Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Yoga Artritin Fiziksel ve Mental Semptomlarını Azaltıyor

26 Şubat 2016

En sık görülen iki artrit formuna sahip hastalarda yapılan randomize kontrollü çalışmada, yoganın faydalı olabileceği gösterildi. Johns Hopkins araştırmacıları diz osteoartriti ve romatoid artrite sahip hastalarda 8 haftalık yoga dersinin fiziksel ve mental belirtileri azalttığı raporlandı. Araştırmacılar artrit hastaları arasında, yağanın fiziksel, fizyolojik ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin araştırıldığı en büyük randomize çalışma olduğunu belirttiler.

Artrit, çoğunluğu 65 yaşın altındaki her 5 yetişkinden birini etkileyen, sakatlıkların önde gelen nedenlerindendir. Artrit eğer uygun şekilde yönetilmezse, sadece hareketi değil tüm sağlığı ve genel iyilik durumunuda bozabilir ve yaşam kalitesini düşürebilir. Artritin henüz bir tedavisi yoktur fakat aktivitenin faydalı olduğu bilinmektedir. Artrit hastalarının %90 kadarının kılavuzlarda önerilenden daha az aktivite içinde oldukları bilinmektedir ve bunun sebebinin ağrı ve eklem tutukluğunun olabileceği düşünülmektedir.

Araştırmacılardan J. Bartlett Amerika’da tamamlayıcı tedavi olarak yogaya olan ilginin arttığını, her 10 kişiden birinin sağlıklı olmak ve formda kalmak amacıyla yoga yaptığını söylüyor. Ayrıca yoganın güçlü stres yönetimi ve rahatlama teknikleri ile birlikte fiziksel aktivite içermesinin, özellikle artrtit hastaları için ideal olduğunu belirtiyor.

Çalışmaya diz osteoartriti ve romatoid artritten birine sahip 75 hastayı dahil ettiler. Hastaları rastgele olarak bekleme listesine ya da sekiz hafta boyunca haftada 2 kez yoga dersi verilen ve ek olarak evde haftada bir kez pratik seansı yapan listeye böldüler. Hangi katılımcının hangi listede olduğunu bilmeyen klinisyenler, katılımcıların fiziksel ve mental iyilik hallerini, yoga seansı öncesi ve sonrasında değerlendirdiler.

Araştırmacılar kontrol grubu ile karşılaştırdıklarında, yoga dersi alanların ağrı, enerji düzeyi, ruh hali, ev ve işteki fiziksel görevlerini tamamlayabilmeleri dahil fiziksel fonksiyonlarında %20 iyileşme olduğunu gördüler. Yürüme hızında da daha az oranda gelişme tespit ettiler. Araştırmacılar, iyileşmenin yogayı tamamlayanlarda 9 ay sonra hala görülebildiğini söylediler.

Araştırmacılardan Clifton O. Bingham, çalışmayı yapma fikrinin artritli hastalarının tedavilerinden elde ettiği deneyimlerinden ortaya çıktığını belirtti. İlk kez, yoga yapan hastalarında ki değişiklikleri gözlemlediğinde bu çalışmayı yapma fikrinin oluştuğunu söyledi.

Araştırmacılar çalışmada en çok dikkat ettikleri konunun güvenlilik olduğunu belirttiler. Artrite sahip olmayan kişilerde yoganın ağrı, ağrı ilişkili sakatlıklar ve ruh halini iyileştirdiğinin gösterildiğini fakat artritli hastalarda yoganın etkililiği ve güvenliliği ile ilgili yeterli çalışmanın olmadığını bu yüzden güvenlilik konusunun üzerinde çok durduklarını ve eğitmenlerin bu konuda tecrübeli kişiler olmasına özen gösterdiklerini söylediler. Çalışma öncesi katılımcıların doktorlarınca kontrol edildiğini ve çalışma boyunca da düzenli artrit tedavilerine devam edildiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

S. H. Moonaz, C. O. Bingham, L. Wissow, S. J. Bartlett. Yoga in Sedentary Adults with Arthritis: Effects of a Randomized Controlled Pragmatic Trial. The Journal of Rheumatology, 2015; 42 (7): 1194 DOI: 10.3899/jrheum.141129

Uykusuzluk Tedavisi Fibromiyaljiyi De İyileştirebilir Mi?

10 Ekim 2019

Pilot bir çalışmadan elde edilen ön bulgular, uykusuzluk için bilişsel davranışçı tedavinin (CBT-I) ko-morbid fibromiyaljisi olan hastalarda kortikal gri maddenin atrofisini yavaşlatabileceğini hatta tersine çevirebileceğini göstermektedir. Çalışmanın sonuçları, sekiz haftalık CBT-I'in fibromiyalji ve uykusuzluğu olan hastalarda merkezi sinir sistemi yapısını değiştirebileceğini göstermektedir. CBT-I alan kişilerde tedavi sonrası kortikal kalınlıkta artışlar görülürken, kontrol grubundaki bireylerde korteksin bazal değere göre inceltildiği görülmüştür. Öte yandan çalışma şaşırtıcı bir şekilde, ağrı için yapılan bilişsel davranışçı terapi (CBT-P), CBT-I ile benzer sonuçlar veremedi.

Missouri Üniversitesi psikiyatri bölümünden araştırmacılar CBT-P'nin sadece kortikal atrofiyi azalttığı görülmesine rağmen tedavi sonrasında kortikal kalınlıkta artışlar sağladığını öne sürdüler. Araştırmacılara göre uykusuzluk sıklıkla fibromiyalji ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Bilişsel Aktivasyon Stres Teorisi (CATS), ağrı ve yorgunluk gibi şikayetlerin paylaşılan bir altta yatan psikobiyolojik duyarlılıktan kaynaklanabileceğini öne sürmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanarak yapılan araştırmalar, fibromiyaljinin bazı beyin bölgelerinde kortikal gri maddenin atrofisi ile ilişkili olduğunu da göstermiştir.

Nöral Plastisitede Düzelme

Yapılan çalışmada araştırmacılar, CBT-I ve CBT-P'nin fibromiyalji ve kronik uykusuzluk üzerindeki etkinliğini araştıran daha geniş bir klinik çalışmanın verilerini kullandı. Bu yeni çalışmaya 2009 – 2012 yılları arasında dahil edilen katılımcılar, ana çalışmaya katılan bireylerden seçildi ve bu  alt gruba sekiz haftalık tedavi öncesi ve sonrasında MRG yapıldı. Çalışmada katılımcılar, otuz yedi hasta rastgele olarak CBT-I, CBT-P veya bir bekleme listesi kontrol grubuna atandı. Her iki müdahale grubunda da haftada bir eğitimli bir terapistle yapılan 50 dakikalık bireysel seanslar mevcuttu. Çalışmadaki CBT-I, uyku hijyeni eğitimi ise uyaran kontrolü, otojenik rahatlama, uyku kısıtlaması ve bilişsel terapiden oluşuyordu. CBT-P ise ağrı eğitimi, progresif kas gevşemesi, pacing aktivitesi için uyarlamalı teknikler, görsel görüntü gevşemesi ve bilişsel yeniden yapılanmayı içermekteydi

Araştırmacılar çalışmadaki ön bulguların fibromiyali hastaları için klinik etkileri olduğunu belirttiler. Özellikle nispeten kısa bir müdahale olan CBT-I'nin ağrıyla ilişkili, uyumsuz nöral plastisiteyi tersine döndürebileceğinin veya tamamen iyileştirebileceğinin gösterilmesi kronik ağrı çeken bu insanlar açısından oldukça önemli olduğunun altını çizdiler. Araştırmacılar bulgularının fibromiyaljiyi anlama ve tedavi etme yolunda önemli bir adım olduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Christina S. McCrae et al. Gray Matter Changes Following Cognitive Behavioral Therapy for Patients With Comorbid Fibromyalgia and Insomnia: A Pilot Study. Journal of Clinical Sleep Medicine, 2018; 14 (09): 1595

Artritli Kişilerde Depresyon ve Anksiyete Daha Mı Yaygın?

01 Ekim 2019

Günümüzde tahminen 54.4 milyon (%22.7) Amerikalı yetişkin, doktor tanılı artrite sahiptir. 2012 yılında yayınlanan bir raporda, artritli 45 yaş üstü yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin anksiyete veya depresyona sahip olduğu, bu grubun içinde de anksiyetenin depresyondan daha yaygın olduğu bildirilmiştir. Artritli erişkinlerdeki ruh sağlığı durumunu inceleyen çalışmalar, büyük ölçüde depresyona, artrit alt tiplerine ve orta yaşlı ve yaşlı yetişkinlere odaklanmış ya da ulusal olarak temsili olmamıştır.

Bu bilgi eksikliklerini gidermek için CDC, 2015–2017 Ulusal Sağlık Mülakat Anketi (NHIS) verilerini analiz etti. Çalışmada 18 yaş üstündeki katılımcılar arasındaki artritli erişkinlerde klinik olarak kaygı ve depresyon belirtilerinin ulusal prevalansı tahmin edilmeye çalışıldı. Artritli erişkinler arasında, yaşa göre standartlaştırılmış anksiyete ve depresyon belirtileri prevalansları, artritsiz erişkinlerdeki %10,7 ve %4,7 oranları ile karşılaştırıldığında sırasıyla %22,5 ve %12,1 olarak tespit edildi. Artritli erişkinlerde anksiyete ve depresyonu ele almak için başarılı tedavi yaklaşımları çok yönlüdür ve taramaları, ruh sağlığı profesyonellerine yönlendirmeleri ve zihinsel sağlığı geliştirmek için düzenli fiziksel aktivite ve öz-yönetim eğitimine katılım gibi kanıta dayalı stratejileri içermektedir.

CDC, 2015, 2016 ve 2017'deki NHIS verilerini birleştirdi ve araştırmaya dahil olan Örnek Yetişkin bileşeninden, bir yetişkin için rastgele bilgi toplandı. 3 yıl süren anketlere cevap verme oranları %53,0 ile %55,2 arasında değişmekteydi ve 3 yıl süre zarfında 93,442 katılımcı örneklemi sağlandı. Örnek yetişkinlerin yaklaşık yarısının (46.742) rastgele seçilen bir alt kümesi, 3 yıl boyunca Yetişkin İşlevselliği ve Engellilik ekini tamamladı. Çalışmada bir bireyin artrite sahip olması "Bir doktor veya başka bir sağlık uzmanı tarafından size artrit, romatoid artrit, gut, lupus veya fibromiyaljiye sahip olduğunuz söylendi mi?" sorusuna yanıt olarak "evet" vermesi olarak tanımlandı.

Genç Artritlilerde Depresyon ve Anksiyete Daha Fazla

Hazırlanan rapor, artritli ABD yetişkinleri arasında klinik olarak ilgili endişe ve depresyon semptomlarına dair ulusal tahminler sunmaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri'nde, artrite eşlik eden anksiyete, depresyon veya her ikisine sahip olan 10,3 milyon yetişkinin olduğu tahmin edilmektedir. Anksiyete ve depresyon belirtilerinin görülme sıklığı, artritli erişkinlerde artritsiz olanlara göre daha yüksek ve artritli erişkinler arasında, yaşlı erişkinlere göre daha genç erişkinlerde önemli ölçüde daha yüksekti.

Artrit ve kronik ağrılı erişkinlerde anksiyete ve depresyon belirtileri sırasıyla %31.2 ve %18.7 arasında bildirildi. Artrit hastaları için fiziksel ve zihinsel sağlık yönetimini karmaşıklaştırabilecek kronik ağrı ve endişe veya depresyon arasında potansiyel bir bağlantı vardı. Buna ek olarak bir kişide artrit olması, depresyon tedavisine olan bağlılığın azalması ile ilişkilendirildi ve 2000-2001 yıllarında, artritli ve majör depresyonlu ankete katılan her beş kişiden yaklaşık birinde geçmiş yıl içinde intihar düşüncesi bildirildi. Klinik tabanlı romatizmal hastalık çalışmalarında, hem kaygı hem de depresyon tedaviye verilen yanıtın azalması ve düşük yaşam kalitesi ile ilişkili bulundu. Ek olarak, Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü, zihinsel sağlık sorunu olan kişilerin yalnızca yarısının tedavi göreceğini tahmin etmektedir. Mevcut analiz, artritli erişkinlerde tedavi prevalansının özellikle kaygı için benzer veya daha düşük olabileceğini göstermektedir.

Anksiyete ve depresyon semptomları prevalansı en yüksek olan artritli yetişkin gruplarının tedavi öncelikleri yüksek olsa da, her göstergenin genel prevalansı, artritsiz yetişkinler ile karşılaştırıldığında artritli tüm yetişkinlerin zihinsel sağlık taramasından fayda sağlayacağını göstermektedir. Araştırmacılar, sağlık hizmeti sağlayıcılarının bu hastaları tarayıp, tedavi ederek ve anksiyete ve depresyon semptomlarını azaltmaya yardımcı olacak etkili bir farmakolojik olmayan strateji olan fiziksel aktiviteyi teşvik ederek yardımcı olabileceklerini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Guglielmo D et al. Symptoms of Anxiety and Depression Among Adults With Arthritis — United States, 2015–2017 Morbidity and Mortality Weekly Report. 2018;67(39):1081-1087.

Akdeniz Tipi Beslenme RA’yı Nasıl Etkiliyor?

26 Eylül 2019

Romatoid artrit (RA), kronik enflamatuvar otoimmün bir hastalıktır ve etiyolojisi karmaşık genetik ve çevresel faktörlerle etkileşimi içermektedir. RA riski ile ilişkilendirilmiş genetik lokusların sayısı artarken tanımlanabilir değiştirilebilir risk faktörlerinin sayısı hala sınırlıdır. Bu durumda da bu hastalıktan birincil korunma potansiyeli sınırlanmaktadır.

Akdeniz diyeti, yüksek oranda meyve, sebze, kepekli tahıllar ve baklagiller, orta seviye balık beyaz et ve alkol tüketimi ile az miktarda kırmızı et ve şeker içeren bitki temelli bir diyettir. Diyet, günlük enerji tüketiminin %30-40'ına karşılık gelen toplam yağ muhasebesi ile tekli doymamış yağlardan doymuş yağ oranının yüksek olmasıyla karakterizedir.

Akdeniz diyeti hali hazırda daha düşük mortalite, daha düşük kardiyovasküler hastalık ve kanser riski ile ilişkilendirilmiştir. Bileşenleri çeşitli çalışmalarda analiz edilmesine rağmen, sadece bir çalışmada Akdeniz diyeti ile RA riski arasındaki ilişki araştırılmış ve herhangi bir ilişki bildirilmemiştir.

Bir grup araştırmacı, RA'lı 1721 hasta ve 3667 kontrol; yaş, cinsiyet ve yerleşim alanı ile ilgili verileri, nüfus tabanlı bir vaka-kontrol veritabanı olan “İsveç RA Epidemiyolojik Araştırması” (EIRA) üzerinde koşullu lojistik regresyon kullanılarak analiz ettiler. Akdeniz diyet skoru 0'dan 9'a, 124 maddelik besin sıklığı anketinden hesaplandı.

