Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Subkutan Rituksimab Foliküler Lenfoma`da da Etkili Bulundu

03 Mayıs 2019

İntravenöz rituksimab, B hücreli non-Hodgkin lenfomada tedavi standardıdır ve 1 ila 5-6 saat arasında bir uygulama süresi vardır. Rituksimab’ın subkutan formülasyonu ile, hastaların tedavi yükü azaltılıp sağlık hizmetlerinde kaynak kullanımı arttırılabilmektedir. Bu sebeple yapılan SABRINA ismi verilen çalışmada foliküler lenfoma hastalığında, subkutan rituksimabın intravenöz rituksimaba göre farmakokinetik non-inferiorite, etkinlik ve güvenlilik verilerinin gösterilmesi amaçlanmıştır.

SABRINA, 30 ülkedeki 113 merkezde iki aşamalı uygulanan, randomize, açık etiketli bir faz 3 çalışmasıdır. Çalışmaya dahil edilen hastalar 18 yaş ve üzerifir ve histolojik açıdan onaylanmış, daha önce tedavi edilmemiş, CD20 pozitif 1, 2 veya 3a foliküler lenfoma tanısına sahiptir.

Hastalar, 375 mg/ intravenöz rituksimab veya 1400 mg subkutan rituksimab artı kemoterapi (altı ila sekiz siklus siklofosfamit, doksorubisin, vinkristin ve prednizon [CHOP] veya 8 siklus siklofosfamid, vinkristin ve prednizon [CVP]) kollarına rastgele atanmışlardır (1:1). İndüksiyon sırasında her 3 haftada bir ve ardından 8 haftada bir rituksimab uygulanmıştır. Aşama 2 için birincil sonlanım noktası, indüksiyonun sonunda genel yanıt olarak belirlenmiştir (yani, doğrulanmış tam cevap, doğrulanmamış tam cevap ve kısmi cevap). Çalışmaya dahil edilen tüm popülasyonda etkinlik analizleri yapılmıştır.

Kollar Arasında Benzer Etki

15 Şubat 2011 ve 15 Mayıs 2013 tarihleri ​​arasında, 205 hasta intravenöz rituksimab ve 205 hasta ise subkutan rituksimab kollarına rastgele atanmıştır. Araştırmacılar tarafından değerlendirilen indüksiyonun sonunda verilen toplam yanıt, intravenöz grupta %84,9 (%95 CI 79,2-89,5) ve subkutan grupta %84,4 (78,7-89,1) olarak hesaplanmıştır.

Advers etkilerin görülme sıklığı her iki grupta da benzer bulunmuştur. Derece 3 veya daha yüksek derecelerdeki advers olayların sıklığının da benzer olduğu görülmüştür. En sık görülen derece 3 veya daha yüksek advers olay, intravenöz grupta 44 hastada (%21) ve subkutan grupta 52 hastada (%26) meydana gelen nötropenidir. Ciddi advers olaylar, intravenöz grupta 72 (%34), subkutan grupta 73 (%37) hastada görülmüştür. Uygulamaya bağlı reaksiyonlar intravenöz grupta 73 hastada (%35) ve subkutan grupta 95 hastada (%48) meydana gelmiştir (başlıca derece 1 veya 2 lokal enjeksiyon bölgesi reaksiyonları).

SABRINA çalışmasında elde edilen verilere göre intravenöz ve subkutan rituksimabın benzer etkinlik ve güvenlik profilleri vardır ve subkutan kullanımıyla yeni güvenlik kaygıları oluşmamıştır. Subkutan uygulamanın, kemoterapi ile birlikte verildiğinde rituksimabın anti-lenfoma aktivitesini riske atmayacağı görülmüştür.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Davies A, et al. Efficacy and safety of subcutaneous rituximab versus intravenous rituximab for first-line treatment of follicular lymphoma (SABRINA): a randomised, open-label, phase 3 trial. Lancet Haematol. 2017 Jun;4(6):e272-e282.

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

AMKL’de Patolojik İnceleme

16 Eylül 2019

Akut lösemide hastalığın ilerlemesi hızlıdır ve olgun hücrelerden ziyade henüz olgunlaşmamış kemik iliği hücrelerinden (blast denilen hücreler) köken alır. Akut ve kronik lösemilerin her iki tipinde de lösemi hücresinden bir trilyondan fazla yeni lösemi hücresi gelişir; bu hücreler normal hücreler gibi işlev göremezler ve zaman içerisinde kemik iliğini istila ederler. Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL) tipindeki blast hücreleri olgunlaşmamış pulcuk hücrelerini yapan ana hücrelere (megakaryositler) benzemektedir.

İmmünohistokimya (IHC) çekirdek biyopsi bölümlerinin boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli bir rol oynar. ABD merkezli yeni bir çalışmada, yaygın olarak kullanılan patolojik boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamak hedeflendi. Çalışmada elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Çalışmada CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

İlk Sırada CD42b Kullanılması Önerildi

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 olarak saptandı. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya kadar yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka tespit edilemedi.

Bu bulgulara göre CD42b, megakaryositik blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabilirken; CD61, CD42b negatif olan nadir vakalar için yedekte tutulabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir gerek yoktur.

Bu çalışmada elde edilen bulgular, patologlara ve hamatologlara tanısal yöntem ile alakalı önemli bir yol çizer nitelikteDİR. Tedaviye erken başlanması bu tarz hematolojik malignitelerde önem kazanmakta ve bu yüzden doğru tanıya ulaşmak oldukça değerli olmaktadır. Araştırma ekibinin önerisi AMKL tanısı için rutin kullanımda CD42b’nin kullanılması yönünde olMUŞTUR. Bu sayede %90’ın üstünde hassasiyetle tanıya ulaşmak mümkün olabilecektir. %10’luk negatif vakalarda ise CD61 ile onaylamak oldukça değerli olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Matthew M. Et al, The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia, Am J Clin Pathol. 2018 Oct 1;150(5):461-467. doi: 10.1093/ajcp/aqy074.

Akut Megakaryoblastik Lösemide Tanısal Yöntemler

09 Eylül 2019

Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL), çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinin (AML'ler) %15'ini oluşturur. Down sendromu ile ilişkili olmadığı durumlarda, AMKL kötü prognozla ilişkili yüksek riskli bir AML alt tipi olarak tanımlanır.

AMKL tanısı kemik iliğinde veya periferik kanda %20 veya daha fazla blast varlığına dayanır. Bunun en az %50'sinin ya akış sitometrisi ve / veya immünohistokimya (IHC) ile megakaryositik farklılaşma kanıtı göstermesi gerekir. AMKL vakalarının çoğunda yaygın miyelofibrozis bulunması nedeniyle kemik iliği aspirat yaymaları morfolojik blast sayımında sınırlı potansiyele sahip olabilir ve potansiyel olarak toplam blast sayısının hafife alınmasına neden olabilir.

Farklı Boyalar İncelendi

Çekirdek biyopsi materyallerinin IHC boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli rol oynar. Yapılan yeni bir çalışmanın amacı, yaygın olarak kullanılan boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamaktı. Bu sebeple CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 idi. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka yoktu.

Bu sonuçlar birlikte değerlendirildiği zaman CD42b’nin, megakaryositik soylardaki blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabileceği görüldü. CD61 ise, CD42b negatif olan nadir vakalar için kullanılabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir rol yoktur.

Bu çalışma için son yıllarda piyasaya sürülen CD41 için IHC'nin değerlendirilmemesi bir sınırlama olarak görüldü. Her ne kadar CD41, CD61 ile birlikte, FC tarafından %100 duyarlılık gösterse de, AMKL bağlamında CD41 IHC'nin duyarlılığını karakterize eden veriler literatürde çok azdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Klairmont M, et al. The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia. Am J Clin Pathol. 2018;150(5):461-467

Kemoterapi Sonrası İkincil Riskler Bilinenden Yüksek Bulundu

24 Temmuz 2019

Solid bir tümör için kemoterapi ile tedavi edilen hastalarda, bu tedavi sonucunda ölümcül bir kan kanseri gelişmesi riskinin düşünüldüğünden çok daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Ulusal Kanser Enstitüsü'nden (NCI) bir araştırma ekibi, tedavi ile ilişkili miyelodisplastik sendrom veya akut miyeloid lösemi (tMDS / AML) riskinin beklenenden daha yüksek olduğunu belirtti. Elde edilen bu yeni bulgular, 2000-2013 yılları arasında kemoterapi alan 700.612 hastanın verilerinin analizi ile ortaya çıktı.

Araştırmacıların elde ettikleri verilere göre bu zaman diliminde, bilinen lökojenik ajanların (özellikle platin bileşiklerin) ilk basamak kemoterapide kullanımı 2000-2001 yıllarında %10 iken 2012-2013 yıllarında %81'e kadar yükseldi. Çalışmada 2014 yılına kadar ilk primer solid tümör için kemoterapi ile tedavi edilen 1619 hastada (700.612 hastanın %0.23'ü) tMDS / AML'nin geliştiği tespit edildi.

Kolon Kanseri Hariç Tüm Kanserlerde Risk Tanımlandı

Her ne kadar çoğu solid tümör tipi için tMDS / AML'nin kümülatif insidansı %1'den az olsa da, prognoz zayıftı. Bu hastalardaki ortanca genel sağkalım sadece 7 aydı ve hastaların %78'i (1270/1619) ex olmuştur. Analiz, tMDS / AML'nin göreceli riskinin, tedavi edilen kanserin tipine ve kullanılan kemoterapi veya kemoradyoterapiye bağlı olarak 1,5 kattan 10 kata kadar yükseldiğini gösterdi. Risk, kolon kanseri hariç 23 solid kanser tipinin 22'sinde gözlendi.

