Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Tekrarlayan Besin Zehirlenmeleri Kronik Hastalığı Tetikliyor

08 Ocak 2018

Hafif gıda zehirlenmeleri ve küçük bakteriyel enfeksiyonlar fark edilmeden atlatılsa bile yine de kronik inflamasyona ve potansiyel olarak hayati tehlike oluşturan kolitlere yol açan bir olaylar zincirini başlatabilir. Bu yeni bulgular, inflamatuvar bağırsak hastalığının (İBH) uzun süredir gizemli olan kökenlerini belirlememize yardımcı olabilir. Araştırmacılar bu bulgulara ulaşabilmek için sekiz yıl çalıştılar. Bu uzun vadeli çalışmaya, kolit ve İBH'yi kapsayan kronik inflamatuar hastalıkların kökenini araştırmak için farklı bir hipotez ile başlandı. Araştırmacıların hipotezi birçok ipucunu yansıtıyordu. İlk olarak, bir kişinin genetik yapısının kolit ve IBH de dahil olmak üzere sık görülen inflamatuvar hastalıkların başlangıcında sınırlı bir rol oynadığı giderek daha belirgin hale gelmişti. Örneğin ikizler, İBH geliştirme konusunda nispeten küçük bir uyum gösterir. Bu bulgular, hastalık kökenlerinde bilinmeyen çevresel faktörlerin rol oynadığını ortaya koymaktadır. İkincisi, ekip, diğer laboratuvarların çalışmalarında mevsimsel bakteriyel enfeksiyonların artmış İBH teşhisi ile korele olduğunu bildirdi. Bu ve diğer ipuçlarından yararlanarak tekrarlayan hafif şiddetli bakteriyel enfeksiyonların kronik enflamasyonun başlangıcında bir tetikleyici olabileceğini hipotez olarak geliştirdiler.

Araştırmacılar, yaygın bir bakteri patojeni olan Salmonella Typhimurium'u çok düşük dozda uygulayarak sağlıklı farelerde hafif bir insan gıda zehirlenmesi modeli geliştirdiler. Bu tarz enfeksiyonlarda çoğunlukla sonuç geçici bağırsak rahatsızlığı ve işlev bozukluğudur. Bu enfeksiyonların büyük bir kısmı muhtemelen bildirilmemiş olup, ömür boyunca geçirilen enfeksiyon sayısının göz ardı edilmesini sağlamaktadır. Araştırma ekibi, anlamlı bir semptom veya ölüm olmadığı sürece düşük bir dozda Salmonella ile deney yaptı ve tüm Salmonella, konakçı tarafından başarılı bir şekilde elendi. Ancak her ne kadar patojen başarılı bir şekilde temizlense de enfeksiyonlar yenilendikçe derecesi artış göstermeye başladı.

Tekrarlayan Enfeksiyonlarla İltihap Artıyor

Aylar sonra oluşturulan dördüncü enfeksiyonda, iltihaplanma giderek arttı ve tüm deneklerde kolit mevcuttu. Şaşırtıcı bir şekilde, tekrarlanan enfeksiyonların kesilmesine rağmen hastalık düzelmedi bu da hasarın zaten oluşmuş olduğunu gösteriyor. Hastalık mekanizması, duodenumda üretilen bir enzim olan intestinal alkalin fosfatazın (IAP) edinilmiş bir eksikliği ile bağlantılıydı. Salmonella enfeksiyonu ince bağırsaktaki nöraminidaz aktivitesini artırdı ve bu da sonuçta moleküler yaşlanmayı ve IAP yıkımını hızlandırdı ve kolonda IAP eksikliğine neden oldu. IAP önemlidir, çünkü işi kolondaki çeşitli yerleşik bakteriler tarafından üretilen pro-inflamatuar lipopolisakkarit (LPS) gibi moleküllerden fosfatları çıkarmak ve böylece LPS'yi toksik olmayan bir duruma dönüştürmektir. Bu bulgular insan nüfusu için büyük bir endişe kaynağı. Bu düşük bakteri düzeyindeki gıda kontaminasyonu muhtemelen bildiğimizden daha yaygın olabilir, semptomlar var olamayabilir ya da hafif olabilir ve bir iki gün içinde tedavisiz ortadan kalkar. Bir kişinin ömrü boyunca yaşadığı enfeksiyonların sayısına ve zamanlamasına bağlı olarak aylar ve belki de yıllar sonra zamanla tekrarlanan bu küçük enfeksiyonların hastalığı tetiklemek için yeterli olduğunu görürüz.

İyi Haber, Tedavisi Mümkün

İyi haber, IAP düzeylerini yükseltmenin ve nöraminidaz aktivitesini inhibe etmenin yollarının var olmasıdır. IAP birikimi, enzimi içme suyuna eklemek kadar basit olabilir. Nöraminidaz inhibisyonu ise halen pazarlanan bir antiviral nöraminidaz inhibitörü kullanılarak başarılabilir. Araştırmacılar her iki tedavi yaklaşımının da kolit başlangıcının önlenmesinde benzer şekilde etkili olduğunu tespit ettiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Yang WH et al. Recurrent infection progressively disables host protection against intestinal inflammation. Science, 2017; 358 (6370): eaao5610 DOI: 10.1126/science.aao5610

3D Yazıcı ile Beyin ve Akciğerlerin Kopyası Süper Yumuşak Yapılar Oluşturulabilir

19 Ocak 2018

Yeni bir 3D yazıcı tekniği, araştırmacıların doku yenilenmesi ve birebir kopya organlar için kullanılabilecek biyolojik yapıları çoğaltmasına olanak tanır.

Londra Kraliyet Koleji’nden araştırmacılar, kriyojenikler (donma) ve 3D yazıcı tekniği kullanarak 3D yapılar oluşturmak için yeni bir yöntem geliştirdiler. Araştırmacılar daha önceki araştırmalardan farklı olarak, beyin ve akciğer gibi organların mekanik özelliklerini taklit edebilecek derecede yumuşak yapılar oluşturmayı başardılar.

Araştırmacılar 3D yazıcılı yapıları deri bağ dokusu oluşturan dermal fibroblast hücreleri ile tohumlamak (seeding) suretiyle test ettiler ve geliştirdikleri yapılarda bağlanma ve sağ kalımın başarılı olduğunu keşfettiler. Boyutları şimdilik birkaç santimetre olan bir yapı oluşturan araştırmacılar, polimerleştirmeyi tetiklemek ve şeklini koruyan süper yumuşak nesneler oluşturmak için sıvı ve katı arasındaki faz değişimini kullandılar.

Hücre Gelişimi için İskeleler Kurmak

İskele kullanımları uygulamaları da daha yaygın ve çeşitlilik kazanmaktadır ancak bu yeni teknik, insan vücudundaki en yumuşak dokulara benzeyen süper yumuşak iskele oluşturması ve bu yenilenmeyi teşvik etmesine yardımcı olabilmesi bakımından önemlidir. Özellikle, beyindeki ve omuriliğe ait nöronal hücrelerde tohumlama yöntemi bir potansiyel olabilir. Araştırmacılara göre, önceki araştırmadan elde edilenlerle birlikte bulgular, kök hücrelerinin başarılı bir şekilde büyümesi için başka olasılıklara yol açabilir ve bu hücrelerin farklı hücrelere dönüşebilme yetenekleri nedeniyle bu oldukça önemli bir ilerleme olur. Ayrıca, bu teknik kopya vücut parçaları veya hatta bütün bir organı oluşturmak için kullanılabilir ve bilim insanlarına canlı deneklerde mümkün olmayan deneyleri bu yapılarda yapmalarının yolunu açabilir. Hatta tıbbî eğitime yardım etmek için kullanılabilirler ve cerrahi uygulamada hayvan vücutlarına olan ihtiyacın yerini alabilirler. Vücut dokularının yapısını ve yumuşaklığını taklit etmek için geliştirilen bu yapılar, hasarlı dokuların yeniden büyümeye teşvik edildiği doku rejenerasyonu için bir şablon görevi görebilecek iskeleleri oluşturmak için tıbbi prosedürlerde kullanılabilir.

Bilim insanları, hasar görmüş dokuları, gözenekli iskeleleri hücre ile tohumlama yöntemiyle yeniden üretmek ve onları büyümeye teşvik etmek, vücudun normalde doku replasmanı nakli prosedürlerindeki vücut tarafından reddedilmesi gibi sorunlar olmadan iyileşmesini sağlayabileceğini ileri sürdüler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Zhengchu Tan, Cristian Parisi, Lucy Di Silvio, Daniele Dini, Antonio Elia Forte. Cryogenic 3D Printing of Super Soft Hydrogels. Scientific Reports, 2017; 7 (1) DOI: 10.1038/s41598-017-16668-9

Bazı İnsanlar Neden Diğerlerinden Daha Fazla Uykuya İhtiyaç Duyar?

17 Ocak 2018

Biyolojideki en büyük gizemlerden biri uykudur. Bilim adamları, sirkadiyen ritimlerin veya günlük uyku ve uyanıklık döngülerinin bireysel uyku düzenimizde yer aldığını bilir. Bu döngüler genetik kontrol altındadır, bu nedenle genlerin uyku süresinde de rol oynadığı makul gözükmektedir. Hayatımızın yaklaşık üçte birini uyku halindeyken harcamamıza rağmen, uyku hala gizemini korumaktadır. Bazı insanlar yalnızca birkaç saatlik uyku ile çok rahat bir şekilde çalışabilirken, bazıları her gün 10 saat veya daha fazla uykuya ihtiyaç duyar. Peki, bazı bireyler neden diğerlerinden daha fazla uykuya ihtiyaç duyar? Yakın zamana kadar, bu varyasyonun neden mevcut olduğu hakkında çok az şey biliniyordu.

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, bu soruya cevap aradılar. Araştırmacılar, neden bazı kişilerin diğerlerine göre daha fazla uykuya ihtiyaç duyduklarını belirleyen mekanizmaları ele aldılar.  Uyku varyasyonuna neden olabilecek genleri tespit etmeyi amaçladılar. Çalışmada bir meyve sineği (Drosophila melanogaster) popülasyonu modeli kullandılar.

Uzun ve Kısa Uyuyan Sinekler

Meyve sineklerinin 13 kuşağını seçici olarak yetiştirerek uzun uyku uyuyanlar (günde 18 saat) veya kısa uyku uyuyanlar (günde 3 saat) elde ettiler. Böylece, sinek genetik kodunu eklemeden, çıkartmadan veya karıştırmadan, farklı uyku alışkanlıklarına sahip suşlar üretmeyi başardılar. Ardından, iki suş arasında ayrılan allel frekanslarını ve mutasyon ve eksiklik testi ile doğrulanmış genleri ve genomik bölgeleri tanımlamak için deneysel ıslahın yedi kuşaktan tüm genom dizilerini analiz ettikler. 80 gen boyunca toplam 126 fark ortaya çıkarıldı. Bu genler hayati gelişimsel ve hücre sinyal yolaklarına geniş bir yelpazede dahil oluyordu ve bazılarının beyin gelişimi, hafıza ve öğrenme süreçlerine dahil olduğu biliniyordu. Uzun veya kısa uyku uyuyanların yaşam süreleri, kontrollerden anlamlı derecede farklılık göstermedi ve bu, aşırı derecede uzun veya kısa uyuyan olmanın fizyolojik sonuçlarının az olduğunu düşündürüyordu. 

Araştırmacılar, doğada bulunan genetik materyali kullanarak uzun ve kısa uyku uyuyan sinekler ürettiklerini belirttiler. Uyku sürecine çok sayıda genin dahil olduğuna, doğal popülasyondaki uyku süresinin çok çeşitli biyolojik süreçlerden etkilenebileceğine ve bu nedenle uyku amacının anlaşılmasının çok zor olduğuna dikkat çektiler. İnsan popülasyonlarını kullanarak yapılan ek araştırmalarda, uyku ile ilgili daha fazla bilgi sağlanabileceğini aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Harbison ST, Serrano Negron YL, Hansen NF, Lobell AS (2017) Selection for long and short sleep duration in Drosophila melanogaster reveals the complex genetic network underlying natural variation in sleep. PLoS Genet 13(12): e1007098.

Mevsimsel Depresyon: Kadınlar Erkeklerden Daha Fazla Etkileniyor

17 Ocak 2018

Mevsimsel afektif bozukluk (SAD) mevsimlere göre gelişen ve bunlara eşlik eden bir depresyon biçimidir. SAD belirtileri, depresyon, değersizlik, düşük enerji, yorgunluk ve genelde eğlenceli aktiviteler veya anhedonia ilgisinin olmaması gibi duyguları içerir. SAD genellikle sonbaharda başlar, belirtiler genellikle yaz aylarında azalır. Önceki araştırmalar, kadınların SAD'den erkeklerden daha fazla etkilendiğini göstermektedir.

İngiltere'deki Glasgow Üniversitesi'nden araştırmacılar, depresif belirtilerde mevsimsel değişikliklerin demografik ve yaşam tarzı faktörlerinden bağımsız olarak gerçekleşip gelmediğini araştırdılar.

Araştırmacılar, Birleşik Krallık'taki yarım milyondan fazla kişinin sağlık veri tabanı olan İngiltere Biobank'ın 150.000'den fazla yetişkinin kesitsel bir analizini gerçekleştirdiler. Kadın ve erkeklerde depresif semptom skoru, düşük ruh hali, anhedoni, gerginlik ve yorgunluk skorlarının mevsimselliğini değerlendirmek için kosinor analizini kullandılar. Depresif belirtilerin, gün uzunluğu ve ortalama dış hava sıcaklığı ile ilişkisini incelediler.

Kadın Depresyonunda Mevsimsellik Önemli

Araştırmacılar, toplam depresif belirti skorlarının, anhedoni ve yorgunluk skorlarının mevsimselliğini kadınlarda gözlemlerken, erkeklerde gözlemlemediler. Kadınlarda kış mevsiminde doruğa ulaşıldığı gözlendi. Kadınlarda artan gün boyu, demografik ve yaşam tarzı faktörlerinden bağımsız olarak, düşük ruh hali ve anhedonide raporlamanın azalmasıyla ve yorgunluk bildiriminde artış ile ilişkilendirildi. Gün uzunluğu ile ilişkiler, değerlendirme öncesi ortalama dış hava sıcaklığından bağımsız değildi.