Erkek ve Seropozitif RA Hastalarında Anlamlı İlişki

EIRA çalışmasında (katılımcıların medyan yaşı 53 yıl), hastaların %24,1'i ve kontrollerin %28,2'si Akdeniz diyetine yüksek düzeyde uyum sağlamıştır (6 ile 9 arasında bir puan). Vücut kitle indeksi, eğitim düzeyi, fiziksel aktivite, diyet takviyeleri kullanımı, enerji alımı ve sigara içimi için yapılan düzeltmelerden sonra, yüksek uyuma göre RA gelişimi %21 oranında azalmıştır. Çalışmada OR erkekler arasında daha düşüktü, ancak kadınlar arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Romatoid faktör-pozitif hastalarda yüksek diyet skoru ve düşük RA riski arasındaki ilişki gözlenirken romatoid faktör-negatif RA ve sitrüline peptidlere karşı antikorlarının bulunduğu (anti-CCP+) hastalarda benzer bir ilişki tespit edilemedi.

Bu geniş popülasyon tabanlı vaka kontrol çalışmasında, Akdeniz diyet skoru RA riski ile ters bağıntılı olduğunu bulan bilim insanları bu bağıntının sadece erkekler ve seropozitif RA'da hastalarında bulunduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Johansson K et al. Mediterranean diet and risk of rheumatoid arthritis: a population-based case-control study Arthritis Res Ther. 2018; 20: 175. Published online 2018 Aug 9.

Fibromiyalji Etiyolojisi Sır Olmaktan Çıkıyor

20 Eylül 2019

Günümüzde fibromiyalji için tedavi seçenekleri oldukça sınırlıdır. Bu yüzden bu alanda potansiyel bir tedavi hedefinin belirlenmesi yenilikçi ve daha etkili tedavilerin geliştirilmesine yol açabilir. Buna ek olarak fibromiyaljili hastaların beyinlerinde objektif nörokimyasal değişiklikler bulmak, çoğu hastanın semptomlarının hayali olduğu ve burada gerçekten yanlış bir şey olmadığı söylenen, çoğu hastanın yüzleştiği kalıcı stigmanın azaltılmasına yardımcı olabilir.

Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre kronik yaygın ağrı, uyku sorunları, yorgunluk ve düşünme ve hafıza ile ilgili sorunlar gibi semptomlarla karakterize edilen fibromiyalji, sadece ABD'de yaklaşık 4 milyon yetişkini etkilemektedir. Bu önemli sorunu araştırmak isteyen bilim insanları, beyin omurilik sıvısındaki yüksek iltihaplı protein düzeyleri de dahil olmak üzere bu hastalıktaki nöroinflamasyon potansiyel bir rolünü incelediler. Daha önce yapılan hiçbir çalışma fibromiyalji hastalarında direkt olarak nöroinflamatasyonu göstermeyi başaramamıştı.

Bir bakşa ekip tarafından yapılan 2015 yılındaki araştırmada, kronik bel ağrısı olan hastaların beyinlerinde nöroinflamatasyonu (özellikle glial hücrelerin aktivasyonu) belgelemek için birleşik MR / PET taraması kullanılmıştır. Benzer glial aktivasyonun fibromiyalji hastalarında da bulunabileceğini hipotezini öne süren ekip, yaptıkları yeni çalışmada 20 fibromiyalji hastası ve 14 kontrol gönüllüsünün dahil olduğu çalışmalarında aktif glial hücreler tarafından aşırı eksprese edilen translokatör proteinine (TSPO) bağlanan aynı PET radyofarmasötikini kullandı.

Bu araştırma ekibi ile eş zamanlı olarak Karolinska Enstütisü'ndeki bir başka ekip, TSPO-bağlayıcı PET izleyiciyle benzer bir çalışma için 11 hastanın dahil edildiği eşit sayıda hasta ve kontrol grubu oluşturdu. Bu radyofarmasötik görüntüleme iki tür glial ve mikroglia ile astrosit olmak üzere iki tür hücreye bağlandığı için 11 hastayı da görüntülemeye tabii tuttular. Buna ek olarak her iki merkezde de fibromiyalji hastaları semptomlarını değerlendirmek için birer anket doldurdular. MGH ekibi, Karolinska grubunun yürüttüğü benzer soruşturmanın farkına vardığında, ekipler verilerini tek bir çalışmada birleştirmeye karar verdiler.

Her İki Grupta Da Benzer Sonuçlar

Her iki merkezden elde edilen sonuçlar, fibromiyalji hastalarının beyninin çeşitli bölgelerinde glial aktivasyonunun kontrol katılımcılarından önemli ölçüde daha yüksek olduğunu tespit etti. MGH ekibinin kronik sırt ağrısı çalışmasına kıyasla, TSPO yükselmeleri beyin boyunca daha yaygındı. Karolinska grubunda ise fibromiyaljinin daha karmaşık semptom paternlerine karşılık geldiği gösterildi. Kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda nöroinflamasyonun bildirildiği duygusal işleme ile ilgili bir alan olan singulat korteks denilen bir yapıdaki TSPO seviyeleri, yorgunluk düzeylerini bildiren hastalarla eşleşmiştir. Karolinska ekibinin astrosit bağlayıcı izleyici ile yaptığı çalışmalar, hastalar ve kontroller arasında çok az fark bulmuş, bu durum da araştırmacılara mikroglia'nın fibromiyalji hastalarında artan nöroinflamasyondan sorumlu olduğunu düşündürmüştür.

Çalışma sonuçları gözlemlenen glial hücre aktivasyonunun, ağrı yollarını hassaslaştırdığına ve yorgunluk gibi semptomlara katkıda bulunduğu düşünülen enflamatuvar mediatörleri serbest bıraktırdığına işaret ediyor. Araştırmacılar özellikle iki büyük merkezin verilerinin birleştirilmesi ve her iki sitede de benzer sonuçların görülmesinin çıktıların güvenilirliğini arttırdığını belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation. Brain, Behavior, and Immunity, 2018

Osteoartritte Antioksidan İle Yeni Terapi

19 Eylül 2019

Günümüzde, mevcut tek tedavisi ağrı kesiciler ve iltihabı azaltan ilaçlar olan osteoartrit hastalığını durduran ya da tersine çeviren bir yaklaşım yoktur. Ancak yeni bir çalışmaya göre parasetamol zehirlenmesi de dahil olmak üzere yaygın olarak kullanılan bir antioksidan gıda takviyesi, dünyanın en yaygın eklem hastalığı olan osteoartrit tedavisinde umut vadetmektedir.

Araştırmacılar, N-asetil sistein veya NAC'ı içme suyuna ekleyerek, osteoartritli farelere verdiler ve eklem hasarının azaldığını gözlemlediler. NAC'nin ana etkisi, oksidatif stres adı verilen, hücrelerde doğal bir işlemin neden olduğu eklemlerdeki kıkırdak dokusunda oluşan zararı önlemek oldu.

Belçika'daki araştırma ekibi, osteoartritli insanlardan ve farelerden alınan kıkırdak örneklerinde gen aktivitesini incelediler ve ANP32A adı verilen bir proteinin tükendiğini gördüler. Hastalıklı ve sağlıklı eklem kıkırdak hücrelerinde daha fazla gen profili oluşturma deneyleri yapan ekip, ANP32A'nın oksidatif stresi durduran doğal bir enzimin üretimini stimüle ettiğini ortaya çıkardı.

Tedavide NAC Faydalı Oldu

Bu bulgu, kıkırdak hücrelerinde oksidatif stresin osteoartritin temel nedenlerinden biri olduğunu ve sorunun nötralize edilmesi için bir tedavinin durumu düzeltebileceğini düşündürmektedir. Araştırma ekibi, oksidatif stresi nötralize eden bir antioksidan olarak NAC kullanmaya karar verdi.

Araştırmacılar ANP32A oluşturamayan fareler yetiştirdiğinde, hayvanlar ciddi oranlarda osteoartrit geliştirdi. Ancak onları NAC ile tedavi etmek, eklemleri iyileştirdi ve kıkırdak hasarını sağlıklı kontrol hayvanlarında görülen seviyelere indirdi.

Araştırmacılara göre, osteoartritli kişilerde NAC, hasarın iyileşmesi için yeterli miktarda kıkırdağa ulaşamayabilir. Ekip bu sebeple, ANP32A'yı hızlandırma yollarını bulmaya odaklanmayı planlamaktadır. Osteoartritli kıkırdaktaki doğal düzeylerinin restorasyonu, oksidatif strese karşı daha iyi koruma sağlayabilir.

Elde edilen bulgular Science Translational Medicine dergisinde yayınlanmıştır ve osteoartritte oksidatif stresin önemi hakkında önemli ipuçları sağlamaktadır. Bu veriler yeni tedavilerin geliştirilmesi için yol gösterici nitelikte olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Frederique M. F. Cornelis et al. ANP32A regulates ATM expression and prevents oxidative stress in cartilage, brain, and bone, Science Translational Medicine  12 Sep 2018: Vol. 10, Issue 458, eaar8426 DOI: 10.1126/scitranslmed.aar8426

Prediyabetli Üç Yetişkinden Biri Artritli

12 Eylül 2019

Günümüzde yaklaşık olarak 54 milyon Amerikalı yetişkinin artritli ve yaklaşık 84 milyon ABD'li yetişkinin prediyabetli olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, prediyabetli erişkinlerde artrit prevalansı bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu iki sağlık durumunun nasıl ilişkili olduğunu ve bunların fiziksel hareketsizlik ve obezite ile nasıl bağıntılı olduğunu anlamak amaçlandı. Araştırmacılar çalışmaları için, 2009'dan 2016'ya kadarki Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketlerinden (NHANES) verileri incelediler. Veriler, açlık plazma glukoz ölçümü ve artrit verileri içeren 20 yaş ve üstü 10.179 erişkinden gelen bilgileri içeriyordu.

Yapılan incelemede araştırmacılar, prediyabetli yetişkinler arasında artritin yıllık düzeltilmemiş prevalansının %32,0 olduğunu veya bunun da tahminen 26 milyon insana denk geldiğini gördüler. Benzer şekilde, diyabetli yetişkinler arasında yıllık düzeltilmemiş artrit prevalansı %42,0’ydi ve bu da  yaklaşık 13 milyon kişiye denk geliyordu.

Artritli ve Diyabetli Hastaların Yarısı Obez ve Hareketsiz

Araştırmacılar, artrit prevalansının prediyabetli erişkinler ve diyabetli erişkinler arasında anlamlı olarak farklı olmadığını da buldular. Bununla birlikte prevalans, prediyabetli erişkinlerde, prediyabetsiz veya diyabetsizlere göre anlamlı derecede yüksekti. Hem prediyabet hem de artritli bireyler arasında boş zamanlardaki fiziksel hareketsizlik ve obezitenin düzeltilmemiş prevalans oranları ise sırasıyla %56,5 ve %50,1’di.

Araştırmacılar Amerika Birleşik Devletleri'nde prediyabetli 3 erişkinden yaklaşık 1 tanesinde artrit olduğunu belirttiler. Her iki durumda da kişilerin en az yarısı fiziksel olarak etkin olmadığını veya obeziteye sahip olduklarını, bunun da tip 2 diyabet riskini daha da arttırdığını aktardılar. Sonuçların, klinisyenlerin artrit hastaları arasında prediyabet kontrolü yapma ihtiyacını vurguladığını söylediler.

Sağlık hizmetleri ve halk sağlığı profesyonellerinin kanıta dayalı fiziksel aktivite müdahalelerini teşvik ederek fiziksel aktivitenin artrit spesifik sınırlamalarını aşabileceklerinin altını çizdiler. Klinisyenlerin, artritle ilgili fiziksel aktivite önündeki sınırlamaların üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için kanıta dayalı artrit müdahalelerini kullanabileceklerini vurguladılar.

Ulusal Diyabet Önleme Programı'nın yaygınlaştırılmasının, artritli yetişkinler arasında tip 2 diyabet gelişme riskini potansiyel olarak azaltabileceğini ve artrit kaynaklı ağrılarını yönetmelerine yardımcı olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michelle Sandoval-Rosario et al. Prevalence of Arthritis Among Adults with Prediabetes and Arthritis-Specific Barriers to Important Interventions for Prediabetes — United States, 2009–2016, MMWR Morb Mortal Wkly Rep. November 9, 2018 / 67(44);1238–1241.

Sigarayı Bırakmak Romatoid Artrit Riskini Azaltıyor

20 Ağustos 2019

Bir ABD çalışmasında, on yıl önce sigarayı bırakan yetişkinlerin, daha yakın zamanda sigarayı bırakan insanlardan daha düşük romatoid artrit riski taşıyabileceği belirtiliyor.

Sigara içmenin romatoid artrit riski ile bağlantısı uzun süredir bilinmektedir ve sigarayı bırakmak bu riski azaltabilir. Ancak yeni çalışma, sigarayı bırakmanın yıllar içerisinde daha fazla yarar sağlayabileceğine dair taze kanıtlar sunuyor. Çalışmanın yazarlarından Sparks, sigarayı bırakmanın romatoid artrit riskini azaltmak için en iyi yol olduğunu belirtirken, sigarayı kesmenin "Riski azaltmaya yardımcı olması gerektiğini" söylüyor.

Sparks ve meslektaşları, Hemşireler Sağlık Çalışması'nda, romatoid artrit geliştirmiş 1.528 kişiyi içeren 230.000'den fazla kadına ait 38 yıllık verileri incelediler. Hiç sigara içmeyen kadınlara kıyasla, mevcut sigara içenlerin romatoid artrit geliştirme olasılığı %47 daha fazlaydı. Mevcut sigara tiryakilerinin ayrıca ek eklem deformasyonları, sakatlık ve iltihaplanma ile daha şiddetli seyirli olma eğiliminde olan seropozitif hastalık geliştirme olasılığı %67 daha fazlaydı. Son beş yıl içinde sigarayı bırakan kadınlara kıyasla, en az otuz yıl önce sigarayı bırakan kadınların seropozitif romatoid artrit gelişme olasılığı ise %37 daha azdı. Çalışma yazarları, çalışmadaki kadınların ağırlıklı olarak beyaz ve iyi eğitimli olduğunu ve sonuçların diğer insan grupları için farklı olabileceğini de belirttiler. 

Omaha'daki Nebraska Üniversitesi Tıp Merkezi'nde araştırmaya katılmamış bir araştırmacı olan Dr. Kaleb Michaud çalışma ile ilgili: "Kümülatif sigara miktarı ile gelecekteki romatoid artrit riskleri arasında belirgin bir doz bağımlılığı var. Sigarayı bırakmanın romatoid artriti tersine çevirdiğine dair çok az kanıt var. Ancak mevcut sigara içenler sigarayı bırakarak bu riski en aza indirebilirler." şeklinde konuştu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Impact and timing of smoking cessation on reducing risk for rheumatoid arthritis among women in the Nurses’ Health Studies Xinyi Liu  Sara K. Tedeschi  Medha Barbhaiya  Cianna L. Leatherwood  Cameron B. Speyer  Bing Lu Karen H. Costenbader  Elizabeth W. Karlson  Jeffrey A. Sparks

Çoğu İlaç Tedavisi Uzun Süreli Osteoartrit Ağrısını Kontrol Etmekte Başarısız

08 Ağustos 2019

Osteoartrit kronik ve ilerleyici bir hastalıktır. Bununla birlikte bu hastalığın tedavisinde kullanılan ajanlar çoğunlukla kısa süreli dönemler için incelenmektedir. Bu yüzden uzun dönem hastalık yönetimi için net olmayan öneriler ortaya çıkmaktadır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, diz osteoartriti için kullanılan ilaçların randomize klinik çalışmalarından elde edilen bulguların uzun dönem (≥12 ay) takip sonuçlarını analiz ettiler. Araştırmacılar, başlangıçtaki ve mevcut olan en uzun tedavi ile 12 aylık veya daha uzun süreli takip (veya başlangıçtaki değişiklik) verilerini topladılar. Bayesian etkiler ağı meta analizi yaptılar.