Kemik, yumuşak doku ve testis kanserleri için kemoterapi alan hastalarda tMDS / AML için göreceli riskler en yüksekti (>10). Analiz, bu kanserlerin tipik olarak daha genç hastalarda teşhis edildiğini gösterdi. Periton kanseri, küçük hücreli akciğer, yumurtalık, fallop tüpü ve beyin veya merkezi sinir sistemi kanserleri için kemoterapi alan hastalar için risk 5-9 kat kadar arttı.

Bu araştırmadan elde edilen bulguların, hastaların tarama ve tedavi gereksinimlerini değiştirebileceği vurgulandı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Morton LM, et al. Association of Chemotherapy for Solid Tumors With Development of Therapy-Related Myelodysplastic Syndrome or Acute Myeloid Leukemia in the Modern Era. JAMA Oncol. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5625. [Epub ahead of print]

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

NHL’de Subkutan Rituksimab’ın Güvenliliği Test Edildi

28 Haziran 2019

İntravenöz (IV) uygulanan rituksimab, CD20 + B hücreli non-Hodgkin lenfoma (NHL) tedavisinin temelini oluşturur. Rituksimab’ın subkutan (SC) formülasyonu da Avrupa’da ve bazı diğer ülkelerde SABRINA çalışmasının sonuçlarına dayanarak onaylanmıştır. SABRINA çalışmasında foliküler lenfomalı naif hastalarda rituksimab SC için IV ile karşılaştırıldığında benzer farmakokinetik, güvenlik ve etkinlik sonuçları elde edilmiştir.

IV ile benzer etki ve güvenliliğin yanı sıra, SC rituksimabın sağlık kaynağı yükünü azalttığı (De Cock ve ark. PLoS One 2016; 11: eD157957) ve hasta memnuniyetini ve uyumunu arttırdığı (Rummel ve ark. Blood 2015; 18: A469) yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.

MabRella, Foliküler lenfoma (FL) veya difüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) hastalarında birinci basamak (1L) SC rituksimab tedavisinin güvenliliğini değerlendiren üç yerel, açık etiketli, tek kollu, Faz 3b çalışmalarını içeren global bir şemsiye çalışmasıdır. Çalışma, uygulama ile ilgili reaksiyonlara (ARR'ler) odaklanmıştır . Çalışmalar bir ana protokolü, sonlanım noktalarını ve zamanlama noktalarını paylaşır, ancak yerel düzeyde değişiklik yapma esnekliğine de sahiptir. Katılımcı ülkelerden elde edilen veriler önceden tanımlanmış küresel analizler için toplanmıştır.

Hasta grubu 18-80 yaş arasında olup 1-3a evrelerinde FL veya DBBHL’ye sahip ve ECOG PS ≤ 3 olan hastalar arasından seçilmiştir ve bu hastaların tamamı, çalışma girişinden önce indüksiyon veya idamede ≥ 1 doz IV rituksimab kullanmış olan hastalardır. Bu hastalar en az 4 ek indüksiyon veya 6 ek idame siklusu almaya uygun bulunmuştur. FL veya DBBHL indüksiyon tedavisi alan hastalar standart kemoterapi ile birlikte 4-7 siklus boyunca her siklusta (14, 21 veya 28 gün) SC rituksimab 1400mg ile tedavi edilmiştir. İdame tedavisi gören FL hastalarına 6-12 siklus boyunca her 2 ayda bir tek ajan SC rituksimab 1400mg verilmiştir.

Bulgular Önceki Çalışmalarda Elde Edilenlerle Tutarlıydı

Birincil sonlanım noktası, çoklu dozlarda kullanılan SC rituksimab sonrası görülen ARR'ler olarak belirlenmiştir. Rituksimab uygulamasından sonra 24 saat içinde ortaya çıkan ve araştırmacı tarafından çalışma ilacı ile ilgili olarak kabul edilen tüm advers olaylar ARR olarak tanımlanmıştır. İkincil güvenlik sonlanım noktaları, ≥ 3 derece advers olaylar ve ciddi advers olaylar olarak belirlenmiştir. IV Rituksimab için güvenlik verileri toplanmamıştır; çünkü hastalar çalışmaya SC ye geçtikten sonra dahil edilmiştir.

Veri kesim tarihinde, güvenlik popülasyonu 336 hastadan oluşmuştur: İtalya'dan 157; İspanya'dan 139; ve Kuzey Afrika'dan 40 (Tunus ve Cezayir). Ortanca yaş 59 ve hastaların % 50'si erkek iken; 205 hastada FL, 131 hastada DLBCL vardır. FL hastalarının, 84’ü ≥1 SC rituksimab indüksiyon siklusunu tamamlamıştır (37’si tüm 7 siklusu da tamamlamıştır) ve 190’ı ise ≥1 idame siklusunu tamamlamıştır (169’u, 6 siklus tamamlamış ve 26’sı, 12 siklus tamamlamıştır). DBBHL hastaları arasından 37’si, tüm 7 indüksiyon siklusunu tamamlamıştır.

Toplamda 282 hasta (%84) tedavi sırasında advers olay yaşamıştır. 75 hastada (%22) ARR gözlenmiştir. Bunlardan en yaygın olanı (≥%2 insidans) eritem (% 12) ve enjeksiyon bölgesi eritemidir (%4). Hastaların ≥%10'unda bildirilen diğer advers olaylarlar nötropeni, asteni, eritem, pireksi ve ishaldir. Hastaların % ≥5'inde görülen derece ≥ 3 advers olaylar; nötropeni (%24) ve ateşli nötropenidir (%6). 4 hastada (%1) derece ≥3 ARR görülmüştür. Ciddi advers olaylar ise hastaların %29'unda (%8 ilaca bağlı) rapor edilmiştir.

SC rituksimabın güvenlilik profili, genellikle FL ve DBBHL hastaları arasında benzer bulunmuştur. Ancak nötropeni (herhangi bir derece ve derece ≥3) DBBHL hastalarında daha yaygın iken eritem (herhangi bir derece) FL hastalarında daha yaygın olduğu görülmüştür. Advers olayların profili indüksiyon ve idame sırasında benzer, ancak olayların yoğunluğu ve ciddiyeti idame sırasında daha düşük bulunmuştur.

Bu çalışmada elde edilen bulgular da NHL tedavisinde SC rituksimabın güvenli bir tedavi alternatifi olduğunu göstermiştir. Elde edilen güvenlilik bulguları IV rituksimaba benzerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Panizo C, et al. Safety of Subcutaneous Administration of Rituximab during the First-Line Treatment of Patients with Non-Hodgkin Lymphoma: The MabRella Study. Blood 2016 128:2971a

Orak Hücreli Anemi İçin Yeni Tarama Testi

11 Haziran 2019

Orak hücreli anemi, sahra altı Afrika'da yaygındır. Bazı bölgelerde doğumların %3'ünü etkiler ve çok yüksek mortalite ile ilişkilidir. Sınırlı kaynağın bulunduğu bölgelerde birçok vaka teşhis edilmez, çünkü hastalığın tanısı için standart yöntemler sofistike ekipman ve güvenilir elektrik altyapısı gerektirir.

Orak hücre hastalığı, hastalığın prevalansını belirlemek için araştırılan ilk Afrika ülkelerinden biri olan Uganda'da yıllık çocuk ölümlerinin % 20'sini oluşturmaktadır. Hidroksiüre, antibiyotikler ve immünizasyonlarla tedaviyi içeren profilaktik müdahale programlarının dünyanın gelişmiş bölgelerinde uygulandığı ve orak hücre hastalığından ölümleri büyük ölçüde azalttığı gösterilmiştir.

Bu ölçümler sahra altı Afrika'da da uygun maliyetli bir şekilde kullanılabilir, ancak bu bölgelerdeki sorun hastalığın genellikle teşhis edilmemesidir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde, yeni doğanlar orak hücre hastalığı taramasından geçirilirken, böyle bir tarama Uganda'da veya Afrika'nın başka bir yerinde yaygın olarak uygulanmamaktadır.

Mevcut altın standart tanı yöntemleri, laboratuvar ekipmanı ve testleri yapmak için yüksek eğitimli personel gerektirir. Bu testler çok miktarda kana ihtiyaç duyar, bu yüzden test başına maliyet çoğu ülke için uygun değildir.

Bir Damla Kan ve 10 Dakika ile Tanı Mümkün

Amerikan Hematoloji Derneği (ASH) 2018'de sunulan yeni bir çalışmada, 2 dolardan daha az bir maliyeti olan ve yalnızca küçük bir damla kana ihtiyaç duyan ve yaklaşık 10 dakika içinde yapılabilecek, Afrika'daki orak hücre teşhisinin dinamiklerini dramatik bir şekilde değiştirebilecek yeni bir test tanıtıldı.

HemoTypeSC denilen bu test, 1000 küçük çocuk kohortunda, 1000 fenotipin 998'ini doğru bir şekilde tanımladı. Ucuz bir lateral akış immünoessay testi olan HemoTypeSC için, sadece 1,5 μL tam kan damlasında hemoglobin (Hbs) A, S ve C'yi tespit etmek için monoklonal antikorlar kullanılıyor.

Çalışmadaki çocukların çoğunluğu (%84,5) 5 yaş ya da daha küçüktü. İlk analizde HemoTypeSC, %99,8 genel doğruluk gösterdi. Bunlar, HbAA olarak doğru tanımlanmış 720 örnekten 720‘si (%100), HbAS olarak doğru tanımlanmış 182 örnekten 182'si (%100) ve HbSS olarak doğru tanımlanmış 98'den 96'sından (%98) oluşuyordu. İki uyumsuz numunenin her ikisi de elektroforez ile HbSS iken HemoTypeSC tarafından HbAS olarak tanımlandı. Bununla birlikte, iki hasta tekrar test edildiğinde, zaten orak hücre hastalığı teşhisi konduğu ve yakın zamanda transfüzyon geçirdikleri açıklandı.