Araştırmacılar yaptıkları geniş, nüfusa dayalı çalışmanın, kadınlarda depresif belirtilerin mevsimsel olarak değiştiğini ortaya koyduğunu belirttiler. Daha kısa günlerin, kadınlarda düşük ruh hali ve anhedoni hissi ile ilişkilendirildiğini aktardılar. Klinisyenlerin, takvim yılı boyunca depresif belirtilerin tanınmasının ve tedavisine yardımcı olmak için mevsimsel ruh hali varyasyonlarında bu nüfus düzeyindeki cinsiyet farklılıklarının farkında olmaları gerektiğinin altını çizdiler. Bununla birlikte, çalışmalarının kesitsel bir çalışma olduğunu ve sonuç ölçümlerinin, kendi kendini raporlamaya dayandığını ve sadece depresif belirtilerin bir alt kümesini ölçtüğünü söylediler. Ruh halindeki mevsimsel değişikliklerin uzunlamasına çalışmalarının yapılması gerektiğine dikkat çektiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

M. Lyall et al. Seasonality of depressive symptoms in women but not in men: A cross-sectional study in the UK Biobank cohort, Journal of Affective Disorders Volume 229, Pages 296–305.

Egzersiz Parkinson Hastalığının Gelişimini Yavaşlatabilir mi?

16 Ocak 2018

Egzersiz, sağlıklı ve sağlıklı kalmak isteyen herkes için günlük hayatın hayati bir parçasıdır. Ancak, Parkinson hastalığı (PD) olan insanlar için, doğru egzersizler hareketlilik ve dengenin korunması gibi günlük yaşamın hayati yönlerini geliştirebilir.

Parkinson Vakfı, PD'li insanlar için egzersizin kısa ve uzun vadeli faydaları konusunda artan kanıtlar bulunduğunu belirtmektedir. Aynı organizasyon tarafından yapılan Parkinson Sonuçları Projesi olarak bilinen bir çalışmada, haftada en az 2,5 saat egzersiz yapan PD'li kişilerin hareket kabiliyetlerinde ve yaşam kalitelerinde diğerlerinden daha yavaş bir gerileme yaşadıkları gösterilmiştir.

PD'li insanlar için egzersizin ana faydalarından biri semptom yönetimidir. Egzersiz yalnızca PD'nin fiziksel yönlerine değil zihinsel yönlerine de yardımcı olur. Yorgunluğun, duygu durumun, uyku sorunlarının ve zihinsel sağlığın belirtilerinin hafifletilmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir.

Dopamin beyindeki ödül ve eğlence merkezlerini kontrol eden, ayrıca hareketi ve duygusal tepkileri düzenleyen bir nörotransmitterdir. PD'de dopamin eksikliği mevcuttur. Egzersizin beyindeki dopamin miktarını artırdığı gösterilmemesine rağmen, araştırmalar bunun daha verimli kullanılmasına yardımcı olduğunu göstermektedir.

PD'li birinin yapması gereken egzersizler, uygulama esneklik ve germe, aerobik, direnç veya kasları karşı kuvvet karşısında kullanma olmak üzere üç alanda yoğunlaşmalıdır. Bu alanların üçünü de içeren birçok farklı egzersiz türü vardır. Bu egzersizler, Tai Chi, yoga, bisiklet sürmek, atlama, koşu, pilates ve danstır.

"Rastgele Pratik " olarak bilinen egzersiz tipinin özellikle PD'li insanlara fayda sağladığı gösterilmiştir. Bu egzersiz, kişiyi hız, aktivite veya yön değiştirmeye zorlayan aerobik bir egzersizdir.

Farklı Hastalar için Farklı Egzersizler

PD'li birisinin aktiviteler arasında değişiklik yapılması da önemlidir. Bunun nedeni, kişilerin aktiviteyi değiştirmede ve aynı anda iki etkinlik yapmakta zorluk çekebilmesidir. Sonuç olarak, rasgele pratik ve varyasyon bu semptomlara meydan okumaya yardımcı olacaktır.

PD'li birinin üstlenmesi gereken spesifik bir egzersiz programı yoktur. Yapılması gereken en iyi egzersizler kişinin belirtilerini göz önüne alınarak seçilmelidir. “The Support Charity Parkinson's UK”, hafif semptomları olan kişilerin bir spor salonunda çalışmak gibi yoğun egzersizlere odaklanmasını önermektedir. Orta derecede semptomları olan insanlar bu semptomları hedef alan egzersizlere odaklanmalıdır. Daha karmaşık belirtilere sahip bireyler, sorunlu olan günlük aktiviteleri tamamlamalarına yardımcı olacak egzersizleri kullanmaya odaklanmalıdır.

California Üniversitesi, güçlendirme egzersizlerinin değerli olmasına rağmen ağırlık eğitiminin PD'li insanlar için en iyi seçim olmadığını söylemektedir. Yüzme, eşgüdüm için iyi bir egzersizdir ancak denge gerektirmediğinden PD'li insanlar için en iyi egzersiz olmayabilir.

PD'li birisinin egzersiz yapması için ideal zaman, ilaçlarını aldıktan yaklaşık bir saat sonra genellikle hareketliliklerinin en iyi olduğu zaman olmasıdır. Bununla birlikte, bu durum değişebilir; bu nedenle, her birey hareketliliği en iyi olduğunda harekete geçmek zorunda kalacaktır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

http://www.parkinson.org/Understanding Parkinsons/Treatment/Exercise/Neuroprotective-Benefits-of-Exercise

Gelire Göre Mutluluk Değişiyor

10 Ocak 2018

Yüksek gelir sayesinde sağlığın ve yaşam memnuniyetinin iyileştirilmesi de dahil olmak üzere bir çok fayda elde edilebilir, ancak bu daha fazla mutluluk ile ilişkili midir? Sonuçta, çoğu insan parayı çok değerli bir ürün olarak görüyor ancak bazı araştırmalar bunun gerçek olmayabileceğini gösteriyor ve birçok açıdan paranın mutlaka mutluluk sağlayacağı anlamına gelmiyor. Amerikan Psikoloji Birliği tarafından yayınlanan araştırmaya göre, daha fazla para kazananlar kendilerini ilgilendiren daha olumlu duygular yaşarlar, diğer taraftan ise daha az para kazananlar daha fazla zevk alırlar ve insanlarla daha iyi bağlar kurarlar.

Yedi Farklı Duyguya Yönelik Sorular Soruldu

Araştırmacılar, ulusal olarak temsili 1,519 kişinin bir örneğini araştırdılar. Katılımcılara hane halkı gelirleri soruldu ve eğlence, dehşet, merhamet, hoşnutluk, heyecan, sevgi ve gurur olmak üzere mutluluk çekirdeğini oluşturduğu düşünülen yedi farklı duyguyu deneyimleme eğilimlerini ölçmek için tasarlanmış bir dizi soruyu yanıtladı. Sosyoekonomik yelpazenin üst ucundaki katılımcılar, kendilerine odaklı, özellikle de memnuniyet ve gurur (ve eğlence gibi) duygular yaşamaya daha büyük bir eğilim bildirdiler. Gelir ölçeğinin alt ucundaki bireylerin, başkalarına odaklanan duygulara, yani merhamet ve sevgiye maruz kalma olasılıkları daha yüksek bulundu. Daha yoksul bireyler de çevrelerindeki dünyadan daha fazla güzellik yaşadıklarını bildirdiler. Araştırmacılara göre, heyecan için belirgin bir fark yoktu.

Zenginlik ve Mutluluk Farklı Kavramlar

Araştırmacılara göre bu bulgular, zenginliğin mutlaka mutluluk ile ilişkili olmadığını gösteriyor. Elinizde bulunan servet sizi farklı mutluluk durumlarına yatkınlaştırıyor. Zengin olan kişiler, başarılarında, statülerinde ve bireysel başarılarında daha pozitiflik bulabilirken, daha az zengin kişi, başkaları ile ilgilenme ve bunlarla bağlantı kurma becerisi gibi ilişkilerinde daha fazla pozitiflik ve mutluluk buluyor. Araştırmacılar, bu farklılıkların yüksek gelirli bireylerin bağımsızlık ve kendi kendine yeterli olma arzusundan kaynaklandığına inanırken, diğer odaklı duygular düşük gelirli bireylerin daha tehditkâr ortamlarla baş etmeye yardımcı olması için diğerleriyle daha birbirine bağımlı bağlar kurmalarına yardımcı oluyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Piff PK et al. Wealth, Poverty, and Happiness: Social Class Is Differentially Associated With Positive Emotions. Emotion, December 2017 DOI: 10.1037/emo0000387

Akıllı Telefon Bağımlılığı Beyinin Kimyasını Bozuyor

09 Ocak 2018

Yakın tarihli bir araştırmaya göre, Amerikalıların yüzde 46'sı akıllı telefonları olmadan yaşayamayacağını söylüyor. Bu düşünce açıkça aşırılık içindeyse de, giderek artan sayıda kişi akıllı telefonlara ve diğer haberleşme, bilgi, oyunlar ve ara sıra yapılan telefon görüşmeleri için taşınabilir elektronik cihazlara bağımlı hale geliyor. Özellikle gençlerin, başkaları ile etkileşimde bulunmak yerine telefonlarına bakmak için çok fazla zaman harcayabileceği yönündeki kaygının yanı sıra, beyindeki etkiler ve bu tür alışkanlıkların olası uzun vadeli sonuçları konusunda da çeşitli sorular mevcuttur. Güney Kore Seul'deki Kore Üniversitesi'nde nöroradyoloji profesörü olan Hyung Suk Seo ve arkadaşları, akıllı telefon ve internet bağımlısı gençlerin beynine benzersiz bir bakış açısı kazandırmak için manyetik rezonans spektroskopisini (MRS) kullandı. MRS, beyindeki kimyasal bileşimi ölçen bir MR tipidir. Çalışma, internet veya akıllı telefon bağımlılığı tanısı alan 19 genç (yaş ortalaması 15.5, 9 erkek) ve 19 cinsiyet ve yaşa uygun sağlıklı kontrol içermektedir. Bağımlı gençlerden 12’si, araştırmanın bir parçası olarak, oyun bağımlılığı için bir bilişsel terapi programından değiştirilmiş dokuz haftalık bilişsel davranış terapisi aldı.

Araştırmacılar, internet bağımlılığının ciddiyetini ölçmek için standart internet ve akıllı telefon bağımlılığı testlerini kullandı. Sorular, internet ve akıllı telefon kullanımının günlük rutini, sosyal hayatı, verimliliği, uyku düzenini ve duyguları nasıl etkilediğine odaklandı. Skor ne kadar yüksekse, bağımlılık da o kadar şiddetliydi. Araştırmacılar, bağımlı gençlerin depresyon, kaygı, uykusuzluk şiddeti ve dürtüsellik puanlarında anlamlı derecede yüksek puan aldığını bildirdi. Araştırmacılar, bağımlı gençlerin üzerinde davranışsal terapi öncesi ve sonrasında ve kontrol hastalarında gamma aminobütirik asit (beyin sinyallerini inhibe eden veya yavaşlatan bir nörotransmitter olan GABA) veya glutamat (nöronların daha elektriksel olarak eksite olmasına neden olan bir nörotransmitter) seviyelerini ölçmek için tek MRS denemeleri yaptılar. Geçmişte yapılmış olan çalışmalar, GABA'nın vizyon ve motor kontrolü ile anksiyete de dahil olmak üzere çeşitli beyin fonksiyonlarının düzenlenmesinde yer aldığını bulmuştu.

GABA Glutamat Dengesinde Bozulma Görülüyor

MRS'nin sonuçları, sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında, GABA'nın glutamata oranının, terapiden önce akıllı telefon ve internet bağımlısı gençlerin ön singulat korteksinde önemli ölçüde arttığını ortaya koydu. Çok fazla GABA'ya sahip olmak, uyuşukluk ve kaygı gibi bir takım yan etkilere neden olabilir. Bulguların klinik etkilerini anlamak için daha fazla çalışma gereklidir ancak Dr. Seo, internette ve akıllı telefon bağımlılığında anterior singulat girusta artmış GABA'nın, bilişsel ve duygusal sinirsel süreçte fonksiyonel entegrasyonun bozulması ve düzenlenmesiyle ilişkili olabileceğine inanıyor.

İyi haber, bilişsel davranışçı terapiden sonra bağımlı gençlerde GABA'nın glutamata oranlarında belirgin olarak azalma ya da normalleşme görülmesi oldu. Dr. Seo, "Ön singulat kortekste artan GABA düzeyleri ve GABA ile glutamat arasındaki dengenin bozulması, bağımlılıkların patofizyolojisini ve tedavisini anlamamıza katkıda bulunabilir" dedi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

www.sciencedaily.com/releases/2017/11/171130090041.htm

Egzersizle Beyin Gücünü Arttırın

05 Ocak 2018

Kanada'daki Western Üniversitesi'ndeki araştırmacılar yapmış oldukları yeni bir çalışmanın sonucunda 10 dakikalık, bir defalık patlama tarzı bir egzersiz ile en azından geçici olarak, beyin gücünün ölçülebilir derecede artırabileceğini tespit ettiler. Geçmişte yapılmış olan diğer çalışmalar, 20 dakikalık bir egzersizden sonra veya uzun süreli (24 haftalık) bir egzersiz programının ardından beyin sağlığı üzerinde yararların görüldüğünü gösterirken, bu araştırma, 10 dakikalık aerobik aktivitenin bile sorun çözme ve odaklanma konusunda bize yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Bazı insanlar, zaman veya fiziksel kapasite nedeniyle uzun süreli bir egzersiz rejimi uygulayamaz. Bu çalışmanın sonuçları ise, insanların kısa sürede, hatta bir kez bile bisiklete binmekle ya da yürüyerek hemen faydalanabileceğini gösteriyor. Araştırma sırasında, katılımcılar iki grup halinde ya bir dergiyi oturup okudular ya da sabit bir bisikletle 10 dakikalık orta şiddetli bir egzersiz yaptılar. Okuma ve egzersiz oturumunu takiben, araştırmacılar, katılımcıların tepki sürelerini bilişsel olarak zorlayıcı bir göz hareketi görevi için incelemek için göz izleme ekipmanı kullandılar. Görev, karar verme ve inhibisyon gibi yürütme işlevinden sorumlu beynin alanlarını çalıştırmak için tasarlandı.