Çalışmadaki birincil sonuç, diz ağrısındaki başlangıca göre olan ortalama değişimdi. İkincil sonuçlar fiziksel fonksiyon ve eklem yapısıydı (ikincisi eklem alanı daralması olarak radyolojik olarak ölçüldü). Standartlaştırılmış ortalama farklar (SMD'ler) ve %95 güven aralığı ile ortalama farklar (%95 CrIs)  hesaplandı. %95'lik CrI'ler boş değeri dışladığında bulgular ilişkilendirme olarak yorumlandı.

Veriler Yeterli Değil

Bilim insanları çalışmada ortalama yaş aralığının 55-70 yıl olduğu, yaklaşık %70’ini  kadınların oluşturduğu 22.037 hastayı içeren 47 randomize klinik çalışmayı incelediler. Randomize klinik çalışmalar; analjezikler, antioksidanlar, bifosfonatlar ve stronsiyum ranelat gibi kemik-etken maddeler, non-steroid anti-enflamatuar ilaçlar, hyaluronik asit ve kortikosteroidler gibi eklem içi enjeksiyon ilaçları, osteoartritte glikozamin ve kondroitin sülfat gibi semptomatik yavaş etkili ilaçlar ve cindunistat ve sprifermin gibi onaylı hastalık modifiye edici ajanlar gibi ilaç kategorilerini içeriyordu. 31 müdahale ağrı, 13 müdahale fiziksel fonksiyon ve 16 müdahale eklem yapısı için incelenmişti. Araştırma süresi 1 ila 4 yıl arasında değişmekteydi. Nonsteroid antiinflamatuar ilaç selekoksib ve osteoartritte semptomatik yavaş etkili ilaç glukozamin sülfat için ağrıdaki azalma ile ilişki bulundu, ancak tüm ölçümlerde plaseboya karşı büyük belirsizlik vardı. Ağrı iyileşmesi ile ilişki, sadece 0 ile 100 arasında bir ölçekte ortalama fark kullanılarak analiz edildiğinde ve yüksek önyargı riski altında olan araştırmalar hariç tutulduğu durumlarda, glukozamin sülfat için önemli kaldı. Glukozamin sülfat, kondroitin sülfat ve stronsiyum ranelat için eklem alanı daralmasında iyileşme için ilişkiler bulundu.

Araştırmacılar yaptıkları sistematik derlemede ve diz osteoartritli hastaların çalışmalarının meta-analizinde ve en az 12 ay takipte, plasebo ile yapılan tüm karşılaştırmalarda ağrıdaki değişiklik için etki büyüklüğü tahminleri etrafında belirsizlik olduğunu belirttiler. Diz osteoartriti için ilaçların etkililiği konusundaki belirsizliği gidermek için daha büyük randomize klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gregori et al. Association of Pharmacological Treatments With Long-term Pain Control in Patients With Knee Osteoarthritis, JAMA. 2018;320(24):2564-2579.

Karaciğer Yağlanması ile Osteoporotik Kırıkların İlişkisi Araştırıldı

04 Temmuz 2019

Araştırmacılar, alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) erişkinlerde kemik mineral yoğunluğu (BMD) ve osteoporotik kırık riski üzerindeki etkisini incelediler. Bununla birlikte, NAFLD'nin kemik sağlığını olumsuz şekilde etkileme derecesi belirsizliğini korumaktadır. Bu meta-analiz, görüntüleme ile tanımlanmış veya biyopsi ile kanıtlanmış NAFLD'nin, orta yaşlı ve yaşlı bireylerde (esas olarak Çinli erkeklerde) düşük BMD ile kendisinin bildirdiği bir osteoporotik kırık öyküsü ile ilişkili olduğunu göstermektedir. NAFLD, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde en yaygın karaciğer hastalığıdır ve genel popülasyondaki yetişkinlerin en az %25 ila %30'unu etkilediği tahmin edilmektedir. NAFLD, yalnızca karaciğer ile ilişkili morbidite ve mortalite ile değil aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklar ve diğer ekstrahepatik hastalıklar (örneğin, tip 2 diyabet, kronik böbrek hastalığı ve kolorektal kanser) gelişme riski ile de ilişkilidir.

Osteoporoz, düşük BMD ve kemik mikro mimarisinde bozulma ile karakterize, kemik kırılganlığında artış ile kendini gösteren bir iskelet hastalığıdır. Osteoporoz, ilerleyen yaşta kümülatif kırık oranlarının yüksek olması nedeniyle halk sağlığı problemidir. Özellikle, kalça kırığı yüksek sağlık maliyetleri ile birlikte artan morbidite ve mortalite riskiyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğundan, tüm osteoporotik kırıkların en ciddi olanıdır. Bu nedenle, osteoporoz için yeni ve potansiyel olarak değiştirilebilir risk faktörlerinin belirlenmesi klinik pratikte önemli bir konudur.

Karaciğer Yağlanması Kemik Kırığı Riskini Arttırıyor

Son zamanlarda, NAFLD ve osteoporoz arasında olası bir ilişkinin varlığı, önemli bir bilimsel ilgi yarattı. Birçok gözlemsel kesitsel veya vaka kontrol çalışması, orta yaşlı ve yaşlı bireylerde görüntüleme tanımlı veya biyopsi ile kanıtlanmış NAFLD ve BMD ölçümü arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bununla birlikte, bu tür çalışmalardan elde edilen bulgular şu ana kadar tutarsız ve çelişkili olmuştur. Bazı çalışmalar NAFLD ile azalan BMD arasında, özellikle de Çinli erkeklerde önemli bir ilişki olduğunu bildirirken, bazılarında NAFLD ile artan BMD arasında önemli bir ilişki olduğunu bildiren çalışmalar da mevcuttur. Ayrıca, düşük BMD ile NAFLD'nin ciddiyeti arasında bir ilişki olup olmadığı da belirsizliğini korumaktadır.

Son zamanlarda, Çinli orta yaşlı ve yaşlı bireylerin bazı büyük kesitsel çalışmaları da, ultrason tanısı almış NAFLD'nin yaşlı erkeklerde, kendisinin bildirdiği bir osteoporotik kırık öyküsü ile önemli derecede ilişkili olduğunu göstermiştir. Genel olarak, mevcut bulgular, literatürde mevcut olan tek meta-analizin sonuçlarını ~25 kat arttırılmış bir örneklem büyüklüğü ile desteklemekte ve daha da genişletmektedir. Bununla birlikte, NAFLD ile osteoporoz riski arasındaki ilişkiyi ele almak için uzun vadeli ve iyi tasarlanmış ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Şu anda NAFLD'nin osteoporotik kırık riskini arttırabileceğine dair biyolojik olarak kabul edilebilirlik kanıtı ortaya çıkmıştır. Gerçekten de, NAFLD (özellikle çeşitli seviyelerde hepatik fibrozisli alkolik olmayan steatohepatit [NASH]) insülin direncini şiddetlendirebilir ve sitokinlerin ve kemik demineralizasyonunu ve osteoporozu teşvik edebilen moleküllerin salınmasına neden olabilir. NAFLD şiddetine göre çeşitli iskelet bölgelerinde BMD'de anlamlı ve tutarlı bir farklılık göstermemesine rağmen, sirozlu hastalarda, özellikle de alkolik sirozlu veya ilerlemiş kolestatik karaciğer hastalığı olanlarda osteoporozun sık görülen bir komplikasyon olduğu bilinmektedir. Bu klinik ortamda, ana risk faktörleri hastalık şiddeti, yaşlılık ve kolestaz süresidir. NAFLD'de osteoporoz riski ile ilgili çelişkili literatür ve NAFLD'yi hem osteoporoz hem de uzun vadeli kırık riski ile ilişkilendiren temel biyolojik mekanizmalarla ilgili ortaya çıkan veriler göz önüne alındığında meta-analizin konusunun klinik olarak anlamlı olduğu anlaşılmıştır. Sonuç olarak, gözlemsel çalışmaların (ağırlıklı olarak Asya etnik kökene sahip orta yaşlı ve yaşlı bireyleri içeren) bu kapsamlı meta-analizinin sonuçları, görüntüleme veya histoloji ile tespit edilen NAFLD'nin, bildirilmiş bir osteoporotik kırık öyküsü ile önemli ölçüde ilişkili olduğunu göstermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Non-alcoholic Fatty Liver Disease Is Associated With a History of Osteoporotic Fractures but Not With Low Bone Mineral Density Alessandro Mantovani; Marco Dauriz; Davide Gatti; Ombretta Viapiana; Giacomo Zoppini; Giuseppe Lippi; Christopher D. Byrne; Fabrice Bonnet; Enzo Bonora; Giovanni Targher Aliment Pharmacol Ther. 2019;49(4):375-388.

Nişastalı Yiyecekler Lupuslu Kişilerde Otoimmün Reaksiyonları Azaltabilir

18 Haziran 2019

Sistemik lupus eritematozus (SLE), bir kişinin bağışıklık sisteminin kendi bedenine saldırdığı bir hastalıktır. Hastalığın barsak bakterilerinden etkilenebildiğinden şüphelenilmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, SLE'ye bağlı Toll benzeri reseptör 7 (TLR7) ilişkili fare modellerini kullanarak, barsak mikrobiyotasındaki diyet etkilerini incelediler. Farelerle yapılan deneylerde, bazı barsak bakterilerinin hastalığı şiddetlendirdiğini, ancak tüketilen dirençli nişastanın bu bakterilerin büyümelerini durdurabildiğini gösterdiler. Sağlıksız farelerin yüksek düzeyde laktobasil seviyesine sahip olması bu bakterinin lupus ile ilişkili olabileceğini düşündürdü.

Araştırmacılar, lupuslu farelerde bakterileri bağırsaklardan temizlemek için antibiyotik verdiler. Sonuçlar, bu farelerin daha sonra daha az şiddette otoimmün yanıtlara sahip olduklarını ve antibiyotik almayanlardan iki kat daha fazla hayatta kalma olasılıkları olduğunu ortaya koydu. İç organların kültürü ve 16S rDNA sekanslaması, farelerde L.Reuteri'nin TLR7'ye bağlı translokasyonu ve bir SLE hastası alt grubundaki Lactobasillus'un fekal zenginleşmesini gösterdi. L. reuteri kolonizasyonu, spesifik patojensiz ve gnotobiyotik koşullar altında otoimmün belirtileri kötüleştirdi, özellikle artan plazmasitoid dendritik hücreler (pDC'ler) ve interferon sinyalizasyonunu arttırdı. Bununla birlikte,  lupuslu fareler yedi ay boyunca dirençli nişasta ile beslendiğinde, nişasta L. reuteri'nin birikimi ve translokasyonunu, büyümesini inhibe eden kısa zincirli yağ asitleri ile baskıladı. Nişasta pDC'leri, interferon yolaklarını, organ tutulumunu ve mortaliteyi azalttı.

Lupuslu Farelerde Otoimmün Reaksiyonları Azaltıyor

Araştırmacılar, nişastanın lupus eğilimli konaklarda insan otoimmünitesinin patogenezinde yer alan interferon yolaklarını destekleyen bir patobiyotörü baskılayarak yararlı etkiler gösterdiğini belirttiler. Nişastalı yiyeceklerin, lupuslu insanlar için otoimmün reaksiyonları hafifletebileceğini düşündüler.  Araştırmacılar, bakterilerin lupuslu farelerin barsaklarına, karaciğerlerine ve dalaklarına da yayıldığını ve bunun sağlıklı farelerde normalde görülmediğini aktardılar. Bunun, lupusun barsaklara ek olarak birçok organda sistemik immün yanıtları içermesini açıklayabileceğini söylediler.

Lactobacillus’un sağlıklı insanlarda bulunması ve probiyotiklerde iyi bakteri olarak tanınmasından dolayı, hastalık ile ilişkili bir aday olarak ortaya çıkmasının şaşırtıcı olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar, nişasta diyetinin insan hastalarına fayda sağlayıp sağlayamayacağının gösterilmediğini ve bundan sonra ki hedeflerinin bunu araştırmak olacağını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zegarra-Ruiz DF, El Beidaq A, Iñiguez AJ, Lubrano Di Ricco M, Manfredo Vieira S, Ruff WE, Mubiru D, Fine RL, Sterpka J, Greiling TM, Dehner C, Kriegel MA. A Diet-Sensitive Commensal Lactobacillus Strain Mediates TLR7-Dependent Systemic Autoimmunity. Cell Host Microbe. 2019 Jan 9;25(1):113-127.e6.

Prevotella Copri’nin Romatoid Artrit Hastalarında Rolü

13 Haziran 2019

Romatoid artritin (RA) etiyopatogenezinin, çevresel faktörlerin duyarlı bireylerde bağışıklık sisteminin patolojik bir aktivasyonunu indüklediği çok aşamalı bir süreçten kaynaklandığı düşünülmektedir. Son çalışmalar, patolojik otoimmün yanıtın ilk adımlarının, eklemlerden ziyade mukozal bölgelere dayandığını göstermiştir.

Barsak disbiyozunun RA patogenezinde nedensel bir rol oynadığı ve genetik olarak duyarlı farelerde artrit gelişimini tetiklediği gösterilmiştir. Prevotella copri’nin, RA tanısı alan hastaların barsak mikrobiyotaslarında oldukça zengin olduğu tespit edilmiştir ve RA hastalarında başlangıçta P. copri'nin rolünü düşündüren bu organizmaya karşı artan bir bağışıklık tepkisi gösterilmiştir. Kesin mekanizmalar belirsiz kalmasına rağmen, RA'ya özgü otoantijenler ve P. copri proteinlerinden gelen epitoplar arasındaki sekans homolojisi rapor edilmiştir ve bu, moleküler taklit hipotezini desteklemektedir.

Bu gözlemler göz önüne alındığında, Prevotella spp. içeren intestinal disbiyoz RA ve potansiyel tedavi hedefi için bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte, RA gelişiminde intestinal disbiyozun nedensel rolünün belirlenmesi için, RA gelişiminden önce Prevotella spp varlığının,  RA başlangıcı öncesi longitudinal çalışmalarda gösterilmesi gereklidir.

İntestinal Disbiyoz Etkisi

Yapılan yeni bir çalışmada, klinik olarak görünür RA gelişmeden önce RA'nın klinik öncesi evrelerindeki bireylerde mikrobiyotayı karakterize etmek ve Prevotella spp. prevelansını tanımlamak amaçlandı. Araştırmacılar, RA'lı hastaların birinci derece akrabalarının (FDR) devam eden bir kohort çalışmasında; asemptomatik ve otoantikorlar olmadan 'FDR kontrollerini' ve klinik öncesi RA evrelerinde, anti-sitrüline peptid antikorları veya romatoid faktör pozitifliği veya olası RA ile ilişkili semptom ve bulguları geliştirmiş olan bireyleri belirlediler. Dışkı örneklemesi ve kültürden bağımsız mikrobiyota analizleri ardından tanımlayıcı istatistikler ve topluluk yapılarının istatistiksel analizleri yapıldı.

Çalışmaya, 50'si “FDR kontrolleri” ve 83'ü “klinik öncesi RA evrelerinde” sınıflandırılan toplam 133 katılımcı dahil edildi. 'Klinik öncesi RA evrelerinde' bireylerin mikrobiyotası FDR kontrollerine kıyasla önemli ölçüde değişmişti. 'Klinik öncesi RA' grubunda, Prevotellaceae bakteri ailesinin, özellikle Prevotella spp.'nin önemli bir zenginleşmesi olduğu tespit edildi.