İkincil bir analiz yapıldığında, uyumsuz iki örnek HbSS için gerçek pozitif örnekler ve HbAS için gerçek negatif örnekler olarak dahil edildi. Böylece HemoTypeSC'nin, genel duyarlılık, özgüllük, pozitif kestirim değeri ve %100 negatif kestirim değeri için taranan tüm hastalar için 1000 fenotipten 1000'inin doğru bir şekilde tanımlandığı tespit edildi.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nankanja et al. LBA-3 Implementation of a Sickle Cell Disease Screening Initiative in Uganda with HemoTypeSCTM, American Society of Hematology (ASH) 2018.

Çocukluktaki Lenfomadan Sonra Kanser Gelişim Riski İncelendi

21 Mayıs 2019

Pediatrik Hodgkin lenfoma tedavisi görüp hayatta kalanlar, sonraki yıllarda solid tümörler için yüksek risk altındadır. Bu yüksek risk on yıllarca devam eder. Çok uluslu yapılan yeni bir çalışmada uzun süreli takiple bu riskin ne kadar yüksek olduğu değerlendirildi.

Yeni çalışmada, 1979 yılında kurulan çok uluslu “Geç Etkiler Çalışma Grubu” kohortunun uzun süreli bir takibi yapıldı. Bu çalışma, 1955-1979 yılları arasında Hodgkin lenfomalı 1136 hastayı da içeren kanser tanısı almış çocukları ve ergenleri (≤16 yaş) takip etmişti. Bu çalışmada ortanca takip süresi şu an 26.5 yıla ulaşmıştır ve bu, ortanca izleminin 17 yıl olduğu 2001'deki son güncellemeden bu yana çok daha uzun bir süredir. 

Çalışmaya göre, Hodgkin lenfoma tanısı konduktan 40 yıl sonra takip eden herhangi bir solid malign neoplazmın kümülatif insidansı %26,4 idi. Hodgkin lenfoma hasta kohortunda 162 hastada toplam 196 solid malign neoplazm geliştiği not edildi. Bu bireylerin genel popülasyona kıyasla katı bir solid malign neoplazm geliştirme riski 14 kat artmıştı.

Radyoterapi, Riski Arttıran Temel Etken

Radyoterapi, en sık görülen dört solid tümör olan meme, akciğer, kolon ve tiroid ile ilişkiliydi. Günümüzde pediatrik Hodgkin lenfoma tedavisi kesinlikle değişti. Örneğin, radyasyon alanı gibi radyasyon dozu da azaltıldı. Ancak çalışmaya dahil edilmiş olan çocuklarda çok daha yüksek dozlarda ve geniş alana yayılan radyoterapi uygulanmıştı.

Çalışma, hastanın yaşının ve radyasyona maruz kalan vücut bölgesinin daha sonra sekonder kanser gelişimi için yüksek risk oluşturduğunu gösterdi. Kadınlardaki meme kanseri için risk faktörleri, 10-16 yaşları arasında Hodgkin lenfoma tanısı ve göğüs radyoterapisi ile tedavi idi. Göğüs radyoterapisi, 10 yaşından küçük olan erkeklerde akciğer kanseri gelişme riskini anlamlı şekilde arttırmıştı. Abdominal ya da pelvik radyoterapi alanlarda ise kolon kanseri gelişme riski yükselmişti. Boyun bölgesinden radyoterapi alan kadınlarda da tiroid kanseri geliştirme riskinin arttığı görüldü.

Araştırmacılar bu sonuçların göz önünde bulundurulması ve çocukluk çağında Hodgkin lenfoma tedavisi alanların uzun dönemde dikkatli bir şekilde izlenmesi gerektiğini önerdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Holmqvist AS, et al. Risk of solid subsequent malignant neoplasms after childhood Hodgkin lymphoma-identification of high-risk populations to guide surveillance: A report from the Late Effects Study Group. Cancer. 2018 Dec 17. doi: 10.1002/cncr.31807. [Epub ahead of print]

Hastaların Tercihi Subkutan Rituksimab

25 Nisan 2019

Daha önce tedavi edilmemiş CD20 + diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) veya foliküler lenfoma (FL) hastalarında rituksimab standart tedavi olarak kullanılmaktadır. İntravenöz (IV) kullanıma alternatif olarak üretilen subkutan (SC) formülasyonun kıyaslandığı PrefMab isimli çalışmada hasta tercihi ve memnuniyeti değerlendirilmiştir.

Çalışmaya katılan hastalarda iki programa göre 8 siklus rituksimab kullanılmıştır: A Koluna 1 siklus rituksimab IV (375 mg/) ve 3 siklus rituksimab SC (1400 mg) verildikten sonra 4 siklus rituksimab IV kullanılmıştır. B Koluna ise 4 kez rituksimab IV (375 mg/) verildikten sonra 4 siklus rituksimab SC (1400 mg) kullanılmıştır. Rituksimabın yanı sıra her iki kola da 6-8 siklus kemoterapi (merkez pratiğine göre siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon (CHOP), siklofosfamid, vinkristin, prednison (CVP) veya bendamustin) verilmiştir. SC veya IV kullanımı için 6 ve 8. sikluslarda “Hasta Tercih Anketi” (PPQ) kullanılarak hastaların tercihleri değerlendirilmiştir. Hasta memnuniyeti ve uyumu ise, “Kanser Tedavisi Memnuniyet Anketi” (CTSQ) ve “Rituksimab Uygulama Memnuniyeti Anketi” (RASQ) ile 4. ve 8. sikluslarda değerlendirilmiştir.

SC İle Memnuniyet Daha Yüksek

Birincil veri kesimi tarihi itibariyle (19 Ocak 2015) tedavi amaçlı popülasyon 743 hastadan oluşmuştur. Çoğunluğu DBBHL'ye (%63) sahiptir ve hasta karakteristikleri kollar arasında benzerdir. 8. siklusta, PPQ'yu tamamlayan hastaların %1'i SC rituksimab’ı tercih etmiştir. Bu tercih, tedavi sırasından veya hastalık tipinden etkilenmemiştir. RASQ ile ölçülen hasta memnuniyeti de SC için daha yüksek bulunmuştur. CTSQ skorlarının ise kollar arasında benzer olduğu saptanmıştır. Advers olaylar genel olarak uygulama yolları arasında dengeli dağılmış ve yeni güvenlik sinyalleri tespit edilmemiştir.

CD20 + DBBHL veya FL'ı daha önce tedavi edilmemiş hastalarda yapılan bu çalışma, SC rituksimab’ın IV’ye göre daha fazla tercih edildiğini göstermiştir. Rituksimab tedavisi ile hasta memnuniyeti, SC uygulama ile genellikle daha yüksek bulunmuştur.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rummel M, et al. Preference for subcutaneous or intravenous administration of rituximab among patients with untreated CD20+ diffuse large B-cell lymphoma or follicular lymphoma: results from a prospective, randomized, open-label, crossover study (PrefMab). Ann Oncol. 2017 Apr 1;28(4):836-842.

Subkutan ve İntravenöz Rituksimab Kıyaslandı

17 Nisan 2019

İntravenöz (IV) yolla kullanılan rituksimab ve kemoterapi, tek başına kemoterapiye göre daha etkili bir tedavi seçeneği olduğu için, diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) ve foliküler lenfoma (FL) için tedavi standardıdır. Günümüzde yanıt oranı, progresyonsuz ve genel sağkalım gibi birincil tedavi hedeflerine ek olarak, tedaviyi basitleştirmek ve tedavi yükünü azaltmak da hastalar ve sağlık hizmeti sağlayıcıları için önemli amaçlardır. Subkutan ilaç uygulaması da bu amaçları gerçekleştirmeye yönelik olarak uygulamayı basitleştirme, hastalar için tedavi yükünü azaltma ve tedavi tesisinde kaynak kullanımını azaltma potansiyeline sahiptir.

Yapılan uluslararası ve çok merkezli yeni bir çalışmada, rituksimabın subkutan formülasyonunun üretilmesi ile, ilaç hazırlama ve uygulamasının basitleştirilip kısaltılması ve tedavi yükünün azaltılması hedeflenmiştir. MabEase adı verilen çalışmada, DBBHL tedavisi alan naif hastalarda kemoterapi ile birlikte kullanılan subkutan rituksimabın etkinliği, güvenliği ve hasta memnuniyeti incelenmiştir.

Subkutan Rituksimab İle Hasta Memnuniyeti Daha Fazla

Çalışmaya dahil edilen hastalar 2:1 oranında subkutan rituksimab (ilk siklusta intravenöz 375 mg / m2; 2-8. sikluslar arasında subkutan 1.400 mg) veya intravenöz rituksimab (8 siklus boyunca 375 mg / m2) artı siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin ve prednizon kollarına randomize edilmiştir. Birincil sonlanım noktası, araştırmacı tarafından değerlendirilen tam yanıt / onaylanmamış tam yanıt olarak belirlenmiştir. İkincil sonlanım noktaları ise güvenlilik, tedavi memnuniyeti, zaman tasarrufu ve sağkalım olarak belirlenmiştir.

576 randomize hastanın 572'sine (378’ine subkutan; 194’üne intravenöz) tedavi uygulanmıştır. İndüksiyon sonu tam yanıt / onaylanmamış tam yanıt oranları subkutan için %50.6 ve intravenöz için %42.4 olarak hesaplanmıştır. 35 aylık takip sonrasında ortanca genel, olaysız ve progresyonsuz sağkalım görülmemiştir.