Egzersiz ile Erken Dönemde İyi Sonuçlar Görüldü

Egzersiz yapanlar anında iyileşme gösterdi. Yanıtları daha doğru ve tepki süreleri egzersiz öncesi değerlerinden 50 milisaniye daha kısa idi. Bu çok küçük gözükebilir ancak bazılarında bilişsel performansda yüzde 14'lük bir artış elde edildi. Araştırmacılar, egzersizi takiben yararların ne kadar süreceğini belirlemek için şimdi yeni bir araştırma başlattılar. Bu çalışmadan elde edilen bulgular demans gelişimini engellemek için egzersizin düzenli olarak yapılması konusunda öne sürülmüş olan fikirleri destekler nitelikte. Araştırmacıların diğer bir önerisi ise öğrencilerin önemli sınavlardan önce kısa süreli aerobik egzersiz yapmaları yönünde oldu.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Samani A et al. Executive-related oculomotor control is improved following a 10-min single-bout of aerobic exercise: Evidence from the antisaccade task. Neuropsychologia, 2018; 108: 73 DOI: 10.1016/j.neuropsychologia.2017.11.029

Folik Asite Bağlı Alerji Riski

03 Ocak 2018

B vitamininin bir türü olan folik asitin gelişmekte olan bir fetusta merkezi sinir sisteminin öncüsü olan nöral tüpdeki kusurları önlediği bilinmektedir. Nöral tüp gebeliğin ilk ayında gelişir ve bu yüzden uzmanlar tipik olarak gebeliğin ilk üç ayında kadınlara folik asit takviyesi önerir. Bununla birlikte, devam eden takviye, gebeliğin geç evrelerinde gerekli olmayabilir ve gerçekte yenidoğanlarda alerji riskini artırabilir.

Yeni bir çalışma, gebeliğin sonlarında folik asit almanın, rahim içi büyüme kısıtlamasından (IUGR) etkilenen çocuklarda alerji riskini artırabileceğini önermektedir. Önceki araştırmalar, aynı zamanda rahimde genellikle düşük doğum ağırlıklarına neden olan büyüme kısıtlamasının bir şekli olan IUGR'nin çocuklukta alerjilere karşı koruyucu bir etkisi olabileceğini de göstermişti. Bu faktörlerin her ikisi birlikte bulunduğunda alerji riskinin nasıl etkilendiği ise belirgin değil.

Adelaide Üniversitesi Robinson Araştırma Enstitüsü’nde görev yapan Avustralyalı araştırmacılar, koyunların üç grubundan doğan kuzu araştırmaları yaptı:

  • normal plasentadan daha küçük plasentaya sahip anneler ("kısıtlanmış");
  • gebeliğin son ayında folik asit içeren yüksek dozda bir takviye verilen daha küçük bir plasentaya sahip anneler ("kısıtlı ek"); ve
  • normal plasenta ve normal diyet olan anneler ("kontrol").

Folik Asit Takviyesi Alerjiye Yatkınlık Yaratıyor

Araştırma ekibi sistemik inflamasyonu ölçmüş ve alerjik belirti olan cilt reaksiyonlarını kuzulardaki yaygın alerjenler olan toz akarları ve yumurta aklarına karşı test etmiştir. Kısıtlanan grup, toz akarlarına maruz bırakıldığında daha yüksek seviyelerde inflamasyon göstermesine karşın, cilt reaksiyonunda kısıtlı ek ve kontrol gruplarına kıyasla farklılık göstermedi. Bununla birlikte, yumurta beyazı proteini ile test edildiğinde, kısıtlı ek ve kontrol grupları, sınırlı gruba göre daha yüksek alerjik reaksiyon oranları gösterdi.

Bir testte folik asit alan gruptaki artmış alerjik yanıt, folik asit desteğinin, kısıtlı gebeliklerde görülen korumayı kısmen azalttığını düşündürmektedir. Araştırmacılara göre, hamileliğin tamamı için folik asit takviyesinin sürmesi durumunda alerji riskinin artışı konusunda hastalar bilgilendirilmelidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wooldridge AL et al. Late gestation maternal dietary methyl donor and cofactor supplementation in sheep partially reverses protection against allergic sensitization by IUGR.. American Journal of Physiology - Regulatory, Integrative and Comparative Physiology, 2017; ajpregu.00549.2016 DOI: 10.1152/ajpregu.00549.2016

Ebeveynin Destekleyici Olmayan Tepkileri Çocukların Yıkıcı Davranışlarını Arttırıyor

02 Ocak 2018

Çocuk üzgün olduğunda, olumsuz duygu ve davranışlar sergilediğinde, bazı ebeveynler strese girerken diğerleri zor durumlar içindeyken de çocuklarıyla konuşabilir. Araştırmalar, bir annenin çocuğunun olumsuz duygu ve davranışlarına olumlu ya da olumsuz tepki vermesinin, çocuğunun duygularını ve davranışını etkin bir şekilde düzenleme becerisi geliştirip geliştirmediğini belirleyebileceğini göstermiştir. Bir çocuğun, kötü bir zamanda ki öfke nöbetiyle baş etmek kolay bir iş değildir. Araştırmalar, ebeveynlerin bu tür durumlarda nasıl tepki verdiklerinin bir çocuğun duygusal gelişiminde önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

İllinois Üniversitesi'nden araştırmacılar, yaptıkları yeni bir çalışmada, duygusal zorluklar yaşayan annelerin destekleyici ya da destekleyici olmayan davranışlarının potansiyel belirteçlerini araştırdılar.

Çalışma için, 127 çocuk ve anneleri 5 dakikalık atıştırmalık erteleme görevine dahil edildi. Çocuklar saydam bir yemek kutusu içindeki atıştırmalığı görebiliyordu, ancak atıştırmalığı alabilmeleri için anneleri evrak hazırlarken beklemeleri gerektiği söylendi. Görev hem anneler hem de çocuklar için sinir bozucuydu. Annelerin evrak üzerine yoğunlaşması ve çocuğun atıştırmalık kutusunu açmasını engellemesi, çocuğun oturup atıştırmalık için beklemesi gerekiyordu. Araştırmacılar annelerin destekleyici davranışlarının yanı sıra çocukların olumsuz duyguları ve yıkıcı davranışlarını 15 saniyelik artışlarla gözlemledi ve kaydettiler.

Araştırmacılar, çocukların yıkıcı davranışlarının genellikle minör olduğunu gördüler. Annelerinin kalemini kapmaya ya da dikkatini çekmeye çalıştılar, bazen de kutuyu açmaya çalıştılar, hepsi küçük çocuklar için çok normaldi.  Annelerin çocuklarının yıkıcı davranışlarına karşı tepkileri farklıydı. Bunlar arasında, onları atıştırmalıktan uzaklaştırmak için dikkatlerini dağıtmak, duygularını doğruladıkları veya atıştırmalığı neden alamadığını açıklamak gibi destekleyici davranışlar ya da çocuğu görmezden gelmek, fiziksel olarak çocuğu hareket ettirmek veya atıştırmalık kutusunu çocuktan uzaklaştırmak ve çocuğu engellemek gibi destekleyici olmayan davranışlar vardı. Anneler ayrıca çocuklarıyla birlikte potansiyel olarak stresli durumlara nasıl cevap verdikleri konusunda anketler doldurdular.

Duyguları Etiketlemek

Araştırmacılar, 5 dakika süreyle atıştırmalık erteleme görevinde daha düşük seviyede gözlemlenen destekleyici davranışlarıyla ilişkili olarak, çocuklarının yalnızca görev sırasında gösterdikleri davranışlardan daha yüksek caydırıcı davranış düzeyleri gösterdiklerini belirttiler. Daha yüksek stres seviyeleri gösteren anneler için, çocukları 15 saniyelik bir aralıkta yıkıcı davrandıklarında, anneler sonraki 15 saniyelik aralıkta daha az destek gösteriyorlardı. Çocuğun davranışı ile annesinin yanıtı arasında zaman gecikmesi vardı. Araştırmacılar bu zaman gecikmesinin önemli olduğunu da eklediler.  Amacın utandırmak ya da cezalandırmak değil, çocuğa duygularını ve bu duyguların nedenlerini açıklayan açık etiketler sunmak olduğunu belirttiler. Araştırmacılar etiketleri kullananmanın sinir bozucu durumlar ortaya çıktığında çocukların kendilerini sözel olarak daha iyi ifade edebilmesine yardımcı olacağını düşünüyorlar.

Araştırmacılar, çoğu araştırmanın, anneye verilen desteğin çocuklara gerçekten faydalı olduğunu gösterdiğini, bunun tersine yaptıkları araştırmada, çocuğun davranışını göz ardı ederek, çocuğu tehdit ederek veya cezalandırarak çocukların kendi duygularını etkili biçimde yönetmeyi öğrenmesinin engellenebileceğini gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Niyantri Ravindran, Nancy L. McElwain, Daniel Berry, Laurie Kramer. Mothers’ Dispositional Distress Reactivity as a Predictor of Maternal Support Following Momentary Fluctuations in Children’s Aversive Behavior. Developmental Psychology, 2017.

Yeni Bir Terim: Mapranosis

26 Aralık 2017

Geçtiğimiz yirmi yıldaki araştırmalar bağırsaktaki mikrobik organizmaların sağlık ve hastalığı birçok yönüyle etkilediğini, özellikle bağışıklık fonksiyonu, metabolizma ve enfeksiyona dirençle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Son yıllarda yapılan çalışmalar, bağırsak mikroplarının Parkinson hastalığına, Alzheimer hastalığına ve diğer nörodejeneratif koşullara neden olabileceği ya da bunları kötüleştirebileceğini göstermiştir. Louisville Üniversitesi nöroloji profesörü Robert P. Friedland ve Michigan Üniversitesi profesörü Matthew R. Chapman, yeni bir makalede, bağırsak mikrobiyotası ile beyin arasındaki etkileşimi tanımlamak için yeni bir terim önerdi. Friedland ve Chapman, mikropların (bakteri, mantar ve diğerleri) ürettiği amiloid proteinlerin proteinlerin yapısını değiştirip (proteopati), sinir sistemindeki inflamasyonu arttırdığı, böylece beyin hastalığını başlattığı veya arttırdığı süreç için "mapranosis" terimini önermektedir. Terim, Microbiota Associated Protepathy and Neuroinflammation + osis’den (süreç) türetilmiştir. Friedland, sürecin bir isme sahip olmasının sürecin farkındalığını ve terapötik fırsatlara yol açan araştırmaları kolaylaştıracağını umuyor.

Bağırsak Beyin Ekseni

İnsan vücudunda yaşayan çok sayıdaki mikroorganizmanın araştırılması son yıllarda önemli ölçüde genişledi. Genomik analizler, vücudun içinde ve çevresinde yaşayan bakterilerin, virüslerin, mantarların, arkeaların ve parazitlerin çeşitliliğini ortaya çıkarmaya başladı. Bunların çoğunluğu bağırsaktaydı. Daha da yakın zamanlarda, araştırmacılar, bağırsakta yaşayan mikroplar tarafından üretilen proteinlerin ve diğer metabolitlerin beyin dahil vücudun diğer bölgelerindeki işlevlerini nasıl etkilediğini araştırmaya başladılar. Bununla birlikte, henüz bu sistemlerin nasıl işlediğine dair tam bir anlayışımız yok. Mikrobiyota ve beyin arasındaki ilişki "bağırsak-beyin ekseni" olarak adlandırılır.

Beyindeki nöronlar tarafından üretilen yanlış katlanmış amiloid proteinlerin toplanmasının Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı ve amyotrofik lateral skleroz (ALS) gibi nörodejenerasyon ve koşullarla ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Son çalışmalar, bağırsak bakterileri tarafından üretilen bakteriyel amiloid olarak adlandırılan benzer protein yapılarının, nörodejeneratif süreçlerin başlatılmasında rol oynayabileceğini göstermektedir. Bakteri amiloidleri, ağız dahil olmak üzere GI sistem yolunda yaşayan çok çeşitli mikroplar tarafından üretilmektedir.

Mikrobiyota’nın Etkileri Nelerdir?

Bu makalede, Friedland ve Chapman, mikrobiyota ve onun ürünlerine ilişkin diğer faktörleri ve bunların nörodejeneratif bozuklukları nasıl etkilediğini ele alıyor.

  • Mikrobiyota, merkezi sinir sistemi de dahil olmak üzere vücudun tamamındaki immün süreçleri modüle eder (arttırır).
  • Mikrobiyota, nörodejenerasyona katkıda bulunan oksidatif toksisite (serbest radikaller) ve buna bağlı iltihaplanmaya neden olabilir.
  • Mikrobiyota tarafından üretilen metabolitler faydalı (sağlıklı kalıcı) ya da zararlı (patojenik) olabilir.
  • Ana genetik, mikrobiyota popülasyonlarını etkiler ve bağırsak beyin ekseninin iki yönlü olduğunu gösterir.

