Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Yaşlanmayı Geciktirmenin Gizemi Çözülüyor mu?

15 Ekim 2016

Saç dökülmesi, kırılgan kemikler, sarkan deri ve hafızada bozulma yaşlanmayla ilişkili sadece bazı başlıklardır. Milyonlarca yıldır insanlar pahalı yüz kremlerini kullanarak yaşlanma süreci ile savaşmaya çalışsalar da çabaları hep sonuçsuz kalmıştır.

Montreal’den bir grup bilim insanı yaptıkları araştırmada yaşlanmanın olumsuz etkileri olmadan uzun bir ömür yaşamanın gizemini çözmeye oldukça yaklaştılar. Araştırmacılar daha önce tanımlanan 6 bitki ekstraktının yaşlanmanın etkilerini farklı sinyal yolaklarını etkileyerek nasıl geciktirdiğini değerlendirdiler. Bu bitkilerin insanlar tarafından tüketilmesinin güvenli kabul edildiğini ve yaş ilişkili hastalıkların başlangıcını geciktirme potansiyellerine dikkat çekildiğini aktardılar. Bu 6 bitkiden 5’inin klinik olarak kanıtlanmış faydalarla sağlığı geliştirici ek gıdalar olarak kullanımının önerildiğini belirttiler.

Araştırmacılar bu bitkiler arasında özellikle beyaz söğüt kabuğu olarak da bilinen salix albanın en etkili yaşlanmayı geciktirici farmakolojik müdahale olduğunu aktardılar. Çalışmalarında bitki ekstraktlarının etkililiğini test etmek için hücresel düzeyde yaşlanma sürecinin insanlarınkine olan benzerliği nedeniyle mayaları kullandılar. İnsanlarda da mayada da yaşlanmanın hızı çeşitli kaskadlar ayrılmış belirli kimyasal reaksiyon setleri ile tanımlanmaktadır. Sinyal yolakları olarak bilinen bu kaskadların geniş yelpazedeki organizmalarda yaşlanmayı düzenlediğini aktardılar.

Araştırmacılar çalışmalarında en iyi bilinen hücresel yaşlanma modeli mayayı kullanarak 6 farklı bitki eksraktının her birinin etkilediği sinyal yolaklarında bilgi akışının nasıl olduğunu izlediler. Sinyal yolaklarından bazılarının bazı besin veya hormonlara cevap olarak aktif hale geldikleri takdirde yaşlanmayı geciktirdiklerini ve bu yolakların yaşlanma-karşıtı ya da ömür uzatıcı yolaklar olarak bilindiğini bununla birlikte diğer bazı sinyal yolaklarının ise belirli hormon ya da gıdalara yanıt olarak aktif hale gelerek yaşlanmayı hızlandırdıklarını ve bunlara da yaşlandırıcı ya da öldürücü yolaklar denildiğini belirttiler. Bu 6 bitki ekstraktının farklı yaşlanma karşıtı ya da yaşlandırıcı yolakları hedef aldıklarını söylediler. Yaptıkları çalışmanın özellikle ileri yaşın kronik semptomları ve hastalıklarını azaltmakta kullanılabilecek potansiyel bir araç olarak kullanılabileceğinin altını çizdiler.

Araştırmacılar bu bitki ekstraktlarının mayalarda kalori kısıtlayıcı diyetin yaşlanmayı geciktirici etkilerini taklit ettiklerini, ılımlı stres yanıtı sağlayarak yaşlanmayı yavaşlattıklarını, şimdiye kadar tanımlanan ömür uzatan kimyasal bileşiklerden daha etkili şekilde ömür uzattıklarını, yaşla ilişkili hastalıklarda sinyal yolakları aracılığıyla yaşlanmayı geciktirdiklerini, içlerinden birinin daha önce tanımlanmamış bir yolak yoluyla yaşlanmayı geciktirdiğini ve maya dışındaki organizmalarda da yaş ilişkili hastalıkların başlangıcını geliştirdiklerini ve ömrü uzattıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lutchman et al. Six plant extracts delay yeast chronological aging through different signaling pathways. Oncotarget, 2014

Yenilikçi Görüntüleme Teknikleri ile Yeni Radyolojik Sınırlar

17 Eylül 2019

Radyoloji; yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük veriler kullanan yeni görüntü değerlendirme araçlarının ortaya çıkmasıyla yeni bir çağın eşiğine gelmiştir. İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımı radyolojinin uygulama yöntemini de temelden değiştiriyor.

Kanser dünyası immüno-onkolojide gerçek bir devrim yaşıyor. Her geçen yıl, kanseri tedavi etmenin olası yollarını ortaya çıkaran bağışıklık sistemlerinin yeni aktivasyonları ile yüzlerce yeni klinik çalışma başlatılıyor. Bunlar arasında kişiselleştirilmiş tıp da önemli bir rol oynuyor.

Moleküler görüntülemenin daha kişiselleştirilmiş tedaviye rehberlik etme potansiyeline sahip olması, radyologların tümör yanıtını değerlendirmek için yeni yollar bulmaları gerektiği anlamına geliyor.

Çok Sayıda Yeni Yöntem Mevcut

Kanser immünoterapisinin daha yaygın kullanılması standart radyolojik ölçümlerin de değişmesine yol açıyor. Tedavinin başlarında görülen durumun yanlışlıkla progresyon olarak değerlendirilmemesi için radyologların uzmanlığı oldukça önem kazanıyor. Bunun yanı sıra artan sayıda yapay zekanın dahil edildiği incelemeler de yapılıyor.

Yeni yapılacak bir tıbbi konferansta yapay zeka teknolojileri oldukça büyük yer tutacak. Moleküler beyin görüntülemesi için FDG dışı PET izleyicileri içeren yeni PET teknolojileri de sıcak bir konu. Ayrıca, hızlı kas-iskelet sistemi görüntüleme ve makine öğreniminin MRG'yi hızlandırmak için kullanılabileceği şekilde hızlandırılmış diğer teknikler üzerine bir oturum yapılacak.

Buna ek olarak bu yıl RSNA’nın düzenleyeceği 431 eğitim kursu olacak. Bu eğitim kurslarında tüm bu yeni teknolojiler ve yeni yaklaşımlarla radyoloji camiasını eğitmeyi amaçlayan fikir liderleri, özellikle kanser tedavisinde daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşıma ulaşılmasını umuyorlar.

Yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük datanın kullanılması ile radyolojinin artık yeni bir çağın eşiğinde olduğunu söylemek mümkün. Bu yeni çağa uygun bir şekilde eğitim içerik ve yöntemleri de tekrardan gözden geçiriliyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

New Frontiers in Radiology Powered by Innovative Imaging - Medscape - Nov 19, 2018.

Azalan Akciğer Fonksiyonu ve Kardiyovasküler Risk

17 Eylül 2019

Kardiyak ve pulmoner fonksiyonlar genellikle birbirinden ayrı olarak incelenmektedir. Ancak, bozulmuş akciğer fonksiyonunun, kardiyovasküler mortalitede neredeyse iki kat artışla ilişkili olduğu bilinmektedir ve akciğer hastalığı olan insanlar arasında koroner kalp hastalığı ve kalp yetmezliği daha yaygındır.

Hem 1 saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) hem de zorlu vital kapasite (FVC) yaşla birlikte doğal olarak düşmektedir. Bu düşüşün hızının çevresel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Akciğer fonksiyonundaki hızlı düşüş, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkilidir ve düşüş oranı kardiyovasküler mortaliteyle ilişkilidir, ancak düşüşün kardiyovasküler olaylarıyla nasıl ilişkili olduğu bilinmemektedir. Erken veya yeni başlayan kalp yetmezliği, spirometrik ölçümlerinde hızlı bozulmaya neden olabilir, ancak erken veya tanı konmamış kalp yetmezliğine sekonder hızlı akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün, kısa dönemde kalp yetmezliğinin tahmin edilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, akciğer fonksiyonundaki düşüşün, kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı ve inme ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Araştırmacılar analiz için, koroner kalp hastalığı olmayan ve 1. ziyarette (1987-1989) ve 2. ziyarette (1990-1992) spirometri uygulanan 10.361 ARIC (Topluluklarda Ateroskleroz Riski) katılımcısı hakkındaki verileri incelediler. Çalışmada hızlı akciğer fonksiyon düşüşü 2,9 ± 0,2 yıl boyunca FEV1 (yılda>%1,9 düşüş) veya FVC'deki (yılda>% 2,1 düşüş) düşüşün en büyük çeyrekliği (n = 2585) olarak tanımlandı.

FEV1’deki Hızlı Düşüş, Kalp Yetmezliğinin Öncüsü

FEV1 veya FVC'de hızlı düşüş ve bunun ardından gelen kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı, inme veya bunların kombinasyonu arasındaki ilişki; bazal spirometri değeri, demografi, boy, vücut kitle indeksi, kalp hızı, diyabet, hipertansiyon, düşük yoğunluklu lipoprotein, lipit düşürücü ilaç kullanımı, B tipi natriüretik peptid için N-terminal prohormon fragmanı ve sigara kullanımı için ayarlanan çok değişkenli Cox regresyon kullanılarak değerlendirildi.

Çalışmadaki hastaların yaş ortalaması 54 ± 6 yıldı, %56'sı kadındı ve %81'i beyazdı. 17 ± 6 yıllık takipte, kalp yetmezliği %14, koroner kalp hastalığı %11, inme %6 ve kompozit %24 olarak gerçekleşti. FEV1 ve FVC'deki hızlı düşüş, kalp yetmezliği riskinin artmasıyla ilişkiliydi. İzlemin ilk yılında en prognostik olanı FEV1'deki hızlı düşüştü. FEV1'deki hızlı düşüş, aynı zamanda inme ile de ilişkiliydi.

Araştırmacılar akciğer fonksiyonlarında seri spirometri ile değerlendirilen hızlı bir düşüşün, daha sonraki koroner kalp hastalığının, özellikle de kalp yetmezliğinin görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Odilson M. Silvestre, Wilson Nadruz Jr., Gabriela Querejeta Roca, Brian Claggett, Scott D. Solomon, Maria C. Mirabelli, Stephanie J. London, Laura R. Loehr and Amil M. Shah. Declining Lung Function and Cardiovascular Risk,J Am Coll Cardiol. 2018;72:1109-1122.

40’lı ve 50’li Yaşlarda Forma Girmek Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

16 Eylül 2019

Boş zamanlarında fiziksel aktivitenin (LTPA: Leisure Time Physical Activity) orta yaştaki yararları belirlenmiş olmasına rağmen, uzun süreli katılımın sağlık etkileri ve ergenlik ile orta yaş arasındaki LTPA'daki değişimler belgelenmemiştir. Bu yüzden bir grup araştırmacı LTPA yaşam seyri paternleri ile mortalite arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için bir çalışma yaptılar.

Çalışmada Yerleşim ve Katılımcılar Bu prospektif kohort çalışmasında, 1995-1996 yılları arasında kurulan Ulusal Sağlık Enstitüleri AARP (eski Amerikan Emekli Sanayicileri Derneği) Diyet ve Sağlık Çalışması verileri kullanılmıştır. Verilerin analizi Mart 2017 - Şubat 2018 tarihleri ​​arasında yapılmıştır. California, Florida, Louisiana, New Jersey, Kuzey Carolina ya da Pennsylvania ya da 2 büyükşehir bölgesinde (Atlanta, Georgia ya da Detroit, Michigan) 6 eyalette yaşayan 315059 yetişkin AARP üyesi için analiz edildi.

Başlangıç mülakatında katılımcılar tarafından bildirilen LTPA değerleri (saat / hafta) 15 ila 18, 19 ila 29, 35 ila 39 ve 40 ila 61 yaş gruplarına göre ayrıldı. Araştırmacılar çalışmalarında ana sonuç olarak 31 Aralık 2011 tarihine kadar mevcut olan tüm nedenli, kalp damar hastalıkları ile ilişkili ve kansere bağlı ölüm kayıtlarını aldılar.

Geç de Olsa Aktivite Artışı Riski Düşürüyor

315.059 katılımcının 183.451'i (%58,2) erkekti ve katılımcılar 50-71 yaşları arasındaydı. Çalışmada on farklı LTPA yönelimi (zamanla LTPA'nın sürdürülmesi, arttırılması ve azaltılması olarak sınıflandırılmıştır) tanımlanmış ve tüm nedenlerden dolayı 71.377 ölüm, kalp damar hastalıklarına bağlı 22.219 ölüm ve kanser nedeniyle 16.388 ölüm meydana gelmiştir. Yetişkinlik döneminde sürekli olarak etkin olmayan katılımcılarla karşılaştırıldığında, her yaş döneminde en yüksek LTPA miktarını koruyan katılımcılar tüm nedenlere, kalp damar hastalıklarına bağlı ve kansere bağlı ölüm riski düşüktü. Örneğin, sürekli olarak hareketsiz olan katılımcılarla karşılaştırıldığında, daha yüksek miktarda LTPA'nın sürdürülmesi, daha düşük nedenlerle (tehlike oranı [HR], 0.64;% 95 CI, 0.60-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.58; 95 % CI, 0.53-0.64) ve kansere bağlı (HR, 0.86;% 95 CI, 0.77-0.97) mortalite ile ilişkili bulundu. Yetişkin yaşamı süresinin çoğu boyunca daha az aktif olan ancak daha sonraki yetişkinlik döneminde (40-61 yaş arası) LTPA'yı arttırmış olan yetişkinlerde tüm nedenler (HR, 0.65;% 95 CI, 0.62-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.57;% 95 CI, 0.53-0.61) ve kansere bağlı (HR, 0.84;% 95 CI, 0.77-0.92) mortalite için daha düşük risk taşımaktaydı.

Daha yüksek LTPA seviyelerinin sürdürülmesi ve yetişkinliğin ilerleyen dönemlerinde LTPA'nın artması, orta yaşta fiziksel aktiviteye başlamak için çok geç olmadığını işaret edici şekilde daha düşük ölüm riskiyle ilişkiliydi. Araştırmacılar aktif olmayan yetişkinlerin daha aktif bir yaşam sürmelerinin teşvik edilmesi gerektiğini, hali hazırda aktif olan genç yetişkinlerin yaşlandıkça aktivite seviyelerini korumaya çalışmaları gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pedro F. Saint-Maurice, PhD et al. Association of Leisure-Time Physical Activity Across the Adult Life Course With All-Cause and Cause-Specific Mortality JAMA Netw Open. 2019;2(3):e190355.

