda değerlendirilebilirdi. 73 hastanın 43’ü kadın (%59), 30’u erkek (%41) iken ortalama yaşları 61’di. En az 20 Gy (V20Gy) radyasyon alan hastalardaki ortalama parotis hacmi %47’ydi. Ortalama kserostomi skoru başlangıçta 7 puandı ve WBRT'den hemen sonra 21 puan, 1. ayda 23 puan, 3. ayda 21 puan ve 6. ayda 14 puan olmak üzere her bir değerlendirme periyodunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. 1. ayda, kserostomi skoru 19 hastada (%35) 20 puan veya daha fazla arttı. 1 aylık kserostomi skoru, sürekli değişken olarak parotis dozu ile ilişkiliydi. Parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda 35 puan ve parotis V20Gy < %47 olanlarda 9 puandı. 1 ayda kserostomi tarafından "oldukça rahatsız" veya "çok rahatsız" olduğunu bildiren hastaların oranı parotis V20Gy < %47 olanlarda %4 iken, parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda %50’ydi. 3. ayda bu fark %50’ye %0’dı. Kserostomi ilaç kullanımı ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, WBRT'nin sonrasında ortaya çıkan klinik olarak anlamlı kserostominin kalıcı olduğu ve parotis dozu ile ilişkili olduğunu belirttiler. Bulguların, WBRT uygulanan ve tükürük iyileşmesi için yeterince uzun süre dayanamayan hastalarda bu toksik etkileri en aza indirgemek ve parotis bezlerini korumak için sınırladırmaya olan ihtiyacı gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al. Assessment of Risk of Xerostomia After Whole-Brain Radiation Therapy and Association With Parotid Dose, JAMA Oncol 2018.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image