Güvenlilik profili de hem subkutan hem de intravenöz rituksimab için benzer bulunmuştur. Enjeksiyon bölgesi reaksiyonları, beklendiği üzere subkutan enjeksiyonlarında daha yaygın olmuştur (%5,7'ye karşı %0). Subkutan rituksimab ile günlük yaşam, uygunluk ve memnuniyet skorlarının daha iyi olduğu görülmüştür. “Kanser Tedavisi Memnuniyet Anketi” skorları iki kol için benzer sonuçlar vermiştir. Medyan uygulama süresi (6 dakikaya karşılık 2,6 ila 3,0 saat), sandalye / yatak ve hastanede genel geçirilen zamanlar subkutan rituksimabta daha kısa bulunmuştur.

MabEase çalışması sonucunda elde edilen sonuçlara göre; intravenöz ve subkutan rituksimabın benzer etkinlik ve güvenliliğe sahip olduğu, ancak hasta memnuniyeti ve zaman tasarrufu açısından subkutan rituksimabın daha iyi bir seçenek olabileceği görülmüştür.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lugtenburg P, et al. Efficacy and safety of subcutaneous and intravenous rituximab plus cyclophosphamide, doxorubicin, vincristine, and prednisone in first-line diffuse large B-cell lymphoma: the randomized MabEase study. Haematologica. 2017 Nov;102(11):1913-1922.

ALL’de Doğum Kilosu Riski Artırıyor Mu?

14 Mart 2019

Her yıl yaklaşık 2400 ABD'li çocuk ve ergene akut lenfoblastik lösemi (ALL) tanısı konmaktadır. Hastalığın etiyolojisi hala belirsiz olmasına rağmen yüksek doğum kilosunun ALL oluşum riskini arttırdığı düşünülmektedir. Ancak ABD’deki çeşitli eyaletlerde daha önceden yapılmış olan toplum tabanlı çalışmalarda doğum ağırlığının ALL riskini etkilediği tespit edilememiştir.

Yeni tamamlanan bir çalışma ise, veri toplama başlamadan önce Louisville Üniversitesi'ndeki kurumsal inceleme kurulları ve Kentucky, Arizona ve Illinois'deki eyalet sağlık birimleri tarafından onaylandı. Vakalar, kendi eyaletlerinde yaşayan popülasyona dayalı kanser kayıtlarının tespit ettiği, beşinci doğum günlerinden önce ALL tanısı almış çocuklar arasından seçildi. ALL tanısı almış olan 90 vaka (4:1) aynı ilçede ya da yaklaşık aynı gün doğmuş, aynı cinsiyet, ırk ve etnik kökene ait 360 kontrolle eşleştirildi.

Çalışmada elde edilen verilere göre; doğumda 4 kilogramdan daha ağır olan çocuklar, yaşamlarının ilk 5 yılında, bütün ırklar ve her iki cins birleşik bir analizde göz önünde bulundurarak, yüksek oranda ALL riskine sahipti (OR 1.28,% 95 CI 1.01-1.61).

Hispanik Kızlarda Risk Artışı Mevcut

Bu risk artışı Hispanik olmayan beyazlarda (OR 1.77,% 95 CI 1.27-2248), hem erkek çocuklar (OR 1.57,% 95 CI 1.01-2.45) hem de kızlar (OR 2.10,% 95 CI 1.26–3.52) arasında istatistiksel olarak anlamlıydı. Hispanik erkeklerde (OR 1.35,% 95 CI 0.80-2.29) de benzer bir artış vardı (istatistiksel olarak anlamsız), ancak Hispanik kızlar için risk artışı olmadığı görüldü (OR 0.41,% 95 CI 0.12-1.38). Bunun tersine, doğum ağırlığının 2.5 kilogramdan az olması, kızlar arasında (OR 0.56,% 95 CI 0.32-0.99) azalan ALL riski ile ilişkiliydi, ancak erkekler açısından risk azalması yoktu (OR 1.08,% 95 CI 0.68-1.73). Ne yüksek ne de düşük doğum ağırlığı, Hispanik olmayan siyahlar arasında veya cinsiyetten bağımsız olarak diğer ırkların Hispanik olmayan bireyleri arasında ALL riski ile ilişki göstermedi.

Elde edilen veriler, 5 yaşından küçük, ancak sadece Hispanik olmayan beyazlarda, makrozomi ile çocukluk çağı ALL arasında önceden bildirilmiş olan ilişkiyi doğrulamaktadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Groves FD et al. Birth Weight and Risk of Childhood Acute Lymphoblastic Leukemia in Arizona, Illinois, and Kentucky. South Med J. 2018 Oct;111(10):579-584.

Bazı AML Hastaları Kök Hücre Nakli Sonrası Neden Nüks Ediyor?

08 Mart 2019

Günümüzde hematopoetik kök hücre nakli (HSCT), akut miyeloid lösemili (AML) hastalar için büyük oranda yarar sağlayabilmektedir. Ancak bazı hastalarda relaps görülme ihtimali mevcuttur. ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre, relaps yaşayan hastalarda AML'ye özgü yeni mutasyonlar edinilmez; aksine nüks, adaptif (spesifik) veya doğal (spesifik olmayan) bağışıklık ile ilişkili yolakların düzenlenmesi yoluyla gerçekleşir.

Çalışma sonuçları, AML hücrelerinin tekrarlayan genetik mutasyonların bir sonucu olarak "gizli moda" girmediğini gösterdi ve bağışıklık üzerindeki değişikliklerin bir tetikleyici unsur olabildiği görüldü. Bu sebeple, AML'de yeni bir tedavi yaklaşımı olabilecek olan interferon-gama kullanılarak süreci tersine çevirmenin mümkün olabileceği düşünülmüştür.

Araştırma ekibi; AML ile ilk başvurduklarında alınan ve nüks yaşadıktan sonra alınan toplam 15 hastadan elde edilen eşleştirilmiş numunelerde ekzom dizileme gerçekleştirdi. Ekzom dizilimi ayrıca, kemoterapiyi takiben nüks yaşayan 20 hastanın ikinci bir eşleştirilmiş örnek grubu üzerinde de gerçekleştirildi.

Ekzom diziliminin karşılaştırması, mutasyonel kazanç veya kayıp spektrumunun, iki eşleştirilmiş numune setinde benzer olduğunu gösterdi. Yani transplant sonrası nüksün, AML'ye özgü yeni mutasyonların edinilmesinden veya immün ile ilişkili yapısal değişikliklerden kaynaklanmadığı kanıtlandı.

Bağışıklık ile İlgili Genlerde Bir Düzenlenme Mevcut

Araştırmacılar nakil sonrası nükslerden elde edilen numunelerin RNA analizini yaparken, adaptif veya doğal bağışıklık ile bağlantılı yollarla ilişkili bir dizi genin düzensizliğini gözlemlediler. Bunlar; HLA-DPA1, HLA-DPB1, HLA-DQB1 ve HLA-DRB1 gibi genlerde aşağı regülasyon yollarında tespit edildi. Bu genler MHC sınıf II'ye aittir ve bağışıklık sisteminin kanser hücrelerinin tanıması ile ilişkilidir.

Dizilimde, bu genlerin seviyeleri başlangıçta elde edilen eşleştirilmiş numunelerde görülen seviyelere göre 3 ila 12 kat daha düşük çıktı. Bu gözlemler, kök hücre nakli ile bağlantılı yolun düzensizliğini gösterdi. Transplantta nüks yaşayan 34 hastanın 17'sinde akım sitometrisi ve immünohistokimya, nükste MHC sınıf II ekspresyonunun azaldığını doğruladı.

Çalışmaya göre, kanser bu hastalarda nüks ettiğinde, aslında bir tür gizli modda geri dönmüştür. Bu gizli lösemi hücreleri, donörün T hücrelerinin onları tanımlamak için kullandığı proteinlerden yoksundur. Donörün bağışıklık hücreleri artık lösemi hücrelerini tespit edemediğinde, T hücreleri onları yok edemez.

Araştırmacılar, nüks eden AML'de diğer DNA mutasyonlarının mı yoksa alternatif anahtar mekanizmalarının mı daha baskın olabileceğini belirlemek için daha fazla sayıda hastayı içeren ileri çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Matthew J. Christopher et al, Why Do Some AML Patients Relapse After Stem Cell Transplant?, N Engl J Med. Published October 31, 2018.a

İnsan Sitomegalovirüsünün Hodgkin ve Non-Hodgkin Lenfomalar ile İlişkisi

01 Haziran 2017

İnsan sitomegalovirüsü (HCMV),  genellikle asemptomatik primer enfeksiyon ile sonuçlanır ve insanlarda ömür boyu devam edebilir. İmmünsüpresyon evrelerinde sporadik olarak tekrar aktif hale gelebilir. Transplantasyon alıcıları ve AIDS hastaları gibi immünsüpresif hastalarda, sitomegalovirüs sıklıkla ağır hastalıklara neden olur. Batı ülkelerinin yaklaşık %30-90'ı, gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun % 90'ından fazlası sitomegalovirüs ile enfektedir. Virüs tükürük, idrar ve anne sütü ya da organ transplantasyonu yoluyla bulaşır. Kuluçka süresi yaklaşık 4-8 ​​haftadır. HCMV enfeksiyonu genellikle asemptomatiktir fakat ateş, lenf nodu şişliği, gastrit, özofajit ve grip benzeri semptomlar gibi mononükleozdakilere benzer semptomlar nadiren görülür. HCMV, kanserojen bir virüs olarak bilinmemektedir fakat latent fazdaki HCMV, gastrik kanser ve T hücreli lenfomalar gibi bazı malignitelerle korelasyon göstermektedir. HCMV'nin Hodgkin ve non-Hodgkin lenfomaları ile ilişkili olabileceğini gösteren bazı veriler mevcuttur.