Prediyabetli Üç Yetişkinden Biri Artritli

12 Eylül 2019

Günümüzde yaklaşık olarak 54 milyon Amerikalı yetişkinin artritli ve yaklaşık 84 milyon ABD'li yetişkinin prediyabetli olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, prediyabetli erişkinlerde artrit prevalansı bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu iki sağlık durumunun nasıl ilişkili olduğunu ve bunların fiziksel hareketsizlik ve obezite ile nasıl bağıntılı olduğunu anlamak amaçlandı. Araştırmacılar çalışmaları için, 2009'dan 2016'ya kadarki Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketlerinden (NHANES) verileri incelediler. Veriler, açlık plazma glukoz ölçümü ve artrit verileri içeren 20 yaş ve üstü 10.179 erişkinden gelen bilgileri içeriyordu.

Yapılan incelemede araştırmacılar, prediyabetli yetişkinler arasında artritin yıllık düzeltilmemiş prevalansının %32,0 olduğunu veya bunun da tahminen 26 milyon insana denk geldiğini gördüler. Benzer şekilde, diyabetli yetişkinler arasında yıllık düzeltilmemiş artrit prevalansı %42,0’ydi ve bu da  yaklaşık 13 milyon kişiye denk geliyordu.

Artritli ve Diyabetli Hastaların Yarısı Obez ve Hareketsiz

Araştırmacılar, artrit prevalansının prediyabetli erişkinler ve diyabetli erişkinler arasında anlamlı olarak farklı olmadığını da buldular. Bununla birlikte prevalans, prediyabetli erişkinlerde, prediyabetsiz veya diyabetsizlere göre anlamlı derecede yüksekti. Hem prediyabet hem de artritli bireyler arasında boş zamanlardaki fiziksel hareketsizlik ve obezitenin düzeltilmemiş prevalans oranları ise sırasıyla %56,5 ve %50,1’di.

Araştırmacılar Amerika Birleşik Devletleri'nde prediyabetli 3 erişkinden yaklaşık 1 tanesinde artrit olduğunu belirttiler. Her iki durumda da kişilerin en az yarısı fiziksel olarak etkin olmadığını veya obeziteye sahip olduklarını, bunun da tip 2 diyabet riskini daha da arttırdığını aktardılar. Sonuçların, klinisyenlerin artrit hastaları arasında prediyabet kontrolü yapma ihtiyacını vurguladığını söylediler.

Sağlık hizmetleri ve halk sağlığı profesyonellerinin kanıta dayalı fiziksel aktivite müdahalelerini teşvik ederek fiziksel aktivitenin artrit spesifik sınırlamalarını aşabileceklerinin altını çizdiler. Klinisyenlerin, artritle ilgili fiziksel aktivite önündeki sınırlamaların üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için kanıta dayalı artrit müdahalelerini kullanabileceklerini vurguladılar.

Ulusal Diyabet Önleme Programı'nın yaygınlaştırılmasının, artritli yetişkinler arasında tip 2 diyabet gelişme riskini potansiyel olarak azaltabileceğini ve artrit kaynaklı ağrılarını yönetmelerine yardımcı olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michelle Sandoval-Rosario et al. Prevalence of Arthritis Among Adults with Prediabetes and Arthritis-Specific Barriers to Important Interventions for Prediabetes — United States, 2009–2016, MMWR Morb Mortal Wkly Rep. November 9, 2018 / 67(44);1238–1241.

Uykusuzluk Gençlerde İntihar Düşüncelerine Yönlendiriyor Olabilir Mi?

11 Eylül 2019

Uykusuzluk ve diğer uyku bozuklukları adölesanlarda sık görülür ve genellikle bu durum daha kötü akademik performans, fiziksel ve zihinsel sağlık sorunları ve kendine zarar verme ile ilişkilidir. Bununla birlikte, adölesanlarda intihar ve uyku bozuklukları ilişkisini araştıran çalışmalarda tutarsız sonuçlar ortaya konmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, adölesanlarda uyku bozuklukları ile intihar düşünceleri, planları ve girişimleri arasındaki ilişkileri sistematik olarak gözden geçirdiler ve bu birliklerin potansiyel moderatörlerini keşfetmeyi amaçladılar.

Embase, PubMed, ProQuest ve Çin Bilgi Kaynağı Entegre Veri Tabanlarını, başlangıç tarihlerinden 19 Ekim 2018 tarihine kadar incelediler. Zaman veya dil kısıtlaması olmadan kesitsel, prospektif veya retrospektif çalışmaları seçtiler.

İntihar Düşüncesini Etkiliyor Ama Girişimleri Etkilemiyor

Araştırmacılar, 37.536 adölesanı içeren 9 kesitsel çalışma, 9.295 adölesanı içeren dört prospektif çalışma ve 80 adölesanı içeren bir retrospektif raporu meta-analize dahil ettiler. Kesitsel analizler, uyku bozukluğu olan adölesanların uyku bozukluğu olmayanlara göre intihar düşüncesi, planları ve girişimleri (havuzlanmış olasılık oranları [ORs] = 2,35, 1,58 ve 1,92) için daha yüksek risk altında olduklarını ortaya koydu.

Prospektif raporlar, adölesanlarda uyku bozukluklarının intihar düşüncesi riskini anlamlı şekilde ön gördürdüğünü, ancak intihar girişimi için bunun anlamlı olmadığını gösterdi. Bulgular ayrıca, uyku bozuklukları ve intihar girişimleri arasındaki ilişkiyi desteklemedi. Depresyon, adölesanlardaki uyku bozuklukları ve intihar düşüncesi ya da girişimleri arasındaki ilişkileri değiştirmedi. Uykusuzluk şikayeti olan adölesanlarda intihar düşüncesi riski, diğer uyku şikayetleri ile karşılaştırıldığında daha yüksekti. Yaş, kadın yüzdesi ve güvenilir uyku ölçümleri anlamlı birer belirleyiciydi.

Araştırmacılar bulguların, gençlerin intiharının önlenmesi için özellikle uykusuzluk olmak üzere uyku bozukluklarının taranmasının ve yönetilmesinin önemini kanıtladıklarını belirttiler. Adölesanlarda intihar düşüncesine karşı önleyici stratejiler geliştirilirken uyku bozukluklarının bir faktör olarak düşünülmesi gerektiğini vurguladılar. Adölesan intihar planlarında ve girişimlerinde uyku bozukluklarının nedenselliğini sağlamak için ek prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jen-Wei Liu, Yu-Kang Tu, Ying-Fan Lai, Hsin-Chien Lee, Pei-Shan Tsai, Ting-Jhen Chen, Hui-Chuan Huang, Yu-Ting Chen, Hsiao-Yean Chiu, Associations between sleep disturbances and suicidal ideation, plans, and attempts in adolescents: a systematic review and meta-analysis, Sleep, , zsz054

Uyku Apnesi Alzheimer Riskini Arttırıyor

10 Eylül 2019

Bilişsel olarak normal, yetişkinler üzerinden gerçekleştirilen kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, uyku apnesi ile yüksek tau pozitron emisyon tomografi (PET) sinyali arasında entorinal kortekste anlamlı bir ilişki bulmuşlardır.

Minnesota'daki Mayo Clinic’den Dr. Diego Z. Carvalho, verdiği demeçte, "Daha önceki prospektif çalışmalar, uyku apneli hastaların bilişsel bozulma ve demans için yüksek risk altında olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, bu konuda daha fazla kanıtı sunmakta ve bunun, beynin Alzheimer hastalığında çok duyarlı olan bir bölgesinde tau proteini birikimiyle ilgisi olabileceğini düşündürmektedir.” şeklinde konuştu.

Çalışma yaklaşmakta olan Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısında sunulacak. Araştırmacılar, nüfusa dayalı Mayo Clinic Ageing Study'den 65 yaş ve üzeri 288 bilişsel normal kişiyi hem tau-PET hem de amiloid-PET taramaları ile tanımladılar. Katılımcıların partnerlerine uyku sırasında apne ataklarına tanıklık edip etmedikleri soruldu ve 43'ü (%15) olumlu yanıt verdi.

Tanık olunan apne vakaları entorinal kortekste tau ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Uyku apnesi olan katılımcıların, beynin bu bölgesinde yaş, cinsiyet, eğitim yılı, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet, azalmış uyku, gündüz uykululuk kontrolü yapıldıktan sonra ortalama %4.5 daha yüksek tau seviyelerine sahip oldukları bulundu. Carvalho, "Uyku sırasında apne olayları gözlenen kişiler tıbbi yardım almalı ve eğer gerekirse tedaviye başlamalı.

Özellikle birinci basamak düzeyindeki sağlık profesyonelleri, hastalarına uyku bozuklukları ve özellikle apneler hakkında sorular sormalı, böylece hastalar uygun şekilde değerlendirilebilmeli ve tanı konabilmelidir. Uzun dönemli çalışmalar, sürekli pozitif hava yolu basıncı veya başka yaklaşımlar kullanarak uyku apnesinin tedavisinin tau birikimini önleyip engelleyemediğini değerlendirmelidir." diye ekledi.

Daha Kapsamlı Çalışmalar Yapılmalı

Michigan Üniversitesi Uyku Bozuklukları Merkezi'nde nöroloji profesörü ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi Neeraj Kaplish, çalışmayı sınırlı olmakla birlikte ilginç olarak nitelendirdi. Kaplish ayrıca, uykuda solunum bozukluğunun çalışılan yaş grubunda çok daha yüksek bir sıklıkta gerçekleştiğini belirtti. Alzheimer Derneği bilimsel bağlılık direktörü Rebecca Edelmayer, “Uyku ve demans şu anda oldukça popüler bir araştırma alanı, bu yüzden bu alanda giderek daha fazla çalışma yapılması güzel.

Sonuçlar belki apne ile ilgilidir belki de bir şekilde sirkadiyen ritmdeki bozulma ile ilgilidir. Birçok araştırmacı bunu anlamaya çalışmak için potansiyel mekanizmalar aramaktadır." dedi. “İyi uykunun genel olarak beyin sağlığı için iyi olduğuna dair kanıtlar var.” diyerek sözlerini bitirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sleep Apnea Tied to Higher Levels of Alzheimer Protein - Medscape

Yatan Hastaya Grip Aşısı, Kalp Krizi Riskini Azaltıyor

09 Eylül 2019

Yapılan yeni bir çalışmada herhangi bir nedenle ABD'de hastaneye yatırılan 30 milyona yakın yetişkinden, taburcu edilmeden önce grip aşısı olanların, yıl boyunca miyokard enfarktüsü geçirme olasılıklarının %9 daha az olduğu bulundu. New York'taki Icahn Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD’ndan Dr.Mariam Khandaker: “Çalışmanın asıl mesajı; grip aşısının miyokard enfarktüsü insidansını azaltmak için birincil önleme yöntemi olarak kullanılması gerektiğidir.” dedi. Khandaker, araştırmayı ACC 2019 Bilimsel Oturumu'nda sundu. Toronto Üniversitesi’nden Dr. Jacob A. Udell, Bu çalışmanın kuşkusuz potansiyeli olan gözlemsel bir çalışma olduğunu belirtti. Ancak, çalışmada hasta yaşı veya hastaneye yatırılma nedenleri gibi faktörler hakkında ayrıntılı bilgi verilmedi. Ek olarak, grip aşısı mevsimi dışında veya sırasında kabul edilen hastalar arasında ayrım yapılmadı. INVESTED çalışması olarak bilinen çalışma için “İnsanları grip aşısının kalp aşısı olabileceği konusunda ikna etmek için bir çalışma yürütüyoruz.” yorumu yapıldı.

Khandaker: "İnfluenza, dünya çapında hastalık ve ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir ve bazı öncül çalışmalar, influenza aşılı hastaların nispeten daha az miyokard enfarktüsü geçirdiğini göstermektedir." dedi. Çalışmacılardan Udell ise "Grip ve diğer enfeksiyonların, kalp yetmezliği, kalp hastalığı veya diğer kronik hastalığı olan bireylerde kararsız plak rüptürünü tetikleyebileceğini düşünüyoruz." dedi.

Khandaker ve çalışma arkadaşları, 2014 ABD Ulusal Yatan Hasta Örneği (NIS) veritabanından, o yıl boyunca Birleşik Devletler'deki bir hastaneye kabul edilen 29.763.704 yetişkin tanımladı. Bu hastaların %1,6'sı taburcu edilmeden önce grip aşısı alırlen, %98,4'ü almadı. 2014 yılında hastaneye kaldırıldıklarında grip aşısı olan hastaların o yıl miyokard enfarktüsü geçirme olasılığı aşı olmayanlara göre daha düşüktü (%3.4'e karşılık %4.4). Miyokard enfarktüsü geçirme riski, hastanede yatarken grip aşısı olmayan hastalarda yaş, cinsiyet, ırk / etnik köken, sosyoekonomik durum, sigorta kapsamı ve hastanenin yeri, büyüklüğü ve türü için ayarlamalar yapıldıktan sonra önemli ölçüde yüksek kaldı ( düzeltilmiş oran oranı, 0,91; %95 CI, 0,87-0,96).  Dört grip mevsimi boyunca yaklaşık 9300 hastayı kayda geçirecek olan yeni çalışma ise şu an üçüncü yılında ve sonuçların 2020'de rapor edilmesi bekleniyor.