Friedland, bu alandaki daha ileri araştırmaların sıklıkta artan ve etkili tedavilerin az olduğu bu nörodejeneratif hastalıklar için terapilere yol açabileceğine inanıyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Friedland RF et al. The role of microbial amyloid in neurodegeneration. PLOS Pathogens, 2017; 13 (12): e1006654 DOI: 10.1371/journal.ppat.1006654

Düşük Kilolu Olmak Erken Menopozu Tetikleyebilir

25 Aralık 2017

Genel ve abdominal adipozite (cilt altı yağlanma), erken menopoz olasılığıyla doğrusal olmayan şekilde orantılı olup, erken ve orta yaşta düşük kilolu olan kadınlarda normal kadınlarla karşılaştırıldığında, daha yüksek oranlar görülmüştür. Yüksek ve düşük adipozite üreme işleviyle ilişkilendirilmiştir ve menopozun zamanlamasını potansiyel olarak etkileyebilir. Yağlanmanın çeşitli yönlerinin erken menopoz riski ile ilişkili olup olmadığı belirsizdir. Massachusetts Amherst Üniversitesi’nden araştırmacılar, bu ilişkileri daha iyi anlamak için, Hemşire Sağlık Çalışması II (NHSII) programına katılan kadınlar arasında genel yağ, kilo dağılımı ve kilo değişikliği ile erken menopozun birlikteliğini prospektif olarak incelediler. Çalışmalarında, erken ve orta yetişkinlikte genel yağlanma ve erken menopoz arasındaki ilişkileri karşılaştırdılar.

Araştırmacılar çalışmalarına, Hemşire Sağlık Çalışması II'den 78.759 kadın hakkında verileri analiz ettiler ve katılımcıları 1989 ile 2011 yılları arasında klinik olarak takip ettiler. Katılımcılar 1989 yılında 25-42 yaşları arasındaydı. Araştırmacılar anket formu kullanarak, katılımcılardan boy, kilo ve menopoza girme durumları hakkında bilgi topladılar. Menopoz durumu, menopoz tipi (doğal, cerrahi, radyasyon / kemoterapi), hormon tedavisi kullanımı ve kilo bilgileri, sigara, fiziksel aktivite ve diğer davranışsal ve sağlıkla ilgili faktörlerle birlikte her iki yılda bir güncellendi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi, adipozite yönünden, 45 yaşından önce doğal menopoz olarak tanımlanan erken menopoz için olasılık oranlarını tahmin etmek için kullanıldı.

Düşük VKİ Erken Menopoz ile İlişkili

Erken menopoz, 2804 katılımcı tarafından bildirildi. Vücut kütle indeksi (VKİ), erken menopoz ile doğrusal olmayan bir şekilde ilişkili bulundu. VKİ= 18,5-22,4 kg/m2 olan kadınlarla karşılaştırıldığında, VKİ <18,5 kg/m2 olan kadınlarda erken menopoz olasılığı % 30 oranında daha yüksekti, buna karşılık VKİ'si 25,0-29,9 kg /m2' arasında olanlarda % 21-30 daha düşük oranlar vardı. Erken menopoz için en yüksek risk, 18 yaşındayken VKİ'nin metrekare başına 18,5 kilogramın altına düştüğü ve "şiddetli kilo verme" yaşadığını bildiren kadınlar arasında görüldü. 18 yaşındayken VKİ'leri metrekare başına 17,5 kilogramdan daha düşük olan kadınların, normal kilolu kadınlara kıyasla erken menopoz olasılığı yüzde 50 daha yüksekti.

Araştırmacılar, erken menopozun kadınlar arasında %10 oranında görüldüğünü, yüksek kardiyovasküler hastalık riski ve bilişsel düşüş, osteoporoz ve erken ölüm gibi diğer sağlık durumlarıyla ilişkili olduğunu ve bu yüzden de elde ettikleri bulguların, kadınlar ve doktorları için önemli etkilere sahip olduğunu aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

K. L. Szegda et al. Adult adiposity and risk of early menopause, Human Reproduction 2017.

Sosyal Tanımada Hipokampüsün Rolü

22 Aralık 2017

Hipokampüsün,  kısa süreli anıları oluşturmak, onları uzun dönemde bir araya getirmek ve bunları daha sonra yeniden bulmak için etiketlemek ve saklamak gibi fonkşiyonlarda olduğu kadar uzaysal yön bulmadaki rolü iyi belirlenmiştir. Bununla birlikte, genel olarak toplumsal davranışa ve özellikle sosyal tanımaya katılımı henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Harvard rejeneratif sinirbilimcileri, fareler üzerinde yaptıkları yeni bir araştırmada, sosyal tanımanın altını çizen sinirsel devre ve sinyal iletim olayına eleştirel bir bakış açısı getirdiler. Araştırmacılar çalışmada, harici ortamdan girdiler alan ve dentate girusta işlenmiş bilgi için bir kanal olan CA3 olarak bilinen bir nöron kümesine aktaran, hipokampusün dentat girus olarak bilinen bir bölgesine odaklandılar.

Araştırmacılar, farelerin beyinlerinin DG-CA3 devresindeki oksitosin reseptörlerini silmek için virüs kullandılar. Oksitosin reseptörlerini kaybetmelerine rağmen, hayvanların eski ve yeni objeler (bardaklar ve kaseler) arasında ayrım yapabilme yeteneklerini koruduklarını gördüler. Ayrıca cansız ve hareketli nesneleri de ayırt edebiliyorlardı. Bu oksitosin duyarsız fareler, sosyal durumlara getirildiğinde durum değişti. Tanıdıkları ve tanımadıkları farelerle bir araya getirildiklerinde, bilinmeyen hayvanlarla daha fazla zaman geçirdiler. Bununla birlikte, oksitosin reseptörlerinden yoksun olan hayvanlar eski arkadaşlarıyla eski dostlarını ayırt edemediler.  Eski dostlarıyla yabancılarla olduğu kadar zaman geçirdiler. Fare toplumsal görgü kurallarına göre, oksitosin reseptörleri bulunmayan hayvanlar sosyal açıdan yeteneksizdi.

Araştırma Otizme Işık Tutabilir

Araştırmacılar çalışmalarının, sosyal tanımanın, hafıza oluşumundan sorumlu hipokampüsün bir bölümünde oksitosin duyarlı nöronların bir kafesiyle düzenlendiğini gösterdiğini belirttiler. DG-CA3 devresinin, nesne tanımayı düzenlemesinin yanında, oksitosine maruz kalındığında, sosyal tanımayı da düzenlediğini aktardılar. Hipokampüsün, bağ kurma, empati ve cinsel zevkteki rolü ile tanınan nörokimyasal oksitosin tarafından etkinleştirildiğinde, sosyal anıların ayırıcısı olarak ek bir rol oynadığına dikkat çektiler. Bulguların, hipokampal aktivitedeki aksamaların, nörogelişimsel, psikiyatrik ve nörolojik koşullarda, özellikle de otizm spektrum bozukluklarında görülen sosyal davranış anormalliklerine neden olabileceğini açıklamaya yardımcı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Tara Raam, Kathleen M. McAvoy, Antoine Besnard, Alexa Veenema, Amar Sahay. Hippocampal oxytocin receptors are necessary for discrimination of social stimuli. Nature Communications, 2017; 8 (1)

Kahvaltı Yapmamak İnsanlarda Yağ Hücrelerini Nasıl Etkiliyor?

20 Aralık 2017

Kahvaltı yapmanın, kilo vermenize yardımcı olup olmadığı ya da bunun tersi bir etki yaratıp yaratmadığı merak konusudur. Daha önce yapılmış büyük bir nüfus çalışmasında, iyi bir kahvaltının gün boyunca atıştırmalıktan kaçınmamıza yardımcı olduğu ve bu sayede kilo alımını engellediği gösterilmiştir. Öte yandan yapılan bir başka araştırmada, kahvaltıyı atlamanın gün boyunca kalori alımını etkileyecek bir şey yapmadığı öne sürülmüştür. Ancak bu çalışmaların çoğu gözlemsel çalışmalardır ve kilo kaybı ve metabolizma hakkında fazla bilgi sağlayamamaktadır.

Birleşik Krallık'taki Bath Üniversitesi'nden araştırmacıların yaptığı bir araştırmada, kahvaltının zayıf ve obez bireylerin metabolizma ve yağ hücrelerini nasıl etkilediğini incelendi. Çalışmada, 6 hafta sabah açlığına, insan subkutanöz abdominal yağ dokusunun (SCAT) moleküler yanıtlarını değerlendiriyordu.

Araştırmacılar, 49 erişkin katılımcıyı çalışmalarına dahil ettiler ve katılımcılardan 6 hafta boyunca her gün kahvaltı yapmalarını veya kahvaltıyı atlamalarını istediler. Katılımcıları vücut kitle endekslerine (BMI) göre 29'u "yağsız" ve 20'si "obez" olmak üzere sınıflandırdılar. Kahvaltı grubundaki katılımcılar uyandıktan sonraki 2 saat içinde 350 kilokalori tüketirken, kahvaltıyı atlayanlar öğle saatine kadar hiçbir şey yemediler. Araştırmacılar, müdahale öncesinde ve sonrasında, hastaların kardiyometabolik sağlık göstergelerini, iştah tepkilerini ve vücut yağ dağılımlarını incelediler. Ayrıca, anahtar proteinleri düzenleyen 44 genin aktivitesini ve yağ hücrelerinin insüline tepki olarak glukoz kullanma becerisini izlediler.

Obez ve Zayıf İnsanlardaki İnsülin Tepkisi

Zayıf insanlarda, 6 hafta boyunca kahvaltıyı atlamak, yağ yakmaya yardımcı olan genlerin aktivitesini arttırdı ve metabolizmaları hızlandı. Bununla birlikte, obez yetişkinlerde bu etki gözlenmedi. Obez bireylerde, yağ hücreleri, insüline yanıt olarak zayıf bireylerdeki kadar çok glikoz alamıyordu. Bu etki, bireyin tüm vücut yağıyla orantılı görünüyordu. Araştırmacılar bunun, obez hastalarda vücudun yağ hücrelerinin alabileceği glikoz miktarını sınırlamaya çalışan adaptif bir mekanizma olduğunu ve böylece ek yağ depolanmasının engellendiğini belirttiler. Çalışmalarının, yağların ne ve ne zaman yediğimize nasıl tepki vereceğini daha iyi anlaşılmasına ve bu mekanizmaları daha kesin bir şekilde hedef alınabilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Gonzales et al. Molecular adaptations of adipose tissue to 6 weeks of morning fasting vs daily breakfast consumption in lean and obese adults, The Journal Of Physiology 2017.

Yatmadan Önce Çocuklar Tablet-Telefon Kullanmalı mı?

19 Aralık 2017

Yapılan araştırmalarda, ergenlerde daha fazla teknoloji kullanımı ile daha az uyku, daha yüksek dikkatsizlik ve daha yüksek vücut kitle indeksleri (VKİ) arasında ilişkiler gösterilmiştir. Araştırmaların çocukların yüzde 40'ının beşinci sınıfa kadar cep telefonlarına sahip olduğunu göstermesine rağmen, teknolojinin genç nüfustaki etkileri hakkında çok fazla şey bilinmemektedir. Penn State College of Medicine araştırmacılar, çocuklarda yatmadan önce dijital cihaz kullanımının sağlık üzerindeki etkilerini araştıran bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, 8 ila 17 yaşları arasındaki 234 çocuğun ebeveynlerine, çocuklarının uyku ve teknoloji alışkanlıklarını sordular. Ebeveynlerden, çocuklarının teknoloji alışkanlıkları, uyku düzenleri, beslenme ve aktivite hakkında bilgi vermelerini istediler. Araştırmacılar ayrıca, ebeveynlerden, teknoloji saatlerinde çocuklarının cep telefonlarını, bilgisayarları, video oyunları veya televizyonu kullanıp kullanmadıklarını da belirtmelerini istediler. Verileri analiz ettikten sonra, araştırmacılar yataktan hemen önce farklı teknolojilerin kullanılması ile ilişkili çeşitli olumsuz etkiler buldular.

Araştırmacılar, çocukların teknoloji ve uyku alışkanlıklarını inceledikten sonra, yatmadan önce teknolojiyi kullanmanın daha az uyku, düşük uyku kalitesi, daha fazla sabah yorgunluğu ve TV seyreden veya yataktan önce cep telefonlarını kullanan çocuklarda daha yüksek vücut kitle indeksleri (VKİ) ile ilişkili olduğunu buldular.

Daha Fazla Dijital Cihaz, Daha Az Uyku

Araştırmacılar, yüksek VKİ’ler ile teknoloji kullanımındaki artış arasında bir ilişkiye, yatmadan önce daha fazla teknoloji kullanımı bildiren çocukların gece daha az uyku uyumaları ve daha fazla sabah yorgunluğu yaşamalarının katkıda bulunduğunu ve böylece bir kısır döngü oluştuğunu belirttiler.

Televizyon izlediğini ya da yatmadan önce video oyunları oynadığını bildiren çocukların, bunları yapmayanlardan 30 dakika daha az uyku çektiğini, yatmadan önce telefonlarını ya da bir bilgisayarını kullandıklarını bildiren çocukların ise bunları yapmayanlardan ortalama bir saat daha az uyku uyuduklarını bildirdiler. Yatmadan önce dört teknolojiyi de kullanmanın, gece uyanıp birine mesaj yazmak gibi artmış cep telefonu kullanımları arasında bir ilişki vardı ve en yüksek ilişki televizyon izlemeyle gözlendi.

Araştırmacılar, elde ettikleri sonuçların, American Academy of Pediatrics (AAP)’in çocuklar için ekran zamanı ile ilgili yeni önerilerini desteklediğini belirttiler. Teknolojiyi kullanmanın birçok yararı olmasına rağmen, çocuk hekimlerinin, çocukları için, özellikle de yatmadan önce teknolojiyi sınırlamaları konusunda ebeveynlere danışmanlık yapabileceklerini aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Caitlyn Fuller, Eric Lehman, Steven Hicks, Marsha B. Novick. Bedtime Use of Technology and Associated Sleep Problems in Children. Global Pediatric Health, 2017; 4: 2333794X1773697.