Araştırmacılar, Prevotella spp.’nin RA'nın klinik öncesi evrelerindeki bireylerde RA'nın başlamasından önce zenginleşmesinin, RA gelişiminde intestinal disbiyozun rolünü ortaya koyduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alpizar-Rodriguez D, et al. Prevotella copri in individuals at risk for rheumatoid arthritisAnn Rheum Dis 2019;0:1–4.

Postmenopozal Kadınlarda Diz Osteoartriti ve Menopozal Hormon Tedavisi

03 Haziran 2019

Kadınlarda menopozdan sonra osteoartrit insidansı artar ve bu durum hormonal değişikliklerle ilişkili olabilmektedir. Östrojen eksikliğinin osteoartrit gelişimini etkilediği bilinmektedir ve menopozal hormon tedavisinin (MHT) osteoartrit gelişimi ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, diz osteoartrit ve MHT arasındaki ilişki tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir kesitsel gözlem çalışmasında, büyük ölçekli ulusal veriler kullanılarak diz osteoartrit prevalansı ve MHT arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışma için, Kore Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketi'nden (2009-2012) 4.766 menopoz sonrası kadının verileri toplandı. MHT, ≥1 yıl düzenli hormon ilacı kullanımı şeklinde ve diz osteoartriti semptom ve radyografik bulgulara göre tanımlandı. Demografik ve yaşam tarzı değişkenleri, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında karşılaştırıldı.

Araştırmacılar, MHT grubundaki 441 kadını, MHT süresi, yaş, obezite, menarş ve menopoz yaşı, hipertansiyon, diyabetus mellitus, alkol alımı, sigara içme durumu ve sosyoekonomik durum için ayarladıktan sonra, MHT olmayan gruptaki 4325 kadına göre bu kadınların %30 daha az osteoartrite sahip olma olasılığı olduğunu gördüler. Çoklu lojistik regresyon modelinde MHT grubu için osteoartrit olasılık oranı, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında 0,70’ti.

Menopozal Hormon Tedavisi Osteoartrit Riskini Azaltıyor

Tüm genel özellikler, MHT ile MHT olmayan gruplar arasında hipertansiyon, sigara içme durumu ve hane halkı gelir düzeyi hariç, önemli ölçüde farklılık gösterdi. Araştırmacılar, yaş, vücut kitle indeksi ve diyabet prevalansının, MHT olmayan grupta MHT grubundan anlamlı derecede yüksek olduğunu belirttiler. MHT alan grupta eğitim düzeyi, almayan gruba göre daha yüksekti. MHT grubu, MHT olmayan grupla karşılaştırıldığında menarşta daha genç ve menopozda daha yaşlıydı.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, ülke genelinde bir MHT alan menopoz sonrası kadınların, MHT almayanlara kıyasla, semptomatik diz osteoartriti geliştirme olasılığının daha düşük olduğunu gösterdiğini belirttiler. Menopozda alınan östrojenin kıkırdak hasarını önleyebileceğini ve röntgende görülen diz bozulmasını azaltabileceğini söylediler. Bununla birlikte, bu kesitsel çalışmanın nedensel ilişkiler hakkındaki sonuçları engellediğini, bu nedenle diz osteoartrit ve MHT arasında nedensel bir ilişki kurmak için ileriye dönük çalışmalar ve müdahale araştırmaları yapılması gerektiğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jung Jae Hyun, Bang Cho Hee, Song Gwan Gyu, Kim Cholhee, Kim Jae-Hoon, Choi Sung Jae. Knee osteoarthritis and menopausal hormone therapy in postmenopausal women, Menopause December 21, 2018.

Kronik Ağrı İçin Yeni Bir Tedavi Hedefi Bulundu

28 Mayıs 2019

Siyatik, kanser ve romatoid artrit gibi kronik ağrıya neden olan durumları yönetmek zor olabilir. Ağrı yönetiminin bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri kronik ağrı mekanizmalarının karmaşık olmasıdır. Sürekli ağrı hissetmek ya da hiç rahatlama olmaması, hastaların yaşam kalitesini oldukça düşürür. Genel amaçlı ağrı giderici ilaçlar genellikle etkisizdir. En iyi ağrı kesici olan morfin bile kanser hastalarında ağrıyı tam olarak engelleyememektedir.

Günümüzde kronik ağrı dünya çapında giderek artmaktadır. Kronik ağrı hastası sayısındaki artış, acil olarak yeni tedavi ajanlarının geliştirilmesini gerektirir. Bu nedenle bu alanda yapılacak çalışmaların sağlık hizmetleri üzerinde önemli sonuçları olacaktır.

“Orphan” nükleer reseptörler olan REV-ERBa ve REV-ERBβ (REV-ERB'ler) astroglioma hücrelerinde enflamatuar ile ilişkili gen transkripsiyonunun düzenlenmesinde çok önemlidir, ancak nosiseptif transdüksiyondaki rolleri henüz ayrıntılandırılmamıştır. Spinal dorsal korna astrositleri kronik ağrının korunmasına katkıda bulunur.

Önceki araştırmalar, bazı genlerin üretimini engellemek için hücrenin içine kimyasal sinyaller gönderen bir tür hücre reseptörünün (REV-ERB) aktive edilmesinin, vücutta ağrıya neden olan enflamatuar molekülleri düzenlediğini göstermiştir. Bu araştırmalar, REV-ERB'leri aktifleştirmek için kullanılan bir molekülün, immün hücrelerde enflamatuar moleküllerin üretimini azalttığını göstermiştir. Bununla birlikte, REV-ERB agonistinin (stimülatörü) nosiseptif davranışlar (ağrı reaksiyonlar) veya kronik ağrı üzerindeki etkisi araştırılmamıştır.

Tek Hedef Yeterli Değil

Hiroşima Üniversitesi araştırmacıları yaptıkları çalışmada, ilk olarak REV-ERB agonistinin kronik ağrı üzerindeki etkisini kontrol ettiler. Araştırmacılar, kronik ağrının bir hedefle azaltılmasının yeterli olmadığını, ağrıya neden olan birçok molekülü kapsamanın önemli olduğunu ve REV-ERB'lerin uygun bir hedef gibi göründüğünü belirttiler.

Araştırma grubu, nükleer reseptör REV-ERB'lerin özelleşmiş omurilik hücrelerinde (astrositler) aktifleştirilmesinin farelerde ağrı hafiflemesi ile sonuçlanıp sonuçlanmadığını belirlemek için bu bilgiyi kullandılar. Fareleri, REV-ERB'leri açan moleküllerle farklı ağrı duyarlılığı seviyelerinde tedavi ettiler. Ağrı üzerinde belirgin bir etkisinin olup olmadığını test etmek için, farelerin arka pençelerine bir filament ile dokundular. Fareler pençelerini filamentten uzaklaştırdıklarında, ağrıyı kaydettiler. Hafif dokunuşlara, kronik ağrılı fareler tepki gösterirken, “normal” fareler yalnızca kuvvet arttığında hareket etti. Bir REV-ERB uyarıcısı ile tedavi edildiğinde kronik ağrılı fareler, sahip oldukları kronik ağrı tipine bağlı olarak daha hafif dokunuşlara tepki vermedi. Araştırmacılar, aynı tür kronik ağrılı, tedavi edilmeyen fareler kadar acı hissetmedikleri sonucuna vardılar.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmayla elde ettikleri bulgularla, bu yeni hedefin birçok kronik ağrı çeken kişinin yararına olabileceğine inanıyorlar. Çeşitli kronik ağrı kesici türleri için yeni ilaçlar geliştirmek üzere daha fazla araştırma yapmayı planlıyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Norimitsu Morioka, Keitaro Kodama, Mizuki Tomori, Kanade Yoshikawa, Munenori Saeki, Yoki Nakamura, Fang Fang Zhang, Kazue Hisaoka-Nakashima, Yoshihiro Nakata. Stimulation of nuclear receptor REV-ERBs suppresses production of pronociceptive molecules in cultured spinal astrocytes and ameliorates mechanical hypersensitivity of inflammatory and neuropathic pain of mice. Brain, Behavior, and Immunity, 2019.

Fibromiyaljide Sigara Kullanımı, Bilişsel İşlevi Nasıl Etkiliyor?

29 Nisan 2019

Fibromiyalji, Birleşik Devletler’deki yetişkin nüfusun %2 ila %6,4'ünü etkilediği tahmin edilen yaygın bir hastalıktır. Kronik yaygın ağrı, fibromiyaljinin temel bir belirtisi olsa da, “fibrofog” olarak adlandırılan bilişsel bozulma da hastalığın temel bir özelliğidir ve ağrı semptomlarından bile daha fazla engelleyici olabilir. Yapılan çalışmalar, fibromiyalji hastalarının %50-80'inin bellek azalması, mental konfüzyon ve konsantrasyon güçlüğü yaşadığını bildirmektedir. Fibromiyalji hastalarında bilişsel işlev bozukluğu için risk faktörleri ile ilgili sınırlı veri vardır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyaljili hastalarda sigara kullanımı ile bilişsel işlev arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Mayıs 2012 - Kasım 2013 tarihleri arasında 668 fibromiyalji hastasını incelediler. Hastalar sigara içme durumuna göre “sigara içenler” ve “içmeyenler” olarak sınıflandırıldı. Çalışmadaki birincil sonuç bilişsel işlevdi (MASQ). İkincil sonuçlara ise fibromiyalji semptom şiddeti (FIQ-R), yaşam kalitesi (SF-36), yorgunluk (MFI-20), uyku (MOS-uyku ölçeği), kaygı ( GAD-7) ve depresyon (PHQ-9) dahil edildi. Sürekli ve kategorik değişkenler için sırasıyla bağımsız t testleri ve Ki-kare testleri yapıldı. Sigara içmenin, birincil ve ikincil sonuçları ön gördürüp gördürmediğini belirlemek için çok değişkenli regresyon analizi kullanıldı.

Sigara İçenlerde Bilişsel Kayıp

Çalışmaya dahil edilen hastaların 94’ü (%14,07)  sigara içicisi olduğunu bildirdi. Sigara içmek; düşük eğitim düzeyi, bekar olmak ve genç yaş ile ilişkiliydi. Analizler ayrıca sigara içiminin, düşük toplam bilişsel fonksiyonel puan ve dil, sözel bellek, görsel-uzaysal bellek ve dikkat için düşük MASQ alt ölçek puanlarında risk faktörü olduğunu gösterdi. Benzer şekilde; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz de sigara kullanımını, bu puanlar için risk faktörü olarak tanımladı. İkincil sonuçlara göre sigara; daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha fazla yorgunluk, artan uyku problemleri ve artan anksiyete ve depresyon ile ilişkiliydi. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz sigara kullanımını daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha büyük uyku sorunları ve artan kaygı ve depresyon için bir risk faktörü olarak gösterdi.

Araştırmacılar fibromiyalji hastalarında sigara içmenin bilişsel işlev bozukluğu için bir risk faktörü olduğunu belirttiler. Ayrıca, sigara içen fibromyalji hastalarının artmış semptom şiddeti, daha kötü yaşam kalitesi indeksleri, daha kötü uyku ve artmış anksiyete ve depresyon bildirme olasılığının daha yüksek olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ryan D'Souza, Lin Ge, Terry Oh, Arya Mohabbat, Ann Vincent, W. Michael Hooten, Li Jiang, Mary Whipple, Samantha McAllister, Zhen Wang, Wenchun Qu. Tobacco Use in Fibromyalgia Is Associated with Cognitive Dysfunction: A Prospective Cohort Study, ASRA’s 17th Annual Pain Medicine Meeting November 15-17, 2018.

Erken Başlangıçlı Primer Sjögren Sendromunda Prognoz Daha Mı Kötü?

26 Nisan 2019

Primer Sjögren sendromu (SS), genellikle vakaların %15'inde ciddi sistemik komplikasyonlarla, 40 ila 60 yaş arasında başlar.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, erken başlangıçlı hastalığın belirli bir fenotip ile ilişkili olup olmadığını ve kötü bir sonucun ön görücüsü olup olmadığını belirlemeyi amaçlamışlardır. Birincil Sjögren sendromunda sistemik tutulumu öngören faktörleri belirlemeye çalışan ileriye dönük, çok merkezli, prospektif, ulusal bir Fransız veri tabanı olan ASSESS kohortuna alınan 393 hastanın biyolojik ve klinik verileri tanıdaki yaşa göre karşılaştırılmıştır. Çalışmaya erken başlangıçlı Sjögren sendromu tanısı almış 55 hasta ve geç başlangıçlı hastalığı olan 338 kişi dahil edilmiştir.

Araştırmada klinik ve biyolojik semptomlar başlangıçta ve tanıdan 5 yıl sonra karşılaştırılmıştır. Hastalık aktivitesini ölçmek için EULAR Sjögren Sendromu Hastalık Aktivite İndeksi (ESSDAI) kullanılmıştır.

Analizde erken başlangıçlı grup, geç başlangıçlı grupla karşılaştırılmış ve erken başlangıçlı hastalıkla ilişkili birkaç klinik faktör bulunmuştur. Bu faktörler ayrıca erken başlangıçlı hastalığın daha şiddetli olduğunu ve sistemik tutulumla karakterize olduğunu da göstermiştir.

Erken Başlangıçlı Hastalıkta Sistemik Tutulum Daha Fazla

Tanı yaşı 35 yıl veya daha az olarak tanımlanan, erken tanı konan 55 hasta, belirgin şekilde daha yüksek;

  • tükürük bezi genişlemesi (% 47,2’ye karşılık %33,3),
  • adenopati (% 25,5 -% 11,8),
  • purpura (% 23,6’ya karşı % 9,2) ve
  • böbrek tutulumu (% 16,4’e karşı % 4,4) sıklığı göstermiştir.

Bu hastalarda;

  • daha sık hipergamaglobulinemi (% 60,8’e karşı % 26,6),
  • daha yüksek RF pozitifliği (% 41,5’e karşı % 20,2),
  • düşük C3 seviyesi (% 18,9’a karşı % 9,1),
  • düşük C4 seviyesi (% 54,7’ye karşı % 40,2) ve
  • düşük otoantikor seviyeleri [anti-SSA ile % 84,6 -% 54,4 ve anti-SSB ile % 57,7 -% 57,7] görülmüştür.

ESSDAI skorlarındaki bazal ve 5 yıllık takip arasındaki değişim, erken başlangıçlı grupta kötüleşme eğilimi ve daha geç başlangıçlı grupta anlamlı bir iyileşme eğilimi ile dikkat çekici şekilde farklı bulunmuştur.

Araştırmacılar, erken başlangıçlı primer SS’in, ciddi sistemik hastalığın prediktif faktörleri olduğu bilinen klinik ve biyolojik özelliklerle tanımlanan spesifik bir fenotip ile ilişkili olduğunu belirtmişlerdir. İlginç bir şekilde, ESSDAI skorunun, hastalığın başlangıcındaki yaşa bağlı olarak farklı bir gelişim gösterdiğini, erken başlangıçlı hastalığı olanların zamanla kötüleşmeye meyilli olduğunu aktarmışlardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anquetil et al. Is early-onset primary Sjögren’s syndrome a worse prognosis form of the disease? Rheumatology. Published online December 17, 2018.

Tempolu Yürüyüş ile Diz Cerrahisi Azaltılabilir Mi?