Miyokard Enfarktüsü Sonrası Aşılamanın Koruyuculuğu da Araştırılıyor

Benzer şekilde, Kanada’daki McMaster Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen, kalp yetmezliği olan hastalarda Grip Aşısının Randomize Kontrollü Çalışması, influenza aşısının kontrolle karşılaştırıldığında etkili olup olmadığını test etmek için yapılan en büyük randomize çalışmadır. Bu çalışma, 10 ülkede (Çin, Hindistan, Kenya, Mozambik, Nijerya, Filipinler, Suudi Arabistan, Uganda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Zambiya) kalp yetmezliği olan hastaları kayıt altına almakta ve her yıl grip aşısı ya da plasebo almaları için randomize etmektedir. Bu çalışmanın da nihai veri toplama işleminin aralık ayında yapılması bekleniyor. Ve son olarak, Miyokard İnfarktüsü Sonrası Grip aşısı (IAMI) çalışması, hastane içi influenza aşılamasının STEMI veya non-STEMI hastalarda ölüm ve kardiyovasküler sonuçlara etkisini değerlendirmek için bugüne kadar yapılmış en büyük randomize çalışmadır.

Çalışmanın, influenza aşısının, akut miyokard enfarktüsü sonrası ikincil önleme olarak etkinliği ile ilgili oldukça yararlı klinik veriler sağlaması beklenmektedir. Bu çalışma da Danimarka ve İsveç'te devam etmekte olup, üç grip mevsiminin kesin sonuçlarının Ağustos 2020'de açıklanması beklenmektedir.

Kardiyovasküler Hastalık ve Mortalite ile Diyet Kolesterolü ve Yumurta Tüketimi Arasındaki İlişkiler

06 Eylül 2019

Kolesterol insan beslenmesinde yaygındır ve yumurta önemli bir kolesterol kaynağıdır. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketiminin kardiyovasküler hastalık ve mortalite ile ilişkili olup olmadığı tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, diyet kolesterol veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkileri belirlemeyi amaçladılar.

Bireysel katılımcı verileri, 25 Mart 1985 ve 31 Ağustos 2016 tarihleri arasında toplanan veriler kullanılarak 6 prospektif ABD kohortundan toplandı. Katılımcılar tarafından rapor edilen diyet verileri standart bir protokol kullanılarak uyumlu hale getirildi. Diyetteki kolesterol (mg / gün) veya yumurta tüketimi (sayı / gün) değerlendirildi. Çalışmadaki birincil sonuçlar, demografik, sosyoekonomik ve davranışsal faktörler için düzeltilmiş, ölümcül ve ölümcül olmayan koroner kalp hastalığı, felç, kalp yetmezliği ve diğer kardiyovasküler hastalık ölümlerinin tümü olmak üzere kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölümler için tüm takip süreci boyunca tehlike oranı (İK) ve mutlak risk farkıydı (ARD).

Her 300mg Kolestrol Riski Artırıyor

Araştırmacılar analize, ortalama yaşları 51,6 olan 13.299'u (%44,9) erkek ve 9.204'ü (%31,1) siyah toplam 29.615 katılımcıyı dahil ettiler. Ortalama 17,5 yıllık takip sırasında 5.400 kardiyovasküler hastalık kaynaklı ve 6.132 tüm nedenler kaynaklı ölüm meydana geldi. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişki monotonikti. Günde tüketilen her bir ilave 300 mg diyet kolesterolü, yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,17 düzeltilmiş ARD, %3,24) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,18 düzeltilmiş ARD,%4,43) ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Günde tüketilen her yarım yumurta, daha yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,06, düzeltilmiş ARD, %1,11) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,08, düzeltilmiş ARD,%1,93) ile önemli derecede ilişkiliydi. Öte yandan yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık (düzeltilmiş HR, 0,99, düzeltilmiş ARD,% −0,47) ve tüm nedenlere bağlı ölüm (düzeltilmiş HR, 1,03, düzeltilmiş ARD,%0,71) arasındaki ilişkiler diyet kolesterol tüketimi için düzeltildikten sonra anlamlı değildi.

Araştırmacılar, ABD'li yetişkinler arasında, diyet kolesterolü veya yumurtanın daha fazla tüketilmesinin, yüksek doz kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm riski ile doz-yanıt şeklinde anlamlı şekilde ilişkili olduğu sonucuna vardıklarını belirttiler. Bu sonuçların diyet rehberlerinin ve güncellemelerin geliştirilmesinde dikkate alınması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Victor W. Zhong, Linda Van Horn, Marilyn C. Cornelis et al. Associations of Dietary Cholesterol or Egg Consumption With Incident Cardiovascular Disease and Mortality, JAMA. 2019;321(11):1081-1095.

Gece Nöbetleri ve Sağlıksız Yaşam Tarzı Diyabet Riskini Arttırır Mı?

04 Eylül 2019

İki uzun vadeli prospektif sağlık çalışmasına katılan 140.000'den fazla hemşireyle ilgili veriler yeni bir yayında birleştirildi. Elde edilen sonuçlara göre gece vardiyasında çalışan kişilerin tip 2 diyabet riski her 5 yılda bir yaklaşık %30 oranında artıyor.

Sigara içmek, yüksek bir vücut kitle indeksine (BMI) veya kötü bir diyete sahip olmak gibi sağlıksız yaşam tarzı faktörlerine sahip olmak, hastalık riskini iki katından fazla arttırıyor.

Bununla birlikte, hem sağlıksız bir yaşam tarzı olan hem de 5 yıldan fazla dönüşümlü gece / gündüz vardiyasında çalışan kadınlar, bu faktörler olmayan kadınlara göre tip 2 diyabet geliştirmek için 2,83 kat daha fazla riske sahiptir ve iki faktörün birlikteliği %11'lik bir ek risk oluşturur.

Araştırmacılar sonuçlarını açıklamak için "birkaç olası mekanizma" olduğuna inanıyorlar. Onlara göre uyku kaybı ve sirkadiyen ritmin bozulması bağırsak mikrobiyotasını bozabilir ve diyet / fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı davranışları ise bağırsak mikrobiyal çeşitliliği ve metabolitleri etkileyebilir.

Artmış Kronik Hastalık Riski

Gece vardiyası çalışması ve tip 2 diyabet riski üzerindeki sağlıksız yaşam tarzı faktörlerinin ortak ilişkilerini incelemek için ekip, 1976'da başlayan Hemşirelerin Sağlık Çalışması (NHS) ve 1989'da başlatılan NHS II'nin verilerini inceledi.

Toplam 238.278 kadının kayıtlı olduğu her iki çalışmada da, temel araştırma sonrasında her 2 yılda bir tıbbi ve yaşam tarzı bilgilerini güncelleme anketleri gönderildi. Ayrıca, katılımcılar her 4 yılda bir güncellenen bir gıda sıklığı anketi doldurdular. Takip oranları %90'dan fazlaydı.

Her iki çalışmada da, aynı aydaki gündüz ve akşam vardiyalarına ek olarak, ayda üç veya daha fazla gece vardiyası olarak tanımlanan dönen vardiya çalışmasında daha fazla zaman geçiren kadınların, diğer kadınlara göre daha fazla oranda sigara tiryakisi olduğu ve vücut kitle indekslerinin daha fazla olduğu görüldü.

BMI'ye göre ayarlanan havuzlanmış çok değişkenli regresyon analizinde, gece vardiyasında çalışan kadınların, gece vardiyasında çalışamayan kadınlara karşı tip 2 diyabet geliştirme riskinin arttığını, 1 ila 5 yıllık gece vardiyaları için 1.04, 1.09, 5 ila 9 yıl ve 10 yıl veya daha uzun süre 1,16 (P <0,01 için) olduğu bulundu.

Sağlıksız yaşam tarzının kronik hastalık riskini arttırdığı düşüncesi bu çalışma ile de tekrar onaylanmış oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shan Z, et al. Rotating night shift work and adherence to unhealthy lifestyle in predicting risk of type 2 diabetes: results from two large US cohorts of female nurses. BMJ. 2018;363:k4641

Migren, Kuru Göz Sendromu İle İlişkili Bulundu

02 Eylül 2019

Yürütülen yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre migreni olan hastalar genel popülasyondan daha çok kuru göz hastalığına sahipler. Araştırmacılar, iki koşul arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizma açık olmasa da, bağlantıyı açıklayabilecek bazı altta yatan inflamatuar süreçlerden şüpheleniyorlar. Önceki araştırmalar, kuru göz hastalığı ve migren arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştür, ancak bugüne kadarki bulgular tutarlı değildir.

Bu geriye dönük, populasyon temelli araştırma gözyaşı kanallarinda bozukluk ile migren ağrıları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için tasarlandı. Araştırmacılar, 1 Mayıs 2008 - 31 Mayıs 2018 tarihleri ​​arasında üniversitenin oftalmoloji kliniklerinden birinde 72.969 yetişkin üzerinde çalıştılar. Bunlardan 5352'sine (%7.3) migren ve 9638'ine (%13.2) kuru göz hastalığı tanısı kondu. Hastalar yaş grubuna ve cinsiyete göre ayarlandıktan ve göz kuruluğu ile ilgili kafa karıştırıcı faktörleri (örneğin, bazı ilaçlar, otoimmün hastalıklar ve cerrahi prosedürler) olan hastalar hariç tutulduktan sonra, migren hastalarına kuru göz hastalığı teşhisi konulmuş olma olasılığı migreni olmayan hastalardan daha yüksekti. Kadın cinsiyet ve ileri yaş, bağlantıyı daha da arttırıyordu. Yanıltabilecek faktörlere göre ayarlama yapılmadan önce, tüm yaş gruplarında kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenirken, ayarlamadan sonra, her iki cinsiyetteki 65 yaş ve üstü hastalarda kuru göz hastalığı ve migren arasında anlamlı ilişki gözlendi. Araştırmacılar, ilerleyen yaşla ilişkinin artışının önceki araştırmalarla tutarlı olduğunu belirtiyorlar.

Kadınlarda ve Yaşlılarda Bağlantı Daha Güçlü

"İleri yaş ve kadın cinsiyet, hormonal ve yaşa bağlı değişikliklerden kaynaklanan kuru göz hastalığı gelişimi için risk faktörüdür. Ayrıca, kafa karıştırıcı değişkenleri hesaba katmadan önce, tüm yaş gruplarındaki kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olması, kadınlarda migren görülme sıklığının yüksek olduğu da düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir."

Yazarlar, enflamatuar süreçlerin hem migren hem de kuru göz hastalığında rol oynadığını ve bunun ikisi arasındaki ilişkiyi açıklayabileceğini belirttiler. Örneğin, migren, C-reaktif protein ve interlökin-10 seviyelerinin yanı sıra nörojenik enflamatuar aracılar tarafından tetiklenen bir olaylar dizisine bağlanmıştır. Yazarlar, kuru göz hastalığındaki T-lenfosit aracılı inflamatuar değişikliklerin nörovasküler dokuda benzer olayları tetikleyerek migren baş ağrılarının gelişmesine ve ilerlemesine yol açabileceğini söylüyorlar. Trigeminal ganglion aktivitesinin de ortak bir mekanizma olabileceğini savunuyorlar.

Çalışmanın retrospektif tasarımı ile ilgili kısıtlamalarına rağmen, bulgular migren ve kuru göz hastalığı arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. Yazarlar, "Sonuçlarımız kadın cinsiyetinin ve ileri yaşın bu bağlantının gücünü belirlemede önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Migren şikayeti olan hastalara bakan doktorlar, bu hastaların eşlik eden kuru göz hastalığı riski altında olabileceğinin farkında olmalıdır." diyerek sonuçları aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Association Between Dry Eye Disease and Migraine Headaches in a Large Population-Based Study Omar M. Ismail, BS1; Zachary B. Poole, BS1; Shane L. Bierly, BS

Julius Sezar Mini-İnmelerden Mi Muzdaripti?

29 Ağustos 2019

Yeni yapılan bir araştırmaya göre ünlü Roma diktatörü ve generali Julius Sezar'ı rahatsız eden sağlık sorunları mini inmelerden kaynaklanıyor olabilir. Roma imparatorluğunun yükselişinde etkili olan büyük askeri liderin baş dönmesi, sersemlik hissi, his kaybı ve zaman zaman düşmesine neden olan ekstremite zayıflığına kadar birçok tıbbi rahatsızlıktan muzdarip olduğu bilinmekteydi. Bu konu ile ilgili en bilinen olayların birinde Sezar’ın, 46BC'deki Thapsus savaşında yere yıkıldığı ve emniyete alınmak zorunda kalındığı bilinmektedir. Sezar'ın biyografisini anlatan Yunan tarihçisi Plutarch, düşüşün epilepsi atağı olduğunu ileri sürmüştür.

Bu konu ile ilgili tanı esrarengizliğini yüzyıllar boyu korundu. Bunun sebebi çağın alimleri tarafından düşünülen sıtma nöbetleri, ağır migren atakları veya Mısır’daki askeri harekat sırasında yakalandığı parazitik bir beyin enfeksiyonu gibi ayırıcı tanıların yetersiz kalmasıydı.

Ancak Londra Imperial College'deki doktorlar, yaptıkları yeni bir araştırmada Yunan ve Roma yazılarında açıklanan belirtilerin tamamen farklı bir tanıya işaret ettiğini iddia ettiler. Araştırmacılar, Julius Sezar'ın geç başlangıçlı epilepsiden muzdarip olmasındansa, fiziksel olarak zarar veren ve zihinsel durumundaki değişiklikleri tetikleyen bir dizi mini inmeye sahip olduğuna inandıklarını belirttiler.

Milattan önce 100 yılında doğan Sezar, siyasi sistemde hızla yükseldi, Galya'yı fethetti ve silahlı olarak Rubicon nehrini geçerek sonuçta onu Roma'nın diktatörü yapan iç savaşı ateşledi. Ancak, 15 Mart MÖ44'te Senato'da öldürüldüğü zaman yönetimi sona erdi.

Şimdiye kadar, Sezar'ın kardiyovasküler hastalıktan muzdarip olduğu veya felç geçirme olasılığı devlet ve özel işlerinde gözlenen iyi hali nedeniyle büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak yeni yapılan çalışmada araştırmacılar, bir dizi mini inmenin dönemin alimleri tarafından kaydedilen olayları açıklayabileceğini iddia ettiler. Yaşamının sonuna doğru, Sezar depresyona yakalanmıştı ve kişiliği, muhtemelen felçten kaynaklanan beyin hasarı nedeniyle değişmişti. Bir mini inmenin de Sezar’ın, Cicero’nun sonraki yıllarda konuşmasına verdiği duygusal tepkilere yol açmış olabileceği düşünüldü. Sezar'ın ten rengi değişmiş, bedeni sallanmaya başlamış ve büyük hatipleri dinlerken elindeki bir avuç dolusu belgeyi yere düşürmüştür. Sezarın epilepsi hastası olduğu iddialarının temelsiz olduğunu söyleyen araştırmacılar kendi teorilerinin daha basit ve akla yatkın olduğunu belirttiler.