Alzheimer Hastalığında Dejenerasyon Paternleri

14 Aralık 2017

Alzheimer hastalığının (AD) hafıza kaybına ve bilişsel gerilemeye neden olduğu bilinmekle birlikte beynin diğer işlevleri bozulmadan kalabilir. AD, amiloid β-proteinlerinden (Aβ) oluşan plaklarla ve Tau proteininden oluşan tıkaçlarla karakterizedir. Aβ proteininin birikmesi Tau'nun bozulmasına ve nihayetinde çeşitli yollarla beyin bölgelerini etkileyen nörodejenerasyona yol açar. Beynin ön, rostral kısmı genelde plak birikimi ile daha fazla hasar görürken, arka, kaudal, bölüm genellikle korunmuştur. Bazı beyin bölgelerindeki hücreler dejenere olurken, diğerlerinin korunmasının nedenlerin büyük oranda bilinmemektedir.

Brigham and Women's Hastanesi'nden araştırmacıların yaptıkları yeni bir çalışmada, beyin hücrelerinin DNA'sında kodlanan faktörlerin, AD'de dejenerasyon veya hassasiyet paternlerine katkıda bulunduğunu ortaya koydular.

Neden Bazı Nöronlar Daha Çok Etkileniyor?

Araştırmacılar çalışmalarında, etkilenen beyin bölgelerindeki farklılıklara neden olabilecek birkaç mekanizma olmasına rağmen, Aβ üretimi hem de Aβ'ya yanıtları etkileyebilecek nöronal alt tipler arasındaki hücre-otonom faktörlerinin potansiyel katkılarına odaklandılar. İnsan kaynaklı pluripotent kök hücre (iPSC) teknolojisinin yeni bir uygulamasında, beynin farklı alanlarını temsil eden güçlü kültür sistemleri ürettiler. Sistemler, ailesel bir Alzheimer hastalığı mutasyonu olan hastalardan cilt hücreleri alarak ve bu cilt hücrelerini kök hücre haline getirerek geliştirildi.

Araştırmacılar çalışmalarında, savunmasız beyin hücrelerinin beynin daha korunaklı bölgelerindeki beyin hücreleriyle karşılaştırıldığında daha toksik Aβ proteini yaptığını gösterdiler. Buna ek olarak, araştırmacılar beynin korunan, kaudal bölümündeki beyin hücrelerinin Aβ'ya rostral muadillerine göre daha az toksik bir yanıta sahip olduğunu buldular.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, bazı nöronların neden korunmadığını ve başkalarının AD'den kaçınamadığını anlamamızı kolaylaştırdığını belirttiler. Erken başlangıçlı ailesel Alzheimer hastalığının(FAD) az sayıda AH olgusunu oluşturmasına rağmen, FAD hastalarının çalışmasının veya bu vakadaki örneklerin, AD'in altında yatan moleküler mekanizmalar ve hücrenin önemli yönlerini açığa çıkarabileceğini aktardılar. Bu hücrelerin alt tiplerinin neden korundukları hakkında daha fazla bilgi edinerek, savunmasız hücreleri korumak için terapileri uyarlamak için bu bulguların kullanılabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Christina R. Muratore, Constance Zhou, Meichen Liao, Marty A. Fernandez, Walter M. Taylor, Valentina N. Lagomarsino, Richard V. Pearse, Heather C. Rice, Joseph M. Negri, Amy He, Priya Srikanth, Dana G. Callahan, Taehwan Shin, Monica Zhou, David A. Bennett, Scott Noggle, J. Christopher Love, Dennis J. Selkoe, Tracy L. Young-Pearse. Cell-type Dependent Alzheimer's Disease Phenotypes: Probing the Biology of Selective Neuronal Vulnerability. Stem Cell Reports, 2017.

Erken Saç Beyazlaması ve Saç Dökülmesi Artmış Kalp Hastalığı Riski İle İlişkili

14 Aralık 2017

Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, obezite, sigara ve fiziksel hareketsizlik, önde gelen ölüm nedeni olan kalp hastalığı gelişimi için "geleneksel" risk faktörlerinden sadece birkaçıdır. Ancak yeni araştırmalar, bu listeye androjenik alopesi ve erken saç beyazlaması olmak üzere iki yeni risk faktörünün eklenmesi gerektiğini ileri sürüyor. 69. Hindistan Kardiyoloji Topluluğu Yıllık Konferansında sunulan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre, erkek tipi kellik ve erken saç beyazlaması, 40 yaşın altındaki erkeklerin kalp hastalığı riskini arttırıyor. Bu kişiler koroner kalp hastalığı geliştirme konusunda beş kat daha fazla olasılığa sahipler ve bu risk oranı obezite tarafından ortaya çıkan riskten daha yüksek bir riski temsil ediyor.

Araştırmacılar çalışmada, koroner arter hastalığı olan 40 yaşın altındaki 790 erkeği ve yaş uyumlu 1270 sağlıklı kontrolü değerlendirdiler. Katılımcıların sağlık durumunu bir elektrokardiyogram, bir ekokardiyogram, kan testleri ve koroner anjiyografi kullanarak değerlendirdiler. Erkek tipi kelliği, 0 (kellik yok), 1 (hafif), 2 (orta) veya 3 (şiddetli) arasında değişen bir skor kullanılarak değerlendirdiler. Beyazla skoru, 1: saf siyah; 2: siyah beyazdan fazla; 3: siyah beyaza eşit; 4: beyaz siyahtan daha fazla; 5: saf beyaz olmak üzere gri /beyaz kılların yüzdesine göre belirlendi.  Kafa derisinin 24 farklı görütüsü analiz edildikten sonra katılımcılar bir puan verildi. Araştırmacılar aynı zamanda koroner arter hastalığının bir göstergesi olan anjiyografik lezyonları incelediler. Hem kalp hastalığı grubunda hem de kontrol grubunda lezyonların şiddeti ve kellik arasındaki ilişkiyi analiz ettiler.

Koroner Kalp Hastalığı Olanların Yarısı Beyaz Saçlı

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında,  koroner kalp hastalığı olan erkeklerin yarısının ve sağlıklı erkeklerin sadece %30'unda beyazlama olduğunu gördüler. Koroner kalp hastalığı olan erkeklerin neredeyse yarısı (yüzde 49) ve sağlıklı olanların %27’si erkek tipi kelliğe sahipti. Erkek tipi kellik, koroner arter hastalığı riskini 5,6 kat ve erken saç beyazlaması 5,3 kat artırıyordu.

Araştırmacılar, genç erkeklerdeki koroner arter hastalığının insidansının arttığını ancak bu durumun geleneksel risk faktörleri tarafından açıklanamadığını belirttiler. Erken saç beyazlaması ve erkek tipi kelliğin, kronolojik yaşa bakılmaksızın vasküler yaşla iyi ilişkilendirildiğini ve koroner arter hastalığı için makul risk faktörleri olabileceklerini aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

https://www.escardio.org/The-ESC/Press-Office/Press-releases/male-pattern-baldness-and-premature-greying-associated-with-risk-of-early-heart-disease?hit=wireag

SLE’de Düşük D Vitamini Düzeyleri Böbrek Yetmezliği Riskini Artırabilir

12 Aralık 2017

Lupus, tüm vücutta enflamasyon ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. Hastalık, kardiyovasküler ve bağışıklık sistemlerinden, akciğerler ve böbrekler gibi hayati organlara kadar çeşitli organ sistemlerini etkileyebilir. Sistemik lupus eritamatozusta (SLE) D vitamini yetersizliği / eksikliği sık görülür. Replasman tedavisi böbrek hastalığına yardımcı olabilir.

Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi bilim adamları yaptıkları yeni araştırmada, hastalığın en yaygın şekli olan SLE hastalarında D vitamininin rolünü incelediler. D vitamini düşüklüğünün sonraki organ hasarını ön gördürüp ön gördüremeyeceğini araştırdılar.  

Araştırmacılar, % 92'si kadın olan 1.392 lupus hastasında mevcut klinik verileri incelediler. Hastaların ortalama yaşları 47,3’tü. Hastaların ilk ziyaretlerinde D vitamini seviyelerine, takip ziyaretleri sırasında organlarının ve dokularının durumuna baktılar. D vitamininin ilk ölçümü genellikle mevcut hastalar için 2009'un sonlarında veya 2010’da, yeni hastaların ilk ziyaretlerinde gerçekleşti.  Vitamin seviyelerini, vitamin D düzeylerini tespit etmenin yaygın ve doğru bir yolu olan 25-hidroksi vitamin D - düzeylerini kullanılarak değerlendirdiler. Hastaları D vitamininin ilk ölçümlerine dayanarak, mililitrede 20 ng’dan fazla 25-hidroksi D vitamini olanlar ve 20 nanogramdan daha az olanlar olarak grupladılar. Genel olarak, hastaların % 27,3'ü ilk ziyaretlerinde eksik D vitamini seviyesine sahipti. SLICC / ACR Hasar Endeksi kullanılarak ömür boyu organ hasarı riski hesaplandı. Ardından, bu riski yaş, cinsiyet ve etnik kökene göre düzelttiler. Değerlendirilen organ sistemleri nöropsikiyatrik, pulmoner, kardiyovasküler, gastrointestinal ve kas-iskelet sistemini içeriyordu.

Düşük D Vitamini, Daha Yüksek Böbrek, Cilt ve Total Organ Hasarı

Araştırmacılar, düşük D vitamini seviyelerinin toplam hasar ve son dönem böbrek hastalığı ile ilişkili olduğunu buldular. D vitamini düzeyleri yetersiz olan lupus hastaları,  göreceli olarak en yüksek böbrek hasarı riskini taşıyorlardı. Bu hastalar ayrıca cilt hasarı ve total organ hasarı riski altındaydı. Şaşırtıcı bir şekilde, düşük D vitamini seviyeleri, kas iskelet hasarı ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar, D vitamini takviyesinin idrar proteinini düşürdüğünü gösterdiklerini ve bunun gelecekteki böbrek yetmezliğinin en iyi ön gördürücüsü olduğunu belirttiler. Proteinüriyi azaltabilen D vitamini takviyesinin, lupus hastaları için tedavi planının bir parçası olması gerektiğine dikkat çektiler. D vitamini desteğinin lupusta renal hasarın önlenmesinde geçerli bir yol olabileceğini de aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Petri M, Fu W, Goldman D. Low Vitamin D Is Associated with End Stage Renal Disease in Systemic Lupus Erythematosus [abstract]. Arthritis Rheumatol. 2017; 69 (suppl 10).

Doktorlarda Akıllı Telefon Uygulaması Kullanımı

08 Aralık 2017

Son yıllarda mobil telefonların hayatımızda fazlaca yer almaya başlamasının doğal bir sonucu olarak mobil uygulama kullanımı da oldukça yaygınlaştı. Sağlık alanında da çok sayıda mobil uygulama geliştiriliyor ve klinisyenler de bu uygulamaları sıkça kullanıyorlar. Çeşitli klinik uygulamaları kolaylaştırıcı çok sayıda mobil uygulama günümüzde mevcut. ABD merkezli yapılan bir araştırmada kadın hastalıkları ve doğum asistan doktorlarındaki alanlarına özgü mobil uygulamalara yönelik tutum ve kullanım alışkanlıkları tanımlanmaya çalışıldı. Bu amaçla internet tabanlı bir anket kullanılarak California’daki 19 kadın hastalıkları ve doğum programında asistan doktorluk yapanların kesitsel bir incelemesi yapıldı. Verilen yanıtlar betimleyici ve ki-kare istatistikleri kullanılarak analiz edildi.

Mobil Uygulama Kullanımı Oldukça Yaygın

Görüşülen 386 doktorun 197'si (% 51) anketi tamamladı. Tüm katılımcıların mobil cihazları olup tamamında akıllı telefon ve % 74’ünde tablet bulunmaktaydı. Katılımcıların % 93'ü klinik ortamda mobil uygulamaları kullanmaktaydı. Yaygın olarak kullanılan kadın hastalıkları ve doğum uygulamaları, gebelik döngüleri (% 84), servikal kanser tarama algoritmaları (% 68) ve kontraseptif uygunluk kılavuzları (% 47) idi.

Önemli Bir Klinik Araç

Anketi yanıtlayanların sadece% 53'ü uygulamaları hastalara önerirken, pek çoğu hastalara uygun uygulamalardan haberdar değildi. Katılımcıların% 62'si uygulamaları öğrenme amaçlı kullandı, ancak bu amaçla toplamda sadece 3 uygulamadan bahsedildi. Çoğu, diğer doktorların önerilerine dayalı olarak kullanacakları uygulamaları seçmişti. Doktorlar mobil teknolojiyi verimliliği artıran (% 89) önemli bir klinik araç (% 92) olarak görüyorlardı. Uygulama kullanımı, cinsiyet, yaş veya lisans sonrası yıl sayısına göre farklılık göstermedi.

Bu çalışmada elde edilen verilere göre mobil teknolojiler ve kadın hastalıkları ve doğum ile ilgili uygulama kullanımı, California'lı asistan doktorlar arasında yaygındır ve doktorlara göre bu uygulamalar, hastaların bakımı ile ilgili yeteneklerini geliştirmektedir. Uygulamanın içeriği değişkenlik göstermekte ve çoğu doktor klinik bakım sırasında uygulamaları kullanmaktadır, ancak yalnızca yarısı hastalara uygulamaları önermektedir. Diğer doktorlardan gelen öneriler uygulama tespitinde ana yol olarak göze çarpmaktadır. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Perry R et al. Mobile Application Use Among Obstetrics and Gynecology Residents. J Grad Med Educ. 2017 Oct;9(5):611-615.

Eşinizin Kızlık Soyadını Koruması Sizi Etkiliyor mu?

08 Aralık 2017

ABD'deki Nevada Üniversitesi'nden Rachael Robnett'in yaptığı bir araştırmaya göre bir kadın, evlilik sonrası kocasının soyadını almamayı seçtiğinde, insanlar kocasının erkeklikle ilgili özelliklerde daha düşük olduğunu düşünebilmektedir. Ayrıca, ilişkide daha az güce sahip olduğu algılanabilmektedir. Bu çalışma bireyin kişiliğiyle ilgili algılarının, eşinin soyadını kabul edip etmediğine ya da kendi adını kullanmasına bağlı olarak değişip değişmediğini inceleyen ilk çalışmadır. Evlilikten sonra kocalarının soyadını benimseme geleneği, Batı kültürlerinde en yaygın cinsiyet rolü normlarından biridir. Son on yılda, kadınların toplumda ve işgücünde oynadığı rolde belirgin değişiklikler olmasına rağmen soyadı geleneğinin neden kabul görmüş olduğunu anlamak isteyen feminist araştırmacılar buna dikkat çekti.