12 Mart 2019

Yeni yapılan bir çalışmaya göre diz osteoartriti olan veya bu açından yüksek risk altında olan kişiler, günde sadece 5 dakikalık tempolu bir yürüyüş ile 5 yıllık total diz replasmanı riskini azaltabilmektedir. Newark'taki Delaware Üniversitesi'nde fizik tedavi alanında araştırma yapan bilim insanları, önceki çalışmaların tempolu yürümenin yararlı olup olmadığı ya da bu hasta popülasyonunda daha fazla yaralanmaya neden olup olmayacağı konusunda değişken sonuçlara ulaşıldığını belirttiler. Bilim insanları ACR 2018’de yayınlanan bu yeni çalışmanın diz osteoarteriti olan hastalar için bir başlangıç noktası olduğunu ve bulguların sağlık hizmeti maliyetleri üzerinde de büyük etkiye sahip olacağını öne sürdüler. Mevcut kayıtlara göre 2005 yılında toplam 450.000 kişide diz protezi varken bu sayının 2030'da 3.4 milyon olacağı çalışma ile öngörüldü.

Bu beş yıllık çalışma için araştırmacılar, Osteoartrit Girişimi'ne kayıtlı olan ve çalışma süresince total diz artroplastisi geçirmemiş hastaları 48 ay boyunca çalışmalarına dahil ettiler. Ekip, çalışma katılımcılarının yürüme hızını sınıflandırmak için ivme ölçer verilerinden faydalandı. Çalışmada yürüme hızlarına göre; 1 adım/dakikadan az olanlar "yürüme yürüyüşü", 1 ila 49 adım/dk "çok hafif yürüme", 50 ila 100 adım/dk "hafif yürüme veya gezinti", 100 adım/dk veya daha üzeri ise "orta veya şiddetli yürüyüş" olarak tanımlandı. Çalışmada seçilen grubunun yaş ortalaması 65, ortalama vücut kitle indeksi 28.4 kg/m² ve katılımcıların %55'i kadındı.

Tempolu Yürüyüş, Artroplastiyi Azaltıyor

5 yıllık süre zarfında, 1854 katılımcı en az 7 gün boyunca bir ivme ölçer kullandı ve bu hastalara toplam 108 diz protezi uygulaması yapıldı. Çalışmada, günlerinin 5 dakikasını yürüme için ayırmayanlara kıyasla, 5 dakikalık orta – şiddetli yürümeye ayıran katılımcılarda total diz replasman oranının %16 azaldığı görüldü (tehlike oranı: 0,84; %95, güven aralığı: 0,72 - 0,98). Öte yandan bu sürenin 5 dakikalık çok hafif veya hafif yürümeyle değiştirilmesinin katılımcılara bir etkisi olmadı. Ek olarak, radyografik ve semptomatik diz osteoartriti olan katılımcılar arasında da bir fark bulunamadı.

Bilim insanlarına göre bu bulgular, cerrahların, romatologların ve birinci basamak doktorlarının hastaları ortak bir biçimde yönetmeleri gerektiğinin önemini vurguladı. Araştırmacılara göre daha aktif olan hastalarda, eklemleri destekleyebilecek ve kıkırdakları koruyabilecek kas kondisyonu ve sıvı üretiminin devamlılığı korundu. Çalışmada, aktif yaşamanın genel sağlık ve vücut ağırlığının da ön görücüsü olduğunun, bu durumun da eklemlere binen ağırlık üzerinde etkili olduğunun altı çizildi. Tüm bu bulguların makul bir biçimde birbirileri ile uyuştuğunu belirten araştırmacılar, çalışmalarının hem hastalar hem de sağlık çalışanları için total diz replasmanını geciktirici bir yöntemi işaret etmesi nedeniyle değerli olduğunu belirttiler. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Master H et al. Friend or Foe: Does Walking at Higher Intensities Increase or Decrease the Risk of Total Knee Arthroplasty over Five Years?American College of Rheumatology (ACR) 2018 Annual Meeting: Abstract 1166. Presented October 22, 2018

Diyette Yağ ve Sükroz İçeriğinin Osteoartrit Patolojisine Etkileri

13 Şubat 2019

Obezite, diz osteoartriti için en önemli risk faktörlerinden biridir. Bununla birlikte, obeziteye bağlı osteoartriti önlemek veya tedavi etmek için stratejiler, özellikle metabolik faktörler açısından, hastalığın etyolojisi hakkındaki belirsizlik nedeniyle sınırlıdır. Pro-obezojenik diyetlerin ve çeşitli makro-besin bileşenlerinin kondrosit patofizyolojisini nasıl etkilediği iyi anlaşılamamıştır. Yüksek yağlı diyetle indüklenen obez fareler, obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığına dair hipotezleri test etmek için yaygın olarak kullanılan bir model haline gelmiştir, ancak hastalığın şiddetindeki değişiklikle sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bazı raporlar, yalnızca diyet tedavisinin farelerde osteoartriti indüklemek için yetersiz kaldığı sonucuna varmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tipik düşük yağlı kontrol diyetlerindeki artan sükroz içeriğinin osteoartrit patolojisine katkıda bulunduğunu ve böylece yüksek yağlı bir diyetin etkilerini değerlendirirken sonuçların değiştiğini varsaymışlardır. Bu hipotezi erkek C57BL / 6J farelerinde, 6 ila 26 haftalık bağımsız olarak sükroz veya yağ içeriği saflaştırılmış diyetlerin etkilerini karşılaştırarak test etmişlerdir.

Beslenme Şekli ve Obezite Etkili

Sonuçlar arasında, osteoartrit patolojisi, serum metabolitleri ve kıkırdak geni ile hücresel metabolizma ve stres-tepki yollarıyla ilişkili protein değişiklikleri yer almıştır. Düşük yağlı izo-kalorik saflaştırılmış diyetlerde sükrozun mısır nişastasına göre rölatif içeriğinin, vücut kitlesi ya da vücut yağında farklılık olmamasına rağmen; serum metabolitleri, eklem patolojisi ile kıkırdak metabolik ve stres-tepki yollarında önemli farklılıklara neden olduğu gözlenmiştir. Ayrıca yüksek diyet yağının, kıkırdakta yağ asidi metabolik enzimlerini arttırdığı gösterilmiştir. Artaştırmacılar, elde ettikleri bulguların, kontrol diyetlerinin seçiminin, fare osteoartriti çalışmalarında dikkatle düşünülmesi gerektiğini gösterdiğini aktarmışlardır. Ayrıca, çalışmanın bozulmuş kıkırdak metabolizmasının, diyet ve obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığının anlaşılmasına katkıda bulunabileceğini gösterdiğini de eklemişlerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Donovan et al. Independent effects of dietary fat and sucrose content on chondrocyte metabolism and osteoarthritis pathology in mice, Disease Models & Mechanisms (2018) 11, dmm034827.

Bağışıklık Sistemi Düzenleyicileri PLD3 ve PLD4’ün Beklenmedik Rolleri

06 Şubat 2019

Lökositler tarafından mikrobiyal genetik materyalin algılanması genellikle yararlı pro-enflamatuar sitokinleri ortaya çıkarır, fakat düzensiz yanıtlar ciddi patogenezlere neden olabilir. Genom ölçeğindeki ilişkilendirme çalışmaları, fosfolipaz D3'ü (PLD3) kodlayan geni Alzheimer hastalığıyla, PLD4'ü ise romatoid artrit ve sistemik sklerozla ilişkilendirmektedir. Fosfolipaz, lipitleri bozan bir tür proteindir. PLD1 ve PLD2 proteinleri bu görevi yürütür ve PLD3 ve PLD4'ün benzer işlevlere sahip olması beklenir. Çünkü moleküler yapılarının bir kısmı çok benzerdir. PLD3 ve PLD4, işlevleri belirsiz olan endolizozomal proteinlerdir.  

Yapılan yeni bir çalışmada, PLD3 ve PLD4 olarak adlandırılan bu proteinlerin, bağışıklık sisteminin enfeksiyonları tespit edip yanıt vermesinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. PLD4 eksik olan farelerin, yüksek seviyelerde interferon-γ (IFN-γ) ve splenomegali ile karakterize bir enflamatuar hastalığa sahip olduğu bulunmuştur. Bu fenotipler, PLD4-eksik dendritik hücrelerin tek sarmallı DNA sensörü TLR9'un ligandlarına yanıt yeteneğini değiştirmiştir. PLD3 eksik olan farelerin makrofajlarında TLR9 yanıtları da artmıştır. PLD4 ve PLD3'ün fosfolipaz olduğu düşünülse de, dalak fosfodiesterazla özdeş olan TLR9 ligandlarını parçalayan 5 'ekzonükleazlar olduğu gösterilmiştir. Hem PLD3 hem de PLD4'ü eksik olan fareler, erken yaşamda ölümcül karaciğer enflamasyonu geliştirmiştir. Bu da her iki enzimin de nükleik asitlerin degradasyonu yoluyla enflamatuar sitokin yanıtlarını düzenlemek için gerekli olduğunu göstermiştir.

HLH Hastaları için Yeni Bir Umut

Araştırmacılar, bu semptomlara neden olan şeyi ortaya çıkarmak için daha fazla analiz yapmışlardır. Dendritik hücreler olarak adlandırılan bağışıklık hücreleri, farelerin kendi DNA'sını yabancı olarak algılamış ve savunma hücrelerini buna karşı savunmak için çağırmıştır. Devam eden çalışmalar, PLD3 ve PLD4'ün normal rolünün DNA'yı baskılamak ve bu otoimmün reaksiyonun gerçekleşmesini önlemek olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Araştırmacılar bu iki proteinde beklenmedik bir keşfin, hemofagositik lenfohistiyositoz (nadir ve sıklıkla ölümcül bir çocukluk hastalığı) dahil olmak üzere insan bağışıklık sistemi bozukluklarına ışık tutabileceğini belirtmişlerdir. Farelerde gözlenen durumun çocuklardaki bu hastalığa benzediğini fakat PLD3 ve PLD4'ün insanlarda bu hastalığa dahil olup olmadığını henüz bilmediklerini aktarmışlardır.

Bilim insanları çalışmada ulaştıkları bulguların, kanser immünoterapisinde ve bir dizi otoimmün bozukluğun tedavisinde yeni yaklaşımlara katkıda bulunabileceğine dikkat çekmişlerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gavin et. al. PLD3 and PLD4 are single-stranded acid exonucleases that regulate endosomal nucleic-acid sensing. Nature Immunology, 2018.

Psöriyazis Tedavisinde Tamamlayıcı Tıp Yaklaşımları Ne Kadar Etkili?

02 Ocak 2019

Psöriyazisten (Sedef Hastalığı) muzdarip hastaların % 51'i kadarının, mevcut tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ve alternatif tıbbi (CAM) yöntemler kullandığı çalışmalarda bildirilmiştir. Öte yandan psöriyazis tedavisinde CAM tedavilerinin etkili olup olmadığı açık değildir.

Bir grup araştırmacı tarafından bu alanda yayınlanmış bilimsel makaleler tekrar gözden geçirilip, bir inceleme yayınlandı. Yapılan incelemenin amacı plak psöriyazisi olan hastaların tedavisinde en çok incelenen CAM yöntemlerinin etkililiği ile ilgili bilimsel kanıtları derlemek ve sağlam kanıtlar ışığında bu tedavi yaklaşımlarını tartışmaktı.

Araştırmacılar incelemelerinde PubMed, Embase ve ClinicalTrials.gov aramaları ile literatürdeki 1950 ve 2017 yılları arasındaki tüm belgelenmiş CAM psöriyazis tedavilerini kullandılar. İncelemedeki kriterlere, tedaviyi bilimsel kanıt yönünden destekleyici birden fazla randomize klinik çalışma ile plak psöriyazis tedavisinde en yüksek kanıt düzeyine sahip olan, birinci aşamada tanımlanan tedavilere odaklanmak dahil edilerek daha da geliştirildi. Bu yaklaşım ile ayrıca randomize klinik çalışma verisi olmayan veya tutarlı bir şekilde etkililik gösteremeyen tedavilerin inceleme kapsamı dışında tutulması da sağlandı.

Bilimsel literatürde yapılan CAM terapisi araştırması ile 457 makaleye ulaşıldı ve bu makalelerin 107 tanesi daha yakından inceleme amacıyla çalışmaya dahil edildi. Bu makalelerin 54'ü çalışma dışı bırakıldı, çünkü bu çalışmalardaki ilgili CAM terapileri birden fazla randomize klinik çalışmaya sahip değillerdi veya tutarlı bir şekilde etkisizlik gösteriyorlardı. Arama yoluyla bulunan çalışmalara ek olarak, analize dahil edilen çalışmaların referansları kullanılarak 7 makale daha bulundu. Böylelikle toplamda 44 randomize klinik çalışma (17 çift kör, 13 tek kör ve 14 kör olmayan), 10 kontrolsüz, 2 açık etiketli randomize olmayan, 1 adet prospektif kontrollü çalışma ve 3 meta-analiz, bilim insanları tarafından çalışmaya dahil edildi.

Plaseboya Göre Anlamlı Etkililik

Psöriyazis hastalarına topikal indigo naturalis'in (Qing-Dai Bitkisi) uygulanması, toplam 215 katılımcılı plasebo kontrollü 5 randomize klinik çalışmada incelenmiştir ve bu tedavinin hastalarda önemli iyileşmeler gösterdiği kaydedilmiştir. Zerdeçal ile tedavi ile ise 3 randomize klinik çalışma (toplam 118 katılımcı ile), 1 randomize olmayan kontrollü çalışma ve 1 kontrolsüz çalışmada, psöriyazis plaklarında istatistiksel ve klinik olarak anlamlı gelişmeler sağlanmıştır. İncelemede balık yağı tedavisi 20 çalışmada (12 randomize klinik çalışma, 1 açık etiketli randomize olmayan kontrollü çalışma ve 7 kontrolsüz çalışma) değerlendirildi. Bu yöntemle randomize klinik çalışmaların çoğu psöriyaziste belirgin bir düzelme göstermezken, kontrolsüz çalışmaların çoğu günlük balık yağı kullanıldığında yarar göstermiştir. Meditasyon ve rehberli hayal kurma tedavileri 3 adet tek-kör randomize klinik çalışmada (toplam 112 hasta) çalışılmış ve psöriyazisin tedavisinde ılımlı etkililik göstermiştir. 13 randomize klinik çalışmanın bir meta-analizinde de psöriyaziste iyileşme ile akupunktur ilişkisi incelenmiş ve plasebo ile karşılaştırıldığında akupunktur ile anlamlı bir iyileşme görülmüştür.

Araştırmacılar, mevcut tıbbi literatür incelendiğinde, psöriyazisin tedavisi için en güçlü kanıta sahip CAM terapilerinin indigo naturalis, zerdeçal, diyet modifikasyonu, balık yağı, meditasyon ve akupunktur olduğunu belirttiler ve hazırladıkları incelemenin psöriyazis tedavisi için farklı yaklaşımlar arayan hastalara danışmanlık yapmak isteyen uygulayıcılara yardımcı olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gamret AC et al. Complementary and Alternative Medicine Therapies for Psoriasis: A Systematic Review. JAMA Dermatol. 2018 Nov 1;154(11):1330-1337

Diyette Yağ ve Sükroz İçeriğinin Osteoartrit Patolojisine Etkileri

28 Aralık 2018

Obezite, diz osteoartriti için en önemli risk faktörlerinden biridir. Bununla birlikte, obeziteye bağlı osteoartriti önlemek veya tedavi etmek için tedavi stratejileri, özellikle metabolik faktörler açısından, hastalığın etyolojisi hakkındaki belirsizlik nedeniyle sınırlıdır. Pro-obezojenik diyetler ve çeşitli makro-besin bileşenlerinin kondrosit patofizyolojisini nasıl etkilediği iyi anlaşılamamıştır. Yüksek yağlı diyetle obezitesi indüklenen fareler, obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığına dair hipotezleri test etmek için yaygın olarak kullanılan bir model haline gelmiştir, ancak hastalığın şiddetindeki değişiklikle ilgili sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bazı raporlarda yalnızca diyet tedavisinin farelerde osteoartriti hafifletmek için yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tipik düşük yağlı kontrol diyetlerinin artan sükroz içeriğinin osteoartrit patolojisine katkıda bulunduğunu ve böylece yüksek yağlı bir diyetin etkilerini değerlendirirken sonuçların değiştiğini varsaydılar. Bu hipotezi erkek C57BL / 6J farelerinde, 6 ila 26 haftalık bağımsız olarak sükroz veya yağ içeriği saflaştırılmış diyetlerin etkilerini karşılaştırarak test ettiler.