Doktorlar,  Yaşlı Pliny tarafından aktarılan; Sezar’ın hem babasının hem de büyük babasının ayakkabılarını giyerken hiçbir sebep olmadan ölmesinin teorilerini desteklediklerini düşünüyorlar. Araştırmacılar makalelerinde bu ölümlerin de inme veya kalp krizinin nedeniyle olmasının daha muhtemel göründüğünü iddia ediyorlar. Araştırmacılara göre bu durum, Sezar aktif bir yaşam tarzına sahip olmuş ve bir Akdeniz diyetinden faydalanmış olsa bile, ek olarak kardiyovasküler hastalığa genetik yatkınlık olasılığı olduğunu göstermektedir.

Ayrıca Sezar'ın hükümdarlık döneminde, epilepsinin “kutsal bir hastalık” olduğu düşünülmüş ve kendisini ve  seçtiği varisi Octavianus'un hastalıktan muzdarip olduğunu iddia etmek için uygun görülmüş olabilir. Araştırmacılar Sezar’ın saygınlığını sağlamak adına geçirilen inmeler ile ilgili çok az ayrıntılı bilgi bulunduğunu ve teorilerinin tarihin daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Galassi, F.M. & Ashrafian Has the diagnosis of a stroke been overlooked in the symptoms of Julius Caesar? Neurol Sci (2015) 36: 1521.

Klinik Kararlarda Yapay Zeka İçin Yönetmelik

29 Ağustos 2019

Yeni yayınlanan bir raporda yazarlarının endişesi, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından yapılan bazı düzenlemeler nedeniyle, bazı klinik karar destek sistem (CDS) türlerinin tıbbi cihaz olarak kabul edilmemesiydi. Raporda yapay zeka-etkin CDS yazılımını etkileyen en etkili yasal güncellemenin, FDA’nın tıbbi cihazlar olarak düzenlenen yazılımlar için ön hazırlık programı olduğunu söylendi.

Duke-Margolis'te yönetici ortak olan ve beyaz kağıt üzerine ortak yazar olan Christina Silcox şunları söyledi: “Yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, klinisyenlerin halk sağlığını ve klinik sonuçları iyileştirirken daha hızlı bir şekilde doğru teşhise ulaşmalarına yardımcı olma potansiyeline sahiptir. Yapay zekanın sağlık hizmetindeki potansiyelini gerçekleştirmek için güvenli ve etkili inovasyonu yavaşlatan düzenleyici, yasal, veri ve benimseme zorluklarının ele alınması gerekiyor. ”

Raporda, paydaşların ele alması gereken güvenli ve etkili yapay zeka-etkin tanı destek yazılımının geliştirilmesi, düzenlenmesi ve benimsenmesi konusundaki öncelikli endişelere işaret edilmektedir.

• Bu teknolojilerin benimsenmesi için kanıt ihtiyacı: Bu kanıtlara yazılımın hasta sonuçları, bakım kalitesi, toplam bakım maliyetleri ve iş akışı üzerindeki etkisini; klinisyenlerin yararlı ve güvenilir bulduğu şekilde yazılımın kullanılabilirliği ve bilgileri sağlamadaki etkinliği ve bu ürünlerin otoriteler tarafından kullanımı için geri ödeme potansiyeli ile ilgili kanıtlar dahildir.

• Bu ürünlerin etkin hasta risk değerlendirmesi: Bir yazılım, ürününün nasıl çalıştığını açıklayan bilgilerle ve yazılımı eğitmek için kullanılan popülasyon türleriyle birlikte gelmelidir. Bu tür bilgiler, klinisyenler bu yazılımı kullandığında hastalar için risk değerlendirmesinde klinisyenlerin üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ürün etiketlemenin yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir ve sürekli öğrenmeye karşı kilitli modellerin riskleri ve faydaları tartışılmalıdır.

 Yapay zeka​ sistemlerinin etik olarak eğitilmiş ve esnek olmasını sağlamak: Yazılım geliştirmek için kullanılan eğitim verilerinin getirebileceği önyargıyı azaltmak için en iyi yöntemler, veriye dayalı yapay zeka yöntemleriyle geliştirilen yazılımların mevcut klinik önyargıları sürdürmemesini veya daha da kötüleştirmemesini sağlamak için kritik öneme sahiptir. Ek olarak; geliştiricilerin, yazılımlarının gerektirdiği veri girişlerinin, ürünlerinin yetiştirilmesinde algoritmaları eğitmek için kullanılan verileri sağlayan orijinal ayardan farklı olan ayarlara nasıl ölçeklenebilirliğini etkileyebileceğini değerlendirmeleri gerekecektir. Son olarak, hasta mahremiyetini en iyi şekilde nasıl koruyacağımızı belirlemek için en iyi uygulamalar ve potansiyel olarak yeni paradigmalara ihtiyaç vardır.

Raporun yazarları yapay zekayı; tanısal hata önleme ve diğer CDS türlerinde temel bir bileşen olarak, etkili, etik ve güvenli bir şekilde dahil etmek için çaba sarf eden geliştiriciler, düzenleyiciler, klinisyenler, politika yapıcılar ve diğer paydaşlar için bir kaynak olarak hizmet etmeyi amaçladıklarını belirttiler.

Raporda ayrıca şu anda güvenli, etkili yapay zeka sağlık hizmeti yeniliğini engelleyen ve kısa vadeli öncelikleri içeren büyük zorluklara dikkat çekiliyor:

• Yönetmeliklerde Netlik: 21. Yüzyıl Tedavileri Yasası, yazılım sistemlerinin bir girdi önerisine ulaşmak için girdi verilerinin nasıl analiz edildiğini açıklayıp açıklamadığına bağlı olarak FDA yetkilisinden bazı klinik karar yazılımı türlerini kaldırmıştır. Hastaları doğrudan teşhis eden veya tedavi eden yazılım, bir klinisyenin karar vermesi için destek veya kaynak görevi gören yazılımdan daha yüksek risk altında kabul edilir. Ürünlerin bir öneride bulunmak için girdi verilerini nasıl kullandığı hakkında daha fazla bilgi veren yazılıma karşı, sağlayıcılar “kara kutu” adı verilen yazılımı kullandıklarında, FDA'nın hastalara yönelik riskleri nasıl değerlendireceği konusunda daha fazla düzenleyici açıklığa ihtiyaç vardır.

• Veri Erişimi ve Gizliliği: Yazılım yenilikçilerinin, yazılımı “eğitmek” için büyük hacimli klinik verilere erişmesi gerekir. Ancak bu veriler gerçek dünyada kullanılan girdi verilerinin kalitesi ile tutarlı olmalıdır. Hasta gizliliğini korumak için veri standartlarını iyileştirmek ve verilerin birlikte çalışabilirliğini arttırmak kritik öneme sahip olacaktır.

• Değer Ortaya Koyma: Kamuya açık ve özel kapsama alanı ve sağlayıcının geri ödemesi, bu teknolojilerin benimsenmesini sağlayacak ve yatırım getirisini arttıracaktır. Ancak yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, sağlayıcı sistem verimliliğinde iyileştirmeler gösterebilmeli ve sağlayıcıların kilit sonuç ve maliyet ölçütlerini karşılamalarını sağlamalıdır. Yararlı bir ilk adım, hangi klinik karar destek yazılımı özelliklerinin ve performans sonuçlarının ödeyiciler tarafından en çok değerleneceğini ve performans kazanımlarını kanıtlamak için gerekli olan kanıt türlerini belirlemek olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nqaba Matshazi Report: Policy Rethink Needed On Bringing AI Into Clinical Decision Making Healthcare WeeklyFebruary 13, 2019

Fibromiyaljide Beyin Enflamasyonu İlk Kez Gösterildi

27 Ağustos 2019

Fibromiyalji yaygın kas-iskelet sistemi ağrısı, yorgunluk ve bilişsel zorluklarla karakterize, az anlaşılmış bir kronik hastalıktır. Fibromiyalji, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre yaklaşık 4 milyon ABD yetişkinini etkilemektedir. Bulguların kanıtlanması nöro-enflamasyon için bir rol öne sürse de, hiçbir çalışma fibromiyaljide doğrudan beyin glial aktivasyonu kanıtı sunmamıştır.

Yapılan yeni bir araştırmada araştırmacılar, aktif mikroglia ve astrositlerde yükselen bir protein olan translokatör proteinine (TSPO) bağlanan [11C] PBR28 kullanarak bir Pozitron Emisyon Tomografi (PET) çalışması yaptılar. İstatistiksel gücü ve genellenebilirliği arttırmak için, bağımsız olarak iki ayrı kurumda toplanan veri kümelerini birleştirdiler. Farklı glial hücre tiplerinin fibromiyaljiye katkılarını ayırmak için, KI'da daha küçük bir örneklem öncelikle astrositik sinyali yansıttığı düşünülen [11C] -L-deprenil-D2 PET ile tarandı.

31 fibromiyalji hastası ve 27 sağlıklı kontrol [11C] PBR28 PET kullanılarak incelendi. 11 fibromiyalji hastası ve 11 sağlıklı kontrol, [11C]-L-deprenil-D2 PET kullanılarak tarandı. Standartlaştırılmış alım değerleri oksipital korteks sinyali (SUVR) ile normalize edildi ve dağıtım hacmi [11C] PBR28 verilerinden hesaplandı. [11C]-L-deprenil-D2, λ k3 kullanılarak ölçüldü. PET görüntüleme ölçümleri gruplar arasında farklılık gösterdiğinde klinik değişkenlerle karşılaştırıldı.

Yeni Hedef: Glial Modülasyon

Sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında fibromiyalji hastalarında en yaygın frontal ve parietal lobların medial ve lateral duvarlarında belirgin olan [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'de yaygın kortikal yükselmeler gösterildi ve düşüş olmadı. Hiçbir bölge, [11C] -L-deprenil-D2 sinyalinde, hastalarda yüksek [11C] PBR28 sinyalini gösterenler de dahil olmak üzere önemli grup farklılıkları göstermedi. [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'deki yükselişler, hem uzamsal olarak (yani örtüşen bölgelerde gözlendi) hem de birkaç alanda büyüklük açısından da korelasyon gösterdi. Araştırmada, düzeltilmemiş analizlerde, fibromiyalji hastalarında subjektif yorgunluk dereceleri, ön ve arka orta singulat kortekslerde daha yüksek [11C] PBR28 SUVR ile ilişkiliydi. SUVR, başka herhangi bir klinik değişkenle anlamlı şekilde ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, fibromiyalji patofizyolojisinde glial aktivasyonun rolünü destekleyen ilk in vivo kanıtları sunduğunu belirttiler. [11C] PBR28 sinyalindeki yükselmelere, artan [11C]-L-deprenil-D2 sinyalinin de eşlik etmediği göz önüne alındığında, verilerin mikrogliaların değil, astrositlerin bu bölgelerde TSPO yükselmesine neden olabileceğini gösterdiğini aktardılar. Genel olarak, bulguların fibromiyalji için potansiyel bir tedavi stratejisi olarak glial modülasyonu desteklediğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S.Albrecht et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation, Brain Behav Immun. 2018.

Fotoyaşlanmaya Karşı PRP İşe Yarar Mı?

27 Ağustos 2019

Yapılan yeni çalışmalar sonucunda araştırmacılar, plasebo ile karşılaştırıldığında, trombosit bakımından zengin plazmanın (PRP) tek bir enjeksiyonunun, tedavi edilenlerin algısında fotoyaşlanma işaretlerini azaltabileceğini öne sürdüler

Chicago'daki Northwestern Üniversitesi’nde görev yapmakta olan araştırmacılar, bu amaçla bir yanakta 3 mL PRP enjeksiyonu ve diğer yanakta normal salin enjeksiyonu alan Glogau sınıf II veya daha yüksek iki taraflı yanak rititleri bulunan 19 hastayı (ortalama yaş, 46; 17 kadın) incelediler.

Doktorların değerlendirmesinde PRP ile plasebo arasında objektif bir fark görülmedi. Tedavilere maskelenmiş iki dermatolog tarafından derecelendirilen ortalama fotoğraf skorları, bazal veya iki hafta, üç ay veya altı ayda ince çizgiler için PRP ile normal salin arasında anlamlı bir fark göstermedi. Benzer şekilde, benekli pigmentasyon, cilt pürüzlülüğü veya cilt sertliği için herhangi bir zaman noktasında önemli bir fark görülmedi.

Asıl Fark Hasta Algısında

Bununla birlikte hastaların algısında durum farklı oldu. Altı ayda, katılımcılar PRP ile tedavi edilen tarafı doku (anlamlı kendi kendine değerlendirme puanı, 5 puanlık bir ölçekte 2.00 ve 1.21) ve kırışıklıklar (1.74 ve 1.21) için anlamlı olarak daha iyileşmiş olarak değerlendirdiler.

Tedavi ile ilişkili olmayan advers olaylar gözlemlendiğinde, 18 hastada kızarıklık, 16'da şişlik, 14'te morluk ve birinde pruritus, birinde cilt ölçeklenmesi ve birinde cilt kuruluğu idi. Hiçbir katılımcı 12 ayda herhangi bir advers olay bildirmedi.

Tipik olarak, hastalar birkaç ayda bir PRP tedavisi alırlar. Çalışma, PRP'nin bazı yararlarının en az altı ay boyunca görülebileceğini göstermektedir, ancak bu değişikliklerin ortadan kalkıp kaybolacağı bilinmemektedir. Yani, cevaplanmamış en büyük sorulardan biri, PRP ile elde edilen olumlu sonuçların ne kadar süreceğidir.