Önceki araştırmalara göre, evlilik soyadı geleneğini ihlal eden kadınlar diğerlerinden farklı olarak görülüyor. Cinsiyete dayalı bir toplumda daha yüksek bir statüye sahip olmak, daha fazla güç üretmek, kendine daha fazla odaklanmak ve iddialı olmak gibi özellikler tipik olarak erkekler için ayrılan araçlar olarak tanımlanırlar. Bu özellikler, daha çok yetiştirme, nazik olma ve daha az etki ve güç sahibi olma gibi kadınlara tipik olarak verilen üstün karakteristik özelliklerden farklıdır.

Toplumun Algısı Değişiyor

Bugüne kadar, araştırmacılar bir kadının evlilik soyadı seçiminin kocasının algısını nasıl etkilediğini henüz incelememişlerdir. Robnett ve arkadaşları bu amaçla ABD ve İngiltere'de üç araştırma yaptı. İlk iki araştırma, eşleri kendi soyadlarını tutan kocaların genellikle cinsiyete karşı terimlerle (tipik kişilik özellikleri ve erkekler için kullanılan güç çerçevesi) tanımlandığını gösteriyor. Bu eşler bir evlilikte daha az güç tutan taraf olarak görülürler.

Robnett ekibi tarafından yapılan üçüncü araştırmanın sonuçları, insanların bu tür durumlar hakkında nasıl düşündükleri konusunda oybirliği oluşturmadığını ortaya koyuyor. Geleneksel cinsiyet rollerine sıkı sıkıya bağlı olan ve düşman cinsiyetçi olarak tanımlanabilen insanlar, eşi kendi soyadını almayan bir erkeğe şiddetle tepki gösterirler çünkü onu güçsüz görürler. Robnett, "Önceki araştırmalardan düşman cinsiyet ayrımcılığına sahip kişilerin geleneksel cinsiyet rollerini ihlal eden kadınlara olumsuz tepki verdiğini biliyoruz" diyor Robnett. Bulgularımız, geleneksel olmayan kadının kocalarına da stereotipler uyguladıklarını gösteriyor. "

Robnett, "Bu çalışma, heteroseksüel romantik ilişkilerdeki gelenekler ile erkekleri tercih eden iktidar yapıları arasındaki bağa değinen başka birçok kişiye katılıyor" diyor. Ona göre “Evlilik soyadı geleneği sadece bir geleneğin ötesinde, ayrıcalıklı erkeklere rağmen tartışmasız kalan cinsiyet rolleri normlarını ve ideolojilerini yansıtıyor. "

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Robnett RD et al. Does a Woman’s Marital Surname Choice Influence Perceptions of Her Husband? An Analysis Focusing on Gender-Typed Traits and Relationship Power Dynamics. Sex Roles, 2017; DOI: 10.1007/s11199-017-0856-6 

Sedef Hastalığı ve Diyabet İlişkisi

05 Aralık 2017

Sedef hastalığı, iltihaplanmanın cilt hücrelerinin normalden hızlı çoğalmasına neden olduğu bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Bu hücreler derinin yüzeyine ulaştığında ve ölürken, gümüşi pullarla kaplı yükseltilmiş kırmızı lekelere neden olurlar. Genellikle kafa derisi, dizler, dirsekler, eller ve ayaklarda görülür, ancak sırt üstü, yüz, cinsel organlar, çiviler ve diğer yerler de görülebilir. Amerikan Dermatoloji Akademisi, sedef hastalığının 7.5 milyon Amerikalıyı etkilediğini tahmin ediyor. Sedef hastalığında görülen iltihaplanmanın insülin direncini arttırdığı biliniyor ve sedef hastalığı ve şeker hastalığı, benzer genetik mutasyonları paylaşıyor. Sedef hastalığının yüksek diyabet oranları ile ilişkili olduğu biliniyor, ancak hastalığın şiddetinin hastanın diyabet geliştirme riskini nasıl etkilediği spesifik olarak incelenmemişti.

Yüzde 10 BSA İle Yüzde 64’lük Risk Artışı

Pennsylvania Üniversitesi'nden Perelman Tıp Fakültesi'nden araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir araştırmaya göre sedef hastalığı olan insanlar, sedef hastalığı olmayanlara göre tip 2 diyabet geliştirmek için daha yüksek bir risk altındadır ve risk, hastalığın ciddiyetine göre çarpıcı bir şekilde artmaktadır. Bu çalışmada vücut ağırlığı gibi geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak vücutlarının yüzde 10'unu kaplayan hastalık olan sedef hastalarının yüzde 64'ünün sedefsiz hastalardan daha fazla şeker hastalığı geliştirdiği tespit edildi. Çalışmanın bulguları dünya çapında sedef hastalığı olan kişilere uygulanırsa yılda 125.550 yeni diyabet vakasına denk düşmektedir.

Sedef hastalığının şiddetini ölçmek için araştırmacılar, psoriyazis ile kaplanan vücudun yüzdesini ölçen vücut yüzey alanını (BSA) kullandı. Bir Birleşik Krallık veri tabanı kullanarak genel pratisyenleri sedef hastalığından etkilenen BSA için sorguladılar ve dört yıllık sürede sedef hastalığı olan 8124 ve sedef hastalığı bulunmayan 76.599 yetişkin hakkındaki verilere bakarken ve örnekleri yaş, cinsiyet farklılıklarını hesaba katarak incelediler.

Her Yüzde 10’luk BSA’da Yüzde 20’lik Risk Artışı

BSA'sı % 2 veya daha az olan hastalarda diyabet gelişimi için göreceli 1.21 riskine rastlandı; bu da riskleri sedef hastalığı olmayanlardan% 21 daha yüksek demek oluyor. BSA değeri% 10 veya daha fazla olan hastalarda ise bu risk önemli ölçüde artmıştır. Buna göre ortalama olarak, 1.000 kişiden 5,97'si belirli bir yılda diyabet olacaktır. BSA oranı yüzde 10'dan fazla olan hastaların nüfusunda, bu sayı 1.000 kişi başına 12.22'ye yükselir. Bu grubun riski sedef hastalığı olmayan hastalara göre% 64 daha yüksek olarak. Dahası, BSA'nın ilk yüzde 10'unun ötesinde her yüzde 10'luk bir artış için göreli riskin yüzde 20 oranında arttığını tespit ettiler. Başka bir deyişle, yüzde 20 BSA'lı hastalar tip 2 diyabet geliştirme riski neredeyse yüzde 84 daha yüksekti, yüzde 30 BSA hastaları yüzde 104 daha yüksek bir risk altındaydı vb.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wan MT et al. Psoriasis and the Risk of Diabetes: A Prospective Population-Based Cohort Study.. Journal of the American Academy of Dermatology, 2017; DOI: 10.1016/j.jaad.2017.10.050 

Dikkat Artınca İstek de Artıyor

01 Aralık 2017

İstek ve dikkat arasındaki ilişkinin uzun süredir yalnızca bir yönde çalıştığı düşünülmekteydi, yani bir kişi bir şeyler arzuladığında dikkatini üzerine odaklar. Yapılan yeni bir araştırma bu ilişkiyi başka yollarla da ortaya koyuyor: Bir kişinin arzulanan bir nesneye odaklanması, nesneyi daha fazla istemesini sağlıyor. Pazarlamada, bir ürünün arzu edilen yönüne fazlaca odaklanan reklamlar izleriz örneğin belirli bir marka pastayı satmak için reklamlarda onun en çok arzu edilen kısmına odaklanılır.  Bulgular, reklamın benzer bir üründe ilgi gördüğünü gösteren kişilere yönelik olabileceğini gösteriyor, örneğin kek reklamını bir pastacılık şovu sırasında oynatmak gibi.

Odağı Daraltmak ve Genişletmek

Araştırmacılara göre klinisyenler de, hastalarında egzersiz yapmak veya dengeli bir diyet yapmak gibi sağlıklı faaliyetler üzerinde daha güçlü bir odaklanma geliştirmelerine yardımcı olabilirler. Geçmişte yapılmış olan araştırmalardan birine göre, mutluluk ve sevinç gibi olumlu duygular kişinin odağını genişletirken, tiksinti ve korku gibi negatif duygular aksini yapar, yani kişinin odağını daraltır. Korkuyu, arzudan oldukça farklı olarak betimlesek de elde edilen bulgular, bu farklı duyguların ortak bir özelliğe sahip olduğunu gösteriyor: Her ikisinde de odağımız benzer şekilde daralıyor. Bulgular, bu duyguların - korku (olumsuz) ve arzunun (pozitif) - atalarımızın dikkatini daraltan evrimsel arayışlarla ilişkili olduğu fikrine da uymaktadır.

Bir kişinin güçlü bir arzusu varsa, araştırmalar bu olumlu duygunun kendilerine geniş bir ilgi alanı oluşturacaklarını söylüyor. Bu araştırma da, arzunun etrafında daha yararlı bir davranış geliştirdiğimizi gösteriyor: zihinsel enerjimizi önemli nesne üzerine odaklıyoruz, korkuda olduğu gibi.

Çalışma Nasıl Uygulandı?

Çalışmaya katılanlara sıradan öğelerle karıştırılan tatlı görüntüleri gösterildi. Görüntü bir yönde eğilmişse onlara verilen oyun kolunu çekilmeleri ve ters yönde eğilmişse kolu ileri doğru itmeleri talimatı verildi. Araştırmacılar, her birinin tepki süresini kaydetti. Tatlı görüntülerini çekmek için en hızlı tepki veren katılımcıların odaklarının daralmış olduğu görüldü. Yanıtlar sıradan objeler ve odağı geniş olan katılımcılar için için çok daha yavaştı bu da daralmış odağın tatlılara olan arzuyu arttırdığı, ancak bu etkinin günlük nesneler için görülmediğini gösteriyor.

Çalışma, tepki süresini ölçmek için tatlı resimleri kullandı; çünkü bu tür görüntülerin, büyük olasılıkla evrimleşmiş yüksek yağlı, yüksek kalorili gıdalar aramak için bir motivasyon nedeniyle bireylerde arzuyu artırdığı gösterildi.

Tip 2 Diyabete Karşı Diyet

30 Kasım 2017

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin son tahminlerine göre, 2050 yılına kadar her üç Amerikalıdan birinde tip 2 diyabet gelişecek. Raporlar, klinik olarak önemli kilo kaybından önce kalori alımını önemli ölçüde kısıtlayan bariatrik kilo kaybı cerrahisi geçiren birçok hastada hastalığın hafifletildiğine işaret ediyor.

Yeni bir çalışmada, Yale liderliğindeki bir araştırma ekibi, çok düşük bir kalorili diyetin hayvan modellerinde tip 2 diyabeti nasıl hızla tersine çevirebileceğini ortaya çıkarıyor. Araştırmacılara göre, insanlarda doğrulanırsa, bu yaygın kronik hastalığın tedavisinde potansiyel yeni ilaç hedefleri öngörülebilir.

Araştırma ekibi, normal alımın dörtte birinden oluşan çok düşük kalorili diyetin (VLCD) tip 2 diyabetli bir kemirgen modelindeki etkilerini araştırdı. Geliştirdikleri yeni, kararlı (doğal olarak oluşan) izotop yaklaşımı kullanarak, araştırmacılar, karaciğerin artmış glikoz üretimine katkıda bulunan bir dizi metabolik süreci izledi ve hesapladılar. PINTA olarak bilinen yöntem, araştırmacıların, karaciğerdeki insülin direncine ve karaciğere glikoz üretim oranlarının artmasına katkıda bulunabilecek anahtar metabolik akımların kapsamlı bir setini incelemelerine izin verdi.

Üç Mekanizma Ön Plana Çıkıyor

Bu yaklaşımı kullanarak araştırmacılar, VLCD'nin diyabetik hayvanlardaki kan şekeri konsantrasyonlarını hızla düşürmesinin çarpıcı etkisinden sorumlu üç ana mekanizmayı saptadı. Karaciğerde, VLCD, glikoz üretimini, 1) laktat ve amino asitlerin glükoza dönüştürülmesini azaltarak; 2) karaciğer glikojeninin glikoza dönüşüm oranını azaltarak ve 3) yağ içeriğini düşürerek azaltır ve karaciğerin insüline tepkisini artırır. VLCD'nin bu olumlu etkileri sadece üç gün içinde gözlemlendi.