Beslenme Şeklimiz ve Obezite Etkili

Sonuçlar arasında, osteoartrit patolojisi, serum metabolitleri ve kıkırdak geni ve hücresel metabolizma ve stres-tepki yollarıyla ilişkili protein değişiklikleri yer aldı. Düşük yağlı izo-kalorik saflaştırılmış diyetlerde sükrozun mısır nişastasına göre rölatif içeriğinin, vücut kitlesi ya da vücut yağında farklılık olmamasına rağmen, serum metabolitleri, eklem patolojisi ve kıkırdak metabolizması ve stres-tepki yollarında önemli farklılıklara neden olduğu gözlendi. Ayrıca yüksek diyet yağının kıkırdakta yağ asidi metabolik enzimlerini artırdığı gösterildi.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, diyet sükroz ve yağ içeriğinin, serum metabolik biyolojik belirteçleri ve diz eklemi patofizyolojisi üzerinde, kıkırdak metabolik ve stres yanıtlı genler ve proteinlerde önemli değişiklikler de dahil olmak üzere bağımsız etkilere sahip olduğunu gösterdiğini belirttiler. Elde ettikleri bulguların, kontrol diyetlerinin seçiminin, fare osteoartriti çalışmalarında dikkatle düşünülmesi gerektiğini gösterdiğini aktardılar. Ayrıca, çalışmanın bozulmuş kıkırdak metabolizmasının, diyet ve obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığını açıklamaya katkıda bulunabileceğini gösterdiğini de eklediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Donovan et al. Independent effects of dietary fat and sucrose content on chondrocyte metabolism and osteoarthritis pathology in mice, Disease Models & Mechanisms (2018) 11, dmm034827.

Artritli Yetişkinler için Egzersiz Rehberi Güncellendi

05 Aralık 2018

Fiziksel aktivite (PA), dinlenme (bazal) seviyelerinin üzerinde enerji harcanması ile sonuçlanan iskelet kasları tarafından üretilen herhangi bir vücut hareketi olarak tanımlanmaktadır. Fiziksel aktivite (PA), günlük yaşam, meslek, boş zamanların ve aktif ulaşımın bir parçası olarak yapılan egzersiz, spor ve fiziksel aktiviteleri geniş bir biçimde kapsamaktadır. Egzersiz, planlanmış, yapılandırılmış ve tekrarlayıcıdır ve nihai olarak, fiziksel uygunluğun bir ya da daha fazla boyutunun iyileştirilmesi ya da sürdürülmesini amaçlamaktadır. PA uygulamaları, denetlenen veya denetlenmeyen, tek başına veya gruplar halinde, akut veya kronik sağlık durumlarında gerçekleştirilebilir olmalı, ayrıca her zaman uzun süreli bağlılığı teşvik etmek için davranışsal değişim tekniklerini (BCT) içermelidir. Romatizmal ve kas iskelet sistemi hastalıkları olan kişiler ve genel popülasyon için düzenli fiziksel aktivite (PA) giderek artmaktadır.

Klinik uygulamada PA ile ilgili tavsiye ve rehberlik için kanıta dayalı öneriler geliştirmek amacıyla, PA için halk sağlığı önerilerinin romatoid artrit ve spondiloartrit (SpA) gibi enflamatuar artritleri ve kalça osteoartriti (HOA), diz osteoartriti (KOA) olan kişiler için uygulanabilir olup olmadığını değerlendiren bir çalışma yapıldı. Tavsiyelerin geliştirilmesi için EULAR standardize prosedürleri takip edildi. 16 ülkeden, romatologlar, diğer tıbbi uzmanlar ve doktorlar, sağlık profesyonelleri, hasta temsilcileri, metodolojistlerden oluşan bir görev gücü iki defa bir araya geldi. İlk görev gücü toplantısında, sistematik bir literatür taramasını destekleyen 13 araştırma sorusu tanımlandı. İkinci toplantıda, önerilerden önce sistematik literatür taramasının kanıtları sunuldu ve tartışıldı, araştırma gündemi ve eğitim gündemi oluşturuldu. Enflamatuvar artrit ve OA'lı kişilerde dört kapsayıcı ilke ve PA için 10 öneri geliştirildi.

Öneri 1: Standart bakımın ayrılmaz bir parçası olarak Fiziksel Aktivite

Etkinlik, fizibilite ve güvenlik kanıtları dikkate alındığında, fiziksel aktivite için halk sağlığı önerileri geçerlidir. Fiziksel aktivite, RA, SpA, HOA, KOA tanısı olan kişiler için standart tedavinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Halk sağlığı önerilerine göre, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde PA düzeyi, fiziksel uygunluk ve hastalığa özgü ve genel sonuçlar üzerinde etkilidir. Meta-analiz, kardiyovasküler egzersizlerin her üç durumda da kardiyovasküler kondisyon üzerinde orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. RA ve HOA/KOA hastalarında kas gücü egzersizlerinin kas gücü için orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. SpA veya HOA / KOA'lı kişilerde kombine egzersizlerin (aerobik veya kuvvet egzersizleri artı esneklik egzersizleri) esnekliği etkilemediğini göstermiştir. Bununla birlikte, egzersiz koşulları, değerlendirmeler ve sonuç ölçüleri büyük ölçüde değişmiştir. Esneklik egzersizlerinin tek başına egzersiz yapmadan etkisini karşılaştıran bir çalışma yoktur. Bir RKÇ'de, 48 RA'lı kişide nöromotor performans programı nöromotor performans üzerinde olumlu bir etki göstermiştir.

PA için PH önerileri güvenli kabul edilebilir. Herhangi bir zararlı etki bildirilmemiştir, bunun yerine enflamatuar artritlerde hastalık aktivitesi ve semptomları üzerinde faydalı etkiler rapor edilmiştir.

Öneri 2: Fiziksel Aktivite Teşvik Edilmeli

Tüm sağlık çalışanlarının, hastanın en iyi tedavisiyi almasını desteklemek için, fiziksel aktiviteyi teşvik etmek üzere işbirliği içinde çalışma sorumluluğu olmalıdır. Bu konu ile ilgili takımlar, her türlü sağlık personeli tarafından PA tavsiyesinin sağlanması gerektiği konusunda anlaşmış olmalıdır.

Öneri 3: Fiziksel Aktivite Mümkün Olmalı

Uygulamaların sağlanması, fiziksel aktivite ilkeleri ve romatizmal durumlar alanında yetkili sağlık bakım sağlayıcıları tarafından yapılmalıdır.

Öneri 4: Fiziksel Aktivitenin Değerlendirilmesi

Fiziksel aktivite seviyesi (aktif veya aktif olmayan) ve egzersiz alanları (kardiyorespiratuvar, kas gücü, esneklik ve nöromotor) rutin olarak değerlendirilmelidir. fiziksel aktiviteyi öne çıkaran müdahalelerinin etkisini araştıran 11 çalışmanın üçünde, uyarlanmış fiziksel aktivite müdahalesine başlamadan önce aktif ve aktif olmayan kişileri ayırt etmek için temel taramalar tarif edilmiştir. Her bir alanı değerlendirmek için belirli araçlara ihtiyaç vardır.

Öneri 5: Genel ve hastalığa özgü kontrendikasyonlar

Spesifik kontrendikasyonlar için araçlar (CIs) bulunmuştur. Bununla birlikte, mutlak veya göreceli kontrendikasyonları tanımlayan mevcut genel veya ulusal yönergeler bir öncelik olarak izlenmelidir.

Öneri 6: Kişiselleştirilmiş Amaçlar ve Değerlendirme

Fiziksel aktivite müdahaleleri, düzenli olarak değerlendirilmesi gereken bireysel amaçlara dayanmalıdır. Bu, fiziksel aktivite değerlendirmeleri ve bireysel amaçlarla ilgili diğer değerlendirmeler ile yapılabilir. fiziksel aktivite değerlendirmeleri için, performansa dayalı testler, hasta tarafından bildirilen sonuç ölçümleri ve kendi kendini izleme araçları tanımlanmıştır.

Öneri 7: Genel ve Hastalığa Özel Engeller Ve Kolaylaştırıcılar

Hastalığa özgü engeller arasında hastalık hakkında bilgi eksikliği, güvenli egzersiz hakkında bilgi eksikliği ve ağrı, yorgunluk, sertlik, hareket kısıtlılığı, alevlenme korkusu veya hasar verme gibi semptomlar vardır. Hastalığa özgü kolaylaştırıcılar, arasında egzersizin semptomlarda veya hastalık kontrolünde olumlu etkisi, hastalık ve doğru egzersiz hakkında bilgi, egzersiz öncesi ağrı için ilaç kullanma, öz düzenleme teknikleri kullanma vardır.

Öneri 8: Bireyselleştirilmiş Değerlendirme Sonrası Fiziksel Aktivitede Kişiye Özgü Ayarlamalar

Kapsamlı bir bireysel değerlendirmede fiziksel aktiviteye uyarlamalar yapılmalıdır. Bununla birlikte, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde genel adaptasyonların gerekliliği hakkında bir kanıt bulunamamıştır. Bazı RA çalışmalarında, “24 saatlik kural” uygulanmış, yani artan ağrı 24 saatten fazla sürdüğünde egzersiz yoğunluğu azaltılmıştır. American College of Sports Medicine, artritli bireylerde ağrının tipik olarak en az şiddetli olduğu durumlarda egzersiz yapmak veya ilgili yaralanma riskini azaltmak için dikkatli bir şekilde antrenman yapmak gibi egzersiz testine adaptasyonlar sağlar. Hastalıkla ilişkili engeller bu adaptasyonları belirleyebilir.

Öneri 9: Davranış Değişikliği Teknikleri

Davranış değişikliği teknikleri, PA müdahalelerinin ayrılmaz bir bileşeni olmalıdır. RA ve HOA / KOA, alanlarındaki fiziksel aktivite müdahalelerinde çeşitli davranış değişikliği teorileri kullanılmıştır, ancak bu konudaki veriler kısıtlıdır. Tasarım, değerlendirme ve bulguların yorumlanmasında teorilere dayanan gelecekteki araştırmalara ihtiyaç vardır.

Öneri 10: Sağlık Hizmetlerinin Sunulması

Sağlık uzmanları bu müdahaleleri hastalara sunmak için tüm yolları dikkate almalıdır. Fiziksel aktivite hizmetlerinin sunulma yollarının birbirlerine üstünlüğü hakkında kanıt bulunamamıştır. Fiziksel aktivite müdahalelerinin sunulma yöntemleri büyük ölçüde farklılık gösterir ve çoğunlukla “kara bazlı” ve / veya “su bazlı” ve “gözlemlenen ve bireyselleştirilmiş” olarak tanımlanır. Bu aktiviteleri güçlendirme stratejileri olarak da telefon görüşmeleri, cihazlar, ev ziyaretleri, kayıt defteri, web tabanlı talimatlar, yazılı materyaller ve görsel talimatların kullanıldığı tespit edilmiştir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rausch Osthoff A, Niedermann K, Braun J, et al 2018 EULAR recommendations for physical activity in people with inflammatory arthritis and osteoarthritis Annals of the Rheumatic Diseases Published Online First: 11 July 2018.

Süt ve Sığır Etinde Bulunan Bir Bakteri Romatoid Artritle Bağlantılı Olabilir

05 Mart 2018

UCF Tıp Fakültesi araştırmacıları, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ineklerin yaklaşık yarısında bulunan bir bakteri olan, MAP olarak bilinen, Mycobacterium Avium alttürü Paratuberculosis’in romatoid artrit ile arasında bir bağ keşfetti. Bakteri, enfekte süt, sığır eti ve inek gübresi ile üretilmiş ürünlerin tüketilmesi yoluyla insanlara yayılabiliyor.

Araştırmacılar, daha önce MAP ve Crohn hastalığı arasında bir bağlantı keşfetti ve Crohn hastalarını antibiyotiklerle tedavi etmek için ilk kez faz 3-FDA onaylı klinik araştırmalara katıldı. Crohn ve romatoid artrit aynı genetik yatkınlıkları paylaşması ve her ikisi de aynı immünosüpresif ilaç türlerini kullanarak tedavi edilmesi,  araştırmacıların bu iki hastalığın aynı tetikleyiciyi paylaşıyor olabileceklerini düşünmesine ve MAP'ın romatoid artritle bağlantılı olup olmayacağını araştırmasına yol açtı.

MAP Pozitifliği ve RA

Araştırmacılar, çalışmalarına klinik örnekleri bulunan 100 hastayı dahil ettiler. Romatoid artritli hastaların % 78'inde Crohn hastalarında bulunan genetik mutasyonla aynı olan PTPN2/22 geninde bir mutasyon olduğunu ve bu sayının % 40'ında MAP pozitifliği bulunduğunu gördüler. Bu genetik mutasyonla doğan ve enfekte sığırlardan, kirlenmiş süt veya et ürünlerini tüketerek daha sonra MAP'a maruz kalan bireylerin romatoid artrit geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu buldular. Vaka incelemelerinin, bazı RA hastalarının Crohn hastalığından muzdarip olduğunu bildirmiş olsa da, araştırmacılar, ulusal bir araştırmayla aynı hastalardaki iki hastalığın insidansının araştırılması gerektiğini belirttiler.

Araştırmacılar, romatoid artritin nedeninin hala bilinmediğini, bu nedenle böyle bir ilişkiyi bulmalarının oldukça önemli olduğunu aktardılar. Bu hastalarda MAP'ın neden daha baskın olduğunu bulmak istediklerini çünkü romatoid artritte MAP rolünün anlaşılmasının hastalığın daha etkili bir şekilde tedavi edilebileceği anlamına geldiğine dikkat çektiler.

Araştırmacılar, bulguları doğrulamak ve hastaları farklı coğrafi ve etnik geçmişlerden incelemeyi planlamak için daha ileri çalışmalar yürütüyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

University of Central Florida. "Bacteria in milk and beef linked to rheumatoid arthritis." 30 January 2018.

Romatoid Artrit KOAH Riskini Arttırıyor

11 Aralık 2017

Yapılan çalışmalar, KOAH ve enflamasyon arasında bir bağlantı olduğunu göstermiş ve RA gibi kronik enflamatuar hastalıkların, KOAH'a zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Romatoid artrit otoimmün bir hastalıktır. Genellikle diz, el ve bilek eklemlerini etkiler, enflamasyona, ağrıya ve şişliğe neden olur. Hastalık aynı zamanda kas, tendonlar, bağ dokusu ve fibröz doku da dahil olmak üzere, vücudun diğer dokularına da saldırabilir ve kalp, akciğerler ve gözleri etkileyebilir. Tahminlere göre tüm dünyada % 1 oranında romatoid artrit vakası vardır, kadınlar ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar en fazla etkilenen kişilerdir.