Bu sorunun ileride yapılacak çalışmalarla cevaplanması, doktorlara hastaları ne kadar sık tedavi etmemiz gerektiğini söyleyecektir. Bu da, hastaların yıllık maliyet ve ziyaret sayısını anlamalarına yardımcı olacak, böylece PRP'nin buna değer olup olmadığına karar verilebilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alam M, et al. Effect of Platelet-Rich Plasma Injection for Rejuvenation of Photoaged Facial Skin: A Randomized Clinical Trial. JAMA Dermatol. 2018 Dec 1;154(12):1447-1452.

Dünya Sağlık Örgütü Önlenemez Bir Grip Salgınına Karşı Uyardı

26 Ağustos 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yakın zamanda yaptığı açıklamada, dünyanın kaçınılmaz bir şekilde grip salgınıyla karşı karşıya kalacağını ve ciddi risklere yol açabilecek bu salgına hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi. Viral hastalıklarla savaşmak ve potansiyel bir küresel salgının önüne geçmek için küresel bir planın ana hatlarını çizen WHO, bir sonraki grip salgınının "an meselesi" olduğunu söyledi. WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, "Grip salgını tehdidi her zaman mevcuttur, dikkatli ve hazırlıklı olmalıyız - büyük bir grip salgınınının maliyeti, gribi önleme maliyetinden çok daha ağır olacaktır." şeklinde konuştu.

Dünyadaki son grip salgını 2009 ve 2010 yıllarında dünyaya yayılan H1N1 virüsünden kaynaklanmıştır. Bu salgınla ilgili yapılan araştırmalar, dünya çapında beş kişiden en az birinin ilk yılda enfekte olduğunu ve ölüm oranının yüzde 0,02 olduğunu göstermiştir. Küresel sağlık uzmanları ve WHO, daha ölümcül bir grip virüsünün bir gün hayvanlardan insana sıçraması, yüz binlerce kişiyi enfekte etmesi riski olduğu konusunda uyardı.

Salgına Yönelik Planlar Yapılmalı

Grip virüsleri sürekli değişiyor ve dünya genelinde mevsimsel salgınlarda her yıl yaklaşık bir milyar insanı enfekte ediyor. Bu enfeksiyonların yaklaşık 3 ila 5 milyonu ciddi vakalardır, bu da 290.000 ila 650.000 arasında grip kaynaklı ölüme yol açmaktadır. Aşılar bazı vakaların önlenmesine yardımcı olabilir ve WHO özellikle sağlık bakımı alanında çalışanlar ve yaşlı, çok genç ve kronik hastalığı olan bireyler için yıllık aşılama önerisinde bulunmaktadır. Bugüne kadarki en kapsamlı WHO planı olarak tanımlanan plan, popülasyonları mevsimsel grip salgınlarından mümkün olduğu kadar koruyabilmenin yanı sıra bir salgına hazırlıklı olmaya yönelik önlemleri de içermektedir. WHO, ana hedefinin, bütün hükümetleri ulusal bir grip planı geliştirmeye ve daha etkili aşılar gibi gribin önlenmesi, tespit edilmesi, kontrol edilmesi ve tedavi edilmesine yönelik daha iyi araçlar geliştirmeye teşvik ederek dünya genelinde sürveyans ve müdahale kapasitelerinin ve antiviral ilaçların geliştirilmesi olduğunu söyledi.

Yediklerini Kaydet, Daha Fazla Kilo Ver

23 Ağustos 2019

Kişilerin kalori alımlarını izlemesi davranışsal zayıflama tedavisinin değerli bir bileşenidir. Bununla birlikte bu yaklaşıma olan uyum zamanla hızlı bir şekilde azalır, böylece suboptimal tedavi sonuçlarına yol açar. Yeni yapılan bir çalışma, diyet öz-izleme ilişkisindeki düşüşü hafifletmeyi amaçlayan yeni bir davranışsal kilo kaybı müdahalesini incelemeyi amaçladı.

GoalTracker isimli bu çalışma otomatik bir randomize kontrollü çalışmadır. Katılımcılar fazla kilolu veya obeziteye sahip yetişkinlerdi (n=105; 21-65 yaş; vücut kitle indeksi, VKİ, 25-45 kg/m2) ve MyFitnessPal akıllı telefon uygulamasını kullanarak 12 haftalık tek başına kilo kaybı müdahalesi için rastgele seçildi. Bu gruplar sırasıyla;

  • Haftalık dersler, eylem planları ve geri bildirimlerle hem kilo hem de diyetin günlük izlemesi yapılanlar (Eşzamanlı),
  • 4. haftaya kadar olan ağırlık, ardından aynı davranışsal bileşenlerle (Sıralı) diyet eklenenler ve 
  • Sadece diyet (Yalnızca Uygulama) ile izlenenler

şeklinde idi. Tüm gruplara, başlangıç ​​ağırlığının %5'ini 12 hafta boyunca kaybetme, özel bir kalori hedefi ve uygulama içi otomatik hatırlatmalar verildi. Katılımcılar çevrimiçi ve çevrimdışı yöntemlerle çalışmaya dahil edildi. Ağırlık bilgisi başlangıçta birey bazında, 1. ve 3. aylarda kalibre edilmiş teraziler kullanılarak, 6. ayda da kendi kendine raporlama yoluyla toplandı. Ek olarak bir uygulama programlama arayüzü yardımıyla MyFitnessPal'dan objektif kendi kendini izleyen etkileşim verileri de alındı. Bağlılık, izlemenin yapıldığı haftada gün sayısı olarak tanımlandı ve diyet girdileri günlük ≥800 kcal ise sayıldı. Diğer değerlendirme verileri bireysel çevrimiçi öz raporlama anketleri aracılığıyla toplandı.

Diyet Tipi Bağlılığı Etkilemiyor

Başlangıçta, katılımcıların (84/100 kadın) ortalama yaş (SD) 42.7 (11.7) yıl ve VKİ 31.9 (SD 4.5) kg/m2 idi. Üçte biri (33/100) etnik olarak azınlık gruplardandı. Çalışma sırasında 5 katılımcı uygun bulunmadı. Geriye kalan 100 katılımcının %84'ü (84/100) 1 aylık ve %76'sı (76/100) ise 3 aylık ziyaretleri tamamladı. İşleme amaçlı analizlerde;

  • Sıralı kol (ortalama -2.7 kg,% 95 CI -3.9 ila -1.5),
  • Yalnızca uygulama kolu (-2.4 kg, -3.7 ila -1.2; P=.78) ve
  • Eşzamanlı kol” (-2.8 kg, -4.0 ila -1.5; P=.72)  

arasında 3 ayda ağırlık değişiminde bir fark yoktu. Katılımcıların diyet süresince kendini izleme haftalık medyan gün sayısı sıralı kolda 1,9 gün; eş zamanlı kolda 5.3 gün ve sadece uygulama kolunda 2.9 gündü. Diyet veya ağırlık takibinin yapıldığı gruplar arasında diyet bağlılığı açısından bir fark tespit edilemedi.

Araştırmacılar diyetin izlenme sırasına bakılmaksızın, bireylere özel hedefler ve bir mobil uygulamanın kullanılmasının, klinik olarak önemli kilo kaybına neden olabileceğini öne sürdüler. Bağımsız dijital sağlık tedavilerinin, daha düşük yoğunluklu bir yaklaşım arayanlar için uygun bir seçenek olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patel ML et al. Comparing Self-Monitoring Strategies for Weight Loss in a Smartphone App: Randomized Controlled Trial. JMIR Mhealth Uhealth. 2019 Feb 28;7(2):e12209.

Sanal Gerçeklik Yardımı ile Çocuklarda Ameliyat Sonrası Ağrı Azaltılabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Hipnoz ve sanal gerçeklik, preoperatif anksiyetenin yanı sıra akut ve kronik ağrının yönetimi için etkili bir araç olarak görünmektedir. Yeni yapılan retrospektif çalışma ile skolyoz ameliyatı geçiren çocuklarda sanal gerçeklik hipnoz (Virtual Rehab: VRH) desteğinin postoperatif ağrı ve opioid tüketimine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.

Etik kurul onayından sonra skolyoz ameliyatı planlanan çocuklar ve ebeveynlerin çalışmaya katılmak üzere onamları alındı. Mayıs 2017'den bu yana çalışmanın yapıldığı merkezde skolyoz ameliyatı geçiren tüm çocuklar, normal ameliyat sonrası ağrı yönetimine ek olarak ameliyat sonrası VRH desteği (HypnoVR®, kask Samsung Galaxy S7 Gear VR®) aldılar. Postoperatif ilk 72. periyotta, 20 dakika boyunca günde bir kez bir VRH seansı gerçekleştirildi. Aynı prosedürü Mayıs 2017'den önce VRH desteği olmadan gören çocuklar kontrol grubuna dahil edildi. Toplanan veriler arasında, ameliyat sonrası günlük maksimum ağrı skorları, toplam opioid dozu, ameliyat sonrası kusma ataklarının sayısı, ağrı ve / veya kaygı için ek tedavi talebi, oral alım zamanı, idrar sondası çıkarma zamanı, ayağa kalkma ve hastanede kalış süresi mevcuttu.

VRH ile Daha Az Opioid

Çalışmaya 21 çocuk dahil edildi. Gruplar demografik özellikler bakımından benzerdi. VRH grubunda anksiyete, total postoperatif opioid tüketimi ve kusma insidansı, idrar sondası çıkarma zamanı ve ayağa kalkma süresi için anlamlı derecede daha az bir tedavi ihtiyacına sahipti. Hastanede kalış süresinde ise fark yoktu (kontrol grubunda 137.7 saat, HVR grubunda 125.5 saat).

Araştırmacılar bilindiği kadarıyla, bunun çocuklarda VHR'nin postoperatif kullanımını değerlendiren ilk çalışma olduğunu ileri sürdüler ve çalışmanın bulgularının cesaret verici olduğunu söylediler. Öte yandan  gelecekteki daha büyük randomize kontrollü çalışmalar ile bulguların doğrulanmasının gerekliliğinin de altını çizdiler. Araştırmacılar hem miktar hem de süre bakımından opioid tüketimini azaltabilecek her şeyin anlamlı olduğunu, VRH’nin bu yönden etkili göründüğünü ve kesinlikle bir yan etkisinin olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anne Sophie Guilbert, M.D et al. Effect of Virtual Reality Hypnosis on Postoperative Pain and Morphine Consumption after Surgery for Scoliosis: A Retrospective Evaluation in Children Anesthesiology 2018 A2375 October 14, 2018 10/14/2018 3:30:00 PM - 10/14/2018 5:00:00 PM Room North, Room 22

Nar Suyu Yaşla İlişkili Bellek Düşüşünü Yavaşlatabilir

21 Ağustos 2019

Amerika’da yaklaşık 6 milyon kişi demansa sahiptir ve hastalığın prevalansı giderek artmaktadır. ABD'de tahminen 1 milyon insanda hafif bilişsel bozulma (MCI) ve normal yaşlanan yaklaşık 110 milyon yetişkinde bir bilişsel bozukluk vardır.

Genetik yapı ve yaşam tarzı faktörlerine de bağlı olarak bireyler yaşlandıkça hafıza azalmaya devam etmektedir. Öte yandan günümüzde ne yazık ki yaşa bağlı hafıza kaybı için hastalık modifiye edici tedaviler mevcut değildir.

Dünyadaki tüm Alzheimer Hastalığı vakalarının yaklaşık yarısında potansiyel olarak depresyon / stres, obezite, hipertansiyon, diyabet, fiziksel hareketsizlik, sigara içme ve düşük eğitim / bilişsel hareketsizlik olmak üzere yedi ana risk faktörü bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda yaşam tarzı faktörlerinin, özellikle beslenmenin, genetik faktörlerden daha önemli olduğu gösterilmiştir.

Bir grup araştırmacı 2013 yılında, normal yaşlanma veya MCI’sı olan 32 orta yaşlı veya yaşlı katılımcıda çift-kör bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar nar suyu tüketiminin hafıza üzerine etkisini incelediler. Katılımcılar nar suyu ya da plasebo içeceği için rastgele olarak iki gruba ayrıldılar. Araştırmayı tamamlayan 28 birey arasında, nar suyu içenlerindeki görsel hafıza gelişti. Bu katılımcılarda fonksiyonel MRG, görsel belleği kontrol eden nöral devrelerin aktivasyonunu da gösterdi. Sonuçlar cesaret verici olsa da, çalışma nispeten küçüktü ve sadece bir ay boyunca devam etmişti, bu nedenle araştırmacılar yeni bir çalışma daha yaptılar.

Yeni çalışma da randomize, çift kör bir tasarıma sahip, fakat daha büyük (261 katılımcı) ve daha uzundu (1 yıl). Çalışmanın erken sonuçları, 12 aydan uzun bir süre nar suyu tüketen grubun plasebo içeceği tüketenlere kıyasla revize Kısa Vizüospatiyal (Görsel ve Alansal) Bellek Testi'nde daha yüksek puan aldığını gösterdi.

Öğrenme Korunuyor

Katılımcılar 50-75 yaşları arasındaydı ve üçte ikisi kadındı. Rastgele olarak her gün 8 ons (yaklaşık 240ml) nar suyu ya da nar suyuna benzeyen ancak hiçbir polifenol içermeyen (plasebo grubu) bir içecek içmek üzere iki gruba ayrıldılar. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, MCI oranı, hafif depresif semptom düzeyleri, demans öyküsü veya APOE gen taşıyıcı durumu açısından anlamlı fark yoktu. Araştırmacılar, BVMT-R ve Buschke Selektif Hatırlatma Testi (SRT) olmak üzere iki ana sonuca baktılar.