Birincil enfeksiyondan sonra, HCMV latent faza girer ve bu fazda genomu epizom haline gelir. HCMV'nin latentleşmesine neden olan bazı faktörler vardır. Bu faktörlerden birisi UL138'dir ve latent faz sırasında eksprese edilen birkaç mRNA geninden biridir. HCMV replikasyonu, latent durumun yeniden aktifleştirilmesinde önemli bir role sahip çok erken genler (immediate early genes - IEI) de dahil olmak üzere gen alt grupları tarafından düzenlenir. UL138'in saptanması latent HCMV enfeksiyonunu ve IE1'in saptanması latent CMV enfeksiyonunun reaktivasyonunu gösterir. İran’dan bir grup araştırmacı, Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfomalı hastalardan histolojik doku örneklerinde CMV latent enfeksiyon sıklığının saptamak amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar yaptıkları kesitsel çalışmada, Hodgkin lenfoma için 25 ve non-Hodgkin lenfoma için 25 örneği içeren toplam 50 parafin gömülü doku bloğu incelediler. RNA ekstraksiyonu ve cDNA hazırlamasından sonra, IEI mRNA'sının saptanmasında RT (Reverse-Transcription) –PCR’ı ve mRNA UL138'in tanımlanmasında nested PCR kullandılar. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfomalı 25 vakanın 5'inin (% 20) hem IE1 hem de UL 138 için pozitif olduğunu buldular. 25 Hodgkin vakasında yalnızca 1’inin (% 4) UL 138 için pozitif olduğunu ve vakaların hepsinin IE1 için negatif olduğunu gördüler. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfoma hastalarında, UL 138 için, % 20 ile nispeten yüksek bir ekspresyon oranı tespit edildiğini, bu nedenle latent CMV enfeksiyonunun hastalığın gelişiminde rol oynuyor olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hamide Mehravaran, Manoochehr Makvandi, Alireza Samarbaf Zade, Niloofar Neisi, Hadis Kiani, Hashem Radmehr, Toran Shahani, Seyedeh Zeinab Hoseini, Nastaran Ranjbari, Rahil Nahid Samiei. Association of Human Cytomegalovirus with Hodgkin’s Disease and Non-Hodgkin’s lymphomas, Asian Pac J Cancer Prev, 18 (3), 593-597.

SLE Hastalarında Non-Hodgkin Lenfoma Daha Sık mı Görülüyor?

02 Mart 2017

Bağışıklık sistemi, malign hücrelerin yok edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, bu tür hücrelere izin veren bir etkileşime sahipken, adaptif bağışıklık sistemi ise eradikasyonlarında önemlidir. Bağışıklık sisteminin düzensizliği malignitelerden korunma kabiliyetini önemli ölçüde etkiler ve hatta büyümelerinin kolaylaştırılmasına bile yol açabilir.

Daha önce otoimmünitenin çeşitli malignitelerde artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Romatoid artrit, dermatomiyozit ve polimiyozit, sistemik skleroz, Sjögren sendromu ve enflamatuvar barsak hastalığı gibi spesifik otoimmün bozuklukların, kanser riski artışı ile ilişkili olduğu bulunmuştur.

Sistemik lupus eritematosus (SLE), bağışıklık sisteminin normal aktivitesini tehlikeye atan multi-sistemik otoimmün bir hastalıktır. Son yıllarda, çeşitli malignitelerin SLE'ye de katkıda bulunabileceğine dair artan kanıtlar vardır. Spesifik kanserleri inceleyen birçok çalışmada, özellikle non-Hodgkin lenfoma ve Hodgkin lenfoma olmak üzere hematolojik kanserlerde artmış bir risk ortaya konmuştur.

İsrail’den bir grup araştırmacı yaptıkları geniş ölçekli toplum temelli bir araştırmada SLE varlığı ile çeşitli maligniteler arasındaki ilişkiyi incelediler. Verileri İsrail'deki en büyük devlet sağlık hizmetleri organizasyonu olan ClalitHealth Hizmetleri'nden sağladılar. SLE tanısı alan tüm yetişkin hastaları çalışmalarına dahil ettiler. Toplam 5018 SLE hastası ve yaş/ cinsiyet uyumlu 25.090 kontrol ile kesitsel popülasyon temelli bir çalışma oluşturdular. Tüm katılımcıların tıbbi kayıtları malignitelerin belgelendirilmesi için analiz ettiler. Her malignite için, lojistik regresyon modellerini, yaş, cinsiyet, VKİ, sigara içimi ve sosyoekonomik durumu kontrol ederek ayrı ayrı yaptılar.

Araştırmacılar SLE hastaları arasında herhangi bir malignite tanısı ile karşılaşma sıklığının daha yüksek olduğunu gördüler. SLE tanısının, karıştırıcı değişkenler için düzeltme yapıldıktan sonra, daha fazla oranda non-Hodgkin lenfoma, Hodgkin lenfoma, multipl miyelom, serviks maligniteleri ve genital organ maligniteleri ile bağımsız olarak ilişkili olduğunu buldular. Sonuçlar, karıştırıcı değişkenler (yaş, cinsiyet, VKİ, sigara içimi ve sosyoekonomik durum) için düzeltme yapıldıktan sonra bile hala dikkat çekiciydi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Azrielant et al. Correlation between systemic lupus erythematosus and malignancies: a cross-sectional population-based study, Immunol Res (2017). doi:10.1007/s12026-016-8885-8

Yetişkinlerde ve Çocuklarda Kutanöz Lenfomalar

01 Mart 2017

Primer kutanöz lenfomalar, ektranodal non-Hodgkin lenfomalar olup tanı sırasında ekstrakutanöz tutulum kanıtı yoktur. Kutanöz lenfomalarda, kutanöz T hücreli lenfoma (CTCL) ve kutanöz B hücreli lenfomalar olarak ayırt edilir. Kutanöz lenfomaların görülme oranı, yaş ve etnik köken, coğrafik ve ırksal açılardan farklılıklar gösterir. Yetişkinlerde, primer kutanöz lenfoma olgularının yaklaşık % 75-80'ini CTCL'ler temsil ederken, % 20-25'ini kutanöz B hücreli lenfomalar oluşturur. Çocuklarda ise kutanöz B hücreli lenfomalar oldukça nadir görülür. 

CTCL'ler ağırlıklı olarak yaşlı hastaları etkileyen non-Hodgkin lenfomalardır ve ortalama tanı yaşı 55-60 yaştır. Çocuklukta çağı başlangıçlı kutanöz lenfoma nadirdir, ancak hayatın ilk on ayı kadar erken dönemlerde de ortaya çıkabilir. Erkekler kadınlardan neredeyse iki kat daha fazla etkilenmektedir ve bu erkeğin baskınlığı yaşla birlikte artmaktadır. Klinikopatolojik bulgular yetişkinlerde ve gençlerde benzer olabilir.  Bununla birlikte, yaş grupları arasında bazı CTCL varyantlarının prevelansında farklılıklar mevcuttur. Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda kutanöz lenfoma tanısı koymak zor olabilir, çünkü enflamatuar dermatozlar CTCL'yi hem klinik hem de histolojik olarak taklit edebilir. 

Kutanöz T hücre lenfomaları son derece polimorf bir klinik spektrum ile karakterizedir. En Son Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu (WHO-EORTC) sınıflandırmasına göre, kutanöz T hücre ve NK hücreli lenfomalar hem indolent hem de daha agresif antiteleri içeren alt gruplara ayrılır. Mikozis fungoides (MF) ve CD30 + lenfoproliferatif bozukluklar yetişkinlerde ve çocuklarda ortaya çıkan kutanöz lenfomaların büyük bir kısmını oluşturur. MF erişkinlerde ve çocuklarda CTCL'nin en sık görülen tipidir ve yetişkinlerde primer kutanöz T hücre lenfomalarının% 50'sini adölesan ve çocuklarda %30’unun temsil eder. Yetişkinlerde klasik Alibert-Bazin tipi MF en yaygındır, buna karşın follikülotropik MF, pagetoid retiküloz ve granülomatöz gevşek deri gibi varyantları nadirdir. Yetişkinlerde tipik olarak bulunan klasik Alibert-Bazin tipi MF'nin tersine, çocukluk yaş grubunda hipopigmente MF gibi bazı varyantlar en sık görülür. Lenfomatoid papüloz (LP) ve primer kutanöz anaplastik büyük hücreli lenfoma (ALCL) içeren CD30+ lenfoproliferatif hastalıklar, yetişkinlerde ve çocuklarda CTCL'nin ikinci en sık görülen alt tipini oluşturur. Ancak pediatrik popülasyonda LP daha sık görülür ve primer kutanöz ALCL çok nadirdir.

Çocuklarda lenf nodu ve iç organ tutulumu nadirdir. Hastalığın gidişatı ve prognozu yetişkinlerle benzerdir. Hastalıkta prognoz evreye göre değişir ve MF'de en önemli prognostik faktör, cilt tutulumunun derecesi ve ekstrakutanöz hastalığının olup olmamasıdır. Pediatrik hastaların büyük çoğunluğunda hastalık kendinin erken evrede gösterir ve erişkinlerde görülebilen, eritrodermik MF ve geniş hücreli dönüşüm gibi ilerlemiş evrelere ilerleme çok nadirdir. 