KOAH, zaman geçtikçe solunumun zorlaştığı bir grup hastalıktır. Amfizem, kronik bronşit ve bazı astım tiplerini içerir. Hastalık ilerledikçe, öksürük ve nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüs sıkışması gibi semptomlara neden olur. Raporlar, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki insanların % 6,4'ünün KOAH tanısı aldığını ve gerçek oranın daha fazla olabileceğini öne sürmektedir. Sigara, KOAH'ın ana nedeni iken, hastaların yaklaşık yüzde 25'inde hiç sigara kullanımı yoktur. KOAH riskini artırdığı bilinen diğer faktörler arasında hava kirliliği, kimyasal dumanlar ve bazı toz türleri gibi diğer akciğer tahriş edicileri bulunur. Alfa-1 antitripsin eksikliği olarak bilinen nadir bir genetik bozukluk da bir faktör olabilir.

Kanada British Columbia Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı'ndan araştırmacılar, uzun süren enflamatuvar bir durum olan RA’nın, KOAH gelişiminde rol oynayıp oynamadığını araştıran bir çalışma yaptılar. RA'da, KOAH ile hastaneye yatma riskini genel popülasyona göre değerlendirdiler. Araştırmacılar, yönetimsel sağlık verilerini kullanarak, nüfusa dayalı bir RA kohortunu ve eşleştirilmiş genel popülasyon kontrollerini incelediler. 01/1996 ile 12/2006 tarihleri ​​arasında RA tanısı alan British Columbia'daki tüm vakaları, daha önce yayınlanmış kriterleri kullanarak seçtiler. Genel nüfus kontrollerini, rastgele olarak, doğum yılı, cinsiyet ve endeks yıllarına göre, RA olgularıyla 1: 1 eşleştirdiler. Çalışmada KOAH sonucunu birincil KOAH kodu ile hastaneye yatış olarak tanımladılar. RA ve kontroller için insidans oranlarını, % 95 Cis ve insidans oranı oranlarını (IRR) hesapladılar. Çok değişkenli Cox orantısal tehlike modelleri (PHM) ile, potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA'da KOAH riskini genel nüfusa kıyaslayarak hesapladılar. Sigaranın olası şüpheli etkisi için sonuçların sağlamlığını ve KOAH sonuçlarının tanımlanması için duyarlılık analizlerini kullandılar.

RA Hastalarında %47 Daha Fazla KOAH Riski

Çalışmaya, 24.625 RA’lı birey ve 25.396 kontrol dahil edildi. KOAH nedeniyle hastaneye yatma insidansı, RA'da kontrollerden yüksek bulundu. Potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA olgularında kontrollerden % 47 daha fazla KOAH nedenli hastaneye yatma riski mevcuttu.  Artan risk, sigara içmek için modelleme yapıldıktan sonra ve değişen KOAH tanımlarıyla da dikkat çekiciydi.

Araştırmacılar, romatoid artritle yaşayan insanlar ve klinisyenlerin, KOAH'ın erken semptomlarına dikkat etmesi gerektiğine ve böylece akciğerler irreversibl hasar görmeden tedavinin başlanmasının önemine dikkat çektiler. Sonuçların, enflamasyonu kontrol etme ihtiyacını ve romatoid artritin etkin tedavisi yoluyla enflamasyonun tamamen yok edilmesinin önemini vurguladığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

McGuire, K., Avina-Zubieta, J.Antonio., Esdaile, J. M., Sadatsafavi, M., Sayre, E. C., Abrahamowicz, M. and Lacaille, D. Risk of Incident Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) in Rheumatoid Arthritis: A Population Based Cohort Study. Arthritis Care Res. Accepted Author Manuscript. doi:10.1002/acr.23410.

Balık Yağı Artrit Tedavisinde Etkili mi?

28 Kasım 2017

Artrit, sık rastlanan ve engelliliğin önde gelen bir nedenidir. Artrit eklemleri enflamasyon yoluyla ya da kıkırdak dejenerasyonu yoluyla etkiler. Artritin, romatoid artrit (RA) ve osteoartrit olmak üzere iki yaygın tipi olup, her ikisi de eklem ağrısı, sertlik ve hareketlilik sorunlarına neden olabilir. RA, bağışıklık sistemindeki bir sorundan kaynaklanan enflamatuar bir eklem hastalığıdır. Osteoartrit ise eklem kıkırdağı ve kemikleri etkileyen dejeneratif bir durumdur. Morina balığı karaciğer yağı ve balık yağı, DHA (dokosaheksaenoik asit) ve EPA (eikozapentaenoik asit) olmak üzere iki tür omega-3 yağ asidi içerir. EPA ve DHA'nın enflamasyonu azalttığını gösterilmiştir. Yağ asitlerinin enflamasyonu azaltmada rolü, RA tedavisine yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Balık yağının osteoartrit tedavisinde rol oynayıp oynamadığı araştırılmıştır.

2012 yılında yayınlanan bir incelemede , artrit tedavisi için balık yağının yararları ile ilgili yapılmış önceki çalışmalar incelenmiştir. Özellikle, eklem şişlik ve ağrıların azaltılmasında EPA ve DHA'nın rolü araştırılmıştır. Çalışmada, deniz kaynaklı EPA ve DHA'nın eklem şişliği ve ağrı üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gösteren tutarlı kanıtlar ortaya koymuştur.  Ayrıca, bu omega-3 yağ asitlerinin, RA'nın başka bir semptomu olan eklemlerde sabah sertliğinin iyileşmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir. 2016'da yapılan bir araştırmada ise, günlük omega-3 takviyesinin RA üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ve analjezik ilaç ihtiyacını azalttığı bulunmuştur. Mevcut bilimsel kanıtların 2015 yılındaki incelemesine göre, çok sayıda hayvan çalışmaları, balık yağının osteoartrit için bir tedavi olarak umut vaat ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, incelemede balık yağının insanlarda osteoartrit için etkili bir tedavi olup olmadığının kesin olarak söylenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Balık yağı, kan dolaşımında bulunan bazı yağları azaltmaya ve kan basıncını düşürmeye de yardımcı olabilir. Ayrıca, depresyon tedavisinde anti-depresanların yanında iyi çalıştığı bulunmuştur.

Balık Yağında Ne Var?

Temel Omega 3'leri elde etmenin en iyi yolu, soğuk su yağlı balığı yemektir. Balık yağı, uskumru, ton balığı, ringa balığı, somon, morina balığı karaciğeri gibi yağlı balıklardan yapılan bir diyet ekidir. Ayrıca, demir, kalsiyum, vitaminler B, A ve D de dahil olmak üzere az miktarda vitamin ve mineral içerir. Balık yağı, yalnızca preslenmiş morina karaciğerlerinden gelen yağ içeren morina karaciğeri yağından farklıdır. Morina balığı karaciğer yağı A ve D vitamini balık yağı yerine çok daha yüksek miktarda içerir. Bu vitaminler genellikle sağlıklıdır, ancak büyük miktarlarda tüketildiğinde zararlı olabilir. Artrit için balık yağı veya morina karaciğeri yağı kullanan insanlar, faydalı olabilmesi için yeterli miktarda omega-3 yağ asidi kazanmak için büyük miktarlarda ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, zararlı A ve D vitamini seviyelerine girmeden büyük dozlar tüketebileceğinden, morina karaciğeri yağı yerine balık yağı omega-3'ün daha iyi bir kaynağıdır.

Artrit Vakfı, Hem RA hem de osteoartrit için, günde iki kez 2,6 grama kadar balık yağı önermektedir. En fazla yararı elde etmek için, EPA ve DHA'nın aktif içeriklerinin en az % 30'unu içermesi önemlidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  • About arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/about-arthritis/
  • Best fish for arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/arthritis-diet/best-foods-for-arthritis/best-fish-for-arthritis.php
  • Boe, C., & Vangsness, C. T. (2015, July). Fish oil and osteoarthritis: Current evidence. American Journal of Orthopedics, 44(7), 302–305. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26161757
  • Fish oil. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/treatments/natural/supplements-herbs/guide/fish-oil.php
  • Miles, E. A., & Calder, P. C. (2012, June). Influence of marine n-3 polyunsaturated fatty acids on immune function and a systematic review of their effects on clinical outcomes in rheumatoid arthritis. British Journal of Nutrition, 107(Suppl 2), S171–S184. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22591891
  • Rajaei, E., Mowla, K., Ghorbani, A., Bahadoram, S., Bahadoram, M., &, Dargahi-Malamir, M. (2016, July). The effect of omega-3 fatty acids in patients with active rheumatoid arthritis receiving DMARDs therapy: Double-blind randomized controlled trial. Global Journal of Health Science, 8(7), 18–25. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4965662/

Meslek ve Romatoid Artrit Gelişme Riski

27 Eylül 2017

Romatoid artritin (RA) etiyolojisi için çevresel faktörler önemlidir, ancak farklı mesleki tehlikelerin hastalığa katkıları ile ilgili hala bilinmeyen çok şey mevcuttur. Çevresel faktörlerin, duyarlı bireylerde otoimmün reaksiyonları tetikleyerek RA gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Yapılan yeni araştırmalar, bazı mesleklerin işçilerinin romatoid artrit gelişme riski altında olabileceğini ortaya koymaktadır.

İsviçre’den araştırmacılar, bazı mesleki tehlikeler ve maruziyetler ile anti-sitrülinat protein antikoru (ACPA) + RA veya ACPA-RA riski arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, İsveç nüfus tabanlı EIRA vaka-kontrol çalışmasından 3522 vaka ve 5580 kontrolü analiz ettiler. Meslek öyküsü ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi edinmek için bir anket hazırladılar. Serolojik analizler için kan örnekleri aldılar. 1996 ile 2014 yılları arasındaki kan numuneleri ve anketlerden toplanan çevresel, genetik ve immünolojik faktörler hakkında bilgi topladılar. Çalışma kapsamına alınmadan önce son mesleğe ilişkin RA'nın risk oranını (OR) hesaplamak için koşulsuz lojistik regresyon kullandılar. Analizlerde, bilinen sigara içme yaşı, alkol kullanımı, vücut kitle indeksi (VKİ) ve eğitim gibi bilinen çevresel maruziyet ve yaşam tarzı faktörleri için düzeltmeler yaptılar.

Araştırmacılar, imalat sektöründeki erkek işçilerin, profesyonel, idari ve teknik sektörlerdeki işçilerden (referans grubunda) daha yüksek romatoid artrit riski taşıdıklarını tespit ettiler. Erkekler arasında duvarcı ve beton işçilerinin, malzeme taşıma operatörlerinin ve elektrik-elektronik işçilerinin ACPA + RA riskinin, duvarcı ve beton işçileri ile elektrik- elektronik işçilerinin ACPA-RA riskinin arttığını gördüler. İmalat sektöründe, erkek elektrik ve elektronik işçileri ve malzeme taşıma operatörleri, referans gruba göre iki kat, duvar örme ve beton işçileri üç kat artmış risk taşıyordu. Kadın hemşirelerin ve görevlilerin romatoid artrit riski biraz artmıştı. Bununla birlikte, imalat sektöründe bu ilişki gözlenmedi ve bunun nedeninin sektörde erkeklerle karşılaştırıldığında çalışan daha az sayıda kadın olabileceği düşünüldü. Kadınlar arasında, yardımcı hemşirelerin ACPA + RA riski orta derecede artmıştır. Kadınlar arasında, ACPA-RA ile ilişkili hiçbir meslek bulunmadı.

Araştırmacılar, olası maruziyetleri belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler. Potansiyel faktörler arasında silika, asbest, organik çözücüler ve motor egzozu olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anna Ilar, Lars Alfredsson, Pernilla Wiebert, Lars Klareskog, and Camilla Bengtsson. Occupation and Risk of Developing Rheumatoid Arthritis: Results From a Population-Based Case-Control Study,  Arthritis Care & Research 2017.

Yaşadığınız Ülkenin Enlemi ile RA Başlangıç Yaşı İlişkisi

01 Mart 2017

Romatoid artrit (RA), sebebi henüz bilinmeyen ve farklı klinik özellikler gösterebilen, kronik otoimmün bir hastalıktır. RA'ya genetik katkının % 12-60 olduğu düşünülmektedir ve çevresel faktörler de hastalık duyarlılığına katkıda bulunmaktadır. Topluluklardaki genetik ve çevresel faktörler hakkında bildirilen rakamlardaki değişiklikler, çalışma tasarımındaki farklılıklar, araştırmaların yapıldığı zaman ve verilerin belirli bölgeler veya etnik gruplarla sınırlı tarihsel araştırmalardan gelmesi ile kısmen açıklanabilir. Ülkeler ve bölgeler arasında RA gelişme oranlarında farklılıklar olduğu kabul edilmektedir.

RA başlangıç ​​yaşı hastalık sonuçlarının en önemli hastalık belirteçlerinden biri olduğu düşünülmektedir. RA başlangıç yaşındaki değişkenlik çoğu zaman RA çalışmalarında ihmal edilmektedir. Gelişmiş ülkelerden Avrupa kökenli hastaları içeren bazı çalışmalarda, ortalama RA başlangıç yaşının yaklaşık 50 olduğu ve bu ülkelerin epidemiyolojik çalışmalarında, yaşla birlikte 70'li yaşlara doğru yükselen insidans oranları raporlanmaktadır. Tersine, Afrika ve Asya ülkelerinden yapılan bazı çalışmalarda, ortalama RA başlangıç yaşında, 20 ya da 30’lar kadar erken yaşlarda pik görülmektedir. Farklı enlem aralığındaki bölgesel çalışmalarda hem ortalama RA başlangıç yaşı hem de yaş gruplarına göre dağılım sıklığı bakımından dikkat çekici farklılıklar raporlanmıştır.

Enlem aralıkları, jeoepidemiyolojide, çevrenin farklı coğrafi alanlardaki hastalık insidansı ve riski üzerindeki etkisini incelemek üzere bir gösterge olarak kullanılmıştır ve daha ileri araştırmalar için hipotezler oluşturulmuştur. Sistemik lupus eritematosus, dermatomyozit ve Crohn hastalığı gibi hastalıklar coğrafi olarak kuzey enlemleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.

Yeni yapılan çalışmada, RA başlangıç yaşının tüm dünyada enlemlere göre değişip değişmediği değerlendirildi. Dünya çapında yapılan bu ankette, önceden seçilmiş şehirlerden romatologlar, RA'nın başlangıcına ilişkin 20 ardışık RA hastasıyla görüşmeler yaptılar. Ankette araştırılan diğer değişkenler, her şehrin konumu, romatolog varlığı, enlemler (10 ° artış, güney-kuzey), boylamlar (üç bölge), ülke içi tutarlılık ve ülkelerin IHDI’larıydı (Inequality-adjusted Human Development Index). 41 ülkenin 77 şehrindeki 126 romatolog tarafından sağlanan % 82’si kadın toplam 2481 hastanın verileri değerlendirildi. Dünya genelinde RA başlangıç yaşı ortalaması 44 ± 14 yıl olarak hesaplandı. RA hastaların % 28'inde 36 yaşından önce ve %50’sinde 46 yaşından önce başlıyordu. RA başlangıcı, yengeç dönencesi çevresinde kuzeye kıyasla 8 yıl daha önceydi. Çok değişkenli analiz, kadınların, batı şehirlerinin ve yengeç dönencesi çevresindeki enlemlerin daha genç RA başlangıç yaşıyla ilişkili olduğunu gösterdi. RA başlangıcı ve IHDI yaşı arasında pozitif yönde bir korelasyon mevcuttu. RA çoğu zaman erken yaşta başlıyor ve enlemlere göre değişiyordu. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

GEO-RA Group. Latitude gradient influences the age of onset of rheumatoid arthritis: a worldwide survey, Clin Rheumatol. 2016 Dec 19.