Çalışmaya dahil edilen 261 kişiden 61'i çalışmayı bitirmedi. Sonuçlar BVMT-R öğrenme skoru için anlamlı bir grup-zaman etkileşimi gösterdi. Temel olarak, nar suyu grubunun belirli bir seviyeyi koruduğu, ancak plasebo grubunun azaldığı ve grup arası etki büyüklüğünün 0,45'te orta olduğu görüldü. Öğrenme puanındaki değişim yüzdesi, nar suyu grubunda %14'lük bir artışa karşılık, plasebo grubunda yaklaşık %26'lık bir düşüş gösterdi. Diğer BVMT-R skorlarındaki ve SRT ölçümlerindeki değişiklikler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gary Small, A Double-Blind Placebo-Controlled Study of the Memory Effects of Pomegranate Julice in Middle-Aged and Older Adults American Association for Geriatric Psychiatry (AAGP) 2019 Annual Meeting: Session 02. Presented March 4, 2019 8:30 AM-10:00 AM Session O2 Room: 22

Trafik Kazası Riskini Arttıran Faktörler

19 Ağustos 2019

ABD verilerine göre şu anda, 65 yaş ve üstündeki 42 milyon yetişkin ABD yollarında araç kullanmakta ve sayının önümüzdeki on yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Ayrıca yeni yapılan bir araştırmaya göre birçok yaşlı sürücü, araba kazası riskini arttırabilecek çok sayıda ilaç kullanmaktadır.

Araştırmacılar, AAA Vakfı’nın çalışmasına katılan yaşlı sürücülerin yarısının 7 veya daha fazla ve dörtte birinin 11 veya daha fazla ilaç aldığını tespit etmişlerdir. Bu sürücülerin yaklaşık beşte birinin ise Amerikan Geriatri Derneği tarafından potansiyel olarak uygunsuz olarak belirtilen ilaçları kullanmakta olduğu belirlenmiştir. Derneğe göre, bu ilaçların yararı sınırlı iken çok sayıda zararı olduğu için yaşlılar bu ilaçlardan kaçınmalıdır. Bu ilaçlardan benzodiazepinlerin ve bazı antihistaminiklerin bulanık görme, yorgunluk veya koordinasyon bozuklukları gibi durumlara neden olduğu gösterilmiştir.

AAA Vakfı'ndan ve beş eyaletteki çalışma merkezinden araştırmacılar, AAA LongROAD çalışmasına katılan 2.949 yaşlıdan gelen verileri analiz etmişlerdir. Çalışmaya dahil olan 65-79 yaşları arasındaki katılımcılardan vitamin ve besin takviyeleri ve reçetesiz ilaçlar dahil olmak üzere tüm ilaçlarını belirtmeleri istenmiştir.

Çok Sayıda Uygunsuz İlaç Kullanımı

Katılımcılar inceleme oturumlarına toplam 24.690 ilaç getirmişlerdir. Genel olarak, katılımcıların %3'ü ilaç kullanmazken, %10'u iki veya daha az, %10'u 16 veya daha fazla, %1'i 26 veya daha fazla aldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca katılımcıların %73’ü kalp hastalığı için en az bir ilaç ve %70'i merkezi sinir sistemini etkileyen bir ilaç kullanmakta olduğunu bildirmişlerdir.

Araştırmacılar için özellikle endişe verici olan, yetişkinler için potansiyel olarak uygunsuz olan narkotik ağrı kesici ilaçlar, benzodiazepinler ve uyku yardımcıları gibi antianksiyete ilaçları gibi fiziksel veya zihinsel işlevi bozan ilaçlardır. Sürüş kabiliyeti üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanı sıra bu ilaçlar kalça kırığı, depresyon ve idrar kaçırma gibi olumsuz etkilerle de ilişkilidir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar bir teyit niteliğindedir. Yaşlı hastalar çok sayıda uygunsuz ilaç kullanırken aynı zamanda araç da kullanarak trafik kazası oluşma riskini arttırmaktadırlar. Bu sebeple araştırma ekibi, yaşlı hastaların çok sayıda ilaç kullanımından kaçınmak için doktorlarıyla yakın iletişimde olması gerektiğini belirtmiştir.

Gençlerin Çok Azı Uyku, Egzersiz ve Ekran Süresi Tavsiyelerine Uyuyor

09 Ağustos 2019

Geçtiğimiz aylarda JAMA Pediatri'de yayınlanan araştırmaya göre doğru ekran süresi, egzersiz ve uyku söz konusu olduğunda gençlerin sadece %5'inin bu  kıstaslara uyduğunu ve kızların erkek çocuklardan daha az olasılıkla önerilere uyduğu görüldü. Dallas Houston Halk Sağlığı Okulu'ndaki Texas Health Science Center Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırma görevlisi olan Gregory Knell tarafından yapılan araştırmada genç kızların sadece %3'ü önerileri karşılarken, erkek çocuklarının %7'si önerilere uyuyordu. Knell çalışmada önerilere düşük uyum görmeyi beklediklerini fakat bu kadar düşük oranların kendilerini şaşırttığını belirtti.

Ergenler arasında uyku, fiziksel aktivite ve ekran zamanı davranışları fiziksel sağlık (örneğin obezite), zihinsel ve duygusal sağlık, davranışsal sonuçlar (örneğin, tütün kullanımı) ve performansa dayalı sonuçlar (örneğin akademik başarı) için risk faktörleridir. Buna göre, çocukların (6-12 yaş) 9 ila 12 saat uyumaları ve ergenlerin (14-18 yaş) gece 8 ila 10 saat uymaları ve her iki grubun da en az 1 saat orta şiddette veya kuvvetli şekilde yoğunluklu aerobik fiziksel aktivite yapması önerilmektedir. Ekran süresi de (tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalma) 24 saatlik bir süre içinde 2 saatten az olacak şekilde sınırlandırılmalıdır. Araştırmacılar, her 3 bölümdeki davranış için de önerilere tam uyumun herhangi bir öneriyi izole olarak yerine getirmye kıyasla sağlık sonuçları ile daha büyük bir ilişkiye sahip olabileceğini düşünüyor. Bununla birlikte, ABD ergenlerinin bu önerileri karşılaması ve çeşitli sosyodemografik faktörler arasında kombinasyon halinde olma olasılığı bilinmemektedir.

Alışkanlıklar Küçükken Yerleştirilmeli

Yönergeler 6 ila 12 yaş arası çocukların gece 9-12 saat, 14 ila 18 yaşları arasındaki çocukların gece 8-10 saat arası alması gerektiğini göstermektedir. 6 ila 18 yaşları arasındaki tüm çocuklar günde en az 1 saat orta veya şiddetli aerobik egzersiz yapmalı ve ekran süresini ve tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalmalarını 24 saatlik bir süre içinde 2 saatin altına düşürmelidir.

Knell, yaptığı araştırmada, bu davranışların üçünün de (uyku, egzersiz ve ekran zamanı) ilk kez ulusal bir Amerikan gençleri örneğinde birlikte analiz edildiğini belirtti.

Araştırmalar aynı zamanda uyku eksikliği veya gençlerin uyku sürelerinin koordinasyonunu ne kadar etkilediğinin yanı sıra okulda dikkat etme yeteneklerini ve derslerde ne kadar iyi olduklarını göstermektedir. Aynı zamanda, depresyon ve diğer olumsuz sağlık sonuçları ile bir bağlantı olduğunu göstermektedir.

Knell, değişiklik yapmaya gelince, küçükten başlamanın en iyisi olduğunu söyledi ve araştırmacıların herhangi bir davranışı geliştirmenin hepsine yardımcı olabileceğine inandığını bilmenin önemli olduğunu vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Knell G et al. Prevalence and Likelihood of Meeting Sleep, Physical Activity, and Screen-Time Guidelines Among US Youth. JAMA Pediatr. 2019 Feb 4.

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

Diyet Takviyeleri Kronik Hastalıkları Önlemiyor

08 Ağustos 2019

Beslenme ve Diyetetik Akademisi'nin görevi, ihtiyaçların sadece diyet ile karşılanmadığı durumlarda mikro-besin takviyelerini sağlamaktır. Büyüme, kronik hastalık, ilaç kullanımı, emilim bozukluğu, hamilelik, emzirme ve yaşlanmaya bağlı olarak artan gereksinimleri olanlar, yetersiz beslenme alımı için özellikle risk altında olabilirler. Bununla birlikte, mevcut bilimsel kanıtların bulunmaması nedeniyle, kronik hastalıkların önlenmesi için mikro-besin takviyelerinin rutin ve gelişigüzel kullanımı tavsiye edilmez.

Mikro-besin takviyesinden faydalanabilecek belirli yaş ve hastalık durumları tartışılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından kullanılan en yaygın diyet takviyeleri, mikro-besinleri içerir. Tüketiciler bu ürünlerin güvenliği ve kullanımı hakkında yeterince bilgi sahibi olmayabilmekte ve bazıları ürün etiketlerini yorumlamakta zorlanabilmektedir. Bu nedenle, tescilli uzman diyetisyenler ve beslenme ve diyetetik teknisyenleri, mikro besin takviyelerinin güvenli ve uygun şekilde seçilmesine ve kullanılmasına rehberlik edilmesi için gereklidir. Bunu başarmak için diyetisyenlere ve beslenme ve diyetetik teknisyenlerine etkinlik, güvenlik ve bu ürünlerin kullanımını etkileyen düzenleyici konular hakkında güncel bilgiler sağlanmalıdır.

Yayınlanan yeni görev raporunda, mikro besin takviyesi ile ilgili mevcut konuların ve kayıtlı diyetisyenlerle kayıtlı beslenme ve diyet teknisyenlerine yardımcı olmak için bunların potansiyel yararlarını ve olumsuz sonuçlarını değerlendirmede mevcut kaynakların farkındalığını arttırmak amaçlandı.

20 Kasım’da Çevrimiçi Beslenme ve Diyetetik Akademisi Dergisi’nde yayınlanan raporda tekli ve çoklu vitamin ve mineral takviyelerinin, mikro besinlerden yoksun olan birçok Amerikalıya fayda sağlayabileceği ve bununla beraber sağlıklı bireylerde kronik hastalığı önlemek için düzenli kullanımlarına dair bilimsel kanıtların olmadığı belirtildi.

Sonuçlar Ulusal Sağlık Enstitüleri, Sağlık Araştırma ve Kalite Ajansı (AHRQ) ve ABD Önleyici Hizmetler Görev Gücü (USPSTF) de dahil olmak üzere birçok kurum tarafından yapılan kanıt incelemelerine dayanıyordu.

Takviye ilaç kullanımının, bazı mikro besin maddelerinin tüketimini tolere edilebilir üst alım seviyelerinin (UL'ler) üstüne çıkarabildiği, böylece ilaçlarla ters etkileşimler ve diğer temel mikro besin maddelerinin inhibisyonu gibi sağlık risklerinin ortaya çıkabildiği vurgulandı.

Uzmanlardan Tavsiyeler

Rapor belirli mikro-besin takviyeleri için aşağıdaki önerileri destekliyordu:

  • Anne sütü ile beslenen bebekler için 400 IU / gün D vitamini
  • Gebelik planlayan kadınlar için 400 ila 800 µg / gün folik asit (güçlendirilmiş gıdalarda tüketilmezlerse)
  • Orta veya ileri yaşla ilişkili maküler dejenerasyonu olanlar için antioksidan takviyeleri
  • 50 yaş ve üstü kişiler için takviyelerden veya takviye edilmiş gıdalardan 2,4 mg / gün B12 vitamini

Makalede ayrıca takviyelerin kullanımı konusunda özel uyarılar sunuldu:

  • Menopoz sonrası kadınlar ve erkekler ve hemokromatozis için homozigoz bireyler tarafından demir takviyelerinden kaçınılmalıdır.
  • Yüksek miktarda B6 vitamini alımı duyusal nöropatiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Yüksek doz demir hapları çinko emilimini azaltabilirken çinko bakır emilimini engelleyebilir. Kalsiyum takviyeleri demir emilimini inhibe eder.
  • Yüksek dozlar ilaçları olumsuz etkileyebilir; örneğin, E ve K vitaminleri kumadin gibi antikoagülanlarla etkileşebilir.
  • Yüksek doz beta-karoten sigara içenlerde akciğer kanseri riskini arttırabilir.
  • USPSTF, menopoz sonrası kadınlarda kırık riskini azaltmak için yaygın olarak öngörülen kalsiyum ve D vitamini takviyelerini desteklemek için yeterli kanıt bulamamıştır ve bunların böbrek taşı riskini arttırabileceğini öne sürülmüştür.

Takviye almak isteyen hastalar için, çoğu besleyici için önerilen günlük değerin %100'üne yakınını sağlayan bir günde bir multivitamin ve mineral takviyesinin yetersizliği önlemeye yardımcı olabileceğini ve genellikle sağlıklı bireyler için güvenli olduğu belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Melissa Ventura Marra, Regan L. Bailey. Position of the Academy of Nutrition and Dietetics: Micronutrient Supplementation, J Acad Nutr Diet. 2018;118:2162-2173.

Daha Uzun Emzirme Non-Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı Riskini Azaltıyor

07 Ağustos 2019

Laktasyonun kan şekeri ve trigliseritleri düşürüp insülin duyarlılığını arttırdığı bilinmektedir. Daha uzun süre emzirmenin annede kalp hastalığı, diyabet ve bazı kanserler için düşük riskler de dahil olmak üzere bir dizi sağlık yararıyla ilişkili bulunmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada daha uzun bir laktasyon süresinin, Amerika Birleşik Devletleri'nde kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedeni olan non-alkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) düşük prevalansı ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar çalışmalarına, Genç Yetişkinlerde Koroner Arter Risk Gelişimi kohort çalışmasına katılan, bir ya da daha fazla çocuk doğurmuş (Yıl 0: 1985-1986) ve kohort girişini takiben 25 yıl (Yıl 25: 2010-2011) BT ile hepatik steatoz miktarı belirlemesi yapılmış olan 844 kişiyi dahil ettiler. Çalışmada tüm doğum için laktasyon süreleri toplandı ve 25. yıldaki NAFLD, BT görüntülerinin incelemesi merkezi olarak değerlendirildi. Diğer karaciğer yağlanması nedenlerinin dışlanmasından sonra <40 Hounsfield Ünitesi karaciğer atenüasyonu ile tanımlandı. Düzeltilmemiş ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri, yaş, ırk, eğitim ve temel vücut kitle indeksi olmak üzere önceden belirlenmiş bir değişkenler kümesi kullanılarak yapıldı.