Tedavi seçimine ise, hastanın yaşı ne olursa olsun, deri tutulumunun derecesine ve ekstrakutanöz hastalığın olup olmamasında göre karar verilir. Erken hastalığı olan çoğu CTCL hastasında, cildi hedef alan tedavi kullanılarak hastalığının tamamen ortadan kaldırılması sağlanabilir. Bununla birlikte, tedavinin kesilmesinden sonra nüks sıktır, tekrarlayan tedavi döngüleri ve sürekli izlem gerektirir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Katalin Ferenczi , Hanspaul S. Makkar. Cutaneous lymphoma: Kids are not just little people, Clinics in Dermatology (2016) 34, 749–759

Genç ve Genç Yetişkin 5 yıllık Sağ Kalımlı Kanser Hastaları Arasında Kardiyak Mortalite Riski

02 Ocak 2017

Hayatta kalan genç ve genç yetişkin kanser hastaları ile ilgili yeterince çalışma olmadığı herkes tarafından kabul gören bir durumdur. Bu konuda bugüne kadar yapılmış araştırmaların çoğu yetişkinlik ya da çocukluk çağının spesifik kanserlerine odaklanmıştır. Bu kişilerin uzun dönem advers sağlık riskleri, özellikle de kardiyotoksik tedavilerin kullanıldığı diğer kanser popülasyonlarında kardiyak hastalıklardaki artış ile ilgili çok az şey bilinmektedir.

İngiltere’den bir grup araştırmacı genç ve genç yetişkin 5 yıllık sağ kalımlı kanser hastaları arasında uzun dönem kardiyak mortalite riskini araştıran bir çalışma yaptılar. Bu büyük ölçekli popülasyon tabanlı çalışmaya 15-39 yaşları arasında, 1971-2006 yılları arasında tanı almış, 5 yıllık sağ kalıma sahip, 200,945 kişilik hasta grubunu dahil ettiler. Çalışmaya beyin ya da mesane tümörü dışında malign tümör tanılı bireyler dahil edildi. Standardize mortalite oranları, mutlak exess riskleri ve kümülatif riskleri hesapladılar. 

Araştırmacılar 200,945 kişiden 2,016 kişinin kardiyak hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördüler. Tüm kanser tipleri toplandığında, tüm kardiyak hastalık toplamı için standardize mortalite oranlarının 15-19 yaş arasında tanı alan bireylerde daha fazla olduğunu, 35-39 yaş arasındaki bireyler için ise 1,2 daha az olduğunu buldular. Benzer patern iskemik kalp hastalıkları, kalp kapak hastalıkları ve kardiyomiyopatiler için hem standardize mortalite oranları hem de mutlak artmış riskler için de gözlendi. Genel popülasyondan beklenene göre Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 3,8, akut miyeloid lösemi sağ kalanlarında 2,7, mesane kanseri dışında genitoüriner kanser sağ kalanlarında 2, non-Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 1,7, akciğer kanseri sağ kalanlarında 1,7, akut miyeloid dışında lösemi sağ kalanlarında 1,6, santral sinir sistemi tümörleri sağ kalanlarında 1,4, servikal kanser sağ kalanlarında 1,3 ve meme kanseri sağ kalanlarında 1,2 kat daha fazla kardiyak ölüm sayısına rastladılar. 60 yaşın üzerindeki Hodgkin lenfoma sağ kalanları arasında toplam artmış ölüm sayısının neredeyse %30’u kalp hastalıkları nedeniyleydi. Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında kanser tanısının konulduğu yaşın sonrasında kardiyak nedenlerle gelişebilecek mortalite riskine karar vermede oldukça kritik olduğu sonucuna vardılar. Yaptıkları çalışma ile ilk kez uzun dönem izlemle geniş popülasyon tabanlı bir hasta grubundan 15-39 yaşları arasında kanser tanısı almış bireylerde sonrasında kardiyak ölüm riskinin hesaplandığını belirterek elde edilen verilerin kanıt tabanlı izlem kılavuzları geliştirilmesinde başlangıç temeli sağladığının altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Henson et al. Cardiac Mortality Among 200 000 Five-Year Survivors of Cancer Diagnosed at 15 to 39 Years of Age The Teenage and Young Adult Cancer Survivor Study, Circulation 2016;134:1519–1531

Uzun Dönem Sağ Kalan Lenfoma Hastalarında Kanserin Etkileri

29 Aralık 2016

Kanserli hastalar arasında hayatta kalanların sayısının giderek artmasıyla kanser kronik, hayatı etkileyen bir durum olarak nitelendirilebilir. Non-Hodgkin lenfoma’ya  (NHL) sahip ve hayatta kalan hastalar kanser tedavisinin depresyon, anksiyeteyi içeren, yaşam kalitelerini etkileyen, psikososyal çeşitli advers fiziksel geç etkilerini yaşamaktadırlar. Uzun-dönem sağ kalan hastaların bu problemleri açık şekilde raporlamalarına rağmen bu durum araştırmacılar tarafından daha az dikkate alınmaktadır. Kanserli kişilerin yaşam kalitelerini tanımlamak ve ölçmek kolay değildir. Var olan çoğu ölçüt kanserle ilişkili fiziksel semptomlara odaklanmaktadır ve komorbit durumlarla sonuçlanabilen nefes darlığı ya da hareket kısıtlılığı gibi genel semptomları içermektedir. Yapılan son çalışmalarda, medikal komorbiditeler, kanserin kendi özelliklerinden daha çok sağlık ilişkili yaşam kalitesindeki değişim ile açıklanmaktadır. 

Kanserin Etkileri Versiyon 2 Anketi  (IOCv2) özellikle uzun dönem kanser sağ kalanlarında yaşam kalitesini ve kanserin hem pozitif hem de negatif etkilerini değerlendirmek üzere tasarlanmıştır. Meme kanseri ve lenfoma sağ kalanlarında kullanılmıştır. Daha önce İngiltere'deki lenfoma ve lösemi hastalarında tanıdan 5-40 yıl sonra depresyon psikolojik stres düzeyleri genel popülasyona göre 3 kat daha fazla bulunmuştur ve bu semptomların negatif IOC skorları ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Kanserlerin tip ve evreleri ya da rekürren olup olmamalarının pozitif ya da negatif IOC üzerinde yaşam kalitesi ile ilişkili olmadığı gösterilmiştir. Pozitif IOC puanları etnik köken, eğitim düzeyi ve sosyal destek gibi faktörleri yansıtan farklı bir ilişki paterni göstermiştir. 

Bu faktörlerin etkileşimlerinin nasıl olduğu ve farklı sağ kalımı olan gruplar arasında nasıl farklılık gösterebildiğinin daha iyi anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Böylece daha çok ihtiyacı olan bireylerin tanımlanabileceği ve kimin erken fizyolojik müdahalelerden faydalanabileceğinin anlaşılacağı düşünülmektedir. Kanser hastaları için spesifik sağlık müdahalelerinin araştırılması ve geliştirilmesi sadece negatif etkileri azaltmakla kalmayıp kullanılan tedavilerin pozitif etkilerine ulaşma ve devam ettirme potansiyelini de maksimize etmektedir. 

Amerika ve İngiltere’den bir grup araştırmacı İngiliz NHL hastalarında IOCv2 kullanarak yaşam kalitesini incelemek ve Amerikan NHL hastaları ile aradaki farklılıkları araştırmak amacıyla bir çalışma yaptılar. 326 İngiliz ve 667 Amerikan NHL hastasına 37-madde IOCv2 ve psikolojik sıkıntılar, yorgunluk ve sosyal destek anketlerini uyguladılar.

Araştırmacılar IOCv2’nin İngiliz hastalarda yüksek iç tutarlılık ile iyi güvenilirlik gösterdiğini gördüler. Amerikan hastalar ile karşılaştırdıklarında ise İngiliz hastalarda dikkat çekici şekilde daha yüksek negatif ve daha yüksek pozitif IOC değerlerine sahipti. Her iki grupta da genç hastalarda tanıdan bu yana geçen süre daha kısaydı ve sosyal destek düzeyleri daha azdı. Yine her iki grupta yüksek negatif IOC yorgunluk ve depresif semptomlar ile dikkat çekici şekilde ilişkiliydi. Yüksek pozitif IOC ise kadın cinsiyet, daha uzun hastalık süresi, tanı sırasında ileri evre ve daha iyi sosyal destek ile ilişkili bulundu. Daha düşük pozitif IOC ise, beyaz etnik köken, yüksek eğitim seviyeleri ve yorgunluk ile ilişkiliydi. 

Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında IOCv2’nin her iki ülke için de güvenilir ve uygulanabilir olduğunu belirttiler. Klinik özelliklerden bağımsız olarak her iki ülkede de psikososyal faktörlerin yaşam kalitesi üzerinde çok önemli etkisi olduğunu söylediler. NHL hastalarında IOCv2’nin kanser ilişkili sonuçların analiz edilmesinde bir tarama ve değerlendirme ölçütü olarak önemli potansiyele sahip olduğuna dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sarker et al. Comparison of the impact of cancer between British and US long-term non-Hodgkin lymphoma survivors, Support Care Cancer. 2016 Nov 8

Mesleki Maruziyet Lenfatik/Hematopoetik Maligniteler Riskini Artıyor mu?

07 Kasım 2016

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) genotoksik, mutajenik, teratojenik ve karsinojenik etkilere sahip bir grup yaygın çevresel kirleticilerdir. PAH’lar etkilerini spesifik aromatik hidrokarbon reseptörlerine bağlanarak bununla birlikte genotoksik ve oksidatif strese neden olan reaktif metobolitlerin oluşmasıyla gösterirler. Bu yolaklar pro-apopitotik olayların başlamasının yanı sıra antijen ve mitojen sinyalizasyonuna yol açan B ve T hücrelerinde bozulmuş Ca2+ dengesi ile bağlantılıdır. Bununla beraber farklı PAH’lar immünotoksik aktiviteye sahiptirler, lenfosittik popülasyonlara engel olurlar ve lenfohemopoetik karsinogenezisin artmasına katkıda bulunurlar.