RA Hastalarının Akrabalarında Hastalık Gelişimini Neler Etkiliyor?

21 Şubat 2017

Romatoid artrit (RA), ilerleyici sakatlık ve sistemik komplikasyonlarla ilişkili, kronik otoimmün bir hastalıktır. Son birkaç yılda yapılan çalışmalarda, klinik sonuçların modüle edilmesi için önemli bir terapötik pencere oluşturabileceği düşünüldüğünden, RA'nın preklinik evresi üzerine yoğunlaşılmıştır.

Son veriler, RA'lı hastalarda yağ dokusunun sadece immünolojik olarak inaktif bir doku olmadığını, hormon ve sitokinleri üreten bir immün-endokrin organ olduğunu göstermektedir. Adiponektin ve leptin gibi adipokinler, birçok kronik inflamatuar hastalıkta bulunan immünolojik fonksiyonları olan biyoaktif maddelerdendir. Daha önce RA'da adiponektinin hastalık progresyonuna katkıda bulunabileceği ileri sürülmüştür. Bununla birlikte, bu maddelerin pre-klinik evredeki rolleri ve fazla kiloluluk ya da obezite gibi klinik bulguları ile RA gelişme riski ile arasındaki ilişki henüz tam olarak tanımlanmamıştır.

RA vakalarının çoğunluğu sitrullinlenmiş proteinlere otoimmün bir yanıt ile tetiklenmektedir. Anti sitrülinat protein antikorları (ACPA), RA'nın klinik olarak ortaya çıkmasından 10 yıl öncesine kadar tespit edilebilen duyarlı ve spesifik biyolojik belirteçlerdir. Sitrülinasyon, RA hastalarının birinci derece akrabaları (BDA) gibi yüksek riskli bireylerde RA'nın başlatılmasına yol açan olay kaskadını başlatabilir.

Periodontal hastalıklar dişeti ve dişleri destekleyen diğer dokuları etkileyen iltihabi hastalıklardır. Periodontal hastalığın RA gelişimi ile ilişkili bir faktör olduğu düşünülmektedir. Periodontitisin RA ile ilişkisi, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi (VKİ) gibi diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak görünürken, yüksek riskli bireylerde bu ilişki hakkında çok az bilgi mevcuttur. Bununla birlikte, yapılan bir araştırmada, pre-RA bireylerde dikkat çekici enflamatuar periodontal tutulum gösterilmiştir.

Kolombiya’dan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada VKİ, ACPA durumu, periodontitisin ve Porphyromonas gingivalis'e karşı antikorların varlığını, RA'lı hastaların BDA’leri ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırdılar. Araştırmacılar çalışmaya RA’lı hastaların BDA’lerden oluşan 100 kişi ile yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 200 sağlıklı kontrolü dahil ettiler. Katılımcıların romatolojik ve periodontal değerlendirmelerini yaptılar. ACPA ve anti-P. gingivalis antikorlarının varlığını değerlendirdiler. Gruplar arasındaki karşılaştırmaları yaparken McNemar ve Wilcoxon testlerini kullandılar.

BDA’lerden oluşan gruptaki bireylerin %70’i kadındı ve ortalama yaşları 37,3+13'tü. Obezite, BDA’lerden oluşan grupta %17 ve konrollerden oluşan grupta %7 oranında gözlendi. ACPA’lar BDA’lerin % 7'sinde, kontrollerin% 2,5'inde saptandı. Periodontitis tanısı BDA’lerin %79’una ve kontrollerin %56’sına kondu. BDA’ler arasında ise %15’i şiddetli periodontitise sahipti. Birinci derece akrabalarda obezite, ACPA ve periodontitis varlığı açısından bağlantılar tespit edildi. Anti-P. gingivalis antikorları ve sigara öyküsü ile ilgili olarak, gruplar arasında herhangi bir fark gözlenmedi.

Araştırmacılar obezite, ACPA ve periodontitis (tanı ve şiddet) varlığının birinci derece akrabalarda RA gelişimi ile ilişkili durumlar olarak kabul edilebileceğini ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Unriza-Puin, S., Bautista-Molano, W., Lafaurie, G.I. et al. Are obesity, ACPAs and periodontitis conditions that influence the risk of developing rheumatoid arthritis in first-degree relatives? Clin Rheumatol (2016).

RA’lı Annelerin Çocuklarında Epilepsi Daha Sık Görülüyor

28 Aralık 2016

Danimarka’da yapılan yeni bir çalışmada romatoid artrit (RA) hastası anneler ile epilepsi hastası çocuklar arasında bir bağlantı bulundu. 

Araştırmacılar RA hastası annelerden doğan çocuklarda epilepsi gelişme olasılığının RA’ya sahip olmayan annelerden doğan çocuklara göre %26 daha yüksek olduğunu buldular. Bununla birlikte RA hastası babaya sahip olmanın çocukta epilepsi gelişmesi üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığını gördüler. Çalışma sonuçlarının epilepsi gelişiminde fetüs için çevresel değişikliklerin rol oynuyor olabileceğini işaret ettiğini belirttiler. Bunun nasıl meydana geldiğini henüz bilmediklerini fakat annenin antikor üretiminin karnındaki bebeği etkileyebileceğini söylediler.

Araştırmacılar, Danimarka’da 1977-2008 yılları arasında tüm ülke çapında doğan çocukların (tek çocuk) kayıtlarını incelediler. 1,917,723 çocuğu ortalama 16 yaşına kadar izlediler. Bu çocuklardan 31,491’inde (%1,6) epilepsi geliştiğini gördüler. Aralarında çocukların doğumundan sonra RA tanısı alan annelerde (preklinik) olmak üzere toplam 13,556 (%0,7) çocuğun annesi ise RA hastasıydı. 

Araştırmacılar annesi RA hastası olmayan çocuklar ile karşılaştırıldıklarında doğumları sırasında annesi RA hastası olan çocukların %90’dan daha fazla epilepsi gelişme olasılığına sahip olduğunu gördüler. Bununla birlikte yine annesi RA hastası olmayan çocuklar ile karşılaştırıldığında annesi doğumlarından sonra RA tanısı alan (preklinik) çocuklar %26 daha fazla epilepsi gelişme olasılığına sahipti. Yani annesi RA hastası olan her 100 çocuktan 2 tanesinde ve annesi doğumdan sonra RA tanısı alan her 100 çocuktan 3’ünde epilepsi gelişmişti. 

Araştırmacılar henüz RA tanısı almamış annelerden doğan çocuklarda da epilepsi riskinin yüksek olmasının, çocuklarda epilepsi gelişiminde tedaviden çok hastalığın kendisinin etkili olduğunu düşündürdüğünün altını çizdiler. Bununla beraber annenin aldığı RA tedavisinin çocuklarda epilepsi gelişimi üzerine etkisinin olup olmadığının ayrıca araştırılması gerektiğini aktardılar.

Araştırmacılar çocukların doğum kiloları, doğum sırasındaki gestasyonel yaşları ve annenin epilepsi hastalığına sahip olup olmaması gibi diğer faktörleri de dikkate aldıklarında sonuçların yine benzer kaldığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ane Lilleøre Rom, Chun Sen Wu, Jørn Olsen, Damini Jawaheer, Merete Lund Hetland, Jakob Christensen, Bent Ottesen, Lina Steinrud Mørch. Parental rheumatoid arthritis and childhood epilepsy. Neurology, 2016

Romatoid Artrit Hastaları Sigarayı Bırakmaları Konusunda Nasıl Motive Edilebilir?

05 Mayıs 2016

Enflamatuar artrit hastalarında kardiyovasküler risk yönetiminde sigaranın bıraktırılması önerilir. Çok uluslu QUEST-RA (Quantitative Standard Monitoring of Patients with Rheumatoid Arthritis) grubunun katıldığı sigara bırakma pratiği anketinde hastalara sigara bıraktırmanın tavsiye edilmesinde eksiklikler olduğu gösterilmiştir. QUEST-RA gurubundaki romatologların neredeyse hepsi ve hemşirelerin üçte ikisinin hastalarına sigara bırakma konusunda tavsiye vermedikleri rapor edilmiştir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada sigara bıraktırma konusunda tavsiyede bulunmanın önemini vurguladılar. Araştırmacılar romatoloji birimlerinde sigara bıraktırma protokolü uygulanması için tavsiyede bulundular. Tütün bağımlılığı ve alışkanlığının yönetimi konusunda farkındalık yaratmayı amaçladılar. Sigaraya bırakmaya yönelik görsel materyaller RA hastaları için özelleştirilmemişti. Araştırmacılar sigara kullanma ve RA arasındaki bağlantının farkındalığını arttırmada etkili olabilecek materyallerin araştırılmasını ve sigara bırakma motivasyonunun sağlanmasını hedeflediler.

Araştırmacılar çalışmanın başlangıcında “UK National Health Service Fife Rheumatology” veri tabanında kayıtlı tüm seropozitif RA hastalarına (1000 hasta) çalışmalarını anlatan ve katılımcı olmak istemeleri durumunda iletişime geçmelerini belirttikleri bir mail gönderdiler. Rastgele belirledikleri 550 kişiyle kampanya öncesi ve kalan 450 kişiyle kampanya sonrası anketleri uygulamak üzere iletişime geçtiler. Birinci gruba kampanya öncesi telefonla aranarak bir anket uygulandı ve kampanya öncesi anketin sonuçları kampanya görsellerinin geliştirilmesinde kullanıldı. Kampanyadan sonra ise ikinci bir grup hastaya uygulanan diğer anket kampanyanın etkilerinin değerlendirilmesinde kullanıldı.

Çoğu eski sigara kullanıcısı ve amfizem gibi sigara ilişkili hastalık gelişince sigarayı bırakan 320 kişi kampanya öncesi anketi cevapladılar. Araştırmacılar bu anketin sonuçlarını RA’nın sigara ilişkili bir hastalık olduğunu gösteren görsellerin geliştirilmesinde kullandılar. Kampanyayı 2011’de başlattılar. Kampanya sonrası anketi 380 kişiye uyguladılar. Anket sonuçlarına baktıklarında RA ve sigara kullanımı arasındaki bağlantının farkındalığının  %21 daha yüksek olduğunu buldular.  Sigara kullanımının RA tedavisine engel olduğunun farkındalığının ise %45 daha yüksek olduğunu gözlemlediler. Her 75 sigara kullanıcısından 13’ünün yeni öğrendiği bilgilerden etkilenerek sigara kullanımını kestiklerini gördüler.

Araştırmacılar, yeni materyallerin kullanılması ile hastalardaki RA ve sigara kullanımı bağlantısının farkındalığında önemli bir artış sağlandığını belirttiler. Hastaların önemli oranının kampanyadan etkilenerek sigara kullanımını bıraktıklarını söylediler. Hastalara sigara bırakma konusunda gerekli bilgilendirme ve tavsiyenin verilmesinin önemini tekrar hatırlattılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  Helen E. Harris et al. How to Motivate Patients with Rheumatoid Arthritis to Quit Smoking, J Rheumatol. 2016 Feb 15

Romatoid Artrit İlişkili İnterstisyel Akciğer Hastalıkları ve İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Hastalık Mekanizmaları Nasıl Örtüşüyor?

31 Ocak 2016

Romatoid Artritli (RA) hastalar içinde klinik olarak kanıtlanmış interstisyel akciğer hastalığı (İAH) prevelansı yaklaşık %10’dur ve tanı almamış hastaların%33’ünde HRCT ile değişen derecelerde fonksiyon bozukluğu ile birlikte İAH tespit edilebilir.  Bu hasta grubu içinde İAH ilişkili ölümler kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci sıradadır. RA ilişkili ölümlerin %7’si İAH nedenlidir ve RA hastaları içinde İAH’ya sahip olanlarda ölüm riski üç kat fazladır. Akciğer biyopsisi ve BT ile incelendiğinde RA ilişkili İAH’ler bilinen interstisyel pnömoni paterni ya da çoğunluğu nonspesifik interstisyel pnömoni olan sıradışı interstisyel pnömoni paterni gösterenler olarak sınıflandırılabilir. RA ilişkili İAH’lerde en sık görülen patern, patogenez ve fenotip olarak idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ile örtüşen sıradan interstisyel pnömonidir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları gözlemsel çalışmada RA hastalarında İAH ile ilişkili mortalite ve morbiditeye dikkat çektiler ayrıca hastalık patogenezinin ve İPF ile varsayılan örtüşmenin moleküler mekanizmasını anlamanın öneminin altını çizdiler. Araştırmacılar RA ilişkili İAH ve İPF arasındaki örtüşen patogenez ve fenotipik özelliklerin, her iki hastalığın klinik sonuçlarını iyileştirecek tedavi stratejilerin geliştirilmesinde bir temel olarak hizmet edebileceğini düşündüklerini belirttiler.

Sitrülinasyonun, arjininin sitrüline dönüştüğü post-translasyonal modifikasyon olduğunu ve anti-sitrülinlenmiş protein antikoru (APCA) senteziyle immün yanıtı tetiklediğini ayrıca RA’da eklem hasarı ile bağlantılı olduğunu söylediler. Araştırmacılar sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt gelişiminin RA’ya özgü olmasına rağmen, RA ilişkili İAH ve IPF hastalarının akciğerlerinde de tespit edildiğini belirttiler. Bu gözlemlere dayanarak RA ve İAH birlikteliğini açıklayabilecek iki potansiyel mekanizma olduğunu düşündüler.

Araştırmacılara göre ilk yolakta, genellikle sıradışı paternde, eklemlerde bulunan sitrülinlenmiş peptidlere karşı olaşan immün yanıt, sonradan akciğerlere yer değiştirir ve interstisyel akciğer enflamasyonu ile sonuçlanır. İkinci yolakta ise, sıradan interstisyel pnömoniye sahip bireylerde ve RA için genetik duyarlılığı olanlarda akciğerdeki sitrülinlenmiş proteinlere karşı immün yanıt oluşur ve bu bir enflamatuar süreç başlatır, sonrasında da eklemler etkilenir.

Araştırmacılar immün yanıtın, akciğerler ya da eklemlerde başlamasından bağımsız olarak, iyi tanımlanmamış moleküler mekanizmaların, immün yanıtın bir doku bölümünden diğerine yer değişmesinde olasılıkla rol oynadığını belirttiler. RA’da akciğerler ve eklemlerin paylaşılmış hedef olmalarının mantıklı açıklamasının, immün koplekslerin yapımı ve birikimini, başlangıç antijenleri ve sonraki post-translasyonel modifiye hedefler arasındaki yapısal örtüşmeyi ve epitop yayılımının immünolojik sürecini içerdiğini söylediler.

Araştırmacılar yapılacak daha fazla çalışma ile RA ilişkili İAH’larının farklı alt fenotipleri ve İPF ile örtüşmeye yol açan temel mekanizmaların açıklanmasının hastalık sürecini daha iyi anlamada ve yeni tedavi ajanları tanımlayabilmede bir ihtiyaç olduğu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Paulin et al. Rheumatoid Arthritis-associated Interstitial Lung Disease and Idiopathic Pulmonary Fibrosis: Shared mechanistic and phenotypic traits suggest overlapping disease mechanisms, Rev Invest Clin. 2015 ; 67(5): 280–286.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image