Daha Uzun Emzirmek Riski Azaltıyor

%48’i siyah, %52’si beyaz ve 25. yıl muayenesinde ortalama yaşları 49 olan, başlangıçta doğum yapan 844 kadından %2'si laktasyon süresini 0 ila 1 ay, %25'i 1 ila 6 ay arasında ve %43’ü 6 aydan uzun olarak rapor ettiler. 54 kadında (%6) NAFLD tespit edildi. Uzun laktasyon süresi, düzeltilmemiş lojistik regresyonda NAFLD ile ters ilişkiliydi. 0-1 ay bildirenlere kıyasla >6 ay laktasyon bildiren kadınlar için NAFLD için olasılık oranı 0,48’di. İlişki, karıştırıcılar için düzeltme yapıldıktan sonra da devam etti (düzeltilmiş olasılık oranı 0,46).

Araştırmacılar özellikle 6 aydan daha uzun süren laktasyon süresinin orta yaşta daha düşük NAFLD oranları ile ilişkili olduğunu gösterdiklerini ve NAFLD için değiştirilebilir bir risk faktörü olabileceğini belirttiler. Emzirmenin, yüksek risk altındaki kadınlarda, NAFLD şiddetini azaltıp azaltamayacağını değerlendirmek için gelecekte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

V. H. Ajmera et al. Longer lactation duration is associated with decreased prevalence of non-alcoholic fatty liver disease in women, J Hepatol 2018.

Yaşlı Hastalarda Kolesterol Tedavisi ve Vasküler Olaylar

06 Ağustos 2019

Kolesterol Tedavisi Deneme Uzmanları İşbirliği'nden gelen yeni bir meta-analizin sonuçlarına göre, statinler 75 yaşından büyükler de dahil olmak üzere tüm yaş gruplarında vasküler olayları azaltıyor.

Yeni meta-analizin ortak yazarı Colin Baigent çalışma ile ilgili verdiği demeçte “Statinlerin 75 yaşın altındaki insanlarda erken kardiyovasküler mortalite ve morbiditeyi önlemedeki yararları hakkında sağlam veriler var, ancak bireysel denemeler bu yaş grubunda çok sayıda yer almadığı için yaşlılarda yarar algısı belirsiz ve 75'lerin üzerinde statinler kullanılmıyor. İlgili tüm çalışmalardan elde edilen verileri birleştirerek elde ettiğimiz veriler bu daha yaşlı grupta net bir faydayı göstermektedir." diyerek ekledi: “Statinlerin yaşlılarda vasküler olaylar üzerindeki göreceli faydalarının genç yaş gruplarına kıyasla çok az bir azalması var ancak bu yaşlılarda vasküler ölüm riski daha yüksek olduğundan, gerçek şu ki yaşlılarda mutlak yararlar çoğunlukla daha yüksek.”

14.483'ü (%8) 75 yaşın üzerinde olan 186.854 hastayı içeren 28 randomize kontrollü çalışmanın kanıtlarını özetleyen meta-analiz 2 Şubat'ta Lancet'te yayınlandı.

Baigent, toplumun yaşlılarda koruyucu tıbbi tedaviye yeterince odaklanmadığına inanıyor: “Yaklaşımımızda biraz yaşlı kalmış olabiliriz.Tutumumuz sanki  zamanlarının geçtiğine  ve önleyici ilaçlarla tedavi edilmeye değmez olduklarına inanıyormuşuz gibi görünüyor. Ama her yaşlı insanın en büyük korkusu felç geçirip sakat kalmak ve bağımlı olmaktır. Bu sağlıksız yaşlanmadır. Statinler bu riski azaltabilir.“ İnmeye ek olarak, miyokard enfarktüsü insidansını azaltmanın, kalp yetmezliğini de azaltacağını ve sağlıklı yaşlanmaya katkıda bulunacağını söylüyor ve ekliyor: "Bu ilaçlar ucuz ve güvenlidir ve verilerimiz yaşlı nüfusta çok daha yaygın kullanılması gerektiğini gösteriyor. Statinlerin şu anda Birleşik Krallık'taki 75'li yaşlarını yaşayanların üçte biri tarafından alındığı tahmin ediliyor. Yalnızca statin kullanan yaşlı sayısını arttırarak, İngiltere'de birkaç bin erken ölüm ve vasküler olay vakasını önleyebiliriz.”

Çalışmada katılımcılar altı yaş grubuna ayrıldı (55 yaş veya daha küçük, 56-60 yaş, 61-65 yaş, 66-70 yaş, 71-75 yaş ve 75 yaşından büyükler). Statinlerin önemli vasküler olaylar, nedenlere özgü ölüm ve kanser insidansı üzerindeki etkileri tahmin edildi ve farklı yaş gruplarında karşılaştırıldı. Sonuçlar genel olarak statin tedavisinin veya daha yoğun bir statin rejiminin, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör vasküler olaylarda %21 oranında orantılı bir azalma ürettiğini gösterdi (oran oranı [RR], 0.79). Tüm yaş gruplarında majör vasküler olaylarda belirgin azalma görüldü ve majör vasküler olaylardaki orantılı azalmalar yaşla birlikte hafifçe azalsa da, bu trend anlamlı değildi (P trend = .06). Genel olarak, statin veya daha yoğun terapi, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör koroner olaylarda %24 oranında bir azalma sağladı (RR, 0.76) ve artan yaşla daha küçük orantılı risk azaltma eğilimi oldu.

Baigent, statinlerin olumsuz etkileri konusunda birçok yanlış bilgi olduğunu düşünüyor: "Bu karışıklığın çoğu, güvenilir bilgi sağlayamayan potansiyel olarak taraflı gözlemsel çalışmalardan kaynaklanmaktadır. Statinlerin kas ağrısı gibi sıkıntılı sorunlara neden olduğu algısı tam da bu tarz bir algı. Kas ağrısı çok yaygın ve randomize deneme kanıtları, statin alan kişilerde ortaya çıkan kas semptomlarının büyük çoğunluğunun neden olmadığını açıkça ortaya koymuştur.” diyerek ekliyor: "Uygulamaya rehberlik etmesi açısından güvendiğimiz, tek bilgi kaynağı olması ve tarafsız olması gereken randomize kontrollü çalışma kanıtları göstermektedir ki, statinlerin miyopatiye (nadiren rabdomiyoliz), diyabet riskinde hafif bir artışa  ve hemorajik inme riskinde artışa neden olmaları mümkün ancak bilinen tüm yan etkilerin riski çok azdır (örneğin, miyopati insidansı yılda yaklaşık 10.000'de 1'dir) ve statin tedavisinin yararlarıyla kıyaslandığında çok önemsiz kalmaktadır."

Çalışmacılar statinlerin riskleri ve yararları hakkındaki kanıtları zenginleştirmek için yaşlı insanlar üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyorlar. Statinlerin büyük vasküler olayların önlenmesindeki yararlarının risklerinden çok daha fazla olduğu gösterildi ve standart deneme popülasyonlarından daha yaşlı kişileri içeren mevcut meta-analiz bu sonucu yansıtıyor. Ancak, statinler kardiyovasküler riski düşük olan kişilerde kullanıldığında, risklerin ve yararların birbirine karşı tartılması gerektiğini de ekliyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

The Lancet VOLUME 393, ISSUE 10170, P407-415, FEBRUARY 02, 2019

Efficacy and safety of statin therapy in older people: a meta-analysis of individual participant data from 28 randomised controlled trials never too old for statin treatment? Bernard M Y Cheung Karen S L Lam

Sigara İçmek Psikoz Semptomlarına Yol Açıyor

06 Ağustos 2019

Psikotik bozukluğu olan kişilerde sigara içme sıklığı son derece yüksektir. Bazı klinisyenler ve araştırmacılara göre bunun nedeni, psikozlu bireyler için nikotin ve / veya tütünün potansiyel yararları olduğuna dair inançtır. Bu inanç, hastaların sigarayı bırakmalarına yardımcı olmak için tedavi programlarının uygulanmasını engellemektedir. Bununla birlikte, bu hipotezi test eden birkaç büyük prospektif çalışma vardır.

Hollanda merkezli yapılan yeni bir çalışmada sigara içme davranışındaki değişikliklerin semptomlar ve yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemek amaçlandı. Nikotinin ilaç olabildiği hipotezinin varsayımlarına dayanarak, araştırmacılar psikotik bozukluğu olan hastalarda sigara içmenin semptomlarla negatif ilişkili olduğunu ve yaşam kalitesini pozitif olarak etkileyeceğini umuyorlardı.

Bu prospektif kohort çalışmasına, afektif olmayan bir psikozu olan 1094 hasta, bu hastaların kardeşleri olan 1047 kişi ve 579 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların %67'si günlük ortalama 17.5 adet sigara içiyordu ve bu oran, kardeşler ve kontroller arasında içilen orandan daha yüksekti (sırasıyla %38 ve %25).

Semptomların Kötüleştiği Görüldü

Karışık etki analizleri, hastalarda sigara içmenin sigara içmemeye göre daha sık kendi kendine puanlanan pozitif, negatif ve depresif belirtilerle ilişkili olduğunu gösterdi. Sigara kullanımı aynı zamanda daha düşük yaşam kalitesi ile de ilişkilendirildi. Tüm bu analizler istatistiksel açıdan anlamlı bulundu.

Kardeşlerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik semptomlar arasında anlamlı ilişki saptanırken, kontrollerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik pozitif ve depresif belirtiler arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Takip sırasında sigara içmeye başlayan hastalar, kendi kendine bildiren belirtilerde, özellikle de pozitif belirtilerde belirgin bir artış gösterdiler. Hastalarda içilen sigara sayısındaki değişiklikler için de benzer sonuçlar elde edildi.

Bu çalışma güçlü şekilde sigara içen şizofreni hastalarının semptomlarının kötüleştiğini göstermektedir. Sigara içmenin yol açtığı fiziksel zararın ötesinde, şizofreni hastalarının sigara içmesinden endişe edilmelidir çünkü sadece fiziksel sağlıklarını değil zihinsel sağlıklarını da etkiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Vermeulen J, et al. Smoking, symptoms, and quality of life in patients with psychosis, siblings, and healthy controls: a prospective, longitudinal cohort study. Lancet Psychiatry. 2019 Jan;6(1):25-34.

Kronik Ağrının Kökeni

05 Ağustos 2019

Dallas'taki Texas Üniversitesi, MD Anderson Kanser Merkezi, Houston'daki UT Sağlık Bilim Merkezi ve Baylor Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir araştırma, insanlarda kronik ağrı kaynağının kanıtlarını ortaya koydu ve ağrı tedavisi için birkaç yeni hedef ortaya koydu. Dünyanın en eski nöroloji dergilerinden biri olan Brain'de yayınlanan makale, omurganın tabanına yakın bir yerde bulunan özel sinir hücrelerini inceledi. Araştırmacılar, MD Anderson'da ameliyat edilen kanser hastalarından çıkarılan dorsal kök ganglionları (DRG) adı verilen bu sinirleri incelemek için son derece nadir bir fırsattan yararlandı. Araştırmacılar, ağrı durumu ve cinsiyete göre farklılık gösteren hastaların dorsal kök ganglion hücrelerinde RNA ekspresyonundaki varyasyonları katalogladı. Bu DRG hücrelerinde özelleşmiş bir gen dizilimi biçimi olan RNA dizilimi kullanılarak, araştırmacıların analjezik ilaçlar geliştirebilecekleri umut verici biyokimyasal yolların bir listesi elde edildi. UT Dallas 'Davranış ve Beyin Bilimleri Okulu'nda gazetenin kıdemli yazarlarından Dr. Ted Price ve Eugene McDermott Sinirbilim Profesörü "Bu ameliyat pek çok yerde yapılamaz" dedi. “hasta kohortumuz, RNA dizilimi kullanan önceki herhangi bir insan kronik ağrı çalışmasına göre çok büyük.” Kronik ağrı, sinir hücrelerine zarar geldiğinde nöropatik olarak etiketlenir. Örnekler arasında fantom uzuv sendromu, inmeden kaynaklanan ağrı ve diyabetle ilişkili iğnelenme duyumları sayılabilir. “Bazen nöronlar, insanları sürekli acılar içinde bırakarak, mevcut uyaran olmadan ateş etmeye devam ediyorlar.” Price, “Bu hücreler tespit edebileceğimiz herhangi bir uyarı olmadan ateş ediyorlarsa, buna spontan aktivite diyoruz” dedi. “Bu çalışmada, acı verici aktivitenin insan vücudunda geçtiği biyofiziksel kanalları bularak önemli bir adım attık.” Ray'in çalışmanın bir parçası olan hesaplama nörojenomisi, analiz edilecek gelecekteki araştırmalar için yüksek kaliteli hedef genleri belirleme etrafında dönüyordu. “Çok umut verici görünen yaklaşık 50 ila 100 gen var” dedi. “Bunların üçte ikisi ya belli belirsiz olarak bilinmekte ya da acıdaki rolleri açısından hiç bilinmemektedir. Bunlar immün sinyalleme ve yanıtta yer alan ağlara ait genlerdir ve, erkekler ve dişilerde farklı şekilde ifade edilirler. "DRG'yi çoğu kronik ağrı hastasından çıkarmanın ve analiz etmenin bir yolu olmasa da, araştırmacılar vekil hücrelerin olduğuna inanıyorlar. Nöronlar ve bağışıklık hücrelerinin her ikisinin de bireysel olarak özel olduğu bilinmektedir. "

Cinsiyet Farklılığı da Araştırılmalı

Dr. Tae Hoon Kim projede RNA sıralamasını ve analizini yaptı." UT Dallas 'Doğa Bilimleri ve Matematik Okulu'nda biyolojik bilimler doçenti olan Kim." Bu, kronik ağrının gen ekspresyonunun nasıl etkilediğinin ilk kapsamlı incelemesi olduğunu söyledi. Yaşayan bireylerden gelen insan DRG'si, bu yüzden oldukça önemlidir ve geniş bir etkiye sahip olmalıdır. "Price'ın önceki çalışmasından yinelenen bir tema, bu yeni sonuçlarda, cinsiyetler arasında kronik ağrının nasıl işlediğindeki" çarpıcı "bir fark olarak adlandırdığı" yeniden ortaya çıktı. " kadınlar ve erkekler arasında farklılık gösteren geniş ağrı mekanizmalarının temalarını görüyorsunuz ve kronik ağrı da farklı değil, "dedi." dedi. DRG hücrelerinde aktif genlerin imzaları cinsiyete göre daha fazla farklılık gösteriyor. Price, “Çalışmanın sonuçları, hayvan çalışmalarından önceki birçok çalışma sonucunun genel olarak doğru olduğunu ancak ince detayları gizlediğini göstermiştir. “Terapötik çalışmalar, ince detaylarla ilgili” dedi. “Hayvan modellerine dayanan birçok ilaç aslında etkiliydi, ancak beklenmedik yan etkileri oldu, bu yüzden onaylanmadılar. Bu ilaçların neden testi geçemediği hakkında daha iyi bir fikrim var.” Price, ekibinin "daha iyi terapötikler ve preklinik deneyleri nasıl tasarlayacağına dair fikirleri olduğunu" söyledi. Teksas merkezli nörologlar ve sinirbilimciler arasındaki bu işbirliğinin ağrı araştırmalarında bir dönüm noktası olacağını umuyor. “Umarım önümüzdeki on yıl içinde cinsiyetin biyolojik bir değişken olarak görülmesi üzerine daha iyi klinik denemeler tasarlayabilir ve kronik ağrının kadınlarda ve erkeklerde nasıl farklı bir şekilde sürüldüğünü anlayabiliriz.”