Mesleki PAH maruziyeti, deri yoluyla PAH alımı büyük olmasına rağmen, primer olarak inhalasyon yoluyla meydana gelir. Kömürün ışıl bozunması ya da kömür kaynaklı ürünlerin kullanılması ile ilgili işlerde çalışanların biyolojik örneklerinde yüksek seviyede PAH’a rastlanmaktadır. Bu çalışanlarda solunum yolu, üriner sistem ve deri kanserleri risklerinin arttığı bilinmektedir fakat lenfatik ve hematopoetik neoplazmları risklerinin arttığına dair çok sınırlı sayıda kanıt mevcuttur.

Amerika ve İtalya’dan araştırmacılar mesleki PAH maruziyeti ve lenfatik/hematopoetik neoplazm riski arasındaki ilişkiyi ölçmeyi amaçlayan sistematik bir inceleme ve mevcut kohort çalışmalarının meta-analizi yürüttüler. PAH maruziyeti altındaki çalışanlar arasında hodgkin lenfoma (HL), non-Hodgkin lenfoma (NHL), lösemi ya da multiple miyelom (MM) insidansı ve bu hastalıklar kaynaklı mortalite ile ilgili mesleki kohort çalışmaların sistematik bir incelemesini raporladılar.

Araştırmacılar rastgele etki modelini kullanarak meta-analitik tahminleri hesapladılar. Her tip neoplazm, meslek ya da endüstri için meta-rölatif riski(meta-RR) ayrı ayrı hesapladılar. Çalışmaları için 12’si demir-çelik dökümhaneleri, 11’i alüminyum tesisi, 6’sı ağır sanayi, 6’sı karbon elektrot imalathanesi çalışanı, 2’si asfalt işçisi, 2’si kreozot maruziyetli işçiler, biri katran damıtma tesisi çalışanı ve biri hem katran damıtma tesisi hem de çatı ustası toplam 41 kişi belirlediler.

Araştırmacılar yüksek PAH maruziyetine yol açan meslek ya da endüstrilerde çalışan kişiler arasında lenfatik ve hematopoetik neoplazm oluşumunda dikkat çekici bir artmış risk gözlemlemediler. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alicandro et al. Occupational exposure to polycyclic aromatic hydrocarbons and lymphatic and hematopoietic neoplasms: a systematic review and meta‑analysis of cohort studies, Arch Toxicol August 2016

Beslenme Alışkanlıkları Non-Hodgkin Lenfoma ve Multiple Miyelom Riskini Etkiliyor mu?

01 Kasım 2016

Hematolojik maligniteler, epidemiyolojik özellikleri, klinik davranışları ve prognozları açısından farklılıklar gösteren heterojen hastalık gruplarıdır. 2012 yılında tüm dünyada 900,000’in üzerinde yeni hematolojik malignite vakası ve 570,000 ölüm gerçekleşmiştir. Yetişkinler arasında en sık rastlanan hematolojik malignite tipi Non-Hodgkin lenfomalardır (NHL).

Multiple Miyelom (MM) tüm dünyada tüm Kanser sebepli ölümlerin %1’inden ve tüm kanser vakalarının %0,8’inden sorumlu, plazma hücrelerinden gelişen yaygın bir malign lenfoid neoplazmdır.

Hematolojik maligniteler için risk oluşturan ve koruyucu faktörler araştırılmaktadır fakat sınırlı sayıda kanıt elde edilebilmiştir. NHL ve bazı spesifik alt grupları için bazı virüsler, otoimmün hastalıklar, mesleki maruziyetler ve sigara kullanımı gibi risk faktörleri tanımlanmıştır. Bununla birlikte MM içinde bazı mesleki maruziyetler, iyonize radyasyon, fazla kilolu ya da obez olmak gibi bazı risk faktörleri tanımlanmıştır.

İtalya’dan bir grup bilim insanı, çiftlik ve kümes hayvanlarıyla çalışan çiftçiler, kasaplar ve mezbaha çalışanları gibi mesleklere sahip kişiler arasında hematolojik malignitelerin daha sık görüldüğünü ve bundan yola çıkarak hayvansal gıdalarla hematolojik malignite riski arasında bir ilişki olabileceğini düşündüler. Araştırmacılar bununla ilgili daha önce başka çalışmalar yapıldığını fakat sonuçların çelişkili olduğunu belirttiler. Hayvansal kökenli gıdaların tüketimi ile NHL ve MM gelişme riski arasındaki ilişkiyi inceleyen 2014 Kasım’a kadar yayınlanmış gözlemsel çalışmalar ve meta-analizlerin kapsamlı bir incelemesini yaptılar. Maksimum olasılık tahmini ile rastlantısal etkiler modelini kullanarak özet rölatif risklerini (SRR) ve %95 güven aralıklarını hesapladılar.

Araştırmacılar 33 bağımsız çalışmadan toplam 16,525 NHL ve 3665 MM vakasını çalışmalarına dahil ettiler. NHL riski ile kırmızı et tüketimi arasında ilişki olduğunu gördüler. Çalışmaların sonuçları arasında heterojenitenin yüksek olmasına rağmen MM riski ile balık ve deniz mahsülü tüketimi arasında ters bir ilişki olduğunu gözlemlediler. Süt ve süt ürünleri tüketimi ve NHL riski arasında ise pozitif bir ilişki mevcuttu.

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında hayvansal besinlerin NHL ve MM etiyolojisinde rol oynayabildiklerini, kırmızı et ve süt ürünlerinin riski arttırırken balık tüketiminin riski azalttığını belirttiler. Çalışma sonuçları ışığında beslenmede kırmızı et tüketimi yerine sebze, baklagil ve balık tüketimini önerebileceklerini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Saverio Cainia et al. Food of animal origin and risk of non-Hodgkin lymphoma andmultiple myeloma: A review of the literature and meta-analysis, Critical Reviews in Oncology/Hematology 100 (2016) 16–24

Non-Hodgkin Lenfoma Alt Tipleri Sahip Adölesanlarda Kilo ve Boy ile Hastalık İlişkisi Araştırıldı

11 Mart 2016

Non-hodgkin lenfomalar (NHL), farklı histolojik alt tiplerden oluşan heterojen bir grup neoplazmdır. Tüm alt tipleri hesaba katıldığında dünyada en sık görülen 10. kanser grubudur. En sık görülen alt tipleri sırası ile diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), primer kutanöz lenfoma (PKL), foliküler lenfoma (FL) ve kronik lenfositer lösemidir (KLL). NHL’nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır.  Son 30 yılı aşkın sürede hastalığın insidansında keskin ve açıklanamayan bir artış söz konusudur.

Yetişkinlerde vücut kitle indeksi (VKİ) ve NHL insidansı arasındaki ilişkiyi araştıran çok sayıda kohort ve vaka-kontrol çalışması yapılmıştır. Yapılan bir meta-analizde fazla kilolu/obez olmanın hastalık insidansında rölatif risk olduğu raporlanmıştır. NHL alt gruplarında yapılan başka bir meta-analizde ise VKİ’nin DBBHL’da dikkat çekici bir risk faktörü olduğu gösterilirken FL ve KLL ile herhangi bir ilişksi gösterilememiştir. Uluslararası Lenfoma Epidemiyoloji Kurulu’nun analizlerine göre DBBHL ile şiddetli obezite arasında ilişki gözlenirken genel olarak NHL’de herhangi bir risk artışı olduğu gösterilememiştir. Ayrıca bu çalışmada obez ve fazla kilolularda hastalık insidansı ile tutarlı bir ilişki bulunamamıştır. Boy için ise sadece erkekler için, uzun boylu olmanın ortalama boya sahip olanlara göre NHL için artmış risk ile ilişkili olduğu bulunmuştur. En son yapılan bir meta-analizde ise DBBHL’da her 10 kg fazlanın hastalık insidansını %14 arttırdığı gösterilmiştir.

Obezite ile NHL arasındaki olası mekanik ilişkinin kronik enflamasyon ve artan insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1)olduğu düşünülmektedir. Maskarinec ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada VKİ’nin 21 yaşında olmanın 45-75 yaşlarında olmaya göre daha iyi NHL risk belirleyicisi olduğunu raporlamışlardır.

Daha önce yapılan çalışmalarda, tüm NHL alt tiplerinde adölesan risk faktörleri değerlendirilmemişti. İsrail ve Amerikalı bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, 16-19 yaşları arasında ki 2,352,988 adölesanda boy ve kilonun NHL insidansı ile ilişkisini değerlendirdiler ve en sık görülen 5 NHL alt tipinin her birinin gelişme riskini araştırdılar.

Araştırmacılar, İsrail Ulusal Kanser Kayıtlarından 1967-2011 arasında 16-19 yaş arası 2,352,988 adölesanın sağlık kayıtlarını incelediler. Ortalama izlem süresi 20,36+12,1 yıldı. Çalışma periyodu boyunca  4021 NHL vakası ile karşılaştılar. Bunlardan 1402 kişi DBBHL, 553 kişi PKL, 528 kişi FL, 340 kişi KLL ve 246 kişi marjinal zon lenfomaya (MZL)sahipti. Çalışmaya dahil edilen adölesanların ortalama yaşı 17,3+0,4’tü. 201,842 kişi fazla kilolu ve 90,502 kişi obezdi.  Cox orantısal riskler modelini kullanarak, adölesanların VKİ ve boyları ile ilişkili NHL alt tipleri için çok değişkenli risk oranlarını hesapladılar.