Araştırmacılar için yapılacak bir sonraki adım, bulguların bariatrik ameliyat geçiren veya çok düşük kalorili diyetler kullanan tip 2 diyabetik hastalarda teyit edilmesi olacaktır. Ekip şimdiden insanlarda PINTA metodolojisini uygulamaya başladı. İnsanlarda teyit edildiği takdirde bu sonuçlar, bize tip 2 diyabetli hastaları daha etkili şekilde tedavi etmek için yeni ilaç hedefleri sağlayacaktır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Perry RJ. et al. Mechanisms by which a Very-Low-Calorie Diet Reverses Hyperglycemia in a Rat Model of Type 2 Diabetes. Cell Metabolism, November 2017 DOI: 10.1016/j.cmet.2017.10.004

Mutlu Müzik Dinlemek Sıra Dışı Düşünmeyi Kolaylaştırıyor

29 Kasım 2017

Yaratıcılık, bilimsel, teknolojik ve kültürel yeniliğin arkasındaki itici güçtür ve 21. yüzyılın en önemli yetkinliklerinden biri olarak kabul edilebilir. Karmaşık ve hızla değişen dünyada karşılaştığımız sorunlar her zamankinden daha yaratıcı düşünmeyi gerektirir. Yaratıcı kognisyonu arttırmak için çeşitli araçlar araştırılmıştır. Orta çağda yaratıcılık, ilahi ilham sahibi kişiler için ayrılmışken, rönesans döneminde, bazı insanların, dahi zihinlerin, sonunda yaratıcı düşünme kabiliyeti düşünüldü. Araştırmalar, yaratıcı düşüncenin, yalnızca birkaç zekaya sahibi doğuştan yeteneğe ibaret olmadığını, normatif bilişsel işlevselliğin doğasında olduğunu ve temel bilişsel süreçlerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Önemli bir nokta, yaratıcı bilişin kolaylaştırılabileceği gösterilmiştir. Geçmiş yıllarda yaratıcılığı artırmak için çeşitli araçlar geliştirilmiş ve test edilmiştir. Müziğin kognisyon üzerindeki olumlu etkisini gösteren daha önceki bilimsel araştırmalara ve müzik deneyiminin müzik yetenekleriyle ilgisi olmayan bilişsel işlevler üzerindeki etkisine artan bir bilimsel ilgi olmasına rağmen, Müzik dinlemenin yaratıcı kognisyon üzerindeki etkisi, büyük oranda keşfedilmemiş olarak kalmıştır.

Yeni bir çalışmada, yaratıcı kognisyonu optimize etmek için müzik dinlemenin potansiyel etkisine ışık tutmak amaçlandı. Bu çalışmada, bir sessizlik kontrol koşuluyla karşılaştırıldığında, belirli müzik türlerini (ruh hali ve uyanışta değişen klasik müzik alıntıları classical music excerpts varying on mood and arousal) dinlemenin, yaratıcı kognisyonu kolaylaştırıp artırmadığını, divergent ve convergent yaratıcılık görevlerle deneysel olarak test edildi.

Müzik Yaratıcılık İlişkisi

Araştırmacılar çalışmaya, 121’i kadın ve ortalama yaşları 22,3 olan toplam 155 kişiyi dahil ettiler.  İçerik değişkenleri olarak yaratıcı performans (sıra dışı-“divergent” düşünme, yakınsak-“convergent” düşünme) ve konular arası değişken olarak müzik durumu (mutlu, üzgün, sakin, endişeli, sessizlik) ile 2 x 5 karma ölçüt tasarımı kullanıldı. Çalışmada, sıradışı yaratıcılık görevini yerine getirirken, "mutlu müzik"i dinleyen katılımcılarda yaratıcılık, görevi sessizce gerçekleştiren katılımcılardan daha yüksek oldu. Yakınsak yaratıcılık için müzik etkisi gözlenmedi.

Bilimsel katkının yanı sıra, mevcut bulguların pratik anlamda da önemli sonuçları olabilir. Müzik dinleme, günlük yaşama kolayca entegre edilebilir ve yaratıcı düşünceye ihtiyaç duyulduğunda, çeşitli bilimsel, eğitimsel ve organizasyonel ortamlarda yaratıcı kognisyonu verimli bir şekilde kolaylaştırmak için yenilikçi bir araç sağlayabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ritter SM, Ferguson S (2017) Happy creativity: Listening to happy music facilitates divergent thinking. PLoS ONE 12(9): e0182210.

Emzirmek Astım ve Alerjiye Karşı Koruyucu Mu?

28 Kasım 2017

Emzirmenin astım ve alerji gelişme riski üzerindeki etkisi uzun süredir tartışılmaktadır. Yakın tarihli bir çalışmada, Uppsala Üniversitesi araştırmacıları, emzirmenin aslında saman nezlesi ve egzama geliştirme riskini artırabileceğini ancak astım riskinde belirgin bir etkisi olmadığını göstermektedir. Sonuçlar, Alerji ve Klinik İmmünoloji Dergisinde yayınlandı. Astım ve alerji geliştirme riski, genlerinize, çevre ve yaşam tarzı faktörlerine bağlıdır. Bilim dünyasında sigara içmek gibi çeşitli risk faktörleri zaten iyi bir şekilde anlaşılmıştır. Bununla birlikte, emzirmeye ilişkin çalışmalar tutarsız sonuçlar vermiştir. Birçok çalışma, emzirmenin astım ve alerjiye karşı koruyucu bir etkiye sahip olduğunu önerirken, diğer çalışmalar riskinin arttığını bildirmiştir.

Yeni bir çalışmada, emzirmenin astım, saman nezlesi ve egzama üzerindeki etkisi incelendi. Bu çalışma İngiltere'deki 330.000'den fazla orta yaşlı bireyin bildirdiği verileri içeriyor ve bugüne kadar yapılan en büyük çalışma olma özelliği taşıyor.

Saman Nezlesi ve Egzema Riski Artıyor, Astımla İlişkisi Gösterilememiş

Çalışmaya liderlik eden Uppsala Üniversitesi İmmünoloji, Genetik ve Bilim Departmanı araştırmacısı Weronica Ek, "Çalışmamızda emzirilen bebeklerde saman nezlesi ve egzama gelişme riski daha yüksek bulundu, ancak emzirmenin astım üzerinde herhangi bir etkisi bulunamadı" diyor. Verilere göre ayrıca artan sosyoekonomik statünün astım riskini düşürürken, saman nezlesi riskini arttırdığını da gösteriyor. Bu sonuçlar, daha temiz bir çevrede yetişmenin, erken çocukluk döneminde mikroorganizmalara maruz kalınmaması nedeniyle alerji teşhisi konma riskinin arttığı "hijyen hipotezi" ile uyumludur. Bu çalışma aynı zamanda yüksek vücut kitle indeksinin astım, saman nezlesi ve egzama riskini arttırdığını, buna karşılık doğum ağırlığı yüksek olan bireylerde riskin azaldığını da göstermektedir.

Gözlemsel Bir Çalışma Olduğu Unutulmamalı

Bu çalışmanın klinik tavsiyelerin yapılmasına izin vermeyen gözlemsel bir çalışma olduğunu unutmamak önemlidir. Bu tür araştırmalarda, gözlemlenen etkilerin gerçek sebepleri olan araştırmacıların bilgi sahibi olmadığı temel faktörler olabilir. Örneğin, araştırılmış hastalıklara sahip olan anneler, çalışmanın bulgularını etkileyebilecek şekilde emzirmek veya emzirmemek için tavsiye almış olabilirler. Emzirmenin, bebeğin sağlığı üzerinde olumlu etkisi olduğu iyi bilinmektedir. Emzirmeyi astım veya alerji gelişme riski üzerinde koruyucu bir etki görmese de, bu sonuçlar, emzirmeyi önermek veya cesaretlendirmek için kullanılmamalıdır, zira bu çalışmada sadece emzirmenin alerji ve astım üzerindeki etkileri araştırılmaktadır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ek WE et al. Breastfeeding and risk of asthma, hay fever and eczema. Journal of Allergy and Clinical Immunology, 2017; DOI: 10.1016/j.jaci.2017.10.022

OSA Alzheimer Riskini Azaltıyor

27 Kasım 2017

Alzheimer hastalığı, yaklaşık beş milyon yaşlı Amerikalıyı etkileyen nörodejeneratif bir hastalıktır. Obstrüktif uyku apnesi (OSA) ise daha yaygın olup, OSA'nın tanımlanmasına bağlı olarak yaşlıların yüzde 30 ila 80'inde görülmektedir. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok çalışma, uyku bozukluklarının Alzheimer için risk taşıyanlarda amiloid birikintilerine katkıda bulunabileceğini ve bilişsel düşüşü hızlandıracağını ileri sürdü. Ancak OSA ve Alzheimer, risk faktörlerini paylaştığından ve ortak bir şekilde var oldukları için şu ana kadar bu ikisi arasındaki nedensellik doğrulanamadı.

ABD merkezli yeni bir çalışmanın amacı, OSA şiddeti ile Alzheimer biyolojik belirteçlerindeki değişiklikler arasındaki boylamasına incelemekti. Özellikle OSA'lı sağlıklı yaşlı katılımcılarda amiloid birikimlerin zamanla artıp artmadığı da incelendi. Çalışmaya, standart testlerle ve klinik değerlendirmelerle ölçülen normal bilişe sahip, 55-90 yaş arası 208 katılımcı dahil edildi. Katılımcılardan hiçbiri bir uyku merkezi tarafından yönlendirilmedi, uyku apnesini tedavi etmek için sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) kullandı, depresyondaydı ya da beyin işlevlerini etkileyebilecek bir tıbbi duruma sahipti.

OSA’da Amiloid Birikimi

Çalışma, katılımcıların yarıdan fazlasının OSA'ya sahip olduğunu ve hafif OSA'lıların yüzde 36.5 ve orta ila şiddetli OSA'sı olanların yüzde 16.8 olduğunu ortaya koydu. Toplam çalışma örneğinden 104’ü iki yıllık uzunlamasına bir çalışmaya katıldı ve bu çalışmada OSA şiddeti ve BOS A 42 seviyelerinde zamanla azalma arasında bir korelasyon bulundu. Yazarlar bu bulgunun beyindeki amiloid birikiminde bir artış ile uyumlu olduğunu söyledi; bulgu, amiloid PET uygulanan katılımcıların alt kümesinde doğrulandı ve OSA'lılarda amiloid yükte artış olduğunu gösterdi. Şaşırtıcı bir şekilde, çalışma OSA şiddetinin bu sağlıklı yaşlı erişkinlerde bilişsel bozulmayı öngördüğünü bulmadı. Araştırmacılar bu değişikliklerin Alzheimer’ın preklinik evrelerinde gerçekleştiğini öne sürüyor. Amiloid yük ile biliş arasındaki ilişki muhtemelen doğrusal değildir ve ek faktörlere bağlıdır. Bu çalışma bulgusu, çalışmanın nispeten kısa süreli, yüksek eğitim alan katılımcılara yapılması ve bilişsel yeteneklerdeki değişiklikleri ayırt etmede başarısız testlerin kullanılmasına bağlanabilir.

Araştırmacılar, bu bilişsel olarak normal yaşlı katılımcılarda bulunan OSA prevalansının yüksek olduğunu buldular ve onlara göre Alzheimer patolojisinin bu erken evrelerinde OSA ve amiloid yük arasındaki bağlantı sebebiyle, CPAP, diş operasyonları, pozisyon terapisi ve uyku apnesi için diğer tedaviler ile birçok yaşlı erişkinde bilişsel bozukluk ve demans ertelenebilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sharma RA. et al. Obstructive Sleep Apnea Severity Affects Amyloid Burden in Cognitively Normal Elderly: A Longitudinal Study.. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 2017; DOI: 10.1164/rccm.201704-0704OC

Balıklar Bağışıklık Sisteminin Nasıl Evrimleştiğine Işık Tutuyor

26 Kasım 2017

İngiltere'nin East Anglia Üniversitesi'nden (UEA) ve Kanada'nın Dalhousie Üniversitesi’nden bilim adamları, Guppy balıklarının (Poecilia reticulata), MHC (Major Histocompatibility Complex) genleri olarak bilinen bağışıklık genlerini inceleyerek hayatta kalmaya nasıl adapte olduklarını incelediler. Guppy'lerin her bir bölgede bu genlerine ince ayar yaptığını, farklı çevrelere uyum sağladıklarını ve hayatta kaldıklarını buldular. Öte yandan bu geniş adaptasyona rağmen, balıklardaki bazı genler on milyonlarca yıllık kritik işlevlerini sürdürüyorlardı.

Guppy’ler, Güney Amerika, Trinidad ve Tobago'ya özgü küçük, renkli balıklardır. Omurgalıların ekolojisini ve evrimini araştırmak için oldukça uygun örneklerdir. MHC genleri, insanlar da dahil olmak üzere omurgalılarda bağışıklık sisteminde önemli bir savunma hattıdır, çünkü parazitler omurgalı barınaklardan daha hızlı gelişirler, bağışıklık genleri parazitlere ayak uydurmak ve enfeksiyonları önlemek için oldukça çeşitlilik göstermelidir. MHC genleri, hücrelerin dış yüzeyi üzerinde bulunan protein yapıları üretmektedir, bunların her biri vücuda bulaşmaya teşebbüs eden bir parazitin veya patojenin belirli bir bölümünü sunmaktadır. Proteinin özel şekli, hangi parazitleri tanıdığını belirler ve enfeksiyonu önlemek için bağışıklık sistemine sinyal gönderir.