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert Y North, Yan Li, Pradipta Ray, Laurence D Rhines, Claudio Esteves Tatsui, Ganesh Rao, Caj A Johansson, Hongmei Zhang, Yeun Hee Kim, Bo Zhang, Gregory Dussor, Tae Hoon Kim, Theodore J Price, Patrick M Dougherty. Electrophysiological and transcriptomic correlates of neuropathic pain in human dorsal root ganglion neurons. Brain, 2019;

Alzheimer Teşhisinde Yeni Bir Yöntem

01 Ağustos 2019

Alzheimer hastalığının teşhisi ve izlenmesinde kullanılmak ve ayrıca yeni ilaçların geliştirilmesinde yardımcı olmak amacıyla tau proteinine bağlanan yeni bir radyoaktif izleyici molekül geliştirildi. Roche tarafından geliştirilen 18F-RO-948 olarak bilinen bileşik, iki makaleye konu oldu.

İlk makalede, araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan 12 hasta, 7 genç sağlıklı kontrol ve beyin PET taramaları için 5 yaşlı sağlıklı kontrolle çalıştılar. Tam vücut taraması için ise 6 yaşlı sağlıklı kontrol daha çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın ilk bölümünde, üç belirlenmiş tau izleyici test edildi: 11C-RO-963, 11C-RO-643 ve 18F-RO-948. Test edilen bu izleyiciler arasında 18F-RO-948 en iyi sonuçları gösterdi.

Araştırmanın ikinci bölümünde araştırmacılar, 18F-RO-948'i, 5 Alzheimer hastası ve 5 yaşlı kontrol hastası üzerinde ek beyin görüntüleme ile test ettiler. Tau proteininin ilerleyişini değerlendirmek için 16 ay boyunca takip yapıldı.

İki Çalışmada Benzer Sonuçlar

Çalışmanın üçüncü bölümünde, tüm vücut taramasından geçirilen altı yaşlı kontrol hastası incelendi. Araştırmacılar, izleyicilerin beyin tarafından ne kadar iyi alındığını, dokuya ne kadar iyi nüfuz ettiklerini ve tau proteinine ne kadar spesifik bağlandıklarını değerlendirmek için beynin 80 farklı bölgesine baktılar.

Sağlıklı beyinlerin çok az iz bıraktığını ya da hiç iz bırakmadığını gördüler. Oysa Alzheimer'lı olanların beyinlerinde, daha önce bildirilen postmortem verilerle tutarlı olan beyin bölgelerinde izleyici bulunduğu görüldü.

İkinci makalede, ekip Alzheimer hastalığı olan 11 hasta, 5 genç bilişsel normal kontrol ve 5 yaşlı bilişsel normal kontrol olan hastalardaki 18F-RO-948 tau bağlanmasının detaylı miktarı incelendi ve bileşiğin tekrarlanabilir sonuçlar gösterdiği doğrulandı.

Bu sonuçlarla bu radyoakyif izleyicinin Alzheimer hastalığı tanısında kullanılabilecek bir bileşik olduğu kanıtlanmış oldu. Bu izleyicinin Alzheimer patofizyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlaması ve daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine yol göstermesi umuluyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wong DF, et al. Characterization of 3 Novel Tau Radiopharmaceuticals, 11C-RO-963, 11C-RO-643, and 18F-RO-948, in Healthy Controls and in Alzheimer Subjects. J Nucl Med 2018 59:1869-1876

Kubawara H, et al. Evaluation of 18F-RO-948 PET for Quantitative Assessment of Tau Accumulation in the Human Brain. J Nucl Med. 2018;59: 1877-1884.

Lego Üzerine Lego, Genç Kendine Protez Kol Yaptı

30 Temmuz 2019

Nadir görülen bir genetik hastalık nedeniyle sağ önkolu olmadan doğan bir genç, lego parçalarını kullanarak kendine robotik bir protez kol yaptı.

İspanya'daki Catalunya Üniversitesi'nde Biyomühendislik eğitimi alan 19 yaşındaki genç, şu an renkli protezin dördüncü modelini kullanıyor ve hayali; ihtiyacı olanlara uygun fiyatlarda robot uzuvlar tasarlamak.

İspanya ve Fransa arasındaki küçük bir prenslik olan Andorra'da doğan genç, çocukken arkadaşlarının yanında durduğu zaman farklılığı nedeniyle çok gergin olduğunu, fakat bunun hayallerine inanmasına engel olmadığını söyledi. Yapay kolu sadece ara sıra kullanan ve onsuz da kendi kendine yetebilen genç, kendisini aynada diğer insanlarda gördüğü gibi iki eliyle görmek istediğini belirtti. En sevdiği oyuncaklarından biri olan legolar hasta 9 yaşındayken yapay kol için bir yapı malzemesi haline geldi. Tasarladığı her yeni sürümün öncekinden daha fazla hareket kabiliyeti vardı.

Tasarım İlhamı Çizgi Romanlardan

Gencin tasarladığı tüm versiyonlar bugün Barselona'da üniversite kampüsünde bulunan odasında sergileniyor. En yeni modelleri "MK" ile işaretleyen genç tasarımcı, çizgi roman süper kahramanı Iron Man ve onun MK zırhlı takımlarına bir gönderme olduğunu belirtti.

YouTube kanalında "Hand Solo" takma adı altında yayınladığı bir tanıtım videosu, amacının insanlara hiçbir şeyin imkansız olmadığını ve sakatlığın onları durduramayacağını göstermek olduğunu söyledi.

Üniversiteden mezun olduktan sonra, ihtiyacı olan insanlar için uygun fiyatlı protez çözümleri üretmek istediğini belirterek “Onlara normal bir insan gibi hissetmelerini sağlamak için ücretsiz bile olsa protez uzuv tasarlamaya çalışacağım, çünkü "normal" tam olarak nedir?” şeklinde konuştu. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brick by Lego Brick, Teen Builds His Own Prosthetic Arm - Medscape - Feb 07, 2019

Migren Diyabet Riskini Azaltıyor Mu?

29 Temmuz 2019

Önceki çalışmalar migren, özellikle auralı migrenin, hiperlipidemi ve hipertansiyon riski ile koroner kalp hastalığı riskine işaret etmektedir. Daha önceki çalışmalarda migren ile genel ve spesifik kardiyovasküler olayların riski arasında bir bağlantı bulunmuştur. Buna karşılık, Fransa merkezli yapılan “Kadın Sağlığı Çalışması” araştırmacıları migren ve diyabet arasında ilişki bulunamamıştır.

Her iki hastalığın prevalansının yüksek olmasına rağmen, migren ve tip 2 diyabet arasındaki ilişki tanımlanamamıştır. Bu bilgi açığından yola çıkan Fransız araştırmacılar E3N adını verdikleri çalışma ile tam takip verileri olan ve başlangıçta diyabet tanısı olmayan 74.247 kadını değerlendirdiler.

Devam eden E3N araştırmasına katılanlar, 2 yılda bir doldurdukları anket ile tip 2 diyabet gelişimi ve migren de dahil olan birçok soruyu cevapladılar. Araştırmacılar ayrıca, bildirilen tüm teşhisleri onaylamak için sağlık sigortası verilerine ve diğer verilere de eriştiler. Katılımcıların, E3N araştırmacılarının Nisan 2004’te takip anketlerine başladıkları ortalama yaşları 61 idi. Araştırma ekibi, kadınları üç gruba ayırdılar: Aktif migren, migren geçmişi ve migren öyküsü yok. Ayrıca tip 2 diyabet gelişen kadınlarda ikincil bir analiz yaptılar ve zaman içinde bu gruptaki migren prevalansına baktılar.

Ciddi Bir Risk Azalması Görüldü

2004 ve 2014 yılları arasında 2372 kadında tip 2 diyabet vakası görüldü. Aktif migreni olan kadınlarda durumu geliştirme olasılığı daha düşük bulundu. Bu grup, migren öyküsü olmayanlara kıyasla farmakolojik olarak tedavi edilmesi gereken tip 2 diyabet gelişme riskinde %20 azalma gösterdi. Çok değişkenli modellemede ise bu oran %30 olarak hesaplandı.

Her ne kadar migren ve düşük diyabet riski arasındaki bir ilişkinin arkasındaki mekanizmalar kesin olarak bilinmese de, araştırmacılar bazı hipotezler önerdiler. Geçmiş araştırmalar, insülin reseptörü genindeki polimorfizmler ile migren arasındaki bir bağlantıya işaret ederken, diğer araştırmalar migren ataklarından önce plazmada serbest yağ asitlerinde bir yükselme bildirdi. Açlık da aynı zamanda hipoglisemi ve artan keton cisimciği nedeniyle migren gelişiminde rol oynayabiliyordu.

Baş ağrısı tedavi kliniklerinde tip 2 diyabetli hastaların az sayıda olması da bu bulguların klinik uygulamadaki gözlemlerle uyumlu olduğunu göstermektedir.. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fagherazzi G, et al. Associations Between Migraine and Type 2 Diabetes in Women: Findings From the E3N Cohort Study. JAMA Neurol. 2018 Dec 17. doi: 10.1001/jamaneurol.2018.3960. [Epub ahead of print]

Uyku Sorunlarına Karşı Melatonin Kullanılmalı Mı?

26 Temmuz 2019

Melatonin hormonu sirkadiyen ritm bozuklukları veya jet lag gibi sirkadiyen ritmin bozulduğu durumlarda salılanabilmektedir. Ancak, ABD'li tüketicilerin 2018'de melatonin takviyeleri için 400 milyon doların üzerinde para harcadığı bildirilmiş ve sağlıklı bireylerin de melatonini sıklıkla kullandığı görülmüştür.

Bu durum, sağlık profesyonelleri arasında hormonun güvenliği konusundaki endişelerin dillendirilmesine, jet lag için kullanılıp kullanılmayacağına ve çocuklarda kullanımının kısıtlanıp kısıtlanmamasına ilişkin sorulara yol açtı. Bu sebeple ABD’li bir grup araştırmacı hormonun nasıl kullanılması gerektiğine dair görüşlerini yayına çevirdiler.

Son yıllarda melatonin üzerine yapılan çok miktarda araştırma bulundu. Son 20 yılda 200'ü randomize kontrollü çalışma ve 195 sistematik derlemeden oluşan 4000'den fazla çalışmanın yayınlandığına dikkat çekildi. Melatoninin, enerji metabolizmasının yanı sıra kardiyovasküler, üreme, bağışıklık, solunum ve endokrin sistemler üzerindeki aşağı akım etkileri de dahil olmak üzere birçok fizyolojik süreci etkilediği gösterildi.

Melatonin, hem günlük hem de mevsimsel zaman ölçeğinde senkronize olmakta ve melatonin seviyelerinde günlük varyasyon bireyler arasında değişkenlik göstermektedir. Örneğin, erken kalkmayı tercih edenler, geç kalkmayı tercih edenlere göre daha erken günlük melatonin üretimine başlarken, uzun uyuyanlar, daha az uyuyanlara göre daha uzun süre hormon üretme eğilimindedir.

Melatoninden Önce Diğer Faktörler Kontrol Edilmeli

Ayrıca, belirli bir melatonin dozu absorbe edilme, dağıtılma, metabolize olma ve ortadan kaldırılma şeklindeki farmakokinetik farklılıklar nedeniyle, bireyler arasında farklı plazma seviyelerinde görülebilmektedir. Bu farklılaşmalar bireyin yaşından ve klinik durumundan, patolojik koşulların varlığından ve gastrointestinal sistem, karaciğer ve böbreklerin fizyolojik performansından etkilenebilmektedir. Bu faktörler yeterince dikkate alınmazsa melatoninin klinik etkinliği değişecektir.

Peki kabul görmüş bir klinik durumu bulunmayan bireyler tarafından melatoninin kullanımı gerekli midir? Uzmanlar, ışığa maruz kalma gibi belirli davranışlar durumunda, özellikle düşük uyku kalitesine ilişkin problemlerin oluşmasıyla birlikte, uykuyu düzenlemek için melatonin hormonunu kullanılabileceğini ancak melatonin takviyesine başvurmadan önce tüm faktörlerin ele alınması gerektiğini söylüyor. Kullanılma kararı alındığı durum da, bireyin günlük doğal başlangıç melatonin düzeylerinin ölçümlenmesi sonrasında uygun bir doza karar vermeden önce dikkate alınmalıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cipolla-Neto J. Melatonin as a Hormone: New Physiological and Clinical Insights. Endocr Rev. 2018 Dec 1;39(6):990-1028. doi: 10.1210/er.2018-00084.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image