Araştırmacılar, adölesanlarda fazla kilolu ve obez olmayı normal kilolu olanlara göre 1,25 risk oranı ile NHL gelişimi ile ilişkili buldular. Uzunluk ile NHL arasında ise kademeli bir ilişki olduğunu gördüler. En uzun boya sahip adölesanlarda 1,28 risk oranı ile daha fazla NHL gelişme riski olduğunu gördüler. Araştırmacılar fazla kiloluluk/obezite ile en güçlü ilişkinin MZL, PKL ve DBBHL arasında olduğunu gördüklerini belirttiler. Ayrıca boy ile en güçlü ilişki gösteren NHL alt tiplerinin ise DBNHL ve PKL arasında olduğunu da söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  Leiba et al. Adolescent Weight and Height Are Predictors of Specific Non- Hodgkin Lymphoma Subtypes Among a Cohort of 2,352,988 Individuals Aged 16 to 19 Years, Cancer. 2016 Feb 22.

Hepatit B Virüs Enfeksiyonu ve Non-Hodgkin Lenfoma Riski Arasındaki İlişki Araştırıldı

09 Mart 2016

Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu dünyada büyük halk sağlığı problemlerinden biri haline gelmiştir. Tüm dünya da yaklaşık 350 milyon kronik enfekte hasta mevcuttur. Her yıl yaklaşık 62 milyon kişi HBV enfeksiyonu ilişkili karaciğer hastalıkları nedeni ile ölmektedir. HBV enfeksiyonlarının durumu Çin’de daha ciddidir. 

Lenfomalar Amerika’da en sık görülen 5. maligniteler iken Çin’de sekizinci sıradadırlar. Son yıllarda lenfoma insidansı giderek artmıştır. Dünya Sağlık Örgütü lenfomaları hodgkin ve non-hodgkin lenfomalar (NHL) olmak üzere iki gruba ayırmıştır. Lenfomaya genetik, çevresel ve enfeksiyöz faktörlerin birlikte sebep olduğu düşünülmektedir. NHL’nin etiyolojisi tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Farklı NHL alt tiplerinde prognozlarında farklılık göstermesi etiyolojilerinin de farklı olabileceği fikrini doğurmuştur.

HBV enfeksiyonları sadece karaciğer hasarına yol açmaz aynı zamanda sistemik reaksiyonlara da sebebiyet verir. Periferal kan hücrelerinde HBV DNA saptanma oranı daha yüksektir. NHL hastalarının kemoterapi almaları latent HBV reaktivasyonuna sebep olabilir ve bazı şiddetli vakalarda akut karaciğer yetmezliğine yol açabilir. Son yıllara HBV enfeksiyonu insidansı ve lenfoma arasındaki ilişkiyi araştıran çok sayıda çalışma yapılmıştır fakat sonuçlar çelişkilidir.

Çin’den bir grup araştırmacı, klinik tanı ve tedavi yaklaşımlarında kullanmak üzere, konuyla ilgili vaka-kontrol çalışmalarının bir meta analizini yapmaya karar verdiler. HBV enfeksiyonu ve NHL riski arasındaki korelasyonu sistematik olarak araştırdılar. Araştırmacılar internette belli veri tabanlarını kullanarak HBV enfeksiyonu ve NHL riski arasında ki ilişkiyle ilgili tüm vaka kontrol çalışmalarını taradılar. İki araştırmacı buldukları vaka kontrol çalışmalarından belirledikleri kriterlere uygun olanları seçtiler.

Araştırmacılar 24 çalışmayı meta analize dahil ettiler. Toplam 46,455 NHL hastası ve 1,680,957 kontrol araştırmaya katıldı. Meta analizde, NHL hastalarında kontrol grubuna göre daha fazla oranda HBV enfeksiyonu olduğu görüldü. Dahil edilen çalışmaların hepsinin arasında heterojenite olduğunu gözlendi. Rastgele etkiler modelinde OR 2,39 ile NHL hastalarında kontrol grubuna göre daha yüksek HBV enfeksiyonu olduğunu gördüler. Etnik olarak ise Asyalılarda ve Kafkaslarda HBV enfeksiyonu ve NHL arasındaki ilişkinin aynı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında HBV enfeksiyonun NHL riskini arttırabileceğini fakat konuyla ilgili daha fazla epidemiyolojik çalışmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zhenjia Qi, Hao Wang, Guangxun Gao. Association of risk of non-Hodgkin’s lymphoma with hepatitis B virus infection: a meta-analysis, Int J Clin Exp Med 2015;8(12):22167-22174

Araştırmacılar benzersiz bir yüksek riskli lenfoma hasta grubu tanımladılar

29 Haziran 2015

Pek çok kanser hastası için amaç beş yıllık, hastalıksız yaşam grafiğine ulaşmaktır ancak UR Medicine'in Wilmot Kanser Enstitüsünden yeni bir araştırma, foliküler lenfomalı hastalarda iki yıllık sürenin, gerçekleştirilmesi daha muhtemel bir sağkalım hedefi olabileceğine işaret ediyor.

Bu fark, çoğu foliküler lenfoma hastasının 20 yıl yaşam beklentisi olmasına rağmen, foliküler lenfoma olgularından yaklaşık yüzde 20'sinin en yeni ilaçlarla tedavi edilmelerine karşın iki yıl içinde hastalıklarının nüks etmesi durumunu devamlı olarak yaşadıkları gerçeğini vurguluyor.

Çalışmayı yöneten, Rochester Üniversitesi'nde Wilmot Kanser Enstitüsü onkoloğu ve tıp yardımcı doçenti olan Dr. Carla Casulo, erken dönemde nüks yaşayan kişilerde belirgin derecede farklı biyolojiye sahip bir hastalığın mevcut olabileceğini belirtiyor.

Genellikle bu tip bir kan kanseri yavaş ilerler; uzun remisyon dönemlerini geç relapslar ve daha fazla tedavi izler. Şimdiye dek, yüzde 20'lik grupta yer alan hastalarda çok kötü sağkalım sonuçlarının da mevcut olduğu bilimsel açıdan doğrulanmamıştı; bu hastaların yüzde 50'si beş yıl içinde ölüyor.

Foliküler lenfoma ikinci en yaygın non-Hodgkin lenfoma olmakla birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nde yılda yaklaşık 15,000 kişiyi etkiliyor. Wilmot çalışması, onkologlar ve hastalar tedavi hakkında kararlar verirken erken nüksün dikkatle ele alınmasını öneriyor.

Casulo, nüks yaşayan tüm hastaların aynı olmadığını ve bu nedenle tedaviler açısından ne tanıda ne de nüks sırasında her hastaya aynı şekilde yaklaşılmaması gerektiğini, araştırmalar yoluyla doğruladıklarını söyledi. Kimin erken nüks yaşama olasılığının en fazla olduğunu öngörmenin kritik öneme sahip olacağını belirtti. Hedefe yönelik dizi analizi veya gen-ekspresyon profilleme çalışmalarının bu grupta sonuçları nasıl iyileştireceğini anlamada önemli olduğuna inandıklarını ekledi.

Çalışmanın eş yazarı, Wilmot Kanser Enstitüsü Direktörü Dr. Jonathan W. Friedberg dahil olmak üzere araştırmacılar bu sonuca, evre 2-4 foliküler lenfomalı 588 hastanın verilerini analiz ettikten ve bulgularını bağımsız bir hasta kohortunda doğruladıktan sonra ulaştı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/06/150629180108.htm

İleri yaşta baba olanların çocukları yüksek kanser riski taşıyor

13 Mayıs 2015

​İleri yaşta baba olan erkeklerin çocukları, yetişkin çağa geldiklerinde lösemi ve lenfoma gibi kan ve bağışıklık sistemi kanserlerinin artmış riskiyle karşı karşıya kalabilirler. Araştırmacılar 138,003 kişinin verilerini analiz etti ve 1992 ile 2009 yılları arasında 2,532 kişide kan ve bağışıklık sistemi kanserleri geliştiğini saptadılar. Araştırmacılar, genel olarak, ileri yaşta baba olanların çocuklarında bu kanserlere ilişkin riskin arttığını ve bu riskin tek çocuk olma durumunda daha yüksek olduğunu tespit ettiler. Bu grupta, babaları 35 ve daha ileri yaştayken doğan çocuklarda kan kanserleri gelişme olasılığı, babalarının yaşı 25'in altındayken doğanlara göre yüzde 63 daha fazlaydı. İleri yaştaki anneden dünyaya gelmek ile bu kanser risklerindeki artış arasında ise hiçbir ilişki saptanmadı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kaynak: OncoLink, http://www.oncolink.org/news/index.cfm?ID=4372&function=detail

Yoğun egzersiz Non-Hodgkin lenfoma riskini azaltabilir

04 Mayıs 2015

​​​Kanada'da yapılan bir araştırmada non-Hodgkin lenfoma riskini azaltmada egzersizin rolünün olup olmadığı araştırıldı. Kanser Epidemiyolojisi, Biyomarkerleri ve Önleme dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, yaşam boyu yoğun egzersizin non-Hodgkin lenfoma riskini azaltabildiği saptandı.

Çalışmada yer alan çeşitli yaşlardaki 820 non-Hodgkin lenfomalı hastanın üçte ikisini erkekler oluşturuyordu. Araştırmacılar, bu hastaları yaşa ve cinsiyete göre eşleştirmiş, non-Hodgkin lenfoması olmayan 848 hastayla karşılaştırdılar. Katılımcılar fiziksel aktivite düzeyleri dâhil olmak üzere kendi genel sağlık ve yaşam biçimlerine ilişkin soruları yanıtladılar ve yaşamları boyunca en yoğun fiziksel aktiviteleri gerçekleştiren kişilerde non-Hodgkin lenfoma riskinin daha az egzersiz yapan kişilere göre yüzde 30 kadar daha düşük olduğu tespit edildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kaynak:  OncoLink, http://www.oncolink.org/news/index.cfm?ID=4358&function=detail

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image