Parazitlerin Evrimi ile Genlerin Evrimi Yarışıyor

Araştırmacılar çalışmada, Trinidad, Tobago, Barbados ve Hawaii'deki 59 guppy popülasyondaki MHC genetik çeşitliliğine baktılar. Yüzlerce farklı bağışıklık türevi buldular, ancak "alel" olarak adlandırılanlar, daha az sayıda işlevsel grup veya "süpertip" olarak kümelenmiş görünmekteydi. Her üst tip, konukçuyu spesifik bir parazit grubuna karşı koruyordu ve bu süper tipler, konuma bakılmaksızın, popülasyonlar ve türler arasında ortaktı. Bununla birlikte, bir süpertipi oluşturan alleller, parazitlerin hızlı evrimini takip eder ve hızla evrimleşirler. Bu alleller, her popülasyona özgüydü ve bu popülasyondaki ev sahibine saldıran belirli (yerel) parazitlerin bağışıklık yanıtının" ince ayarına yardımcı oluyorlardı.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, insanların neden şempanzelerinkiyle neredeyse aynı olan bazı bağışıklık genlerine sahip olduğunu açıklamaya yardımcı olduğunu belirttiler. Yaptıkları çalışmanın bağışıklık sisteminin evrimsel genetiğini anlamak için atılmış önemli bir adım olduğunu ve diğer birçok organizmanın daha önceki çalışmalarında gözlemlenen şaşırtıcı gözlemlerin bazılarını açıklamaya yardımcı olabileceğini de eklediler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Jackie Lighten, Alexander S. T. Papadopulos, Ryan S. Mohammed, Ben J. Ward, Ian G. Paterson, Lyndsey Baillie, Ian R. Bradbury, Andrew P. Hendry, Paul Bentzen, Cock van Oosterhout. Evolutionary genetics of immunological supertypes reveals two faces of the Red Queen. Nature Communications, 2017; 8 (1)

Video Oyunları Olasılıklı Öğrenmeyi Geliştiriyor

24 Kasım 2017

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, video oyunları oynamanın birçok bilişsel faydayla ilişkili olduğunu ileri sürmektedir. Bununla birlikte, özellikle oyun araştırmalarında keşfedilmemiş bir alan olan olasılıklı sınıflandırma öğrenmeyle ilgili, bu tür etkilere aracılık eden sinirsel mekanizmalar hakkında çok az şey bilinmektedir. Olasılıklı sınıflandırma öğrenme (Probabilistic categorization learning), deklaratif ve non-deklaratif bellek arasındaki eşgüdümlü etkileşimi gerektirir. Son 20 yılda kanıtlar, olasılıklı öğrenmenin farklı anatomik ve fonksiyonel olarak ayrılmış bellek sistemlerini içerdiğini göstermiştir. Bu sistemlerin rekabetçi veya işbirliğine dayalı bir şekilde etkileşip etkileşmediği tartışılmıştır. Bilişsel kontrol, performans entegrasyonu ve ödül öğrenmeyle ilgili olan beyin bölgeleri, olasılıklı kategorizasyon öğrenme sürecini etkileyen ek faktörleri temsil eder. Deklaratif bellek, daha katı striyumlara bağlı bellek sistemlerinin aksine esnek bilgi edinmeyi destekler ve hipokampüs ile ilgilidir. Hava tahmini görevi (WPT) iyi bilinen bir olasılık öğrenme görevidir. Bu görevde, katılımcılardan, eylemleri için aldıkları geri bildirimlere dayanarak, bir ila üç (dört üzerinden) farklı işaret kartlarını, iki hava kategorisinden birine (yağmur veya güneş) sınıflandırmaları istenir. WPT, deklaratif (hipokampüs aracılı) ve non-deklaratif (bazal gangliyon aracılı) bellek süreçlerinin farklı katkılarını gösteren iyi kurulmuş bir olasılıklı kategorizasyon öğrenme görevidir.

Bir grup araştırmacı, video oyun oyuncularının, oyun oynamayanlarla karşılaştırmalı olarak, olasılıklı sınıflandırma öğrenmenin sinirsel korelasyonlarını araştırmayı amaçlayan bir çalışma yaptılar. Katılımcıları, hava durumu tahmini görevinin değiştirilmiş bir versiyonunu gerçekleştirirken, 3T manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ile taradılar.

Oyunlardaki Güçlü Belirsizlik Öğrenme Yeteneğini Etkiliyor

Davranışsal veriler, özellikle daha güçlü belirsizlik ile karakterize edilen koşullar altında, video oyun oyuncularının daha iyi sınıflandırma performansı için kanıt sağladı. Ayrıca, testten sonra yapılan bir anket, video oyunculardan kart kombinasyonları ve ilgili hava durumu sonuçları hakkında daha fazla deklaratif bilgi kazanmış olduklarını gösterdi. Fonksiyonel görüntüleme verileri, hipokampusta, precuneusta, singulat girusta ve orta temporal girusta, ayrıca oksipital görsel alanlarda ve dikkatle ilgili süreçlerle ilişkili alanlarda video oyuncularının daha güçlü aktivasyon kümelerini ortaya koydu. Bütün bu alanlar birbiriyle bağlantılıdır ve semantik bellek, görsel ve bilişsel kontrol için kritik düğümleri temsil etmektedir. Bunun dışında ve daha önceki çalışmalara uygun olarak her iki grup dikkat ve yönetasel işlevler ile ilgili beyin bölgelerinde, bazal gangliyonlar ve medial temporal lobun bellekle ilişkili bölgelerinde aktivasyon gösterdi.

Bu sonuçlar, video oyunları oynamakla birlikte hipokampal katılımın yanı sıra deklaratif bilgi kullanımını artırabileceğini ve olasılıklı öğrenme sırasında genel öğrenme performansını arttırdığını düşündürmektedir. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sabrina Schenk, Robert K. Lech, Boris Suchan. Games people play: How video games improve probabilistic learning, Behavioural Brain Research 335 (2017) 208–214.

Beynimiz Yeni Şeyler Öğrenirken Büyür mü?

24 Kasım 2017

Sinirbilimciler, onlarca yıldır beynin, bir kişinin yaşamı boyu büyümeye veya hacim artışına ihtiyaç duymadan yeni beceriler öğrenmeye nasıl devam edebildiğini merak ettiler. Kanıtlar, nöronlar ve glial hücreler gibi beyin hücrelerinin sayısının başlangıçtaki öğrenme sürecimizde gerçekten de sayı olarak arttığını, ancak birçoğunun sonunda budanarak yol olduğu veya başka görevlere atandığını gösteriyor. Almanya ve İsveç'teki araştırmacılar, bulgularını geçtiğimiz günlerde yayına çevirdiler. Berlin'deki Max Planck İnsani Gelişme Enstitüsü'nden bir sinirbilimci olan ilk yazar Elisabeth Wenger, "Öğrenimin ilk aşamalarında beyin hacmi hacmi artar ve kısmen veya tamamen renormalize olur" diyor. "Bu, olasılıkları keşfetmek, farklı yapıları ve hücre türlerini çağırmak, en iyi olanı seçmek ve artık ihtiyaç duyulan şeylerden kurtulmak için beynin etkili bir yolu gibi görünüyor"

Beyni yönetmen olarak tanımlayan araştırmacı, yapacağı bir film için seçilen aktörler olarak beyin hücrelerini tanımlıyor: Beyin yeni hücreler oluşturarak adayları çağırıyor ve bu da hacimde makroskopik olarak büyümesine neden oluyor. Beyin daha sonra, onlar için farklı işlevler dener; bunlardan hangisinin en iyi bilgiyi saklayabileceğini ya da taşıyabileceğini görürsünüz. Hangi hücrelerin en verimli şekilde işlev göreceğini anlayan beyin, diğer adayları ise atlar veya onları farklı görevlere atar.

Yeni İşlevler Kazanan Beynin Hacmi Artıyor

Kanıt olarak araştırmacılar, sağ elini kullananların sol eliyle yazmayı ve çizmeyi öğrendiği bir çalışmayı tartıştılar. Bir ay sonra beyin hacmi arttı, ancak üç hafta sonra neredeyse normale döndü. Araştırmacılar, maymunların, sesleri ayırt etmeyi öğrendiği gıdaları veya fareleri almak için bir tırmık kullanmayı öğrendiği diğer çalışmalarda da benzer sonuçlar verdi.

Araştırmacılar, bu teorinin araştırmacıların sinir çalışmalarını nasıl şekillendirdiğini etkileyeceğine inanıyorlar. Wenger, "Bir bakıma, tipik tasarımın gerçekleşen tüm değişiklikleri göstermek için yetersiz olduğunu artık belli ediyor" diyor. "Bu teori, beyin hacmindeki değişiklikleri doğru bir şekilde görüntülemek için daha fazla ölçüm zaman noktasına sahip çalışma tasarımları gerektiğini öneriyor."

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wenger et al. Expansion and Renormalization of Human Brain Structure During Skill Acquisition. Trends in Cognitive Sciences, 2017 DOI: 10.1016/j.tics.2017.09.008

D Vitamini Tip 1 Diyabet İçin Koruyucu mu?

23 Kasım 2017

Tip 1 diyabet, vücudun, kan şekeri seviyelerini düzenleyen hormon olan insülini yeterli miktarda üretmediği bir durumdur. Adacık otoimmünitesi, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla pankreasın insülin üreten hücrelerine saldırdığı ve tip 1 diyabet oluşturduğu bir süreçtir. Tip 1 diyabette bağışıklık sistemi, adacıklar olarak adlandırılan Langerhans adacıkları adı verilen pankreatik hücrelere saldırır. Bunlar, beta hücreleri içeren, işlevleri kandaki glikozu saptamak ve gerektiğinde serbest bırakmak olan hücre kümeleridir. Adacıklara karşı verilen bağışıklık saldırısı sonucunda, beta hücreleri, yeterli miktarda insülin üretmede başarısız olur ve kan glikoz düzeylerinin çok yüksek olmasına neden olur. Tip 1 diyabet her yaşta ortaya çıkabilirken, en sık çocukluk çağında görülür.  Önceki araştırmalar düşük D vitamini seviyelerinin tip 1 diyabet riskini artırabileceğini göstermiştir. Bilim adamları vitamin seviyesinin yüksek olmasının tip 1 diyabete karşı koruyucu bir etkiye sahip olup olmayacağını araştırmış ancak çalışmalarının sonuçları çelişkili çıkmıştır.

D Vitamini ile Diyabetten Nasıl Koruyor?

Bir grup araştırmacı, D vitamini ve tip 1 diyabet arasındaki ilişki hakkında daha fazla bilgi edinmek için bir çalışma yaptılar. Spesifik olarak, çocukluk çağındaki vitamin D seviyelerinin adacık otoimmünitesini (IA) etkileyip etkilemediğini araştırdılar. ABD ve Avrupa'da 6 bölgede, tip diyabet (T1D) genetik riski artmış 8676 çocuğu izlediler. Her çocuktan bebeklikten itibaren 3-6 ayda bir, 4 yıla kadar süreyle kan numuneleri aldılar. Bu numuneleri, D vitamini düzeylerini ve adacık otoimmünitesini saptamak için kullandılar. IA'yi, 2 veya daha fazla ziyarette en az bir otoantikor (GADA, IAA veya IA-2A) için pozitiflik olarak tanımladılar. Adacık otoimmünitesi gelişen toplam 376 çocuk ve bu çocukların D vitamini seviyelerini, durumu geliştirmeyen 1,041 çocuğunkiyle karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, D vitamini reseptör geninde bir varyanta sahip olan çocuklar arasında, bebeklik döneminde ve çocukluk çağında daha yüksek D vitamini seviyelerinin, adacık otoimmünitesi geliştirme riskinde azalma ile ilişkili olduğunu buldular. Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, yüksek D vitamini seviyeleri ile adacık otoimmünitesi riskinin azalması arasındaki nedensel ilişki ve etkiyi ispatlamadığını bunun için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Norris et al. Plasma 25-Hydroxyvitamin D Concentration and Risk of Islet Autoimmunity, Diabetes 2017 Oct; db170802.

Doğum Mevsimi Postpartum Depresyon Riskini Etkileyebilir

22 Kasım 2017

Postpartum depresyon, doğumdan sonra ortaya çıkan anksiyete, hüzün ve yorgunluk gibi aşırı duygular olarak tanımlanır. Tedavi edilmediğinde, bu duygular bir annenin duygusal ve fiziksel sağlığını ciddi şekilde etkiler. Annenin bebeği ile bağ kurması veya bakımını zorlaştırabilir. Şiddetli durumlarda, bir annenin kendine veya çocuğuna zarar vermesine bile neden olabilir. Doğum sonrası depresyon sanılandan daha yaygındır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 9 kadından 1'inde bu durum ortaya çıkmaktadır. Hastalığın nedenini belirlemek zor olsa da, bilinen risk faktörleri, stres, depresyon öyküsü, erken doğum ve hamilelik veya doğum komplikasyonlarıdır. Boston'da yapılan Anesteziyoloji yıllık toplantısında sunulan,  Brigham & Women's Hospital'dan araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, bir kadının postpartum depresyon gelişme riskinin, doğum sırasındaki mevsimden etkilenebileceği gösterildi.

İlkbahar ve Kışta Doğum Yapmak Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, postpartum depresyon riskini etkileyebilecek spesifik faktörleri belirlemek ve bazı ilginç eğilimleri tespit etmek amacıyla yaptıkları çalışmalarında, Haziran 2015 ile Ağustos 2017 arasında doğum yapmış 20.169 kadının tıbbi kayıtlarını analiz ettiler. Bu kadınların 817'sinde postpartum depresyon geliştiğini gözlemlediler. Yaptıkları analizde, ilkbahar veya kış mevsimlerinde doğum yapan kadınlar için sonbaharda veya yaz mevsiminde doğum yapan kadınlara kıyasla postpartum depresyon riskinin daha düşük olduğunu buldular. Araştırmacılar, kış ve ilkbahardaki daha kötü hava şartlarının, anneler için yeni doğan ile daha fazla kapalı aktiviteyi teşvik edebileceğine dikkat çektiler. Çalışmada aynı zamanda, doğum sırasında epidural veya başka bir anestezi almayan kadınların postpartum depresyona yakalanma riskinin daha yüksek olduğu da gözlendi.  Daha ileri gebelik haftasında doğum yapan annelerin ise, daha erken haftalarda doğum yapanlara göre postpartum depresyon riskleri daha düşüktü. Araştırmacılar, matür ve sağlıklı bir bebek doğurmanın anneler üzerinde daha az strese neden olacağından, bu sonucun şaşırtıcı olmadığını belirtiyorlar. Ayrıca, araştırmacılar, vücut kitle indeksi (VKİ) yüksek olan kadınların, sağlıklı VKİ'ye kıyasla postpartum depresyon gelişme olasılığının daha yüksek olduğunu, beyaz kadınların diğer ırklardan veya etnik kökenlerden daha düşük riske sahip olduğunu da keşfettiler. Etnik gruplar arasındaki bu risk farkının sosyoekonomik nedenlerden kaynaklanabileceğini ve VKİ yüksek olanların ise daha sık poliklinik izlemine ihtiyaç duymaları ve gebelik komplikasyonlarının daha sık görülmesinden kaynaklanabileceğini aktardılar.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların postpartum depresyon için önlenebilir risk faktörlerinden bazılarının ortaya çıkmasına yardım edebileceğine ve bu korkunç durum riskini azaltmasına yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Zhou J, et al. Factors play a role in the incidence of postpartum depression: A retrospective cohort study. Presented at: Anesthesiology Annual Meeting; Oct. 21-25, 2017; Boston.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image